
346
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İnfertilite ve tedavisinin kadınların çalışma hayatına etkisi
Amaç: İnfertilite ve tedavisinin kadınların çalışma hayatına etkisini saptamaktır. Yöntem: Araştırmamız tanımlayıcı, kesitsel ve ilişki arayıcı tipte olup, İzmir Ege Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi infertilite polikliniklerine gelen 200 kadınla yapılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Kadınların tanıtıcı, jinekolojik ve çalışma hayatlarına dair verileri alınmıştır. Veriler t testi, ki-kare testi ve tek yönlü varyans analiziyle değerlendirilmiştir. Bulgular: Kadınların %50.0' ı son tedavide 2- 5 gün devamsızlık yapmış, % 53.0' ı izin almakta sorun yaşamıştır. Çoğu kadın (%76.5) düşüncelerinin işine engel olduğunu,% 52.0' ı odaklanma sorunu yaşadığını belirtmiştir. Kariyerinin etkilendiğini söyleyenlerin %91.7' i olumsuz etkilendiğini vurgulamıştır. Kadınların %32.5' i orta düzeyde genel iş stresi yaşadığını, tedaviye bağlı yaşanılan iş stresi puanının 4.16 ± 2.709 olduğunu belirtmiştir. Çalışmamızdaki kadınların %87.5' i sorunlarını iş arkadaşlarıyla % 67.0' ı yöneticisiyle paylaşmada sorun yaşamıştır. Tedavi için gerekli enjeksiyonu %88.5' i iş yerinde yaptıklarını söylemişlerdir. İnfertilite ve tedavi süreci nedeniyle % 44.3' ü verimsizlik, %83.5'i devamsızlık, %10.9' u iş doyumsuzluğu, %5.5' i çatışma, %29.9' u işten soğuma durumlarını yaşamıştır. İnfertilite yılının işini yapmasına engel olma durumunu etkilediği saptanmıştır (p= 0.021). Tedaviye her iki eşin isteğiyle başlama (p= 0.027) ve infertilite nedenini bilmenin (p=0.000) iş stresini azalttığı saptanmıştır. İşten soğuma durumu incelediğinde son yapılan tedavi şeklinin (p= 0.036), kadınların tedavi gördüğü siklüs sayısının (p= 0.026) ve infertilite nedenini öğrenme durumunun etkili olduğu belirlenmiştir (p= 0.046). Sonuç: İnfertil kadınların değerlendirilmesinde ve destekleyici yaklaşımların planlanmasında, çalışma hayatıyla ilgili olan özellikleri dikkate alınmalıdır. İşverenler infertilite ve tedavi süreci hakkında bilgilendirilmeli, çalışanlarına bu konuda daha empatik yaklaşmaları konusunda eğitim verilmelidir. Anahtar kelimeler: İnfertilite, çalışma hayatı, kadın, psikososyal sorunlar
Menoraji tedavisinde levonorgestrel salgılayan intrauterin sistem ile oral medroksiprogesteron asetat'ın karşılaştırılması
Menorajide, medikal tedavi önemli yer tutmaktadır. Bunun yanında etkin medikal tedavi gereksiz cerrahi girişimlerinde azalmasını sağlayacaktır. Biz de çalışmamızda, oral MPA ile LNG-RİS'i etkinlik ve yan etkiler yönünden karşılaştırdık. Bu çalışma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Eylül 2009-Nisan 2010 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya menoraji şikayetiyle başvuran 33-50 yaş arası 66 gönüllü kadın dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. ilk grubu oluşturan 29 hastaya LNG-RİS uygulanırken, ikinci grubu oluşturan 37 hastanın oral MPA (5 mg günde iki defa, menstrüel siklusun 16-25. günleri arasında) kullanıldı. Çalışmaya alınan kadınlar, çalışma protokollerinden birine alınmadan önce, vital bulguları kaydedildi, hemogram, biyokimyasal parametreleri ve kanama profillleri değerlendirildi. Bütün hastaların serum Fe, FeBK, serum ferritin değerlerine bakıldı. Her iki gruptaki hastalar 6. ayda kontrole çağrıldılar. Adet günlüklerini de getirmeleri istendi. LNG-RİS grubundaki hastalarda transvaginal USG ile araç kontrol edildi ve endometrial kalınlık yeniden ölçüldü. Medroksiprogesteron alan gruptaki hastaların transvaginal USG ile endometrial kalınlıkları değerlendirildi. Hemogram, serum Fe, FeBK, ferritin değerleri kontrol edildi. Adet günlüklerinden Modifiye PBAC değerleri hesaplandı. İlaç kullanımındaki yan etkiler sorgulandı. LNG-RİS grubunda ki 29 hastanın 2 tanesi kanama miktarındaki artış, diğer 2 tanesi RİA yerinden çıkması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. MPA grubunda ki 37 hastadan 4 tanesi kanama miktarındaki artış, 5 tanesi de ilaç kullanımında uyumsuzluk nedeniyle çalışmadan çıkarıldı. LNG-RİS grubunda ortalama hb değeri 10,29±1,175 gr/dL'den 11,360±0,8312'e, MPA grubunda ortalama hb değeri 10,39±1,053 gr/dL'den 11,075±0,7575'e yükselmiştir. LNG-RİS grubunda tedavi sonrası hb değerlerinde anlamlı bir artış saptandı (p=0,001). MPA grubunda da tedavi sonrası hb değerlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır (p=0,001). İki grup birbirleriyle karşılaştırıldığında LNGRİS grubunda kanama gün sayısında, günlük ped sayısında, PBAC skorunda MPA grubuna göre daha fazla bir düşüş izlendi. Hastaların serum fe ve ferritin değerlerinde her iki grupta da anlamlı artış saptandı.Çalışmamızın sonucunda; uygulanan iki medikal tedavi yöntemininde gerek hemoglobin düzeyini arttırması ve gerekse kanama miktarını azaltması açısından etkinliği gösterilmiştir. Bu bulgularımız literatür ile uyum göstermektedir. LNG-RİS tedavisi tedavi etkinliği, kullanım kolaylığı, yan etkilerinin azlığı bakımından oral MPA'a iyi bir alternatiftir.
Kontrollü overyan hiperstimülasyon uygulandığında iyi cevap veren (Good responder) ve zayıf cevap veren (Poor responder) infertil hastalardaki fsh reseptör polimorfizmlerinin, fertil kadınlardaki fsh reseptör polimorfizmleri ile karşılaştırılması
FSHR'yi (follikül stimulan hormon reseptörü) kodlayan genler kromozom 2'de bulunmaktadır. Burada oluşan noktasal değişiklikler, FSH reseptör geninin dizilimindeki aminoasit sıralamasında değişiklik oluşturacak ve dolayısıyla genin işlevinde de değişiklik oluşturacaktır. Bu oluşan değişikliklerden bazıları reseptörün fonksiyonlarının artmasına neden olurken bazıları ise azalmasına neden olabilmektedir. Aktive edici mutasyonlar, FSH'nin az seviyelerinde, hatta yokluğunda bile FSHR aktivasyonuna yol açabilirler. Bu aktive edici mutasyonlar bazen, FHSR'nin başka tropik hormonlara da cevap vermesine yol açabilir (TSH gibi). İnaktive edici mutasyonlar reseptor ligand etkileşimini bozarak etki gösterebildiği gibi, FSH'ye bağlı oluşan sinyal iletiminini de bozarak etki gösterebilir. Bu oluşan etki derecesi değişkendir. Total blok ta oluşabilir, minimal etki azalması da oluşabilir. FSHR inaktive edici mutasyonları primer veya sekonder amenore, infertilite ve prematür overyan sendroma (POF) yol açabilmektedir. Tam tersi olarak ta aktive edici mutasyonlar, eksojen FSH hormonu verilsin veya verilmesin overyan hiperstimülasyon sendromuna (OHSS) yol açabilmektedirler. Nokta mutasyonlarının yanında, FSHR gen polimorfizmleri (özellikle codon 307 ve 680) oluştuğu zaman eksojen verilen FHS hormonuna yanıtta değişiklikler gözlenebilmektedir. Bu durum da yardımcı üreme teknikleri uygulanırken tedavi yanıtının değişiklikler göstermesine neden olabilmektedir. Biz çalışmamızda FSH resptöründe oluşabilen polimorfizm tiplerinin fertiliteye ve yardımcı üreme tekniklerindeki cevaba olan etkisini inceledik. Çalışmamız, Mayıs 2009 ve Kasım 2010 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran hastalarda yapıldı. Kontrol grubuna, daha önce herhangi bir KOH protokolü uygulanmadan gebe kalmış hastalar seçildi. Çalışmaya katılan kontrol grubu hastalarının hepsinde korunmasız ilişkiye başlanmasından en fazla bir yıl sonra gebelik oluşmuştur. Good responder olarak belirlenen kategoriye alınan hastalarda bir infertilite tedavisi almış olmak ve bu tedaviye yanıt olarak elde edilen oosit sayısının 3'ün üzerinde olma kriteri arandı. Ayrıca verilen infertilite tedavisi sonucunda yeterli E2 seviyesi olmayan (E2 ≤ 660 pg/mL) hastalar bu gruba dahil edilmedi. Poor responder olarak belirlediğimiz gruba ise dahil olma kriterleri olarak KOH sonrasında elde edilen oosit sayısının 3 ve daha az olması ve tedavi sonunda ulaşılan E2 seviyesinin 660 pg/mL'den az olması şeklinde belirlendi. Tüm gruplarda yaş aralığı 23 ile 39 arasında tutuldu. Olguların genomik DNA'ları, periferal kandan modifiye non-enzimatik metod ile izole edildi. PCR reaksiyonu, Bio-Rad (MyCycler) ve PCR System 9700 (Gene Amp®) marka PCR cihazlarında gerçekleştirildi. Denatüre edilen PCR ürünleri ABI 3130 dizileme cihazına yüklenerek sonuçlar ABI sequence analysis v3.1 yazılım programında değerlendirildi. Veriler SPSS (version 18.0)( SPSS Inc., Chicago, USA) kullanılarak analiz edildi. Örneklemi tanımlamak için frekans dağılımı, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Farklılık bulunduğunda farklı grupların belirlenmesinde Bonferronni düzeltmesi yapılarak Mann-Whitney testi kullanıldı. Demografik özelliklerine ilişkin değerlerin karşılaştırılmasında iki ortalama arası fark testi ya da Mann-Whitney U testi kullanıldı. Gruplara göre genotiplerin karşılaştırılmasında Ki-kare testi kullanıldı. Analizlerde farklılıkların belirlenmesi için % 95 anlamlılık düzeyi (ya da α=0.05 hata payı) kullanıldı. Kontrol grubunda görülen hem Ala307Thr polimorfizmi hem de Ser680Asn polimorfizmi kendi içlerinde değerlendirildiğinde heterozigot polimorfizmin daha sık görüldüğü belirlendi. Kontrol grubunda Ala307Thr polimorfizmi için G/A genotip sıklığı %51 iken, Ser680Asn polimorfizmi için bu oran %53 olarak belirlenmiştir [Ser680Asn G/A polimorfizmi anlamlı şekilde (p=0,001) daha yüksek, Ala307Thr G/A polimorfizmi anlamlı şekilde (p=0,001) daha yüksek]. Çalışmamızda good responder grubunda Ala307Thr polimorfizminde homozigot polimorfizm oranı istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha az görüldüğünü saptadık (p=0,013). Aynı şekilde good responder grubunda Ser680Asn polimorfizminde de homozigot genotipin (A/A) istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha az olduğu saptadık (p=0,013). Poor responder grubundaki hasta sayılarını da istatistiksel açıdan karşılaştırdık. Poor responder grubumuza Ser680Asn polimorfizmi açısından bakıldığında heterozigot polimorfizmin anlamlı bir şekilde yüksek olduğunu saptadık (p=0,031). Kontrol grubu, good responder ve poor responder grupları arasında polimorfizmler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Good responder grubunda hem Ser680Asn hem de Ala307Thr polimorfizmleri açısından homozigot polimorfizmin belirgin az görüldüğünü saptadık (p<0,05). Poor responder grubunda görülen homozigot polimorfizm oranının yüksek oluşu ile stimülasyona verilen overyan cevabın az görülmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptadık. Sadece G/A polimorfizmine sahip hastaların yaşlarının istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha ileri olduğunu gördük (p=0,003). Yaşın ilerlemesiye G/A tipinde polimorfizm oluşum sıklığı artmaktadır. Good responder grubunda Ala307Thr genotipinde tedavi süresinin polimorfizm (A/A+G/A) olan hastalarda daha uzun olduğuna dair istatistiksel anlamlı sonuç bulduk (p=0,024). Good responder grubunda görülen polimorfizmi olan hastalarda tedavi süresinin uzun olması, poor responder grubu için istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde daha uzun bulunmamıştır. Poor responder ile good responder grupları birbirleri arasında da kıyaslandığında görülmüştür ki poor responder grubunda A/A polimorfizmi daha sık görülmektedir (p<0,05). Sonuç olarak, poor responder grubunda hem Ser680Asn hem de Ala307Thr polimorfizmi açısında homozigot genotip sıklığı istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuş olsa da kontrol grubundaki homozigot genotip sıklığının da yüksek olması, homozigot polimorfizmin FSH reseptör cevap yetersizliği oluşturduğuna dair genelleme yapmamızı engellemektedir.
Tamoksifen kullanan meme kanserli hastalarda endometriumun sonohisterografik ve histereskopik bulgularının histopatolojik bulgularla karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı meme kanseri nedeniyle tamoksifen kullanan olgularda sonohisterografi, histeroskopi ve endometrial biopsinin tanı değerini araştırmak ve tamoksifen kullanım süresi ile endometrial değişiklikler arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Ekim 2009-Şubat 2011 tarihleri arasında kliniğe rutin kontrolleri için başvuran semptomatik ya da asemptomatik, en az 6 aydır tamoksifen kullanan, hastalığı öncesinde hormon replasman tedavisi almamış 30 meme kanserli kadın dahil edilmiştir. Tüm hastalara sistemik fizik muayene ve jinekolojik muayene yapıldı, papsmear alındı. Hastalara öncelikle sonohisterografi yapıldı. Endikasyon saptanan hastaların tamamına genel anestezi altında diagnostik histeroskopi yapıldı. Endometrial kavitede patoloji görülmese bile histeroskopik bulguların doğruluğunu değerlendirmek amacıyla hepsinden endometrium örneklemesi yapıldı. Alınan doku örneği patoloji labaratuarına gönderildi. Çalışmamızdaki veriler SPSS (version 11.0) (SPSS Inc., Chicago, USA) kullanılarak analiz edildi. Örneklemi tanımlamak için frekans dağılımı, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Parametrik test varsayımlarının sağlandığı durumlarda bağımsız iki grup ortalamalarının farkı "Student t testi", bağımlı iki grup ortalamalarının farkı "iki es arası fark testi", ikiden fazla grup arası fark ise "varyans analizi" ile araştırıldı. Parametrik test varsayımlarının sağlanmadığı durumlarda ise bu testlerin parametrik olmayan alternatifleri, "Mann-Whitney U", "Wilcoxon işaretli sıra" ve "Kruskall Wallis" testleri kullanıldı. Ayrıca sürekli değişkenler arasındaki ilişki durumu da Spearman korelasyon katsayısı kullanılarak analiz edildi. Kategorik veriler ise "ki-kare anlamlılık testi" ile incelendi. Çalışmamızdaki bulgular değerlendirildiğinde tamoksifen süresi ile endometrial kalınlık arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p:0.581). Endometrial patolojiler SİS ile %43.3, histereskopi ile %81.4 oranında tespit edildi. SİS ve histeroskopi arasında endometrial polip tespit etme oranları açısındanistatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p:0.0001). SİS'in endometrial polip için PPD'i %56.3, histeroskopinin PPD'i %81.3 olarak bulundu. Histeroskopi ve histopatolojik tanı arasında endometrial polip tespit etme oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p:0.001). Semptomatik ya da ultrasonografik görünümü şüpheli olan vakaları histeroskopi ile değerlendirmek, gerektiğinde görerek biopsi almak uygun görünmektedir.
Umbilikal ven iskemi modifiye albümin seviyelerinin intrauterin gelişme geriliği ile ilişkisi
İskemi Modifiye Albumin (İMA), ilk defa akut koroner sendromda iskeminin erken bir belirteci olarak kullanılmıştır. Bu molekül iskemik koroner hasarlı hastaların, erken tanısında, kolay ve hızlı olarak çalışılabilen bir molekül olarak literatüre girmiştir. Doku iskemisi olduğunda, dolaşımda bulunan albumin yapısal olarak değişikliğe uğramaktadır. Bu değişiklik sonucunda albuminin, kobalt bağlama özelliği azalmakta ve bu metalle bağlanmamaktadır. Biz de son yıllarda koroner hastalıklarda tanı koymada rutin kullanıma girmiş olan İMA'yı intrauterin gelişme geriliği (İUGG)'nde oluşan plasental iskemi, hipoksi ve oksidatif stresin tanısında kullanılıp kullanamayacağımızı araştırmak üzere çalışmamızı planladık. Çalışmaya başlarken hipotezimiz, İUGG'li yenidoğanların umblikal veninde İMA seviyelerinin yükseleceği şeklindeydi. Şubat 2010 – Kasım 2010 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı kliniğine başvuran ve gerekli tetkikler sonrasında İUGG tanısı konulan, gestasyonel yaşı 27-41. gebelik haftaları arasında olan 40 hasta (İUGG) ve gestasyonel yaşı 30-41. gebelik haftaları arasında olan fetal gelişimleri normal olarak saptanan 40 kontrol olgusu dahil edildi. Tüm olgulardan umbilikal venden İMA düzeyi ve pH ölçümü için uygun koşullarda kan alındı ve ölçümler yapıldı. Her iki grubun çıkan sonuçları istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen sonuçlara göre İUGG ve kontrol grubu arasındaki umbilikal ven İMA sonuçları değerlendirildiğinde İUGG grubunun İMA değerlerinin istatistiki olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p=0,011). İki grup arasında umbilikal ven pH değerleri arasında anlamlı fark bulunamadı (p=0,342). Bu bulgularla, iskemik durumlarda arttığı kanıtlanan İMA'nın İUGG'de oluşan plasental hipoksi ve oksidatif stresi işaret ettiğini savunabiliriz. Buna göre, antepartum İUGG açısından riskli gebelerde kordosentez ile umbilikal ven İMA seviyesi ölçülerek tanıya destek olunabilir. Kordosentezin barındırdığı riskler nedeniyle bunun klinik pratikte çok tercih edilmeyeceğini düşünsek bile teorik olarak bilinmesinde fayda olacağı kanaatindeyiz. Bizim çalışmamızda olgu sayısının az olması bulguların genelleştirilmesi açısından sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu çalışma temel alınarak yapılacak daha ileri ve geniş serilerde, bu eksikliğin giderileceğini ummaktayız.
İkinci ve üçüncü trimester preeklamsi ve intrauterin gelişme kısıtlılığı olan fetüslerde sonografik umbilikal kord morfolojisinin perinatal sonuçlarla ilişkisi
Accurate estimation of fetal well-being during pregnancy can provide useful information to assess the health of the fetüs and newborn to the clinician. There have been many studies about the relation between fetal biometry and estimated fetal weight (EFW) with the thickness of umbilical cord (UC), UC area and Wharton Jelly (WJ). To date UC assesment has not been a part of the routine practice due to various factors. This study has been performed in patients with preeclampsia and intrauterine growth restriction (IUGR) comparing to controls to investigate the UC parameters including UC area, umbilical vein (UV) area, WJ, umbilikal artery (UA) area as markers for fetal well being. The rates of cord parameters (UC/UV, UC/UA and UV/UA) were calculated to decrease the interobserver variability and to stardardize among gestational age.Eighty-nine patients between 26-41 weeks were included. 40 patients diagnosed as preeclampsia and/or IUGR were compared to control subjects (n=49). UC parameters, UA Doppler parameters, fetal biometry and EFW were measured in all cases.UC and WJ areas were statistically significantly lower in the group with preeclampsia and/or IUGR than the control group (p<0.05). For the rate of UC parameters, there was no statistically significant difference between two groups (p>0.05). There was a statistically significant negative correlation for UA RI, UC area, WJ area, UV area and UV/UA rate in two groups (UA RI and UC area: r= -0.37, UA RI and WJ area: r= -0.38, UA RI and UV area: r= -0.28, UA RI and UV/UA area: r= -0.28, p<0.05).As a conclusion, sonagraphic assesment of UC parameters can be valuable in evaluating patients with preeclampsia and/or IUGR for the status of fetüs. The rates of UC parameters do not seem to be effective in the evaluation of the abnormal pregnancies. However prospective studies are needed to reach a definite conclusion about the role of UC sonography in fetuses with preeclampsia and IUGR.
İkinci trimester amniotik mayide bakılan IL-1, IL6, HsCRP, glukoz, hücre sayimi, estrojen/progesteron orani ve elektrolit parametrelerinin preterm eylemi belirlemedeki rolü
Preterm birth still continues to stay as the most important reason of perinatal morbidity and mortality. It is responsible for the 75-90% of newborn deaths except fatal congenital anomalies. Prematurity can also cause long-term sequelaes for the alive newborns. In the developed countries, preterm birth is approximately 7-12% of all the births. This ratio is higher in the developing countries (1,4,5,6). There are a lot of risks for preterm birth. Prevention of preterm birth is one of the leading objectives of obstetrics to avoid the morbidity, which can occur because of prematurity, as well as perinatal and neonatal deaths.As we are planning our study for explaining the etiology of preterm labor, two main hypotheses are emphasized. These are presence of subclinical infection, which starts preterm labor, and steroid hormone changes.16-26 week pregnant 125 patients that referred to Akdeniz University Medicine Faculty Obstetrics and Gynecologic Clinic and had amniocentesis with various reasons between ?March, 2011 ? September, 2011? were included in our study with their informed consent. 3 patients were detected to have karyotype anomaly (trisomi 21). 1 patient?s pregnancy was terminated because of severe preeclampsia at 32nd week. 5 patients couldn?t be reached. The study was maintained with 116 patients. Glucose, IL-1, IL-6, HsCRP, cell count, electrolyte and progesterone/estrogen ratio were worked with 2 cc amniotic fluid not to affect the genetic results of amniocentesis in pregnant patients.16 of patients gave birth before completing 37th week and preterm birth ratio was found 13.8%. In our study, both the mean age of group with preterm birth and the mean age of group with term birth were found statistically similar. Also, glucose, IL-1, IL-6, HsCRP, cell count, electrolyte and progesterone/estrogen ratio in amniotic fluids were similar for both of the groups. Although the data, which was obtained from the studies for both two hypothesis, was conflicting; studies with larger amounts of patients can provide us more clear information.
İntrasitoplazmik sperm injeksiyon (ıcsı)-embriyo transferi (et) planlanan zayıf over yanıtlı olgularda esnek çoklu doz gnrh antagonist ile kombine edilmiş mikrodoz flare-up gnrh agonist protokolunun esnek çoklu doz gnrh antagonist protokolü ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; zayıf cevaplı olarak tanımlanan olgularda sıklıkla uygulanan esnek çoklu doz GnRH antagonist protokolü ile daha yeni bir protokol olan esnek çoklu doz GnRH antagonist ile kombine edilmiş mikrodoz flare-up GNRH agonist protokolünün etkinliğini karşılaştırmaktır.Kurgu: Retrospektif çalışma.Çalışmanın yapıldığı yer: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Üreme Tıbbı ve İnfertilite Ünitesi Tüp Bebek Merkezi?nde gerçekleştirildi.Materyal ve Metod: Çalışmamıza Ocak 2006 ile Haziran 2012 tarihleri arasında tüp bebek ünitesinde ICSI-ET programına alınan tüm hastalar retrospektif olarak alındı. Etik kuruldan onay alındı. Esnek çoklu doz GnRH antagonist ile kombine edilmiş mikrodoz flare-up GnRH agonist protokolü (grup 1) uygulanan 41, esnek çoklu doz GnRH antagonist protokolü (grup 2) uygulanan 85 hasta olmak üzere toplam 126 kötü over yanıtlı hasta seçildi.Uygulanan toplam FSH ve HMG dozu, toplam induksiyon süresi, GnRH antagonist başlama zamanı, hCG günü elde edilen >16mm den büyük folikül sayısı,hCG günü E2 seviyesi, hCG günü toplanan oosit sayısı, oosit maturasyon düzeyi, elde edilen embriyo sayısı ve embriyoların grade durumları, transfer edilen embryo sayısı, siklus iptal oranı, klinik gebelik oranı, canlı doğum ile sonuçlanan gebelikler değerlendirildi.Sonuçlar: Her iki grup arası siklus karakteristik özelliklerinin benzer olduğu gözlendi. Her iki grubun KOH sonuçları karşılaştırıldığında; grup 1?de anlamlı olarak uygulanan tedavi süresinin daha uzun ve kullanılan FSH dozunun daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Her iki grubun cancel (siklus iptal) oranlarına bakıldığında; grup 1?de %29,3 oranında cancel, grup 2?de ise %35,7 oranında cancel saptanmıştır. 47Her iki grup arasında yapılan laboratuar sonuçlarının karşılaştırılmasında; toplanan oosit sayısı ve kalitesi, elde edilen embriyo sayısı ve kalitesi, transfer edilen embriyo sayısı arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Her iki grubun gebelik oranlarına bakıldığında; grup 1 için %4,9, grup 2 için %14,1 saptanmıştır. Grup 1 için canlı doğum ile sonuçlanan 1 gebelik mevcut olup yaşayan oranı %2,4?tür. Grup 2?de ise biri ikiz olmak üzere 5 canlı doğum ile sonuçlanan gebelik söz konusudur.Yorum: Çalışmamızda geç cevap alınan (D8 de <10 mm folikül) ve bu nedenlemuhtemelen siklus iptaline gidecek olgularda hem siklus iptalini önlemek hem de ovaryen cevabı arttırmak amacıyla analog stoplanmış, önde giden folikül 12 mm olduğunda ise olası bir prematür LH yükseliş?i engellemek adına tedaviye GnRH antagonisti eklenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada siklus iptaline gitmesi muhtemel hastalarda başlatılan alternatif bir protokol ile çoklu esnek doz antagonist protokolü arasında fark bulunamamıştır. Çalışmamız; retrospektif ve örneklem boyutumuz küçük olmasına rağmen, infertilite hastalarının bu özel grubunda daha büyük ve randomize çalışmalar için önemli bir başlangıç olabilir.Anahtar Kelimeler: Kontrollü ovaryen hiperstimülasyon, flare-up protokol, agonistantagonist protokol, GnRH antagonist, GnRH antagonist, esnek çoklu doz
Endometriozis tanısında CA-125, CA 19-9, interlökin-6, interlökin-8 ve hsCRP'nin prediktif değeri
Amaç: Endometriozisi olan hastaların serumlarında CA-125, CA 19-9, İL-6, İL-8 ve hsCRP seviyelerini değerlendirerek hastalığın klinik tanısını sağlayacak güvenilir, non-invaziv ve de pratik bir testin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Prospektif vaka-kontrol çalışması, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilm Dalı?nda Kasım 2010-Ocak 2012 tarihleri arasında yapıldı. Etik Kurul?dan onay alındı.İnfertilite nedeni ile başvurup laparoskopi yapılan 164 olgu çalışma için seçildi. Olgulardan bilgilendirilmiş onam formu alındı. Endometriozis saptanmayan 86 olgu kontrol grubuna, endometriozis saptanan 78 olgu çalışma grubuna dahil edildi. Çalışma grubu da Evre 1-2 ve Evre 3-4 şeklinde iki alt gruba ayrıldı. 78 olgunun 41?i Evre 1-2; 37?si Evre 3-4?tü.Kan numuneleri laparoskopi öncesi alındı ve analiz zamanına kadar -80°C?de saklandı.İstatistiksel analizler t testi, ROC analizi ve lojistik regresyon analizi kullanılarak yapıldı.Bulgular: Serum CA-125 ve CA 19-9 değerleri endometriozisli özellikle de Evre 3-4 endometriozisli kadınlarda kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı şekilde yüksek saptandı (p<0,05). CA-125 için en uygun kesim noktası olarak 21,7 U/ml değeri alındığında, bu Evre 3-4 endometriozis tanısında %70 sensitivite ve %79 spesifite sağladı. CA 19-9 için ise en uygun kesim noktası 9,41 U/ml değeri alındığında, %62 sensitivite ve %68 spesifite ile Evre 3-4 endometriozis tanısı konuldu.Endometriozislilerle kontrol grubu karşılaştırıldığında serum İL-6, İL-8 ve hsCRP değerleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi(p>0,05). Fakat İL-6 için eşik değer 6,215 pg/ml alındığında endometriozis tanısı %82 sensitivite ve %48 spesifite ile konuldu.43Lojistik Regresyon Analizine göre, sekretuvar fazda Evre 3-4 endometriozislilerle kontrol grubu karşılaştırıldığında CA-125?e ek olarak İL-6, CA 19-9 ve hsCRP?nin Evre 3-4 endometriozis tanısına istatistiksel olarak anlamlı derecede katkısı olduğu bulundu.Sonuç: Çalışmamız endometriozis tanısı için her bir biyomarkerın tek tek ve kombine kullanımını değerlendirmektedir. Özellikle ileri evre endometriozis tanısında CA-125 ve CA 19-9 güvenilir ve non-invaziv biyomarkerlardır. Sekretuvar faz boyunca da CA-125, CA 19-9, İL-6 ve hsCRP kombinasyonu Evre 3-4 endometriozis tanısına izin vermektedir.Anahtar kelimeler: Endometriozis, serum biyomarkerları, non-invaziv tanı
Overian rezervi belirlemede FSH, TSH, prolaktin,ANTi-müllerian hormon, antral folikül sayısı ve tiroid oto-antikorlarının prediktif değeri
Overin fonksiyonel ya da biyolojik yaşını tahmin etmede pek çok metod geliştirilmiştir. Over rezervi kadının reprodüktif potansiyelini gösterir, primordial folikül sayısı ve oosit kalitesini yansıtır. Bu rezervin azalması, yaşla ilişkili olmasına rağmen başlangıç zamanı çok değişken olabilmektedir. Over rezervini değerlendirmede kullanılacak ideal belirteç ucuz, kolay ölçülebilen, minimal invazif ve prediktif değeri iyi olmalıdır. Adetin 3. günü bakılan FSH ve E2 değerleri over rezervini gösteren indirekt belirteçlerdir. Fakat normal bazal hormonal değerler over rezervinin normal olduğunu garanti etmez. İleri yaşlarda zaten E2 hipofizer FSH sekresyonu ile korelasyon göstermemektedir. Bu nedenle klomifen sitrat challenge test, GnRH agonist stimülasyon testi gibi provakatif testler geliştirilmiştir. Bu testlerin yeterliliği eksojen hormon alımı (GnRH agonist ve antagonistleri, hormonal kontraseptif), endojen hormonlar ve testin zamanlaması gibi nedenlerden dolayı azalmaktadır. Halen over rezervinin tayininde daha iyi belirleyiciler bulmak için çalışmalar devam etmektedir. Bazı araştırmacılar inhibin-B?nin over cevabını tahmin etmede yararlı olduğunu, diğerleri herhangi bir katkısı olmadığını rapor etmişlerdir. Oldukça önemli çalışmaların sonucunda, AMH?nın siklus günü, hormonal değişikliklerden etkilenmediği sonucuna ulaşılmıştır. Biz bu çalışmamızı planlarken over rezervini anlamada non-invaziv bir metod geliştirmeyi amaçladık Çalışma Haziran 2011 - Haziran 2012 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran 44?ü fertil, 44?ü infertil olan toplam 88 hasta ile yapılmıştır. Çalışmamız minimal invaziv, tanımlayıcı ve prospektif bir çalışmadır. Çalışmamız sayesinde over rezervini etkileyen değişkenler üzerine önemli veriler elde ettik. AMH, AFS, yaş TSH, tiroid oto-antikorları en önemli faktörler olarak tespit edildi. Çalışmaya dahil edilen bu 88 hasta için AMH ile FSH arasında ters yönde bir ilişki saptandı. TSH ile prolaktin arasında da pozitif bir bağlantı bulundu. Yine tiroid oto-antikorlarından anti-TPO ve Anti-hTG arasında pozitif bir bağlantı izlendi. Daha sonra hastaları infertil ve fertil diye irdeledik. Çalışmaya katılan infertil ve fertil hastaların, yaş, E2, AMH, AFS oranları benzer izlendi. Bu örneklemin küçüklüğüne atfedildi. İnfertil hastalarda daha yüksek prolaktin ve TSH Rb Ab düzeyi sapatadık.Hem infertil hem de fertil grupta AFS ile AMH arasında pozitif bir bağıntı izlendi.Her iki grup için de FSH ile AMH arasında negatif bir bağlantı vardı.Yüksek FSH düzeyine onla orantılı ama ters yönde düşük AMH düzeyi eşlik etti. Ayrıca infertil grupta yaş ile FSH arasında pozitif bir ilişki saptandı. Yine infertil grupta yaş ile AMH arasında negatif bir orantı vardı. Ek olarak infertil hastalara da TSH yüksekliğine onunla doğru orantılı olarak prolaktin yüksekliği eşlik etti. Bu ilişkilere fertil hastalarda rastlayamadık. Son olarak tiroid oto-antikorları tek bir değişken olarak alındığında fertil hastalarda tiroid oto ?antikoru pozitif olan grupta daha düşük AFS saptandı. Bu tiroid oto-antikorlarının folikülleri hasarlaması hipotezini de desteklemektedir. Sonuçlarımız bize over rezervini etkileyen değişkenler ile ilgili değerli bilgiler verdi Diğer testlerin limitasyonları ve AMH?nın over rezervi ve cevabını belirlemede yüksek doğruluk oranı dolayısıyla, belki de AMH düzeyi FSH, yaş, AFS, TSH ile kombine edilerek, tanı değeri yüksek olan bir over rezerv belirteci modeli geliştirilebilir
Preterm eylemi olan gebelerde myometrial kalınlık ölçümünün tanısal değeri
Preterm doğum insidansı yaklaşık %7-12 dir. Oran ırklara göre değişmekte olup, beyaz ırkta %8,8 iken, siyah ırkta %18,9?a çıkmaktadır ve preterm doğum insidansı son 30 senedir azaltılamamıştır (10,11). Perinatal mortalite ve morbiditenin %75-85?inden sorumlu olan preterm doğum, fetal anomalilere bağlı olmayan fetal ölümlerin en sık nedenidir (11). Preterm doğum için birçok risk faktörü bulunmaktadır. Perinatal ve neonatal ölümleri engellemenin yanısıra prematüriteye bağlı gelişebilecek morbiditeyi önlemek amacıyla da erken doğumun engellenmesi obstetriğin önde gelen hedeflerindendir. Bu çalışma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında Mayıs 2012-Haziran 2013 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya erken doğum tehdidiyle hastaneye yatırılan, 26º - 36? gestasyonel hafta arasındaki, 80 hasta dahil edildi. Çalışma öncesi hastalara bilgilendirme formu okutulup, gerekli bilgiler verildikten sonra onayları alındı. Preterm eylemi olan gebelerin, ultrasonografik olarak fundal, anterior duvar ve alt uterin segment duvar kalınlıkları değerlendirildi. Ayrıca ultrasonografik olarak diğer ölçümleri (servikal uzunluk, MVP, plasental kalınlık, EFW) demografik özellikleri, maternal yaş, gravida, parite, gestasyonel yaş, sigara, vajinal kanama ve tokolitik kullanıp kullanmadıkları değerlendirildi. Hastalar bir hafta içinde doğum yapanlar, 35 haftadan önce ve 37 haftadan önce doğum yapan olarak takip ve analiz edildi. Bir hafta içinde doğum yapanlar, 35 haftadan önce ve 37 haftadan önce doğum yapan hastaların servikal uzunluğu 1 haftadan sonra, 35 hafta ve 37 haftadan sonra doğum yapan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı daha kısaydı. Çalışmamızın ortaya koyduğu bulgular; 37 hafta altındaki gebelerde fundal ve anterior kalınlıkları, 35 hafta altı doğum yapan gebe grubunda ise, sadece fundal myometrium duvar kalınlıkları daha ince bulundu. Farklılık istatistiksel olarak anlamlı idi. Çalışmamızda, myometriyal kalınlık ile servikal uzunluğun preterm eylem ile yalancı eylemin ayrımında potansiyel rolü olabileceğini göstermeye çalıştık. Ama daha geniş hasta serileri ile yapılan çalışmalar bize daha net bilgiler sunabilir
Intrasitoplazmik sperm injeksiyon (ICSI)-embriyo transferi (ET) planlanan zayıf over yanıtlı olgularda esnek çoklu doz GnRH antagonist ile kombine edilmiş mikrodoz flare-up GnRH agonist protokolunun esnek çoklu doz gnrh antagonist protokolü ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; zayıf cevaplı olarak tanımlanan olgularda sıklıkla uygulanan esnek çoklu doz GnRH antagonist protokolü ile daha yeni bir protokol olan esnek çoklu doz GnRH antagonist ile kombine edilmiş mikrodoz flare-up GNRH agonist protokolünün etkinliğini karşılaştırmaktır. Kurgu: Retrospektif çalışma. Çalışmanın yapıldığı yer: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Üreme Tıbbı ve İnfertilite Ünitesi Tüp Bebek Merkezi'nde gerçekleştirildi. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Ocak 2006 ile Haziran 2012 tarihleri arasında tüp bebek ünitesinde ICSI-ET programına alınan tüm hastalar retrospektif olarak alındı. Etik kuruldan onay alındı. Esnek çoklu doz GnRH antagonist ile kombine edilmiş mikrodoz flare-up GnRH agonist protokolü (grup 1) uygulanan 41, esnek çoklu doz GnRH antagonist protokolü (grup 2) uygulanan 85 hasta olmak üzere toplam 126 kötü over yanıtlı hasta seçildi. Uygulanan toplam FSH ve HMG dozu, toplam induksiyon süresi, GnRH antagonist başlama zamanı, hCG günü elde edilen >16mm den büyük folikül sayısı, hCG günü E2 seviyesi, hCG günü toplanan oosit sayısı, oosit maturasyon düzeyi, elde edilen embriyo sayısı ve embriyoların grade durumları, transfer edilen embryo sayısı, siklus iptal oranı, klinik gebelik oranı, canlı doğum ile sonuçlanan gebelikler değerlendirildi. Sonuçlar: Her iki grup arası siklus karakteristik özelliklerinin benzer olduğu gözlendi. Her iki grubun KOH sonuçları karşılaştırıldığında; grup 1'de anlamlı olarak uygulanan tedavi süresinin daha uzun ve kullanılan FSH dozunun daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Her iki grubun cancel (siklus iptal) oranlarına bakıldığında; grup 1'de %29,3 oranında cancel, grup 2'de ise %35,7 oranında cancel saptanmıştır. Her iki grup arasında yapılan laboratuar sonuçlarının karşılaştırılmasında; toplanan oosit sayısı ve kalitesi, elde edilen embriyo sayısı ve kalitesi, transfer edilen embriyo sayısı arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Her iki grubun gebelik oranlarına bakıldığında; grup 1 için %4,9, grup 2 için %14,1 saptanmıştır. Grup 1 için canlı doğum ile sonuçlanan 1 gebelik mevcut olup yaşayan oranı %2,4'tür. Grup 2'de ise biri ikiz olmak üzere 5 canlı doğum ile sonuçlanan gebelik söz konusudur. Yorum: Çalışmamızda geç cevap alınan (D8 de <10 mm folikül) ve bu nedenle muhtemelen siklus iptaline gidecek olgularda hem siklus iptalini önlemek hem de ovaryen cevabı arttırmak amacıyla analog stoplanmış, önde giden folikül 12 mm olduğunda ise olası bir prematür LH yükseliş'i engellemek adına tedaviye GnRH antagonisti eklenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada siklus iptaline gitmesi muhtemel hastalarda başlatılan alternatif bir protokol ile çoklu esnek doz antagonist protokolü arasında fark bulunamamıştır. Çalışmamız; retrospektif ve örneklem boyutumuz küçük olmasına rağmen, infertilite hastalarının bu özel grubunda daha büyük ve randomize çalışmalar için önemli bir başlangıç olabilir.
OPU günü ve embryo transfer günü transvaginal ultrason ile ölçülen endometrial parametrelerin ve renkli doppler ultrason ile ölçülen uterin arter kan akımı indekslerinin, ICSI yapılan hastalarda gebelik sonuçlarını öngörmedeki değeri
Amaç: ICSI yapılan hastalarda ultrason belirteçlerinin uterin reseptiviteyi öngörmedeki değerini saptamak. Materyal Metod: Ocak 2013-Ekim 2013 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Tüp Bebek Merkezi'ne başvuran ve çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 122 hasta bu çalışmaya katılmıştır. Toplam 29 gebelik elde edildi; gebelikler sonuçlarına göre 9 biyokimyasal (tüm gebeliklere oranı %31) ve 20 klinik gebelik (%69) olarak ayrıldı. Çalışmamızda klinik gebelik oranlarını etkileyen kadın yaşı, vücut kitle indeksi, infertilite tipi, infertilite süresi, ilk değerlendirmedeki bazal FSH, LH, E2, hcg verildiği gündeki E2 konsantrasyonları, infertilite sebepleri, tedavi tipleri, tedavi süresi, tedavide kullanılan ilaç dozları, oluşan ve transfer edilen embryo sayıları, OPU ve ET günleri endometrial kalınlık, endometria patern, uterin arter RI, PI değerleri gibi faktörler klinik gebelik elde edilen, biyokimyasal gebelik elde edilen ve gebelik elde edilemeyen gruplarda karşılaştırıldı. Bulgular: Gebelik olmayan, gebelik olan ve biyokimyasal gebelik olan grupta hastaların yaşı, boyları, ağırlıkları, VKi değerleri, primer ve seconder infetilite oranı, infertilite süresi, tedavi öncesi FSH, LH, tedavi öncesi E2, HCG yapıldığı gün E2 değeri kullanılan ilaç dozu, çatlatma iğne günü, yumurta sayısı, oluşan embryoda en yüksek grade dağılımı, transfer edilen embryo sayısı, OPU günü endometrium kalınlığı, paterni, OPU günü PI, Transfer günü endometrium kalınlığı, paterni, transfer günü PI, RI, OPU/Transfer arası süre anlamlı (p ˃ 0,05) farklılık göstermemiştir. Gebe olan grupta OPU günü RI değeri gebelik olmayan gruptan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur.(p< 0.05) Sonuç: OPU günü yapılan uterin arter doppler ölçümleri ICSI tedavisinde gebelik sonuçlarını öngörmede kullanılabilir
Mülleryan agenezi olgularında folikül stimule edici hormon reseptör (FSHR)genotiplerinin klinik verilerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Anatomik durumları gereği, Mülleryan agenezi olguları önemli röprodüktif sorunlar ile karşı karşıyadırlar. Bu hastaların çoğunun ovulasyon indüksiyonu, oosit toplanması ve taşıyıcı anneye transfere olanak sağlayacak en az bir normal overe sahip olduğu düşünülmektedir. Ancak Mülleryan agenezi hastalarının taşıyıcı annelik veya uterus transplantasyonu sonucu kendileriyle benzer genetik özellikte çocuk sahibi olmalarına olanak sağlayan yardımcı üreme teknikleri, ovulasyon indüksiyonu, over rezervleri ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada 2009-2011 yıllarında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran Mülleryan Agenezi tanılı olgularda, over rezervlerine yönelik FSHR genotiplerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 2009-2011 yıllarında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran hastalarda yapılmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalara çalışma hakkında bilgi verildi ve onam formları imzalatıldı. Etik Kurul onayı alındı. Kontrol grubuna seçilen hastalarda çalışmaya katılma kriteri olarak spontan gebe kalan 23-39 yaş aralığındaki hastalar seçildi. Mülleryan agenezi hasta grubunda ise kliniğimizde Mülleryan agenezi tanısı alan ya da dış merkezden bu tanı ile hastanemize refere edilen 15-39 yaş arasındaki kadınlar seçilmiştir. Olguların genomik DNA'ları, p.Ala307Thr ve p.Ser680Asn genotiplerini değerlendirmek amacı ile periferal kandan modifiye non-enzimatik metod ile izole edildi. PZR reaksiyonu, Bio-Rad (MyCycler) ve PCR System 9700 (Gene AmpR) marka PZR cihazlarında gerçekleştirildi. Denatüre edilen PZR ürünleri ABI 3130 dizileme cihazına yüklenerek sonuçlar ABI sequence analysis v3.1 yazılım programında değerlendirildi. Veriler SPSS (version 20.0) (SPSS, Inc., Chicago, USA) kullanılarak analiz edildi. Örnekleri tanımlamak için frekans dağılımı, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. p.Ala307 ve p.Ser680 değişimleri için ayrı ayrı genotiplemelere ve gruplara göre yaşlarının karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis analizi kullanıldı. Analizlerde farklılıkların belirlenmesi içim %95 anlamlılık düzeyi (ya da α=0.05 hata payı) kullanıldı. Bulgular: Kontrol grubu ve Mülleryan agenezi grubu hastalar moleküler genetik analiz ve yaşları bakımından karşılaştırıldılar. Kontrol grubu hastaların yaş ortalaması 29+4,8, Mülleryan agenezi hasta grubunun yaş ortalaması 25,6+5,9'dur. İki grup arasında yaş açısından istatistiksel fark bulunmamıştır (p=0,000). p.Ala307Thr normal allel genotipi, A/T şeklinde heterozigot görülmesi, T/T şeklinde homozigot genotip görülmesi kontrol grubu ve çalışmaya katılan tüm hasta bireyler için incelendiğinde, bu üç durumun hasta ve kontrol grubu içerisinde değerlendirilmesinde istatistiksel fark bulunmamıştır (p=0,470). p.Ser680Asn polimorfizm kontrol grubu karşılaştırmamızda ise homozigot, heterozigot polimorfizm varlığı ve normal allel izlenme durumları istatistiksel olarak incelenmiş ve değer istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,042). Ancak bu farklılığın polimorfizmlerin kontrol grubunda daha fazla saptanması kaynaklı olduğu düşünülmüştür. Sonuç: Mülleryan agenezi olgularının over rezervlerinin normal olduğu düşünülse de bu vakaların over rezervlerine yönelik daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Mülleryan agenezi olgularında FSHR genotiplerinin değerlendirilmesinin over rezervleri hakkında yeterli fikir vermediği, bu vakaların over rezervlerinin değerlendirilmesinde farklı yöntemlere ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır Anahtar kelimeler: Mülleryan Agenezi, FSHR Genotipleri, Overyan Rezerv.
Endometrium kanserinde lenf nodu metastaz lokalizasyonunun dağılımı ve paraaortik lenf nodu metastazını predikte eden faktörlerin araştırılması
Amaç: Metastatik lenf nodu (LN) konumları hakkında ayrıntılı bilgi sağlamak ve LN tutulumu için risk altındaki endometrium kanserli hastalarda paraaortik LN metastazını tahmin eden faktörleri belirlemek. Yöntem: Planlanan veri toplama ile prospektif vaka seri çalışması ile renal ven seviyesine kadar sistematik pelvik-paraaortik lenfadenektomi ile tedavi edilen toplam 173 hastada yürütülmüştür. Pelvik ve paraaortik lenf bölgelerindeki tüm lenf nodları diseke edildi ve inferior mezenterik arter (IMA) düzeyini göre alt ve üst olarak ayrı ayrı değerlendirildi. Paraaortik metastaz değişkenlerin etkisini belirlemek için lojistik regresyon analizleri yapılmıştır. Bulgular: LN metastazı hastaların %21.9'unda gözlendi. Pelvik LN tutulumu %17.9, paraaortik LN tutulumu %15.0, hem pelvik hem paraaortik LN tutulumu %10.9, izole paraaortik LN tutulumu %4 idi. En yaygın metastatik LN lokalizasyonu eksternal iliak (%50), obturator (%50) ve alt precaval alan (%36.8) idi. En az metastaz alan bölge üst precaval alandı (%5.3). Paraaortik LN metastazı olan hastalarda, %42.3 IMA üstünde metastaz vardı. Metastatik LN sayısı ≥ 2 %96.94 duyarlılık, %95.87 özgüllük, %98.6 pozitif öngörü değeri ve %97.0 negatif prediktif değeri (NPD) ile çok değişkenli analizde paraaortik metastazın tek bağımsız belirleyicisi oldu. Sonuç: Bu çalışmada metastatik pelvik LN sayısının ≥ 2 yüksek sensitivite ve NPD ile paraaortik LN metastazının tek belirleyicisi olduğunu belirten kanıtlar sunmaktadır. Yüksek riskli hastalarda pelvik-paraaortik renal vene kadar lenf nodu diseksiyonu yapılması gereklidir. Bu, paraaortik lenfadenektomi yapılacak hastaların daha iyi seçebilmek için sentinel lenf nodu çalışmalarında incelenmesi gerekmektedir
Servikal erozyon ve kronik servisitlerde krioterapi uygulanması
Jinekolojik pelvik tümörlerde ultrasonografi
Gebeliğin erken döneminde real - time ultraşal
Postmenopozal lokal östrojen tedavisinin vajen epiteli üzerindeki etkileri
Luteal faz defekti
Nonspesifik pelvik ağrıda tetik noktalarının varlığı ve lokal anesteziklerle tedavi
Kronik servisit ve serviks erozyonlarında kriosurjeri
Doğum indüksiyonunda prostaglandinlerin etkinliği
Transvaginal sonografik endometrium kalınlığının histeroskopi ve histopatoloji bulgularıyla korelasyonu
Tubal açıklığın araştırılmasında histero -salpingo-kontrast- sonografinin (Hycosy) etkinliği
Kronik servisit tedavisinde leep`in etkinliği
Pregestasyonel ve gestasyonel diyabette, fetal kordon kanında dinamik tiol-disülfide, tioredoksin reduktaz ve peroksiredoksin-6 değerlerinin fetal ve maternal sonuçlarla ilişkisinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Pregestasyonel diyabet (Pre GDM) ve gestasyonel diyabetli (GDM) hastalarda yenidoğan kordon kanında dinamik tiyol/disulfit hemostazı, peroksiredoksin-6 ve tioredoksin reduktaz değerleri ile maternal ve fetal advers sonuçlar ile klinik parametrelerin ilişkisini gözlemlemeyi amaçladık. MATERYAL METOD: Prospektif vaka kontrol çalışmamıza 19 Pre GDM; 29 GDM ve 34 kontrol grubu olmak üzere 82 gebe dahil edilmiştir.Hasta populasyonu kliniğimizde poliklinikten ayaktan takip edilen kan şeker regülasyonunda bozulma olmayan pregdm ve GDM tanılı gebeler ile sağlıklı gebelerden oluşmuştur. Kliniğimizde takipli olan ve sezeryan ile doğumu gerçekleşen gebelerden doğum sırasında yenidoğan kordon kanı tiyol/disulfit hemostazı, peroksiredoksin-6(PRDX-6) ve tioredoksin redüktaz (TRDX) seviyeleri,otomatize metotla çalışılmıştır. Maternal ve neonatal advers sonuçlar ilematernal klinik parametrelerin ilişkisi değerlendirilmiştir. BULGULAR: Pre GDM grubunun PRDX-6 ortalaması kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek saptanmışken (p<0.01), GDM ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Pre GDM ile GDM grupları arasında da anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Pre GDM grubunun tioredoksin redüktaz (TRXR) ortalaması, GDM grubundan (p<0.05) ve kontrol grubundan (p<0.01) anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır. Disulfit/Total Tiyol ve Disulfit/Nativ Tiyol ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0.01). Pre GDM grubunun ortalaması Kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek olup (p<0.01), GDM grubunun da ortalaması Kontrol grubundan yüksek (p<0.01) saptanmıştır. Pre GDM ve GDM grupları arasında anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Disulfit/Nativ Tiyol ve Disulfit/Total Tiyol oranları ile OGTT 100gr 2.saat düzeyleri ve doğum haftası arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0.05) Nativ Tiyol/ Total Tiyol oranı ile HbA1c,OGTT 100gr 2.saat düzeyleri ve bebek kilosu arasında ters yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0.05) Pre GDM ve GDM gruplarının perinatal adverse sonuç görülme oranları kontrol grubuna göre daha yüksektir. Pre GDM ve GDM grupları arasına istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). SONUÇ: Diyabetik annelerden doğan bebekler oksidatif strese daha çok maruz kalmaktadırlar. İyi kontrol altında tutulan Pre GDM hastalarının her ne kadar oksidatif stres maruziyeti daha yüksek olsa da neonatal adverse sonuç ile karşılaşma oranları GDM ile farklı olmayabilir. Klinik parametreler değerlendirilirken OGTT 2.saat değerinin oksidatif yolaklar ile ilişkisi değerlendirildiğinde, glikoz intolerans mekanizmasındaki yol gösterici rolü ileri çalışmalara ışık tutmalıdır. Anahtar kelimeler: Gestasyonel Diyabet, tiyol/disulfit hemostazı, Tioredoksin reduktaz, Peroksiredoksin-6,adverse perinatal sonuç
Epidural analjezinin doğum eylemine etkileri :Prospektif kontrollü çalışma
Servikal smear patolojisi nedeni ile biyopsi yapılan hastalarda enfeksiyon tanısı koyulma oranı
Giriş: Kronik servisit şeklindeki servikal enfeksiyonların yaptığı lezyonların, preinvaziv servikal değişikliklerin yaptığı lezyonlar ile ayırt edilmesinin güç olduğu, bu durumun smear sonucunu önemli ölçüde etkilediği bilinmektedir. Bununla bağlantılı olarak, servikal enfeksiyonların gereksiz girişimlere yol açtığı görülmektedir. Bu çalışmada pap-smear testi anormal olarak sonuçlanan ve klinik şüphe üzerine alınan servikal biyopsilerdeki doku tanılarının enfeksiyon olarak sonuçlanma oranını araştırdık. Metod: Bu çalışmada 01.01.2015-01.01.2021 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğin'e başvurmuş , smear anormalliği ve şüpheli görünüm nedeniyle servikal biyopsi yapılarak doku tanısı konulan tüm hastaların smear ve biyopsi sonuçlarını karşılaştırıp, içlerinde doku tanısı kronik servisit olarak raporlananların oranlarını belirledik. Kliniğimizde alınan smearlar servibrush ile alınmış, sıvı bazlı sitoloji çalışılmıştır. Biyopsiler ise kolposkopi yapılarak alınmıştır. Bulgular: Çalışma için toplamda 1722 smear patolojisi ile gelen olgu belirlenmiş, bunların içinde 1520 hastaya kolposkopi yapıldığı saptanmıştır. Eksik verileri olan olgular çıkartıldığında 1241 olgu üzerinden değerlendirme yapılmıştır. Bunların 391'i (%31.5) normal kolposkopi olarak değerlendirilmiştir. Çalışmada anormal Pap smearli olgulardan kolposkopi yapılanlar içinde doku tanısına gidildiğinde ise %43 oranında kronik servisit saptanmıştır. Olgular HPV pozitif ve negatif olarak ikiye ayrılmış olup, HPV birlikteliği olan 748 hasta içinde 289'unda (%38.6) doku tanısı kronik servisit olarak saptandı. Ayrıca bunların 175'i (%23.4) HPV tip 16,18 ve 114'ü (%15.2) HPV tip diğer pozitiflikleri ile ilişkili bulundu. Bu iki grup HPV alt tipine kendi içlerinde bakıldığında 509 HPV tip 16,18 pozitif hastadaki kronik servisit sonucunun oran olarak %34.3 , 239 HPV tip diğer pozitif hastadaki kronik servisit sonucunun oran olarak % 47.6 olduğu görüldü. Anormal Pap smear'e sahip HPV dışı mikroorganizmaların etken olduğu düşünülen 143 kişilik grupta alınan 102 biyopsinin, işlem öncesi sitoloji anormallikleri 34 LSIL, 11 HSIL, 33 ASCUS, 14 ASC-H , 2 AGC ve 8 kuşkulu sitoloji şeklinde olup, smear sonucu LSIL olanların 28 tanesi (%82.3) , HSIL olanların 6 tanesi (%54.5), ASCUS olanların 21 tanesi (% 63.6) , ASC-H olanların 13 tanesi (%92.8) , AGC olanların 2 tanesi (%100), kuşkulu sitoloji olanların 7 tanesi (%87.5) kronik servisit olmak üzere toplam 77 (%75.5 ) olguda doku tanısı kronik servisit olarak saptandı. Sonuç: Servikal enfeksiyonlar bir tarama testi olan Pap-smear sonuçlarını önemli ölçüde etkilemekte, sitolojik anormalliklere yol açıp aynı zamanda klinik şüphe yaratmaktadırlar. Bu durumların sonucunda alınan biyopsilerde önemli bir oranda kronik servisit raporlanmaktadır. Tek bir smear testine göre karar verilmeden,biyopsi öncesinde enfeksiyon araştırılarak, varsa tedavisinin yapılması, ikinci bir smear alınması gereksiz işlemleri azaltmakla birlikte aynı zamanda gereksiz kolposkopinin maliyetinden bizi kurtaracaktır.
Transvaginal sonografi ile servikal uzunluk ölçümünün prematür doğum riskini saptamadaki değeri
Servikal premalign lezyonların tanısında kolposkopi ve leep`in karşılaştırılması
Umbilikal kordon sarmal indeksinin perinatal sonuçlarla ilişkisi
Giriş ve Amaç: Umbilikal kordon sarmal indeksinin antenatal değerlendirilmesi ve perinatal sonuçlarla ilişkisini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisi veya polikliniğine başvuran ya da farklı kurumlardan sevk edilen tekil, ikinci ve üçüncü trimester, seçilmemiş 117 gebe ile yapılan prospektif bir çalışmadır. Yaş, gravida, parite, gebelik haftası ve sistemik hastalıklar gibi demografik özellikler sorgulandı. Ultrasonografi cihazı ile fetal biyometrik ölçümler ve antenatal umbilikal kordon sarmal indeksi (aUCI) ölçümleri yapıldı. aUCI ölçümleri hipokoil (<10p), normokoil (10-90p) ve hiperkoil (>90p) olarak 3 gruba ayrıldı. aUCI ile perinatal sonuçların ilişkisi araştırıldı. Veriler SPSS 21.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) istatistik programı kullanılarak değerlendirildi. p<0,005 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda hiperkoil kordon yapısındaki gebeliklerde doğum haftası diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Hiperkoil kordon yapısı ile 1. ve 5. dk APGAR skorlarının düşüklüğü arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur ve bu durum literatürle benzerlik göstermektedir. Çalışmamızda normokoil olgu grubunun gebelik haftasının hipokoil ve hiperkoil sarmal yapısındaki gruplara göre yüksek oluşu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Antenatal umbilikal kordon sarmal indeksi ile düşük APGAR skorları ilişkili bulunmuştur. Hiperkoil sarmal yapısında, normokoil ve hipokoil sarmal yapısına göre daha erken doğum haftası saptanmıştır. Mevcut aUCI ölçüm tekniklerinin geliştirilmesi, gebelik haftasına göre aUCI nomogramlarının belirlenmesi ve mevcut aUCI ölçümlerinin rutin obstetrik sonografik değerlendirmenin bir parçası olmaması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Umbilikal kordon, Umbilikal kordon sarmal indeksi, aUCI,
Endometriyal patolojilerin erken tanısında endometriyal sitolojinin yeri
Nuchal translusensin docon sendromunu saptamadaki etkinliği
Postmenopozal kadınlarda prostoglandin E1`in lipoprotein metabolizmasına etkisi
Tekrarlayan gebelik kayıplarında Trombin ile Aktiflenen Fibrinolizis İnhibitörü ((TAFI)
Araştırmamızda koagülasyon ile fibrinolizis arasındaki hassas dengede önemli rolü olduğu gösterilmiş olan TAFİ ile Tekrarlayan Gebelik Kayıpları (TGK) arasında ilişki olup olmadığının gösterilmesi amaçlandı.Adnan Menderes Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı polikliniğine TGK öyküsü ile başvuran hastalar arasından çalışma grubu oluşturuldu. Çalışma grubuna ardışık iki ya da daha fazla 20 haftanın altında gebelik kaybı olan, 20 haftanın üzerinde gebelik kaybı öyküsü olmayan; halen gebe olmayan ve son altı hafta içerisinde gebeliği bulunmayan, 18?38 yaşları arasında 48 hasta alındı. Kontrol grubu olarak aynı yaş grubunda en az iki komplikasyonsuz gebeliği olan ve erken veya geç hiç gebelik kaybı yaşamamış olan 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu kişilerden alınan kan örneklerinden ELISA yöntemi ile plazma TAFİag düzeyleri ölçüldü.Gruplar arasında ortalama yaş ve VKİ açısından anlamlı fark yoktu. Çalışma grubu gebelik kaybı sayısına göre iki gebelik kaybı olan hastalardan oluşan Grup 1A ve üç ya da daha fazla gebelik kaybı olan hastalardan oluşan Grup 1B olarak iki alt gruba ayrıldı.Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında plazma TAFİag düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Çalışma grubunun alt grupları arasında yapılan karşılaştırma sonucunda da anlamlı fark saptanmadı.Bu sonuçlarla TGK ile plazma TAFİag düzeyleri arasında ilişki olmadığı düşünüldü.Trombin ile Aktiflenen Fibrinolizis İnhibitörü'nün etkilerinin daha iyi anlaşılması ile gebelik kaybı mekanizmaları üzerine olan etkileri hakkında daha güvenilir bilgiler elde edilecektir. Olgu sayısı daha fazla olan, açıklanamayan TGK tanısı koyulmuş hastalardan oluşan daha geniş çaplı vaka kontrol çalışmalara ihtiyaç vardır. Trombin ile Aktiflenen Fibrinolizis İnhibitörü'nün tromboz üzerine olan etkilerinin anlaşılabilmesi açısından pıhtı lizis zamanı olarak adlandırılan hematolojik parametrenin de plazma TAFİag düzeyi ile birlikte değerlendirilmesi daha uygun olacaktır.Anahtar sözcükler: Tekrarlayan Gebelik Kaybı, Trombin ile Aktiflenen Fibrinolizis İnhibitörüİletişim adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı AYDIN/ TÜRKİYETel: 0531 793 91 83E-mail: aysebaz_adana@hotmail.com
Fetal anomali veya intrauterin ölü fetüs nedeniyle tıbbi tahliye yapılan hastalarda posttravmatik stres durumunun değerlendirilmesi
Amaç: Gebelikteki tanı ve görüntüleme teknolojisinin ilerlemesiyle daha fazla sayıda gebe ve eşi, 2. veya 3. trimesterden sonra gebelik sonlandırılması kararıyla karşı karşıya kalmaktadır. Gebelik sonlandırılması sonrası hastaların deneyimlerini ve posttravmatik stres bulgularını araştıran çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada fetal anomali veya intrauterin ölü fetüs nedeniyle gebelik sonlandırılması yapılan hastalarda posttravmatik stres bulgularının karşılaştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Ocak 2008 ve Temmuz 2010 tarihleri arasında, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda fetal anomali veya intrauterin ölü fetüs nedeniyle 20. gestasyonel haftadan daha büyük gebeliği sonlandırılmış hastaların verilerine Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi kayıtlarından ulaşıldı. Bu hastalarla Mart 2010 ve Ağustos 2010 tarihleri arasında görüşülerek, hastalara Beck Depresyon Envanteri (BDE), Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (CAPS) ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-II) uygulandı. 28'i fetal anomali, 40'ı intrauterin ölü fetüs nedeniyle gebeliği sonlandırılmış toplam 68 hasta çalışmaya dahil edildi.Bulgular: Fetal anomali nedeniyle gebeliği sonlandırılmış hastalarla intrauterin ölü fetüs nedeniyle gebeliği sonlandırılmış hastaların posttravmatik stres bulguları benzerdi. Her iki gruptan da, benzer ölçek puanları elde edildi. Fetal anomali ve intrauterin ölü fetüs gruplarında posttravmatik stres bozukluk ölçek puanları sırasıyla; Beck Depresyon Envanteri (BDE): 15.07 ± 11.16 ve 13.80 ± 6.48, Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (CAPS): 6.43 ± 3.08 ve 6.85 ± 5.46, Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-II): 46.07 ± 4.02 ve 49.03 ± 3.56 şeklindedir. Sadece STAI-II grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p<0.05).Sonuç: Gebelik sonlandırılması için karar verme zorunluluğu olan gebelerin çoğu ciddi posttravmatik stres belirtileri yaşamaktadır. Fetal anomali ve intrauterin ölü fetüs nedeniyle gebeliği sonlandırılan hastalar benzer deneyimler yaşamaktadır. Hekimler de hastaların bu sıkıntılı anlarında onları, tanı ve yaşayacakları süreç konusunda bilgilendirirken zor anlar yaşamaktadır. Obstetrisyenler, fetal anomali ve intrauterin ölü fetüs tanısı alan hastalara ve ailelerine bu süreçte yardımcı olmalı ve gereken desteği sağlamalıdır. Hastalardaki gebelik sonlandırılmasının uzun dönem psikolojik etkilerini araştırmak için daha çok çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: Posttravmatik stres bulguları, gebelik sonlandırılması, fetal anomali, intrauterin ölü fetüs.İletişim adresi: Dr. Saadet Yapıcı Emirbeyazıt Mah. Bayram Çetinkaya Cad. Furkan Apt. No: 34 D:13 MUĞLA/TÜRKİYE Tel: 0 532 202 1346e.mail: saadetyapici@yahoo.com
Servikal uzunluk ve bakteriyel vaginosisin preterm eylemdeki prediktif değeri
Çalışmamız 1.Kasım.2002 ile 28.Temmuz.2003 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı, Perinatoloji Polikliniğine başvuran gebeler arasında yapılmıştır. Çalışmaya 270 olgu ile başlanmış ve 255 o1gu ile tamamlanmıştır. Hasta grubumuz rutin 23.hafta tarama sonografisine gelen 22-26.haftalar arasındaki gebelerden oluşmuştur. Hastalar polikliniğe başvurma sırasına göre randomize edilerek çalışmaya dahil edilmiştir. Servikal uzunluk açısından serviksi 35mm'den uzun, 25-35mm arasında ve 25mm'den kısa olmak üzere 3 grup, BV açısındanda enfeksiyonun durumuna göre var ve yok olarak 2 grup ve yine BV'li olgularda da tedavi alan/almayan şeklinde 2 grup oluşturulmuştur. Tüm gruplar demografik özellikler yönünden benzerlik göstermiştir. Hastalar servikal uzunluğu 35mm'den kısa (7 hasta, Grup 1), 25-35mm arası (44 hasta, Grup 2) ve 35mm'den uzun (204 hasta, Grup 3) olmak üzere 3 grupta incelenirken, BV enfeksiyonu olan (38 hasta, Grup 1), olmayan (217 hasta, Grup 2) olmak üzere ve yine BV'li grup içindede tedavi alan (20 hasta, Grup 1), almayan (18 hasta, Grup 2) olarak kendi aralarında ayrı ayrı gruplandırılarak değerlendirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri kaydedildikten sonra gram boyama için vaginal sürüntü örnekleri alındıktan sonra tarama ultrasonografisinin tamamlanmasının ardından transvaginal olarak servikal uzunluk ölçümü yapılmış, BV saptanan olguların %48'ine metronidazol 500mg tablet 2x2, 2 gün verilerek BV saptanan hastaların tümüne 32. haftada gram boyama tekrarı uygulanmıştır. Doğum sonrası hastalara hastane veritabanından veya hastalarla direkt temasa geçilerek doğum haftaları, PME gelişip-gelişmediği, doğum kilosu, doğum şekli ve varsa peripartum patolojiler kaydedildi.Servikal uzunlugu 35mm'den kısa olan hastalarda erken doğum açısından risk artışı saptanmış, BV'i tedavi etmenin PME'i azaltıcı etkisi saptanmamıştır. Mevcut literatür ışığında, çalışmamızı yorumlayacak olursak; servikal uzunluğun PME'de prediktif değeri önemlidir ve kısa serviks saptanan olgular yakın takibe alınmalıdır. Fakat risk artışı belirlenen hastaların erken doğumla sonlanmasını engelleyecek bir tedavi modalitesi henüz tam olarak kabul görmemiştir. Ayrıca, BV saptanan olguların tedavi edilmesi de yine yapılan bir çok çalışmaya paralel olarak çalışmamızda da, PME azaltmakta başarılı değildi.
Serum unkonjuge serbest estriol'ün preterm doğum tanısındaki etkinliği
Çalışmada Ağustos 2003 ile Mayıs 2004 tarihleri arasında preterm eylem semptomlarıyla başvuran hastalardan, bizim kriterlerlerimize uyan ( 26 ile 36 hafta arasında gebeliği olan, 3 cm'in altında servikal dilatasyona sahip, membranları intakt tekil gebeler ) 73 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalar kendi aralarında 4 gruba ayrıldı( bir hafta, iki hafta, üç hafta içerisinde doğuranlar ve üç haftadan sonra doğuranlar ) ilk 3 grubun serum unkonjuge serbest estriol değerleri ayrı ayrı 4. grupla( 3. haftadan sonra doğum yapanlar ) ile karşılaştırıldı. Gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. İstatiksel olarak anlamlı olmasada preterm doğum yapan hastaların serum unkonjuge serbest estriol değerlerinin 33 ile 34. haftalar arasında yükseldiği saptandı. Transvajinal ultrasonografi ile ölçülen servikal uzunluklar karşılaştırıldığında preterm doğum yapanların servikslerinin anlamlı olarak kısa olduğu belirlendi. Sonuç olarak serum unkonjuge serbest estriol'ü preterm doğumları tanımada etkili olmayıp servikal uzunluk ölçümünün ise literatür bilgileriyle uyumlu olarak preterm doğumu tanımada kullanılabileceği vurgulandı.
Malign epiteliyal over tümörlerinde tümör içi T lenfosit yoğunluğunun progresyonsuz sağ kalım ve sağ kalım süresine etkisi
Hiperemezis gravidarum ve helicobacter pylori enfeksiyonu ilişkisi
Postmenopozal dönemde hormon replasman tedavisinin vulvov aginal kandidiazis üzerine etkisi
Dış gebeliklerde kromozom analizi
Perimenopozda duygudurum değişiklikleri ile hormonal düzeyler arasındaki ilişki
6ZET Bu yalr~mada, reprodUktif YIIlann sonlannda olup jinekoloji veya menopoz polikliniklerine ba~vuran kadmlarda depresyon ve kaygl prevalansmm ve perimenopozal diinemdeki rub bali degi~ikliklerini tetikleyen etkenlerin ara~tlIllmasl arnaylamru~t!!. <;:alI~maya, Akdeniz Universitesi lip FakUltesi Kalin Hastahklarl ve Dogum Anabilim Dah Jinekoloji Poliklinigi'ne veya Menopoz Poliklinigi'ne ba~vuran, son I YII iyinde adet dUzensizligi olan ve son Uy ay iyinde en az bir kez adet giirmil~ olan 63 kadm katllml~tll <;:ah~a katrhmcrlanna demografik iizeIlikler, reprodUktif iiykU, menstruel iiykU ve semptomlar, menopozal semptomlar (terleme, ate~ basmasl, slkmtr, sinirlilik, uyku bozuklugu), ve genel saghk ile ilgili sorular sorulmu~tUJ Katllrmcllarm depresyon ve anksiyete puanlarmm saptanmasl arnaclyla "Hastane Auksiyete ve Depresyon (HAD) Olyegi" kuIlamlml~tlL <;:all~maya katllan kadmlarda, serUJDda FSH, LH, iistradiol, DHEA-S, androstenedion, total testosteron, serbest testosteron dilzeyleri yalr~llml~t!!. ilk vizitte ve bir yIl soma HAD iilyegi ile birlikte hormonal analiz de tekrarlanml~trL <;:ah~manllzda, depresyon ve anksiyete puanlarl yUksek olan olgularda sinirlilik, slkmtllr ruh hali, terleme ve ate~ basmasl tarifleyerrlerin saYlsl bu semptomlarI tariflemeyenlerden anlamh olarak fazladn Ya~ ile DHEA-S dUzeyleri arasmda, ters korelasyon bulumJ1u~tUJ <;:ah~marnlzm arnacma uygun bir sonus; olarak, olgularm daba gens; olan krsmmda, dalla yUksek DHEA-S dUzeylerinin, dalla ya~h olan krsmmda ise daba dU~Uk DHEA-S dilzeylerinin depresif semptomlar ile ili~kili oldugu giirtilmU~tiir Perimenopoz, orta ya~lr kadmlarda depresif semptomlar ve kaygl iyin artllll~ risk ile ili~kilidir; jinekoloji kliniklerinde bu as;ldan tararna yaprlmasl fazla vakit almayan, basit arna faydah bir giri~im olabilir Anabtar kelimeler: Menopoz, Perimenopoz, Depresyon, Anksiyete, HAD, DHEA-S
sigara içen ve içmeyen gebelerde aktive protein c rezistansının karşılaştırılması
Aktive protein C (APC), koagülasyon sırasında, işlemde kofaktör olarak görev yapan faktör Va ve faktör Vllla'yı proteolitik olarak inaktive eder; koagülan rolünü kısıtlar. APC'ye herhangi bir nedenle gelişen rezistans, venöz tromboz için önemli bir risk oluşturur. Vakalann çoğunda APC rezistansı gelişimi, faktör V geninde oluşan bir nokta mutasyona bağlıdır. Bu mutasyon, faktör V (1691 G➔A) Leiden mutasyonu olarak adlandırılır ve özellikle Avrupa ülkelerinde yaygındır. Bazı çalışmalar, aktive protein C'ye edinsel rezistansın, gebeliğin getirdigi normal bir bulgu olduğunu göstermiştir. Bu çalımalarda, gebelerde APC rezistansı, faktor V Leiden mutasyonu saptanmasa da g6zlenmiştir. Faktör V Leiden mutasyonunun saptanmadığı olgularda görülen aktive protein C'ye rezistansın önemi, henüz saptanamamıştir. Buna yönelik olarak, bu çalışmada hemostatik sistemde önemli değişikliklerin olduğunu bildiğimiz gebelikte; sigara içen ve içmeyen gebeler arasında bir dizi hemostatik parametrenin gebelik boyunca nasıI değişim gösterdiğini; APC sensitivite oranlarına bu değişimin nasıI yansıdığını; sigaranın direkt veya dolaylı bir faktör olarak bu hemostatik parametrelere etki edip etmeyeceğini incelemeyi amaçladık. Çalışmamızı, sigara içen 42 ve içmeyen 38 gebe olmak üzere toplam 80 sağlıklı gebe tamamladı. Sonuç olarak: ı. Gebeliğin ilerleyen haftalarında APC sensitivite oranı azalmaktadır. Bu değişim, gebeliğin getirdiği, edinsel bir durum olarak gözükmektedir. 2. Gebeliğin seyri boyunca, APC sensitivite oranı, sigara içen gebelerde içmeyenlere göre daha fazla etkilenmektedir. 3. Gebeliğin seyrinde, koagülasyon faktörlerindeki değişim, sigara içmeyen gebelerde mevcut literatürle uyumludur. Sigara içen gebelerde ise koagülasyon faktörlerinin gösterdiği değişim farklıdır. 4. Sigara içen grupta, hemostatik parametrelerde görülen bu farklı seyrin, APC sensitivite oranına etki ettiği, çalışmamızda gösterilse de klinik öneminin anlaşılabilmesi ve altta yatan mekanizmaların aydınlatılabilmesi için moleküler düzeyde daha ileri çalışmalara gereksinim vardır.
Gonadotropin releasing hormon agonist + add-back tedavinin, myom ve myometriyal dokudaki östrojen ve progesteron reseptörleri ile proliferasyon üzerine etkisi
ÖZETAmaç: Bu çalışmada immünhistokimyasal teknik ile GnRH-a+add-back tedavinin,myom ve myometriyumdaki reseptör düzeyi ve proliferasyon üzerine olan etkilerininaraştırılması amaçlanmıştır.Çalışma Düzeni: Semptomatik myoma uteri tanısı konularak myomektomi veyahisterektomi kararı verilmiş 20 sağlıklı kadın araştırmaya alınarak 2 farklı guruba randomizeedildi. 1. guruba sadece GnRH-a tedavisi, 2. guruba GnRH-a+add-back tedavisi 3 ay süreyleverildi. 1.doz GnRH-a günü (tedavi başlangıcı) ve operasyon günü (tedavi sonu) uterus vemyom boyutları ultrasonografi ile değerlendirildi. Uterus ve myom hacmi hesaplanırken(Ğ¿/6xD1xD2xD3) formülü kullanıldı (D1, D2 ve D3, uterus ve myomun en büyük üç çapınıyansıtmaktadır). Birden fazla myomu olan olgularda tüm myomların hacmi ayrı ayrıhesaplanarak bunların toplamı alındı.Tüm olguların 1.doz GnRH-a enjeksiyon günü, operasyon günü ve postoperatif 24. saathemogram ve hematokrit değerleri kaydedildi.Tüm olguların tedavi öncesi ve tedavi sonrası uterus-myom boyut ve hacimleri ile 1.dozGnRH-a enjeksiyon günü, operasyon günü ve postoperatif 24. saat hemogram ve hematokritdeğerleri gurupiçi ve guruplar arasında karşılaştırıldı.mmunhistokimyasal patolojik inceleme ile her 2 gurubun myom ve myometriyal ÖR,PR ve Ki- 67 düzeyleri karşılaştırıldı.Bulgular: Her iki gurupta olguların kan tablosunda düzelme, intraoperatif kanamamiktarında azalma tespit edildi. GnRH-a+add-back gurubunda uterus ve myom boyutundaanlamlı azalma sağlandı. GnRH analog grubunda da azalma kaydedildi, ancak bu anlamlıbulunmadı.Sonuç: Araştırmamızda GnRH analoglarının hipoöstrojenik yan etkilerini azaltmakamacıyla verilen add-back tedavinin GnRH analoglarının olguların kan tablosunda düzelme,intraoperatif kan kaybını azalma, uterus - myom boyut ve hacminde küçülme gibi olumluklinik etkileri ile myom ve myometriyal dokudaki reseptör ile proliferasyon üzerine olanetkisini değiştirmediği saptandı. Bu durumun add-back rejim olarak zayıf östrojenik, zayıfprogestajenik ve zayıf androjenik etkili tibolonu seçmemizden kaynaklandığınıdüşünmekteyiz.
Düşük dozlu oral kontraseptif steroidlerin, ateroskleroz, kardiyovasküler hastalık ve damar endotel hasar belirteçleri üzerine etkileri
Kardiyovasküler hastalıklar önemli morbidite ve mortalite nedenleri arasında yer almaktadır. Bu hastalıklara ilişkin risk faktörlerinin belirlenmesi koruyucu önlemlerin alınması açısından önem taşımaktadır. Bu araştırma ile dünyada çok yaygın bir kullanım alanı bulan düşük doz oral kontraseptiflerin kardiyovasküler hastalıklarda bir risk faktörü olarak rolünü değerlendirmek amaçlanmıştır.Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda Haziran 2008- Ekim 2008 tarihleri arasında retrospektif ve kontrollü bir çalışma yapılmıştır. Üç ay süreyle, iki ayrı formülasyonda oral kontraseptif steroid (20 µg etinil estradiol + 100 µg levonorgestrel veya 20 µg etinil estradiol + 150 µg desogestrel) kullanan 28 kişi ile kontrol olarak hormonal olmayan doğum kontrol yöntemi kullanan 24 kişi, kalp ve damar hastalıkları risk faktörleri (total kolesterol, Yüksek Dansiteli Lipoprotein, Düşük Dansiteli Lipoprotein, Çok Düşük Dansiteli Lipoprotein ve trigliserid düzeyleri ile homosistein, plazminojen aktivatör inhibitör-1 ve interlökin-6 düzeyleri) açısından karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizler için, hasta grupları yönünden 2'li karşılaştırılmasında, normal dağılım varsayımını sağlayanlar için Independent-sample t-test, sağlamayanlar için Mann-Whitney U testi; hasta grupları ve kontrol grubu yönünden 3'lü karşılaştırılmasında normal dağılım varsayımını sağlayan veriler için One-Way ANOVA, sağlamayanlar için ise Kruskal-Wallis testi kullanıldı. Verilerin birbirleriyle olan korelasyonları Pearson (parametrik) ve Spearman (parametrik olmayan) korelasyon testleri kullanılarak incelendi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi, p değerinin 0,05 ten küçük olması durumu olarak kabul edildi.Üç ay süreyle, iki ayrı düşük dozda OKS kullanan olgularla, hormonal olmayan bir yöntem kullananlar arasında, total kolesterol, HDL, LDL, VLDL, trigliserid, homosistein, PAI-1 ve IL-6 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı.Risk faktörü olmayan sağlıklı kişilerde, kısa süreyle, piyasada bulunan her iki düşük doz OKS'nin, kardiyovasküler hastalık belirteçlerini değiştirmediği ve bu grup olgularda düşük doz OKS'lerin doğum kontrol yöntemi olarak güvenle kullanılabileceği düşünüldü.
Oral ve transdermal östrojen replasman tedavisinin kardiyovasküler hastalıklardan koruyucu etkisini belirlemek ve kıyaslamak üzere serum homosistein, interlökin 6 ve plazminojen aktivatör inhibitör-1 seviyelerinin ölçülmesi
Çalışmamızdaki amaç, postmenopozal dönemde uterusu olmayan kadınlara verilen farklı östrojen replasman tedavi (ERT) protokollerinin, kardiyovasküler hastalık (KVH) risk belirteci olarak kabul edilen homosistein (Hcy), İnterlökin 6 (IL 6), Plazminojen Aktivatör İnhibitör-1 (PAI-1) gibi faktörler üzerindeki etkilerinin belirlenmesidir.Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı menopoz polikliniğine başvuran ve cerrahi menopozda olan, toplam 45 kadın araştırmaya alındı. Araştırmaya katılan 15 kişi oral (östradiol hemihydrate 2 mg/gün, Estrofem®), 15 kişi transdermal (östradiol hemihydrate %0.1 jel 1.5 mg/gün, Estreva®) yoldan ERT alırken, 15 kişi hormon tedavisi kullanmamaktaydı. Bu kişilerden alınan kan örneklerinden Hcy, IL 6 ve PAI-1 düzeyleri ölçülerek gruplar arasında karşılaştırıldı.Hasta grupları arasında yaş, boy, ağırlık, vücut kitle indeksi, bel çevresi ve menopoz süresi açısından anlamlı fark yoktu. Oral ve transdermal yoldan tedavi alanlarda, uygulama yolundan bağımsız olarak IL 6 ve PAI-1 düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Hcy seviyeleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı.Hcy'nin KVH riski açısından prediktif değeri göz önüne alındığında, bu sonuçlar ERT'nin KVH açısından koruyucu veya kötüleştirici etki göstermediği şeklinde yorumlanabilir. Ancak ERT'nin bu parametreler üzerine etkisini değerlendirebilmek için bazal değerlerin bilindiği ve farklılıkların ortadan kaldırıldığı uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: Östrojen replasman tedavisi, Homosistein, İnterlökin 6, Plazminojen Aktivatör İnhibitör-1İletişim adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve DoğumAnabilim Dalı AYDIN / TÜRKİYETel: 05333387321 E-mail: minegul181@hotmail.com
15?49 yaş evli kadınların aile planlaması yöntemlerine ilişkin tutumlarının kullandıkları kontraseptif yöntemler ile ilişkisi
Araştırma 15?49 yaş grubu evli kadınların aile planlaması yöntemlerine ilişkin tutumlarının kullandıkları kontraseptif yöntemleri ile ilişkisinin incelenmesi amacı ile kesitsel tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmaya 09.06.2008?15.09.2008 tarihlerinde Aydın il merkezindeki sağlık ocakları bölgelerinde ikamet eden 427 kadın alınmıştırAraştırma verileri, kadınların tanıtıcı özelliklerinin ve araştırmanın bağımsız değişkenlerinin sorgulandığı soru formu ve Aile Planlaması Tutum Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, varyans analizi, t-testi, korelasyon, Crombach Alfa ve çoklu regresyon analizi kullanılmıştırAraştırma kapsamındaki kadınların yaş ortalaması 33,52±7,82 idi. Kadınların daha çok ilkokul mezunu (%36,5) olduğu ve %93,2'sinin sosyal güvencesinin bulunduğu belirlenmiştir. Araştırmanın yapıldığı sırada, kadınların %60,4'ünün modern, %26,0'ının geleneksel yöntemler ile korundukları saptanmıştır. Kadınların modern yöntemlerden en fazla RİA (%21,3), hap (%16,2) ve kondom (%14,1); geleneksel yöntemlerden geri çekme (%22,5) ile korundukları belirlenmiştirÇoklu regresyon analizi sonucu, Aile Planlaması tutum Ölçeği puanı ile geleneksel yöntem kullanma arasında negatif bir ilişkinin olduğunu göstermiştir (p<0,05). Katkıda bulunabilecek diğer faktörlerde modele dahil edildiğinde, üniversite mezunu olma, aile planlaması ile ilgili konuları eşi ile konuşma, yaş ve gelir düzeyinin yüksek olarak algılanması ile aile planlaması tutumu arasında pozitif ilişki bulunurken; ilkokul mezunu olma ve en uzun süre köyde yaşama arasında negatif ilişkinin olduğu saptanmıştırBu araştırma kadınların aile planlaması ile ilgili olumlu tutuma sahip olmalarının geleneksel yöntem kullanımı ile negatif ilişkide bulunduğu sonucunu açığa çıkarmıştır. Bu sonuçlara göre, aile planlaması hizmetlerinin sunumunda kadınların geleneksel yöntem kullanımına ilave olarak yaş, yerleşim yeri, sosyo-ekonomik yapı ve erkeğin katılımının da dikkate alınması ile modern yöntemlerin kullanımı geliştirilebilir.Anahtar kelimeler: Tutum, aile planlaması yöntemleri, aile planlaması hizmetleri.
Ooferektomize ratlarda östrojen tedavisine eklenen melatonin ve dekspantenol'ün antioksidan parametreler üzerine etkisi
Çalışmamızdaki amaç ooferektomize ratlarda, östrojen replasman tedavisi (ERT) ve bu tedaviye eklenen melatonin (MT) veya dekspantenol (Dxp) tedavisinin antioksidan parametreler üzerine etkisininin belirlenmesidir.Elli adet dişi Wistar albino sıçan kullanıldı. Kontrol grubu dışında diğer ratlara anestezi eşliğinde ooferektomi uygulandı. Tedavi öncesi menopoz gelişimi için üç hafta beklendi. 14 gün tedavi verildi. Sıçanlar yedi gruba ayrıldı; kontrol grubuna (n=8) herhangi bir işlem uygulanmadı, diğer gruplara ise (n=7) ooferektomi yapıldı. (Ovx): Ooferektomize, (Ovx+E2): ooferektomize + östradiol (100 µg/kg/gün), (Ovx+E2+ MT5): ooferektomize + östradiol + melatonin (5 mg/kg/gün), (Ovx+E2+MT20): Ovx + östradiol + melatonin (20 mg/kg/gün), (Ovx+E2+Dxp250): Ovx + östradiol + dekspantenol (250 mg/kg/gün), (Ovx+E2+Dxp500): Ovx + östradiol + dekspantenol (500 mg/kg/gün). Östrojen subkutan, diğer ilaçlar intraperitoneal yoldan uygulandı. Kanda katalaz (CAT), süperoksid dismutaz (SOD), glutatyon (GSH), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon redüktaz (GR), malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) seviyelerine bakıldı.GSH seviyesi, melatonin (5?20 mg) ve dekspantenol (250-500 mg) tedavisi alan gruplarla kıyaslandığında, Ovx grubunda önemli düzeyde düşük bulundu. Ayrıca Ovx+E2 grubunda, Ovx gruba göre GSH seviyelerinde önemli derecede yükselme saptadık.GR düzeyinde, tüm tedavi alan gruplarda kontrole göre anlamlı azalma saptadık. Ayrıca GR düzeyi, Ovx grup ile kıyaslandığında, diğer tüm gruplarda (Ovx+E2 ve Ovx+E2+MT5 dışında) anlamlı derecede düşük olarak saptandı. Tedavi gruplarında ise, Dxp alan gruplarda (250- 500 mg/kg/gün), melatonin (5 mg/kg/gün) alan gruba göre çok daha düşük bulundu. NO seviyelerinde, Ovx gruba göre, Ovx+E2+MT20 ve Ovx+E2+Dxp 250 gruplarında anlamlı yükselme saptandı.Gruplar arasında SOD, CAT, GPx ve MDA enzim değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptamadık.Sonuç olarak ERT'ye melatonin veya dekspantenol eklenmesi, GSH ve antioksidan enzim seviyelerini etkileyerek, östrojenin antioksidan etkisine katkı sağlayabilir.Anahtar sözcükler: Östrojen, Ooferektomize rat, Oksidatif stres, Dekspantenol, Melatonin