Baskent University
Discipline

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Baskent University

198

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklarda sosyal çevrenin relapslar üzerine etkisi

Amaç: Şizofreni ve diğer psikotik bozuklukların sıklık ve yaygınlığı ile sosyal çevre arasındaki ilişki uzun zamandır üzerinde çalışılan bir konudur. Ancak sosyal çevrenin hastalık prognozu ve relapslar üzerine etkisi ile ilişkili araştırmalar ise sınırlıdır. Ayrıca sosyal çevre ile ilişkili bir kavram olarak "sosyal sermaye" ile psikotik bozukluklar arasındaki ilişki son yıllarda üzerinde çalışılan bir alandır. Şizofrenide relaps kavramı halen net tanımlanamamıştır. Bu çalışmada şizofreni ve diğer psikotik bozukluklarda sosyal çevrenin relapslar üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma kayıtlara dayalı retrospektif bir izlem çalışmasıdır. Şizofreni (112) ve diğer psikotik bozukluk (35) tanılı 147 hasta çalışmaya dâhil edildi. Tıbbi kayıtlar geçmişten ileriye doğru taranarak ve hasta görüşmeleri ile 5 yıllık döneme ait (1 Ocak 2009–31 Aralık 2013); yerleşim öyküsü (mahalle ve adres değişikliği), relaps öyküsü ve antipsikotik ilaç kullanımına ait veriler elde edildi. Sosyal çevre bileşenleri olarak mahalle sosyoekonomik yoksunluk göstergeleri (işsizlik oranı/ düşük gelirli oranı), mahalle sosyal sermaye düzeyi (TurkSch: İzmir psikotik bozukluklarda gen-çevre etkileşimi için akıl sağlığı araştırması verileri) ve mahallede seçimlere katılım oranı (kesiştiren sosyal sermaye) tanımlandı. Sosyal çevre özelliklerinin relapslar ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Mahalle sosyal çevre özellikleri ile relapslar arasında ilişki saptanmadı. Adres değişikliği (residential mobility) relaps olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha fazla saptandı (p<0,05). Relaps olanlarda izlem süresince relaps olmayanlara göre daha yüksek dozda antipsikotik ilaç kullanımı saptandı (p<0.05). Relaps olanlarda olmayanlara göre yaş ortalaması anlamlı olarak daha düşük saptandı. Karıştırıcı faktörlerin (yaş, cinsiyet, eğitim durumu) kontrol edilmesinden sonra yaş ile relapslar arasındaki ilişkinin anlamlı düzeyde devam ettiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Sosyal çevre özelliklerinin relapslar üzerine anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Adres değişikliği relaps olasılığını artırmaktadır. Ayrıca aynı adreste ikamet süresi kısaldıkça relaps olasılığı artmaktadır. Relaps öyküsü; daha yüksek dozda antipsikotik ilaç kullanımı ile ilişkilidir. Yaş arttıkça relaps olasılığı azalmaktadır. Tanımlanması ve ölçümü zor bir kavram olan sosyal çevrenin etkilerini saptayabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Şizofreni, psikotik bozukluklar, sosyal çevre, sosyal sermaye, relaps

NüksPsikosomatik tıpSosyal sermaye+2
Burcu Ünal
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresif bozukluk hastalarında seçici serotonin geri alım inhibitörü antidepresan tedavinin aleksitimi ile ilişkisi

AMAÇ: Majör Depresif Bozukluk hastalarında başlanan SSGİ grubu antidepresan tedavinin prospektif olarak aleksitimi ile ilişkisini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran Majör Depresif Bozukluk tanısıyla ilk kez SSGİ tedavisi başlanan 18-65 yaş arasından rastgele seçilen ve verilen tedaviden fayda gören 60 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Olgular SCID-I Duygudurum Epizodları Modülü ile tanı ve dışlanma kriterleri ile incelenmiştir. Olgulara Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Pozitif ? Negatif Duygu Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Olgular sekiz hafta sonra tekrar değerlendirilmiştir. BULGULAR: Olguların %60?ı aleksitimik olarak saptanmıştır. Olguların sosyodemografik verileri ile aleksitimi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Aleksitimik olan olguların Beck Depresyon Ölçeği ve Hamilton Depresyon Ölçeği puanları aleksitimik olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Aleksitimik olanların agresyon düzeyi olmayanlara göre daha yüksek sonuçlandı. Sekiz hafta sonra ikinci kez bakılan veriler sonucunda aleksitimi oranı %66,7 olup her iki ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. SSGİ tedavisi ile hem pozitif hem de negatif puanlarında anlamlı değişim saptanmıştır. Pozitif duygularda puan değişimi ortalaması 5,5 iken Negatif duygularda puan değişimi ortalaması 16,5 olarak saptandı. SSGİ tedavisi ile negatif duygu puanlarında pozitif duygu puanlarına göre belirgin değişim oldu. Agresyon ölçeği puanlarında ise tedavi ile belirgin azalma oldu. SONUÇ: Diğer psikpatolojilerin dışlandığı sadece Majör Depresif Bozukluk hastalarının dahil edildiği çalışmamızda aleksitimi oranı diğer çalışmalara göre yüksek bulunmuştur. Agresyon düzeyinde hem aleksitimik olanlarda hem de olmayanlarda tedavi ile anlamlı bir azalma oldu. Ancak ikinci ölçümde aleksitimik olanların agresyon düzeyi aleksitimik olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek seyretti. SSGİ grubu antidepresan ilaçlarla yapılan tedavinin etkili olduğu olgularda yapılan sekiz haftalık izlem sonucunda negatif duygularda belirgin iyileşme görülürken pozitif duygularda negatif duygulara oranla daha az düzelme olmuştur. SSGİ tedavisinin bir sonucu olarak literatürde behsedilen apetetik iyileşme fenomeninin olduğu görülmüş olup bu hastalarda aleksitimi düzeyinin benzer oranda devam ettiği saptanmıştır. Bu hastalardaki aleksitimi düzeyine SSGİ grubu antidepresan ilaçların emusyonel etkilerinin bir katkısı olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Antidepresan tedavi, Aleksitimi, Majör Depresif Bozukluk.

Leyla Akgüç
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocukların tedavi öncesi ve sonrasında; ebeveynlerinde anksiyete, depresyon düzeyleri, aile işlevselliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocuklar ile sağlıklı gelişime sahip çocukların ebeveynlerini depresyon ve anksiyete düzeylerini, her iki gruptaki ailelerdeki aile işlevlerini karşılaştırmayı ve çocuğun tedavisinden sonra ebeveynlerin depresyon ve anksiyete düzeylerinin düşüp düşmediğini, aile işlevlerinin düzelip düzelmediğini göstermeyi amaçlamıştır. Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Polikliniği'ne ilk kez başvuran, DSM-4 tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan, 5-16 yaşları arasında 30 olgunun ebeveynleri; kontrol grubu olarak 5-16 yaş arası herhangi bir tıbbı, nöropsikiyatrik hastalığı olmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubuyla eşleştirilmiş 30 çocuğun ebeveynleri alındı. Ebeveynlere ayrıntılı sosyodemografik ve klinik özellikleri kapsayan çalışmaya uyarlanmış bilgi formu verildi. DEHB tanısı alan çocukların medikal tedavisi başlamadan önce ve başladıktan 3 ay sonra klinik görüşmeler yapılıp ölçekler uygulandı. İlk başvuruda vaka ve kontrol grubundaki ebeveynlere SCID-1, Beck Depresyon ölçeği, Beck Anksiyete ölçeği, Aile Değerlendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Ölçeği, çocuklardaki semptom şiddeti ile ebeveynlerin iletişimi arasındaki ilişkiyi ölçmek için DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine Turgay DEHB formu verildi. 3 ay sonra medikal tedavisi başlayan DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine aynı ölçekler uygulandı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda DEHB'lı çocuğa sahip annelerde kontrol grubuna kıyasla artmış oranda depresyon ve anksiyete düzeyi saptanmış olup, bu durum babalar için sadece anksiyete açısından anlamlıydı. Tedavi başlandıktan üç ay sonra ise hem annelerde, hem de babalarda depresyon ve anksiyete düzeyleri anlamlı olarak azalmaktaydı (p<0.05). Aile işlevlerinde ise annelerde kontrollere kıyasla Problem Çözme, Roller, Duygusal Tepki Verebilme ve Gereken İlgiyi Gösterme alanlarında; babalarda ise problem çözme ve davranışın kontrolü alanlarında artmış oranda sorun olduğu gösterilmiştir. Aile işlevlerindeki düzelmenin depresyon ve anksiyete düzeylerine zıt olarak beklenenin altında olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Çocukla daha çok vakit geçiren ve çocuğun bakımından birebir sorumlu olan annenin babalara oranla DEHB'lı çocuğa sahip olmaktan ötürü daha çok anksiyete ve depresyona özgü semptomlar geliştirdiği saptanmıştır. Duygusal alanda annelerin ve babaların yaşadığı zorlanmanın aile işlevlerini olumsuz etkilediği ve çocuğun tedavisinin kısa vadede aile işlevlerini henüz iyileştirmese de en azından anne ve babalardaki semptomları hafiflettiği gösterilmiştir. Bu anlamda DEHB tanısı konan çocuklarda aileyi bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmek ve ailenin diğer bireyleri için de gerekli tıbbi desteği sağlamak önemlidir. Bu nedenle depresyon ve anksiyete bozuklukları açısından annelerin ayrıntılı değerlendirmenin ebeveynde psikopatolojiden kuşkulanılan olgularda yararlı olacağı düşünülmüştür

AileAile işlevleriAna-baba+5
Semiha Şen Kaya
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda mevcut tedaviye ek olarak verilen psikoeğitim'in; tedavi uyumuna, işlevselliğe, yaşam kalitesine, hastanın sosyal destek algısına ve yaşam olayları ile başa çıkma becerileri üzerine etkileri

Bu çalışmanın amacı Bipolar Bozukluk tanılı hastalara verilen psikoeğitimin; hastaların işlevselliklerine, yaşam kalitelerine, sosyal destek algılarına, yaşam olayları ile başa çıkma becerilerine ve tedavi uyumlarına etkisini araştırmaktadır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Polikliniği'nde takip edilmekte olan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 72 hasta çalışma hakkında bilgilendirilip psikoeğitime davet edildi. 72 hastanın tümümün sosyodemografik verileri alındı; plazma ilaç düzeyleri kaydedildi ve ölçekler verildi. Hastalara Bipolar İşlevsellik Ölçeği, Whoqol-Bref Yaşam Kalitesi Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, COPE, Morisky İlaç Uyum Ölçeği verildi. Hastalar psikoeğitime davet edildi; 72 hastadan 30 hasta psikoeğitime katıldı. Psikoeğitimden 3 ay sonra hastalara (N:30) aynı ölçekler tekrar verildi, en son bakılan plazma ilaç düzeyleri ve bu zaman zarfında olan yeni ataklar, ilaç değişimleri vb. klinik gelişmeler kaydedildi. Tüm verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Sonuç olarak hastaların yaşam kalitelerinde; psikolojik sağlıkta ve sosyal ilişkilerde anlamlı derecede yükselme saptandı. Hastaların (damgalanma hissi, içe kapanıklık, ev içi ilişkiler) işlevselliklerinde artış saptandı. Hasta tarafından algılanan sosyal destekte; özellikle aile alt ölçeğinde yükselme saptandı, algılanan sosyal desteğin toplam puanın da artış görüldü. Hastaların dini odaklı ve duygusal odaklı başa çıkma tutumlarında anlamlı derecede düşüş görüldü. Hasta sayısının azlığı ve süre kısalığı nedeni ile istatistiksel olarak anlamlı çıkmamakla birlikte hastaların tedavi uyumlarında ve etkin dozda ilaç kullanım oranlarında artış görüldü. Tüm bu bilgilerin neticesinde bipolar bozukluk hastalarına ilaç sağaltımına ek olarak psikoeğitim verilmesi önerilmektedir. Psikoeğitimin hastalığın erken aşamasında verilmesi, zaman zaman tekrarlanması ve psikoeğitime ailelerin dahil edilmesinin mevcut olumlu etkiyi artıracağı düşünülmektedir. Bu konu ile ilgili daha fazla sayıda hasta ve daha uzun süreli izlemler sonucu yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır

Bipolar bozuklukHastalarPsiko-eğitim programı+4
Fatma Gül Altun
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opiyat bağımlılarının sosyodemografik ve kişilik özelliklerinin göç ile ilişkilendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı opiyat bağımlılarının sosyodemografik, klinik ve kişilik özelliklerinin araştırılması ve göçün bu özelliklere etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Alkol Madde Bağımlılık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya polikliniğe başvuran ve yatarak tedavi olan DSM-IV- TR tanı kriterlerine göre opiyat bağımlılığı tanısı alan 18-39 yaş arası 39 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 30 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 69 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hayatlarının hiçbir döneminde herhangi bir psikolojik/psikiyatrik tedavi almamış yaş, cinsiyet ve eğitim açısından hasta grubuyla benzer 33 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 28 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 61 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ve 240 maddeden oluşan "Doğru" ya da "Yanlış" şeklinde yanıtlanan bir kendini değerlendirme ölçeği olan Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE) uygulandı. Veriler PASW 18 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi Bulgular: Opiyat bağımlılarında; yenilik arayışı kişilik özelliğinin yüksek olduğu, göç etmiş opiyat bağımlılarının %97,4'ünün 2. kuşak göçmenlerden oluştuğu, düzenli poliklinik kontrolünün, daha önce yatarak tedavi görmüş olmanın ve eğitim seviyesindeki artışın remisyon süresini uzattığı saptandı. Sonuç: Yüksek yenilik arayışı kişilik özelliğinin ve 2. kuşak göçmen olmanın madde kullanım bozukluğu riskini artırdığı bağımlılıkla mücadelede göz önüne alınmalıdır

DemografiEroin bağımlılığıGöçler+3
Musa Yıldız
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi Tıp fakültesi hastanesi psikiyatri servisi'nde 2006-2013 yılları arasında yatarak tedavi alan olguların retrospektif olarak sosyodemografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi

Amaç Bir üniversite hastanesi psikiyatri kliniğinin yataklı servis uygulamalarının 8 yılı değerlendirilmiş ve alınan sonuçlar literatür ışığında değerlendirilmiştir. Yöntem 01.01.2006 – 31.08.2013 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde yatarak tedavi gören 737 hasta değerlendirilmeye alınmıştır. Bu hastaların bilgileri, geriye dönük olarak, psikiyatrik hasta takip dosyalarından ve hastane bilgisayar kayıtlarından elde edilen veriler incelenmiştir. Sonuç Yatarak tedavi gören 737 hasta (430 kadın, 295 erkek) çalışmaya alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 59±14.8 (en küçük=10, en büyük 80) olarak saptandı. Hastaların psikiyatrik tanı dağılımı ICD 10 sınıflandırma sistemine göre: Yatış tanılarına göre ilk 3 sırayı alan hastalıkların yüzdesi 83.8'dir. Duygudurum bozuklukları %37.3 (n=271) ile hastaların en büyük oranını oluşturur. Sonra sırasıyla %30.7 (n=223) ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklar ve %15.8 (n=115) anksiyete bozuklukları gelmektedir. Erkeklerde en sık %35.6 ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklar, kadınlarda ise en sık %40.5 ile duygudurum bozuklukları tanıları mevcuttu. Non-psikiyatrik komorbiditelere bakıldığında; tüm tanı gruplarda en sık endokrin, beslenme ve metabolizma hastalıkları eşlik ediyordu. Uygulanan tedaviler değerlendirildi. %53.2 (n=379) polifarmasi saptandı. Monoterapi en sık %37.4 (n=88) ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklardaydı. Polifarmasi ise en yüksek oran %38.5 ile (n=146) duygudurum bozukluklarında saptandı. En sık EKT endikasyonu duygudurum bozukluklarındaydı (%76.5, n=52) En sık kullanılan ilaç grubu antipsikotiklerdi. Ortalama yatış süresi 19.94±17.70 gündü. Yatış sürelerinin etkileyen faktörler ICD tanı kategorisi, tedavi modalitesi, alkol kullanımı, suicid girişimi sayısı ve soygeçmişte psikiyatrik bozukluk öykü varlığıdır. Tartışma Hizmeti kullanmada belirleyici olan sosyal ve demografik bilgileri sağlamanın, ruh sağlığı hizmetlerini planlama, geliştirme ve değerlendirmede önemli olduğu belirtilmektedir. Bu çalışma ile ülke genelinde yürütülen ruh sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi çabalarına küçük de olsa bir katkı sunulmuştur

Hastaneye yatırmaPsikiyatrik hastalarRetrospektif çalışmalar+1
Özgül Özdilmen
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide dil bozukluğu, klinik özellikler ve bilişsel beceriler ile ilişkisi

Giriş ve Amaç Şizofreni hastalarının çoğunda konuşma bozukluğu vardır, hastalarda diğer psikotik semptomlar düzeldiği halde konuşma bozukluğu devam edebilir ve dil bozukluğu hastalığa bağlı kronik sosyal yetersizliğe katkıda bulunan nedenlerin başında gelir. Bu çalışma şizofrenide görülen dil bozukluğunun özelliklerini tanımlamak ve bozukluğun ilişkili olduğu sosyodemografik, klinik ve bilişsel faktörleri ortaya koymak amacı ile vaka kontrollü olarak dizayn edilmiştir. Yöntem ve Gereç Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri Gündüz Hastanesinde takipli 34 şizofreni hastası ve kontrol grubu olarak hastalarla sosyodemografik açıdan benzer özellikte 31 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Dil işlevlerinde bozulmayı ölçmek amacıyla, düşünce dil ölçeği (DDÖ) ve metin dilbilimsel ölçütlere ilişkin bağdaşıklık, tutarlılık ve hikaye elementleri değerlendirme formu kullanılmıştır. Değerlendirmeler deneklere gösterilen sekiz adet Tematik Algı Testi kartlarına ilişkin oluşturulmuş kısa öyküler üzerinden yapılmıştır. Genel bilişsel işlevleri değerlendirmek amacı ile de nöropsikolojik testler ve Wechsler zeka testi uygulanmıştır. Bulgular Çalışmada şizofrenlerle sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında dil işlevinde hem fakirleşme hem de dezorganizasyon açısından belirgin bozukluk saptanmıştır (p<0.001). Bu bozukluğun hastalığın klinik özelliklerinden pozitif ve negatif semptomlarla ilişkili olduğu saptanmıştır. Bizar davranış ve formal düşünce bozukluğu gibi pozitif semptomların, dilde dezorganizasyon şeklinde olan bozulma ile doğru orantılı olduğu; afektte düzleşme, aloji gibi negatif semptomların da dilde fakirleşme şeklinde olan bozulma ile doğru orantılı olduğu saptanmıştır. Nöropsikolojik testlerdeki performans, kontrol grubunda dildeki bozulma ile negatif olarak ilişkili bulunurken; şizofrenlerde bu ilişki bozulmuştur. Kontrol grubunda sözel IQ ile, dilde hem fakirleşme hem de dezorganizasyon şeklinde görülen bozukluk arasında negatif ilişki saptanmış olup; şizofrenlerde sözel IQ sadece dezorganizasyonla ilişkili bulunmuştur. Sonuç Şizofreni hastalarında görülen dil bozukluğunun niteliğinin (fakirleşme, dezorganizasyon) hastanın semptomlarının niteliği (pozitif ve negatif semptomlar) ile ilişkili olduğu; ancak dil bozukluğunun genel kognitif durumdan bağımsız olduğu sonucuna ulaşılmıştır Anahtar kelimeler: Şizofreni, dil, konuşma, klinik özellikler, genel kognitif işlevler, IQ.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+7
Aslı Ercan
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektrokonvulsif tedavinin nötrofil/lenfosit oranına etkisi

İnflamatuar ve immun mekanizmaların psikiyatrik bozuklukların patofizyolojisinde önemli rol oynadığı bildirilmektedir. Elektrokonvulsif tedavi (EKT) sadece depresyonun değil, ayrıca şizofreni ve mani tedavisinde, özellikle de farmakolojik müdahalelere yanıtsızlık durumunda etkili bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Yaygın olarak kullanılmasına karşın EKT'nin etki mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Çok az sayıda çalışma EKT'nin inflamatuar ve immun işlevler üzerine etkisini incelemiştir. Nötrofil/lenfosit oranı (NLR) sitemik inflamatuar yanıtın basit ve kolay elde edilebilir bir belirtecidir. Bu çalışmada amacımız bir dizi EKT uygulamasının major depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni tanılı hastalarda NLR'yi değiştirip değiştirmediğini tespit etmektir. Geriye dönük dosya incelemesi şeklinde yürütülen bu çalışmada 61 hasta (uniplar depresyon, s=35; akut mania s=13; ve şizofreni, s=13) değerlendirildi. Hastaların tekrarlanan EKT tedavisinden birkaç gün önceki ve EKT kürleri tamamlandıktan birkaç gün sonraki tam kan sayımı değerleri kaydedildi ve analize tabi tutuldu. Hastaların EKT öncesi (2,27 ± 2,54) ve tekrarlanan EKT sonrası (2,49 ± 1,65) NLR değerleri arasında bir fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca hastalar tanı gruplarına göre ayrı ayrı değerlendirildiğinde de bir dizi EKT uygulamasının NLR'yi değiştirmediği tespit edildi. Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma EKT'nin NLR üzerine etkisini inceleyen ilk çalışmadır. Bulgularımıza göre NLR düzeyleri tekrarlayan EKT tedavisi sonrası değişiklik göstermemektedir.

Alerji ve immünolojiElektrokonvülsif tedaviLenfositler+2
Nehir Kürklü
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klozapin kullanan ve kullanmayan şizofreni hastalarında işlevselliğin ve işlevselliği etkileyen faktörlerin incelenmesi

Başlık: Klozapin Kullanan ve Kullanmayan Şizofreni Hastalarında İşlevselliğin Ve İşlevselliği Etkileyen Faktörlerin İncelenmesi Amaç: Şizofreni; düşünme, algı, duygulanım ve sosyal davranış bozukluklarını içeren mental bir hastalıktır ve işlevsellik üzerinde olumsuz etkileri vardır. Şizofreni hastalarında bilişsel, kişiler arası ve mesleki işlevsellik üzerinde klozapinin, özellikle birinci kuşak antipsikotiklere kıyasla, olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı tedavilerinde klozapin kullanılan ve kullanılmayan şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarında işlevselliği karşılaştırmak ve klozapinin işlevsellik üzerine etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma kesitsel tipte bir araştırmadır. Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri kliniği Psikoz biriminde takip ve tedavileri yapılan, SCID-I'e göre tanı konmuş 184 şizofreni (n=142) ve şizoaffektif bozukluk (n=42) tanılı hasta dâhil edilmiştir. Bu hastalara sosyodemografik veri formu, Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS-II), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Sımpson-Angus Nöroleptiklere Bağlı Hareket Bozukluklarını Değerlendirme Ölçeği (SAS), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin değerlendirmesi Statistical Package for Social Science (SPSS) 17.0 programı ile, tanımlayıcı istatistikler, student t, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, ki-kare ve Spearman Korelasyon analizleri kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı bulunan analizler çoklu doğrusal regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Tip 1 hata düzeyi α=0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %47,3'ü (n=87) klozapin kullanılırken %52,7'si (n=97) diğer antipsikotikleri kullanmaktaydı. Hastaların %71,2'sinde şizofreniye eşlik eden başka bir psikiyatrik hastalık bulunmazken, %20,6'sıa depresyon, %14,1'ine OKB, %6,5'ine panik bozukluk, %3,8'ine YAB eşlik etmekteydi. Klozapin kullanan hastalarda PANSS pozitif, negatif ve toplam puanları kullanmayanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Anksiyete bozukluğu, depresyon tanı oranları; Beck Anksiyete ve Calgary depresyon, ölçeğinden aldıkları puanlar yönünden klozapin kullanan ve kullanmayan hastalar arasında fark yoktu. Klozapin kullanan hastaların SAS ölçeğinden aldıkları puanlar kullanmayan hastalara oranla daha yüksekti. Klozapin kullanan hastalarda OKB tanı sıklığı ve Yale Brown ölçeğinden aldıkları puanlar kullanmayan hastalara göre daha yüksekti. Klozapin kullanan hastaların WHODAS 2.0 ölçeğinin biliş, hareket, kendine bakma, insanlarla geçinme, ev, iş veya okul aktiviteleri, topluma katılma alanlarından ve ölçeğin toplamından aldıkları puanlar kullanmayan hastalara göre daha düşüktü. Düzenli egzersiz yapma alışkanlığı biliş alanında; yüksek eğitim seviyesi de biliş, kendine bakma, insanlarla geçinme, ev aktiviteleri, topluma katılma ve toplam puanlar yönünden işlevsellik üzerinde olumlu etki ederken; cinsiyet, medeni durum, alkol kullanma ve OKB tanısı almış olmanın işlevsellik düzeyleri üzerinde bir etkisi saptanmadı. Hastaların yaşları, kullandıkları antipsikotik dozları, SAS, PANSS, Beck anksiyete ve Calgary depresyon ölçeklerinden aldıkları puanlar arttıkça işlevsellik düzeyleri kötüleşmekteyken; Yale Brown ölçeğinden aldıkları puanlar arttıkça hareket alanında işlevsellik düzeylerinin iyiye gittiği görülmüştür. İşlevsellik düzeyi ile arasında ilişki saptanan değişkenler doğrusal regresyon analizi ile incelendiğinde klozapin tedavisi, şizofreni semptom düzeyleri ve eğitim düzeyinin WHODAS 2.0 toplam puanını yaklaşık olarak %40 oranında tahmin edebildiği görülmüştür. Klozapin kullanımı ve yüksek eğitim düzeyi ölçek puanını azaltırken, semptomların şiddetlenmesi ölçek puanını arttırmaktadır Sonuçlar: Şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tedavisinde klozapin kullanımının işlevselliği her alanda olumlu etkilediği saptanmıştır. Klozapin kullanımı ayrıca pozitif ve negatif semptomlar üzerinde de olumlu etki göstermektedir. Klozapin kullanımına ek olarak eğitim seviyesinin artması işlevselliği olumlu etkilerken semptomların şiddetli seyretmesi işlevselliği azaltmaktadır. Anahtar kelimeler: Şizofreni, Engellilik Değerlendirmesi, Klozapin

Antipsikotik ilaçlarEngelli kişilerKlozapin+4
Ufuk Keskin
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Agorafobili ve agorafobisiz panik bozukluk hastalarının çocukluk çağı travmaları ve şizotipal kişilik özellikleri yönünden karşılaştırılması

Amaç ve hipotez:Biz bu çalışmada agorafobisi olan ve olmayan PB hastalarında ÇÇT ve şizotipal kişilik özelliklerinin karşılaştırmasını yapmanın yanı sıra agorafobi ve PB şiddetiyle olan ilişkisini de incelemeyi amaçladık. Çalışmanın hipotezi; ÇÇT ve şizotipal kişilik özellikleri PB'nin klinik yönden şiddetini arttırabilir ve ÇÇT ve şizotipal kişilik özellikleri agorafobisi olan PB hastalarında daha sık görülür şeklindedir. Yöntem: Araştırma, kesitsel-analitik bir çalışmadır. Araştırma verilerinin toplanması Ekim 2019-Temmuz 2020 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemi araştırmaya katılımcı alma döneminde polikliniğe başvuran tüm PB hastalarıdır. Araştırmaya 32 agorafobili PB, 43agorafobisiz PB olmak üzere toplam 75 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, DSM-IV Eksen Tanıları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), DSM-III-R Eksen II Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-II)'nin A küme modülü, Panik Agorafobi Ölçeği Hasta ve Gözleme Anketi, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Şizotipal Kişilik Ölçeği, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Bulgular:Agorafobili ve agorafobisiz PB hastalarının sosyodemografik karşılaştırmasında; medeni durum ve yaşamboyu travma öyküsü dışında anlamlı fark tespit edilememiştir. Agorafobili grup daha çok bekardı (p=0.010) ve bu grupta yaşamboyu travma öyküsü daha fazlaydı (p<0.0001). Klinik özelliklerin karşılaştırılmasında; PB başlangıç yaşı agorafobili grupta agorafobisiz gruba göre daha erken yaştaydı (p=0.036). Panik agorafobi ölçeği toplam puanları (p<0.0001), B bölümü hariç panik agorafobi ölçeği skoru (p=0.006), HAÖ puanları (p=0.014), şizotipal kişilik ölçeği puanları (p<0.0001), ÇÇT ölçeği (p<0.0001), bu ölçekteki istismar alt ölçeği (p<0.0001) ve ihmal alt ölçeği (p<0.0001) puanları agorafobili grupta daha yüksekti. B bölümü hariç panik agorafobi hasta ölçeği ile istismar alt ölçeği skoru (p=0.032), şizotipal kişilik ölçeği puanı (p<0.0001) ve HAÖ puanları (p<0.0001) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Panik agorafobi hasta ölçeği agorafobi puanları ile B bölümü hariç panik agorafobi ölçeği puanı (p=0.001), şizotipal kişilik ölçeği puanı (p<0.0001), istismar alt ölçeği (p<0.0001) ve ihmal alt ölçeği skorları (p<0.0001) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda agorafobili PB hastalarında çocukluk çağı travma ölçeğinin toplam, istismar ve ihmal alt ölçeklerinin daha şiddetli olduğu, iki grubun farklı olmasında özellikle ihmal skorlarının önemli ölçüde belirleyici olduğu bulunmuştur. Ayrıca şizotipal kişilik özelliklerinin agorafobili PB hastalarında daha fazla olduğu, ancak iki grup arasındaki farklılıkların belirlenmesinde anlamlı bir gücünün olmadığı bulunmuştur. Hipotezimizin aksine şizotipal özelliklerin agorafobi üzerinde yordayıcı etkisi olmadığı, şizotipal kişilik özelliklerinin PB şiddeti ile ilişkili olduğu bulunmuştur.

AgorafobiKişilik özellikleriPanik bozukluk+2
Cansu Bayğın
Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresif bozukluk tanısı alan hastalarda çocukluk çağı travmalarının ve olumsuz yaşam olaylarının karar verme üzerine etkisi

Çocukluk ve ergenlik döneminde karar verme süreçlerinin kademeli olarak gelişimini tanımlamaktadır. Bununla birlikte, çocukluk travmasının karar verme sürecini nasıl etkileyebileceği hakkında çok az şey bilinmektedir. Travmatik yaşantıları olan depresyon hastaları karar vermede diğer depresyon hastalarından farklılaşabilir. Iowa kumar görevi daha önce depresyon hastalarında yapılmış olup, travmatik yaşantıları olanlarda incelenmemiştir. Biz bu çalışmada travmatik yaşam olayları olan depresyon hastalarının karar verme stilleri ve davranışlarını araştırmayı amaçladık. Çalışmanın hipotezi; MDB tanılı hastalarda çocukluk çağı travmaları ve olumsuz yaşam olayları karar verme performansı ile ilişkilidir şeklindedir. Çalışmaya, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran 52 'si ÇÇT olan ve 18'İ ÇÇT olmayan toplam 70 MDB tanılı hasta ve 51 sağlıklı gönüllü ile yürütülmüştür. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşmenin Klinisyen Versiyonu (SCID-5-CV) ,Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) , Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Yaşam Olayları Kontrol Listesi-5, Melbourne Karar Verme Ölçeği, Iowa Kumar Testi (IKT) uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Ççt olan hasta grup ile sağlıklı kontroller arasında olumsuz yaşam olayları yaşama durumu açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ççt olan hasta grubunda, ççt olmayan hasta gruba göre fiziksel saldırı bizzat yaşama ve şahit olma durumunun daha çok olduğu saptanırken, diğer olumsuz yaşam olaylarında fark olmadığı saptandı. Ççt olan MDB tanılı hastalar, ÇÇT olmayan MDB hastalar ve sağlıklı gönüller arasında IKT performansı açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda ÇÇT olan bireylerin ÇÇT ölçek puanları yükseldikçe MKVÖ ile değerlendirilen karar verme stillerinden uyumsuz karar verme stillerini daha çok kullandığı saptanmışken, IKT ile değerlendirilen dezavantajlı karar verme eğiliminde oldukları hipotezimiz doğrulanamadı. Çalışmamızdan elde edilen sonuç karar vermenin karmaşık bir bilişsel ve emosyonel süreç olduğudur. IKT performansının altında yatan olası mekanizmalar hala belirsizdir. Karar verme süreçlerini aydınlatmak için daha ayrıntılı davranışsal görevler kullanan daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Depresif bozuklukDepresif bozukluk-majörDepresyon+2
Nuran Bilgen
Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ICD-11 kişilik bozukluğu tanı ölçütlerine yönelik klinisyen değerlendirmeleri ile özbildirim ölçeğinin geçerlik ve güvenirliği

Amaç ve hipotez: Bu çalışmada, ICD-11 kişilik bozukluğu (KB) tanı ölçütlerine yönelik klinisyen değerlendirmelerinin güvenirliğinin ve iki özbildirim ölçeğinin klinisyenlerin tanısal değerlendirmelerine karşı geçerliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın hipotezleri; ICD-11 tanı ölçütlerine göre hazırlanmış KB formu üzerinden katılımcıları değerlendiren klinisyenlerin arasındaki uyuşma yeterli düzeyde (kappa veya ICC ≥ 0,60) olacaktır. Klinisyenlerin KB tanı ve şiddetine ilişkin değerlendirmeleri ile SASPD ve WHODAS ölçek puanları arasında yeterli düzeyde uyuşma olacaktır. Yöntem: Araştırma verilerinin toplanması Mart 2021-Kasım 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya yaşları 18-61 arasında değişen toplam 48 gönüllü hasta alınmıştır. Katılımcılar olgu rapor formu üzerinde sosyodemografik özelliklerine ilişkin bilgi vermenin yanısıra, SASPD (Standardized Assessment of Severity of Personality Disorder) ve WHODAS-36 özbildirim ölçeklerini doldurmuştur. Bu özbildirimlerden habersiz bir klinisyen, her bir katılımcı ile tanısal görüşme yaparak değerlendirmelerini ICD-11 Kişilik Bozukluğu tanı ölçütlerine göre hazırlanmış bir araştırma formu üzerinde kodlamıştır. İkinci bir klinisyen ilk görüşmenin ses kayıtlarına dayanarak ulaştığı tanısal kararlarını başka bir ICD-11 KB formu üzerinde belirtmiştir. Klinisyenlerin genel KB tanıları arasındaki uyuşma kappa katsayısı ile, boyutsal değerlendirmeleri arasındaki uyuşma sınıfiçi korelasyon katsayısı – ICC ile incelenmiştir. Özbildirim ölçek puanları ile klinisyenlerin KB şiddet değerlendirmeleri ile arasındaki uyuşmanın incelenmesinde Spearman rho ve eta korelasyon katsayılarından, ölçeklerin uygun kesme noktasının belirlenmesinde ROC analizinden yararlanılmıştır. Özbildirim ölçeklerinin iç tutarlılığını belirlemek amacıyla Cronbach alfa katsayısı hesaplanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 olarak kabul edildiği için, popülasyon parametrelerinin kestirilmesinde, elde edilen örneklem parametrelerinin %95 güven aralıkları göz önüne alınmıştır. Bulgular: Klinisyenler örneklemin % 37,5'inde genel KB tanısı olduğu, %58,3'ünde olmadığı konusunda uzlaşmış; % 4,2'sinin tanısal statüsü konusunda uzlaşamamıştır. Hesaplanan güvenirlik katsayısı kappa katsayısı 0,91(%95 GA = 0.77-1.00) klinisyenlerin tanısal yargıları arasında şansa bağlı olanın ötesindeki uyuşmanın çok yüksek düzeyde olduğunu göstermektedir. Görüşme formu üzerinde iki klinisyen tarafından bağımsız olarak kodlanan kişilik işlevselliği, KB özgül belirtileri ve sosyal işlevselliğe yönelik boyutsal değerlendirmelerin tümünün güvenirliği yüksek düzeyde bulunmuştur (ICC > 0,80). Her iki klinisyenin KB şiddetine yönelik toplu değerlendirmeleri ile SASPD toplam puanı arasındaki korelasyonlar 0,60 dolayında, WHODAS genel yetiyitimi puanı arasındaki korelasyonlar 0,70 dolayında hesaplanmıştır. Buna paralel olarak, her iki klinisyenden KB tanısı alan 18 hastanın özbildirim ölçeklerinden aldıkları puanların tümü KB tanısı olmayan 28 hastanın puanlarından anlamlı ölçüde (p ≤ 0,005) yüksek bulunmuştur. İki grup arasında WHODAS puanları açısından en büyük farkın genel yetiyitimi puanında gözlenmesi nedeniyle, SASPD puanı yanı sıra bu puanın kesme noktasındaki performansının incelenmesine gerek duyulmuştur. ROC analizi SASPD için uygun kesme puanını 9 olarak önermiş, bu kesme puanı ile ölçeğin duyarlılığının %78, özgüllüğünün %75, tanısal doğruluğunun %76 olduğu belirlenmiştir. Gerek bu değerler gerekse kestirilen popülasyon kappa değerleri (kappa = 0,52; %95 GA= 0,26-0,76) ölçeğin geçerliğinin en azından kabul edilebilir sınırlarda olduğunu düşündürmüştür. Bununla birlikte SASPD ölçeğinin güvenirliğinin kabul edilebilir sınırların altında (alfa = 0,65; %95 GA= 0,46-0,79) olduğu belirlenmiş, güvenirlik sorununun kaynağında, toplam puanla 0,30 düzeyinin altında korelasyon gösteren üç maddenin yattığı belirlenmiştir. Bunlar; düzenli olma, başka insanları umursama ve kendine yetme ile ilgili maddelerdir. ROC analizi WHODAS özbildirim ölçeği genel yetiyitimi puanı için uygun kesme puanını 1,30 olarak önermiş, bu kesme noktası ile ölçeğin duyarlılığı %82, özgüllüğü %88, doğruluğu %85 olarak hesaplanmıştır. Gerek bu değerler gerekse kestirilen popülasyon kappa değerleri (kappa = 0,70; %95 GA= 0,46-0,90) ölçeğin geçerliğinin yeterliden mükemmele uzanan bir aralıkta olduğunu düşündürmüştür. WHODAS genel yetiyitimi puanının iç tutarlığı çok yüksek düzeyde (Cronbach alfa = 0,97; %95 GA= 0,96 - 0,99) hesaplanmış; tüm soruların düzeltilmiş madde-toplam korelasyonları 0,30'un üzerinde bulunmuştur. Bu veriler genel yetiyitimi puanının ICD-11 KB tanısını yordamak açısından geçerli ve güvenilir bir araç olduğunu düşündürmektedir. Bekleneceği gibi, 36 soruluk uzun formdan seçilen 12 madde ile oluşturulan kısa WHODAS formundan elde edilen puan da benzer psikometrik özellikleri sergilemektedir. WHODAS kısa form puanının Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0,91 (%95 GA= 0,86 - 0,95); kesme noktası olan 1,04 ile birlikte kullanıldığında kappa geçerlik katsayısı 0,70 (%95 GA= 0,46- 0,90), duyarlılığı %88, özgüllüğü %83, doğruluğu %85 düzeyindedir. Sonuç: Bulgularımız, ICD-11 ölçütlerine göre hazırlanmış KB tanılama formunu kullanılarak gerçekleştirilen hem kategorik hem de boyutsal değerlendirmelerin güvenirliğinin yüksek olduğunu düşündürmektedir. SASPD puanlarının KB tanısı ve şiddetini yordamaya yönelik geçerliği kabul edilebilir sınırlarda, ancak güvenirliği kabul edilebilir sınırların altında bulunmuştur. Bu yüzden ölçeğin tarama amaçlı kullanımı önerilememektedir. Öte yandan, 36 soruluk WHODAS özbildirim ölçeği genel yetiyitimi puanlarının KB tanısı ve şiddetini yordamaya yönelik geçerliği yeterli düzeyde, güvenirliği yüksek düzeyde bulunmuştur. Bu psikometrik verilerin ışığında, WHODAS kısa veya uzun formlarından elde edilen genel yetiyitimi puanlarının klinik ve araştırma amaçlı olarak KB tanısını tarama amacıyla kullanıma uygun olduğu söylenebilir.

HastalıkKişilikKişilik bozuklukları+3
Tuğba Aydın Seyrek
Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ve epizodik seyirli depresif bozukluklarda klinik özellikler

Amaç: Distimik bozukluk hafif seyirli kronik bir depresif duygudurumun varlığı ile karakterizedir. DSM-5 sınıflandırma sisteminde kronik major depresyon ile birlikte kronik depresif bozukluk olarak tanımlanacaktır. Bu çalışmada amacımız epizodik ve kronik gidişli depresif bozuklukların sosyodemografik, klinik özellikler ve komorbidite açısında aralarında fark olup olmadığını ve kronik seyire yol açan etkenlerin neler olduğunu belirlemek ve DSM-5 önerileri doğrultusunda epizodik ve kronik olarak iki ana grupta toplanmasının uygun olup olmadığını araştırmatır.Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalında ayaktan ve yatarak tedavi gören 140 hastadan oluşan örneklemimize aşağıdaki ölçek ve görüşme formları yoluyla veri toplandı: DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), Hamilton Depresyon Skalası, Eskin İntihar Davranışları İndeksiBulgular: Çalışmamızda değerlendirilen depresif bozukluk tanısı alan tüm hastaların dağılımlarına bakıldığında % 70 hastanın major depresyon, % 46 hastanın distimik bozukluk ve % 16 hastanın kronik major depresyon tanıları aldığı belirlenmiştir. Distimik bozukluğu olan hastaların % 65'ne eşlik eden major depresif epizod bulunmaktadır. Major depresyon tanısı alan hastaların % 43'nde distimik bozukluk saptanmıştır. Saf majör depresif bozukluğu olan % 39 hasta epizodik depresyon (ED) grubunda çifte depresyonu, distimisi ve/veya kronik majör depresyonu olan % 61 hasta kronik depresyon (KD) grubunda yer almıştır.Her iki grup karşılaştırıldığına ileri yaşın, düşük eğitimin, yüksek depresyon skorunun, anksiyete bozukukluğu ektanısının KD grubuyla ilişkili olduğu bulunmuş. Bunun aksine cinsiyet ve intihar riski açısından gruplar arasında fark olmadığı bulunmuştur.Semptomatoloji açısından KD grubunda iştah azalması daha seyrek görülmekteyken

Affektif bozukluklarAffektif semptomlarDepresif bozukluk+3
Saliha Ildırlı
Adnan Menderes University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Hemşirelerin problem çözme becerileri ve atılganlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Araştırma, hemşirelerin problem çözme becerileri ile atılganlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla analitik- kesitsel olarak planlanmıştır. Araştırmanın evrenini 2011 yılı itibariyle ve araştırma takvimi süresince Muğla ili Muğla Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi?nde çalışan 300 hemşire oluşturmaktadır. Araştırma verileri, tanımlayıcı özellikleri içeren Kişisel Bilgi Formu, Rathus Atılganlık Envanteri ve Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri (GGSSÇE) ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, yüzdelik, Kruskal Wallis, Bağımsız iki örneklem T testi, Tek yönlü Varyans Analizi, Mann-Whitney-U, Pearson Korelasyon Analizi, Kolmogorov-Smirnov, Levene testi kullanılmıştır. Bekarların, çocuğu olmayanların, uzun süre şehirde yaşamış olan hemşirelerin atılganlık düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. 40 yaş üstü hemşirelerin akılcı sorun çözme tarzı puanı, diğerlerine göre daha yüksek, servis hemşirelerinin olumsuz sorun yönelimi ve dürtüsel-dikkatsiz sorun çözme tarzı puan ortalaması daha yüksek, yönetici hemşirelerin ise toplam SPSI-R puanları daha yüksek bulunmuştur. Yine yönetimdeki hemşirelerin olumsuz sorun yöneliminin poliklinik ve klinik hemşirelerine göre daha az olduğu, poliklinik hemşirelerinin olumsuz sorun yöneliminin ise daha yüksek olduğu görülmüştür. Kadrolu hemşirelerin olumlu sorun yönelimi, akılcı sorun çözme tarzı, toplam SPSI-R puanı ve atılganlık puan ortalamalarının daha yüksek, olumsuz sorun yönelimi, kaçıngan sorun çözme tarzı ve dürtüsel dikkatsiz sorun çözme tarzı puan ortalamalarının ise daha düşük olduğu, kadrolu olmayan hemşirelerin ise kaçıngan sorun çözme tarzı puanı daha yüksek, atılganlık düzeyinin de daha düşük olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin annesi okur yazar olmayanların toplam SPSI-R puan ortalaması daha yüksek bulunmuş, olumsuz sorun yönelimi puanı ise daha düşük bulunmuştur. Hemşirelerin RAE puanı (21,90 22,95), toplam SPSI-R puan ortalamasının (13.76 2,44), hemşirelerin sorun çözme becerilerinin ve atılganlıklarının ortalamanın üstünde olduğu bulunmuştur. Atılganlığa göre sorun çözme puan ortalamalarının istatistiksel açıdan anlamlı olduğu, atılganlık ile sorun çözmeye ilişkin tüm ölçekler arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu bununla birlikte, en güçlü ilişkinin atılganlık ile toplam SPSI-R arasında olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin GGSSÇE ve alt ölçekleri ile atılganlıkları ile ilişkili faktörler ise; anne eğitim durumu, çalışılan birimdeki görev, çalışılan birim, çocuk sayısı ve uzun süre yaşanılan yer olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda, atılganlık ve sorun çözmenin birlikte geliştirilmesinin her iki beceriyi de olumlu yönde etkileyeceğini düşünerek, bazı önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Hemşirelik, Problem çözme, Atılganlık

AtılganlıkHemşirelerHemşirelik+3
Hatice Polat
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk alzheimer tipi demans gelişiminde bir risk faktörü müdür?

Amaç: Bellek ve diğer bilişsel işlevlerde çeşitli sorunlar olduğu bilinen OK belirtilerin ileride AD oluşmasında bir risk etmeni olup olmadığını incelemektir. OK belirtiler çeşitli bellek bozukluklarına neden oluyorsa bu hastaların ileri dönemlerde demans gibi bellek başta olmak üzere çeşitli nörobilişsel belirtilerle giden ilerleyici ve kronik bir hastalığa zemin hazırlaması olası görünmektedir. Eğer böyle bir ilişki bulunabilirse, OK belirtilerin yaş, cinsiyet, ailede demans öyküsü, kişide depresyon öyküsü gibi AD için bir risk etmeni olup olmadığı anlaşılmış olacaktır. OKB ve kontrol grubunu özellikle sözel bellek açısından karşılaştırmamızdaki amaç OKB deki bilişsel sorunları saptayıp AD gelişimi ile ilgili bağlantılar için bir ön veri kaynağı oluşturmaktır. Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji ve Psikiyatri Polikliniğine başvuran yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda klinik olarak AD tanısı konulan 39 hasta (Grup 1); AD hastalarıyla klinik değişkenler yönünden karşılaştırma yapmak için yaş, cinsiyet ve eğitim yönünden eşleştirilmiş 30 sağlıklı kontrol (Grup 2); Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalına başvuran DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı alan 32 hasta (Grup 3); OKB hastalarından elde edilecek verileri karşılaştırmak için kontrol grubu olarak yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş herhangi bir fiziksel ve psikiyatrik bozukluğu olmayan 26 sağlıklı kişi (Grup 4) alınmıştır. Tüm gruplara Yale-Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ), Alzheimer Hastalığı Değerlendirme ölçeği-Bilişsel Alt ölçeği" (ADAS- cog) , Mini Mental Durum İncelemesi Testi" (MMDM) , Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ) , Hamilton Anksiyete Değerlendirme (HADÖ), DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) ve DSM-III-R-Kişilik Envanteri (SCID-II) uygulanmıştır. Bulgular: ADAS-Cog Kelime hatırlama ve kelime tanıma alt madde skorlarının OKB grubunda OKB-kontrol grubuna göre daha yüksek, AD grubunda ise ADAS-Cog toplam ve alt madde skorları diğer tüm gruplardan daha yüksek saptanmıştır. AD hastaları OK belirtiler açısından incelendiğinde, AD hastalarında yaşam boyu ve güncel OK belirtilerin ortalama sayısının; güncel YBOCS skorlarının; yaşam boyu biriktirme, kontrol ve simetri obsesyon ve kompulsiyonlarının; güncel biriktirme ve kontrol etme obsesyon ve kompulsiyonlarının Alz-Kontrol grubuna göre daha fazla olduğu ve sadece biriktirme belirtilerinin OKB grubundan da anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır. OKKB açısından AD grubunda Alz- kontrolüne göre anlamlı olarak fark saptanmıştır. Yaşam boyu OK belirtileri olan AD hastaları ile olmayanlar OK belirtileri olan grupta bilişsel olarak daha fazla yıkım olup olmadığını belirlemek amacıyla ADAS-cog ve alt ölçekleri açısından ve demans süresi açısından karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunamamıştır. Yaşam boyu var olan obsesyonların ortalama sayısı ve OK belirti süresinin ve güncel OK belirtilerin şiddeti ile AD hastalarında demansın süresi, depresyon, anksiyete ve MMDM ile ADAS-Cog toplam ve alt madde skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bağıntı bulunamamıştır Sonuç: Araştırmamız AD hastalarının geçmişinde OKB ve OKKB'yi bir risk etkeni olup olmaması yönünden inceleyen ilk çalışmadır. AD hastalarının yaşam boyu biriktirme, kontrol ve simetri OK belirtilerinin ve OKKB nin kontrol grubuna göre daha fazla olduğu ve AD gelişiminde bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Özellikle biriktirme davranışının kişilikten bağımsız bir örüntü sergilediği yaşam boyu biriktirme ve OKKB'si olanların OKB nin ayrı bir alt tipi olup olmadığı bilinmemektedir. Bizim bulgularımıza göre AD başlamadan önce var olan OK belirtiler AD gelişiminde önemli bulunmakla birlikte, bu belirtiler demansın daha erken başlaması ve bilişsel belirtilerin daha kötü olmasıyla ilişkili görünmemektedir. Bu nedenle AD başlamadan önce bulunan OK belirtilerin AD hastalığı sürecinde ne gibi etkilere yol açabileceğini anlayabilmek için, ileride yapılacak klinik, epidemiyolojik, genetik, nöropsikolojik ve beyin görüntüleme çalışmalarına gereksinim vardır.

Alzheimer hastalığıBellekBellek bozuklukları+4
Ayşe Döndü
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ki̇şi̇li̇k bozukluğunun ki̇şi̇li̇k özelli̇kleri̇ni̇n semanti̇k bellekteki̇ özeti̇ üzeri̇ne etki̇si̇

Kim olduğumuz, nasıl biri olduğumuz sorusuyla karşılaştığımızda, hızlı biçimde yanıt verebilmek için, yıllar içinde semantik belleğimizde oluşturulmuş olan kişilik özelliklerimize ilişkin özete başvurduğumuz bilinmektedir. Dolayısıyla sözü edilen semantik özbilgi kimlik duygumuzun köşe taşlarından birini oluşturmaktadır. DSM-5 alternatif kişilik bozukluğu modeline göre, sağlıklı kişilik yapısından sağlıksıza doğru gidildikçe, kendilik işlevlerinden biri olan kimliğin tanımında ve sınırlarında bulanıklık artmaktadır. Bu çalışmada, psikiyatrik sorunu olan hastalarda kişilik patolojisinin şiddeti arttıkça semantik bellekteki kişilik özelliklerine ilişkin özet özbilginin doğruluk (geçerlik) ve güvenilirliğinde azalma olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri anabilim dalında yatarak veya ayaktan tedavi gören 75 hasta alınmıştır. Araştırmaya katılan her hastanın kişilik patolojisi SCID-II yapılandırılmış görüşmesi ve Kişilik İşlevsellik Düzeyi Skalası (KIDS) yardımıyla değerlendirilmiş; böylelikle DSM-III, DSM-IV/5, ICD-10 ve DSM-5 Alternatif Modele göre kişilik bozukluğu (KB) tanısı konmuştur.Ayrıca,her hastanın kendisine ve birinci derece yakınına 60 Soruluk Kişilik özelikleri listesi (KÖL-60) doldurtulmuştur. İlk uygulamadan en az bir ay sonra KÖL-60'ı ikinci kez doldurmak üzere davet edilen hastalardan 29'u bu davetimize uymuştur. Verilerin analizi aşamasında, hastanın semantik özbilgisinin geçerliğinin göstergesi olarak, hasta ve yakını tarafından KÖL-60 üzerinde yapılan derecelendirmeler arası uyuşma ve uyuşmazlığın düzeyleri belirlenmiştir. Güvenirlik göstergesi olarak da hastalar tarafından bir ay arayla yapılan iki KÖL-60 derecelendirmesi arasındaki uyuşma ve uyuşmazlık düzeyleri belrilenmiştir. Hem geçerlik hem güvenirlik için uyuşma düzeylerinin belirlenmesinde Pearson korelasyon analizinden, uyuşmazlık düzeylerinin belirlenmesinde derecelendirmeler arasın fark skorları ve fark skorlarının kareleri toplamından yararlanılmıştır. DSM-III, DSM-IV/5, ICD-10 ve DSM-5 Alternatif Modele göre konulan KB tanıları arasındaki uyuşma kappa (κ) istatistiği yardımıyla incelenmiştir. DSM-5 KB tanı gruplarında geçerlik ve güvenirlik göstergeleri ayrı ayrı hesaplanmış, gruplar arasında geçerlik yönünden yapılan karşılaştırmalarda varyans analizinden yararlanılmıştır. Kişilik patolojisinin ağırlığının özbilginin geçerlik ve güvenirliğini ne ölçüde yordadığını incelemek amacıyla, geçerlik/güvenirlik göstergelerinin her birinin ayrı ayrı bağımlı değişken olarak sokulduğu, SCID-II ve KIDS toplam skorlarının bu sırayla bağımsız değişken olarak sokulduğu bir dizi hiyerarşik çoklu regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Tanısal değerlendirmeler sonunda, DSM-5 genel tanı ölçütlerine göre 75 hastanın 39'unun (% 52) KB tanısı aldığı belirlenmiştir. Bu tanılar ile DSM-5 alternatif modele göre ve ICD-10'a göre konulan KB tanıları arasındaki uyuşmanın yüksek (sırasıyla κ = 0.76 ve 0.84); DSM-III-R'a göre konulan tanılar arasındaki uyuşmanın orta düzeyde (κ = 0.47) olduğu belirlenmiştir. Geçerlik göstergesi olarak her bir hasta için ayrı ayrı hesaplanan korelasyon katsayılarının KB tanısı alan gruptaki ortalamasının (r = 0.41) KB tanısı almayan grup ortalamasından (r = 0.53) anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenmiştir (F1, 73 = 4.52, p < 0.05, η2 = 0.06). Diğer yandan denekler için ayrı ayrı hesaplanan fark skorlarının kareler toplamı açısından KB tanısı alan grup ortalamasının KB tanısı almayan grup ortalamasından anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir (F1, 73 = 12.83, p = 0 .001, η2 = .15). Bu iki analizde geçerlik göstergeleri üzerinde gözlenen tanı gruplaşmasının etkileri sırasıyla orta ve büyük boyda bulunmuştur. Özbilginin geçerlik ve güvenirlik göstergelerinin bağımlı değişken olarak sokulduğu dört ayrı regresyon analizlerinin sonuçları, KIDS skorlarının tüm göstergeler üzerinde küçük boyda (R2= 0.05 ile 0.09 arasında) yordayıcı etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Bu etki geçerlik göstergelerinin sokulduğu 75 derecelendirme çiftine (hasta ile yakını) ilişkin verilere dayanan analizlerde anlamlı düzeyde bulunurken, güvenirlik göstergelerinin sokulduğu 29 derecelendirme çiftine (test - retest) ilişkin verilere dayanan analizlerde anlamlı düzeyde bulunmamıştır. Regresyon analizilerine ikinci sırada bağımsız değişken olarak sokulan SCID-II toplam skorunun hiçbir gösterge üzerinde yordayıcı etkisi gözlenmemiştir. Nörotik düzeyde yakınmaları olan karışık psikiyatri hastalarla yapılan bu çalışmanın bulguları, kişilik bozukluğu olanların özbilgilerinin doğruluğunun (geçerlik) kişilik bozukluğu olmayanlardan daha düşük olduğunu; KIDS ile değerlendirilen kişilik işlevlerindeki bozulma ile özbilginin geçerlik ve güvenirliğindeki azalma arasında doğrusal bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. İleride yapılacak çalışmalar; bu çalışmada gözlenen istatistiksel ilişkinin doğrulanması, klinik öneminin ve özellikle psikoterapötik açılımlarının anlaşılması açısından değerli olacaktır.

Anlam bilimBellekKişilik+4
Çiğdem Kırcı Dallıoğlu
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları ve 1. derece yakınlarında zihin kuramı ve ilişkili faktörler

Amaç: Şizofreni psikososyal işlev bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Şizofrenideki sosyal işlev bozukluğunun Zihin Kuramı becerilerindeki azalma ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Literatürde bulgular çelişkili olmakla birlikte şizofreni hastalarının 1. derece yakınlarında da sosyal bilişsel bir bozulmasının olduğu ileri sürülmüştür. Zihin Kuramı, bir kişinin kendisinin ve diğer kişilerin zihinsel durumlarını temsil edebilmek için gerekli bilişsel kapasitesiyi ifade eder. Bu çalışmanın amacı şizofreni hastaları ve 1. derece yakınlarında zihin kuramı becerilerinin klinik değişkenler, bilişsel fonkiyonlar, içgörü, sosyal işlevsellik düzeyi ile ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: DSM IV ölçütlerine göre şizofreni tanısı konan 30 hasta, hastaların 1. derece yakını (n=30) ve bu gruplarla yaş cinsiyet eğitim yılı yönünden benzer 42 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Hastalar, sosyodemografik ve klinik veri formu, İma Testi, Gözlerden Zihin Okuma Testi (Gözler Testi), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Wechsler Bellek Ölçeği(WMS), Benton Görsel Bellek Testi(BGBT), Ekstrapiramidal Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (EBDÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği ile değerlendirildi. Bulgular: Şizofreni hastalarının ve 1.derece yakınlarının Zihin Kuramı sosyal bilişsel alt tipinde sağlıklı kontrollere göre bozulma olduğu görüldü. Şizofreni hastalarında zihin kuramının klinik değişkenlerden hastaneye yatış sayısı ile korelasyon gösterdiği saptandı. Zihin Kuramı'nın negatif belirtiler ve içgörü ile ilişkili olduğu bulundu. Bireysel ve sosyal performans ölçeği toplam puanı, sosyal açıdan yararlı aktiviteler, kişisel ve sosyal ilişkiler, özbakım, rahatsız edici ve agresif davranışlar alt boyutlarının zihin kuramın becerileri ile ilişkili olduğu saptandı. Görsel uzaysal bellek fonksiyonları ve Gözler testinin ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Şizofreni hastaları ve 1.derece yakınlarında sosyal bilişsel işlevle ilişkili olan bilişsel Zihin Kuramı becerisinde bozulma vardır. Bu bozulmaların hastalığın yapısal(trait) bir özellik olabileceğini gösteriyor olabilir. ZK bozulmalarının belki de bir kısmı altta yatan sosyal olmayan bilişsel defisitlerle açıklanabilir. Şizofrenide Zihin kuramı becerisinin negatif belirtilerle ilişkisi vardır. Bu bozulma içgörü yetenekleri ve sosyal işlevsellik düzeyi ile ilişkili olduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: Şizofreni, 1. Derece Yakınlar, Zihin Kuramı, İçgörü, Sosyal İşlevsellik

AileHasta yakınlarıHasta yakınları+5
Burcu Gülün Manoğlu
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dünya sağlık örgütü yetiyitimi değerlendirme çizelgesinin (WHODAS 2.0) Türkçe çevirisinin psikiyatrik hastalıklarda geçerlik ve güvenirliğinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışma WHODAS 2.0 Türkçe çevirisinin 36 soruluk uzun ve 12 soruluk kısa sürümlerinin görüşmeci, özbildirim ve vekil formlarından elde edilen yetiyitimi puanlarının psikometrik özelliklerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Çeviri çalışmasının ardından, yaşları 19-65 arasında değişen 35 psikiyatri hastası ve 35 sağlıklı kontrolun yetiyitimleri WHODAS üzerinde kendileri, bir yakınları ve klinisyenler tarafından derecelendirilmiştir. Klinik örneklem ve kontrol örneklemi arasında yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından fark bulunmamaktadır. Toplanan verilere dayanarak WHODAS 2.0 yetiyitimi puanlarının geçerlik ve güvenirliğine ilişkin kanıtları derlemek amacıyla; klinik ve kontrol örneklemlerinin puanları karşılaştırılmış (t testi), genel yetiyitimi puanları için optimal kesme noktaları ile hasta ve sağlıklı gönüllüleri birbirinden ayrıştırmadaki duyarlık, özgüllük ve doğrulukları belirlenmiş (ROC analizi), kesme noktalarının grup üyeliğini yordama gücü ve tanısal olasılık oranı hesaplanmış (logistik regresyon analizi), görüşmeci-özbildirim-vekil formlarından elde edilen paralel puanlar arasındaki uyuşma düzeyi (sınıfiçi korelasyon katsayısı - ICC) ile uzun ve kısa formlardan elde edilen genel yetiyitimi puanları arasındaki uyuşma düzeyi belirlenmiş (Pearson korelasyon analizi), farklı puan türlerinin iç sürekliliği (Cronbach alfa) ve görüşmeci formu puanlarında derecelendirenler arası uyuşma düzeyi (ICC) incelenmiştir. Bulgular: WHODAS uzun formlarının her türünden elde edilen genel yetiyitimi puanları için hesaplanan geçerlik ve güvenirlik katsayıları klinik örneklemde de kontrol örnekleminde de yeterli düzeyde bulunmuştur. Buna karşılık, kısa formlardan elde edilen genele yetiyitimi puanlarının geçerlik ve güvenirliği, sadece görüşmeci formunun klinik örneklemde kullanılması durumunda istenen düzeye ulaşmıştır. Alan yetiyitimi puanları için hesaplanan geçerlik ve güvenirlik katsayıları klinik örneklemde genel olarak yeterli veya kabul edilebilir sınırlarda; kontrol örnekleminde ise yer yer kabul edilemez ölçüde düşük bulunmuştur. Sonuç: Gerek psikiyatri hastalarında gerekse genel popülasyonda genel olarak yetiyitimi ölçmek açısından WHODAS uzun formlarının her üçü de elverişli araçlar niteliğindedir. Genel yetiyitimini değerlendirmek açısından WHODAS kısa formları arasında sadece görüşmeci formu ve sadece klinik popülasyonda kullanıldığında uzun forma eş kalitede ölçüm olanağı sağlayabilmektedir. Uzun formlardan elde edilen alan puanları klinik popülasyonda nitelikli bir ölçüm sağlayabilirken, genel popülasyonda sağlayamamaktadır.

Dünya Sağlık ÖrgütüGüvenilirlik ve geçerlilikMaluliyet değerlendirmesi+3
Duygu Aslan Kunt
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar tip I bozukluğu olan ergenlerde manyetik rezonans görüntüleme ile Amigdala hacimlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bipolar Bozukluk (BB) Tip I tanılı ergenlerde beyin görüntüleme tekniklerinden MRG kullanarak hastalıkla ilgili değişkenlerin amigdala hacimlerine etkisini araştırmak ve amigdala hacim farklılıklarını sağlıklı ergenlerle karşılaştırmaktır.Yöntem: Olgu grubunu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'de DSM IV tanı ölçütlerine göre BB tip I tanısı ile izlenmekte olan ve Mayıs 2008 ile Kasım 2008 tarihleri arasında DEÜTF Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'ye başvurup DSM IV tanı ölçütlerine göre BB tip I tanısı alan 13-19 yaş arası 17 olgu oluşturmuştur. Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS P-L) ve Washington Üniversitesi Çocuk ve Gençler için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Ölçeği - Şimdiki Zaman ve Yaşam Boyu (WASH-U-K-SADS) duygulanım mödülü ile tüm olguların tanıları kesinleştirilmiştir. Kontrol grubunu, üniversitenin epidemiyolojik kapsama alanından seçilen ve psikiyatrik değerlendirme sonucunda herhangi bir psikiyatrik tanı almayan 13-19 yaş arasındaki 12 ergen oluşturmuştur. Tüm hastaların beyin MRG incelemeleri 1,5 Tesla (Gyroscan Intero, Philips, Netherland) MRG cihazı ile standart kafa koili kullanılarak yapılmıştır. Hasta ve kontrol grubunda amigdala ölçümleri koronal kesitler üzerinden yapılmış, reformat aksiyel ve sagital kesitlerde amigdala sınırları kontrol edilmiştir. Sınırları belirlenen seri kesitlerden elle yapılan çizim sonucunda mevcut programdan hacim verisi milimetreküp olarak kaydedilmiştir. Olgular ötimik fazda MRG çekimine alınmıştır. Ötimik fazda olma ölçütü, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ) ile değerlendirilmiştir. Her iki ölçekte puanların 7'nin altında olması ötimik olarak kabul edilmistir.Bulgular: Olgu grubu ve kontrol grubu arasında sağ ve sol amigdala hacimlerinin karşılaştırılması sonucunda her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Olgu grubunda hastalık süresi ile sağ ve sol amigdala hacimlerinin ise negatif korele (sağ amigdala P=0,026; sol amigdala P=0,031) olduğu bulunmuştur.Sonuç: Ergen ve erişkin BB örneklemlerinde yapısal MRG ile saptanan amigdala hacim farkları; erken başlangıçlı BB ile geç başlangıçlı BB arasındaki altta yatan patofizyoloji farklarını gösteriyor olabilir. Ergenlerdeki amigdala hacminde azalma ya da değişikliğin olmaması gibi sonuçların nedenleri ile ilgili sorulara, daha homojen gruplarda ve ilaçsız olgularda yapılacak yapısal ve fonksiyonel görüntüleme çalışmaları ile daha iyi yanıtlar bulunabilecektir.Anahtar kelimeler: Bipolar Bozukluk, ergen, amigdala, MRG

Amigdaloid cisimBipolar bozuklukErgenler+1
Birsen Şentürk
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsiyetinden yakınma (hoşnut olmama) tanısı olan bireyler ve partnerlerinde bağlanma tipi, çift uyumu ve toplumsal cinsiyet rolleri tutumunun araştırılması

Amaç: Psikososyal uyum ve iyilik hali için romantik ilişki varlığı ve kalitesinin önemli olduğu düşünülmektedir. CY'si olan bireylerin romantik ilişkileri hakkında çok az şey bilinmektedir. Son 30 yılda, yetişkin romantik ilişkilerinin incelenmesinde bağlanma kuramı ana referanslardan biri haline gelmiştir. Yetişkin ilişkilerinin kalitesi ve genel ruh sağlığı için bağlanma sistemine atfedilen öneme rağmen şu ana kadar az sayıda çalışma CY'si olan bireylerin bağlanmasına odaklanmıştır. Bu çalışmada CY'si olan birey ve partnerlerinin bağlanma özelliklerinin belirlenmesi ve bağlanma stilleriyle, çift uyumu ve toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya romantik ilişkisi olan (n=60) ve olmayan (n=50) toplam 101 trans erkek ve romantik ilişkisi olan trans erkeklerin partnerleri (n=50) dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Yakın İlişkiler Yaşantılar Envanteri –II (YİYE-II), Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği (TCRÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Ayrıca, romantik ilişki yaşayan trans erkek ve partnerlerine ek olarak Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) uygulanmıştır. Ayrıca, romantik ilişki yaşayan trans erkek ve partnerlerine ek olarak Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) ve tüm katılımcılara sosyodemografik özellikler ve aile özelliklerinin değerlendirildiği veri formu uygulanmıştır. Elde edilen veriler üç grup için de değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki tüm gruplarda güvensiz bağlanma stili oranı yüksek bulunmuştur. Bağlanma stilleri ile çift uyumunun ilişkisine bakıldığında güvenli bağlanan romantik ilişki yaşayan trans erkeklerde çift uyum puanı güvensiz bağlananlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Güvenli bağlanan bireylerin ilişki süreleri ortalamaları güvensiz bağlananlardan yüksek saptanmıştır. Katılımcıların genel anlamda eşitlikçi tutuma sahip olduğu bulunmuştur. Romantik ilişkisi olan trans erkeklerin TCRÖ'nün "geleneksel cinsiyet rolü" alt ölçek puanlarının partnerlerinin puanından anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla CY'si olan bireyler ve partnerlerinin romantik ilişkilerini ve bağlanma stili yaygınlığını inceleyen Türkiye'de yapılan ilk çalışmadır. Bu çalışmada tüm gruplarda güvensiz bağlanma oranları yüksek bulunmuştur. İnsan yaşamında bağlanma stilleri ve romantik ilişkiler, psikososyal uyum ve iyilik hali için önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle özellikle CY'si olan bireylerin klinik değerlendirmesinde bağlanma stilleri, değerlendirmenin bir parçası haline getirilmeli, kişinin güvenlik hissinin artırılması amaçlanmalıdır. Bireysel ve grup psikoterapilerinde bireylerin içsel çalışan modellerinin yeniden şekillendirilmesinin amaçlanmasının; bireylerin sosyal destek gruplarına erişimini kolaylaştırması, "olumlu kendiliğini" geliştirmesi beklenmektedir. Anahtar kelimeler: Cinsiyetinden yakınma, romantik ilişki, bağlanma tipi, çift uyumu, partner, toplumsal cinsiyet rolleri tutumu

Bağlanma stilleriCinsel kimlikCinsel yönelimler+5
Mehtap Az Genç
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistemizasyon ölçeği (systemızıng quotıent-revısed (SQ-R) Türkçe formunun üniversite öğrencilerinde psikometrik özelliklerinin belirlenmesi ve trans erkek bireylerin ve üniversite öğrencilerinin "empatizasyon-sistemizasyon teorisi" temelinde beyin tipleri açısından karşılaştırılması

Amaç: Empati bireyin sosyal yaşama uyumunu kolaylaştırmak için ortaya çıkmış olan önemli sosyal bilişsel bir yetidir. Başkalarının duygu ve düşüncelerini tanımlayarak uygun duygu ile yanıtlamayı içermektedir. Sistemizasyon ise cansız, kurallarla yönetilen evreni anlama ve tahmin yetisi olup erkeklerde, fen bilimleri ile uğraşan kişilerde ve Asperger Sendromunda yüksek olduğu saptanmıştır. Empatiyi ölçmek için kullanılan Empati Ölçeği Türkçe geçerliliği ve güvenirliliği yapılmış olup, Sistemizasyon Ölçeği (Systemization Qoutient) Türkçe formunun geçerlik ve güvenilirliği bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı Sistemizasyon Ölçeği'nin Türkçe geçerlik güvenilirliğinin yapılması, üniversite öğrencilerine ve trans erkek bireylere uygulayarak empatizasyon-sistemizasyon teorisi kapsamında beyin tipleri açısından karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Bu çalışmanın örneklemini, Hemşirelik Fakültesi (n=200), Edebiyat Fakültesi (n=201), Mühendislik Fakültesi (n=202) olmak üzere toplamda 603 üniversitesi öğrencisi ve cinsiyetinden yakınma (hoşnut olmama) tanısı olan 94 trans erkek (biyolojik cinsiyeti kadın) oluşturmuştur. Tüm katılımcılara sosyodemografik bilgi formu, Empati ölçeği ve Sistemizasyon ölçeği uygulanmıştır. Sistemizasyon ölçeğinin psikometrik özellikleri üniversite öğrencilerinde incelenmiş ve ek olarak Empatizasyon-Sistemizasyon teorisi kapsamında trans erkek grup ile üniversite öğrencilerinin empati ve sistemizasyon ölçümleri ve beyin tipleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Sistemizasyon ölçeğinin iç tutarlılık analizi sonucunda Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0,902 bulunmuştur. Test-yeniden test Pearson korelasyon katsayısı 0,89 olarak saptanmıştır. Yapılan iki yarım güvenirlik (Guttman split half) testi sonucunda 0,87 saptanmıştır. Bu bulgular ışığında Sistemizasyon ölçeğinin Türkçe formunun güvenilirlik analizlerinin orijinaliyle uyumlu olduğu söylenebilir. Çalışmamızda literatürde sıklıkla gösterilen sistemizasyon puanlarındaki erkek üstünlüğüne ilişkin bulgu tekrar edilmemiştir. Empatizasyon – sistemizasyon teorisine dayanarak beyin tiplerinin değerlendirilmesi sonucunda Trans erkek grupta en sık rastlanan beyin tipi "tip B" (balanced) olarak bulunmuştur. Sonuç: Bu sonuçlar Sistemizasyon ölçeğinin Türkçe formunun sistemizasyonu ölçmekte kullanılabilecek güvenilir bir ölçek olduğunu göstermektedir. Çalışma bildiğimiz kadarıyla cinsiyetinden hoşnut olmama tanısı olan erişkin bireyler ile üniversite öğrencilerinin Empatizasyon – Sistemizasyon teorisi kapsamında incelendiği literatürde bilinen ilk çalışmadır. Çalışmamızın önemli bir bulgusu Trans erkek grupta en sık rastlanan beyin tipinin "tip B" olmasıdır. Cinsiyetinden yakınma tanısı olan bireylerde, Empatizasyon – Sistemizasyon teorisine dayanarak beyin tiplerinin değerlendirilmesinin literatüre önemli katkılar sağlayabileceği görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Empatizasyon, Sistemizasyon, beyin tipi, trans erkek, geçerlik güvenilirlik

EmpatiEmpatik beceriGüvenilirlik ve geçerlilik+5
Armağan İngeç
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatrik hasta popülasyonunda cinsel işlev bozuklukları

Amaç: Hem psikiyatrik hastalıkların kendileri, hem de tedavisinde kullanılan ilaçlar cinsel disfonksiyonlara yol açabilirler. Çalışmamızda, çeşitli antidepresan ilaçların kullanımında ortaya çıkan cinsel yan etkiler ve dört majör psikiyatrik hastalıkta ortaya çıkan cinsel disfonksiyonların karşılaştırılması amaçlandı. Ayrıca cinsel fonksyonları etkileyen sosyodemografik faktörlerin araştırılması ve sonuçların literatür eşliğinde değerlendirilmesi amaçlandı.Yöntem: Çalışma grupları 409 kişiden oluşmaktaydı. Dört hastalık grubu vardı. Duygudurum bozukluğu (n=111), anksiyete bozukluğu (n=171), somatoform bozukluk (n=64), uyum bozukluğu (n=63) tanı gruplarını oluşturmaktaydı. Hastalar essitalopram (n=62), fluoksetine (n=33), klomipramin (n=26), paroksetin (n=50), sertralin (n=51), sitalopram (n=35), venlafaksin (n=52) kullanmaktaydı. Bazı hastalar henüz ilaç kullanmamaktaydı (n=100). Bütün hastalara sosyodemografik bilgi formu, cinsel bilgilerin ve klinik özelliklerin araştırıldığı yarı yapılandırılmış bilgi formu verildi. Hastalara cinsel disfonksiyonların tanısı için GRCDÖ uygulandı.Bulgular: Çalışmamızda, hastalarda %74,8 sıklık sorunu, %44,5 doyum sorunu, %%78,7 toplam cinsel disfonksyon saptanırken, erkeklerde %55,1 erken boşalma, %80,2 empotans ve kadınlarda %69,8 vaginismus, %34,7 orgazmik bozukluk saptanmıştır. Anksiyete bozukluklarında toplam puanlara göre cinsel sorunlar diğer gruplara göre daha fazlaydı. Toplam puanlar açısından cinsel disfonksiyonlara bakıldığında; klomipramin (%100), sertralin (%92,2) ve paroksetin (%90) en fazla yan etkinin gözlendiği ilaçlardı. En az yan etki; sitalopram (%60,0) ve essitalopram (%62,9) ile gözlendi. Dozların artması, tüm ilaçlarda cinsel disfonksyon oranını arttırmaktaydı. Eğitim düzeyi arttıkça doyum problemi artmaktaydı. Evlilik sürelerinin artmasıyla, cinsel ilişki sıklığı azalmaktaydı.Sonuçlar: Antidepresanların yüksek oranda cinsel yan etkileri olması nedeniyle yeni farmakolojik yaklaşımlar ve ekleme tedavileri geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Çalışmamızın sonuçlarına göre antidepresanların kullanımında cinsel disfonksyonlar, önemli bir engel teşkil etmektedir. Psikiyatrik hastalıkların tedavisinde yeni farmakolojik tedavi stratejilerine gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Antidepresan tedavisi, cinsel disfonksiyonlar, SSRI yan etkiler.

Cinsel birleşmeCinsel bozukluklarCinsellik+6
Güray Gülseren
Afyon Kocatepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apnesi sendromu tanısı almış hastalarda psikiyatrik komorbidite araştırması

OUAS, uykuda tekrarlayan üst hava yolu kollapsı ile karakterize bir hastalıktır. Prevalansı genel popülasyonda kadında %2, erkekte %4'tür. OUAS ile bağlantılı olan uykunun bölünmesi ve tekrarlayan hipoksemi, gün içinde aşırı uyuklama ve motorlu taşıt kazaları için artmış risk oluşturur. Ayrıca konsantrasyon bozukluğu, hafıza kaybı, depresyon, psikoz, libidoda azalma ve impotans OUAS'da sıklıkla görülen nörokognitif bozukluklardır.OUAS'ın mental değişikliklere ve psikiyatrik anormalliklere neden olup olmadığı henüz net olarak anlaşılamamıştır. OUAS uyku kalitesini, dolayısı ile gün içerisinde işlevselliği bozan bir hastalıktır. Psikiyatrik hastalıklar da büyük oranda uykuyu etkilemekte ve gün içerisinde bilişsel ve işlevsel hatalara yol açabilmektedir. OUAS'da uyku kalitesinin bozulmasından kaynaklanan bulgular bazı psikiyatrik hastalıkların bulguları ile benzeşmektedir, ayrıca OUAS kliniği ile psikiyatrik hastalıkların kliniğindeki bazı bulguları ile örtüşmektedir. Bu iki hastalığın birlikteliği işlevselliği daha da bozabilir, tedaviyi daha da güçleştirebilir. Bir hastalık, diğerini, bulguların örtüşüyor olması sebebi ile gizliyor olabilir ve yeterince araştırılmaz ise bu durum tanıda eksikliklere sebep olabilir. Aslında tedavileri birbirinden tamamen farklı olan bu iki durum eğer aynı anda mevcut ise ayrı ayrı değerlendirilmeli ve ayrı ayrı tedavi edilmelidir. Gözden kaçması halinde tedavi başarısı düşebilir ve hastanın mevcut olan tedaviye uyumu ve güveni zedelenebilir.Bu çalışmada amaç OUAS tanısı almış hastalarda psikiyatrik hastalık birlikteliği olup olmadığının araştırılması, OUAS şiddeti ile psikiyatrik hastalık birlikteliği varsa farklarının araştırılması ve sonuçlar doğrultusunda anamnez derinliğinin sağlanması, ayırıcı tanılar konusunda fikir oluşturulması, dolayısı ile tedavi kalitesinin arttırılmasıdır.Çalışmaya Şubat 2012 ve Mart 2012 tarihleri arasında horlama, gündüz aşırı uyku hali ve yakınları tarafından bildirilen apne semptomlarından bir ya da daha fazlası ile Göğüs Hastalıkları ve Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniklerine başvuran ve PSG yapılarak OUAS tanısı alan, SCID-I Psikiyatrik Tarama Testi uygulanan, 18 yaşından büyük olan, 102 hasta (32 kadın, 70 erkek) alınmıştır. Demografik özelliklerin sorgulandığı 26 adet sorudan oluşan bir anket formu doldurulmuştur.İstatistiksel incelemeler için, gruplar arası karşılaştırmalarda independent sample T-test, ki-kare testi kullanılmıştır. Ortalamalar ortalama±standart sapma olarak verilmiştir. Sonuçlardan p? 0.05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Çalışmamızda, OUAS hastalarında artmış psikiyatrik komorbidite sıklığı tespit edilmiştir. OUAS şiddeti ile anksiyete bozuklukları arasında negatif korelasyon ve MD arasında ise pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır.Anksiyete bozukluğu ve somatizasyon bozukluğu saptanan hastaların abartılı algılamaları sonucunda, hafif ve orta OUAS bulgularını algılamalarındaki hassasiyetleri sayesinde tanı almış olmaları olasıdır. Ağır OUAS'lı hastalarda uyku kalitesinin azalmasından kaynaklanan bilişsel fonksiyonların ileri derecede etkilenmesine bağlı MD bulgularını taklit eden bulgulara sebep olabilir ve bu nedenle ağır OUAS'lı hastalar MD tanısı almış olabilirler. Bu durum yanlış pozitiflik anlamına geliyor olabilir. Bunun tespiti için MD tanısı açısından hastaların OUAS tedavisini takiben belli süre sonra tekrar kontrole çağırılması, MD tedavisine karar verilmesi için OUAS tedavisinin ilerleyen dönemlerinin beklenmesi uygun olacaktır.

AnksiyeteDepresif bozuklukDepresyon+3
Ahmet Hakkı Aşık
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda cinsel işlev bozuklukları

Amaç: OUAS'lı hastalarda, birçok kronik hastalığın yanında cinsel işlev bozukluklarının ve psikiyatrik hastalıkların sıklığının normal populasyona göre daha fazla olduğu yapılan çalışmalarda saptanmıştır. Çalışmamızda OUAS hastalarının cinsel işlevler açısından değerlendirilmesi ve hem OUAS derecelerinin kendi aralarında hem de sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmamızda OUAS tanısı almış 40 hasta ve 38 sağlıklı birey olmak üzere 2 grup vardı. Hasta grubu 11 kadın ve 29 erkek; kontrol grubu ise 20 erkek, 18 kadından oluşuyordu. Araştırmaya alınan bireylere sosyodemografik bilgi formu, cinsel bilgilerin ve klinik özelliklerin araştırıldığı bilgi formu verildi. Cinsel disfonksiyonların tanısı için ACYÖ uygulandı.Bulgular: Hasta grubundaki kadınların %90,9'unda, kontrol grubundaki kadınların ise % 72,2'sinde cinsel disfonksiyon varlığı saptanmış, hasta grubundaki cinsel disfonksiyonun kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. ACYÖ bileşenleri açısından hasta kadınların cinsel istek, orgazm kolaylığı, orgazm tatminliği ortalama puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Kadın hastalardaki OUAS şiddeti arasında cinsel disfonksiyon, ACYÖ bileşenleri, cinsel yakınma açısından anlamlı fark saptanmamıştır.Hasta grubundaki erkeklerin %44,8'inde, kontrol grubundaki erkeklerin %35,0'inde cinsel disfonksiyon varlığı saptanmış, hasta grubunda cinsel disfonksiyon anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. ACYÖ bileşenleri açısından ise hasta grubundaki erkekler ile kontrol grubundaki erkekler arasında anlamlı faklılık bulunmamıştır. OUAS grupları arasında cinsel disfonksiyon ve cinsel yakınma açısından fark saptanmamıştır. ACYÖ bileşenlerinden sertleşme ve orgazm tatminliği ortalama puanlarının, ağır OUAS'lılarda orta OUAS'lılara göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir.Sonuç: Çalışmamızda, OUAS her iki cinsiyette cinsel disfonksiyon için bir risk faktörü olarak tespit edilmiştir. OUAS şiddetinin ise her iki cinsiyette de cinsel disfonksiyon, cinsel yakınma ve ACYÖ bileşenleri ile korelasyonunun olmadığı saptanmıştır.

Cinsel bozukluklarErektil disfonksiyonUyku apne sendromları+1
Itır Yılmaz
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite tanısı almış hastalarda psikiyatrik komorbidite araştırması

Bu çalışmada, obezite tanısı almış hastaların psikiyatrik hastalık birlikteliği olup olmadığının araştırılması, obezite şiddeti ile psikiyatrik hastalık birlikteliğinin araştırılması, psikiyatrik hastalık eştanılı obez hastalarının özelliklerinin incelenmesi, obezite sürecinde görülebilen kronik hastalık ve diğer eştanıların psikiyatrik eştanılarla birlikteliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Araştırma grubumuzu Ekim 2012 ile Aralık 2012 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ANS Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran hastalar arasından ölçülen BKÎ sonucunda çalışma kriterlerini karşılayan ve obez tanısı konulup çalışmamıza dahil edilen 85 kişi (66 kadın, 19 erkek) ile 60 (41 kadın, 19 erkek) obez olmayan kontrol hastası oluşturmuştur. Gruplara sosyodemografık veri formu ve SCID-I Psikiyatrik Tarama Testi uygulanmıştır.Obez grubun %60'nda, kontrol grubunun %20'nde DSM-IV kriterlerine göre psikiyatrik tanı saptanmıştır. Obez grupta Majör Depresif Bozukluk %27,1 oranıyla en yüksek tanı konulan bozukluk olarak belirlenmiştir. Anksiyete Bozuklukları diğer sık görülen bozukluklar olarak belirlenmiştir. Obezite şiddeti ile hiçbir SCID-I tanısı arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır.Çalışmamız da obez ve kontrol grupları karşılaştırıldığında obezlerde psikopatolojinin özellikle de Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluklarının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kronik hastalığı olanlarda obezite sıklığı ve psikiyatrik komorbiditenin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Obezite nedeniyle herhangi bir polikliniğe başvuran hastaların psikiyatri polikiniğine gönderilmesi uygun bir yaklaşım olacaktır.Anahtar Kelimeler: Obezite, psikiyatrik bozukluk, depresyon, anksiyete, kronik hastalık.

AnksiyeteDepresyonKomorbidite+4
Cem Yalçın
Afyon Kocatepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı ötimik hastalarda nörokognitif işlevler ile nitrik oksit, asimetrik dimetilarjinin düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bipolar bozukluk bilişsel yetilerde bozulmaya yol açabilen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada ötimik bipolar bozukluğu olan hastalarda bilişsel işlevlerin, serum NO ve ADMA düzeyleri ile ilişkisinin belirlenmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmanın örneklemi Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Polikliniği tarafından ayaktan takip edilen , DSM-V'e göre bipolar bozukluğu tanısı konmuş ötimik dönemdeki 45 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim süresi yönünden eşleştirilmiş herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 45 sağlıklı gönüllüden oluşturuldu. Çalışmaya katılanlara sosyodemografik veri formu ile birlikte Hamilton Depresyon Ölçeği ve Young Mani Ölçeği uygulandı. Nörokognitif fonksiyonlar Sözel Bellek Süreçleri Testi, Wisconsin Kart Eşleştirme Testi, Stroop Testi ve İz Sürme Testi ile incelendi. Serum NO ve ADMA düzeyleri ELİSA kiti kullanılarak ölçüldü. İstatistiksel analizi için de Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U, Ki-Kare, Spearman ve Pearson korelasyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun nöropsikolojik test soncuçlarının kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulunmuştur. Geçirilen toplam manik atak sayısı ile sözel bellek puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon olduğu saptanmıştır. İki grup arasında serum NO düzeyleri açısından istatistiki olarak anlamlı farklılığın olmadığı görülmüştür. Serum ADMA düzeyinin ise hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük düzeylerde olduğu bulunmuştur. Serum NO düzeyi ile klinik değişkenler ve nörokognitif işlevler arasında ilişki tespit edilememiştir. ADMA düzeyi ile SBST puanları içinden kendiliğinden hatırlama puanı ile , WKET puanları içinden kavramsal düzey tepki yüzdesi ile, Stroop Test puanları içinden her bölümdeki süre puanları ile birlikte olmak üzere özellikle bölüm 5 süre puanı ile İz Sürme A testi süre puanı ile istatistiki olarak anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçlarına göre BB'li hastalarda bellek, öğrenme, dikkat, işlem hızı, strateji değiştirme, problem çözme gibi bilişsel alanlarda bozulma olduğu fakat bu bozulmanın serum NO düzeyi ile ilişkisi olmadığı fakat bazı alt test puanlarının (kendiliğinden hatırlama, kavramsal düzey tepki yüzdesi, stroop testi tamamlama süresi, iz sürme A testi süresi) ADMA ile ilişkisi olduğu belirlenmiştir. Ancak bu sonucun daha büyük örneklemler ile gerçekleştirilen çok merkezli çalışmalar ile desteklenmesine ihtiyaç vardır.

Betül Kurtses Gürsoy
Afyon Kocatepe University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Aile içi yaşlılara karşı tutumlar ve psikolojik sonuçları

Aile îçi Yaşlılara Karşı Tutumlar ve Psikolojik Sonuçları Araştırma Ekim 1992-Kasım 1993 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın amacı,Trabzon-Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle birlikte oturan yaşlılara karşı aile bireylerinin tutumlarını saptamaktır.Bunun sonucu olarak da yaşlıların psikolojik semptomlarını s ıralamaktır. Genel amaç doğrultusunda,aile bireylerinin tutum ve davranışları üzerinde etkili olabileceği düşünülen değişkenlere ilişkin sorular oluşturarak cevapları aranmıştır. Araştırmada kullanılmak üzere SLC-90 John Hopkins üniversitesi 'nde ayakta tedavi gören psikiyatrik hastalarda semptomatik davranışa yönelik olarak geliştirilmiş klinik değerlendirme ölçeği ile araştırmacı tarafından geliştirilen tutum envanteri kullanılmıştır.ölçekler araştırmacı tarafından geliştirilen "bilgi form"ları ile birlikte Sürmene ilçe merkezinde yaşayan yaşlılar ve yakınlarına uygulanmıştır. Sonuçlar çeşitli istatistiksel teknikler ve "t" testi kullanılarak çözümlenmiştir. Bu araştırmanın belli başlı bulguları şunlardır: 1- Bu araştırma kapsamına giren yaşlı yakını deneklerin yaşlılara karşı tutumları cinsiyet ve yaş alt grupları dağılımı itibariyle olumludur. Bir başka dey işle, Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle oturan yaşlılara karşı aile atmosferinde kabul ve hoşgörü ön2- Aileleriyle birlikte oturan yaşlı kadınlarda, erkeklere göre daha çok olumsuz psikolojik semptoma rastlanmıştır.Ayrıca yaşlı kadın grubu daha çok sıkıntılı olduğunu belirtmiştir. 3-Beklenenin aksine yaşlıların akrabalarını ziyaret etmede daha çekingen davrandıkları gözlenmiştir. Bunun nedeni kültürel varsayımlar olabilir. 4- Yaşlı yakınlarının yaşlıyı ziyaret sıklığı oldukça üst düzeydedir.Bu durum yaşlıya gösterilen ilgi ve desteğin bir ifadesi olarak kuşaklar boyu yerine getirilmektedir. 5- Yaşlıların yakınları ile yaşamaktan memnun oldukları saptanmıştır. 6- Yaşlıya karşı olumsuz tutum ifadelerinde kadınların erkeklere oranla daha olumsuz bir tutum içinde oldukları tesbit edilmiştir. 7- Yaşlılar için düzenlenmiş kurumlarda yaşlıların kalmasını gerek yaşlılar gerekse yakınları son çare olarak düşündüklerini söylemişlerdir. 8- Aileleriyle birlikte kalan yaşlılarda en çok gözlenen şikayetler bedensel yakınmalar boyutunda olmuştur. 9- Yaşla birlikte meydana gelen ve bu dönemde hızlanan somut yitim ve kayıplar yaşlıları rahatsız eden temel biyo-psikososyal sorunlardır. 10- Bu dönemde yaşlının daha çok desteğe, bakıma ve saygıya ihtiyacı vardır. Yaşlı bunu ancak eski yaşadığı çevrede giderebilir. Bu nedenle yaşlı mümkün olduğu kadar doğal çevresinden koparı İmama lıdır. 11-Toplumsal ve moral değerlerin baskısı sonucu yaşlı kurumlarına kuşku ile bakan yaşlılar ve yaşlı yakınlarının yaşlılık hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları 103saptanmıştır. 12- Fiziksel ve psikolojik durumlarına bakıldığında aileleriyle birlikte kalan yaşlıların daha sağlıklı oldukları; buna karşın kurumlarda kalan yaşlı lar ınsa hemen büyük bir çoğunluğunun biyo-psikososyal problemlerle yüz yüze oldukları bu araştırmanın sonuçları ile yaşlı kurumlarında yapılan araştırma sonuçlarının karşılaştırılması sonucu tespit edilmiştir.

Ruh sağlığıYaşlılar
Yaşar Ugürol
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perinatal depresyonda tedaviye erişimin önündeki engeller- nitel ve nicel bir inceleme

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada perinatal dönemde depresyon açsısından riskli hastalarının tedaviye başvurmalarının önündeki gözden kaçan, kültüre ve bölgeye özgü engellerin tespiti amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma nitel ve nicel yöntemin kullanıldığı 2 aşamadan oluşmaktadır. Çalışmaya 2022 yılında kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde Edinburg Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EPDÖ) uygulanan ve depresyon açısından riskli saptanıp perinatal psikiyatri polikliniğine yönlendirilen ancak tedaviye başvurmayan kadınlar dahil edilmiştir. Nitel aşama için 20 katılımcıya sosyodemografik veri formu, EPDÖ uygulanmış ve nitel görüşme yapılmıştır. Nicel aşama için ise 66 katılımcıya sosyodemografik veri formu, EPDÖ ve nitel veriler doğrultusunda oluşturulan nicel anket formu uygulanmıştır. BULGULAR: Nitel aşamada bireysel faktörler, çevresel faktörler, sosyokültürel faktörler, damgalama ile ilgili faktörler ve sağlık sunucusu ile ilgili faktörler olmak üzere toplam 5 tema elde edilmiştir. Nicel aşamada ise en çok puan alan ilk 3 soru 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin; toplumda kadının sorumluluğunda olması', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin yoğunluğu', 'günlük yaşam telaşesinin sizin için ruhsal sorunlarınızın önünde olması' şeklinde tespit edilmiştir. Nicel anket formundaki soruların EPDÖ ile korelasyonu incelendiğinde 'çocuğunuzu bırakabileceğiniz güvenilir bir yer olmaması', 'yakın çevrenizin yaşadığınız ruhsal sıkıntıları önemsiz görmesi', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin yoğunluğu', 'günlük yaşam telaşesinin sizin için ruhsal sorunlarınızın önünde olması', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin; toplumda kadının sorumluluğunda olması', 'eşinizin gebelik ve doğum sonrası dönemde ilgisiz olması veya yetersiz destek göstermesi' soruları ile pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. SONUÇ: Nitel aşamada, bireysel faktörler, çevresel faktörler, sosyokültürel faktörler, damgalama ile ilgili faktörler ve sağlık sunucusu ile ilgili faktörler olmak üzere beş tema elde edilirken nicel aşamada ise, en yüksek puan alan 3 sorunun sosyokültürel faktörler ile işkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Nitel inceleme, perinatal depresyon, tedavinin önündeki engeller

Kübra Akbulut
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı hastalarda bilişsel işlevler ile endokannabinoid sistem, BDNF, klotho ve NfL arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada erişkin DEHB tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerin bilişsel işlevlerinin AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho ile bağıntısını incelemek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi polikliniklerinde takip edilen erişkin DEHB tanılı 52 hasta ve 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve nöropsikiyatrik testler uygulanmıştır. Sağlıklı kontrol ve hasta grubunda serum AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Hastalar ile sağlıklı kontrollerin AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho düzeylerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark saptanmamıştır. DEHB tanılı hastalar sağlıklı kontrollere göre nöropsikiyatrik testlerde daha düşük performans göstermiştir. DEHB grubunun İT'de kontrol grubuna göre düşük performans gösterdiği aradaki farkın özellikle sol yarıda belirgin olduğu bulunmuştur. Serum AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho düzeyleri ile bilişsel işlevler arasında ilişki olduğu ve bu ilişkinin sağlıklı kontroller ile DEHB hastalarında farklılık gösterdiği saptandı. Hasta grubunda yapılan regresyon analizinde AEA düzeyinin dikkat eksikliği semptom şiddeti ve DEHB ölçeği toplam puanı için ön gördürücü olduğu bulundu. Hasta grubunda AEA düzeyi ile dikkat eksikliği semptom şiddeti, DEHB'ye bağlı yaşadığı sorun şiddeti ve sıklığı arasında negatif bağıntı bulundu. 2-AG ile aşırı hareketlilik ve dürtüsellik semptom şiddeti arasında negatif bağıntı bulundu. Her iki grupta da serum AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL düzeyleri birbiriyle orta-yüksek düzeyde bağıntı gösterdi. DEHB tanılı hastalarda aktif ilaç kullananlar ile kullanmayanlar arasında serum AEA, 2-AG ve NfL düzeyleri açısından farklılık saptandı. SONUÇ: AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL serum düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişki her iki grupta farklı özellik göstermektedir ve bu moleküller ile ilişkili farklıklar; moleküllerin serum düzeylerinin ortalamasının farkından ziyade bir regülasyon sistemiyle ilişkili görünmektedir. DEHB tanılı hastaların yaş ve eğitim süresi benzer sağlıklı kontrollere göre bilişsel işlevlerinde belirgin eksiklik olduğu saptanmıştır. Sonuçlar serum endokannabinoid düzeyleri ile DEHB semptom şiddeti arasında ilişki olabileceği düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BDNF, DEHB, endokannabinoid, klotho, NfL

Abdüllatif Koyun
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada majör psikopatolojilerde ve psikotik olmayan psikiyatrik bozukluklar için geliştirilmiş içgörü ölçeklerinin obezitede içgörüyü ne kadar ölçtüğünü belirlemek ve obezite şiddeti ile içgörü düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Konsültasyon Liyezon polikliniğine, İç Hastalıkları Endokrinoloji polikliniğine ve Aile Hekimliği Obezite polikliniğine başvurup tedavi gören ve hastanemiz kayıtlarından telefonla ulaşılıp görüşmeye çağırılan 18 yaşını doldurmuş ve obezite tanısı almış 120 hasta üzerinde gerçekleştirildi. BULGULAR: Katılımcılarda özellikle beden imajı ile ilgili kaygıların ve kısıtlı yeme davranışlarının ön planda olduğunu göstermektedir. YBDÖ'de kadınların "beden şekli ve kilo ile ilgili duygu ve düşünceler" ile "işlevsellik" puanları erkeklerden yüksektir; YBDÖ toplam puanı da kadınlarda daha yüksektir. Obezite evresine göre, YBDÖ "beden şekli ve kilo ile ilgili duygu ve düşünceler" 1. evreye kıyasla 2. ve 3. evrede daha yüksektir. OFİ'de kadınların genel hastalık farkındalığı, tedavi gereksinimi ve olumsuz sonuçların farkındalığı puanları erkeklerden yüksektir. OFİ toplam puanı kadınlarda daha yüksektir. OFİ toplam puanı VKİ ve vücut yağ oranı ile pozitif yönlü orta düzeyde ilişkilidir. Yapılan regresyon analizinde içgörü ölçeklerinden yalnızca OFİ toplam puanının VKİ değerini pozitif yönde anlamlı olarak etkilediği saptanmıştır. Analiz sonuçlarına göre OFİ toplam puanının obezite evresini anlamlı biçimde yordadığı görülmüştür. SONUÇ: Çalışmamızda OFİ toplam puanı, hem VKİ hem de vücut yağ oranı ile pozitif ve orta düzeyde ilişki göstermiştir. Ayrıca OFİ toplam puanı, obezite evresini anlamlı biçimde yordayarak, içgörü düzeyi arttıkça daha obezite evresinin artma olasılığını göstermiştir. Obezite bağlamında içgörünün değerlendirilmesi için genel psikiyatrik içgörü ölçekleri uygun değildir; obeziteye özgü bir araç olan OFİ, klinik şiddet göstergeleriyle (VKİ, yağ yüzdesi, evre) tutarlı ilişkiler sunarak hem tarama hem de müdahalenin kişiselleştirilmesi açısından pratik bir çerçeve sağlamaktadır. Klinik uygulamada OFİ'nin rutin değerlendirmelere eklenmesi, tedavi gereksinimi farkındalığının artmasına ve müdahale planlarının hedeflenmesine katkı sunabilir. Anahtar Kelimeler: Farkındalık, içgörü, içgörü ölçekleri, obezite, üstbiliş

Leyla Mammadova
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol kullanım bozukluğu olan bireylerde Klotho, nörotrofik faktörler (NGF, BDNF, GDNF) ve ilişkili etmenlerin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Alkol kullanım bozukluğu (AKB), bilişsel işlevlerde bozulmalara yol açan ve nöroplastisite ile nörodejenerasyon süreçlerini etkileyen kronik beyin hastalığıdır. Literatür, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), sinir büyüme faktörü (NGF), glial hücre kaynaklı nörotrofik faktör (GDNF) ve yaşlanma ile bilişsel işlevlerle ilişkili Klotho proteininin bağımlılığın biyolojik temelinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada, AKB tanılı bireylerde klotho, BDNF, GDNF ve NGF düzeylerinin bilişsel işlevler, psikiyatrik belirtiler ve klinik değişkenlerle ilişkisi araştırılmıştır. YÖNTEM: Çalışma, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi EYAM biriminde yürütülmüş olup, 40 AKB tanılı erkek hasta ve 40 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Bireylere sosyodemografik veri formu, Hamilton Anksiyete (HAM-A), Hamilton Depresyon (HDDÖ) ve Montreal Bilişsel Değerlendirme (MOCA) uygulanmıştır. Alkol Yoksunluk Ölçeği (CIWA-AR) ve Michigan Alkolizm Tarama Testi (MATT) yalnızca hasta grubuna verilmiştir. Serum klotho, BDNF, GDNF ve NGF düzeyleri ELISA ile ölçülmüş; veriler SPSS'de analiz edilmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda MOCA toplam puanı kontrol grubundan daha düşük (p<0,001), NGF düzeyi kontrol grubunda daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). BDNF ve GDNF düzeyleri gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,062 ve p=0,102). Klotho düzeyi kontrollerde yüksektir ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,051). Hasta grubunda Klotho ile NGF arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur (rs=0,752; p=0,001). MOCA toplam puanı, kümülatif ve aylık alkol kullanım yükleri ile negatif ilişkilidir (r=-0,582; p<0,001). Regresyon analizlerinde MOCA toplam puanını yordayan değişkenler aylık alkol kullanım yükü (β=-0,500; p<0,001), gelir (β=0,357; p=0,004) ve eğitim düzeyidir (β=0,234; p=0,045); NGF ve Klotho anlamlı yordayıcı değildir. SONUÇ: Bulgular, AKB'de bilişsel bozulmanın özellikle alkol kullanım yüküyle ilişkili olduğunu göstermektedir. NGF'deki azalmanın bilişsel bozulmayla bağlantısı olasıdır. Klotho grup karşılaştırmasında anlamlı bulunmamış olsa da NGF ile güçlü korelasyonu biyolojik açıdan dikkate değerdir. Nörotrofik faktörler ve Klotho, AKB'de nöroplastisite ve bilişsel işlevler açısından potansiyel biyobelirteçlerdir. Anahtar Kelimeler: AKB, BDNF, GDNF, klotho, NGF

Onur Davutoğlu
Sakarya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Madde kullanım bozukluğu hastalarında oksitosin ve nörosteroidlerle bağlanma ve duygu düzenleme arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MeKB) olan kişilerde NAS ve oksitosin serum düzeyleri ile duygu düzenleme ve bağlanma arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya, Yataklı Arındırma Merkezi'nde yatan MeKB tanısı alan 40 erkek hasta ve 41 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler, SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi ile değerlendirilmiş ve sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DDGÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-2 (YİYE-2), Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği hasta ve sağlıklı gönüllülere, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Bağımlılık Profil İndeksi sadece hasta grubuna uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubundan alınan kanda Allopregnanolon (ALLO), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), testosteron, Estradiol (E2) ve oksitosin serum düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda DDGÖ, YİYE-2 ve BPSÖ puanları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda MAÖ puanları ile DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunda, MAÖ' nin bağımlı değişken olarak alındığı regresyon modelinde; testosteron düzeyi anlamlılığını korumuştur. Kontrol grubunda DDGÖ puanları ile ALLO ve testosteron düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. DDGÖ puanlarının bağımlı değişken olarak alındığı yapılan regresyon analizinde hormon düzeyleri anlamlılığını kaybetmiştir. Kontrol grubunda BPSÖ öfke puanları ile DHEAS, ALLO, testosteron arasında anlamlı negatif korelasyon göstermiş olup, yapılan regresyon analizinde DHEAS anlamlılığını korumuştur. SONUÇ: Hasta grubu kontrol grubuna göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve güvensiz bağlanma göstermektedirler. Hasta grubunda DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri artıkça aşerme puanları artmaktadır ve testosteron düzeyleri, diğer hormonlara göre ön plana çıkmıştır. Kontrol grubunda ALLO, testosteron düzeylerindeki artış duygu düzenleme güçlüğü arasında negatif ilişki bulunmuştur. Kontrol grubunda DHEAS, ALLO, testosteron düzeyleri ile BPSÖ öfke puanları arasında negatif ilişki bulunmuş olup, bu hormonlardan DHEAS diğerlerinden daha önemli gözükmektedir.

BağlanmaDuygu düzenlemeMadde kullanım bozuklukları+2
Hacer Akbaş Çakmak
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perinatal dönemde ruhsal hastalığı olan kadınlara yönelik stigma (Damgalama) ölçeği geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirlik çalışması

GİRİŞ VE AMAÇ: Perinatal dönemde psikiyatrik hastalığı olan kadınlara yönelik damgalama ölçeğinin geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirliğinin test edilmesidir. YÖNTEM: Metodolojik türde olan araştırma, 01.06.2022-01.12.2022 tarihlerinde Sakarya EAH'de farklı kliniklere başvuran hastalar, hasta yakınları ve hastane personeli üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 200 kişi (kadın n=134, erkek n=66) katıldı. Verilerin toplamasında "Sosyodemografik veri formu", "Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ)", "Sosyal mesafe ölçeği (SMÖ)" ve "Ruhsal hastalığa yönelik inançlar ölçeği (RHİÖ)" kullanıldı. Veriler SPSS 22 ve AMOS 26 programı kullanılarak incelendi. PRHDÖ'nün geçerlik ve güvenirlik analizi; Cronbach alfa kat sayısı, madde toplam puan korelasyonu, faktör analizi, test-tekrar test yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. BULGULAR: Ölçek maddelerinin Kapsam Geçerlik İndeksi 0,80-1 arasında bulunmuştur. Ölçeğin iç tutarlılık analizinde; genel ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,94, "Önyargı ve Ayrımcılık" alt boyutunun 0,93, "Etiketleme" alt boyutunun ise 0,88 olduğu bulunmuştur. Madde-toplam puan korelasyonlarının 0,410 ile 0,799 arasında değişiklik gösterdiği belirlenmiştir. Barlett's testinde p<0,05'tir, KMO 0,94 hesaplanmıştır, bu değerler ölçeğe faktör analizi uygulanabileceğini göstermektedir. AFA sonucuna göre ölçek 2 faktörlü bir yapıya sahiptir, toplam varyansın %60'ını açıklamaktadır. Ölçeğin Guttman Split-Half katsayısı 0,882 ve Spearman-Brown katsayısı 0,883 bulunmuştur. Ölçek, 30 katılımcıya üç hafta arayla tekrar uygulanmıştır. Ölçümler arasındaki korelasyon katsayısı 0,91 elde edilmiştir, bu ölçeğin zamana karşı değişmezlik ilkesini sağladığını göstermektedir. SONUÇ: Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ), Türk toplumunda perinatal damgalamayı araştırmak için kullanılabilecek güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar Kelimeler: Geçerlik ve güvenirlik, ölçek geliştirme, perinatal damgalama, stigma.

DamgalamaGüvenilirlik ve geçerlilikKadınlar+5
Esra Şen
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğu hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü, kapsamı ve sınırları belirsiz olan psikiyatrideki en tartışmalı kavramlardan biridir. Literatürde panik bozukluğunda içgörü kavramını ele alan çalışma sayısı oldukça azdır. Çalışmamızda panik bozukluğu hastalarında farklı içgörü ölçeklerinin benzerlik ve farklılıklarını, içgörü ölçeklerinin klinik belirtilerle ilişkisini ve hastalık şiddetini predikte eden etkenleri incelemeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışmaya, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 53 panik bozukluğu hastası dahil edilmiştir. Hastalarla ilk olarak DSM-5'e uyarlı SCID-1 görüşmesi yapılmıştır. Hekim tarafından sosyodemografik veri formu, Panik Bozukluk Şiddet Ölçeği (PBŞÖ), Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Aşırı Değer Verilmiş Düşünce Ölçeği (ADDÖ) uygulanmıştır. Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ), Belirti Yorumlama Ölçeği (BYÖ) ise hastalar tarafından doldurulmuştur. BULGULAR: Sosyodemografik değişkenler ile hastalık şiddeti ve içgörü düzeyi arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Anksiyete duyarlılığı ve belirti yorumlama şekli ile içgörü düzeyi arasında da anlamlı bir ilişki yoktur. Fiziksel ve bilişsel anksiyete duyarlılığı artan kişilerin, semptomları bedensel atıflarla açıklama eğilimi ve hastalık şiddeti artmaktadır. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri arasında korelasyon tespit edilmemiştir. Hastalık şiddetini en çok predikte eden üç ölçüm aracı sırasıyla ADDÖ, BYÖ-Bedensel Atıf, BİDÖ'dir. SONUÇ: Panik bozukluğu hastalarında içgörünün azalması hastalık şiddetini artırmaktadır. BBİÖ ile diğer içgörü ölçekleri ve hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Anksiyete duyarlılık düzeyi ve belirti yorumlama şekli içgörü düzeyini etkilememektedir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete duyarlılığı, belirti yorumlama, içgörü, panik bozukluğu, semptom şiddeti

AnksiyeteAnksiyete duyarlılığıBelirti ve semptomlar+5
Çisem Yücel
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan bireylerde internet kullanımı ve gelişmeleri kaçırma korkusu ile ilişkili etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmayla Obsesif Kompulsif Bozuklukta F.o.M.O., problemli internet kullanımı ve ilişkili olabilecek durumların birbirleri ile bağlantılı olup olmadığının incelenmesi hedeflenmiştir. YÖNTEM: Bu çalışma 01.06.2022-01.06.2023 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki 50 O.K.B. hastası ile bu hastalarla aynı yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu özelliklerine sahip kontrol grubu ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 100 kişi (kadın n=68, erkek n=32) katıldı. Verilerin toplamasında "Sosyodemografik veri formu", ''Yapılandırılmış klinik görüşme formu (S.C.I.D.-5/C.V.) "Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y.B.O.K.Ö.)", "Gelişmeleri Kaçırma Korkusu ölçeği", "Barratt Dürtüsellik ölçeği", ''Bağımlılık Profili İndeksi'', ''Problemli İnternet Kullanımı Ölçeği (P.İ.K.O.) kullanıldı. Veriler S.P.S.S. 22 programı kullanılarak incelendi. BULGULAR: Hasta grubunda çalışmıyor olma ve gelir düzeyinin düşük olması durumu arasındaki ilişki anlamlı tespit edildi. Hasta grubunda Twitter kullanımı anlamlı derecede düşük saptandı. O.K.B. grubunda Barratt Dürtüsellik ölçeği puanları ve Bağımlılık Profili İndeksi puanları anlamlı derecede yüksek tespit edildi. Obsesif Kompulsif Bozukluk grubunda F.o.M.O. puanları ile Barratt Dürtüsellik ölçeği skorları birbirleri ile korele saptandı. Kontrol grubunda F.o.M.O. sosyal medya ve haberleşme için internet kullanımı ile ilişkili bulundu. Kontrol grubunda F.o.M.O. bir günde sosyal ağlarda harcanan vakit ile ilişkili tespit edildi. Hasta grubunda problemli internet kullanımı evli olmama ile ilişkili tespit edildi. SONUÇ: Obsesif Kompulsif Bozukluk hastalarında F.o.M.O. için dürtüsellik ve internetin aşırı kullanımı; problemli internet kullanımı için de yalnız yaşıyor olmak ve ekran karşısında geçirilen süre önemli öngördürücülerdir. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık, dürtüsellik, gelişmeleri kaçırma korkusu, obsesif kompulsif bozukluk, problemli internet kullanımı,

Murat Oğuzhan Keskinsezer
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri servisinde tekrarlayan hasta yatışı ile ilişkili etmenler

GİRİŞ VE AMAÇ: Kurumsuzlaştırma politikalarının ardından psikiyatri hastalarında tekrarlayan yatış önemli bir sorun haline gelmiştir. Bu çalışmada psikiyatri servisinde tekrarlayan hasta yatışıyla ilişkili olabilecek sosyodemografik, klinik ve toplumsal faktörlerin tespit edilmesi ve aradaki ilişkinin açığa çıkarılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Nisan 2011 ile Mart 2020 tarihleri arasında Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Servisinde yatan 2903 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan taburcu olduktan sonraki 1 yıl içinde 2 veya daha fazla tekrar yatışı olanlar döner kapı hastası olarak tanımlandı. BULGULAR: Döner kapı hastalarının daha genç, daha yüksek oranda bekar olduğu, tedavilerinde daha yüksek oranda depo antipsikotik, klozapin ve EKT kullanıldığı, TRSM başvuru sayılarının daha fazla olduğu tespit edildi. Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar tanılı hastaların tekrarlayan yatışlarının daha fazla olduğu bulundu. Depo antipsikotik ve klozapin tedavisi, EKT ve TRSM takibi sonrasında tekrarlayan yatışların öncesine göre azaldığı bulundu. SONUÇ: Sık tekrarlayan yatışı olan hastaların depo antipsikotik, klozapin, EKT ve TRSM başvurusu sonrası yatış sayısı azalmaktadır. Sık tekrarlı yatışların daha iyi anlaşılması için hastalık şiddeti, belirti profili ve tedavi uyumuyla ilgili diğer değişkenler, hasta bakımı ve sosyal destek özelliklerinin araştırılması faydalı olabilir. Tekrarlayan yatışı fazla olan hastalarda depo antipsikotik, klozapin gerekirse EKT kullanımı düşünülebilir. Hastaların TRSM'ye düzenli gitmesi teşvik edilebilir.

Mehmet Akif Suda
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir perinatal psikiyatri polikliniğinin iki yıllık verilerinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Türkiye'de bir eğitim ve araştırma hastanesinde perinatal döneme özgü ruh sağlığı hizmeti sunun bir polikliniğin olması ülkemiz için ilk ve tek, dünyada da sınırlı sayıda örnekten biridir ve SEAH'ta 2021 yılından beri devam etmektedir. Bu çalışmada perinatal psikiyatri polikliniğine başvuran hastaların sosyodemografik ve klinik verilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: 01.01.2021-31.03.2023 tarihleri arasında SEAH perinatal psikiyatri polikliniğine 314 kadının başvurduğu tespit edildi ve telefonla ulaşılması planlandı. 314 kadın hastanın 169'una çeşitli nedenlerle ulaşılamadı. Telefonla ulaşılan 145 kişinin 15'i çalışmaya katılmayı kabul etmedi. Çalışmaya katılmaya gönüllü 130 kadınla yüz yüze ve telefonla görüşme gerçekleştirildi. Katılımcıların tanılarını doğrulamak ve ek psikiyatrik hastalıkları değerlendirmek amacıyla DSM-5'e uyarlanmış SCID-1 görüşmesi yapıldı. Sosyodemografik veriler ve klinik özellikler hakkında bilgi edinmek amacı ile kapsamlı sosyodemografik veri formu uygulandı. Klinik veriler sosyodemografik ve klinik veri formuna işlendi. SPSS 25 programı kullanılarak edinilen veriler incelendi. BULGULAR: Tamamı kadın olan katılımcıların yaş ortalaması 32,31 olarak bulundu. Katılımcıların %42,3'ünün gebelik döneminde, %42,3'ünün doğum sonrası dönemde, %15,4'ünün gebeliğe hazırlık döneminde başvurduğu görüldü. En sık başvuru döneminin %25,4 ile birinci trimesterde olduğu görüldü. Katılımcıların %30,8'inin kronik tıbbi hastalığının olduğu, %26,2'sinin ruhsal travma öyküsünün olduğu görüldü. Gebelik döneminde en sık alınan tanının %34,1 ile depresyon olduğu, doğum sonrası en sık alınan tanının %53,6 ile depresyon olduğu ve %24,6'sının intihar düşündüğü görüldü. Gebeliklerin %40,7'si plansızdı ve istenmeyen gebelik oranı %33,1'di. Hastaların %19,5'inde gebelik döneminde komplikasyon görülmüştü. SONUÇ: Çalışmamızda perinatal psikiyatri polikliniğimize başvuran hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri incelenmiştir. Perinatal dönemdeki hastaların çoğunluğu lise ve üzeri eğitimli, kentte yaşayan kadınlardan oluşmaktadır. En sık görülen tanı depresyondur ve eşlik eden tıbbi hastalığı, travma öyküsü, gebelik komplikasyonu gibi zorlayıcı yaşam olayları yaşayan kadınların oranları yüksek görünmektedir. Bu çalışmanın bulguları; perinatal döneme özelleşmiş polikliniklerin öneminin yanı sıra multidisipliner çalışma, planlı gebeliklerin teşviki gibi gereksinimlerin altını çizmektedir.

Enes Elmalı
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metamfetamin kullanım bozukluğu olan hastalarda VMAT-2 ve dat gen ifadesi ile klinik parametreler arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MAKB) olan kişilerde DAT ve VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeylerinin psişik yaşantılar ve diğer klinik parametrelerle olan ilişkisini incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Araştırmaya, Tedavi ve Arındırma Kliniği'nde yatan MAKB tanısı alan 50 erkek hasta ve 100 sağlıklı (50 sigara kullanan, 50 sigara kullanmayan) kişi dahil edilmiştir. Gruplardaki hasta ve sağlıklı bireyler, dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre değerlendirildikten sonra sosyodemografik veri formu her kişiye uygulanmıştır. Toplumda Psişik Yaşantılar Ölçeği (TPYÖ) hasta ve sağlıklı gönüllülere, Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Tedavi Motivasyon Anketi (TMA), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) yalnızca hasta grubuna uygulanmıştır. Sağlıklı kontrol ve hasta grubundan alınan kanda dopamin taşıyıcısı (DAT) ve veziküler monoamin taşıyıcısı (VMAT-2) gen ekspresyon ve protein düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda TPYÖ pozitif, depresif, toplam, sıkıntı düzeyi puanları anlamlı yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında DAT geni mRNA ve protein düzeyi ile VMAT-2 geni mRNA düzeylerinde anlamlı olarak farklılık saptanmıştır. Bağımlı değişken olarak grupların alındığı regresyon modelinde; DAT ve VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeyleri bir kişinin metamfetamin kullanıp kullanmadığı hususunda %87 öngördürücü olarak saptanmıştır. SONUÇ: Hasta grubu kontrol gruplarına göre daha fazla psişik yaşantı deneyimleri göstermektedirler. Hasta grubunda DAT protein düzeyi, VMAT-2 gen ekspresyon ve protein düzeyi madde ve sigara kullanmayan kontrol grubuna kıyasla düşük bulunmuştur. Hasta grubunda DAT gen ekspresyon düzeyi madde ve sigara kullanmayan kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Sigara gen ekpresyon ve protein düzeylerinde karıştırıcı bir faktör gibi gözükmektedir. DAT ve VMAT-2 ekspresyon düzeylerine bakmak MAKB açısından bilgi verici olabilir. Anahtar Kelimeler: Dopamin taşıyıcısı, gen ekspresyonu, metamfetamin, psişik yaşantılar, veziküler monoamin taşıyıcısı

Mualla Keskinsezer
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda klotho, nörotrofik faktörler (BDNF, NGF, GDNF) ve bilişsel işlevlerin ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada remisyon dönemindeki ötimik bipolar bozukluk tanılı hastalarda BDNF, GDNF, NGF ve klotho seviyelerinin bilişsel işlevlerle ilişkisinin incelemesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniklerine başvuran 3 aydır remisyonda olan bipolar bozukluk tanılı 48 erkek hasta ve 48 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcıların tamamına sosyodemografik veri formu, nöropsikiyatrik testler uygulanmıştır. Young mani ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği, İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği yalnızca hasta grubuna uygulanmıştır. BULGULAR: Remisyondaki hastalar ile sağlıklı kontrollerin BDNF ve GDNF düzeylerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark saptanmamıştır. İki grup arasında klotho ve NGF düzeylerinde anlamlı fark bulunmuştur. Hasta ve sağlıklı gönüllüler arasında Wechsler bellek skalası- görsel üretim alt testi ve Stroop testi süre ve enterferans faktörlerinde anlamlı fark vardır. Hasta grubunda BDNF ile nöropsikiyatrik testler arasında korelasyon bulunmamıştır. Regresyon analizinde hasta grubunun renkli kelime okuma aşamasının süre faktörüyle korelasyon saptanmıştır. NGF ile hastalık süresi, yaş ve Wechsler 40. dk performansı arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Hastalarda klotho ile Stroop testinin yanlış okuma sayısı arasında pozitif bağıntı bulunmuştur. Regresyon analizinde klotho Stroop testinin süre ve enterferans parametreleriyle pozitif, Wechsler 40. dk performansı ile negatif korele bulunmuştur. GDNF ile Stroop testinin spontan düzeltme sayıları arasında pozitif bağıntı saptanmıştır. GDNF, BDNF seviyeleri yaşla negatif korelasyon göstermiştir. SONUÇ: Çalışmamızda klotho ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek bulunmuştur. Hasta ve kontrol grupları arasında BDNF ve GDNF düzeyleri açısından fark yoktur. Remisyon dönemindeki BB hastaların bilişsel fonksiyonları sağlıklı gönüllülere göre daha kötü saptanmıştır. BDNF, GDNF, NGF ve klotho bilişsel işlevlerle alakalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: klotho, BDNF, GDNF, NGF, bipolar bozukluk

Zeynep Çelebi
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresyonda içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması

ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: İçgörü hakkında çok sayıda tanımlama yapılmış, çok sayıda araştırma yapılmış olsa da hala içgörü kavramı üzerinde psikiyatride net bir uzlaşmanın sağlandığını söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bildiğimiz kadarıyla literatürde, MDB hastalarında içgörüyü değerlendirmek için birden fazla içgörü ölçeğinin kullanıldığı, ölçeklerin arasındaki korelasyonun incelendiği ve içgörü ölçekleri ile semptom şiddeti arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma bulunmamaktadır. Çalışmamızda MDB hastalarında İçgörü ölçeklerinin kendi aralarındaki korelasyonlarını, ölçeklerin hastalık şiddeti ile korelasyonlarını ve depresif semptomları predikte etme oranlarını incelemeyi hedefledik. YÖNTEM: Çalışmamıza, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvurmuş olan 80 MDB hastası dahil edilmiştir. Hastalarla öncelikle DSM-5'e uyarlı SCID-1 görüşmesi gerçekleştirilmiştir. Sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Brown İnançların Değerlendirilmesi Ölçeği (BİDÖ), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (AHİÖ), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ) hekim tarafından uygulanmıştır. Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ), Öz Yansıtma ve İçgörü Ölçeği (ÖYİÖ) ve Üstbiliş Ölçeği (ÜBÖ) ise hastalar tarafından özbildirim formu olarak doldurulmuştur. BULGULAR: Klinik değişkenler ile semptom şiddeti ve içgörü düzeyleri arasında bir ilişki görülmemiştir. MDB semptom şiddeti arttıkça ÜBÖ hariç içgörü ölçekleri ile ölçülen içgörü düzeyinin azaldığı bulunmuştur. HDÖ toplam semptom düzeyini en iyi predikte eden ölçeğin İÜBDÖ, ikinci predikte eden ölçek ÜBÖ ve üçüncü predikte eden ölçek BİDÖ olarak bulunmuştur. BDÖ toplam semptom düzeyini en çok predikte eden iki ölçüm aracı sırasıyla ÖYVİÖ ve ÜBÖ olarak bulunmuştur. SONUÇ: Majör depresif bozukluk hastalarında içgörünün azalması ile hastalık şiddetinin artması beraberlik göstermektedir. Klinik içgörüye odaklanan İÜBD ve AHİÖ, bilişsel içgörüye odaklanan BBİÖ ve ÖYVİÖ, kendi aralarında benzer ve uyumlu sonuçlar vermiştir. MDBsemptom şiddeti arttıkça patolojik üstbiliş süreçlerinin arttığı gösterilmiştir. İçgörü ölçeklerinin depresif semptomları predikte etme oranları birbirinden farklı bulunmuştur. MDB'de içgörünün hem klinik hem bilişsel hem de üstbilişsel içgörü kavramlarıyla ele alınmasının önemli olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İçgörü, içgörü ölçekleri, majör depresif bozukluk, semptom şiddeti

Zehra Güvenç
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserli hastalarda intihar düşüncesi ve psikiyatrik yardım arama davranışı

GİRİŞ VE AMAÇ: Kolorektal kanser hastalarının demografik ve hastalık özellikleri, psikiyatrik semptomlar, sosyal destek düzeyi, yaşam kalitesi gibi değişkenlerin intihar riski ve psikiyatrik yardım arama davranışı üzerindeki etkileri incelenecektir. Çalışmanın bulguları, kanserli hastalarda intihar riskini ve psikiyatrik yardım arama davranışını daha iyi anlamamıza katkı sağlayacak ve bu hastalar için daha etkili müdahale stratejilerinin geliştirilmesine yardımcı olması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Araştırmamıza 2023 Eylül ile 2024 Nisan ayı arasında onkoloji kliniğinde tedavi görmekte olan 97 kolorektal kanserli hasta dahil edildi. BULGULAR: Hastaların yaşının artmasının; ailede ruhsal hastalığın, kanserden önce psikiyatrik tanının ve kanserden sonra psikiyatrik şikâyetin varlığının intihar riskini artırdığı tespit edildi. Nükseden hastalığın, ameliyat ve yatış sayısının artmasının; hastalığın oluşturduğu işlevsellikte azalmanın intihar riskini artırdığı; depresyon, anksiyete ve uykusuzluk ölçeği puanlarındaki artışın intihar riskini artırdığı bulundu. Evdeki kişi sayısında artma ve kırsal bölgede yaşama psikiyatrik yardım alma tutumunu azaltabileceği bulundu. Anksiyete semptomlarının olmasının psikiyatrik yardım alma tutumunu artırdığı bulundu. İntihar riski ile psikiyatrik yardım arama davranışı arasında anlamlı bir fark bulunamadı. SONUÇ: Kanser hastalarında intihar riski, çok boyutlu bir sorun olup, bu riski azaltmak için multidisipliner bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmektedir. Hem sağlık çalışanları hem de toplum olarak, kanser hastalarının psikolojik ihtiyaçlarına duyarlı olmalı ve onlara gerekli destek sağlanmalıdır. Bu sayede, kanser hastalarının yaşam kaliteleri artırılabilir ve intihar riski azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Kanser, intihar, yardım arama davranışı, psikiyatri

Sema Şahin Erdem
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opioid kullanım bozukluğu tanılı hastalardadamgalanma, benlik saygısı ve cinsel işlevbozukluğu arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızın amacı Opioid Kullanım Bozukluğu (OPKB) tanılı hastalarda damgalanma, benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkinin incelenmesidir. YÖNTEM: Çalışma Sakarya Eğitimi ve Araştırma Hastanesi (SEAH) Erişkin Yataklı Arındırma Merkezi polikliniğinde yürütüldü. Çalışmaya OPKB tanılı, buprenorfine naloxone kombinasyon tedavisi ile en az üç aydır remisyonda olan, içleme ve dışlama kriterlerini karşılayan yüz dört (104) hasta dahil edildi. Çalışmaya dâhil edilen tüm hastalara Sosyodemografik Veri Formu (SDVF), Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Opiyat Yoksunluk Ölçeği (OPYÖ), Rozenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Madde Kullanımda Damgalanma Mekanizma Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) uygulandı. BULGULAR: Bu çalışmanın sonuçlarına göre bağımlılık şiddeti ve damgalanma ile cinsel işlev bozukluğu arasında pozitif anlamlı ilişki bulunurken, benlik saygısı ve cinsel işlev bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. SONUÇ: OPKB tanılı bireylerde hastalık şiddeti artıkça, cinsel işlev bozukluğu artmaktadır. Ayrıca OPKB tanılı bireylerin cinsel işlevleri içselleştirilen ve algılanan olumsuz tutumlarla ilişkili görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Benlik saygısı, cinsel işlev bozukluğu, damgalanma, opioid

Shukrullah Nıazı
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında çocukluk çağı travması, üst biliş ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişki

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB), obsesyonlar ve/veya kompulsiyonlar ile karakterize heterojen bir psikiyatrik hastalıktır. OKB hastalarında, çocukluk çağı travmalar, üst bilişsel işlevler ve silik nörolojik belirtilerin araştırıldığı çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada önceki çalışmalardan farklı olarak OKB hastalarında çocukluk çağı travmaları, üst bilişsel özellikler ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: OKB tanısı ile takip edilen 40 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (ÇTÖ), Üst Biliş Ölçeği (ÜBÖ), Silik Nörolojik Belirti Ölçeği (SNB), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Hasta grubuna ayrıca Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon ölçeği (BOKÖ), Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ) uygulandı. İstatistiksel analizlerde ki-kare, mann whitney-u test ve spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: OKB hastalarında çocukluk çağı travmalarından fiziksel istismar, duygusal istismar, fiziksel ihmal, duygusal ihmal ve toplam puanı, üst bilişlerden düşünce kontrol ihtiyacı ve bilişsel farkındalık, silik nörolojik bulgulardan duyusal entegrasyon, diğer nörolojik belirtiler ve toplam puanının sağlıklılardan yüksek olduğu saptandı. Bunun yanısıra çocukluk çağı travmalarından duygusal istismar ile üst bilişlerden olumlu inançlar, kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel güven ve düşünce kontrol ihtiyacı arasında pozitif korelasyon olduğu, duygusal istismar ile silik nörolojik belirtilerden motor koordinasyon, ardışık motor hareketler ve toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu, fiziksel ihmal ile duyusal entegrasyon arasında ilişki olduğu, duygusal ihmal ile motor koordinasyon, duyusal entegrasyon, ardışık motor hareketler ve SNB toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu, ÇTÖ toplam puanı ile SNB tüm alt ölçekleri ve toplam puanı arasında pozitif korelasyon olduğu saptandı. ÇTÖ'lerden duygusal istismar, duygusal ihmal ve toplam puanın belirtilerin şiddetinde etkili olduğu, kontrol edilemez düşünceler alt boyutunun ÇTÖ'lerden fiziksel istismar, duygusal istismar, duygusal ihmal ve ÇTÖ toplam puanı, simetri alt boyutunun ise duygusal istismar ile pozitif korelasyon olduğu saptandı. SNB'lerden duyusal entegrasyonun hastalık süresinden etkilendiği saptandı. OKB hastalarında anksiyete ve depresyon puanlarının yüksek olduğu saptandı. Sonuç: OKB literatürde çocukluk çağı travmaları, üst bilişsel özellikler ve silik nörolojik belirtiler açısından ayrı ayrı ele alınmıştır. Çalışmamızın farklılığı bu özelliklerin birlikte değerlendirilmesidir. Sonuç olarak çocukluk çağı travmalarının, silik nörolojik belirtlerin ve üst bilişsel işlevlerin OKB hastalarında sağlıklılardan farklılık gösterdiğini, çocukluk çağı travmalarının üst bilişsel işlevlerle, silik nörolojik belirtilerle ve semptom şiddeti ile pozitif korelasyonu olduğunu, üst bilişsel işlevlerin ve silik nörolojik belirtilerin de obsesif kompulsif belirti boyutları ve şiddetiyle pozitif korelasyonu olduğu, SNB'nin her ne kadar daha çok genetik ve perinatal dönemle ilişkili olduğu düşünülse de çocukluk çağı travması yüksek olanlarda SNB'nin de daha şiddetli olduğu saptandı. Bu bulgular OKB'nin patofizyolojik süreçleri konusunda bilgi vermektedir ancak OKB hastalarında çocukluk çağı travmaları, üst bilişler ve silik nörolojik belirtiler arasındaki ilişkiye yönelik daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Çocukluk çağı travmalarına yönelik farkındalık kazanılması, OKB'nin üst bilişsel modelinin iyi anlaşılması planlanacak tedavi yöntemleri ve OKB'nin psikoterapötik sürecine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesyon, Kompulsiyon, Üst Biliş, Çocukluk Çağı Travmaları, Silik Nörolojik Belirtiler

Nörolojik belirtilerObsessif davranışObsessif kompülsif bozukluk+2
Hilal Yavuz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında serum matriksmetalloproteinaz 9 (MMP9), tissue polypeptide antigen (TPA), pro-brain derived neurotrophic factor (probdnf), brain derived neurotrophic factor (BNDF), aquaporin 4(AQP-4) düzeyleri

Amaç: Sinaptik bağlantı bozukluğunun şizofreni etyolojisinde rol oynadığı bilinmektedir. Literatürde bulunan çalışmalar sinaptik iletimde nörovasküler ünitenin (NVU) ve astrositlerin rolüne işaret etmekte, dolayısıyla NVU ve astrositlerin şizofreni etyolojisindeki rolü de gündeme gelmektedir. MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4; NVU ve astrosit işlevlerinde rol alan proteinlerdir. Mevcut çalışmada şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4 serum düzeylerindeki farklılıkların araştırılması ve düzeylerinin hastalık şiddeti, hastalık süresi gibi paramatrelerle değişiminin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel nitelikte olan çalışmaya 30 Mayıs-30 Kasım 2022 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran, DSM 5 ölçütlerine göre şizofreni tanı kriterlerini karşılayan 40 erkek 30 kadın toplam 70 hasta ile yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve VKİ açısından eşleştirilmiş herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 70 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcılara çalışma ile ilgili bilgi verildikten ve bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra sosyodemografik ve klinik veri formu doldurulmuştur. Ek olarak hastalara Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan 12 saat açlık sonrası, sabah saat 08:00-09:00 aralığında serum MMP-9, tPA, proBDNF, BDNF ve AQP-4 düzeylerine bakmak amacıyla kan örnekleri alınmıştır. Kan örnekleri biyokimyasal analiz yapılana kadar -20 derecede muhafaza edilmiştir. Verilerin analizinde SPSS 25 paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal analiz sonucunda şizofreni hastalarında CRP (p=0,001), proBDNF/BDNF (p=0,015) düzeylerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu; proBDNF (p<0,001), BDNF (p<0,001), tPA (p<0,001), AQP-4 (p<0,001) ve MMP-9 (p=0,004) değerlerinin ise sağlıklı kontrollere göre belirgin düzeyde düşük olduğu gözlendi. Zamana göre düzeltilmiş istatiksel analizde ise aslında şizofreni hastalarının MMP-9 düzeylerinin anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu (p=0,038) fakat çalışmaya ilk şizofreni hastaları dahil edildiği için bekleyen kan örneklerinde MMP-9 düzeylerinde azalma olduğu görülmüştür. ProBDNF ve BDNF'nin AQP-4 (r= ,720; p<0,01) (r= ,557; p<0,01) ve tPA (r= ,735; p<0,01) (r= ,689; p<0,01) ile pozitif yönlü anlamlı korelasyonu olduğu tespit edildi. Ayrıca AQP-4 ve tPA arasındaki korelasyon ise pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r= ,701; p<0,01). Sonuç: Şizofreni hastalarında AQP-4 ve tPA düşük bulunmuştur. AQP-4 ve tPA proBDNF ve BDNF ile pozitif koreleydi. Şizofreni hastalarındaki ProBDNF ve BDNF düşüklüğünün altında yatan mekanizma astrosit disfoksiyonu ve Nörovasküler eşleşme bozukluğu olabilir. Şizofreni patolojisinde astrosit disfonksiyonu ve Nörovasküler eşleşme bozukluğu önemli rol oynayabilir.

AstrositlerDoku plazminojen aktivatörüMatriks metalloproteinaz 9+4
Adem Donukara
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde bağımlılığında duygu dışavurum ve kişilik özellikleri ile hastalık seyrinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: Bağımlılık; maddelerin zorlantılı bir biçimde, alışkanlık olarak kullanımıyla ilişkili ağır sorunları kapsayan bir hastalık olmakla beraber giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunudur. Bağımlılık hayat boyu devam eden bir hastalık olup remisyon ve relapslarla seyretmektedir. Bağımlılıkta özellikle erken dönemlerde relaps oranları yüksek olmakla beraber mevcut tedaviler bağımlılığın seyrinde çoğu zaman yeterli faydayı sağlayamamaktadır. Bu çalışmada alkol ve madde bağımlılığında duygu dışavurumu ve kişilik özelliklerinin tedavi seyrine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM (Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma Tedavi ve Eğitim Merkezi) biriminde Nisan 2018 ile Nisan 2019 tarihleri arasında polikliniğe başvuran hastalarda yapılmıştır. Çalışmaya DSM-5 (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı, 5. Basım)'e göre Alkol veya Madde Kullanım Bozukluğu tanı kriterlerini karşılayan ve tedavi altına alınan 102 sayıda hasta ve anahtar yakını alınmıştır. Hastalara Sosyo-demografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi – Uygulayıcı (BAPİ-U) ölçeği, Temperament and Character Inventory/ Mizaç ve Karakter Ölçeği (TCI), ve bu hastaların en çok destek veren anahtar yakınlarına Sosyo-demografik Veri Formu ve Expressed Emotion/Duygu Dışavurum (DD) ölçeği uygulanmıştır. İlk görüşmeden 6 ay sonra hastalara ulaşılıp madde kullanım durumları sorgulanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 22 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların anahtar yakınlarının duygu dışavurumlarının yüksekliği erken dönem relaps oranları ilişkili bulunmuştur. Ancak hastaların kişilik özelliklerinin erken dönem tedavi seyri üzerine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda anahtar yakınların duygu dışavurumunun yüksekliğinin alkol ve madde bağımlısı olan hastalarda erken dönemdeki relaps ile ilişkili bulunması bağımlılığın tedavisinde hastaların aile ortamları ve yakınlarıyla olan iletişiminin önemini göstermektedir. Bağımlılığa yönelik tedavi yaklaşımlarının şimdiye kadar daha çok hasta odaklı olduğu görülmekte olup çalışmamız aileyi de içine alan çok yönlü bir yaklaşımın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kişilik özellikleri ve erken dönem relaps arasında anlamlı bir ilişkinin bulunamayışı çalışmamıza katılan hasta sayısının az olmasına bağlı olabileceği gibi, kişilik özellikleri tedavi seyri ile daha önce bildirildiğinden daha az ilişkili de olabilir. Anahtar Kelimeler: Alkol bağımlılığı, madde bağımlılığı, prognoz, duygu dışavurumu, kişilik özellikleri

Alkol bağımlılığıAlkolizmDuygu dışavurum tarzları+4
Ayşe Erdoğan Kaya
Sakarya University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde kullanım bozukluğunda travma belirtileri ve ilişkili etmenler

Giriş: Bağımlılık uzun süreli, remisyon ve relapslarla seyreden bir hastalıktır. Travmatik yaşam olayları ise neredeyse herkesin yaşayabileceği, sık karşılaşılan ruhsal ve bedensel bütünlüğü bozan ya da inciten olumsuz olaylardır. Bağımlılık grubunda travmatik yaşam olayları çeşitli faktörlerden dolayı çok önemli bir yere sahiptir. Bağımlılıkta relaps oranları birçok faktörden etkilenmekle birlikte travmatik yaşam olayları da bu faktörlerden biridir. Bağımlılıkta travmatik yaşam olayları ve bunlara etki eden ek diğer faktörler ile bu faktörlerin tedavi seyri ile ilişkisini araştırmak amacıyla bu çalışmayı yapmaktayız. Yöntem: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM Kliniğinde tedavi amacıyla yatan DSM-V kriterlerine göre alkol veya madde kullanım bozukluğu tanısı alan, çalışmanın belirlenmiş kriterlerine uygun olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalara hastaneye yatışlarının 7. gününde Sosyodemografik Veri Formu, Olayların Etkisi Ölçeği-R (OEÖ-R), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği(DES), Durumluluk-Süreklilik Kaygı Ölçeği (DSKÖ), Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Değişime Hazır Olma Aşamaları ve Tedaviyi İsteme Ölçeği (SOCRATES-M), Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ) uygulandı. Hastalar, taburculuklarından 6 ay sonra hastalık prognozunu değerlendirmek için telefon, hastane kayıtları ve kontroller sırasında, idrarda madde analizi ya da hasta ve yakınlarının beyanına göre kayma, sürçme ve veya hastalık tekrarı açısından tekrar değerlendirildi. İstatiksel analizler SPSS versiyon 23 programı kullanılarak değerlendirildi. P>0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda alkol/madde kullanım bozukluğu olan hastalar taburculuk sonrası relaps ve remisyon olarak iki gruba ayrılarak incelendi. Çalışmaya toplam 51 hasta dahil edildi ve ulaşılabilen 49 hastanın %60,8' inde relaps saptandı. İki grup arasında sosyodemografik faktörler, bağımlılık profili, motivasyon, intihar girişimi oranları, depresyon, bağımlılık tedavisi için tekrarlayan yatışlar, tedavi terki, travmatik olay yaşama durumu, ortalama travma yaşı ve TSSB belirti şiddeti arasında anlamlı fark bulunamadı. Anksiyete (p:0.015), disosiyasyon semptomları (p:0.026), önceki psikiyatrik tedavi başvurusu (p:0.019), travmatik olay sayısı ve şiddeti (p:0.04 ve p:0.01), travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişiklikler (p:0.014), travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişikliklerin zamanlaması (ilk 2 haftada olan değişiklikler için p:0.049), travma türlerinden ihmal (p:0.009), duygusal istismar (p:0.019) ve fiziksel istismar (p:0.005) varlığı relaps olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede farklıydı. Anlamlı bulunan değişkenlerden 5 tanesinin Binary Lojistik Regresyon modelinde (travma sayısı, DES puanı, HAM-A puanı, daha önce psikiyatrik tedavi için başvurmamış olmak, travmatik yaşam olayı sonrasında madde kullanım davranışında değişiklik olmasının birlikte) relapsı güçlü bir şekilde öngördüğü, değişkenler tek başlarına değerlendirildiğinde, daha önce psikiyatrik tedavi için başvurmamış olmanın relapsı anlamlı (CI;%95, p:0.002) şekilde öngördüğü bulundu. Tartışma ve sonuç: Alkol ve madde kullanım bozukluğu olan hastalarda relapsı etkileyen bir çok faktör prospektif ve retrospektif olarak araştırılmıştır. Bu faktörlerden sosyodemografik özellikler, depresyon ve anksiyete semptomları, eşlik eden diğer psikiyatrik durumlar, madde kullanım şiddeti, motivasyon bu çalışmaların öne çıkan hedefleri olmuştur. Bu faktörlerin travma öyküsü ile birlikte incelendiği tedavi sonrası relaps oranlarını araştıran prospektif çalışmalar literatürde nadirdir. Ayrıca travmanın varlığının relapslar üzerine etkisi araştıran mevcut çalışmalar çoğunlukla TSSB (Travma sonrası stres bozukluğu) tanısına odaklanmış ya da sadece kadınları dahil etmiş ve çocukluk çağı travmalarına odaklanmış, diğer faktörleri çalışmalara dahil etmemiş veya spesifik bağımlılık grupları özelinde çalışmışlardır. Bu açıdan çalışmamızın sonuçları literatür ile benzer sonuçlar sunmakla birlikte yeni ve önemli bilgiler de sunmaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre daha önce yapılan çalışmalara benzer bir şekilde anksiyete semptomları relapslarla ilişkili bulunmuştur. Daha önceki çalışmalarda relaps ile ilişkisi konusunda yeterli veri olmayan travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişiklikler, travmatik olay sonrası madde kullanım davranış paterninde değişikliklerin zamanlaması, önceki psikiyatrik tedavi başvurusu sayısının az olması ve disosiyasyon semptomlarının relaps oranları ile yakından ilişkili olması da önemli bir bulgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Literatürde hakkında az sayıda çalışma olan travmatik olay sayısı ve şiddeti, ihmal, duygusal istismar, fiziksel istismar gibi çeşitli travma türlerinin relaps oranlarını etkilemesi de önemli sonuçlardan biridir. Bütün bu bulgular psikiyatrik tedaviye başvurmuş olmanın, TSSB tanısından bağımsız olarak travmatik yaşantı deneyimlerinin azlığının ve deneyim sonrası madde kullanımıyla ilgili bir davranış değişikliği gelişmemiş olmasının, değerlendirme sırasındaki anksiyete ve disosiyatif semptomların az olmasının düşük relaps oranları ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak bu sonuçların daha büyük örneklemle yapılan çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Madde Bağımlılığı, Travmatik Olay, TSSB, Relaps, Prognoz, Tedavi başvurusu

Alkol bağımlılığıEroin bağımlılığıMadde bağımlılığı+7
Ebru Mercandağı
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide akut dönemde nöroplastisite ile ilişkili etmenler

Giriş: Şizofreninin etiyolojisine yönelik birçok hipotez ortaya atılmış olup bunlardan bir tanesi de nörodegenerasyondur. Nörodegenerasyon birçok farklı yolla meydana gelmektedir. Nöroplastisitenin kaybı en önemli nörodegenerasyon sebeplerinden biridir. Beyinde nöroplastisiteyi sağlayan farklı mekanizmalar ve biyokimyasal aracılar tanımlanmıştır. Bunlar arasında en iyi bilinenler BDNF, GDNF ve NGF'ninde içinde yer aldığı nörotrofik faktörlerdir.Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF), Glia Kaynaklı Nörotrofik Faktör (GDNF) ve Nöron Büyüme Faktörü (NGF) şizofrenide en çok araştırılmış nörotrofik faktörlerdir. Klotho bu norotofik fatörlerle ilişkili yeni bir belirteç olup şizofreni hastalarında yapılmış çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Şizofreni hastalarında yapılan araştırmalarda önemli düzeyde nörobilişsel işlevlerde bozuklukların olduğu saptanmıştır. Şizofreni hastalarında ilaç tedavisi ile sağlanan remisyon döneminde sanrı ve varsanıların şiddeti azalmakta ancak bilişsel bozukluklarda aynı oranda azalma görülmememktedir. Bu durum şizofrenide bilşsel belirtiler üzerinde yeni çalışmalara ihtiyacı koymaktadır. Şizofrenide daha öönce bilişsel işlevler ve nörotrofik faktörler arasında ki ilişkiyi inceleyen çalışmalar bulunmakla birlikte bu biyobelirtecin ve Klotho ile olası ilişkisini araştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, şizofreni tanılı akut psikotik alevlenme ile psikiyatri kliniğine yatışı olan hastaların 1. Ve 20. Günde yapılan bilişsel test sonuçlarıyla sağlıklı kontrol grubunu karşılaştırmak, bilişsel işlevlerin hastalık şiddeti, belirtileri ve işlevselliğe etkilerini araştırmak, kan BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeylerinin hastalarda bilişsel kapasiteye etkilerini saptamak ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Erkek servisinde, şizofreni akut alevlenme tanısı ile yatan 42 erkek şizofreni hastası (hasta grubu) ve yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından benzer 42 sağlıklı kontrol (kontrol grubu) dahil edilmiştir. Hastaların tanısı DSM-V yönelimli klinik görüşme ile konulmuştur. Katılımcıların tamamına sosyodemografik veri formu, Stroop Testi Wechsler Bellek Ölçegi (WMS V)-Görsel Bellek testi ve uygulanmıştır. Hasta grubunda; yatışın ilk günü (gerekirse testlere uyum sağlayabilmesini beklemek amacı ile ilk 3 gün içinde) hastalık semptomlarını ve bilişsel işlevlerini eş zamanlı olarak değerlendirmek için, klinik değerlendirmede Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (BPRS), Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği (PANSS), Klinik Global Izlenim Ölçeği (CGI), Işlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği uygulanmıştır. Hastaların bütün klinik ölçekleri ve bilişsel testler 20. Günde tekrarlanmıştır. Bu süreçte hastalar olağan tedavilerine devam etmişlerdir. Hasta grubundan 1. Ve 20. günlerde ölçek doldurmadan önce 10 ml venöz kan alınmış ve ELİSA yöntemiyle analiz edilmiştir. Verilerin analizinde değişkenlerin yüzde dağılımları alınmış, sürekli değişkenler için merkezilik ve yaygınlık ölçütleri (ortalama, standart sapma) hesaplanmış, bağımlı ve bağımsız değişkenler arası ilişkiler ki-kare, Student'st testi, Pearson korelasyon testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular ve Tartışma: Hasta ve sağlıklı kontrol grubunun sosyodemografik verileri incelendiğinde, hasta ve sağlıklı kontrol grubunun yaş, eğitim seviyesi, boy, kilo ve BMI açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Hasta ve sağlıklı kontroller arasında stroop ve Weschler Görsel Bellek testi arasında anlamlı bir fark saptandı. Hasta grubu kontrol grubuna göre nörobilişsel tetslerde daha düşük performans gösterdi. Klinik ölçeklerden PANSS genel, PANSS toplam, BPRS ve IGD ölçek puanları ile stroop testi arasında ilişki saptandı. Hastalık semptomları azaldıkça, işlevsellik arttıkça Stroop test performansı arttı. Nöroplastisite belirteçleri ile klinik ölçek verileri 1. Ve 20. Gün için ayrı ayrı değerlendirildi. Yapılan korelasyon analizinde ilişki saptanamadı. Hastaların 1. Ve 20. Gün nöroplastisite biyobelirteçleri karşılaştırıldığında 20. Gün BDNF düzeyleri 1. gün BDNF düzeylerine göre istatistiksel olarak daha yüksek saptandı. Hastaların 1. Ve 20. Günü ile sağlıklı kontrol grubunun nöroplastisite biyobelirteçleri karşılaştırıldığında sağlıklı kontrol grubunu tüm biyobelirteç düzeyleri hasta grubuna göre istatisksel olarak daha yüksekti. Sağlıklı kontrol grubunda nöroplastisite belirteçleri ile nörobilişsel testler karşılaştırıldığında stroop testinde renkli kelimeleri okuma süresi ve renkli kelimlerin rengini söyleme süresi BDNF; GDNF, NGF ve Klotho ile pozitif korelasyon göstermekteydi. Nöroplastisite marker düzeyleri arttıkça okuma süreleri artmaktaydı. Stroop testinde renkli kelimeleri yanlış okuma sayısı ile GDNF arasında pozitif korelasyon saptandı. GDNF düzeyi arttıkça yanlış okuma sayısı artmaktaydı Sağlıklı kontrol grubunda nöroplastisite belirteçleri ile Weschler görsel bellek testi karşılaştrıldığında 1. Dk ve 40.dk test puanları GDNF düzeyleri ile negatif korelasyon göstermekteydi. Tüm gruplarda yapılan BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeyleri birbiriyle pozitif korelasyon göstermekteydi. Sonuç: BDNF, GDNF ve NGF nöroplastisite de önemli olduğu düşünülen nörotrofik faktörlerdir. Klotho bu alanda yeni çalışılmaya başlanmış biyobelirteç olup daha önce bilişsel işlevlerle ilişkisini inceleyen bir çalışma yoktur. Çalışmamızda sağlıklı kontrollerde BDNF, GDNF, NGF ve Klotho düzeyleri düzeylerinin bilişsel işlevlerle ilişkisi saptanmış olup, çalışmamız Klotho'nun bilişsel işlevlerle ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel işlevler, GDNF, Klotho, NGF, Şizofreni

Beyin kaynaklı nörotrofik faktörKlothoNöronal plastisite+2
Betül Türkmen
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kannabis kullanım bozukluğu hastalarında Gastrointestinal Sistem (GIS) hormonları ile agresyon ve aşerme arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Madde kullanımı dünya genelinde biyo-psiko-sosyal bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. En yaygın kullanılan yasa dışı madde esrar ve onun sentetik türevleridir. Esrar yoksunluğu son dönemde tanımlanmış olup agresyon ve aşerme en sık yoksunluk belirtilerindendir. Agresyon ve aşermenin kontrolü bağımlılık tedavilerinde hem arınma (detoks) hem de ayıklığın sürdürülmesinde anahtar rol oynamaktadır. Gastrointestinal hormonları (GİS) olarak bilinen ghrelin, leptin, adiponektin ve rezistin iştahın düzenlenmesi yanında bazı psikiyatrik hastalıklar ve bağımlılıklarla ilişkisi yeni araştırma konularındandır. Bu çalışmada kannabinoid kullanım bozukluğu olan hastalarda yoksunluk döneminde agresyon ve aşermenin GİS hormonları ile ilişkisi incelenecektir. Bu çalışmanın amacı GİS hormonları ile agresyon ve aşerme arasındaki ilişkiyi göstererek bağımlık tedavilerine farklı bir boyut kazandırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmaya Eylül 2018 ile Mart 2020 tarihleri arasında AMATEM Kliniğinde tedavi amacıyla yatan, DSM V kriterlerine göre "Kannabis Kullanım Bozukluğu" tanısı alan 56 hasta ve 45 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalara ve sağlıklı gönüllülere uygulacak olan ölçekler; Bağımlılık Profil Endeksi (BAPİ), Buss Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ), Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ)(sadece hastalara), Durumluluk Süreklilik Kaygı Envanteri(STAI-1 ve 2)'dir. Ayrıca agresyonun değerlendirilmesi için PSAP (Point-Subtraction-Aggression- Paradigm) adlı bilgisayar uygulaması kullanılmıştır. 1 hafta sonrasında hastalara tekrar MAÖ, BPAÖ, STAI-1, STAI-2 ve Açık Agresyon Ölçeği (AAÖ) uygulanmıştır. BULGULAR: Hasta ve kontrollerin 0. gün hormon düzeyleri karşılaştırıldığında; ghrelin, leptin ve adiponektin kan düzeyleri hastalarda anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Tüm katılımcılarda PSAP'ta yanıt/provakasyon ile leptin arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hastalarda agresyonu indükleyen bilgisayar oyunu (PSAP) sonrası ghrelin düzeylerinde ise anlamlı artma, rezistin düzeylerinde ise anlamlı azalma olduğu gösterilmiştir. Tüm katılımcılarda BKI etkisinden bağımsız olarak STAI-1 ve STAI-2 kaygı puanları ile ghrelin düzeyleri arasında negatif 15 korelasyon tespit edilmiştir. Hastaların 0. ve 7. gün anksiyete puanları karşılaştırıldığında STAI-1 puanlarında azalma görülürken, STAI-2 puanlarında anlamlı azalma saptanmıştır. Hastaların 0. gün ve 7. gün agresyon düzeyleri kıyaslandığında BPAÖ ölçeği öfke alt puanının anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Hastaların 7. günde aşerme puanlarının 0. güne göre azaldığı; 7. günde adiponektin, leptin ve rezistin düzeylerinin ise anlamlı olarak arttığı tespit edilmiş olup aşerme puanları ile hormon düzeyleri arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. SONUÇ: Kannabis kullanım bozukluğu hastalarında ghrelin, leptin ve adiponektin düzeylerinin sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır. Kronik kannabinoid kullanımının ghrelin, leptin ve adiponektin hormonları üzerine etkili olmakla birlikte bu etkinin hangi mekanizma ile olduğu net değildir. Kannabinoid bağımlılarının agresyon ve anksiyete düzeyleri sağlıklı gönüllülere göre yüksektir. Hasta grubunda kontrol grubundan farklı olarak agresyonu indükleyen oyun sonrasında ghrelin düzeylerinin anlamlı artışı; kannabinoidlerin ghrelin sinyalizasyonu etkilediğini ve agresyonun indüklenmesine verilen hormonal yanıtı değiştirdiğini düşündürmektedir. Anksiyete puanları ile ghrelin düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Bu bulgular (hastalarda kontrol grubuna göre yüksek agresyon ve anksiyete puanlarının olması, agresyon puanları ile ghrelin düzeyleri arasında korelasyon bulunmaması, anksiyete puanları ile ghrelin düzeyleri arasında korelasyon bulunması) kannabinoid bağımlılarında ghrelinin agresyondaki rolünün anksiyete düzenlenmesi üzerinden olabileceğini düşündürmektedir. PSAP oyununda leptin düzeyleri ile provakasyona kazanma davranışına devam yanıtı arasında korelasyon bulunması, leptinin motivasyonun düzenlenmesinde rolü olabileceğini düşündürmektedir. Kannabinoid bağımlılarında bir haftalık yoksunluk süresince anksiyete, agresyon puanları ve aşermenin azaldığı tespit edilmiştir. Bir haftalık yoksunluk sonrasında leptin, ghrelin ve rezistin düzeylerinde anlamlı artış saptanmıştır. Bu hormonların anksiyete, agresyon ve aşerme ile karmaşık ve dinamik bir ilişkisi olduğunu düşünmekteyiz. Ancak aşerme ile hormon düzeyleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Aşerme, agresyon ve GİS hormonları arasındaki ilişkinin anlaşılması için, çalışma verilerinin tekrarlanmasına ve daha geniş örneklem içeren, daha uzun süreli klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

AdiponektinAşermeGhrelin+7
Elif Merve Kurt
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol-madde kullanım bozukluğu olan bireylerde ilaç dışı tedavi arayışları ve ilişkili etmenler

Giriş ve Amaç: Alkol- madde bağımlılığı önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bağımlılığa yönelik tedavide hekimlerin uygulamış olduğu ilaç tedavisinin yanı sıra, hastaların kendilerinin uygulamış oldukları ilaç dışı tedavi arayışları da olabilir. Kişinin mizacı özellikleri ve bir çeşit geçiş nesnesi olarak da kabul edilen Tanrı ile olan bağlanma biçimi de, bu ilaç dışı tedavi yöntemlerinin seçiminde etkili olabilir. Bu çalışmada bağımlı hastaların ilaç dışı tedavi arayışlarını ve Tanrı ile olan bağlanma biçimleri başta olmak üzere ilaç dışı tedavi arayışları ile ilişkili etmenlerin araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM yataklı servisine ve AMATEM polikliniğine, 15.04.2019 – 15.10.2019 tarihleri arasında başvuran hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamıza DSM-5( Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayısal El Kitabı, 5. Basım)' e göre Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları tanısından en az birini almış 103 hasta katılım sağlamıştır. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, İlaç Dışı Tedavi Anketi, Bağımlılık Profil İndeksi-Uygulayıcı Formu, Tanrı'ya Bağlanma Envanteri uygulanmış olup, beraberinde SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi yapılmıştır. Toplanan verilerin analizi SPSS-22 programı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Bağımlı bireylerde, ilaç dışı herhangi bir yöntem arayış oranı %33 olarak tespit edilmiştir. Bağımlılıktan kurtulmak amacı ile en çok dine yönelme yöntemleri(%24,3) tercih edilmektedir. Tek tek bakıldığında en çok namaz kılma(%17,4) ve spor yapma(%6,7) gibi kendi kendine yardım yöntemleri tercih edilmektedir. Hastaların Tanrı ile olan bağlanma biçimleri ve kişilik özellikleri ile ilaç dışı tedavi yöntemi seçimi arasında ilişki bulunamamıştır. Ama bağımlılık şiddeti ve ek psikiyatrik problemlerin oluşunun ilaç dışı tedavi arayışında bulunmasında etkili olduğu tespit edilmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda bağımlılık şiddeti yüksek olan ve ek psikiyatrik tanıları olan hastaların diğerlerine göre daha fazla ilaç dışı tedavi arayışı gösterdikleri tespit edilmiştir. Bağımlılığın tedavisi çok yönlü bir boyutta ele alınması gereken bir husustur. Çalışmamız bağımlılığın tedavisinde ilaçların yer almasının yanı sıra, hastaların uygulamış oldukları ilaç dışı tedavilerin de olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Alkol Bağımlılığı, Madde Bağımlılığı, Tanrı'ya Bağlanma, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp, Kişilik Özellikleri

Alkol bağımlılığıBağlanmaKişilik özellikleri+7
Çağlar Turan
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HIV pozitif bireylerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaygınlığı

Giriş ve Amaç: DEHB çocukluk döneminde başlayıp erişkin dönemde de devam edebilen, dikkat eksikliği, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik belirtileriyle akademik, mesleki ve sosyal hayata önemli etkileri olan psikiyatrik bir bozukluktur. DEHB hastalarındaki dikkat eksikliği ve dürtüsellik, hastalık öncesi ve sonrasındaki korunma ve tedavi uyumuna olumsuz etkileriyle HIV enfeksiyonunun oluşması ve seyrinde rol oynayabilir. Bu çalışmada HIV pozitif bireylerde DEHB, dikkat eksikliği ve dürtüselliğin yaygınlığı ve hastaların tedavi uyumuna etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniğinde ayaktan takip edilmekte olan ve çalışma süresinde başvuran 50 hasta dahil edildi. Hastalara Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği ve Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS-IV) uygulandı ve DSM-5 kriterlerine göre DEHB ve diğer psikiyatrik bozukluk tanıları kondu. Bulgular: HIV pozitif bireylerin %32'i ASRS-IV ölçek puanlarına göre olası veya büyük olasılıkla DEHB ile uyumlu bulunurken klinik görüşme ile tespit edilen DEHB yaygınlığı ise %4idi. SCİD görüşmesiyle diğer psikiyatrik tanı oranı ise %38 olarak tespit edildi. HIV tedavisi almayan hastalarda Barratt-Planlama puan ortalaması HIV tedavisi alan hastalardan yüksekti. ASRS-IV puanları ile tedavi uyumu arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Birden fazla partneri olan bireylerde Barratt-Dürtüsellik puanı tek partneri olan bireylerden yüksekti. HIV pozitif olduktan sonra partnerinin HIV durumunu bilmediği halde cinsel olarak aktif olan hastalarda partnerinin HIV durumunu bilen hastalara göre Barratt-Toplam ve Barratt-Motor hareketlilik puan ortalaması daha yüksekti. Sonuçlar: HIV pozitif bireylerdeki DEHB yaygınlığını genel toplum yaygınlığına benzer bulduk. ASRS, Barratt ve Morisky ölçeklerinden elde edilen bulgular DEHB belirtileri gösteren HİV pozitif hastaların tedaviye başlama ve sürdürmede daha uyumsuz olduğu ve partnerlerine HIV bulaştırmama konusunda yeterince özenli olmadıkları şeklinde yorumlanabilir. COVİD-19 pandemisi nedeniyle yeterli hasta sayısına ulaşamamış olmakla birlikte araştırmamız HIV pozitif hastalarda DEHB belirtilerinin varlığının tedavi uyumu ve tedavi sonrası korunma üzerinde rolü olduğunu düşündürmektedir.

HIVHIV enfeksiyonlarıHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Rabia Erdoğan
Sakarya University
2021
00