
197
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Beden kütle indeksinin, depresyon ve aleksitimiyle ilişkisi
Literatürdeki Beden Kütle İndeksi (BKİ) ile depresyon arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda pozitif ilişki olduğu ve ilişki olmadığı şeklinde sonuçlar vardır. Bu çalışmada, BKİ'nin depresyon ve aleksitimi ile ilişkili olup olmadığının yanısıra depresyon ile aleksitimi arasında bir ilişki bulunup bulunmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Vücut ağırlığının, boyun karesine bölünmesiyle elde edilen bir değer olan BKİ açısından 3 gruba ayrılan katılımcılar (BKİ=18.5-24.99 olanlar normal, BKİ=25-29.99 olanlar fazla kilolu ve BKİ=30 ve üstü olanlar obez olmak üzere) depresyon ve aleksitimi varlığı bakımından değerlendirilmişlerdir.Katılımcılar Mayıs-2008- Temmuz 2008 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Endokrinoloji Poikliniği'ne başvuran ve TFT'leri normal olan 100 hastadır.Katılımcılara CIDI(depresyon bölümü), BDI ve TADS-26 ölçekleri verilmiştir. Sonuç olarak BKİ ile depresyon arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur.İlişki kadınlarda daha güçlüdür. BKİ ile aleksitimi ve aleksitimi altölçekleri arasında ilişki bulunmamıştır. Depresyon düzeyi ile aleksitimi arasında pozitif ilişki bulunmuştur.Psikosomatik hastalıklar olarak kabul edilen; iskemik kalp hastalığı, gastrit/ülser, hipertansiyon, diabetes mellitus'u olan hastaların aleksitimi puanları, olmayan hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Fibromıyalji sendromu tanısı konulan hastalarda ebeveynlik algısı, aleksitimi ve bağlanma özellikleri
Bu çalışmada Fibromiyalji sendromu tanısı konulan hastalarda erken dönem yaşantılar, ebeveynlik algısı, aleksitimi ve bağlanma özelliklerini incelemek, aralarındaki olası ilişkileri belirlemek amaçlanmıştır. Fibromiyalji sendromu tanısıyla takip edilmekte olan 33 hasta ile kontrol grubu olarak remisyonda romatoid artrit tanısı ile izlenen 30 hasta ve yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından eşleştirilmiş bilinen bir hastalığı olmayan 62 birey çalışmaya dâhil edildi. Katılımcılara araştırmacılar tarafından bu tez çalışması için geliştirilmiş Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Kısa Form- 36, Young Ebeveynlik Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri uygulandı. Fibromiyalji ve romatoid artrit grubunda anksiyete, depresyon ve aleksitimi puanları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Fibromiyalji grubunda yaşam kalitesinin tüm alanlarda bozulduğu ve olumsuz ebeveynlik algısıyla ilgili puanlarının kontrol gruplarına oranla yüksek olduğu saptanmıştır. Bağlanmanın kaygı ve kaçınma boyutu puanları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ebeveynlik algısı ve bağlanma özellikleri gibi etmenlerin aleksitimi ve fibromiyalji gelişiminde, hastalık davranışında önemli rolü olabilir. Bu bulgular ışığında bir psikosomatik görüngü olarak kabul edilebilecek fibromiyalji sendromuna farklı disiplinlerin birlikte yaklaşımı önemlidir. Fiziksel hastalık boyutu ile uğraşıldığı kadar hastalığı başlatmakta ve sürdürmekte rol alan ruhsal nedenlere odaklanmak, gerekli psikoterapi müdahalelerinde bulunmak hastalığın gidişatını olumlu yönde etkileyebilir.
Majör depresif bozuklukta SLC6A4 geni 5-HTTLPR polimorfizmi ile çocukluk çağı örselenmeleri ve ebeveynlik algısı ilişkisi
Bu çalışmanın amacı Majör Depresif Bozukluk (MDB) tanısı konan bireylerin ve sağlıklı kontrollerin 5-HTTLPR polimorfizmlerini belirlemek; çocukluk çağı örseleyici yaşantıları ve algılanan ebeveynlik niteliği ile 5-HTTLPR polimorfizmleri arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu irdelemek; MDB'nin ortaya çıkmasında, şiddetinde ve yineleyiciliğinde gen-çevre etkileşiminin rolüne dair yeni bulgulara ulaşmaktır. Çalışma kapsamında hastalar Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuranlar arasından seçildi. Çalışmaya alınan tüm bireylere Uluslararası Bileşik Tanı Görüşmesi (CIDI) uygulandı ve MDB tanısı konan 99 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubuna yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından eşleştirilmiş, CIDI ile ruhsal bozukluğu olmadığı belirlenen 108 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcılara, bu tez çalışması için hazırlanmış Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu ile Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği (ÇÖYÖ), Young Ebeveynlik Ölçeği (YEBÖ) uygulandı. Çalışma kapsamında bütün katılımcılar 5-HTTLPR gen polimorfizmi açısından analiz edildi. MDB grubu ve kontrol grubu arasında genotip açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta ve kontrol gruplarının genotiplere göre BDÖ ve BAÖ puanları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. ÇÖYÖ puanları ve YEBÖ puanları hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Yapılan regresyon analizinde ÇÖYÖ ve YEBÖ alt boyutlarının BDÖ ve BAÖ puanlarını yordadığı saptandı. Korelasyon analizlerinde 5-HTTLPR polimorfizminin bir veya iki S alleline sahip bireylerde ÇÖYÖ toplam ve alt ölçek puanları ile YEBÖ alt ölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. L/L genotipine sahip hastalarda da bazı YEBÖ alt ölçek ve ÇÖYÖ puanlarında kontrol grubuna göre anlamlı farklılık olmakla birlikte bu S allel taşıyıcılarına göre belirgin düzeyde daha düşüktü. Gen-çevre etkileşiminin erken dönem örselenme yaşantılarının yoğunluğu ve algılanan ebeveynliğin niteliği aracılığıyla araştırıldığı bu çalışmada, MDB gelişiminde çevresel faktörlerin daha etkili olduğu, ancak S alleli taşıyan bireylerin L/L genotipindeki bireylere göre çevresel etkenlere daha duyarlı olduğu; dolayısıyla MDB geliştirme risklerinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Sadece riskli genotipe sahip olmak, MDB'nin gelişmesini ve şiddetini tek başına belirlememektedir. Anahtar Sözcükler: 5-HTTLPR, depresyon, ebeveynlik, çocukluk çağı örselenmesi
Fonksiyonel gastrointestinal hastalık tanısı konulan hastalarda aleksitimi ve bağlanma biçimleri
Bu çalışmada Fonksiyonel Gastrointestinal Hastalık (FGİH) tanısı konulan hastalarda anksiyete depresyon birlikteliği, aleksitimi düzeyleri ve bağlanma biçimlerini incelemek, aralarındaki olası ilişkileri belirlemek amaçlanmıştır. FGİH tanısı konulan 106 hasta ile 94 sağlıklı kontrol grubu yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından eşleştirilerek çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara araştırmacılar tarafından bu tez çalışması için geliştirilmiş Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu, Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri uygulandı. FGİH tanısı konulan hastalarda sağlıklı kontrol grubuna kıyasla güvensiz bağlanma biçimlerinden kaçınan bağlanma biçimi ile aleksitimi, anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından anlamlı derecede yüksek değerler elde edildi. FGİH alt ve üst FGİH olarak karşılaştırıldığında değişkenler açısından anlamlı bir fark bulunamadı. FGİH etiyolojisi tam olarak açıklanamayan pek çok etkenin rol oynadığı düşünülen bir grup hastalıktır. Psikojenik faktörlerle ilişkisi bilinmektedir. Klinikte FGİH tanısı konulan hastaları değerlendirirken, bağlanma biçimlerini dikkate almak, güvensiz bağlanma biçimlerinin tedavi arayışı ile ilişkisini göz önünde bulundurarak hasta merkezli yaklaşımlar oluşturmak, hastanın tedavi uyumunu bozmasını ve/veya tedaviyi bırakmasını önlemeyi sağlayabilir. FGİH'de sıkça psikiyatrik eş tanı görülmesi disiplinler arası işbirliği içinde tedavinin sürdürülmesi gerektiğini göstermektedir. Bu işbirliği hastalık gidişini olumlu etkileyebilir. FGİH hastalarında gerektiğinde farmakolojik psikiyatrik ilaç tedavisi yanı sıra psikoterapötik yaklaşımlar tedaviye önemli katkı sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: FGİH, Aleksitimi, Bağlanma
Fonksiyonel gastrointestinal hastalıklarda kişilik özellikleri, savunma düzenekleri ve öfke
Bu çalışmada, fonksiyonel gastrointestinal hastalıklarda (FGİH) kişilik özellikleri, savunma düzenekleri ve öfke ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Bu araştırmaya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniğine 08.02.2015 -31.05.2015 tarihleri arasında muayene ve tedavi amacıyla başvuran, gastroskopi ve kolonoskopi yapılıp gastroenteroglar tarafından ROMA III kriterlerine göre FGİH tanısı konulan, 18 - 65 yaşları arasında, okuma yazma bilen, değerlendirme araçlarını yanıtlayabilecek zihinsel kapasitesi olan gönüllü bireyler kabul edilmiştir. Bu gruba ek olarak bilinen kronik gastrointestinal hastalığı olmayan, yaş, cinsiyet ve eğitim durumu eşleştirilmiş bireyler kontrol grubu olarak alınmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formunun yanı sıra Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Eysenck Kişilik Anketi Kısa Formu, Savunma Biçimleri Testi ve Sürekli Öfke-Öfke İfade Tarz Ölçeği uygulanmıştır. İstatistiksel değerlendirmede FGİH ve sağlıklı kontrol grubu arasında kişilik özellikleri ve olgun, nevrotik ve ilkel savunma düzenekleri arasında fark gözlenmemiş, ancak FGİH grubunda öfkenin daha fazla içe yansıtıldığı bulunmuştur. FGİH etiyolojisinde ve gidişinde kişilik özelliklerinin, savunma düzenekleri ve öfkenin rol oynayabileceği düşünülebilir. Diğer yandan kronik bir hastalık olan FGİH sonucunda da savunma düzenekleri ile öfke düzeyleri de değişebilir. FGİH'nin ele alınma ve tedavi sürecinde psikolojik faktörlerin göz önünde tutmanın ve psikiyatrik değerlendirmenin de yer aldığı disiplinler arası işbirliği kurmanın tedaviyi güçlendirebileceği ve hastanın tedaviye uyumunu artırabileceği düşünülmüştür.
Panik bozukluğuna eşlik eden yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğunda bağlanma biçimleri, mizaç, çocukluk travmaları ve erken yaşam olayları
Bu çalışmada Panik Bozukluk tanısı konulan hastalar içinde Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu eşlik eden ve etmeyenleri erken yaşam olayları, çocukluk çağı travmaları, mizaç ve bağlanma özelliklerini incelemek, sağlıklı kontroller ile kıyaslayarak olası etiyolojik farklıkları belirlemek amaçlanmıştır. CIDI uygulanarak belirlenen 74 Panik Bozukluk hastası ve 74 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 148 birey çalışmaya dahil edildi. Panik Bozukluk tanısı konulan 74 hastadan 40'ında Ayrılma Anksiyetesi İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme ile belirlenen Yetişkin Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu saptandı. Panik bozukluk belirti şiddetini belirlemek amacıyla klinisyen tarafından Panik Bozukluk Şiddet Ölçeği uygulandı. Bu tez çalışması için geliştirilmiş Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Temps-A Mizaç Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II katılımcılar tarafından dolduruldu. AAB'nin %67,5 oranında yetişkinlikte döneminde ortaya çıktığı bulunmuştur. Çocukluk döneminde ebeveynden ayrı kalma, siklotimik mizaç özellikleri, baskın endişeli mizaç, eş tanılı ruhsal hastalıklar ve depresyon, bağlanma kaygı boyutu, işlevsellik kaybı ile PB'ye YAAB eşlik etmesi arasında ilişki saptanmıştır. ÇAAB panik bozukluğuna YAAB eşlik etme riskini yaklaşık 7 kat; baskın endişeli mizaç panik bozukluğuna YAAB eşlik etme riskini yaklaşık 5 kat artırmaktadır. Kaygılı bağlanma, endişeli baskın mizaç ve siklotimik mizaç özellikleri, çocukluğun erken dönemlerinde ebeveynden ayrı kalma gibi etiyolojik faktörler PB'ye YAAB eşlik etme riskini artırmaktadır. YAAB panik bozukluğuna göz ardı edilemeyecek sıklıkta eşlik etmektedir ve hastalık şiddetindeki artış ile birlikte işlevsellik kaybını da artırdığı bulunmuştur. ÇAAB hem pür PB'yi hem de PB'yeYAAB eşlik etmesini belirgin olarak artırmaktadır.
İlk atak psikozda korpus kallozum hacmi ile negatif belirtiler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi: Geriye dönük manyetik rezonans görüntüleme çalışması
Amaç: İlk atak psikozda her iki hemisferin iletişiminin bozulması ile psikoz arasında ilişki olabilir. Bu çalışmanın amacı ilk atak psikoz olgularının korpus kallozum hacmi ile psikoz semptomatolojileri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Çalışma bir olgu kontrol çalışmasıdır. Çalışma grubundaki ilk atak psikoz olguları ve kontroller DEÜTF Psikiyatri anabilim dalı yatan hasta servisi arşivi ve radioloji arşivinden elde edilmiştir. Geriye dönük bir çalışmadır. Olgular PANS ölçeği ile değerlendirildi. İki hemisfer arasında ana bağlantıyı oluşturan korpus kallozum manyetik rezonns görüntüleme ile incelendi. İlk atak psikozu olan 27 olgu ve 29 sağlıklı gönüllü 1,5T MR ile değerlendirildi. her iki grubun korpus kallozum hacimleri ölçülerek karşılaştırıldı. PANS ölçeği skorları ve korpus kallozum hacmi korelasyonları Spearman Rho korelasyonu ile incelendi. Bulgular: Korpus kallozum hacmi ilk atak psikoz hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha düşüktü. Korpus kallozum hacmi ile emosyonel geriçekilme arasında negatif korelasyon saptandı. Üstelik halusinasyonlarla korpu kallosum hacmi arasında pozitif korelasyonu vardı. Sonuç: Frontal lobların bağlantısında korpus kallozum en önemli rolü üstlenmektedir. İlk atak psikozda da korpus kallozum bağlantılarının bozuk olduğu hipotezi doğrulandı. Korpus kallozum hacmi ile emosyonel geriçekilme arasında negatif korelasyon saptandı. Üstelik halusinasyonlarla korpus kallosum hacmi arasında pozitif korelasyonu vardı. Korpus kallozum hacmi ile varsanılar ve emosyonel geri çekilme semptomları ilişkilidir. Bu semptomların oluşumunda korpus kallosum bağlantılarındaki değişiklikler rol oynuyor olabilir.
Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklarda sosyal çevrenin relapslar üzerine etkisi
Amaç: Şizofreni ve diğer psikotik bozuklukların sıklık ve yaygınlığı ile sosyal çevre arasındaki ilişki uzun zamandır üzerinde çalışılan bir konudur. Ancak sosyal çevrenin hastalık prognozu ve relapslar üzerine etkisi ile ilişkili araştırmalar ise sınırlıdır. Ayrıca sosyal çevre ile ilişkili bir kavram olarak "sosyal sermaye" ile psikotik bozukluklar arasındaki ilişki son yıllarda üzerinde çalışılan bir alandır. Şizofrenide relaps kavramı halen net tanımlanamamıştır. Bu çalışmada şizofreni ve diğer psikotik bozukluklarda sosyal çevrenin relapslar üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma kayıtlara dayalı retrospektif bir izlem çalışmasıdır. Şizofreni (112) ve diğer psikotik bozukluk (35) tanılı 147 hasta çalışmaya dâhil edildi. Tıbbi kayıtlar geçmişten ileriye doğru taranarak ve hasta görüşmeleri ile 5 yıllık döneme ait (1 Ocak 2009–31 Aralık 2013); yerleşim öyküsü (mahalle ve adres değişikliği), relaps öyküsü ve antipsikotik ilaç kullanımına ait veriler elde edildi. Sosyal çevre bileşenleri olarak mahalle sosyoekonomik yoksunluk göstergeleri (işsizlik oranı/ düşük gelirli oranı), mahalle sosyal sermaye düzeyi (TurkSch: İzmir psikotik bozukluklarda gen-çevre etkileşimi için akıl sağlığı araştırması verileri) ve mahallede seçimlere katılım oranı (kesiştiren sosyal sermaye) tanımlandı. Sosyal çevre özelliklerinin relapslar ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Mahalle sosyal çevre özellikleri ile relapslar arasında ilişki saptanmadı. Adres değişikliği (residential mobility) relaps olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha fazla saptandı (p<0,05). Relaps olanlarda izlem süresince relaps olmayanlara göre daha yüksek dozda antipsikotik ilaç kullanımı saptandı (p<0.05). Relaps olanlarda olmayanlara göre yaş ortalaması anlamlı olarak daha düşük saptandı. Karıştırıcı faktörlerin (yaş, cinsiyet, eğitim durumu) kontrol edilmesinden sonra yaş ile relapslar arasındaki ilişkinin anlamlı düzeyde devam ettiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Sosyal çevre özelliklerinin relapslar üzerine anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Adres değişikliği relaps olasılığını artırmaktadır. Ayrıca aynı adreste ikamet süresi kısaldıkça relaps olasılığı artmaktadır. Relaps öyküsü; daha yüksek dozda antipsikotik ilaç kullanımı ile ilişkilidir. Yaş arttıkça relaps olasılığı azalmaktadır. Tanımlanması ve ölçümü zor bir kavram olan sosyal çevrenin etkilerini saptayabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Şizofreni, psikotik bozukluklar, sosyal çevre, sosyal sermaye, relaps
İki uçlu duygudurum bozukluğu tanılı hastalarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ek tanısı varlığında dürtüsellik, risk alma davranışının ve nörobilişsel işlevlerin sağlıklı kontrollerle karşılaştırması
Amaç: İki uçlu duygudurum bozukluğu (bipolar bozukluk, BPB) ve dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) sıklıkla birlikte görülebilen psikiyatrik hastalıklardır. Nörobilişsel bozulma ve dürtüsellik her iki hastalıkta da gözlenen bulgulardır. Bu çalışmanın amacı erişkin BPB ve DEHB ektanısı olan hastaların (BPB+DEHB) dürtüsellik, risk alma davranışlarının ve nörobilişsel işlevlerinin yalnız BPB tanılı, yalnız DEHB tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerle (SK) karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Böylece bu iki tanının birlikteliğinin belirtilen işlevler üzerine ne derecede etkilerinin olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Yöntem: Araştırmaya BPB tanısı almış 37 hasta, DEHB tanısı almış 43 hasta, BPB+DEHB tanısı almış 21 hasta ve 51 SK dahil edilmiştir. Hasta grupları ve SK'ler başlıca dürtüsellik, risk alma ve bir dizi nörobilişsel işlevler açısından karşılaştırılmıştır. Çoklu ve ikili grup karşılaştırmaları non-parametrik testler kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Her üç hasta grubunun da yürütücü işlevler, dikkat ve işlem hızı testlerinde SK'e göre anlamlı olarak daha kötü performans sergilediği; dürtüselliklerinin SK'e göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ek olarak BPB grubunun sözel öğrenme, bellek, işleyen bellek ve sözel akıcılık testlerinde, BPB+DEHB grubunun sözel akıcılık testlerinde, DEHB grubunun ise işleyen bellek testinde SK'e göre anlamlı olarak daha kötü performans sergilediği gözlenmiştir. BPB ve BPB+DEHB grupları arasında herhangi bir nörobilişsel testte farklılık olmadığı; BPB grubunun sözel öğrenme ve bellek testlerinde; BPB+DEHB ve BPB gruplarının ise bazı dikkat, işlem hızı ve sözel akıcılık testlerinde DEHB grubuna göre daha kötü performans sergilediği gözlenmiştir. Tüm hasta grupları dürtüsellik ölçeğinde SK'e göre anlamlı olarak yüksek puan almışlardır. Ayrıca DEHB ve BPB+DEHB grupları da dürtüsellik ölçeğinde BPB grubundan anlamlı olarak daha yüksek puan almışlardır. Tüm hasta grupları tepki ketleme testinde SK'e göre anlamlı olarak daha dürtüsel özellikler sergilemişlerdir. Risk alma davranışı açısından gruplar arasında fark bulunmamıştır. Sonuç: Sonuçlarımız BPB ve DEHB ektanılı hastaların, yalnız BPB tanılı hastalara benzer nörobilişsel bozulma sergilediğini; dürtüsellik özelliklerinin de yalnız DEHB tanılı hastalara benzer olarak yüksek olduğunu göstermektedir. Bu durum BPB ve DEHB ektanılı hastalarda hastalık seyrinin olumsuz gidişine ve tedavide güçlüklere sebep olabilir. Tedavinin bu sonuçlar üzerindeki etkisini araştırmak için daha büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, dürtüsellik, risk alma, nörobilişsel işlevler
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu hastalarında emosyonel disregülasyon ve impulsivite ilişkisi
Amaç: Yeni araştırmalar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) etyopatogenezinde emosyonel disregülasyonun (ED) rolü üzerinde durmaktadır. Dürtüsellik ise bu bozuklukta iyi bilinen bir çekirdek belirtidir. Çalışmamızın amacı erişkin DEHB hastalarında ED ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Duygusal durum ile davranışsal boyutun incelenecek olmasının bu hastalığı daha iyi anlamamızı sağlayacağı düşünülmüştür. Yöntem: Araştırmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre DEHB tanısı alan 45 erişkin hasta ve 46 sağlıklı kontrol (SK) dahil edilmiştir. Hastalarda DEHB belirtilerinin şiddetini belirlemek amacıyla DEHB özbildirim ölçekleri ile kullanılmıştır. Ayrıca hastalar anksiyete ve depresyon belirtilerinin ölçümü için Hamilton Anksiyete ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçekleri ile değerlendirilmiştir. Tüm katılımcılar Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ) ve Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11) ile değerlendirilmiştir. Hasta grubundaki 17 dikkat eksikliği baskın tip (DEHB-DB) hastası bir grupta (n=17); 27 bileşik tip hastası ile 1 hiperaktivite/dürtüsellik baskın tip hastası (n=28) ise ayrı bir grupta (DEHB-Diğer) incelenemiştir. Bulgular alt gruplar ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: DEHB-DB ve DEHB-Diğer gruplarında DDGÖ toplam ve tüm alt ölçek puanları istatistiksel olarak birbirine benzer ve sağlıklı kontrol grubundan yüksek olarak saptanmıştır. Ayrıca BDÖ toplam ve tüm alt ölçek puanları da DEHB alt gruplarında kontrol grubundan yüksek olarak saptanmıştır. DDGÖ tüm alt ölçekleri ile BDÖ tüm alt ölçekleri arasında anlamlı ilişkiler olduğu gösterilmiştir. Wender Utah Derecelendirme Ölçeği-25 (WUDÖ-25) ile ölçülen çocukluk dönemi DEHB belirtileri ile daha çok "strateji", "dürtü" ve "hedefler" alanlarındaki duygu düzenleme güçlüklerinin ilişkili olduğu bulunmuştur. Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS) alt ölçeklerinden "dikkat eksikliği" ile "hedefler" arasında da anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda her iki alt gruptaki DEHB hastalarının sağlıklı kontrollere göre duygu düzenlemekte belirgin güçlük yaşadıkları ve daha yüksek düzeyde dürtüsel davranışlar gösterdikleri saptanmıştır. Bu bulgulara ek olarak, ED ile dürtüsellik arasında anlamlı bir ilişki saptanması nedeniyle bu iki yapının birlikte DEHB kliniğini olasılıkla değiştirdiği düşünülmüştür. Genel olarak sonuçlar önceki çalışmaların sonuçlarıyla uyumludur. Çalışmamızın önemli bir noktası, erişkin DEHB ve alt tiplerinde duygu düzenleme güçlükleri ve dürtüsel davranış boyutunu birlikte araştıran bildiğimiz ilk çalışma olmasıdır. Bu iki yapının benzerlikleri ve ayrımları, bilişsel işlevlere yönelik nöropsikolojik testler ile beyin görüntüleme tekniklerini birlikte uygulayarak yapılacak gelecek araştırmalarla belirlenebilir. Anahtar kelimeler: Emosyonel disregülasyon, impulsivite
Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtilerinin opiyat kullanım bozukluğunda klinik ve tedavi süreçlerine etkisi
Amaç: Opiyat Kullanım Bozukluğu (OPKB) tanısı almış kişilerde DEHB belirtileri, dürtsüsellik ve agresyon düzeyleri ve klinik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Alkol Madde Bağımlılık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya yatarak tedavi olan DSM-5 tanı kriterlerine göre OPKB tanısı alan, görüşme sırasında yoksunluk belirtileri göstermeyen ve madde etkisinde olmayan 18-40 yaş aralığındaki toplam 100 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuyla benzer 50 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı-yapılandırılmış Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ile birlikte Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Ölçeği, Buss-Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ) ve farklı olarak sadece araştırma grubuna Bağımlılık Profil İndeksi uygulandı. Veriler PASW 18 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmada OPKB grubunda; erişkin DEHB belirti düzeyi, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. OPKB olanların; %30'unun düşük, %36'sının orta, %34'ünün yüksek düzeyde erişkin DEHB belirtisine sahip olduğu tespit edildi. Yine erişkin DEHB belirti düzeyi ile eroin kullanma miktarı,süresi ve bırakma girişimi ve hastaneye yatış sayısı pozitif korelasyon gösterdi. Çalışmamızda BDÖ ve BPAÖ toplam puanları, OPKB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksekti.Erişkin DEHB belirti düzeyi arttıkça BDÖ VE BPAÖ toplam puanları artmaktaydı. Sonuç: Erişkin DEHB belirtileri, dürtüsellik ve agresyon gibi özelliklerin OPKB riskini artırdığı gözlenmiştir. Bağımlılıkla mücadelede bu belirtileri görmek, tedavi ve takipte yarattığı sorunları bilmek önemlidir. Tedavi anlamında da bu noktaların üzerinde daha fazla durulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Opiyat Kullanım Bozukluğu, Erişkin DEHB, Dürtüsellik, Agresyon
İki uçlu bozukluk tanılı hastalar, birinci derece akrabaları ve sağlıklı kontrollerde serum bdnf düzeylerinin ve nörobilişsel işlevlerin karşılaştırılması
Amaç: İki uçlu bozukluk manik ve depresif ataklarla karakterize kronik bir hastalıktır. Etiyolojisi hala tam olarak anlaşılamamıştır. Nörotrofinler ve nörobilişsel işlevler iki uçlu bozukluk için olası endofenotip adaylarıdır. Bu çalışmanın amacı ötimik hastalarda, onların birinci derece akrabalarında ve sağlıklı kontrollerde endofenotip adayları olarak serum BDNF düzeylerini ve nörobilişsel fonksiyonları incelemektir.Yöntem: İki uçlu bozukluk tanılı ötimik durumda olan 30 hasta ve onların 19 birinci derece akrabası ve 24 cinsiyet, yaş ve eğitim olarak hastalarla eşleştirilmiş sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Serum BDNF seviyeleri sandviç-ELİSA kiti kullanılarak ölçüldü. Hastalar DSM-IV-TR için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I), Young Mani Ölçeği (YMÖ), Hamilton Depresyon Ölçeği-17 (HDÖ-17), İki Uçlu Bozukluklar için klinik genel değerlendirme Ölçeği-BP-GKİ (BP-CGI), İşlevselliğin Genel Değerlendirmesi Ölçeği -İGD (GAF) ile değerlendirildi. Nörobilişsel değerlendirme için geniş nörobilişsel test bataryası kullanıldı. İstatistiksel analizi için Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U, Ki-kare, Spearman ve Pearson korelasyon analizleri kullanıldı.Bulgular: Serum BDNF düzeyleri üç grup arasında bir fark göstermiyordu. Hem hastalar hem de birinci derece akrabaları dikkat, yürütücü ve sözel bellek işlevlerinde sağlıklı kontrollere göre daha kötü bir performans gösterdiler. Birinci derece akrabaların nörobilişsel test skorları hastalarla sağlıklı kontrollerin skorlarının arasındaydı. Tüm grupta BDNF düzeyleri ile nörobilişsel test sonuçları arasında bir ilişki yoktu.Tartışma: Bu çalışmanın sonuçları göstermiştir ki serum BDNF düzeyi ötimik durumdaki iki uçlu bozukluk tip I hastalarını birinci derece akrabalardan ve sağlıklı kontrollerden ayırmamaktadır. Ancak bazı nörobilişsel işlevler hastalarla birinci derece akrabaları sağlıklı kontrollerden ayırabilmektedir. Endofenotipin hastalık döneminin yanı sıra iyilik döneminde de varolması beklendiği için BDNF, iki uçlu bozukluk için endofenotip olma ölçütlerini karşılamamaktadır. Tersine nörobilişsel işlevlerdeki bozulma ötimik hastalarda ve onların birinci derece akrabalarında gösterildiği için iki uçlu bozukluk için daha uygun bir endofenotip adayıdır.
İntravenöz kullanımı olan ve olmayan opiat bağımlısı hastalarda kişilik, mizaç özellikleri ve dürtüsellik düzeyleri
Amaç: İntravenöz kullanımı olan ve olmayan opiyat bağımlısı hastalarda mizaç özellikleri, kişilik özellikleri, dürtüsellik düzeyleri ve klinik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya polikliniğe başvuran ve yatarak tedavi olan DSM-5 tanı kriterlerine göre opiyat kullanım bozukluğu tanısı alan 18-40 yaş arası 35 intravenöz kullanımı olan ve 35 intravenöz kullanımı olmayan toplam 70 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuyla benzer özelliklerde, hiçbir madde kullanım öyküsü olmayan 35 sağlıklı gönüllü kişi alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı yapılandırılmış Sosyodemografik Veri Formu ile birlikte, Buss Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ), TEMPS-A Mizaç Ölçeği ve SCID-II kişilik envanteri uygulandı. Veriler PASW 20 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmada opiyat kullanım bozukluğu olan gruplarda; dürtüsellik ve agresyon düzeyi ile antisosyal kişilik bozukluğu oranı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. İntravenöz kullanımı olan ve olmayan opiyat bağımlısı gruplarda dürtüsellik ve agresyon düzeyi, mizaç ve kişilik özellikleri yönünden anlamlı fark bulunmadı. Yine çalışmamızda antisosyal kişilik bozukluğu olan grupta, antisosyal kişilik bozukluğu olmayan gruba göre dürtüsellik ve agresyon düzeyi ile yasal sorunlar ve esrar kullanım oranları anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Sonuç: Dürtüsellik ve agresyon düzeylerinin yüksekliği, antisosyal kişilik bozukluğu gibi özelliklerin opiyat kullanım bozukluğu riskini artırdığı gözlenmiş ancak intravenöz kullanımla bir ilişkisi tespit edilmemiştir. Bu belirtileri görmek, tedavi ve takipte yarattığı sorunları bilmek bağımlılıkla mücadele için çok 69 önemlidir. Ayrıca opiyat kullanım yöntemi sebep ve sonuçları ile ilgili de daha fazla sayıda ve kapsamlı çalışmaya ihtiyaç gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Opiyat Kullanım Bozukluğu, İntravenöz Kullanım, Dürtüsellik, Agresyon, Kişilik, Mizaç
Şizofreni hastaları ve birinci derece akrabalarında minör malformasyonlar ile bilişsel fonksiyonların ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı şizofreni hastaları, birinci derece yakınları ve sağlıklı gönüllülerde minor fiziksel anomalilerin bilişsel işlevlerle ilişkisini karşılaştırmalı olarak araştırmaktır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi hastanesi psikiyatri polikliniğinde yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı alan, alkol ve madde kullanım bozukluğu olmayan 18-65 yaş aralığındaki toplam 50 hasta alındı. Hastaların birinci derece yakınlarının oluşturduğu grup ve hastalarla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubu çalışmada yer alan diğer iki gruptu. Bu son iki grupta da gönüllü sayısı 50 idi. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı-yapılandırılmış sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ile birlikte Minor Malformasyonlar Ölçeği, Stroop testi, Wisconson kart eşleme testi, SCID 1 ve farklı olarak sadece şizofreni grubuna Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği uygulandı. "SPSS 22.0" programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmada şizofreni hastaları ve birinci derece yakınlarında ağız anomalileri (yarık dil) kontrollere göre anlamlı olarak daha sık gözlenmiştir. Şizofreni hastalarında kulak anomalileri (özellikle kulak asimetrisi) birinci derece yakınlarına ve kontrollere göre anlamlı olarak daha sık gözlenmiştir. Şizofreni hastalarında kulak anomalileri ile Stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup, bu ilişki birinci derece yakınlarda ve kontrollerde saptanmamıştır. Şizofreni hastalarında ekstremite tutulumu ile S3 Stroop testi hata sayısı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Birinci derece akrabalarda ağız tutulumu ile S1 Stroop test skoru, S3 Stroop testi hata sayısı arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Kontrollerde ise ağız tutulumu ile S5 Stroop test skoru, S5, S3 Stroop testi hata sayısı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, kulak anomalileri hasta grubunda kontrollerden daha yüksek, ağız anomalileri ise hasta ve yakınlarında kontrollerden daha yüksek saptanmıştır. Bu bulgu MFA'ların hastalıkla ilişkili olabileceği ve bu ilişkinin genetik bir zemine dayandığını gösteriyor olabilir. İkinci önemli bulgumuz ise şizofreni hastalarında kulak anomalileri ve Stroop testi arasında anlamlı bir ilişki saptanmış olmasıdır. Bu da bize minor fiziksel anomaliler ve şizofreni açısından en azından hastaların bir kısmında nörogelişimsel ortak bir yolun var olduğuna işaret etmektedir.
Alkolün beyin yapısı ve bilişsel işlevler üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, alkol alımının kesilmesini takiben ilk hafta içinde, alkol bağımlılarındaki yapısal beyin değişikliklerini ve bilişsel etkilenmeyi sağlıklı gönüllülerin verileriyle karşılaştırarak saptamak ve sekiz haftalık arınıklık sonrası, beyin yapısı ile bilişsel işlevlerdeki bu etkilenmenin nasıl bir değişim gösterdiğini incelemektir. Ayrıca nörobilişsel işlevlerin, hipokampüs ve ventrikül hacimleriyle ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.Yöntem: Sağ elini kullanan, alkol bağımlılığı tanısı alan on sekiz erkek hastaya, çalışma başlangıcı (yoksunluğun ilk haftası) ve ortalama sekiz haftalık arınıklık sonrası nörobilişsel testler uygulandı. Nörobilişsel değerlendirme ile ±3 gün içinde olacak şekilde, hipokampüs ve ventrikül hacimleri başlangıçta ve sekiz haftalık arınıklık dönemi sonrası, manyetik rezonans beyin görüntüleme yöntemi kullanılarak değerlendirildi. Yaş ve eğitim süreleri hastalarla eşleştirilmiş, sağ elini kullanan on sekiz erkek sağlıklı gönüllüye nörobilişsel testler ve manyetik rezonans görüntüleme bir kez uygulandı. Bilişsel işlevlerden yürütücü işlevler, sözel/sözel olmayan bellek, sözel akıcılık, işleyen bellek, dikkat, üst ekstremite motor işlevi, görsel-uzamsal beceriler değerlendirildi.Bulgular: Alkol bağımlılığı tanısı alan hastaların başlangıç değerlendirmesinde hipokampüs hacimleri kontrollerden küçük, ventrikül hacimleri büyük bulundu. Yürütücü işlevler, hemen ve gecikmiş sözel/sözel olmayan bellek, sözel akıcılık, görsel uzamsal beceriler, üst ekstremite motor becerilerinde bozulma saptandı. İzlem değerlendirmesinde alkol bağımlılarının hipokampal hacimlerinde anlamlı artış ve ventrikül hacimlerinde anlamlı küçülme bulundu. Yürütücü işlevler, semantik sözel akıcılık ve üst ekstremite motor işlevleri dışında hastaların diğer tüm bilişsel fonksiyonlarında istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı. Nörobilişsel işlevler ile hipokampüs veya ventrikül işlevleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Bulgular alkol bağımlılığı olan hastalarda, arınıklığın erken evrelerinde, hem beyin yapısında hem de nörobilişsel işlevlerde düzelmeyi göstermektedir. Ancak beynin bazı bölgeleri ve işlevleri arınıklığa karşın iyileşmemektedir. Bu kısmi düzelmenin altında yatan mekanizmaların anlaşılması, alkol bağımlılığında daha etkin tedavi stratejilerinin geliştirilmesi ve beynin rejenerasyon mekanizmalarının anlaşılmasında yardımcı olabilir.
Şizofreni tanısı olan hastalarda yüz ve duygu tanımanın sosyal işlevsellik ile ilişkisi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırması
Amaç: Bu çalışmanın amacı şizofreni hastalarında yüz ve duygu tanıma becerilerinin değerlendirilmesi, yüz ve duygu tanımanın sosyal işlevsellik ile ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi hastanesi psikiyatri polikliniğinde yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı alan, alkol ve madde kullanım bozukluğu olmayan 18-65 yaş aralığındaki toplam 60 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuyla benzer 60 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı-yapılandırılmış Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ile birlikte Gözler Testi, Benton Yüz Tanıma Testi, Sosyal İşlevsellik Ölçeği, SCID 1 ve farklı olarak sadece şizofreni grubuna Pozitif ve Negatif belirtileri değerlendirme Ölçeği uygulandı. Veriler "R Core Team" in 'R' programı kullanılarak analiz edildi Bulgular: Şizofreni hastaları sosyal işlevsellik, duygu ve yüz tanıma açısından zayıf beceri ve yeterlilik göstermiştir. Sadece pozitif belirtili şizofreni hasta grubunda kontrollere benzer şekilde yüz tanıma daha iyiydi. Bu grupta duygu ve yüz tanımanın artması ile kişiler arası ilişkiler artığı, duygu tanıma artığında yetkinliğin arttığı gözlenmedi. Buna karşın karma belirtili hastalarda duygu tanıma artıkça kişiler arası ilişkilerin azaldığı; negatif belirtili şizofreni hastalarında duygu tanıma artıkça sosyal işlevselliğin bozulduğu gözlendi. Tüm hasta ve negatif belirtili hasta grubunda duygu tanıma azaldıkça da boş zaman değerlendirme aktiviteleri artığı saptandı. Negatif belirtiler, düşünce yoksullaşması, dikkat bozukluğunun artması ile duygu tanımanın azaldığı gözlenirken, pozitif belirtiler ile duygu tanıma arasında ilişki saptanmamıştır. Yüz tanımanın pozitif belirtiler, özellikle garip davranış ve sanrıların artması ile artığı bulunmuştur. Sonuç: şizofreni hastalarında duygu ve yüz tanıma becerilerinde bozulma saptanmıştır. Bu bozulma negatif belirtilerin şiddetlenmesi artmaktadır. Hasta gruplarında sosyal işlevsellik ile duygu tanımanın ilişkisi farklı sonuçlanmıştır. Bu bulgulara göre aralarında basit ve doğrusal bir ilişki olmayıp başka faktörlerin etkisine açık dolaylı bir ilişki olabilir. Bu açıdan kişiye özel sosyal ortamlara ve ilişkilere adapte edici özellikte tedavi programlarının geliştirilmesinde önemli olabilir.
Karaciğer nakli öncesinde ve nakilden bir yıl sonra psikiyatrik belirti ve bozukluk yaygınlığı, yaşam kalitesi, genel bilişsel ve cinsel işlevler
Amaç: Bu çalışmanın birincil amacı karaciğer nakli öncesinde ve nakilden bir yıl sonra hastalarda psikiyatrik bozukluk ve belirti yaygınlığının, yaşam kalitesi düzeylerinin, genel bilişsel işlevler ve cinsel işlevlerin karşılaştırılmasıdır. Çalışmanın diğer amaçları arasında nakil öncesi ve sonrasında saptanan psikiyatrik bulgularla hastaların aleksitimik özellikleri arasındaki ilişkinin ve nakilden bir yıl sonra sürece etki eden kültürel etmenlerin araştırılması yer almaktadır.Yöntem: Araştırmaya 15.11.2008 ve 31.07.2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Gastroenteroloji bölümlerine yatışı yapılan, karaciğer yetmezliği olan ve karaciğer nakli operasyonu kararı alınan hastalar (n:68) ve karaciğer nakli sonrası onikinci ay kontrolleri için Genel Cerrahi polikliniğine ayaktan başvuran hastalar (n:53) alındı. Böylece iki aşamada kesitsel değerlendirmeler yapıldı ve nakil öncesi ve sonrası olmak üzere iki hasta grubu oluşturuldu(NÖG, NSG). Bu iki gruptaki hastalara alıcı-veri formu, SCID-1/CV görüşmesi, KF-36 Yaşam kKalitesi Ölçeği(KF-36), Standardize Mini-Mental Test (SMMT), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği(HADÖ), Toronto Aleksitimi Ölçeği-20 (TAS-20) ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği(ACYÖ) uygulandı. Çalışma sonunda elde edilen veriler karşılaştırıldı. 16 hasta hem nakil öncesinde hem de nakil sonrasında uzunlamasına değerlendirildi ve analiz edildi.Bulgular: Sosyodemografik ve klinik özellikler açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. KF-36'nın mental sağlık alt ölçeği dışında tüm alt ölçeklerinde nakil öncesi hastalar, nakil sonrasındakilere göre istatistiksel olarak anlamlı düşük ölçümler gösterdiler. SMMT ortalamaları açsısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. NÖG'de hastaların % 29,4'ünde (n: 20), NSG'de ise % 20,8'inde (n: 11) psikiyatrik bozukluk saptandı. İki grup arasındaki psikiyatrik bozukluk yaygınlığı arasında anlamlı fark saptanmadı. NÖG'de NSG'ye göre HADÖ Depresyon alt ölçeği ortalama skorları anlamlı ölçüde yüksek saptandı. ACYÖ'ye göre cinsel işlev bozukluğu olan hastaların sayısı NÖG'de NSG'ye göre anlamlı sayıda fazla saptandı. NÖG'de psikiyatrik bozukluğu olanlarda aleksitimi varlığı, psikiyatrik bozukluğu olmayanlara göre anlamlı olarak fazla saptandı.Sonuç: Karaciğer nakli hastalarda yaşam kalitesinin mental sağlık alanı dışındaki birçok alt boyutunda anlamlı iyileşmeler sağlamıştır. Ancak nakil sonrası geç dönemde (birinci yılda) psikiyatrik bozukluk sıklığı, nakil öncesi döneme göre azımsanmayacak kadar yüksek oranda saptanmıştır. Bu bulgular hastaların KN sonrası geç dönemde de psikiyatrik açıdan risk altında olmaya devam ettiklerini göstermektedir. Bu bakımdan karaciğer nakil sürecindeki hastalar için sadece nakil öncesinde ve sonrasındaki yakın dönemde değil, nakil sonrası geç dönemde ve tedavinin her aşamasında düzenli psikiyatrik değerlendirme ve izlem sağlanmasının önemi büyüktür. Japonya'da tanımlanan Paradoksik Psikiyatrik Sendrom'un ülkemizde çok daha düşük oranlarda görülmesi bunun kültüre bağlı bir sendrom olabileceğini düşündürmektedir.
Panik bozukluğu ve yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu hastalarında Co2 duyarlılığı
Amaç: Panik bozukluğu (PB) hastalarının CO2 kışkırtması ile panik atak geçirme sıklığının kontrollerden yüksek olduğu bilinmektedir. Çocuklardaki ayrılma anksiyetesi bozukluğunun (çAAB) da hem CO2 duyarlılığıyla ve hem de yetişkinlikte ortaya çıkan PB'yle ilişkili olduğunu bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, PB ve/veya ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB) olan yetişkin hastalarda ve sağlıklı bireylerde CO2 duyarlılığının ve ilişkili olabilecek klinik özelliklerin, karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamıza PB tanısı almış 38 hasta, yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu (yAAB) tanısı almış 31 hasta ve 40 sağlıklı birey katılmıştır. Katılımcılar ağız ve burunlarını kapatan bir maske ile %35 CO2-%65 O2'den oluşan bir gaz karışımını, vital kapasitelerinin en az %80'i kadarlık hacimde ve iki kez solumuşlardır. CO2 uyarımından hemen önce ve sonra akut panik envanteri (APE) ve görsel anolog ölçeği (GAÖ) katılımcılar tarafından puanlanmıştır. Bu puanlar temelinde CO2 ile tetiklenmiş panik atağının olup olmadığı değerlendirilmiştir.Bulgular: CO2 kışkırtması ile panik atağı geçirme oranları APE'ye ve GAÖ'ye göre PB ve yAAB grupları arasında anlamlı farklılık göstermezken, her iki grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Anksiyete duyarlılığı indeksi-3 (ADİ-3) toplam puanları da PB ve yAAB gruplarında benzer bulunurken, her ikisinde de kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. ADİ fiziksel alt ölçeği ise diğer iki alt ölçekten farklı olarak PB grubunda yAAB grubundan yüksek bulundu.Sonuç: Çalışmamızda PB'de CO2 duyarlılığı olduğu bir kez daha doğrulanırken, yAAB'de de CO2 duyarlılığı olduğu bulunmuştur. Bulgularımız iki hastalığın oluşumundan ortak patofizyolojik süreçlerin sorumlu olabileceğini desteklemektedir.Anahtar kelimeler: Panik bozukluğu, yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu, CO2 duyarlılığı, anksiyete duyarlılığı
Majör depresif bozukluk hastalarında seçici serotonin geri alım inhibitörü antidepresan tedavinin aleksitimi ile ilişkisi
AMAÇ: Majör Depresif Bozukluk hastalarında başlanan SSGİ grubu antidepresan tedavinin prospektif olarak aleksitimi ile ilişkisini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran Majör Depresif Bozukluk tanısıyla ilk kez SSGİ tedavisi başlanan 18-65 yaş arasından rastgele seçilen ve verilen tedaviden fayda gören 60 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Olgular SCID-I Duygudurum Epizodları Modülü ile tanı ve dışlanma kriterleri ile incelenmiştir. Olgulara Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Pozitif ? Negatif Duygu Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Olgular sekiz hafta sonra tekrar değerlendirilmiştir. BULGULAR: Olguların %60?ı aleksitimik olarak saptanmıştır. Olguların sosyodemografik verileri ile aleksitimi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Aleksitimik olan olguların Beck Depresyon Ölçeği ve Hamilton Depresyon Ölçeği puanları aleksitimik olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Aleksitimik olanların agresyon düzeyi olmayanlara göre daha yüksek sonuçlandı. Sekiz hafta sonra ikinci kez bakılan veriler sonucunda aleksitimi oranı %66,7 olup her iki ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. SSGİ tedavisi ile hem pozitif hem de negatif puanlarında anlamlı değişim saptanmıştır. Pozitif duygularda puan değişimi ortalaması 5,5 iken Negatif duygularda puan değişimi ortalaması 16,5 olarak saptandı. SSGİ tedavisi ile negatif duygu puanlarında pozitif duygu puanlarına göre belirgin değişim oldu. Agresyon ölçeği puanlarında ise tedavi ile belirgin azalma oldu. SONUÇ: Diğer psikpatolojilerin dışlandığı sadece Majör Depresif Bozukluk hastalarının dahil edildiği çalışmamızda aleksitimi oranı diğer çalışmalara göre yüksek bulunmuştur. Agresyon düzeyinde hem aleksitimik olanlarda hem de olmayanlarda tedavi ile anlamlı bir azalma oldu. Ancak ikinci ölçümde aleksitimik olanların agresyon düzeyi aleksitimik olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek seyretti. SSGİ grubu antidepresan ilaçlarla yapılan tedavinin etkili olduğu olgularda yapılan sekiz haftalık izlem sonucunda negatif duygularda belirgin iyileşme görülürken pozitif duygularda negatif duygulara oranla daha az düzelme olmuştur. SSGİ tedavisinin bir sonucu olarak literatürde behsedilen apetetik iyileşme fenomeninin olduğu görülmüş olup bu hastalarda aleksitimi düzeyinin benzer oranda devam ettiği saptanmıştır. Bu hastalardaki aleksitimi düzeyine SSGİ grubu antidepresan ilaçların emusyonel etkilerinin bir katkısı olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Antidepresan tedavi, Aleksitimi, Majör Depresif Bozukluk.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocukların tedavi öncesi ve sonrasında; ebeveynlerinde anksiyete, depresyon düzeyleri, aile işlevselliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocuklar ile sağlıklı gelişime sahip çocukların ebeveynlerini depresyon ve anksiyete düzeylerini, her iki gruptaki ailelerdeki aile işlevlerini karşılaştırmayı ve çocuğun tedavisinden sonra ebeveynlerin depresyon ve anksiyete düzeylerinin düşüp düşmediğini, aile işlevlerinin düzelip düzelmediğini göstermeyi amaçlamıştır. Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Polikliniği'ne ilk kez başvuran, DSM-4 tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan, 5-16 yaşları arasında 30 olgunun ebeveynleri; kontrol grubu olarak 5-16 yaş arası herhangi bir tıbbı, nöropsikiyatrik hastalığı olmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubuyla eşleştirilmiş 30 çocuğun ebeveynleri alındı. Ebeveynlere ayrıntılı sosyodemografik ve klinik özellikleri kapsayan çalışmaya uyarlanmış bilgi formu verildi. DEHB tanısı alan çocukların medikal tedavisi başlamadan önce ve başladıktan 3 ay sonra klinik görüşmeler yapılıp ölçekler uygulandı. İlk başvuruda vaka ve kontrol grubundaki ebeveynlere SCID-1, Beck Depresyon ölçeği, Beck Anksiyete ölçeği, Aile Değerlendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Ölçeği, çocuklardaki semptom şiddeti ile ebeveynlerin iletişimi arasındaki ilişkiyi ölçmek için DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine Turgay DEHB formu verildi. 3 ay sonra medikal tedavisi başlayan DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine aynı ölçekler uygulandı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda DEHB'lı çocuğa sahip annelerde kontrol grubuna kıyasla artmış oranda depresyon ve anksiyete düzeyi saptanmış olup, bu durum babalar için sadece anksiyete açısından anlamlıydı. Tedavi başlandıktan üç ay sonra ise hem annelerde, hem de babalarda depresyon ve anksiyete düzeyleri anlamlı olarak azalmaktaydı (p<0.05). Aile işlevlerinde ise annelerde kontrollere kıyasla Problem Çözme, Roller, Duygusal Tepki Verebilme ve Gereken İlgiyi Gösterme alanlarında; babalarda ise problem çözme ve davranışın kontrolü alanlarında artmış oranda sorun olduğu gösterilmiştir. Aile işlevlerindeki düzelmenin depresyon ve anksiyete düzeylerine zıt olarak beklenenin altında olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Çocukla daha çok vakit geçiren ve çocuğun bakımından birebir sorumlu olan annenin babalara oranla DEHB'lı çocuğa sahip olmaktan ötürü daha çok anksiyete ve depresyona özgü semptomlar geliştirdiği saptanmıştır. Duygusal alanda annelerin ve babaların yaşadığı zorlanmanın aile işlevlerini olumsuz etkilediği ve çocuğun tedavisinin kısa vadede aile işlevlerini henüz iyileştirmese de en azından anne ve babalardaki semptomları hafiflettiği gösterilmiştir. Bu anlamda DEHB tanısı konan çocuklarda aileyi bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmek ve ailenin diğer bireyleri için de gerekli tıbbi desteği sağlamak önemlidir. Bu nedenle depresyon ve anksiyete bozuklukları açısından annelerin ayrıntılı değerlendirmenin ebeveynde psikopatolojiden kuşkulanılan olgularda yararlı olacağı düşünülmüştür
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda mevcut tedaviye ek olarak verilen psikoeğitim'in; tedavi uyumuna, işlevselliğe, yaşam kalitesine, hastanın sosyal destek algısına ve yaşam olayları ile başa çıkma becerileri üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı Bipolar Bozukluk tanılı hastalara verilen psikoeğitimin; hastaların işlevselliklerine, yaşam kalitelerine, sosyal destek algılarına, yaşam olayları ile başa çıkma becerilerine ve tedavi uyumlarına etkisini araştırmaktadır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Polikliniği'nde takip edilmekte olan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 72 hasta çalışma hakkında bilgilendirilip psikoeğitime davet edildi. 72 hastanın tümümün sosyodemografik verileri alındı; plazma ilaç düzeyleri kaydedildi ve ölçekler verildi. Hastalara Bipolar İşlevsellik Ölçeği, Whoqol-Bref Yaşam Kalitesi Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, COPE, Morisky İlaç Uyum Ölçeği verildi. Hastalar psikoeğitime davet edildi; 72 hastadan 30 hasta psikoeğitime katıldı. Psikoeğitimden 3 ay sonra hastalara (N:30) aynı ölçekler tekrar verildi, en son bakılan plazma ilaç düzeyleri ve bu zaman zarfında olan yeni ataklar, ilaç değişimleri vb. klinik gelişmeler kaydedildi. Tüm verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Sonuç olarak hastaların yaşam kalitelerinde; psikolojik sağlıkta ve sosyal ilişkilerde anlamlı derecede yükselme saptandı. Hastaların (damgalanma hissi, içe kapanıklık, ev içi ilişkiler) işlevselliklerinde artış saptandı. Hasta tarafından algılanan sosyal destekte; özellikle aile alt ölçeğinde yükselme saptandı, algılanan sosyal desteğin toplam puanın da artış görüldü. Hastaların dini odaklı ve duygusal odaklı başa çıkma tutumlarında anlamlı derecede düşüş görüldü. Hasta sayısının azlığı ve süre kısalığı nedeni ile istatistiksel olarak anlamlı çıkmamakla birlikte hastaların tedavi uyumlarında ve etkin dozda ilaç kullanım oranlarında artış görüldü. Tüm bu bilgilerin neticesinde bipolar bozukluk hastalarına ilaç sağaltımına ek olarak psikoeğitim verilmesi önerilmektedir. Psikoeğitimin hastalığın erken aşamasında verilmesi, zaman zaman tekrarlanması ve psikoeğitime ailelerin dahil edilmesinin mevcut olumlu etkiyi artıracağı düşünülmektedir. Bu konu ile ilgili daha fazla sayıda hasta ve daha uzun süreli izlemler sonucu yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır
Opiyat bağımlılarının sosyodemografik ve kişilik özelliklerinin göç ile ilişkilendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı opiyat bağımlılarının sosyodemografik, klinik ve kişilik özelliklerinin araştırılması ve göçün bu özelliklere etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Alkol Madde Bağımlılık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya polikliniğe başvuran ve yatarak tedavi olan DSM-IV- TR tanı kriterlerine göre opiyat bağımlılığı tanısı alan 18-39 yaş arası 39 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 30 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 69 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hayatlarının hiçbir döneminde herhangi bir psikolojik/psikiyatrik tedavi almamış yaş, cinsiyet ve eğitim açısından hasta grubuyla benzer 33 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 28 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 61 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ve 240 maddeden oluşan "Doğru" ya da "Yanlış" şeklinde yanıtlanan bir kendini değerlendirme ölçeği olan Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE) uygulandı. Veriler PASW 18 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi Bulgular: Opiyat bağımlılarında; yenilik arayışı kişilik özelliğinin yüksek olduğu, göç etmiş opiyat bağımlılarının %97,4'ünün 2. kuşak göçmenlerden oluştuğu, düzenli poliklinik kontrolünün, daha önce yatarak tedavi görmüş olmanın ve eğitim seviyesindeki artışın remisyon süresini uzattığı saptandı. Sonuç: Yüksek yenilik arayışı kişilik özelliğinin ve 2. kuşak göçmen olmanın madde kullanım bozukluğu riskini artırdığı bağımlılıkla mücadelede göz önüne alınmalıdır
Akdeniz Üniversitesi Tıp fakültesi hastanesi psikiyatri servisi'nde 2006-2013 yılları arasında yatarak tedavi alan olguların retrospektif olarak sosyodemografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç Bir üniversite hastanesi psikiyatri kliniğinin yataklı servis uygulamalarının 8 yılı değerlendirilmiş ve alınan sonuçlar literatür ışığında değerlendirilmiştir. Yöntem 01.01.2006 – 31.08.2013 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde yatarak tedavi gören 737 hasta değerlendirilmeye alınmıştır. Bu hastaların bilgileri, geriye dönük olarak, psikiyatrik hasta takip dosyalarından ve hastane bilgisayar kayıtlarından elde edilen veriler incelenmiştir. Sonuç Yatarak tedavi gören 737 hasta (430 kadın, 295 erkek) çalışmaya alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 59±14.8 (en küçük=10, en büyük 80) olarak saptandı. Hastaların psikiyatrik tanı dağılımı ICD 10 sınıflandırma sistemine göre: Yatış tanılarına göre ilk 3 sırayı alan hastalıkların yüzdesi 83.8'dir. Duygudurum bozuklukları %37.3 (n=271) ile hastaların en büyük oranını oluşturur. Sonra sırasıyla %30.7 (n=223) ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklar ve %15.8 (n=115) anksiyete bozuklukları gelmektedir. Erkeklerde en sık %35.6 ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklar, kadınlarda ise en sık %40.5 ile duygudurum bozuklukları tanıları mevcuttu. Non-psikiyatrik komorbiditelere bakıldığında; tüm tanı gruplarda en sık endokrin, beslenme ve metabolizma hastalıkları eşlik ediyordu. Uygulanan tedaviler değerlendirildi. %53.2 (n=379) polifarmasi saptandı. Monoterapi en sık %37.4 (n=88) ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklardaydı. Polifarmasi ise en yüksek oran %38.5 ile (n=146) duygudurum bozukluklarında saptandı. En sık EKT endikasyonu duygudurum bozukluklarındaydı (%76.5, n=52) En sık kullanılan ilaç grubu antipsikotiklerdi. Ortalama yatış süresi 19.94±17.70 gündü. Yatış sürelerinin etkileyen faktörler ICD tanı kategorisi, tedavi modalitesi, alkol kullanımı, suicid girişimi sayısı ve soygeçmişte psikiyatrik bozukluk öykü varlığıdır. Tartışma Hizmeti kullanmada belirleyici olan sosyal ve demografik bilgileri sağlamanın, ruh sağlığı hizmetlerini planlama, geliştirme ve değerlendirmede önemli olduğu belirtilmektedir. Bu çalışma ile ülke genelinde yürütülen ruh sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi çabalarına küçük de olsa bir katkı sunulmuştur
Şizofrenide dil bozukluğu, klinik özellikler ve bilişsel beceriler ile ilişkisi
Giriş ve Amaç Şizofreni hastalarının çoğunda konuşma bozukluğu vardır, hastalarda diğer psikotik semptomlar düzeldiği halde konuşma bozukluğu devam edebilir ve dil bozukluğu hastalığa bağlı kronik sosyal yetersizliğe katkıda bulunan nedenlerin başında gelir. Bu çalışma şizofrenide görülen dil bozukluğunun özelliklerini tanımlamak ve bozukluğun ilişkili olduğu sosyodemografik, klinik ve bilişsel faktörleri ortaya koymak amacı ile vaka kontrollü olarak dizayn edilmiştir. Yöntem ve Gereç Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Psikiyatri Gündüz Hastanesinde takipli 34 şizofreni hastası ve kontrol grubu olarak hastalarla sosyodemografik açıdan benzer özellikte 31 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Dil işlevlerinde bozulmayı ölçmek amacıyla, düşünce dil ölçeği (DDÖ) ve metin dilbilimsel ölçütlere ilişkin bağdaşıklık, tutarlılık ve hikaye elementleri değerlendirme formu kullanılmıştır. Değerlendirmeler deneklere gösterilen sekiz adet Tematik Algı Testi kartlarına ilişkin oluşturulmuş kısa öyküler üzerinden yapılmıştır. Genel bilişsel işlevleri değerlendirmek amacı ile de nöropsikolojik testler ve Wechsler zeka testi uygulanmıştır. Bulgular Çalışmada şizofrenlerle sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında dil işlevinde hem fakirleşme hem de dezorganizasyon açısından belirgin bozukluk saptanmıştır (p<0.001). Bu bozukluğun hastalığın klinik özelliklerinden pozitif ve negatif semptomlarla ilişkili olduğu saptanmıştır. Bizar davranış ve formal düşünce bozukluğu gibi pozitif semptomların, dilde dezorganizasyon şeklinde olan bozulma ile doğru orantılı olduğu; afektte düzleşme, aloji gibi negatif semptomların da dilde fakirleşme şeklinde olan bozulma ile doğru orantılı olduğu saptanmıştır. Nöropsikolojik testlerdeki performans, kontrol grubunda dildeki bozulma ile negatif olarak ilişkili bulunurken; şizofrenlerde bu ilişki bozulmuştur. Kontrol grubunda sözel IQ ile, dilde hem fakirleşme hem de dezorganizasyon şeklinde görülen bozukluk arasında negatif ilişki saptanmış olup; şizofrenlerde sözel IQ sadece dezorganizasyonla ilişkili bulunmuştur. Sonuç Şizofreni hastalarında görülen dil bozukluğunun niteliğinin (fakirleşme, dezorganizasyon) hastanın semptomlarının niteliği (pozitif ve negatif semptomlar) ile ilişkili olduğu; ancak dil bozukluğunun genel kognitif durumdan bağımsız olduğu sonucuna ulaşılmıştır Anahtar kelimeler: Şizofreni, dil, konuşma, klinik özellikler, genel kognitif işlevler, IQ.
Elektrokonvulsif tedavinin nötrofil/lenfosit oranına etkisi
İnflamatuar ve immun mekanizmaların psikiyatrik bozuklukların patofizyolojisinde önemli rol oynadığı bildirilmektedir. Elektrokonvulsif tedavi (EKT) sadece depresyonun değil, ayrıca şizofreni ve mani tedavisinde, özellikle de farmakolojik müdahalelere yanıtsızlık durumunda etkili bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmektedir. Yaygın olarak kullanılmasına karşın EKT'nin etki mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Çok az sayıda çalışma EKT'nin inflamatuar ve immun işlevler üzerine etkisini incelemiştir. Nötrofil/lenfosit oranı (NLR) sitemik inflamatuar yanıtın basit ve kolay elde edilebilir bir belirtecidir. Bu çalışmada amacımız bir dizi EKT uygulamasının major depresyon, bipolar bozukluk ve şizofreni tanılı hastalarda NLR'yi değiştirip değiştirmediğini tespit etmektir. Geriye dönük dosya incelemesi şeklinde yürütülen bu çalışmada 61 hasta (uniplar depresyon, s=35; akut mania s=13; ve şizofreni, s=13) değerlendirildi. Hastaların tekrarlanan EKT tedavisinden birkaç gün önceki ve EKT kürleri tamamlandıktan birkaç gün sonraki tam kan sayımı değerleri kaydedildi ve analize tabi tutuldu. Hastaların EKT öncesi (2,27 ± 2,54) ve tekrarlanan EKT sonrası (2,49 ± 1,65) NLR değerleri arasında bir fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca hastalar tanı gruplarına göre ayrı ayrı değerlendirildiğinde de bir dizi EKT uygulamasının NLR'yi değiştirmediği tespit edildi. Bildiğimiz kadarıyla bu çalışma EKT'nin NLR üzerine etkisini inceleyen ilk çalışmadır. Bulgularımıza göre NLR düzeyleri tekrarlayan EKT tedavisi sonrası değişiklik göstermemektedir.
Klozapin kullanan ve kullanmayan şizofreni hastalarında işlevselliğin ve işlevselliği etkileyen faktörlerin incelenmesi
Başlık: Klozapin Kullanan ve Kullanmayan Şizofreni Hastalarında İşlevselliğin Ve İşlevselliği Etkileyen Faktörlerin İncelenmesi Amaç: Şizofreni; düşünme, algı, duygulanım ve sosyal davranış bozukluklarını içeren mental bir hastalıktır ve işlevsellik üzerinde olumsuz etkileri vardır. Şizofreni hastalarında bilişsel, kişiler arası ve mesleki işlevsellik üzerinde klozapinin, özellikle birinci kuşak antipsikotiklere kıyasla, olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı tedavilerinde klozapin kullanılan ve kullanılmayan şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarında işlevselliği karşılaştırmak ve klozapinin işlevsellik üzerine etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma kesitsel tipte bir araştırmadır. Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri kliniği Psikoz biriminde takip ve tedavileri yapılan, SCID-I'e göre tanı konmuş 184 şizofreni (n=142) ve şizoaffektif bozukluk (n=42) tanılı hasta dâhil edilmiştir. Bu hastalara sosyodemografik veri formu, Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS-II), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Sımpson-Angus Nöroleptiklere Bağlı Hareket Bozukluklarını Değerlendirme Ölçeği (SAS), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin değerlendirmesi Statistical Package for Social Science (SPSS) 17.0 programı ile, tanımlayıcı istatistikler, student t, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis, ki-kare ve Spearman Korelasyon analizleri kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı bulunan analizler çoklu doğrusal regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Tip 1 hata düzeyi α=0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %47,3'ü (n=87) klozapin kullanılırken %52,7'si (n=97) diğer antipsikotikleri kullanmaktaydı. Hastaların %71,2'sinde şizofreniye eşlik eden başka bir psikiyatrik hastalık bulunmazken, %20,6'sıa depresyon, %14,1'ine OKB, %6,5'ine panik bozukluk, %3,8'ine YAB eşlik etmekteydi. Klozapin kullanan hastalarda PANSS pozitif, negatif ve toplam puanları kullanmayanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü. Anksiyete bozukluğu, depresyon tanı oranları; Beck Anksiyete ve Calgary depresyon, ölçeğinden aldıkları puanlar yönünden klozapin kullanan ve kullanmayan hastalar arasında fark yoktu. Klozapin kullanan hastaların SAS ölçeğinden aldıkları puanlar kullanmayan hastalara oranla daha yüksekti. Klozapin kullanan hastalarda OKB tanı sıklığı ve Yale Brown ölçeğinden aldıkları puanlar kullanmayan hastalara göre daha yüksekti. Klozapin kullanan hastaların WHODAS 2.0 ölçeğinin biliş, hareket, kendine bakma, insanlarla geçinme, ev, iş veya okul aktiviteleri, topluma katılma alanlarından ve ölçeğin toplamından aldıkları puanlar kullanmayan hastalara göre daha düşüktü. Düzenli egzersiz yapma alışkanlığı biliş alanında; yüksek eğitim seviyesi de biliş, kendine bakma, insanlarla geçinme, ev aktiviteleri, topluma katılma ve toplam puanlar yönünden işlevsellik üzerinde olumlu etki ederken; cinsiyet, medeni durum, alkol kullanma ve OKB tanısı almış olmanın işlevsellik düzeyleri üzerinde bir etkisi saptanmadı. Hastaların yaşları, kullandıkları antipsikotik dozları, SAS, PANSS, Beck anksiyete ve Calgary depresyon ölçeklerinden aldıkları puanlar arttıkça işlevsellik düzeyleri kötüleşmekteyken; Yale Brown ölçeğinden aldıkları puanlar arttıkça hareket alanında işlevsellik düzeylerinin iyiye gittiği görülmüştür. İşlevsellik düzeyi ile arasında ilişki saptanan değişkenler doğrusal regresyon analizi ile incelendiğinde klozapin tedavisi, şizofreni semptom düzeyleri ve eğitim düzeyinin WHODAS 2.0 toplam puanını yaklaşık olarak %40 oranında tahmin edebildiği görülmüştür. Klozapin kullanımı ve yüksek eğitim düzeyi ölçek puanını azaltırken, semptomların şiddetlenmesi ölçek puanını arttırmaktadır Sonuçlar: Şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tedavisinde klozapin kullanımının işlevselliği her alanda olumlu etkilediği saptanmıştır. Klozapin kullanımı ayrıca pozitif ve negatif semptomlar üzerinde de olumlu etki göstermektedir. Klozapin kullanımına ek olarak eğitim seviyesinin artması işlevselliği olumlu etkilerken semptomların şiddetli seyretmesi işlevselliği azaltmaktadır. Anahtar kelimeler: Şizofreni, Engellilik Değerlendirmesi, Klozapin
Agorafobili ve agorafobisiz panik bozukluk hastalarının çocukluk çağı travmaları ve şizotipal kişilik özellikleri yönünden karşılaştırılması
Amaç ve hipotez:Biz bu çalışmada agorafobisi olan ve olmayan PB hastalarında ÇÇT ve şizotipal kişilik özelliklerinin karşılaştırmasını yapmanın yanı sıra agorafobi ve PB şiddetiyle olan ilişkisini de incelemeyi amaçladık. Çalışmanın hipotezi; ÇÇT ve şizotipal kişilik özellikleri PB'nin klinik yönden şiddetini arttırabilir ve ÇÇT ve şizotipal kişilik özellikleri agorafobisi olan PB hastalarında daha sık görülür şeklindedir. Yöntem: Araştırma, kesitsel-analitik bir çalışmadır. Araştırma verilerinin toplanması Ekim 2019-Temmuz 2020 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemi araştırmaya katılımcı alma döneminde polikliniğe başvuran tüm PB hastalarıdır. Araştırmaya 32 agorafobili PB, 43agorafobisiz PB olmak üzere toplam 75 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, DSM-IV Eksen Tanıları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), DSM-III-R Eksen II Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-II)'nin A küme modülü, Panik Agorafobi Ölçeği Hasta ve Gözleme Anketi, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Şizotipal Kişilik Ölçeği, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Bulgular:Agorafobili ve agorafobisiz PB hastalarının sosyodemografik karşılaştırmasında; medeni durum ve yaşamboyu travma öyküsü dışında anlamlı fark tespit edilememiştir. Agorafobili grup daha çok bekardı (p=0.010) ve bu grupta yaşamboyu travma öyküsü daha fazlaydı (p<0.0001). Klinik özelliklerin karşılaştırılmasında; PB başlangıç yaşı agorafobili grupta agorafobisiz gruba göre daha erken yaştaydı (p=0.036). Panik agorafobi ölçeği toplam puanları (p<0.0001), B bölümü hariç panik agorafobi ölçeği skoru (p=0.006), HAÖ puanları (p=0.014), şizotipal kişilik ölçeği puanları (p<0.0001), ÇÇT ölçeği (p<0.0001), bu ölçekteki istismar alt ölçeği (p<0.0001) ve ihmal alt ölçeği (p<0.0001) puanları agorafobili grupta daha yüksekti. B bölümü hariç panik agorafobi hasta ölçeği ile istismar alt ölçeği skoru (p=0.032), şizotipal kişilik ölçeği puanı (p<0.0001) ve HAÖ puanları (p<0.0001) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Panik agorafobi hasta ölçeği agorafobi puanları ile B bölümü hariç panik agorafobi ölçeği puanı (p=0.001), şizotipal kişilik ölçeği puanı (p<0.0001), istismar alt ölçeği (p<0.0001) ve ihmal alt ölçeği skorları (p<0.0001) arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda agorafobili PB hastalarında çocukluk çağı travma ölçeğinin toplam, istismar ve ihmal alt ölçeklerinin daha şiddetli olduğu, iki grubun farklı olmasında özellikle ihmal skorlarının önemli ölçüde belirleyici olduğu bulunmuştur. Ayrıca şizotipal kişilik özelliklerinin agorafobili PB hastalarında daha fazla olduğu, ancak iki grup arasındaki farklılıkların belirlenmesinde anlamlı bir gücünün olmadığı bulunmuştur. Hipotezimizin aksine şizotipal özelliklerin agorafobi üzerinde yordayıcı etkisi olmadığı, şizotipal kişilik özelliklerinin PB şiddeti ile ilişkili olduğu bulunmuştur.
Majör depresif bozukluk tanısı alan hastalarda çocukluk çağı travmalarının ve olumsuz yaşam olaylarının karar verme üzerine etkisi
Çocukluk ve ergenlik döneminde karar verme süreçlerinin kademeli olarak gelişimini tanımlamaktadır. Bununla birlikte, çocukluk travmasının karar verme sürecini nasıl etkileyebileceği hakkında çok az şey bilinmektedir. Travmatik yaşantıları olan depresyon hastaları karar vermede diğer depresyon hastalarından farklılaşabilir. Iowa kumar görevi daha önce depresyon hastalarında yapılmış olup, travmatik yaşantıları olanlarda incelenmemiştir. Biz bu çalışmada travmatik yaşam olayları olan depresyon hastalarının karar verme stilleri ve davranışlarını araştırmayı amaçladık. Çalışmanın hipotezi; MDB tanılı hastalarda çocukluk çağı travmaları ve olumsuz yaşam olayları karar verme performansı ile ilişkilidir şeklindedir. Çalışmaya, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran 52 'si ÇÇT olan ve 18'İ ÇÇT olmayan toplam 70 MDB tanılı hasta ve 51 sağlıklı gönüllü ile yürütülmüştür. Tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşmenin Klinisyen Versiyonu (SCID-5-CV) ,Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) , Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Yaşam Olayları Kontrol Listesi-5, Melbourne Karar Verme Ölçeği, Iowa Kumar Testi (IKT) uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Ççt olan hasta grup ile sağlıklı kontroller arasında olumsuz yaşam olayları yaşama durumu açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ççt olan hasta grubunda, ççt olmayan hasta gruba göre fiziksel saldırı bizzat yaşama ve şahit olma durumunun daha çok olduğu saptanırken, diğer olumsuz yaşam olaylarında fark olmadığı saptandı. Ççt olan MDB tanılı hastalar, ÇÇT olmayan MDB hastalar ve sağlıklı gönüller arasında IKT performansı açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda ÇÇT olan bireylerin ÇÇT ölçek puanları yükseldikçe MKVÖ ile değerlendirilen karar verme stillerinden uyumsuz karar verme stillerini daha çok kullandığı saptanmışken, IKT ile değerlendirilen dezavantajlı karar verme eğiliminde oldukları hipotezimiz doğrulanamadı. Çalışmamızdan elde edilen sonuç karar vermenin karmaşık bir bilişsel ve emosyonel süreç olduğudur. IKT performansının altında yatan olası mekanizmalar hala belirsizdir. Karar verme süreçlerini aydınlatmak için daha ayrıntılı davranışsal görevler kullanan daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
ICD-11 kişilik bozukluğu tanı ölçütlerine yönelik klinisyen değerlendirmeleri ile özbildirim ölçeğinin geçerlik ve güvenirliği
Amaç ve hipotez: Bu çalışmada, ICD-11 kişilik bozukluğu (KB) tanı ölçütlerine yönelik klinisyen değerlendirmelerinin güvenirliğinin ve iki özbildirim ölçeğinin klinisyenlerin tanısal değerlendirmelerine karşı geçerliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın hipotezleri; ICD-11 tanı ölçütlerine göre hazırlanmış KB formu üzerinden katılımcıları değerlendiren klinisyenlerin arasındaki uyuşma yeterli düzeyde (kappa veya ICC ≥ 0,60) olacaktır. Klinisyenlerin KB tanı ve şiddetine ilişkin değerlendirmeleri ile SASPD ve WHODAS ölçek puanları arasında yeterli düzeyde uyuşma olacaktır. Yöntem: Araştırma verilerinin toplanması Mart 2021-Kasım 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya yaşları 18-61 arasında değişen toplam 48 gönüllü hasta alınmıştır. Katılımcılar olgu rapor formu üzerinde sosyodemografik özelliklerine ilişkin bilgi vermenin yanısıra, SASPD (Standardized Assessment of Severity of Personality Disorder) ve WHODAS-36 özbildirim ölçeklerini doldurmuştur. Bu özbildirimlerden habersiz bir klinisyen, her bir katılımcı ile tanısal görüşme yaparak değerlendirmelerini ICD-11 Kişilik Bozukluğu tanı ölçütlerine göre hazırlanmış bir araştırma formu üzerinde kodlamıştır. İkinci bir klinisyen ilk görüşmenin ses kayıtlarına dayanarak ulaştığı tanısal kararlarını başka bir ICD-11 KB formu üzerinde belirtmiştir. Klinisyenlerin genel KB tanıları arasındaki uyuşma kappa katsayısı ile, boyutsal değerlendirmeleri arasındaki uyuşma sınıfiçi korelasyon katsayısı – ICC ile incelenmiştir. Özbildirim ölçek puanları ile klinisyenlerin KB şiddet değerlendirmeleri ile arasındaki uyuşmanın incelenmesinde Spearman rho ve eta korelasyon katsayılarından, ölçeklerin uygun kesme noktasının belirlenmesinde ROC analizinden yararlanılmıştır. Özbildirim ölçeklerinin iç tutarlılığını belirlemek amacıyla Cronbach alfa katsayısı hesaplanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 olarak kabul edildiği için, popülasyon parametrelerinin kestirilmesinde, elde edilen örneklem parametrelerinin %95 güven aralıkları göz önüne alınmıştır. Bulgular: Klinisyenler örneklemin % 37,5'inde genel KB tanısı olduğu, %58,3'ünde olmadığı konusunda uzlaşmış; % 4,2'sinin tanısal statüsü konusunda uzlaşamamıştır. Hesaplanan güvenirlik katsayısı kappa katsayısı 0,91(%95 GA = 0.77-1.00) klinisyenlerin tanısal yargıları arasında şansa bağlı olanın ötesindeki uyuşmanın çok yüksek düzeyde olduğunu göstermektedir. Görüşme formu üzerinde iki klinisyen tarafından bağımsız olarak kodlanan kişilik işlevselliği, KB özgül belirtileri ve sosyal işlevselliğe yönelik boyutsal değerlendirmelerin tümünün güvenirliği yüksek düzeyde bulunmuştur (ICC > 0,80). Her iki klinisyenin KB şiddetine yönelik toplu değerlendirmeleri ile SASPD toplam puanı arasındaki korelasyonlar 0,60 dolayında, WHODAS genel yetiyitimi puanı arasındaki korelasyonlar 0,70 dolayında hesaplanmıştır. Buna paralel olarak, her iki klinisyenden KB tanısı alan 18 hastanın özbildirim ölçeklerinden aldıkları puanların tümü KB tanısı olmayan 28 hastanın puanlarından anlamlı ölçüde (p ≤ 0,005) yüksek bulunmuştur. İki grup arasında WHODAS puanları açısından en büyük farkın genel yetiyitimi puanında gözlenmesi nedeniyle, SASPD puanı yanı sıra bu puanın kesme noktasındaki performansının incelenmesine gerek duyulmuştur. ROC analizi SASPD için uygun kesme puanını 9 olarak önermiş, bu kesme puanı ile ölçeğin duyarlılığının %78, özgüllüğünün %75, tanısal doğruluğunun %76 olduğu belirlenmiştir. Gerek bu değerler gerekse kestirilen popülasyon kappa değerleri (kappa = 0,52; %95 GA= 0,26-0,76) ölçeğin geçerliğinin en azından kabul edilebilir sınırlarda olduğunu düşündürmüştür. Bununla birlikte SASPD ölçeğinin güvenirliğinin kabul edilebilir sınırların altında (alfa = 0,65; %95 GA= 0,46-0,79) olduğu belirlenmiş, güvenirlik sorununun kaynağında, toplam puanla 0,30 düzeyinin altında korelasyon gösteren üç maddenin yattığı belirlenmiştir. Bunlar; düzenli olma, başka insanları umursama ve kendine yetme ile ilgili maddelerdir. ROC analizi WHODAS özbildirim ölçeği genel yetiyitimi puanı için uygun kesme puanını 1,30 olarak önermiş, bu kesme noktası ile ölçeğin duyarlılığı %82, özgüllüğü %88, doğruluğu %85 olarak hesaplanmıştır. Gerek bu değerler gerekse kestirilen popülasyon kappa değerleri (kappa = 0,70; %95 GA= 0,46-0,90) ölçeğin geçerliğinin yeterliden mükemmele uzanan bir aralıkta olduğunu düşündürmüştür. WHODAS genel yetiyitimi puanının iç tutarlığı çok yüksek düzeyde (Cronbach alfa = 0,97; %95 GA= 0,96 - 0,99) hesaplanmış; tüm soruların düzeltilmiş madde-toplam korelasyonları 0,30'un üzerinde bulunmuştur. Bu veriler genel yetiyitimi puanının ICD-11 KB tanısını yordamak açısından geçerli ve güvenilir bir araç olduğunu düşündürmektedir. Bekleneceği gibi, 36 soruluk uzun formdan seçilen 12 madde ile oluşturulan kısa WHODAS formundan elde edilen puan da benzer psikometrik özellikleri sergilemektedir. WHODAS kısa form puanının Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0,91 (%95 GA= 0,86 - 0,95); kesme noktası olan 1,04 ile birlikte kullanıldığında kappa geçerlik katsayısı 0,70 (%95 GA= 0,46- 0,90), duyarlılığı %88, özgüllüğü %83, doğruluğu %85 düzeyindedir. Sonuç: Bulgularımız, ICD-11 ölçütlerine göre hazırlanmış KB tanılama formunu kullanılarak gerçekleştirilen hem kategorik hem de boyutsal değerlendirmelerin güvenirliğinin yüksek olduğunu düşündürmektedir. SASPD puanlarının KB tanısı ve şiddetini yordamaya yönelik geçerliği kabul edilebilir sınırlarda, ancak güvenirliği kabul edilebilir sınırların altında bulunmuştur. Bu yüzden ölçeğin tarama amaçlı kullanımı önerilememektedir. Öte yandan, 36 soruluk WHODAS özbildirim ölçeği genel yetiyitimi puanlarının KB tanısı ve şiddetini yordamaya yönelik geçerliği yeterli düzeyde, güvenirliği yüksek düzeyde bulunmuştur. Bu psikometrik verilerin ışığında, WHODAS kısa veya uzun formlarından elde edilen genel yetiyitimi puanlarının klinik ve araştırma amaçlı olarak KB tanısını tarama amacıyla kullanıma uygun olduğu söylenebilir.
Kronik ve epizodik seyirli depresif bozukluklarda klinik özellikler
Amaç: Distimik bozukluk hafif seyirli kronik bir depresif duygudurumun varlığı ile karakterizedir. DSM-5 sınıflandırma sisteminde kronik major depresyon ile birlikte kronik depresif bozukluk olarak tanımlanacaktır. Bu çalışmada amacımız epizodik ve kronik gidişli depresif bozuklukların sosyodemografik, klinik özellikler ve komorbidite açısında aralarında fark olup olmadığını ve kronik seyire yol açan etkenlerin neler olduğunu belirlemek ve DSM-5 önerileri doğrultusunda epizodik ve kronik olarak iki ana grupta toplanmasının uygun olup olmadığını araştırmatır.Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalında ayaktan ve yatarak tedavi gören 140 hastadan oluşan örneklemimize aşağıdaki ölçek ve görüşme formları yoluyla veri toplandı: DSM-IV Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I), Hamilton Depresyon Skalası, Eskin İntihar Davranışları İndeksiBulgular: Çalışmamızda değerlendirilen depresif bozukluk tanısı alan tüm hastaların dağılımlarına bakıldığında % 70 hastanın major depresyon, % 46 hastanın distimik bozukluk ve % 16 hastanın kronik major depresyon tanıları aldığı belirlenmiştir. Distimik bozukluğu olan hastaların % 65'ne eşlik eden major depresif epizod bulunmaktadır. Major depresyon tanısı alan hastaların % 43'nde distimik bozukluk saptanmıştır. Saf majör depresif bozukluğu olan % 39 hasta epizodik depresyon (ED) grubunda çifte depresyonu, distimisi ve/veya kronik majör depresyonu olan % 61 hasta kronik depresyon (KD) grubunda yer almıştır.Her iki grup karşılaştırıldığına ileri yaşın, düşük eğitimin, yüksek depresyon skorunun, anksiyete bozukukluğu ektanısının KD grubuyla ilişkili olduğu bulunmuş. Bunun aksine cinsiyet ve intihar riski açısından gruplar arasında fark olmadığı bulunmuştur.Semptomatoloji açısından KD grubunda iştah azalması daha seyrek görülmekteyken
Hemşirelerin problem çözme becerileri ve atılganlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırma, hemşirelerin problem çözme becerileri ile atılganlıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla analitik- kesitsel olarak planlanmıştır. Araştırmanın evrenini 2011 yılı itibariyle ve araştırma takvimi süresince Muğla ili Muğla Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi?nde çalışan 300 hemşire oluşturmaktadır. Araştırma verileri, tanımlayıcı özellikleri içeren Kişisel Bilgi Formu, Rathus Atılganlık Envanteri ve Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri (GGSSÇE) ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, yüzdelik, Kruskal Wallis, Bağımsız iki örneklem T testi, Tek yönlü Varyans Analizi, Mann-Whitney-U, Pearson Korelasyon Analizi, Kolmogorov-Smirnov, Levene testi kullanılmıştır. Bekarların, çocuğu olmayanların, uzun süre şehirde yaşamış olan hemşirelerin atılganlık düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. 40 yaş üstü hemşirelerin akılcı sorun çözme tarzı puanı, diğerlerine göre daha yüksek, servis hemşirelerinin olumsuz sorun yönelimi ve dürtüsel-dikkatsiz sorun çözme tarzı puan ortalaması daha yüksek, yönetici hemşirelerin ise toplam SPSI-R puanları daha yüksek bulunmuştur. Yine yönetimdeki hemşirelerin olumsuz sorun yöneliminin poliklinik ve klinik hemşirelerine göre daha az olduğu, poliklinik hemşirelerinin olumsuz sorun yöneliminin ise daha yüksek olduğu görülmüştür. Kadrolu hemşirelerin olumlu sorun yönelimi, akılcı sorun çözme tarzı, toplam SPSI-R puanı ve atılganlık puan ortalamalarının daha yüksek, olumsuz sorun yönelimi, kaçıngan sorun çözme tarzı ve dürtüsel dikkatsiz sorun çözme tarzı puan ortalamalarının ise daha düşük olduğu, kadrolu olmayan hemşirelerin ise kaçıngan sorun çözme tarzı puanı daha yüksek, atılganlık düzeyinin de daha düşük olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin annesi okur yazar olmayanların toplam SPSI-R puan ortalaması daha yüksek bulunmuş, olumsuz sorun yönelimi puanı ise daha düşük bulunmuştur. Hemşirelerin RAE puanı (21,90 22,95), toplam SPSI-R puan ortalamasının (13.76 2,44), hemşirelerin sorun çözme becerilerinin ve atılganlıklarının ortalamanın üstünde olduğu bulunmuştur. Atılganlığa göre sorun çözme puan ortalamalarının istatistiksel açıdan anlamlı olduğu, atılganlık ile sorun çözmeye ilişkin tüm ölçekler arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu bununla birlikte, en güçlü ilişkinin atılganlık ile toplam SPSI-R arasında olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin GGSSÇE ve alt ölçekleri ile atılganlıkları ile ilişkili faktörler ise; anne eğitim durumu, çalışılan birimdeki görev, çalışılan birim, çocuk sayısı ve uzun süre yaşanılan yer olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda, atılganlık ve sorun çözmenin birlikte geliştirilmesinin her iki beceriyi de olumlu yönde etkileyeceğini düşünerek, bazı önerilerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Hemşirelik, Problem çözme, Atılganlık
Obsesif kompulsif bozukluk alzheimer tipi demans gelişiminde bir risk faktörü müdür?
Amaç: Bellek ve diğer bilişsel işlevlerde çeşitli sorunlar olduğu bilinen OK belirtilerin ileride AD oluşmasında bir risk etmeni olup olmadığını incelemektir. OK belirtiler çeşitli bellek bozukluklarına neden oluyorsa bu hastaların ileri dönemlerde demans gibi bellek başta olmak üzere çeşitli nörobilişsel belirtilerle giden ilerleyici ve kronik bir hastalığa zemin hazırlaması olası görünmektedir. Eğer böyle bir ilişki bulunabilirse, OK belirtilerin yaş, cinsiyet, ailede demans öyküsü, kişide depresyon öyküsü gibi AD için bir risk etmeni olup olmadığı anlaşılmış olacaktır. OKB ve kontrol grubunu özellikle sözel bellek açısından karşılaştırmamızdaki amaç OKB deki bilişsel sorunları saptayıp AD gelişimi ile ilgili bağlantılar için bir ön veri kaynağı oluşturmaktır. Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji ve Psikiyatri Polikliniğine başvuran yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda klinik olarak AD tanısı konulan 39 hasta (Grup 1); AD hastalarıyla klinik değişkenler yönünden karşılaştırma yapmak için yaş, cinsiyet ve eğitim yönünden eşleştirilmiş 30 sağlıklı kontrol (Grup 2); Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalına başvuran DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı alan 32 hasta (Grup 3); OKB hastalarından elde edilecek verileri karşılaştırmak için kontrol grubu olarak yaş, cinsiyet ve eğitim açısından eşleştirilmiş herhangi bir fiziksel ve psikiyatrik bozukluğu olmayan 26 sağlıklı kişi (Grup 4) alınmıştır. Tüm gruplara Yale-Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ), Alzheimer Hastalığı Değerlendirme ölçeği-Bilişsel Alt ölçeği" (ADAS- cog) , Mini Mental Durum İncelemesi Testi" (MMDM) , Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ) , Hamilton Anksiyete Değerlendirme (HADÖ), DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) ve DSM-III-R-Kişilik Envanteri (SCID-II) uygulanmıştır. Bulgular: ADAS-Cog Kelime hatırlama ve kelime tanıma alt madde skorlarının OKB grubunda OKB-kontrol grubuna göre daha yüksek, AD grubunda ise ADAS-Cog toplam ve alt madde skorları diğer tüm gruplardan daha yüksek saptanmıştır. AD hastaları OK belirtiler açısından incelendiğinde, AD hastalarında yaşam boyu ve güncel OK belirtilerin ortalama sayısının; güncel YBOCS skorlarının; yaşam boyu biriktirme, kontrol ve simetri obsesyon ve kompulsiyonlarının; güncel biriktirme ve kontrol etme obsesyon ve kompulsiyonlarının Alz-Kontrol grubuna göre daha fazla olduğu ve sadece biriktirme belirtilerinin OKB grubundan da anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır. OKKB açısından AD grubunda Alz- kontrolüne göre anlamlı olarak fark saptanmıştır. Yaşam boyu OK belirtileri olan AD hastaları ile olmayanlar OK belirtileri olan grupta bilişsel olarak daha fazla yıkım olup olmadığını belirlemek amacıyla ADAS-cog ve alt ölçekleri açısından ve demans süresi açısından karşılaştırılmış ve anlamlı fark bulunamamıştır. Yaşam boyu var olan obsesyonların ortalama sayısı ve OK belirti süresinin ve güncel OK belirtilerin şiddeti ile AD hastalarında demansın süresi, depresyon, anksiyete ve MMDM ile ADAS-Cog toplam ve alt madde skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bağıntı bulunamamıştır Sonuç: Araştırmamız AD hastalarının geçmişinde OKB ve OKKB'yi bir risk etkeni olup olmaması yönünden inceleyen ilk çalışmadır. AD hastalarının yaşam boyu biriktirme, kontrol ve simetri OK belirtilerinin ve OKKB nin kontrol grubuna göre daha fazla olduğu ve AD gelişiminde bir risk faktörü olabileceği düşünülmektedir. Özellikle biriktirme davranışının kişilikten bağımsız bir örüntü sergilediği yaşam boyu biriktirme ve OKKB'si olanların OKB nin ayrı bir alt tipi olup olmadığı bilinmemektedir. Bizim bulgularımıza göre AD başlamadan önce var olan OK belirtiler AD gelişiminde önemli bulunmakla birlikte, bu belirtiler demansın daha erken başlaması ve bilişsel belirtilerin daha kötü olmasıyla ilişkili görünmemektedir. Bu nedenle AD başlamadan önce bulunan OK belirtilerin AD hastalığı sürecinde ne gibi etkilere yol açabileceğini anlayabilmek için, ileride yapılacak klinik, epidemiyolojik, genetik, nöropsikolojik ve beyin görüntüleme çalışmalarına gereksinim vardır.
Ki̇şi̇li̇k bozukluğunun ki̇şi̇li̇k özelli̇kleri̇ni̇n semanti̇k bellekteki̇ özeti̇ üzeri̇ne etki̇si̇
Kim olduğumuz, nasıl biri olduğumuz sorusuyla karşılaştığımızda, hızlı biçimde yanıt verebilmek için, yıllar içinde semantik belleğimizde oluşturulmuş olan kişilik özelliklerimize ilişkin özete başvurduğumuz bilinmektedir. Dolayısıyla sözü edilen semantik özbilgi kimlik duygumuzun köşe taşlarından birini oluşturmaktadır. DSM-5 alternatif kişilik bozukluğu modeline göre, sağlıklı kişilik yapısından sağlıksıza doğru gidildikçe, kendilik işlevlerinden biri olan kimliğin tanımında ve sınırlarında bulanıklık artmaktadır. Bu çalışmada, psikiyatrik sorunu olan hastalarda kişilik patolojisinin şiddeti arttıkça semantik bellekteki kişilik özelliklerine ilişkin özet özbilginin doğruluk (geçerlik) ve güvenilirliğinde azalma olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri anabilim dalında yatarak veya ayaktan tedavi gören 75 hasta alınmıştır. Araştırmaya katılan her hastanın kişilik patolojisi SCID-II yapılandırılmış görüşmesi ve Kişilik İşlevsellik Düzeyi Skalası (KIDS) yardımıyla değerlendirilmiş; böylelikle DSM-III, DSM-IV/5, ICD-10 ve DSM-5 Alternatif Modele göre kişilik bozukluğu (KB) tanısı konmuştur.Ayrıca,her hastanın kendisine ve birinci derece yakınına 60 Soruluk Kişilik özelikleri listesi (KÖL-60) doldurtulmuştur. İlk uygulamadan en az bir ay sonra KÖL-60'ı ikinci kez doldurmak üzere davet edilen hastalardan 29'u bu davetimize uymuştur. Verilerin analizi aşamasında, hastanın semantik özbilgisinin geçerliğinin göstergesi olarak, hasta ve yakını tarafından KÖL-60 üzerinde yapılan derecelendirmeler arası uyuşma ve uyuşmazlığın düzeyleri belirlenmiştir. Güvenirlik göstergesi olarak da hastalar tarafından bir ay arayla yapılan iki KÖL-60 derecelendirmesi arasındaki uyuşma ve uyuşmazlık düzeyleri belrilenmiştir. Hem geçerlik hem güvenirlik için uyuşma düzeylerinin belirlenmesinde Pearson korelasyon analizinden, uyuşmazlık düzeylerinin belirlenmesinde derecelendirmeler arasın fark skorları ve fark skorlarının kareleri toplamından yararlanılmıştır. DSM-III, DSM-IV/5, ICD-10 ve DSM-5 Alternatif Modele göre konulan KB tanıları arasındaki uyuşma kappa (κ) istatistiği yardımıyla incelenmiştir. DSM-5 KB tanı gruplarında geçerlik ve güvenirlik göstergeleri ayrı ayrı hesaplanmış, gruplar arasında geçerlik yönünden yapılan karşılaştırmalarda varyans analizinden yararlanılmıştır. Kişilik patolojisinin ağırlığının özbilginin geçerlik ve güvenirliğini ne ölçüde yordadığını incelemek amacıyla, geçerlik/güvenirlik göstergelerinin her birinin ayrı ayrı bağımlı değişken olarak sokulduğu, SCID-II ve KIDS toplam skorlarının bu sırayla bağımsız değişken olarak sokulduğu bir dizi hiyerarşik çoklu regresyon analizi gerçekleştirilmiştir. Tanısal değerlendirmeler sonunda, DSM-5 genel tanı ölçütlerine göre 75 hastanın 39'unun (% 52) KB tanısı aldığı belirlenmiştir. Bu tanılar ile DSM-5 alternatif modele göre ve ICD-10'a göre konulan KB tanıları arasındaki uyuşmanın yüksek (sırasıyla κ = 0.76 ve 0.84); DSM-III-R'a göre konulan tanılar arasındaki uyuşmanın orta düzeyde (κ = 0.47) olduğu belirlenmiştir. Geçerlik göstergesi olarak her bir hasta için ayrı ayrı hesaplanan korelasyon katsayılarının KB tanısı alan gruptaki ortalamasının (r = 0.41) KB tanısı almayan grup ortalamasından (r = 0.53) anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenmiştir (F1, 73 = 4.52, p < 0.05, η2 = 0.06). Diğer yandan denekler için ayrı ayrı hesaplanan fark skorlarının kareler toplamı açısından KB tanısı alan grup ortalamasının KB tanısı almayan grup ortalamasından anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir (F1, 73 = 12.83, p = 0 .001, η2 = .15). Bu iki analizde geçerlik göstergeleri üzerinde gözlenen tanı gruplaşmasının etkileri sırasıyla orta ve büyük boyda bulunmuştur. Özbilginin geçerlik ve güvenirlik göstergelerinin bağımlı değişken olarak sokulduğu dört ayrı regresyon analizlerinin sonuçları, KIDS skorlarının tüm göstergeler üzerinde küçük boyda (R2= 0.05 ile 0.09 arasında) yordayıcı etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Bu etki geçerlik göstergelerinin sokulduğu 75 derecelendirme çiftine (hasta ile yakını) ilişkin verilere dayanan analizlerde anlamlı düzeyde bulunurken, güvenirlik göstergelerinin sokulduğu 29 derecelendirme çiftine (test - retest) ilişkin verilere dayanan analizlerde anlamlı düzeyde bulunmamıştır. Regresyon analizilerine ikinci sırada bağımsız değişken olarak sokulan SCID-II toplam skorunun hiçbir gösterge üzerinde yordayıcı etkisi gözlenmemiştir. Nörotik düzeyde yakınmaları olan karışık psikiyatri hastalarla yapılan bu çalışmanın bulguları, kişilik bozukluğu olanların özbilgilerinin doğruluğunun (geçerlik) kişilik bozukluğu olmayanlardan daha düşük olduğunu; KIDS ile değerlendirilen kişilik işlevlerindeki bozulma ile özbilginin geçerlik ve güvenirliğindeki azalma arasında doğrusal bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. İleride yapılacak çalışmalar; bu çalışmada gözlenen istatistiksel ilişkinin doğrulanması, klinik öneminin ve özellikle psikoterapötik açılımlarının anlaşılması açısından değerli olacaktır.
Şizofreni hastaları ve 1. derece yakınlarında zihin kuramı ve ilişkili faktörler
Amaç: Şizofreni psikososyal işlev bozulmasına yol açan bir hastalıktır. Şizofrenideki sosyal işlev bozukluğunun Zihin Kuramı becerilerindeki azalma ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Literatürde bulgular çelişkili olmakla birlikte şizofreni hastalarının 1. derece yakınlarında da sosyal bilişsel bir bozulmasının olduğu ileri sürülmüştür. Zihin Kuramı, bir kişinin kendisinin ve diğer kişilerin zihinsel durumlarını temsil edebilmek için gerekli bilişsel kapasitesiyi ifade eder. Bu çalışmanın amacı şizofreni hastaları ve 1. derece yakınlarında zihin kuramı becerilerinin klinik değişkenler, bilişsel fonkiyonlar, içgörü, sosyal işlevsellik düzeyi ile ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: DSM IV ölçütlerine göre şizofreni tanısı konan 30 hasta, hastaların 1. derece yakını (n=30) ve bu gruplarla yaş cinsiyet eğitim yılı yönünden benzer 42 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Hastalar, sosyodemografik ve klinik veri formu, İma Testi, Gözlerden Zihin Okuma Testi (Gözler Testi), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Wechsler Bellek Ölçeği(WMS), Benton Görsel Bellek Testi(BGBT), Ekstrapiramidal Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (EBDÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP), Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği ile değerlendirildi. Bulgular: Şizofreni hastalarının ve 1.derece yakınlarının Zihin Kuramı sosyal bilişsel alt tipinde sağlıklı kontrollere göre bozulma olduğu görüldü. Şizofreni hastalarında zihin kuramının klinik değişkenlerden hastaneye yatış sayısı ile korelasyon gösterdiği saptandı. Zihin Kuramı'nın negatif belirtiler ve içgörü ile ilişkili olduğu bulundu. Bireysel ve sosyal performans ölçeği toplam puanı, sosyal açıdan yararlı aktiviteler, kişisel ve sosyal ilişkiler, özbakım, rahatsız edici ve agresif davranışlar alt boyutlarının zihin kuramın becerileri ile ilişkili olduğu saptandı. Görsel uzaysal bellek fonksiyonları ve Gözler testinin ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Şizofreni hastaları ve 1.derece yakınlarında sosyal bilişsel işlevle ilişkili olan bilişsel Zihin Kuramı becerisinde bozulma vardır. Bu bozulmaların hastalığın yapısal(trait) bir özellik olabileceğini gösteriyor olabilir. ZK bozulmalarının belki de bir kısmı altta yatan sosyal olmayan bilişsel defisitlerle açıklanabilir. Şizofrenide Zihin kuramı becerisinin negatif belirtilerle ilişkisi vardır. Bu bozulma içgörü yetenekleri ve sosyal işlevsellik düzeyi ile ilişkili olduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: Şizofreni, 1. Derece Yakınlar, Zihin Kuramı, İçgörü, Sosyal İşlevsellik
Dünya sağlık örgütü yetiyitimi değerlendirme çizelgesinin (WHODAS 2.0) Türkçe çevirisinin psikiyatrik hastalıklarda geçerlik ve güvenirliğinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışma WHODAS 2.0 Türkçe çevirisinin 36 soruluk uzun ve 12 soruluk kısa sürümlerinin görüşmeci, özbildirim ve vekil formlarından elde edilen yetiyitimi puanlarının psikometrik özelliklerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Çeviri çalışmasının ardından, yaşları 19-65 arasında değişen 35 psikiyatri hastası ve 35 sağlıklı kontrolun yetiyitimleri WHODAS üzerinde kendileri, bir yakınları ve klinisyenler tarafından derecelendirilmiştir. Klinik örneklem ve kontrol örneklemi arasında yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından fark bulunmamaktadır. Toplanan verilere dayanarak WHODAS 2.0 yetiyitimi puanlarının geçerlik ve güvenirliğine ilişkin kanıtları derlemek amacıyla; klinik ve kontrol örneklemlerinin puanları karşılaştırılmış (t testi), genel yetiyitimi puanları için optimal kesme noktaları ile hasta ve sağlıklı gönüllüleri birbirinden ayrıştırmadaki duyarlık, özgüllük ve doğrulukları belirlenmiş (ROC analizi), kesme noktalarının grup üyeliğini yordama gücü ve tanısal olasılık oranı hesaplanmış (logistik regresyon analizi), görüşmeci-özbildirim-vekil formlarından elde edilen paralel puanlar arasındaki uyuşma düzeyi (sınıfiçi korelasyon katsayısı - ICC) ile uzun ve kısa formlardan elde edilen genel yetiyitimi puanları arasındaki uyuşma düzeyi belirlenmiş (Pearson korelasyon analizi), farklı puan türlerinin iç sürekliliği (Cronbach alfa) ve görüşmeci formu puanlarında derecelendirenler arası uyuşma düzeyi (ICC) incelenmiştir. Bulgular: WHODAS uzun formlarının her türünden elde edilen genel yetiyitimi puanları için hesaplanan geçerlik ve güvenirlik katsayıları klinik örneklemde de kontrol örnekleminde de yeterli düzeyde bulunmuştur. Buna karşılık, kısa formlardan elde edilen genele yetiyitimi puanlarının geçerlik ve güvenirliği, sadece görüşmeci formunun klinik örneklemde kullanılması durumunda istenen düzeye ulaşmıştır. Alan yetiyitimi puanları için hesaplanan geçerlik ve güvenirlik katsayıları klinik örneklemde genel olarak yeterli veya kabul edilebilir sınırlarda; kontrol örnekleminde ise yer yer kabul edilemez ölçüde düşük bulunmuştur. Sonuç: Gerek psikiyatri hastalarında gerekse genel popülasyonda genel olarak yetiyitimi ölçmek açısından WHODAS uzun formlarının her üçü de elverişli araçlar niteliğindedir. Genel yetiyitimini değerlendirmek açısından WHODAS kısa formları arasında sadece görüşmeci formu ve sadece klinik popülasyonda kullanıldığında uzun forma eş kalitede ölçüm olanağı sağlayabilmektedir. Uzun formlardan elde edilen alan puanları klinik popülasyonda nitelikli bir ölçüm sağlayabilirken, genel popülasyonda sağlayamamaktadır.
Bipolar tip I bozukluğu olan ergenlerde manyetik rezonans görüntüleme ile Amigdala hacimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bipolar Bozukluk (BB) Tip I tanılı ergenlerde beyin görüntüleme tekniklerinden MRG kullanarak hastalıkla ilgili değişkenlerin amigdala hacimlerine etkisini araştırmak ve amigdala hacim farklılıklarını sağlıklı ergenlerle karşılaştırmaktır.Yöntem: Olgu grubunu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'de DSM IV tanı ölçütlerine göre BB tip I tanısı ile izlenmekte olan ve Mayıs 2008 ile Kasım 2008 tarihleri arasında DEÜTF Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD'ye başvurup DSM IV tanı ölçütlerine göre BB tip I tanısı alan 13-19 yaş arası 17 olgu oluşturmuştur. Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS P-L) ve Washington Üniversitesi Çocuk ve Gençler için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Ölçeği - Şimdiki Zaman ve Yaşam Boyu (WASH-U-K-SADS) duygulanım mödülü ile tüm olguların tanıları kesinleştirilmiştir. Kontrol grubunu, üniversitenin epidemiyolojik kapsama alanından seçilen ve psikiyatrik değerlendirme sonucunda herhangi bir psikiyatrik tanı almayan 13-19 yaş arasındaki 12 ergen oluşturmuştur. Tüm hastaların beyin MRG incelemeleri 1,5 Tesla (Gyroscan Intero, Philips, Netherland) MRG cihazı ile standart kafa koili kullanılarak yapılmıştır. Hasta ve kontrol grubunda amigdala ölçümleri koronal kesitler üzerinden yapılmış, reformat aksiyel ve sagital kesitlerde amigdala sınırları kontrol edilmiştir. Sınırları belirlenen seri kesitlerden elle yapılan çizim sonucunda mevcut programdan hacim verisi milimetreküp olarak kaydedilmiştir. Olgular ötimik fazda MRG çekimine alınmıştır. Ötimik fazda olma ölçütü, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ) ile değerlendirilmiştir. Her iki ölçekte puanların 7'nin altında olması ötimik olarak kabul edilmistir.Bulgular: Olgu grubu ve kontrol grubu arasında sağ ve sol amigdala hacimlerinin karşılaştırılması sonucunda her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Olgu grubunda hastalık süresi ile sağ ve sol amigdala hacimlerinin ise negatif korele (sağ amigdala P=0,026; sol amigdala P=0,031) olduğu bulunmuştur.Sonuç: Ergen ve erişkin BB örneklemlerinde yapısal MRG ile saptanan amigdala hacim farkları; erken başlangıçlı BB ile geç başlangıçlı BB arasındaki altta yatan patofizyoloji farklarını gösteriyor olabilir. Ergenlerdeki amigdala hacminde azalma ya da değişikliğin olmaması gibi sonuçların nedenleri ile ilgili sorulara, daha homojen gruplarda ve ilaçsız olgularda yapılacak yapısal ve fonksiyonel görüntüleme çalışmaları ile daha iyi yanıtlar bulunabilecektir.Anahtar kelimeler: Bipolar Bozukluk, ergen, amigdala, MRG
Cinsiyetinden yakınma (hoşnut olmama) tanısı olan bireyler ve partnerlerinde bağlanma tipi, çift uyumu ve toplumsal cinsiyet rolleri tutumunun araştırılması
Amaç: Psikososyal uyum ve iyilik hali için romantik ilişki varlığı ve kalitesinin önemli olduğu düşünülmektedir. CY'si olan bireylerin romantik ilişkileri hakkında çok az şey bilinmektedir. Son 30 yılda, yetişkin romantik ilişkilerinin incelenmesinde bağlanma kuramı ana referanslardan biri haline gelmiştir. Yetişkin ilişkilerinin kalitesi ve genel ruh sağlığı için bağlanma sistemine atfedilen öneme rağmen şu ana kadar az sayıda çalışma CY'si olan bireylerin bağlanmasına odaklanmıştır. Bu çalışmada CY'si olan birey ve partnerlerinin bağlanma özelliklerinin belirlenmesi ve bağlanma stilleriyle, çift uyumu ve toplumsal cinsiyet rolleri tutumları ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya romantik ilişkisi olan (n=60) ve olmayan (n=50) toplam 101 trans erkek ve romantik ilişkisi olan trans erkeklerin partnerleri (n=50) dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Yakın İlişkiler Yaşantılar Envanteri –II (YİYE-II), Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği (TCRÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) uygulanmıştır. Ayrıca, romantik ilişki yaşayan trans erkek ve partnerlerine ek olarak Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) uygulanmıştır. Ayrıca, romantik ilişki yaşayan trans erkek ve partnerlerine ek olarak Çift Uyum Ölçeği (ÇUÖ) ve tüm katılımcılara sosyodemografik özellikler ve aile özelliklerinin değerlendirildiği veri formu uygulanmıştır. Elde edilen veriler üç grup için de değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki tüm gruplarda güvensiz bağlanma stili oranı yüksek bulunmuştur. Bağlanma stilleri ile çift uyumunun ilişkisine bakıldığında güvenli bağlanan romantik ilişki yaşayan trans erkeklerde çift uyum puanı güvensiz bağlananlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Güvenli bağlanan bireylerin ilişki süreleri ortalamaları güvensiz bağlananlardan yüksek saptanmıştır. Katılımcıların genel anlamda eşitlikçi tutuma sahip olduğu bulunmuştur. Romantik ilişkisi olan trans erkeklerin TCRÖ'nün "geleneksel cinsiyet rolü" alt ölçek puanlarının partnerlerinin puanından anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla CY'si olan bireyler ve partnerlerinin romantik ilişkilerini ve bağlanma stili yaygınlığını inceleyen Türkiye'de yapılan ilk çalışmadır. Bu çalışmada tüm gruplarda güvensiz bağlanma oranları yüksek bulunmuştur. İnsan yaşamında bağlanma stilleri ve romantik ilişkiler, psikososyal uyum ve iyilik hali için önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle özellikle CY'si olan bireylerin klinik değerlendirmesinde bağlanma stilleri, değerlendirmenin bir parçası haline getirilmeli, kişinin güvenlik hissinin artırılması amaçlanmalıdır. Bireysel ve grup psikoterapilerinde bireylerin içsel çalışan modellerinin yeniden şekillendirilmesinin amaçlanmasının; bireylerin sosyal destek gruplarına erişimini kolaylaştırması, "olumlu kendiliğini" geliştirmesi beklenmektedir. Anahtar kelimeler: Cinsiyetinden yakınma, romantik ilişki, bağlanma tipi, çift uyumu, partner, toplumsal cinsiyet rolleri tutumu
Sistemizasyon ölçeği (systemızıng quotıent-revısed (SQ-R) Türkçe formunun üniversite öğrencilerinde psikometrik özelliklerinin belirlenmesi ve trans erkek bireylerin ve üniversite öğrencilerinin "empatizasyon-sistemizasyon teorisi" temelinde beyin tipleri açısından karşılaştırılması
Amaç: Empati bireyin sosyal yaşama uyumunu kolaylaştırmak için ortaya çıkmış olan önemli sosyal bilişsel bir yetidir. Başkalarının duygu ve düşüncelerini tanımlayarak uygun duygu ile yanıtlamayı içermektedir. Sistemizasyon ise cansız, kurallarla yönetilen evreni anlama ve tahmin yetisi olup erkeklerde, fen bilimleri ile uğraşan kişilerde ve Asperger Sendromunda yüksek olduğu saptanmıştır. Empatiyi ölçmek için kullanılan Empati Ölçeği Türkçe geçerliliği ve güvenirliliği yapılmış olup, Sistemizasyon Ölçeği (Systemization Qoutient) Türkçe formunun geçerlik ve güvenilirliği bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı Sistemizasyon Ölçeği'nin Türkçe geçerlik güvenilirliğinin yapılması, üniversite öğrencilerine ve trans erkek bireylere uygulayarak empatizasyon-sistemizasyon teorisi kapsamında beyin tipleri açısından karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Bu çalışmanın örneklemini, Hemşirelik Fakültesi (n=200), Edebiyat Fakültesi (n=201), Mühendislik Fakültesi (n=202) olmak üzere toplamda 603 üniversitesi öğrencisi ve cinsiyetinden yakınma (hoşnut olmama) tanısı olan 94 trans erkek (biyolojik cinsiyeti kadın) oluşturmuştur. Tüm katılımcılara sosyodemografik bilgi formu, Empati ölçeği ve Sistemizasyon ölçeği uygulanmıştır. Sistemizasyon ölçeğinin psikometrik özellikleri üniversite öğrencilerinde incelenmiş ve ek olarak Empatizasyon-Sistemizasyon teorisi kapsamında trans erkek grup ile üniversite öğrencilerinin empati ve sistemizasyon ölçümleri ve beyin tipleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Sistemizasyon ölçeğinin iç tutarlılık analizi sonucunda Cronbach alfa güvenirlik katsayısı 0,902 bulunmuştur. Test-yeniden test Pearson korelasyon katsayısı 0,89 olarak saptanmıştır. Yapılan iki yarım güvenirlik (Guttman split half) testi sonucunda 0,87 saptanmıştır. Bu bulgular ışığında Sistemizasyon ölçeğinin Türkçe formunun güvenilirlik analizlerinin orijinaliyle uyumlu olduğu söylenebilir. Çalışmamızda literatürde sıklıkla gösterilen sistemizasyon puanlarındaki erkek üstünlüğüne ilişkin bulgu tekrar edilmemiştir. Empatizasyon – sistemizasyon teorisine dayanarak beyin tiplerinin değerlendirilmesi sonucunda Trans erkek grupta en sık rastlanan beyin tipi "tip B" (balanced) olarak bulunmuştur. Sonuç: Bu sonuçlar Sistemizasyon ölçeğinin Türkçe formunun sistemizasyonu ölçmekte kullanılabilecek güvenilir bir ölçek olduğunu göstermektedir. Çalışma bildiğimiz kadarıyla cinsiyetinden hoşnut olmama tanısı olan erişkin bireyler ile üniversite öğrencilerinin Empatizasyon – Sistemizasyon teorisi kapsamında incelendiği literatürde bilinen ilk çalışmadır. Çalışmamızın önemli bir bulgusu Trans erkek grupta en sık rastlanan beyin tipinin "tip B" olmasıdır. Cinsiyetinden yakınma tanısı olan bireylerde, Empatizasyon – Sistemizasyon teorisine dayanarak beyin tiplerinin değerlendirilmesinin literatüre önemli katkılar sağlayabileceği görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Empatizasyon, Sistemizasyon, beyin tipi, trans erkek, geçerlik güvenilirlik
Psikiyatrik hasta popülasyonunda cinsel işlev bozuklukları
Amaç: Hem psikiyatrik hastalıkların kendileri, hem de tedavisinde kullanılan ilaçlar cinsel disfonksiyonlara yol açabilirler. Çalışmamızda, çeşitli antidepresan ilaçların kullanımında ortaya çıkan cinsel yan etkiler ve dört majör psikiyatrik hastalıkta ortaya çıkan cinsel disfonksiyonların karşılaştırılması amaçlandı. Ayrıca cinsel fonksyonları etkileyen sosyodemografik faktörlerin araştırılması ve sonuçların literatür eşliğinde değerlendirilmesi amaçlandı.Yöntem: Çalışma grupları 409 kişiden oluşmaktaydı. Dört hastalık grubu vardı. Duygudurum bozukluğu (n=111), anksiyete bozukluğu (n=171), somatoform bozukluk (n=64), uyum bozukluğu (n=63) tanı gruplarını oluşturmaktaydı. Hastalar essitalopram (n=62), fluoksetine (n=33), klomipramin (n=26), paroksetin (n=50), sertralin (n=51), sitalopram (n=35), venlafaksin (n=52) kullanmaktaydı. Bazı hastalar henüz ilaç kullanmamaktaydı (n=100). Bütün hastalara sosyodemografik bilgi formu, cinsel bilgilerin ve klinik özelliklerin araştırıldığı yarı yapılandırılmış bilgi formu verildi. Hastalara cinsel disfonksiyonların tanısı için GRCDÖ uygulandı.Bulgular: Çalışmamızda, hastalarda %74,8 sıklık sorunu, %44,5 doyum sorunu, %%78,7 toplam cinsel disfonksyon saptanırken, erkeklerde %55,1 erken boşalma, %80,2 empotans ve kadınlarda %69,8 vaginismus, %34,7 orgazmik bozukluk saptanmıştır. Anksiyete bozukluklarında toplam puanlara göre cinsel sorunlar diğer gruplara göre daha fazlaydı. Toplam puanlar açısından cinsel disfonksiyonlara bakıldığında; klomipramin (%100), sertralin (%92,2) ve paroksetin (%90) en fazla yan etkinin gözlendiği ilaçlardı. En az yan etki; sitalopram (%60,0) ve essitalopram (%62,9) ile gözlendi. Dozların artması, tüm ilaçlarda cinsel disfonksyon oranını arttırmaktaydı. Eğitim düzeyi arttıkça doyum problemi artmaktaydı. Evlilik sürelerinin artmasıyla, cinsel ilişki sıklığı azalmaktaydı.Sonuçlar: Antidepresanların yüksek oranda cinsel yan etkileri olması nedeniyle yeni farmakolojik yaklaşımlar ve ekleme tedavileri geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Çalışmamızın sonuçlarına göre antidepresanların kullanımında cinsel disfonksyonlar, önemli bir engel teşkil etmektedir. Psikiyatrik hastalıkların tedavisinde yeni farmakolojik tedavi stratejilerine gereksinim vardır.Anahtar kelimeler: Antidepresan tedavisi, cinsel disfonksiyonlar, SSRI yan etkiler.
Obstrüktif uyku apnesi sendromu tanısı almış hastalarda psikiyatrik komorbidite araştırması
OUAS, uykuda tekrarlayan üst hava yolu kollapsı ile karakterize bir hastalıktır. Prevalansı genel popülasyonda kadında %2, erkekte %4'tür. OUAS ile bağlantılı olan uykunun bölünmesi ve tekrarlayan hipoksemi, gün içinde aşırı uyuklama ve motorlu taşıt kazaları için artmış risk oluşturur. Ayrıca konsantrasyon bozukluğu, hafıza kaybı, depresyon, psikoz, libidoda azalma ve impotans OUAS'da sıklıkla görülen nörokognitif bozukluklardır.OUAS'ın mental değişikliklere ve psikiyatrik anormalliklere neden olup olmadığı henüz net olarak anlaşılamamıştır. OUAS uyku kalitesini, dolayısı ile gün içerisinde işlevselliği bozan bir hastalıktır. Psikiyatrik hastalıklar da büyük oranda uykuyu etkilemekte ve gün içerisinde bilişsel ve işlevsel hatalara yol açabilmektedir. OUAS'da uyku kalitesinin bozulmasından kaynaklanan bulgular bazı psikiyatrik hastalıkların bulguları ile benzeşmektedir, ayrıca OUAS kliniği ile psikiyatrik hastalıkların kliniğindeki bazı bulguları ile örtüşmektedir. Bu iki hastalığın birlikteliği işlevselliği daha da bozabilir, tedaviyi daha da güçleştirebilir. Bir hastalık, diğerini, bulguların örtüşüyor olması sebebi ile gizliyor olabilir ve yeterince araştırılmaz ise bu durum tanıda eksikliklere sebep olabilir. Aslında tedavileri birbirinden tamamen farklı olan bu iki durum eğer aynı anda mevcut ise ayrı ayrı değerlendirilmeli ve ayrı ayrı tedavi edilmelidir. Gözden kaçması halinde tedavi başarısı düşebilir ve hastanın mevcut olan tedaviye uyumu ve güveni zedelenebilir.Bu çalışmada amaç OUAS tanısı almış hastalarda psikiyatrik hastalık birlikteliği olup olmadığının araştırılması, OUAS şiddeti ile psikiyatrik hastalık birlikteliği varsa farklarının araştırılması ve sonuçlar doğrultusunda anamnez derinliğinin sağlanması, ayırıcı tanılar konusunda fikir oluşturulması, dolayısı ile tedavi kalitesinin arttırılmasıdır.Çalışmaya Şubat 2012 ve Mart 2012 tarihleri arasında horlama, gündüz aşırı uyku hali ve yakınları tarafından bildirilen apne semptomlarından bir ya da daha fazlası ile Göğüs Hastalıkları ve Kulak Burun Boğaz Hastalıkları polikliniklerine başvuran ve PSG yapılarak OUAS tanısı alan, SCID-I Psikiyatrik Tarama Testi uygulanan, 18 yaşından büyük olan, 102 hasta (32 kadın, 70 erkek) alınmıştır. Demografik özelliklerin sorgulandığı 26 adet sorudan oluşan bir anket formu doldurulmuştur.İstatistiksel incelemeler için, gruplar arası karşılaştırmalarda independent sample T-test, ki-kare testi kullanılmıştır. Ortalamalar ortalama±standart sapma olarak verilmiştir. Sonuçlardan p? 0.05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Çalışmamızda, OUAS hastalarında artmış psikiyatrik komorbidite sıklığı tespit edilmiştir. OUAS şiddeti ile anksiyete bozuklukları arasında negatif korelasyon ve MD arasında ise pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır.Anksiyete bozukluğu ve somatizasyon bozukluğu saptanan hastaların abartılı algılamaları sonucunda, hafif ve orta OUAS bulgularını algılamalarındaki hassasiyetleri sayesinde tanı almış olmaları olasıdır. Ağır OUAS'lı hastalarda uyku kalitesinin azalmasından kaynaklanan bilişsel fonksiyonların ileri derecede etkilenmesine bağlı MD bulgularını taklit eden bulgulara sebep olabilir ve bu nedenle ağır OUAS'lı hastalar MD tanısı almış olabilirler. Bu durum yanlış pozitiflik anlamına geliyor olabilir. Bunun tespiti için MD tanısı açısından hastaların OUAS tedavisini takiben belli süre sonra tekrar kontrole çağırılması, MD tedavisine karar verilmesi için OUAS tedavisinin ilerleyen dönemlerinin beklenmesi uygun olacaktır.
Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda cinsel işlev bozuklukları
Amaç: OUAS'lı hastalarda, birçok kronik hastalığın yanında cinsel işlev bozukluklarının ve psikiyatrik hastalıkların sıklığının normal populasyona göre daha fazla olduğu yapılan çalışmalarda saptanmıştır. Çalışmamızda OUAS hastalarının cinsel işlevler açısından değerlendirilmesi ve hem OUAS derecelerinin kendi aralarında hem de sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmamızda OUAS tanısı almış 40 hasta ve 38 sağlıklı birey olmak üzere 2 grup vardı. Hasta grubu 11 kadın ve 29 erkek; kontrol grubu ise 20 erkek, 18 kadından oluşuyordu. Araştırmaya alınan bireylere sosyodemografik bilgi formu, cinsel bilgilerin ve klinik özelliklerin araştırıldığı bilgi formu verildi. Cinsel disfonksiyonların tanısı için ACYÖ uygulandı.Bulgular: Hasta grubundaki kadınların %90,9'unda, kontrol grubundaki kadınların ise % 72,2'sinde cinsel disfonksiyon varlığı saptanmış, hasta grubundaki cinsel disfonksiyonun kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur. ACYÖ bileşenleri açısından hasta kadınların cinsel istek, orgazm kolaylığı, orgazm tatminliği ortalama puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Kadın hastalardaki OUAS şiddeti arasında cinsel disfonksiyon, ACYÖ bileşenleri, cinsel yakınma açısından anlamlı fark saptanmamıştır.Hasta grubundaki erkeklerin %44,8'inde, kontrol grubundaki erkeklerin %35,0'inde cinsel disfonksiyon varlığı saptanmış, hasta grubunda cinsel disfonksiyon anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. ACYÖ bileşenleri açısından ise hasta grubundaki erkekler ile kontrol grubundaki erkekler arasında anlamlı faklılık bulunmamıştır. OUAS grupları arasında cinsel disfonksiyon ve cinsel yakınma açısından fark saptanmamıştır. ACYÖ bileşenlerinden sertleşme ve orgazm tatminliği ortalama puanlarının, ağır OUAS'lılarda orta OUAS'lılara göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir.Sonuç: Çalışmamızda, OUAS her iki cinsiyette cinsel disfonksiyon için bir risk faktörü olarak tespit edilmiştir. OUAS şiddetinin ise her iki cinsiyette de cinsel disfonksiyon, cinsel yakınma ve ACYÖ bileşenleri ile korelasyonunun olmadığı saptanmıştır.
Obezite tanısı almış hastalarda psikiyatrik komorbidite araştırması
Bu çalışmada, obezite tanısı almış hastaların psikiyatrik hastalık birlikteliği olup olmadığının araştırılması, obezite şiddeti ile psikiyatrik hastalık birlikteliğinin araştırılması, psikiyatrik hastalık eştanılı obez hastalarının özelliklerinin incelenmesi, obezite sürecinde görülebilen kronik hastalık ve diğer eştanıların psikiyatrik eştanılarla birlikteliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Araştırma grubumuzu Ekim 2012 ile Aralık 2012 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ANS Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran hastalar arasından ölçülen BKÎ sonucunda çalışma kriterlerini karşılayan ve obez tanısı konulup çalışmamıza dahil edilen 85 kişi (66 kadın, 19 erkek) ile 60 (41 kadın, 19 erkek) obez olmayan kontrol hastası oluşturmuştur. Gruplara sosyodemografık veri formu ve SCID-I Psikiyatrik Tarama Testi uygulanmıştır.Obez grubun %60'nda, kontrol grubunun %20'nde DSM-IV kriterlerine göre psikiyatrik tanı saptanmıştır. Obez grupta Majör Depresif Bozukluk %27,1 oranıyla en yüksek tanı konulan bozukluk olarak belirlenmiştir. Anksiyete Bozuklukları diğer sık görülen bozukluklar olarak belirlenmiştir. Obezite şiddeti ile hiçbir SCID-I tanısı arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır.Çalışmamız da obez ve kontrol grupları karşılaştırıldığında obezlerde psikopatolojinin özellikle de Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluklarının yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kronik hastalığı olanlarda obezite sıklığı ve psikiyatrik komorbiditenin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Obezite nedeniyle herhangi bir polikliniğe başvuran hastaların psikiyatri polikiniğine gönderilmesi uygun bir yaklaşım olacaktır.Anahtar Kelimeler: Obezite, psikiyatrik bozukluk, depresyon, anksiyete, kronik hastalık.
Bipolar bozukluk tanılı ötimik hastalarda nörokognitif işlevler ile nitrik oksit, asimetrik dimetilarjinin düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bipolar bozukluk bilişsel yetilerde bozulmaya yol açabilen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada ötimik bipolar bozukluğu olan hastalarda bilişsel işlevlerin, serum NO ve ADMA düzeyleri ile ilişkisinin belirlenmesi planlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmanın örneklemi Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Polikliniği tarafından ayaktan takip edilen , DSM-V'e göre bipolar bozukluğu tanısı konmuş ötimik dönemdeki 45 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim süresi yönünden eşleştirilmiş herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan 45 sağlıklı gönüllüden oluşturuldu. Çalışmaya katılanlara sosyodemografik veri formu ile birlikte Hamilton Depresyon Ölçeği ve Young Mani Ölçeği uygulandı. Nörokognitif fonksiyonlar Sözel Bellek Süreçleri Testi, Wisconsin Kart Eşleştirme Testi, Stroop Testi ve İz Sürme Testi ile incelendi. Serum NO ve ADMA düzeyleri ELİSA kiti kullanılarak ölçüldü. İstatistiksel analizi için de Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U, Ki-Kare, Spearman ve Pearson korelasyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun nöropsikolojik test soncuçlarının kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu bulunmuştur. Geçirilen toplam manik atak sayısı ile sözel bellek puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon olduğu saptanmıştır. İki grup arasında serum NO düzeyleri açısından istatistiki olarak anlamlı farklılığın olmadığı görülmüştür. Serum ADMA düzeyinin ise hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük düzeylerde olduğu bulunmuştur. Serum NO düzeyi ile klinik değişkenler ve nörokognitif işlevler arasında ilişki tespit edilememiştir. ADMA düzeyi ile SBST puanları içinden kendiliğinden hatırlama puanı ile , WKET puanları içinden kavramsal düzey tepki yüzdesi ile, Stroop Test puanları içinden her bölümdeki süre puanları ile birlikte olmak üzere özellikle bölüm 5 süre puanı ile İz Sürme A testi süre puanı ile istatistiki olarak anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçlarına göre BB'li hastalarda bellek, öğrenme, dikkat, işlem hızı, strateji değiştirme, problem çözme gibi bilişsel alanlarda bozulma olduğu fakat bu bozulmanın serum NO düzeyi ile ilişkisi olmadığı fakat bazı alt test puanlarının (kendiliğinden hatırlama, kavramsal düzey tepki yüzdesi, stroop testi tamamlama süresi, iz sürme A testi süresi) ADMA ile ilişkisi olduğu belirlenmiştir. Ancak bu sonucun daha büyük örneklemler ile gerçekleştirilen çok merkezli çalışmalar ile desteklenmesine ihtiyaç vardır.
Aile içi yaşlılara karşı tutumlar ve psikolojik sonuçları
Aile îçi Yaşlılara Karşı Tutumlar ve Psikolojik Sonuçları Araştırma Ekim 1992-Kasım 1993 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın amacı,Trabzon-Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle birlikte oturan yaşlılara karşı aile bireylerinin tutumlarını saptamaktır.Bunun sonucu olarak da yaşlıların psikolojik semptomlarını s ıralamaktır. Genel amaç doğrultusunda,aile bireylerinin tutum ve davranışları üzerinde etkili olabileceği düşünülen değişkenlere ilişkin sorular oluşturarak cevapları aranmıştır. Araştırmada kullanılmak üzere SLC-90 John Hopkins üniversitesi 'nde ayakta tedavi gören psikiyatrik hastalarda semptomatik davranışa yönelik olarak geliştirilmiş klinik değerlendirme ölçeği ile araştırmacı tarafından geliştirilen tutum envanteri kullanılmıştır.ölçekler araştırmacı tarafından geliştirilen "bilgi form"ları ile birlikte Sürmene ilçe merkezinde yaşayan yaşlılar ve yakınlarına uygulanmıştır. Sonuçlar çeşitli istatistiksel teknikler ve "t" testi kullanılarak çözümlenmiştir. Bu araştırmanın belli başlı bulguları şunlardır: 1- Bu araştırma kapsamına giren yaşlı yakını deneklerin yaşlılara karşı tutumları cinsiyet ve yaş alt grupları dağılımı itibariyle olumludur. Bir başka dey işle, Sürmene ilçe merkezinde aileleriyle oturan yaşlılara karşı aile atmosferinde kabul ve hoşgörü ön2- Aileleriyle birlikte oturan yaşlı kadınlarda, erkeklere göre daha çok olumsuz psikolojik semptoma rastlanmıştır.Ayrıca yaşlı kadın grubu daha çok sıkıntılı olduğunu belirtmiştir. 3-Beklenenin aksine yaşlıların akrabalarını ziyaret etmede daha çekingen davrandıkları gözlenmiştir. Bunun nedeni kültürel varsayımlar olabilir. 4- Yaşlı yakınlarının yaşlıyı ziyaret sıklığı oldukça üst düzeydedir.Bu durum yaşlıya gösterilen ilgi ve desteğin bir ifadesi olarak kuşaklar boyu yerine getirilmektedir. 5- Yaşlıların yakınları ile yaşamaktan memnun oldukları saptanmıştır. 6- Yaşlıya karşı olumsuz tutum ifadelerinde kadınların erkeklere oranla daha olumsuz bir tutum içinde oldukları tesbit edilmiştir. 7- Yaşlılar için düzenlenmiş kurumlarda yaşlıların kalmasını gerek yaşlılar gerekse yakınları son çare olarak düşündüklerini söylemişlerdir. 8- Aileleriyle birlikte kalan yaşlılarda en çok gözlenen şikayetler bedensel yakınmalar boyutunda olmuştur. 9- Yaşla birlikte meydana gelen ve bu dönemde hızlanan somut yitim ve kayıplar yaşlıları rahatsız eden temel biyo-psikososyal sorunlardır. 10- Bu dönemde yaşlının daha çok desteğe, bakıma ve saygıya ihtiyacı vardır. Yaşlı bunu ancak eski yaşadığı çevrede giderebilir. Bu nedenle yaşlı mümkün olduğu kadar doğal çevresinden koparı İmama lıdır. 11-Toplumsal ve moral değerlerin baskısı sonucu yaşlı kurumlarına kuşku ile bakan yaşlılar ve yaşlı yakınlarının yaşlılık hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları 103saptanmıştır. 12- Fiziksel ve psikolojik durumlarına bakıldığında aileleriyle birlikte kalan yaşlıların daha sağlıklı oldukları; buna karşın kurumlarda kalan yaşlı lar ınsa hemen büyük bir çoğunluğunun biyo-psikososyal problemlerle yüz yüze oldukları bu araştırmanın sonuçları ile yaşlı kurumlarında yapılan araştırma sonuçlarının karşılaştırılması sonucu tespit edilmiştir.
Perinatal depresyonda tedaviye erişimin önündeki engeller- nitel ve nicel bir inceleme
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada perinatal dönemde depresyon açsısından riskli hastalarının tedaviye başvurmalarının önündeki gözden kaçan, kültüre ve bölgeye özgü engellerin tespiti amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışma nitel ve nicel yöntemin kullanıldığı 2 aşamadan oluşmaktadır. Çalışmaya 2022 yılında kadın hastalıkları ve doğum kliniğinde Edinburg Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EPDÖ) uygulanan ve depresyon açısından riskli saptanıp perinatal psikiyatri polikliniğine yönlendirilen ancak tedaviye başvurmayan kadınlar dahil edilmiştir. Nitel aşama için 20 katılımcıya sosyodemografik veri formu, EPDÖ uygulanmış ve nitel görüşme yapılmıştır. Nicel aşama için ise 66 katılımcıya sosyodemografik veri formu, EPDÖ ve nitel veriler doğrultusunda oluşturulan nicel anket formu uygulanmıştır. BULGULAR: Nitel aşamada bireysel faktörler, çevresel faktörler, sosyokültürel faktörler, damgalama ile ilgili faktörler ve sağlık sunucusu ile ilgili faktörler olmak üzere toplam 5 tema elde edilmiştir. Nicel aşamada ise en çok puan alan ilk 3 soru 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin; toplumda kadının sorumluluğunda olması', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin yoğunluğu', 'günlük yaşam telaşesinin sizin için ruhsal sorunlarınızın önünde olması' şeklinde tespit edilmiştir. Nicel anket formundaki soruların EPDÖ ile korelasyonu incelendiğinde 'çocuğunuzu bırakabileceğiniz güvenilir bir yer olmaması', 'yakın çevrenizin yaşadığınız ruhsal sıkıntıları önemsiz görmesi', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin yoğunluğu', 'günlük yaşam telaşesinin sizin için ruhsal sorunlarınızın önünde olması', 'temizlik, ütü, yemek, çocuk bakımı gibi ev işlerin; toplumda kadının sorumluluğunda olması', 'eşinizin gebelik ve doğum sonrası dönemde ilgisiz olması veya yetersiz destek göstermesi' soruları ile pozitif yönde korelasyon saptanmıştır. SONUÇ: Nitel aşamada, bireysel faktörler, çevresel faktörler, sosyokültürel faktörler, damgalama ile ilgili faktörler ve sağlık sunucusu ile ilgili faktörler olmak üzere beş tema elde edilirken nicel aşamada ise, en yüksek puan alan 3 sorunun sosyokültürel faktörler ile işkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Nitel inceleme, perinatal depresyon, tedavinin önündeki engeller
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı hastalarda bilişsel işlevler ile endokannabinoid sistem, BDNF, klotho ve NfL arasındaki ilişkinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada erişkin DEHB tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerin bilişsel işlevlerinin AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho ile bağıntısını incelemek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi polikliniklerinde takip edilen erişkin DEHB tanılı 52 hasta ve 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve nöropsikiyatrik testler uygulanmıştır. Sağlıklı kontrol ve hasta grubunda serum AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL düzeyleri ölçülmüştür. BULGULAR: Hastalar ile sağlıklı kontrollerin AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho düzeylerinin karşılaştırılmasında anlamlı fark saptanmamıştır. DEHB tanılı hastalar sağlıklı kontrollere göre nöropsikiyatrik testlerde daha düşük performans göstermiştir. DEHB grubunun İT'de kontrol grubuna göre düşük performans gösterdiği aradaki farkın özellikle sol yarıda belirgin olduğu bulunmuştur. Serum AEA, 2-AG, BDNF, NfL ve klotho düzeyleri ile bilişsel işlevler arasında ilişki olduğu ve bu ilişkinin sağlıklı kontroller ile DEHB hastalarında farklılık gösterdiği saptandı. Hasta grubunda yapılan regresyon analizinde AEA düzeyinin dikkat eksikliği semptom şiddeti ve DEHB ölçeği toplam puanı için ön gördürücü olduğu bulundu. Hasta grubunda AEA düzeyi ile dikkat eksikliği semptom şiddeti, DEHB'ye bağlı yaşadığı sorun şiddeti ve sıklığı arasında negatif bağıntı bulundu. 2-AG ile aşırı hareketlilik ve dürtüsellik semptom şiddeti arasında negatif bağıntı bulundu. Her iki grupta da serum AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL düzeyleri birbiriyle orta-yüksek düzeyde bağıntı gösterdi. DEHB tanılı hastalarda aktif ilaç kullananlar ile kullanmayanlar arasında serum AEA, 2-AG ve NfL düzeyleri açısından farklılık saptandı. SONUÇ: AEA, 2-AG, BDNF, klotho ve NfL serum düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişki her iki grupta farklı özellik göstermektedir ve bu moleküller ile ilişkili farklıklar; moleküllerin serum düzeylerinin ortalamasının farkından ziyade bir regülasyon sistemiyle ilişkili görünmektedir. DEHB tanılı hastaların yaş ve eğitim süresi benzer sağlıklı kontrollere göre bilişsel işlevlerinde belirgin eksiklik olduğu saptanmıştır. Sonuçlar serum endokannabinoid düzeyleri ile DEHB semptom şiddeti arasında ilişki olabileceği düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BDNF, DEHB, endokannabinoid, klotho, NfL
Obezite hastalarında içgörü ve farklı içgörü ölçeklerinin karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada majör psikopatolojilerde ve psikotik olmayan psikiyatrik bozukluklar için geliştirilmiş içgörü ölçeklerinin obezitede içgörüyü ne kadar ölçtüğünü belirlemek ve obezite şiddeti ile içgörü düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi Psikiyatri Konsültasyon Liyezon polikliniğine, İç Hastalıkları Endokrinoloji polikliniğine ve Aile Hekimliği Obezite polikliniğine başvurup tedavi gören ve hastanemiz kayıtlarından telefonla ulaşılıp görüşmeye çağırılan 18 yaşını doldurmuş ve obezite tanısı almış 120 hasta üzerinde gerçekleştirildi. BULGULAR: Katılımcılarda özellikle beden imajı ile ilgili kaygıların ve kısıtlı yeme davranışlarının ön planda olduğunu göstermektedir. YBDÖ'de kadınların "beden şekli ve kilo ile ilgili duygu ve düşünceler" ile "işlevsellik" puanları erkeklerden yüksektir; YBDÖ toplam puanı da kadınlarda daha yüksektir. Obezite evresine göre, YBDÖ "beden şekli ve kilo ile ilgili duygu ve düşünceler" 1. evreye kıyasla 2. ve 3. evrede daha yüksektir. OFİ'de kadınların genel hastalık farkındalığı, tedavi gereksinimi ve olumsuz sonuçların farkındalığı puanları erkeklerden yüksektir. OFİ toplam puanı kadınlarda daha yüksektir. OFİ toplam puanı VKİ ve vücut yağ oranı ile pozitif yönlü orta düzeyde ilişkilidir. Yapılan regresyon analizinde içgörü ölçeklerinden yalnızca OFİ toplam puanının VKİ değerini pozitif yönde anlamlı olarak etkilediği saptanmıştır. Analiz sonuçlarına göre OFİ toplam puanının obezite evresini anlamlı biçimde yordadığı görülmüştür. SONUÇ: Çalışmamızda OFİ toplam puanı, hem VKİ hem de vücut yağ oranı ile pozitif ve orta düzeyde ilişki göstermiştir. Ayrıca OFİ toplam puanı, obezite evresini anlamlı biçimde yordayarak, içgörü düzeyi arttıkça daha obezite evresinin artma olasılığını göstermiştir. Obezite bağlamında içgörünün değerlendirilmesi için genel psikiyatrik içgörü ölçekleri uygun değildir; obeziteye özgü bir araç olan OFİ, klinik şiddet göstergeleriyle (VKİ, yağ yüzdesi, evre) tutarlı ilişkiler sunarak hem tarama hem de müdahalenin kişiselleştirilmesi açısından pratik bir çerçeve sağlamaktadır. Klinik uygulamada OFİ'nin rutin değerlendirmelere eklenmesi, tedavi gereksinimi farkındalığının artmasına ve müdahale planlarının hedeflenmesine katkı sunabilir. Anahtar Kelimeler: Farkındalık, içgörü, içgörü ölçekleri, obezite, üstbiliş
Alkol kullanım bozukluğu olan bireylerde Klotho, nörotrofik faktörler (NGF, BDNF, GDNF) ve ilişkili etmenlerin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Alkol kullanım bozukluğu (AKB), bilişsel işlevlerde bozulmalara yol açan ve nöroplastisite ile nörodejenerasyon süreçlerini etkileyen kronik beyin hastalığıdır. Literatür, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), sinir büyüme faktörü (NGF), glial hücre kaynaklı nörotrofik faktör (GDNF) ve yaşlanma ile bilişsel işlevlerle ilişkili Klotho proteininin bağımlılığın biyolojik temelinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada, AKB tanılı bireylerde klotho, BDNF, GDNF ve NGF düzeylerinin bilişsel işlevler, psikiyatrik belirtiler ve klinik değişkenlerle ilişkisi araştırılmıştır. YÖNTEM: Çalışma, Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi EYAM biriminde yürütülmüş olup, 40 AKB tanılı erkek hasta ve 40 sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Bireylere sosyodemografik veri formu, Hamilton Anksiyete (HAM-A), Hamilton Depresyon (HDDÖ) ve Montreal Bilişsel Değerlendirme (MOCA) uygulanmıştır. Alkol Yoksunluk Ölçeği (CIWA-AR) ve Michigan Alkolizm Tarama Testi (MATT) yalnızca hasta grubuna verilmiştir. Serum klotho, BDNF, GDNF ve NGF düzeyleri ELISA ile ölçülmüş; veriler SPSS'de analiz edilmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda MOCA toplam puanı kontrol grubundan daha düşük (p<0,001), NGF düzeyi kontrol grubunda daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). BDNF ve GDNF düzeyleri gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,062 ve p=0,102). Klotho düzeyi kontrollerde yüksektir ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,051). Hasta grubunda Klotho ile NGF arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur (rs=0,752; p=0,001). MOCA toplam puanı, kümülatif ve aylık alkol kullanım yükleri ile negatif ilişkilidir (r=-0,582; p<0,001). Regresyon analizlerinde MOCA toplam puanını yordayan değişkenler aylık alkol kullanım yükü (β=-0,500; p<0,001), gelir (β=0,357; p=0,004) ve eğitim düzeyidir (β=0,234; p=0,045); NGF ve Klotho anlamlı yordayıcı değildir. SONUÇ: Bulgular, AKB'de bilişsel bozulmanın özellikle alkol kullanım yüküyle ilişkili olduğunu göstermektedir. NGF'deki azalmanın bilişsel bozulmayla bağlantısı olasıdır. Klotho grup karşılaştırmasında anlamlı bulunmamış olsa da NGF ile güçlü korelasyonu biyolojik açıdan dikkate değerdir. Nörotrofik faktörler ve Klotho, AKB'de nöroplastisite ve bilişsel işlevler açısından potansiyel biyobelirteçlerdir. Anahtar Kelimeler: AKB, BDNF, GDNF, klotho, NGF
Madde kullanım bozukluğu hastalarında oksitosin ve nörosteroidlerle bağlanma ve duygu düzenleme arasındaki ilişkinin incelenmesi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda Metamfetamin Kullanım Bozukluğu (MeKB) olan kişilerde NAS ve oksitosin serum düzeyleri ile duygu düzenleme ve bağlanma arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya, Yataklı Arındırma Merkezi'nde yatan MeKB tanısı alan 40 erkek hasta ve 41 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubundaki bireyler, SCID-1 ve SCID-2 görüşmesi ile değerlendirilmiş ve sosyodemografik veri formu uygulanmıştır. Duygu Düzenleme Güçlükleri Ölçeği (DDGÖ), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-2 (YİYE-2), Buss Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği hasta ve sağlıklı gönüllülere, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ) ve Bağımlılık Profil İndeksi sadece hasta grubuna uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubundan alınan kanda Allopregnanolon (ALLO), dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS), testosteron, Estradiol (E2) ve oksitosin serum düzeyleri belirlenmiştir. BULGULAR: Hasta grubunda DDGÖ, YİYE-2 ve BPSÖ puanları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda MAÖ puanları ile DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Hasta grubunda, MAÖ' nin bağımlı değişken olarak alındığı regresyon modelinde; testosteron düzeyi anlamlılığını korumuştur. Kontrol grubunda DDGÖ puanları ile ALLO ve testosteron düzeyleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır. DDGÖ puanlarının bağımlı değişken olarak alındığı yapılan regresyon analizinde hormon düzeyleri anlamlılığını kaybetmiştir. Kontrol grubunda BPSÖ öfke puanları ile DHEAS, ALLO, testosteron arasında anlamlı negatif korelasyon göstermiş olup, yapılan regresyon analizinde DHEAS anlamlılığını korumuştur. SONUÇ: Hasta grubu kontrol grubuna göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve güvensiz bağlanma göstermektedirler. Hasta grubunda DHEAS, E2, testosteron ve oksitosin düzeyleri artıkça aşerme puanları artmaktadır ve testosteron düzeyleri, diğer hormonlara göre ön plana çıkmıştır. Kontrol grubunda ALLO, testosteron düzeylerindeki artış duygu düzenleme güçlüğü arasında negatif ilişki bulunmuştur. Kontrol grubunda DHEAS, ALLO, testosteron düzeyleri ile BPSÖ öfke puanları arasında negatif ilişki bulunmuş olup, bu hormonlardan DHEAS diğerlerinden daha önemli gözükmektedir.
Perinatal dönemde ruhsal hastalığı olan kadınlara yönelik stigma (Damgalama) ölçeği geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirlik çalışması
GİRİŞ VE AMAÇ: Perinatal dönemde psikiyatrik hastalığı olan kadınlara yönelik damgalama ölçeğinin geliştirilmesi, geçerlik ve güvenilirliğinin test edilmesidir. YÖNTEM: Metodolojik türde olan araştırma, 01.06.2022-01.12.2022 tarihlerinde Sakarya EAH'de farklı kliniklere başvuran hastalar, hasta yakınları ve hastane personeli üzerinde gerçekleştirildi. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında 200 kişi (kadın n=134, erkek n=66) katıldı. Verilerin toplamasında "Sosyodemografik veri formu", "Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ)", "Sosyal mesafe ölçeği (SMÖ)" ve "Ruhsal hastalığa yönelik inançlar ölçeği (RHİÖ)" kullanıldı. Veriler SPSS 22 ve AMOS 26 programı kullanılarak incelendi. PRHDÖ'nün geçerlik ve güvenirlik analizi; Cronbach alfa kat sayısı, madde toplam puan korelasyonu, faktör analizi, test-tekrar test yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. BULGULAR: Ölçek maddelerinin Kapsam Geçerlik İndeksi 0,80-1 arasında bulunmuştur. Ölçeğin iç tutarlılık analizinde; genel ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,94, "Önyargı ve Ayrımcılık" alt boyutunun 0,93, "Etiketleme" alt boyutunun ise 0,88 olduğu bulunmuştur. Madde-toplam puan korelasyonlarının 0,410 ile 0,799 arasında değişiklik gösterdiği belirlenmiştir. Barlett's testinde p<0,05'tir, KMO 0,94 hesaplanmıştır, bu değerler ölçeğe faktör analizi uygulanabileceğini göstermektedir. AFA sonucuna göre ölçek 2 faktörlü bir yapıya sahiptir, toplam varyansın %60'ını açıklamaktadır. Ölçeğin Guttman Split-Half katsayısı 0,882 ve Spearman-Brown katsayısı 0,883 bulunmuştur. Ölçek, 30 katılımcıya üç hafta arayla tekrar uygulanmıştır. Ölçümler arasındaki korelasyon katsayısı 0,91 elde edilmiştir, bu ölçeğin zamana karşı değişmezlik ilkesini sağladığını göstermektedir. SONUÇ: Perinatal Ruhsal Hastalık Damgalama Ölçeği (PRHDÖ), Türk toplumunda perinatal damgalamayı araştırmak için kullanılabilecek güvenilir bir ölçüm aracıdır. Anahtar Kelimeler: Geçerlik ve güvenirlik, ölçek geliştirme, perinatal damgalama, stigma.