Bingol University
Discipline

Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı

Bingol University

224

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

II. Meşrutiyet yıldönümlerinin millî bayram olarak kutlanması - hürriyet bayramı

Ayin, bayram, tören, merasim gibi yapılar insanların birlikte yasamaya baslaması ileortaya çıkmıs, devlet müessesesi ile islev sahası genislemis yapılardır. Millî bayramlar iseFransız ihtilali sonrasında ortaya çıkan, toplumların yeni dünya algılarının ve ulus-devletkavramının birer neticesi ve göstergesidir.Ayinden Millî bayram'a doğru içerik olarak ve zamansal bazda farklılıklar gösteren buyapıların değismeyen temel islevi, hakim gücün savunuculuğunu yaptığı değerlerin yığınlarüzerinde kabulünün sağlanması ve iktidara mesruiyet kazandıran çalısmalar olmalarıdır.Osmanlı Devletinde merasim, tören vb. yapılar II. Mesrutiyet devrine kadar halkınbirinci derecede katılımının kısıtlı olduğu bir sekilde yapılmaktadır. Toplumun politika iletanıstığı ve toplumsal alan olarak cemiyetlerin, meydanların, sokakların öne çıktığı bir dönemolan II. Mesrutiyet dönemi Osmanlı Devletine bir millî bayram hediye etmistir.Çalısmamızda ayin, tören, bayram gibi kavramlar üzerinde durulduktan sonra,Osmanlı Devletinin siyasi ve sosyal portresi 1876 Kanun-ı Esasi ilanından II. Mesrutiyetdevrine kadar geçen sürede verilmeye çalısılmıstır.10-23 Temmuz Mesrutiyet ? Hürriyet Bayramı ise bayram ile ilgili temel bilgilerverildikten sonra ?ttihad ve Terakki dönemi, Millî Mücadele dönemi ve Cumhuriyet dönemibaslıkları altında incelenmektedir.Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sinin ortak Millî bayramı olan 10-23 TemmuzMesrutiyet ? Hürriyet Bayramı yıllar içerisinde değisen siyasi tablodan etkilenerek varlığınısürdürecek, yürürlükte kaldığı yılların siyasi ve sosyal tablosunu bize veren bir anlatıolusturacaktır.

20. yüzyılBayramlarKutlamalar+1
İskender Dereli
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Uluslararası terörizmin tarihi

ÖZETBu çalışma, insanlık tarihi kadar eski ve yaygın bir siyasal şiddet türü olan terörün, tarih bakış açısıyla incelenmesini amaçlamaktadır. Terör ve terörizm kavramlarının algılanması ve geçmiş dönem örneklerinin incelenmesi, bu bakışımsız (asimetrik) tehdit ile mücadelede çok önemlidir. Terör, ortaya çıkışından günümüze kadar, siyasal amaca ulaşmak için, girişilen şiddet eylemi ile kurbanlar üzerinden mesaj verme gibi temel özelliklerini korumuştur. Bununla beraber; zamana ve şartlara göre vasıta ve şekil değiştirmiştir. Verdiği zayiat, diğer ölüm nedenlerinden daha az olsa bile, gündemi hep işgal etmiş ve etmeye devam edecektir. Tarih içinde dönemin başat ideolojisi ile güdülenen terörün aktörleri; bireyler, örgütler veya devletler, kurbanları ise hep masumlar olmuştur. Bu çalışmada terör, tarih çizgisi içinde 11 döneme ayrılarak incelenmiştir. Dönem özellikleri, önemli örgütler ve eylemleri temelinde detaylandırılmıştır. Her dönemin kendisinden sonraki veya çağdaşı terör akımına etkileri irdelenmiştir. Modern Çağ çalışmalarında başlangıcı Fransız İhtilali'ne dayandırılan terörizm, ihtilalin ardından önce etnik milliyetçi hareketlerde, sonrasında anarşist akımda şekillenmiştir. İki büyük Dünya Savaşı döneminde teröre, savaşın kendisi en büyük şiddet olduğundan rastlanmamıştır. Sömürge karşıtı dönemini, yeni sol, daha sonra köktendinci terör ve etnik milliyetçi terör dönemleri takip etmiştir. Günümüzde köktendinci terör ve etnik milliyetçi terör devam etmektedir. Bunun yanında, yeni anarşist terör, bireysel terörizm ve siber terörizm yükselme eğilimindedir. Uzmanlar gelecekte, güdüleyici ideoloji ya da inanç sistemi ne olursa olsun, terör eylemlerinde `Kitle İmha Silahları (KİS)' ve/veya `Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik, Nükleer (KBRN)' silahların kullanılması olasılığının artacağı endişesini taşımaktadır. Terörizmin bilinmezliği, yarattığı korku ve olay meydana gelmeden engellenmesinin zor oluşu, terörizmle mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Terörizmle mücadelede başarıya ulaşmanın, varlığını yadsımadan ve kanıksamadan, onun tüm kaynaklarına inilerek, disiplinler arası yaklaşımla mümkün olabileceği değerlendirilmektedir.Anahtar kelimeler: Terör, terörizm, anarşizm, uluslar arası terörizm, tarih.

AnarşiAnarşizmTerör+3
Dündar Akın
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

1930 dünya ekonomik bunalımı sonrasında Türkiye'de ekonomik politika arayışları

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti yıkılırken Anadolu'da yeni bir savaş başlamış ve bu savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Bir bağımsızlık savaşının ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti siyasi bağımsızlık kadar ekonomik bağımsızlığı da önemsemiştir. Bu doğrultuda yeni devlet ekonomi politikasını henüz Cumhuriyet ilan edilmeden 1923 yılının Şubat ayında toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde belirlemiştir. Kongre bir yandan "milli iktisat" vurgusunu ortaya koyarken diğer yandan milli iktisat anlayışına zarar vermediği ölçüde yabancı sermayeye geçit vermişti. Kongrenin toplandığı tarihle 1929 yılına kadar geçen süre bir yandan Türkiye'de ekonominin kurumsallaşması, diğer yandan da liberal ekonomik politikaların uygulandığı dönem olmuştur. Ancak bu liberal süreç çok fazla sürmemiş ve 1929'da Amerika'da başlayıp giderek tüm dünyayı etkisi altına alan büyük ekonomik krizin etkileri dalga dalga Türkiye'ye de yansımıştır. Ekonomik bunalım Türkiye'de işsizlik, iflas, açlık, intihar gibi sosyal sorunların ortaya çıkmasına da neden olmuştur. Söz konusu ekonomik kriz, kapitalizmin o güne kadar yaşadığı en önemli krizdir. Ancak aynı dönemde Rusya'da uygulanmakta olan planlı ekonomi ve Sovyetlerin ekonomi politikası bu küresel krizden en az yara alarak çıkan sistem olduğu için de dünyada talep görmeye başlamıştır. Hatta Rusya'da uygulanan ekonomik model Türkiye'nin söz konusu dönemde ekonomik bunalım karşındaki arayışlarında yer yer örnek de alınmıştır. Böylece bunalım ortamında Türkiye'de ekonomide yeni arayışlar kendini göstermiştir. Kamuoyunda ekonomi politikalarında izlenmesi gereken yolla ilgili kimi öneriler de belirmiştir. Bunalım ortamında Türkiye'nin nasıl bir ekonomik model izleyeceğine dair önemli tartışmalar yaşanmış ve devletin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de ekonomideki etkinliği artarken; himayeci ekonomik politikalar görülmeye başlanmıştır. Bu yeni süreç Türkiye'de devletçilik dönemi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışma 1929 dünya ekonomik bunalımının dünyada ve Türkiye'de meydana getirdiği sorunlar, bunalımın etkileri, dönemin sosyal sorunları üzerinde yoğunlaşarak ve Türkiye'nin bunalım ortamında nasıl bir ekonomik politika oluşturmaya çalıştığı üzerinde durmaktadır.

Dünya krizi 1929Ekonomi politikalarıEkonomik etki+3
Alev Gözcü
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

12 Eylül 1980'e giden süreçte Türkiye'de iç güvenlikte karşılaşılan sorunlar ve bunları çözmeye yönelik uygulamalar

Bireylerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için bir araya gelerek oluşturdukları örgütsel yapı olan devletin temel işlevlerinden biri de toplumun güvenliğini sağlama görevidir. Tarihsel süreç içerisinde baktığımızda da tarihin ilk dönemlerinden bu yana devlet denilen yapının sorumluluklarının başında ülkesinin dışa ve içe karşı olan savunmasını üstlenmesi gelmektedir. Bu bağlamda devletler halkın huzur ve güvenliğinin sağlanması için bir güç oluşturmuşlardır. Başlangıçta askeri örgütlenme olan bu güç zaman içerisinde iş bölümü ve uzmanlaşma gereği neticesinde askeri örgütlenmeden bağımsız olarak iç güvenlik ile yetkilendirilmiş örgütler ortaya çıkmıştır. 1970?li yıllarda Türk siyasetinde yaşanan bölünmüşlük ülkeyi koalisyon hükümetlerine mahkûm etmiştir. Koalisyon hükümetleri, toplumdaki kamplaşmalar, siyasi partiler arasındaki çatışmalar siyasi istikrarsızlığı arttırmıştır. Öte yandan ekonomik bunalımlar, toplumda yaşanan değişim ve artan terör olayları bir askeri müdahaleyi gündeme getirmiştir. 12 Eylül 1980?de Türk Silahlı Kuvvetleri önlenemeyen terör faaliyetlerini, siyasilerin basiretsiz yönetimini ve milli birliğin bozulduğunu gerekçe göstererek yönetime el koymuştur. Yaklaşık üç yıl demokrasiye ara verilmiş, ancak 1983 genel seçimleriyle normalleşme sürecine girilmiştir. 12 Eylül müdahalesi öncesinde iç güvenlik bağlamında karşılaşılan sorunların çözümüne ilişkin sıkıyönetim ilan edilmesi tartışmaları yaşanmış ve TBMM?de yapılan görüşmelerin ardından 26 Aralık 1978 tarihinde 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Sıkıyönetim ilan edildikten sonra yaşanan terör olaylarında bir azalma görülse de bu tek başına yeterli olmamıştır. Türk Silahlı Kuvvetlerine göre gerekli yasal düzenlemelerin yapılamaması sıkıyönetim uygulamasındaki başarısızlığın temel nedenlerinden biridir. Anahtar Kelimeler: Güvenlik, İç Güvenlik, 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi.

1. Milliyetçi Cephe Hükümeti12 Eylül 1980 Dönemi12 Eylül müdahalesi+5
Çağrıhan Karadağoğlu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Buca Hipodromu

ÖZETGöçebe kültürünün vazgeçilmez unsuru olan at, Türk ile özdeşleşmiş, Türk kültürünün vazgeçilmez unsuru olmuştur. Bununla beraber at eğlence yaşamının da bir aracı haline gelmiştir. Yine tarihine baktığımızda Türkler at yarışlarına yabancı değildir.Osmanlı Devletinde ilk at yarışlarının Orhan Bey döneminde yapıldığı bilinmektedir. Bununla beraber modern anlamda günümüze yakın ilk at yarışları 19.yüzyılda İzmir' de Buca'da Laventenler önderliğinde yapıldığı bilinmektedir. Lavantenler, Osmanlı içerisinde yaşayan Gayri Müslimlerden yaşayış tarzları ve kökenleri ile ayrılmaktadır. Avrupa kültürünü Anadolu' ya taşıyan Levantenler bugün Anadolu'nun tamamına mal olmuş, daha çok tohumlarını İzmir'de attıkları derin izler bırakmışlardır.İşte at yarışları ve Buca Hipodromu da bunlardan bir tanesidir. Buca Hipodromu öncelikle Levantenlerin sosyalleşme aracı olarak görülse de kısa zaman içerinde İzmir Belediye Başkanlığı da yapmış olan Evliyazade Refik Bey önderliğinde, Türkler tarafından benimsenmiş bir yapıya kavuşmuştur.Dönem içerisinde büyük kalabalıkları bir araya toplayan hipodroma Osmanlı Devleti'de kayıtsız kalmamış, Sultan Abdülaziz ve devamındaki hükümdarlar tarafından da desteklenmiştir. Saray adına Sultan koşuları da düzenlenmiştir. At yarışları sadece toplumu sosyalleştiren bir eğlence aracı olarak görülmemelidir. At yarışları ile kaliteli at ırkları geliştirilmiş, mevcut ırklar korunmuştur. Böylelikle zor zamanlarda savaşlarda olduğu gibi atlardan daha fazla hizmet alınabilmiştir.Buca Hipodromu'nun kurulmasıyla sadece Anadolu'da değil, Akdeniz Havzası'nda da programlı modern yarışların başlamasına öncülük etmiştir. Yani bir bakıma Buca Hipodromu, bir miladı temsil eder. Üstelik Buca Hipodromu ile Türklere özgü at yarışları, İzmir Levantenleri eliyle modernize edilmiş,Anadolu kültüründe yeni bir sentez oluşturulmuştur.Kurtuluş Savaşı sonrasında Buca'dan ayrılan Levantenler gittikleri coğrafyalarda Buca Hipodromu'ndan esinlenerek yeni hipodromlar oluşturmuşlardır. Ayrıca Anadolu'da kalan yarışçılar ise Ankara'da yeni başarılara imza atarak bu kültürün devamını sağlamışlardır.Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise yine Mustafa Kemal Atatürk, at yarışlarına büyük önem vermiştir. Verdiği önemi `'At yarışları, modern toplumların vazgeçilmez unsurudur.''sözünde de ifade etmiştir. Döneminde Ankara Hipodromu inşa edilmiş ve pek çok kez yarışları izlemek için hipodroma gitmiştir. İsmet İnönü'nün ise at yarışlarını izlemekten ziyade kendi atıyla birlikte birçok kez yarışlara katılmıştır. Osmanlı döneminde Sultan koşuları olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de Gazi Mustafa Kemal adına, Gazi koşuları düzenlenmiştir. Halen at yarışlarında Gazi kupasını kaldırmak jokey için büyük onur ve prestij olmuştur.At yarışları serüvenimizde önemli yer edinen Evliyazade ailesi Cumhuriyet döneminde de atlı sporlara büyük hizmetlerde bulunmuş, Türkiye Jokey Külübü'nün kurulmasında da önder olmuşlardır.Anadolu' da ki pek çok harada özellikle de Karacabey Harası'nda ordunun ve halkın ihtiyaçlarını karşılamak için at yetiştirilmiş, Anadolu atı olan rahvanın türünün kaybolması önlenmiş, ithal edilen kaliteliatlar ile göz dolduran yeni atlar yetiştirilmiştir. Bugün ise bu haralar ordunun ve çiftçi için değil de daha çok atlı sporlar için hizmet etmektedir.Temelleri Buca' da atılan modern at yarışları bugün hala önemini korumakla birlikte büyük bir ekonomik sektör olarak 21.yüzyıl da da güncelliğini korumaktadır.

Anadolu tarihiSosyal tarihSpor tarihi
Elif Uğur
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

1961 Anayasası'dan 12 Mart'a Cumhuriyet Senatosu

1876 yılında baslayan demokrasi hayatımız, ikili bir meclis sistemi ileyapılmıstır.1921 ve 1924 Anayasaları ile Türkiye tek meclisli, TBMM bir yapıya sahipolmustur. 1924 Anayasası olağanüstü kosullar altında yeni devletin kurulusu, modernlesmesive köklü yapıya sahip olmasını sağlamaya çalısmıstır. Bu nedenlerle bu Anayasa kuvvetlerbirliği ilkesini meclise vermistir. Bu sayede hızlı ve kalıcı devrimler yapılabilmistir. Ancak1946 yılında geçilen çok partili yasam neticesinde 1950 yılında iktidara gelen DP,demokratiklesmeyi unutmus ve antidemokratik davranıslarda bulunmustur. Bunun neticesinde27 Mayıs'ta yönetime el koyan askerler, çift meclisli bir yapı ile iktidarı sınırlandırma yolunagitmislerdir.1961 Anayasası'nın getirdiği en önemli kurumlardan olan Cumhuriyet Senatosu üç türüyelerden olusmaktadır. Tabii üyeler, Seçilmis üyeler, Kontenjan senatörleri. Meclisten geçenkanun ve anayasalar, Senatoda tekrar görüsülecek ve böylece iktidarı elinde tutanlar,demokrasi ve rejim aleyhine yasa yapamayacaklardır. Ayrıca Senato denetim etkinlikleri ilede yürütmeyi kontrol edebilecekti.1961-1971 yılları arasında baslarda etkili olan bu sistem 1965 yılından itibaren AP'ninhem Meclis'te hem de Senatoda çoğunluğu sağlaması sonucunu etkisini yitirmistir. Budönemde yasanan hükümet sorunları da bunun nedenlerinden birisidir. En çok tartısılankonulardan biri olan tabii senatörler, Senatoda en aktif üyelerdendir. Senatörler hemhükümetlerde görev almıslar hem de kriz durumlarında hükümet kurarak basbakanlıkyapmıslardır.Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet Senatosu, çift meclis sistemi,AP,CHP,Seçim.

Anayasa 1961Cumhuriyet SenatosuSenato+3
Mahmut Sert
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Biyografi kaynaklarında Atatürk ve özel hayatı

Osmanlı Devleti'nin Rumeli topraklarında bulunan Selanik'te doğan Mustafa, Harbiyeyi bitirerek genç bir subay olarak orduya katıldı. Zekası ve diğer kisilik özellikleriyle yıkılmakta olan imparatorlukta yıldızı parlayan birkaç kisiden biriydi. Çanakkale Savası ile baslayan ünü,Kurtulus Savası'nın kazanılması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusuolmasıyla doruğa ulastı.Türk Devleti'nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatıözellikle özel hayatı, Atatürk karsıtlarının en çok ilgilendiği, onu karalamakiçin uydurma bilgiler verdiği bir konu alanı olmustur. O'nun içki ve eğlenceye düskün olduğu, birçok kadınla birlikte olduğu gibi söylentiler bunların basında gelmistir. Mustafa Kemal Atatürk, içki sofraları olarak tabir edilen yemeklerde; memleket meselelerini görüsmüstür. Kadınlarla olan birlikteliği ise; kadınlara günlük ve siyasi alanda verdiği değeri göstermistir.Kadınları erkeklerle esit konuma getiren Atatürk'ün hayatına,kadınlar ilk kez Selanik'te girmistir. Daha sonra yasadığı Sofya, İstanbul, Ankara gibi sehirler de Mustafa Kemal'in özel hayatına etki eden sehirler olmustur. İzmir ise; ilk ve son evliliğini gerçeklestirdiği Latife Hanım'ı karsısına çıkarmıstır. Ancak bu evlilik uzun ömürlü olmamıstır.

Atatürk, Mustafa KemalBiyografiÖzel hayat
Muazzez Karabulut
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Atatürk Döneminde Ankara'da günlük yaşam

Atatürk'ün Ankara'yı başkent ilan etmesinden hayata gözlerine yummasına kadar geçen 15 yıllık süreçte Ankara günlük yaşam adına pek çok değişiklikler yaşamıştır. Bu değişiklikler arasında sosyo-ekonomi, eğlence hayatı, basın ve mimari en çok dikkat çeken konular olmuştur. Ankara'nın sosyo-ekonomik yapısına bakıldığında; Osmanlı İmparatorluğu döneminde bir kasaba nüfusu kadar nüfusa sahip olan Ankara, savaşlar, salgın hastalıklar gibi birtakım olaylar neticesinde hızlı bir nüfus kaybına uğramıştır. Bu nüfus kaybı Ankara'nın başkent ilan edilmesinden sonra ise bu duruma paralel olarak düzene girmiş ve hızlı bir artış yaşanmaya başlamıştır. Nüfus yapısındaki bu değişim aynı şekilde ekonomide de kendisini göstermiştir. Özellikle Atatürk'ün yapılışını her gün denetlediği Gazi Orman Çiftliği bu artışta ön plana çıkan detay ve artışın asıl nedeni olmuştur. Başkentte eğlence hayatı ise 1920'li yıllarda birkaç otel ve lokantadan ibaret iken, bu yılların ortalarından itibaren çok yönlü bir seyir izlemiştir. 1930'lara gelindiğinde Ankara eğlence hayatı açısından neredeyse İstanbul ile yarışacak seviyeye gelmiştir. Ancak bu seviyeye hiçbir zaman eşitlenememiştir. Ankara'da günlük yaşam adına basın hiçbir zaman İstanbul basını kadar etkili olamazken, Hakimiyet-i Milliye ve Anadolu Ajansı gibi basının iki önemli unsurunun Kurtuluş Savaşı'na ve Türk basınına katkıları elbette göz ardı edilememektedir. Günlük yaşamın ve başkent olma sürecinin en önemli aşamalarından kabul edebileceğimiz mimari de Atatürk'ün üzerinde önemli durduğu konulardan biri olmuştur. Ankara Şehremanetinin kurulmasıyla başlayan bu imar süreci, 1930'larda Ankara halkının ihtiyacını karşılayacak, Ankara'yı Avrupa devletlerinin başkentleriyle yarışacak seviyeye gelinceye kadar devam etmiştir. Genel olarak bu çerçevede ele alınan Ankara günlük yaşamı, içeriğindeki ilginç detaylarla dikkatleri üzerine toplayacak niteliklere sahip olmuştur.

Özlem Makbule Taşkıran
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Atatürk'ün dil politikası

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk?ü birçok sıfat ile nitelemek mümkündür, fakat bendeniz şu şekilde nitelemek istiyorum; bağımsızlık savaşçısı. Bilgisini, gücünü ve ömrünü bu uğurda harcamış büyük deha. Peki neden? Neden bağımsızlık üzerine bu kadar hassasiyetle yaklaşmıştır? Çünkü O biliyordur, bağımsızlık olmadan hiçbir varlığın ebedi kalamayacağını. Bu nedenledir ki Türkiye Cumhuriyeti de bağımsızlık düşüncesi üzerine kurulmuştur. Atatürk?ün tabiriyle büyük Türk milleti olarak biz, elde ettiğimiz zaferlerle bağımsızlığımızı kazandık. Peki, bu zafer bayrağının hep elimizde kalması mümkün müdür? Değildir. Çünkü Atatürk?e göre bağımsızlık sadece bir ülke kurmak değil, o ülkenin harici devletlerin müdahilleri olmadan varlığını sürdürebilmesidir. Bir ülkenin varlığı; o ülkenin yönetimi, bayrağı, dili ve kültürü demektir. Bunlar olmadıktan sonra bir ülkenin bağımsızlığından söz edilemez. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti?nin uygar bir toplum olması doğrultusundaki yol haritasını da bu kavramlara göre belirlemiştir. Bir ülke dili alınarak yok edilebilir, kültürsüz ve sömürge bir toplum haline getirilebilir. Atatürk bu doğrultuda endişeleri olduğu için dil politikasını belirlemiştir. Bu çalışmada, Atatürk?ün izlediği dil politikasının temeli olan düşünceler ele alınmıştır. Atatürk Cumhuriyet temelini attıktan sonra, yeni Türkiye?yi yaratacak olan devrimlerini ve ilkelerini gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Bu doğrultuda gerçekleştireceği devrimler arasında dil devrimi de vardır. Dil devrimi hazırlığında Arap alfabesi kaldırılmış ve yerine yeni Türk alfabesi kabul edilmiştir. Bu devrimle Güneş Dil Teorisi ortaya konmuş ve Türkçenin en köklü dillerden biri olduğu üzerinde durulmuştur. Dil devrimi sürecinde büyük kurultaylar toplanmış ve Türkçenin zenginliği, gücü ortaya çıkarılmak istenmiştir. Osmanlı Dönemi?nde, toplum yapısı gereği çok dilli idi. Dil olarak yapay Osmanlıca kullanılmakta idi ve halk ile üst mevki olan devlet erkânı arasında büyük bir anlaşmazlık vardı. Toplumun konuştuğu dil ayrı, yazı dili ayrı idi. Atatürk dil devrimini gerçekleştirerek kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti?ne milli bir boyut kazandırarak dilini de millileştirmeyi hedeflemiştir. Atatürk, Türk milletinin çok köklü bir medeniyete sahip olduğunu, çok eski bir tarihi ve dili olduğunu bilimsel çalışmalarla ortaya koymaya çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kurmuştur. Bu önemli kurumların yapacakları çalışmalarla Türk halkı geçmişini, tarihini, dilini kısaca kültürünü öğrenecektir. Atatürk, Türk milletinin kendine güvenmesini ve dünya ülkeleri yanında dimdik durmasını arzulamıştır. Atatürk?e göre bir toplumun varlığını sürdürebilmesi için dil birliği sağlanmalıdır. Dil bir milletin en önemli bağıdır. Atatürk bu düşünceyle dile hassasiyetle yaklaşmıştır ve dil devrimini gerçekleştirmiştir. Anahtar Kelimeler: Atatürk ve dil, dil politikası, dil devrimi.

Atatürk DönemiDevrimlerDil inkılabı+1
Eda Topuz
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Johnson mektubu ve Türk kamuoyu

Kıbrıs Adası, Akdeniz?i kontrol etmenin kilit noktası olduğu için tarih boyunca pek çok devlet onu, hâkimiyeti altına almaya çalışmıştır. Osmanlı İmparatorluğu 1571 yılında Kıbrıs?ı egemenliği altına almayı başarmıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı diğer adıyla 93 Harbi neticesinde Rusların başkent İstanbul?a kadar ilerleyip Ayastafanos Antlaşmasını imzalaması, İngiltere?yi çıkarlarına ters düştüğü için harekete geçirdi. İngiltere, sözde Osmanlı Devleti?ne yardım etmek için Kıbrıs adasına geçici olarak yerleşmeyi istemiş ve Osmanlı Devleti de denize düşen yılana sarılır misali bu isteği kabul etmiştir. Bu yerleşmenin geçici olduğu bir antlaşma ile belirlenmesine rağmen, İngiltere adadan bir türlü çıkmak istememiştir. I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti?nin Almanya saflarında yer alması üzerine İngiltere adayı ilhak ettiğini duyurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ise bunu sadece protesto etmekle yetinmiştir. 24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşmasıyla da Kıbrıs?ın, İngiltere?ye devredildiği kabul edilmiştir. 1931 yılına gelindiğinde, Kıbrıslı Rumların Enosis hayalleri yine yoğunlaşmış ve bir isyan daha başlatmışlardır. Oysaki Kıbrıs, Türk ve Rumların birlikte yaşadığı bir adadır. Yunanistan?ın Megalı İdea ülküsü doğrultusunda, 1571?lere dayanan Kıbrıslı Rumların Enosis hayalleri 1914?yılında güçlenerek bu günlere kadar gelmiştir. Yunanistan Kıbrıs?taki durumu 1954 yılında Birleşmiş Milletler?e götürmüş, fakat buradan eli boş dönmüştür. Bunun sonucu olarak Başpiskopos Makarios, Rumları kışkırtarak 1955 yılında EOKA terör örgütü ile birlikte Kıbrıslı Türklere zulüm ve ölüm getirmeye başlamıştır. Adada yaşanan duruma başta ABD olmak üzere güçlü ülkeler kayıtsız kalmış ve herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Türkiye bu olan bitenleri defalarca dile getirerek bu kıyımın bir son bulmasını istemiş fakat hiçbir gelişme olmadığını görmüştür. Türkiye Zürih-Londra ve Garanti Antlaşmalarından doğan hakkı gereği garantör ülke olarak bu kıyıma sessiz kalmak istememiş, bunun üzerine Kıbrıs?ta olup bitenlere son vermek için buraya müdahalede bulunacağını açıklamıştır. Bu gelişme üzerine dönemin ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson tarafından Türkiye?ye bir uyarı mektubu gönderilmiştir. Mektup özetle; Türkiye?nin Kıbrıs?a herhangi bir müdahalede bulunması halinde, ABD tarafından Türkiye?ye verilen silahların bu müdahalede kullanılamayacağı, başka herhangi bir yardımda da bulunulamayacağı belirtilmiştir. Ayrıca önemli hususlardan biri de Türkiye?ye Sovyetler Birliği?nce herhangi bir saldırı olması halinde, ABD?nin bu durum karşısında tarafsız kalacağı hatırlatılmıştır. Türkiye bu mektuptan sonra çok güvendiği müttefikinin yani ABD?nin gerçek yüzünü bir kez daha görmüştür. Türkiye?de bu olaydan sonra ABD?ye karşı ?Yankee Go Home? sesleri yükselmeye başlamıştır. Türk-Amerikan ilişkilerin açısından; Truman Doktrini nasıl olumlu yönde bir dönüm noktası olmuşsa, Johnson mektubu da tam tersine olumsuz yönde bir dönüm noktası olmuştur. Türkiye?nin Kıbrıs?a müdahale kararı sonrasında, Türkiye?deki ABD imgesinin değişmesine, ardından da Sovyetler Birliği ile olan ilişkilerin gelişmesine yön veren Johnson mektubunun iç ve dış siyasette olan gelişmeleri bu çalışmada ele alınmıştır.

Şükrü Mucuk
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye'de Japonya algısı

İkinci Dünya Savaşı'nda Uzakdoğu'da bulunan Japonya'nın, Türkiye' de emperyalist bir güç olarak algılanmasına etken olmuştur. Özellikle dünya savaşı öncesi Avrupa'nın durumuna ve Türkiye'nin savaş döneminde bulunduğu şartlara kısaca bakıldığında Türkiye'nin bulunduğu zor şartlar karşısında izlediği politika ele alınmıştır. Japonya'nın savaşa girişi ve bu savaş içerisinde Türk basınında nasıl bir algı yarattığı aktarılırken Amerika ile Japonya kuvveti arasında kıyaslama yapılarak Japonya'nın savaşı kaybedeceği görülmektedir. Japonya'nın güttüğü Asyacılık politikasının taraftar toplayamaması olağan bir durum olduğu değerlendirilmiştir. Japonya'nın Pearl Harbor baskını ile savaşa müdahil olduğu ve bu baskından sonra Japonya, Avrupa'da yaşanan savaşı da fırsat bilerek Asya'da hızlı bir şekilde topraklarını büyüttüğü ve kısa sürede bölgede emperyalist bir güç olduğu gözlenmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonları yaklaşırken Japonya ile ilişkilerin kesilmesi ve Japonya'ya savaş ilanı ile Birleşmiş Milletler Cemiyetinde söz hakkına sahip olması hakkını elde ettiği görülmektedir. Savaşın sonunda belirleyici "Kıyamet Bombası" olarak nitelendirilen atom bombasının Türkiye'de ki yansımaları aktarılmıştır. Bu nokta da savaşın sonunu belirleyen Japonya'nın teslimiyet durumunun çok kolay olmayacağı, bu durumu Türk yazarlarının ortak düşünce çerçevesinde aktardıkları değerlendirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sürecinde Türk basının da Japon kişiliklerin hayatları, savaş sürecinde nasıl bir yaşam sürdükleri ve imparator Hirohito'nun yaşamı ele alınmıştır. Aynı zamanda Japonların inançları doğrultusunda örf ve adetlerine bağlılığı, sosyo-kültürel yaşamlarına yönelik bilgiler de verilmiştir. Türk mizahında Japonya, mecâzi anlatımlarla ele alınmış karikatürler ile görsel olarak Japonya algısı yaratılmıştır. Karikatürler çoğunlukla işgalci Japonya olarak ele alınmış ve bu şekilde davranan ülkelerin sonunun neler olduğu sert bir şekilde yansıtıldığı görülmektedir. Savaş sürecinde türlü sıkıntılarla mücadele eden Türkiye'de Japonya algısının oluşumu ve gelişimi sürecinde nelerin etkili olduğu ele alınarak anlatılacaktır.

Serkan Akpınar
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Siyasal iktidarların okul isimlerine etkileri

İktidar, yönetme gücünü elinde bulunduran siyasi güçtür. Monarşiyle yönetilen ülkelerde muhalefetten söz edilemez. Demokratik devletlerde iktidarı denetleyen muhalefet partileri vardır. İktidar muhalefet ilişkilerinin temelinde ülke çıkarlarını ön planda tutmak gelmelidir. Anadolu'da Türk devrimi gerçekleştirilerek meşruti monarşiden cumhuriyete geçilmiştir. Bununla birlikte 1946'ya kadar tek parti ile yönetilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içinden çıkan muhalefetin 1946'da Demokrat Parti'yi (DP) kurmasıyla Türkiye'de çok partili yaşam başlamıştır. DP dört yıllık muhalefet sonrası 1950'de iktidara gelmiştir. 27 Mayıs 1960'ta asker yönetime el koymuştur. Türkiye 27 Mayıs 1960'tan 12 Eylül 1980'e kadar Adalet Partisi (AP), CHP ve koalisyon hükûmetleriyle yönetilmiştir. Geçen süreçte hükûmetler, eğitim politikalarını çoğu kez ulusal bir eğitim politikası şeklinde değil; kendi siyasal anlayışlarının bir parçası olarak uygulamak istemişlerdir. Bu süreç içinde farklı dönemlerin hükûmetleri eğitim politikalarının bir gereği olarak adeta somut birer imge olan okul isimleri üzerinde de sıklıkla tasarrufta bulunmuşlardır. Bu uygulamalara örnek olarak DP döneminde okul isimlerinden İsmet İnönü isimleri kaldırılırken, 27 Mayıs darbesi sonrasında okullara 27 Mayıs veya onu çağrıştıran isimler; 12 Eylül sonrasında ise Kenan Evren'nin ismi verme yoluna gidilmiştir.

Özlem Arslan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2013
00
Master'sOpen AccessTR

İsmet İnönü dönemi öğretmen yetiştirme politikaları (1938-1950)

Türk eğitim tarihi bize, en eski tarihlerden itibaren Türk milletinin öğretmenler ve eğitimcilere sahip olduğunu gösteriyor. Bu öğretmen ve eğitimciler örgün ve yaygın eğitim yoluyla eğitim ve öğretim yapmışlardır. Örgün ve yaygın eğitim kurumlarında görev yapan bu öğretmenlerin yetiştirilmesine büyük önem verilmişir. Osmanlı Devleti Döneminde öğretmen yetiştirme politikaları devrin siyasal özelliklerine göre şekillenmiş, siyasal gelişmeler eğitim ve öğretmen yetiştirme politikalarını doğrudan etkilemiştir. Osmanlının öğretmen yetiştirme politikaları ve uygulamaları Batı etkisine girdiği dönemlerde farklılaşmış ve gelişmiş, Mutlakiyet ve Meşrutiyet Dönemlerinde farklı politika ve uygulamalar yer almıştır. Eğitimi bir toplum kalkınması vasıtası olarak gören Atatürk, öğretmeni bu kalkınmanın ve eğitim öğretimin vazgeçilmez unsuru olarak görmüş, öğretmenlere aktif görevler vermiştir. Cumhuriyetle birlikte milli, çağdaş ve laik eğitim sistemini kurmak ve Cumhuriyet'i yaşatacak yeni nesli yetiştirecek öğretmenler yetiştirilmesi amaçlanmıştır. Bu görüşten hareketle bu dönemde öğretmen yetiştirme politikaları konusunda pek çok adım atılmıştır. Atatürk'ten sonra Cumhurbaşkanlığı görevini devralan İsmet İnönü Türkiye Cumhuriyeti'nin "Milli Şef" i olmuştur. İsmet İnönü Döneminde Türkiye'de köy ve köylü, milli meselenin temel davası olmuştur. Bu doğrultuda İsmet İnönü Döneminde Cumhuriyet rejiminin, devrimlerin köye ve köylüye ulaşması ve benimsenmesi için eğitim alanında radikal uygulamalar yapılmıştır. Bu uygulamaların öncelik alanı da ilköğretim olmuştur. İsmet İnönü millet olma davasının vazgeçilmez unsuru olarak ilköğretimi görmüştür. Bu sebeple öğretmen yetiştirme politikalarının da öncelik alanı bu dönemde ilköğretim öğretmeni yetiştirme olmuştur. Bu politika doğrultusunda Türkiye'de eğitim ve öğretmen yetiştirme tarihine damgasını vuran pek çok uygulama bu dönemde başlamıştır.

EğitimEğitim politikalarıEğitim tarihi+4
Özlem Cenan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden Johnson Mektubu'na dış yardımlar ve Türkiye

Bu doktora tezi çalışmasında, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında almaya başladığı dış yardımların kökenleri, içerikleri ve yarattıkları sonuçlar ortaya konmaya çalışılmıştır. Türkiye'nin dış politikasını biçimlendiren ve sonraki planlı yıllarda alınan ekonomik ve hatta askeri kararları etkileyen olaylar İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde yaşanmıştır. Bu dönemde Türkiye, kapsamlı bir şekilde dış yardımlar almaya başlamıştır. Savaş sonrasından planlı döneme kadar olan yılların politik ve iktisadi tarihini ayrıntılı bir biçimde inceleyen eserlerin sayısı diğer dönemlere göre oldukça azdır. Türkiye'nin dış yardımlar tarihine dair yazılmış eserlerin büyük kısmı ikincil kaynaklara dayalıdır ve dolayısıyla dönemi açıklamakta yetersizdir. Bu tezde, bu açık kapatılmaya çalışılmış ve Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası dış yardımları deneyimine bütüncül ve birincil eserlere dayalı, analitik bir bakış açısı getirilmeye çalışılmıştır. Tezin ana kaynakları daha önce yayımlanmamış arşiv belgeleridir. Bu belgelerde en büyük yeri tutan kaynak Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı ve dış yardımlardan sorumlu kuruluşların arşivlerindeki belgeler ve raporlardır. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Arşivleri'nden ve Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun çevrimiçi arşiv belgelerinden; kitap, akademik makale ve tezlerden oluşan üç yüzün üzerinde ikincil eserden faydalanılmıştır. Tez, dört ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında almaya başladığı Ödünç Verme ve Kiralama Kanunu yardımlarının geri ödemelerine ilişkin anlaşmalar ve savaş fazlası malzemelerin yardım kapsamında satın alınmasına ilişkin görüşmeler; ikinci bölümde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk kapsamlı dış yardım programı olan Truman Doktrini'ne bağlı alınan yardımlar; üçüncü bölümde Marshall Planı ve buna bağlı sağlanan Teknik Destek programı yardımları; dördüncü ve son bölümde, Karşılıklı Güvenlik Kanunu kapsamında alınan ekonomik ve askeri yardımlar ile uluslararası kuruluşlar aracılığıyla alınan dış yardımlar incelenmiştir. Tezde, dış yardımların veriliş ve alınış nedenleri, işleyiş mekanizmaları, kapsamları ve sonuçları çok boyutlu bir biçimde ele alınmıştır. Dış yardımların Türkiye'nin siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamına etkilerinin anlaşılması için genel bir çerçeve oluşturmaya çabalanmış; dış yardımların tam bir bilançosunun çıkarılmasına ve Türkiye'nin iktisadi ve siyasi tarih literatürüne naçizane bir katkıda bulunulmasına çalışılmıştır.

Dünya Savaşı IIDış yardımlarEkonomik yardımlar+6
Gökser Gökçay
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Demokrat Parti Dönemi Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkileri

2. Dünya Savaşı boyunca, CHPnin, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden itibaren dış politikada takip ettiği denge politikasını izlemesi, başta SSCB olmak üzere müttefiklerin tepkisini çekmiştir. Nitekim; savaş sonunda Türkiye, Sovyetler Birliğinden gelen ülke bütünlüğüne ve egemenliğine aykırı taleplerle karşılaşmıştır. Sovyetlerin 1925 Tarafsızlık ve Saldırmazlık Antlaşmasını yinelemeyeceğini bildirmesi, zaten ekonomik yönden sıkıntı yaşayan Türkiye' de güvenlik sorununu da doğurmuş ve çare Batı' da aranmıştır. Geleneksel dış politikasını Başkan Truman önderliğinde, Sovyet yayılmacılığına karşı Avrupayı ekonomik ve askeri yönden canlandırmak adına değiştiren ABD, Türkiyeyi de projesine eklemiş, Truman Doktrini, Marshall Yardımları ve sonrasında Türkiyenin NATO' ya kabulü ile askeri ve ekonomik olarak Batı' ya entegrasyonunu sağlamıştır. 1945 Sovyet taleplerinden sonra durgunlaşan ikili ilişkiler, Türkiye' nin NATO' ya girişi ile hareketlenmiş ve bu katılım Sovyetlerin tepkisini çekmiştir. Türkiye'nin Sovyet tehditlerine karşı NATO seçeneğini kullandığını ve Batı'ya yöneldiğini itiraf etmek ise Stalin'in ölümü sonrası Kruşçev'e düşecektir. Stalin sonrası SSCB, Kruşçev ve Bulganin yönetiminde, dış politikasını değiştirmiş, daha ılımlı ama dünya politikalarına daha müdahil bir politika izlemeye başlamıştır. Türkiye ile ilişkiler geliştirilmek istense de Türkiye, Batılı müttefikleri tarafından bunun hoş karşılanmayacağı düşüncesi ile bu yakınlaşmayı göz ardı etme yoluna gitmiştir. CHP döneminde Arap ülkeleriyle ilişki kurulmamasını sık sık eleştiren Demokrat Parti yönetimi, ABD yardımlarından daha fazla yararlanmak ve güvenilir müttefik olduğunu göstermek için, Orta Doğu'daki İngiliz ve Fransız himayesini kırarak kendi nüfuzunu oluşturmak isteyen ABD projelerinin öncüsü haline geldi. Ancak bu aktif politika, Arap devletlerince Batılı emperyalist güçlerin maşalığı olarak algılanmış ve ters tepki doğurmuştur. Başta Mısır olmak üzere, Arap devletlerinin birçoğu Sovyet etki alanına girmiş ve Batının Türkiye öncülüğünde oluşturmaya çalıştığı paktlara dahil olmayı reddetmiştir. Türkiye'yi demokratik ve ekonomik yönden "Küçük Amerika" yapma vaatleriyle iktidara gelen Demokrat Parti, yıllar geçtikçe muhalefete baskı ve basına sansür uygulamış, derin ekonomik sıkıntıları içte komünizm tehlikesi, dış politikada ise yapay düşmanlar yaratarak örtbas etmeye çalışmıştır. Amerikanın 1954'ten itibaren yaptığı yardımları azaltması ve söz konusu yardımları ağır beklentiler karşılığında vermesi, Menderes yönetiminde tepkiye neden olmuş, devalüasyon, küçülme ve büyük çaplı yatırımların durdurulması talepleri bardağı taşıran son damlalar olmuştur. Demokrat Partinin, NATO ve Batıyla olan askeri-ekonomik anlaşmalara gereğinden fazla anlam yüklediğini anlamakta biraz geç kaldığını da söyleyebiliriz. Ekonomik olarak Türkiyenin ABD'ye bağımlı olduğunun farkında olan SSCB yönetimi, Türkiye' deki ABD üslerine, füzelendirme çalışmalarına ve casusluk krizleri hususlarında Türkiye'ye aşırı tepki vermekten kaçınmış, uygun dilli notalarla Türkiyeyi uyarmakla yetinmiştir. Nitekim bunun meyvelerini 1959 sonrası karşılıklı ziyaretler, ekonomik anlaşmalar ve Menderes-Kruşçev görüşmesinin planlanmasıyla alacaktır. Ancak 27 Mayıs 1960' da ivme kazanacak ilişkiler, Demokrat Partinin askeri darbe sonucu görevi orduya devretmesiyle, başka bir bahara kalmıştır.

Demokrat PartiSiyasi partilerSovyetler Birliği+3
Cihan Ozan Beydeş
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Zeki Bey suikastı ve basın

II. Meşrutiyet dönemi gazetecilerinden olan Zeki bey; 1869 yılında dünyaya gelmiştir. Babası sarayın hünkâr odasında görev almakta olan Kayserili Abdullah'tır. Galatasaray lisesini bitiren Zeki Bey ardından siyasal bilgiler fakültesinde eğitimini devam etmiş ve burayı da iyi bir derece ile bitirmiştir. Aldığı eğitim sonucunda duyun-u umumiye de mali işlerden sorumlu memurların yanında çalışmaya başlamıştır. Zeki bey; duyun-u umumiye de faaliyet yürütürken burasının yabancıların denetiminde olduğuna dair bazı veriler elde ettiğini iddia etmiştir. Daha öncesinde serbesti ve mizan gazetelerinde yazılar yazan Zeki Bey; yeni bir gazete kurmayı ve duyun-u umumiye de yolsuzluk yapıldığına dair olan düşüncelerini halka duyurmak istemiştir. Bunun için Şehrah gazetesini çıkarmıştır. Yazdığı yazılarda kendi ismine yer vermeyen Zeki Bey, yazılarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni eleştiren yazılar kaleme almıştır özellikle maliye nazırı olan Cavit bey'in Osmanlı aleyhine batılıların yararına faaliyet yürüttüğünü belirtmiştir. Zeki bey'in yazdığı yazılar ittihat ve terakki cemiyeti bazı üyelerinin dikkatini çekmiştir. Hatta bazı üyeler bu yazılanların doğru olabileceği ihtimalini dahi göz önünde tutmuşlardır. Bu yüzden Kayserili mülazım Şaban Bey'i, Zeki bey ile konuşması için görevlendirmişlerdir. Şaban bey Zeki Bey ile görüşerek yazdığı yazıların ne derece doğru olduğuyla ilgili bir rapor hazırlayıp kendisine ulaştırmasını istemiştir. Bunun üzerine Zeki Bey kendisine uzun bir layiha yazarak göndermiştir. Bu layihada Zeki Bey, Cavit bey ve dönemin ekonomi politikalarını aşırı bir şekilde eleştirmiştir. İttihat ve terakki cemiyeti, gelen layihayı görüşmek için toplantı yapmışlardır. Ve sonuçta Cavit Bey, maliye nazırlığından istifa etmiştir. Dönemin basınına yansıyan mahkeme tutanaklarının bazılarında Cavit Bey ile Zeki Bey arasındaki düşmanlığın bundan sonra başladığını belirten ifadeler vardır. Zeki bey 10 Temmuz 1911 yılında beraberinde bulunan üç kişi ile birlikte evine dönerken arkasından atılan bir mermi sonucunda hayatını kaybetmiştir. Olayın zaptiyelere bildirilmesi üzerine isimlerinin Çerkez Ahmet ve Mustafa Nazım olduğu anlaşılan iki kişi yakalanmış, mahkemeye sevk edilmişlerdir. Yine mahkeme suretlerinden bu kişilerin İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin alt kolu olduğu söylene fedai subaylar teşkilatına mensup olduğuna dair iddialar mevcuttur. Fakat bu konuda kesin değildir. Mahkemeler devam ederken Zeki Bey'in duyun-u umumiye deki odasının dolabından alınan belgeler olduğuna dair ifadeler verilmiş ancak bu belgelerin akıbetinin ne olduğu konusunda herhangi bir veri elde edilememiştir. Zaten Zeki beyi vuranların kim olduğu da tam olarak anlaşılmamıştır. Bu yüzden Mustafa Nazım ve Çerkez Ahmet'e on beş yıl kürek cezası verilerek mahkeme sonlandırılmıştır.

BasınBiyografiGazeteciler+5
Mustafa Güncü
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İkinci Dünya savaşı sırasında Türk kamuoyunda Hitler algısı

I.Dünya Savaşı sonunda yapılan antlaşmalar dünyanın kaderini değiştirmiş, yapılan antlaşmalar yeni bir dünya savaşının fitilini ateşlemiştir. Özellikle Almanya ile yapılan Versay Antlaşması ile Almanya tekrar ayağı kalkamaz hale getirilmeye çalışılmıştır. Almanya içinde bulunduğu olumsuz şartlarla mücadele etmesini bilmiş ve yeni bir rejim ve lider ile bu antlaşmadan kurtulmaya çalışmıştır. Almanya'da eskiden beri var olan militarist anlayış, dünyanın gidişinde etkilenerek Hitler gibi bir lideri iktidara taşımıştır. Hitler'in iktidara gelmesiyle hem Almanya'nın hem de dünyanın kaderi değişecektir. Hitler iktidara geldiği 1933 yılından itibaren ülkeyi politikalarıyla önce Versay sınırlamalarından kurtarmış ardından dünya egemenliğine soyunmuştur. Bütün dünyayı etkileyen böyle bir liderin Türkiye'de de merak edilmesi ve takip edilmesi oldukça doğaldır. O dönemin basınında yakından izlenen Hitler ile ilgili fikirler ise oldukça değişkenlik göstermektedir. Özellikle iktidara ilk geldiği zamanlarda Hitler'in eleştiriden daha fazla övgü aldığı söylenebilir. Bunun sebebi Türkiye'nin gözünde Almanya'nın kendi gibi haksızlığa uğradığını düşünmesindendir. Dolayısıyla Hitler'in Versay'ın kısıtlamalarından kurtulmak için yaptıkları basında hoş karşılanmıştır. Fakat daha sonra Hitler'in giderek daha cesur hareket etmesi ve savaş seslerinin yaklaşması üzerine Hitler ile ilgili şüphe duyulmaya başlanmıştır. Savaş başladıktan sonra ise Türk hükümetinin politikasına göre güdülen denge siyaseti Hitler ile ilgili fikirlere de yansımış, Hitler savaşta başarılı olduğu dönemde çok fazla eleştirilmez hatta övgüler düzülürken, savaşta başarısız olmaya başlamasından sonra ise eleştiriler yoğun bir şekilde artmıştır.

AlmanyaDünya Savaşı IIHitler, Adolf+5
Demet Kardeşoğlu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Atatürk Döneminde matematik eğitimi

Cumhuriyetimizin kurulması aşamasında Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki kadrolar, eğitimin bir ülkeyi yüceltecek en önemli unsur olduğunun bilincinde olarak temel bilimlere önem ve ağırlık vermişlerdir. Bu çalışmada, Matematik Bilimi'nin geliştirilmesi için büyük emek harcayan Atatürk'ün, bu bilime yaptığı katkıları ve öncülüğü incelenmiştir. Çalışmada, matematik eğitimine bu eğitim'in tarih içindeki gelişim sürecine, ülkemizde oluşturulan matematik eğitimine, yeni Türk Eğitim Sistemi ve politikalarına, Atatürk'ün bu konuyla ilgili görüşlerine, hedeflerine değinilmiş ve bu doğrultuda ilkeleriyle bağdaştırılması planlanmıştır. Öncelikle matematiğin tarihsel gelişimi ele alınmış sonra Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan itibaren eğitimde yapılan yenilikler ve matematik eğitimi incelenmiş, son olarak Cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren yürütülen matematik eğitimi, politikaları irdelenmiş ve ayrıca matematik biliminde yetiştirdiğimiz ünlü Türk matematikçilerin yaptığı katkılara yer verilmiştir. Tüm bu yapılan inceleme ve araştırmalar ışığında birçok konuda ülkemizin modern devletler arasına girebilmesi için çalışmalar yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün, matematik ile de yakından ilgilendiği, eğitimin gelişmesi için var gücüyle çalıştığı ve önemli eserler verdiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Araştırmada, askeri ve siyasi alanlarda üstün başarılarının yanı sıra Atatürk'ün, matematiğe olan ilgisini ve bu konuda yapmış olduğu çalışmaları, hayatında matematiği nasıl kullandığı, kısacası matematiksel düşünüş biçimi hakkında irdelemeler yapılmış ve sonuçta ülkemizde oluşturulan modern matematik eğitiminin kurulması ve geliştirilmesindeki üstün katkıları ortaya konulmuştur.

Atatürk DönemiAtatürk Kültür MerkeziAtatürk, Mustafa Kemal+7
Ayşe Demirkan
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Askeri, siyasi ve silah sanayicisi kişiliği ile Nuri Paşa ( Killigil )

Bu çalışmada, ? Askeri, Siyasi ve Silah Sanayicisi Kişiliği ile Nuri Paşa ( Killigil )? incelenmiştir. Nuri Paşa, 23 Nisan 1306 ( 1890 ) tarihinde Manastır'da doğdu. 02 Mart 1949 tarihinde İstanbul'da öldü.Nuri Paşa'nın askeri kişiliği incelenirken; 1911 ? 1912 Osmanlı - İtalyan Savaşı, Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı'nda Trablusgarp ve Kafkas Cephesi ve Türk İstiklâl Savaşı'nda Doğu Cephesi'ndeki askeri faaliyetleri anlatılmıştır.Siyasi kişiliği incelenirken; Birinci Dünya Savaşı'nda Trablusgarp Cephesi'nde Afrika Gruplar Komutanı, Kafkas Cephesi'nde ise Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak askeri yetkileriyle beraber siyasi yetkileri de anlatılmıştır. Bütün askeri birlikler ile sivil idare Afrika Gruplar Komutanı olarak Nuri Paşa'nın emrindeydi. Kafkas Cephesi'nde, Kafkas İslam Ordusu Komutanı olarak padişah fermanıyla, Kafkasya'da padişah adına siyasi ve askeri faaliyetlerde bulunma yetkisi verilmişti. Aynı zamanda Azerbaycan Hükümeti'nin Milli Savunma Bakanıydı. Ayrıca siyasi kişiliği incelenirken İkinci Dünya Savaşı esnasında Kırım, Kazan, Kafkasya ve Orta Asya'daki Türklerin bağımsızlığı için Almanlarla yaptığı görüşmeler anlatılmıştır.Silah sanayicisi kişiliği incelenirken; Türk İstiklâl Savaşı'nda Doğu Cephesi'nde askeri fabrikalarda yaptığı faydalı işler ile Cumhuriyet döneminde Zeytinburnu ve Sütlüce fabrikalarında silah, mermi ve tapa imal etmesi, İzmir'in Karaburun ilçesinde cıva üretmesi, bunları yurt içi ve yurt dışına satması anlatılmıştır.Yapılan çalışma sonucunda Nuri Paşa'nın askeri olarak cesur, siyasi olarak ateşli bir Türkçü, silah sanayicisi olarak araştırıcı ve yenilikçi bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Askeri hayatAskeri kariyerKilligil, Nuri+3
Nejdet Karaköse
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Cumhuriyet Gazetesine göre Türkiye'nin II. Dünya Savaşına girişi ve savaşın sonuçları

II. Dünya Savaşı etkisi altında geçen 1939-1945 döneminde Cumhuriyet gazetesi içinde bulunduğu sürecin özelliklerine göre değişkenlik gösteren bir yayın politikası izlemiştir. Cumhuriyet gazetesi savaşın başından 1944 yılına kadar Alman yanlısı yayın politikasını özellikle Nadir Nadi'nin yazılarıyla sürdürmüştür. Savaş öncesi ve savaşın ilk yıllarında Müttefiklere yakın bir dış politika izleyen Türk Hükümeti, Alman yanlısı yazılarından dolayı Cumhuriyet gazetesini1940 yılında üç ay süreyle kapatmıştır. Ancak 1941'de Türkiye'nin Almanya ile bir saldırmazlık antlaşması imzalamasından sonra, Cumhuriyet'te başta Nadir Nadi ve emekli eski General H. Emir Erkilet'in yazılarıyla Alman yanlısı yayın politikası daha serbest bir şekilde sürdürülmüştür. Bu politika özellikle Almanya'nın Sovyetler Birliği'ne saldırısını destekleyen yazılarda kendisini göstermiştir.Savaşta üstünlüğün 1944'te Müttefiklerin eline geçmesinden sonra Türk Hükümeti Almanya ile ilişkilerini kesmiştir. Almanya'nın aleyhine değişen Türk dış politikası basın üzerinde de etkisini, `Irkçı-Turancı' yayın yapan gazetelerin ve dergilerin kapatılması ile göstermiştir. Turancı düşünceyi savunan önde gelen gazeteciler de mahkemeye sevk edilmiştir. Diğer taraftan Cumhuriyet gazetesinin bu yeni döneme uyum sağlamakta zorluk çekmediği, Nadir Nadi'nin yerine başmakale yazmaya başlayan Abidin Daver ve Yavuz Abadan'nın dış politika ile ilgili Müttefik yanlısı makalelerinde görülmüştür.1945 yılında savaş sonrası yeni dünya düzeni önem kazandığından, Türk Hükümeti San Francisco Konferansı'nda yer almak için Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etmiştir. Bu dönemde, Cumhuriyet gazetesinde dünya düzeniyle ilgili konular tartışılmaya başlanmış ve Türk dış politikasına uygun genelde müttefik, özelde Amerika yanlısı yayın politikası takip edilmiştir. Ayrıca Türk Hükümeti'nin Sovyet karşıtı politikası da desteklenmiştir. 1943 yılının sonunda Cumhuriyet gazetesinde çizmeye başlayan Cemal Nadir'in de karikatürlerinde gazetesinin genel tutumunu desteklediği görülmüştür.

BasınCumhuriyet gazetesiDünya Savaşı II+5
Murat Kılıç
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Birleşmiş Milletler Cemiyeti'ne girişinin İzmir basınına yansıması

I.Dünya savaşından sonra ABD başkanı Wilson'un ortaya koyduğu 14 ilkede yer alan,?gizli anlaşmaların yapılmayacağı ve Devletlerarasındaki uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi? için gerekli görülen bir Cemiyet'in varlığına ihtiyaç; 1919 Paris Konferansı'ndaki Milletler Cemiyeti misakıyla ortaya atılmıştır.28 Nisan 1919'da kurulan Milletler Cemiyeti amaçları doğrultusunda Dünya barışını sağlamaya ve Devletlerin hızlı silahlanma sürecini engelleme konusunda çalışmalarına başladı. Bu amaçla da birçok Devlet Milletler Cemiyeti'ne katıldı. Bu konuda Milletler Cemiyeti'ne en iyi uyumu gösterecek olan Devlet ?Türkiye Cumhuriyet? idi?Milli mücadele ile bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti, içte ve dışta barış politikasıyla hareket ederken, Milletler Cemiyeti'ne giriş sürecinde İzmir basında geniş ölçüde yer almıştır?

BasınBirleşmiş MilletlerGazeteler+7
Selin Gürlük
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti ve İzmir basını

1975 yılının Mart ayı sonunda kendilerini ?Milliyetçi Cephe? olarak tanımlayan AP, CGP, MSP ve MHP'den oluşan partiler bir araya gelerek AP genel başkanı Süleyman Demirel'in Başbakanlığında 70'li yılların en uzun sürecek koalisyonunu kurdular.1.Milliyetçi Cephe Hükümeti (1975-1977) Türkiye'nin birçok iç ve dış sorunla boğuştuğu bir dönemde kurulmuştu. Bu dönemde Türkiye'nin durumu hiç iç açıcı değildi. Kargaşa, çatışmalar, siyasal olaylar, öğrenci olayları, ekonomik sorunlar, hükümetteki uyum sorunları ve yaşanan gerginlikler bu dönemin iç politikadaki en önemli sorunlarıydı.Dış politikada ise en önemli sorunlar Kıbrıs meselesi, Türk-ABD ilişkilerinde ABD'nin uyguladığı silah ambargosu, Türk-AET ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi ve Türk-Yunan ilişkilerindeki Ege sorunuydu.Bu çalışmamızın amacı; 1975 yılında iktidara gelen 1.Milliyetçi Cephe hükümetinin iç ve dış politikada izlediği siyaseti bütün yönleriyle incelemektir. Araştırmamızda en çok faydalandığımız kaynaklar dönemin gazeteleri olmuş, basında yer alan haber ve makaleler incelenmiştir. Bunun yanı sıra o döneme şahitlik eden kişilerin yayınlamış olduğu anılar ve kitaplara da başvurulmuştur.Çalışmamızda; 1.Milliyetçi Cephe Koalisyonunun, nasıl ve hangi siyasal şartlarda kurulduğu, kabine listesi, programı, bu dönemde yaşanan iç ve dış gelişmeler, koalisyonda yaşanan gerilimler anlatılmış.1.Milliyetçi Cephe Hükümetinin izlediği siyaset basında tüm yönleriyle ele alınmıştır.Anahtar Kelimeler: Milliyetçi Cephe, Kıbrıs Sorunu, Öğrenci Olayları, Ekonomik Sorunlar.

1. Milliyetçi Cephe HükümetiAdalet PartisiBasın+6
Türker Akıncı
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

1929 İzmir'in sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı

Bu araştırmamızda, İzmir gibi Türkiye'nin önde gelen ve önemli bir ticari potansiyele sahip olan bir kentinin, 1929 yılı sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı ele alınmıştır. İzmir konumu itibariyle Anadolu'nun diğer kentlerine oranla önemli bir ticari potansiyele sahip bir şehirdi. Aynı zamanda Türkiye'nin üçüncü önemli kenti olmasının yanı sıra, çevresindeki yerleşim birimleri için büyük bir hinterlandın merkezi olarak ekonomik potansiyelinin varlığı ve doğal limanıyla dışa açılmış bir kapı olma işlevine de sahipti. Bu özelliklerinin getirmiş olduğu etkilerle birlikte; yanmış, yıkık ve harabe bir şehirden imar ve iskân faaliyetleri sonucu modern bir İzmir'in oluşumu süreci anlatılmıştır. Bu çalışma 1929 Dünya Ekonomik Buhranı'nın İzmir'e yansımalarını da ortaya koymuştur.Araştırmamızda; İzmir vilâyeti ve idari yapı, İzmir'de belediyecilik faaliyetleri, nüfus yapısı, eğitim ve imar faaliyetleri ile ilgili önemli bilgiler verilmiştir. Ekonomik yapısıyla ilgili olarak tarım, hayvancılık, sanayi, ticaret, liman, kooperatifçilik, şirketler, ormancılık ve madencilik faaliyetleri anlatılmaya çalışılmıştır. Sosyo-Kültürel yapısında ise; toplumsal yapı, sinema, tiyatro, edebiyat, sanat, bayramlar, gündelik hayat, sağlık, fuar, millet mektepleri, spor, ulaşım ve haberleşme üzerinde durulmuştur.Kısacası bu çalışmamızda, 1929 yılı İzmir'inin sosyo-kültürel ve ekonomik yapısı, ayrıntılı bir şekilde istatistikî bilgiler ile ele alınarak, kent tarihçiliği açısından tahlil edilmeye çalışılmıştır.

Dünya krizi 1929Ekonomik yapıKültürel yapı+4
Hasan Hüseyin Genç
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Cumhuriyet'in ilk yıllarında İzmir'de bağ ve bağcılık

Bu çalışmada Cumhuriyet'in İlk Yıllarında İzmir'de Bağ ve Bağcılık incelendi. Osmanlı Devleti döneminde savaşların İzmir'de üzüm üretimini nasıl etkilediği araştırıldı. Milli mücadelenin sonlarında Türkiye Ekonomi Kongresi, tarım ekonomisine etkilerini yansıttı. Ayrıca meclis programları ve Atatürk'ün ekonomi politikaları bağların görünümünü değiştirdi.Yunan işgalinden kurtulduktan sonra terk edilmiş üzüm bağları ve üzüm fiyatları belirlendi. Diğer taraftan Türk-Yunan nüfus mübadelesi ve tarım ekonomisi analiz edildi, İzmir yangını ve üzüm ihraç sorunu gözlendi. Bununla birlikte İzmir ticareti ve kereste sorunu ve terk edilmiş bağlar tezin son bölümünde ele alındı. Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında İzmir bağları ve İzmir bağcılığı derinlemesine araştırıldı.

BağcılıkEkonomik etkiMilli Mücadele Dönemi+6
Figen Kumral
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

II. Dünya Savaşı'nda Numan Menemencioğlu'nun dışişleri bakanlığı (1942-1944)

Türk Dışişleri Bakanlığı'na yıllardır hizmet etmiş olan Numan Menemencioğlu, dışişleri bakanlığı görevi sırasında Türkiye'yi, diplomaside deneyimi olan kadroyla savaştan uzak tutmuştu. O'nun dışişleri bakanlığı dönemi aynı zamanda Türkiye'nin savaş sırasında karşılaştığı en zorlu dönemi de kapsamaktaydı. Bu çalışmanın ana amacı, Menemencioğlu'nun dışişleri bakanlığı döneminin bilimsel bir şekilde incelenmesi ve onu çağının diğer dışişleri bakanlarından ayıran özellikleri ortaya koymaktır. Bunun yanı sıra savaş boyunca Türkiye'nin tarafsızlı politikasına ne derece bağlı kaldığı üzerinde durulmuştur.

BakanlarDünya Savaşı IIDışişleri Bakanlığı+2
Remzi Çetin
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

İzmir Pedagojik Danışma Kurulu çalışmalarının basında ki yansımaları

Tarihte Ege Bölgesi ve İzmir' antik değerlere sahip bir coğrafi bölge olarak eski kültür ve medeniyetlere beşiklik yapması ve bugünkü Batı Medeniyeti'nin temelini oluşturan yerlerden biri olması açısından önem kazanmıştır. İstanbul'dan sonra ülkenin önde gelen sanayi ve ticaret merkezi olarak Anadolu'nun en önemli liman şehri olan İzmir ve bölgesinde eğitim ve kültürel hayat daima canlı olmuştur. Bu nedenle İzmir'de meydana gelen çeşitli eğitim ve kültürel hareketler günümüz içinde ışık tutacak nitelikte olması açısından önem kazanmaktadır.İzmir'de Eğitim ve öğretimdeki bu yenilik ve öncü hareket ilköğretim meseleleri üzerine olmuştur. Bu süreçte ortaya çıkan ?Pedagojik Danışma Kurulu? çalışmaları bir çeşit ?Eğitim Hamlesi? ya da ?Meslek Hareketi? olarak ele alındı ve uygulandı. Bu amaçla 24-25 Eylül 1949 tarihinde Bergama, Kınık ve Dikili öğretmenleriyle Bakırçay Havzası'nda 200'den fazla öğretmen tarafından Bergama Halkevi'nde üç gün süren Bergama I.Pratik Eğitim Kongresi yapıldı.Bu faaliyetin sonucunda İzmir'de ilk defa ilkokul öğretmenleri örgütlü bir toplantıya kavuşmuş oldu.Böylece İzmir'de 1950-1956 yılları arasında uygulanan Pratik Eğitim Kongreleri çalışmaları, eğitim ve öğretime ilişkin kararların bakanlık merkez teşkilatının dışında taşrada uygulayıcılarının ve katılımcılarının da o mahalli bölgede çalışan eğitimcilerin oluşturduğu önemli bir ?Mahalli Eğitim Uygulaması?nın Türkiye'deki ilk ve tek örneğidir.Genel olarak Türk Eğitim Tarihi içerisinde çalışmaları ile önemli bir yer tutan ?Pedagojik Danışma Kurulu Çalışmaları? eğitim ve öğretimde çalışmaların sistemli hale getirilmesinde, kalitenin artırılmasında ve işbirliğinin sağlanmasında geçmiş dönemlerde uygulanan ilk ve tek ?örnek bir model? olarak yer almıştır.Anahtar Kelimeler: İzmir, Eğitim-Öğretim, Pedagoji, Eğitim Tarihi

Eğitim tarihiPedagojiPedagojik Danışma Kurulu+6
Fuat Uçar
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

I. Dünya Savaşı yıllarında İzmir'de eğlence kültürü ve toplumsal yaşama etkileri

Osmanlı İmparatorluğu içinde adeta yarı özerk bir konumda olan İzmir'in karmaşık nüfus yapısını Müslümanlar ile gayrimüslim tebaa oluşturmuştur. Gayri Müslim tebaa azınlıklar ve yabancılar olmak üzere iki kısma ayrılmıştı. Azınlık grubu içerisinde Rum, Ermeni, Yahudiler yer alırken Yabancılar içerisinde Avrupalı milletler bulunmaktaydı.Bu tebaanın Osmanlı'nın son dönemlerinde ekonomik üstünlüğü ele geçirmesi, İzmir'in sosyal yaşantısında önemli bir yere sahip olmalarına neden olmuştu. Böylelikle İzmir'in eğlence hayatı tüm canlılığı ve renkliliği ile Osmanlı'nın gündelik yaşantısında yerini almıştı.Tanzimat Fermanının ilanıyla başlayan süreçte Batı etkisi sadece siyasi ve askeri hayatta değil, sosyal hayatta da kendini göstermişti. Bu nedenle de yeni eğlence anlayışları İzmir'de doğmuştur. Osmanlı'nın başkenti olamayan İzmir adeta eğlencenin merkezi konumuna gelmişti.I.Dünya savaşındaki eğlence anlayışı Tanzimat döneminde oluşan yeni eğlence anlayışının devamı niteliğindeydi. Eğlence hayatında yer alan etkinliklerin bir kısmı savaştan nasibini almış, bir kısmında ise artış görülmüştü.Eğlence hayatı savaşın getirdiği tüm olumsuzluklara rağmen devam etmişti. İzmir, gündelik hayatından pek bir şey kaybetmeyen bir Osmanlı şehri olarak tarihteki yerini almıştı. İzmir sokaklarında, savaşın buhranından neredeyse eser yoktu.

Dünya Savaşı IEğlence hayatıEğlenceler+3
Fatma Bulut
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
Master'sOpen AccessTR

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İzmir'de gıda ticareti ve yaşanan bunalım

20. yüzyılın en öneli siyasi ve askeri olaylarından biri olan ikinci dünya savaşına Türkiye son ana kadar girmedi. Savaş dünyanın çeşitli bölgeleirnde yaşayan halkları etkisine alırken Türkiye'de bu olumsuz durumun yarattığı sıkıntıları fazlasıyla yaşadı. Ekonomisi çoğunlukla ard bölgesinden gelen gıda vb. maddelere bağlı olan İzmir kentinde savaş yıllarında halk, temel gıda maddlerine ulaşmakta büyük sıkıntılar çekti. Bu gıdalar arasında buğday ve ekmek sıkıntısı başı çekmektedir. Ayrıca; şeker, çay, et, kahve, zeytinyağı bulmakta güçlükler yaşandı. Bunların yanısıra savaşın gölgesindeki ithalat ve ihracatta da teknik yetersizliklerden kaynaklı sorunlar ortaya çıktı. Bu çalışmada 1940'lar Türkiyesi'nin en önemli ticaret kentlerinden biri olan İzmir'de savaş dönemi boyunca yaşanna problemler incelendi.

Dünya Savaşı IIGıda ürünleri
Gurbet Gökgöz
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

İngiltere'nin Kıbrıs politikası (1950-1960)

Kıbrıs, 1878-1960 yılları arasında İngiltere egemenliğinde kaldı. 1950-1960 yılları arası Kıbrıs'ta İngiliz egemenliğine son veren süreç olması bakımından önemlidir. 1950 yılında Kıbrıs'ta Kilise önderliğinde başlatılan ve Makarios liderliğinde kitleselleştirilen Enosis kampanyası, 1955 yılında terör eylemlerine dönüştü. Bu aşamada İngiltere, Ortadoğu'nun savunmasında çok önemli bir üs konumuna yükselen Kıbrıs'taki egemenliğinden vazgeçmeme politikası izledi. Bu amaçla Kıbrıs'a anayasal özerklik önerilerinde bulundu, başarısız olunca, Kıbrıs'taki Rum milliyetçiliğine karşı Türk milliyetçiliğini bir denge unsuru olarak kullandı. Bu durumun Soğuk Savaş koşullarında Türkiye ve Yunanistan arasında yarattığı gerginlik NATO'nun doğu kanadını tehlikeye düşürünce Amerika'nın devreye girmesine razı gelmek durumunda kaldı. İngiltere egemen üsler karşılığında Kıbrıs'taki haklarından, Türkiye Taksim ve Yunanistan da Enosis'ten vazgeçti.Bu çalışmada Kıbrıs'ın İngiltere için önemi ve İngiltere'nin Kıbrıs'taki egemenliğini devam ettirme mücadelesi ele alındı, hangi koşullarda Kıbrıs'a bağımsızlık tanımak durumunda kaldığı tartışıldı. Ayrıca İngiltere'nin uzun bir dönem Kıbrıs'ın bütününü bir üs olarak egemenliği altında bulundurma siyasetini hangi nedenlerle Kıbrıs'ta bir üs siyasetine dönüştürmek durumunda kaldığı üzerinde duruldu. Varılan sonuç dönemin koşullarında İngiltere'nin Ortadoğu'yu Kıbrıs'taki iki egemen üssü yoluyla kontrol etmeye karar verdiği ve Kıbrıs'a bağımsızlık vermeye razı geldiği yönündeydi.

K en kısa yol yöntemiKıbrısKıbrıs sorunu
Gürhan Yellice
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

1930 Belediye Seçimlerine katılma haklarının tanınması sürecinde kamuoyunda kadın algısı

Bu çalışma; 1930 yılında, kadınların belediye seçimlerine katılma haklarının tanınması sürecinde, kadınların siyasi hakları ve kazanımları çerçevesinde kamuoyunda gerçekleşen tartışmaları, dönem kamuoyunun sahip benimsemiş bulunduğu dinsel ve geleneksel değerlerin tarihsel ve toplumsal kökenleri açısında irdelemektedir. Böylelikle bu tartışmalarda çeşitli kimselerce dile getirilen söylemleri, yine dile getirildikleri dönemin algıları çerçevesinde ele almak kaygısı taşımaktadır. Sözü edilen dönemde ?Kadın? hakkında ileri sürülen düşüncelere kaynaklık eden dinsel, geleneksel ve Ataerkil algıların kökenlerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Kadın dernekleriKadın haklarıKadın olgusu+1
Ahmet Yılmaz
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Tek Parti Döneminde inhisarlar, 1923-1946

Bu çalışmada Osmanlı döneminden İkinci Dünya Savaşı?nın sonuna kadar olan dönemde inhisarların tarihsel gelişim süreçleri içerisinde Türkiye?ye katkıları, halka etkisi iktisadi politikalar içerisindeki konumu ve meclisteki akisleri anlatıldı. Çalışmada ele alınan konu, birincil, ikincil ve resmi kaynaklar ile istatistiki verilerden faydalanılarak incelendi.Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu?ndan yıkılmış bir ekonomik miras devraldı. 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi?nde, kurulan yeni devletin ekonomik modeli kararlaştırıldı ve Lozan Barış Antlaşması?nın ekonomik sınırlandırmalarına rağmen Dünya ekonomik buhranına kadar sürecek liberal bir dönem uygulamaya konuldu. Bu dönemde Duyun-u Umumiye?nin tasfiyesi ile bünyesinde bulunan tekeller Türkiye Cumhuriyet?inin kontrolüne alındı. Rejim bu İnhisarları millileştirerek dönemin yapısı gereği özel şirketlere devretti. Yönetim, bir takım inhisarları yabancı sermayeye bırakırken İttihat ve Terakki?den kalan anlayışla milli burjuvazi yaratma eğiliminde Türk anonim şirketlerine ihale etti. Teşvik-i Sanayi Kanunu gibi çeşitli özendirici uygulamalara rağmen dönemin olumsuz koşulları ve 1929 dünya ekonomik krizi nedeniyle ekonomide beklenilen gelişme sağlanamadı. Bunun üzerine 1930 yılından itibaren siyasi, ekonomik ve toplumsal boyutları daha sık tartışma konusu edilen devletçilik modeline geçildi. Devlet eliyle kalkınmada inhisarlar özel şirketlerden alınarak devlet tekelleri doğrudan kendisi yönetmeye başladı hatta bu dönemde inhisarlar bakanlığı kuruldu. İkinci Dünya Savaşı sırasında konulan ağır vergiler bir şekilde inhisarlara da yansıtıldı. Bu dönemde bütçenin önemli bir kısmını inhisar gelirleri oluşturdu.

Tek Parti Dönemi
Sinan Demirbilek
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Cumhuriyet Dönemi'nde Türk kamuoyunda Ermeni sorunu

Ermeni sorunu bir yandan Fransız İhtilali'nin yaydığı milliyetçilik ve ulus-devlet anlayışının Osmanlı topraklarına yansımasının bir sonucu iken, diğer yandan Batılı devletlerin küresel politikalarının bir parçası olmuştur. Süreç içinde Ermeni sorunu, Türkler ile Ermeniler arasında bir sorun olmaktan çıkmış, Türkiye'nin birçok devletle ikili ilişkilerini etkileyen bir soruna dönüşmüş, bu yönüyle Türk dış politikasının yaklaşık olarak 130 yıldır en önemli gündem maddelerinden biri olurken, Türk kamuoyunu devamlı olarak meşgul etmiştir. Ermeni sorunu, Osmanlı Devleti zamanında bir azınlık grubunun bazı devletlerin desteği ve milliyetçi bir referansla kendi devletini kurma çabası olarak görülürken, Cumhuriyet döneminde ise, 1915'te yaşananların ?soykırım? olarak Ermeniler tarafından önce dünyaya sonra da uluslararası baskı ile Türkiye'ye kabul ettirme çabası olarak karşımıza çıkmaktadır. Cumhuriyet döneminde Türk kamuoyu açısından Ermeni sorunu; doğrudan 1915'te yaşananlarla ilgili tartışmalar ve bunun arkasından gelmesi beklenen Ermenilerin toprak talepleri şeklinde algılanmıştır.Bu çalışmada, Türk kamuoyunun 1915 olayları ve Ermeni taleplerine karşı oluşturduğu tepki, bu tepkinin kaynakları, ortaya konan tepkinin dönemsel özellikleri ve ortaya çıkan algının süreç içinde herhangi bir değişikliğe uğrayıp uğramadığı ele alınmıştır.

Mithat Kadri Vural
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Adnan Menderes'in siyasal yaşamı ve kişiliği

1923 yılında Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte, tek parti yönetimi başlamıştır. CHP'nin iktidarda olduğu tek parti yıllarındaki uygulamalar ve oluşan bazı tepkiler, CHP içindeki kadrolarca oluşturulan Demokrat Parti iktidarına neden olmuştur. Demokrat Partinin iktidara gelmesi ve 1960 müdahalesine kadar iktidarını sürdürmesinin önemli nedenlerinden biri de Adnan Menderes'tir. Menderes 10 yıl içinde beş farklı hükümet kurarak ülkeyi yönetmiş ve siyasi kişiliği yanında duruşu ve kişiliği ile de toplumu etkilemiştir. Ancak iktidarının özellikle ilk beş yılı ardından toplumsal gerginlikler, iktidar muhalefet ilişkileri ve ordunun yaklaşımı giderek sertleşmiştir. 1960 askeri müdahalesi ise, neredeyse her on yılda bir yaşanacak olan darbelerin ve bu darbelerin kurban ve mağdurlarının başlangıcı olmuştur. Askeri müdahalesinin kurbanlarından biri ise Adnan Menderes olmuştur. Çok Partili siyasi yaşama geçiş süreci ilk ve belki de en önemli kurbanını bir başbakanı idam ederek vermiştir. Bu nedenle Andan Menderes'i incelemek, her siyaset bilimci, sosyolog, ekonomist için ilginç bir örnektir. Bu çalışma ise, Türk siyasal yaşamının DP iktidarı döneminin siyasal ve ekonomik yönlerini irdelemekten ziyade Adnan Menderes'in siyasal tarihimiz içindeki yerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Elbette ki belli bir dönemi ve özellikle bir başbakanı incelemek, ister istemez siyasal analiz ve siyasi tarih detaylarını gerekli kılmaktadır. Ancak bu çalışma ilgili dönemdeki gelişmeleri irdelerken süreçler içinde Menderes'in yerini ve olaylara bakış açısını inceleyecektir. Adnan Menderes'in özel yaşam mahremiyetine saygı göstererek, onun yaşamına ilişkin ilginç detaylara da yer verilecektir.Anahtar Kelimeler: Adnan Menderes, Türk Siyasal Yaşamı, Demokrat Parti, 27 Mayıs Darbesi

Ömer Faruk Konca
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Turgut Özal'ın Başbakanlık döneminde kentleşme ve medya

1979 yılında Adalet Partisi'nin kurduğu azınlık hükümetinin Başbakanlık Müşavirliği görevine getirilen Turgut Özal, Türk ekonomisinde çok tartışılacak olan 24 Ocak Kararları'nın alınmasını sağlamıştır. Bu kararlar 12 Eylül 1980 darbesi ile kurulan darbe hükümetinin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirilen Turgut Özal tarafından hayata geçirilecek ama asıl kendi partisini kurduğu ve iktidara taşıdığı Anavatan Partisi'nin 6 Kasım 1983 seçimlerinden sonra uygulayacaktır. Özal bu seçimin ardından sırasıyla 25 Kasım 1984 yerel seçimler ve 29 Kasım 1987 genel seçimlerinden zaferle ayrılmış, 31 Ekim 1989 tarihinde ise Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı olmuştur. Onun döneminde gerek kentleşme gerekse medya alanında çok önemli gelişmeler olmuştur. Özal 17 Nisan 1993 tarihinde ise vefat etmiştir. Anahtar Kelimeler: Turgut Özal, Anavatan Partisi, Kentleşme, Medya

Anavatan PartisiBaşbakanBaşbakanlık+6
Mehmet Soysal
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası Türkiye'de sanat

Bu çalışmada, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nin Türkiye'de Sanat' a etkisi incelenmiştir. Tarihsel ve siyasi anlamda 12 Eylül darbesinin etkilerine yer verildikten sonra konumuzun başlığı olan "Sanat", darbenin ilk yılları (1980-1985) ve belli sanat kollarına( Edebiyat ve Sinema) ağırlık verilerek incelenmiştir. Araştırmada, darbe sonrası Türk sanatı ilk olarak genel hatlarıyla incelendikten sonra, Edebiyat ve Sinema alanındaki gelişmeler, kendi içerisinde bölümlere ayrılarak kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Daha sonraki bölümde ise, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nin kültüre, dolayısıyla topluma olan etkilerine yer verilmiş, darbe sonrası sanatının ürünleri gerek estetik, gerek sosyolojik ve psikolojik anlamda incelemeye tabi tutulmuştur. Son bölümde ise, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nin, günümüzün sanat ve toplum anlayışı üzerine etkileri değerlendirilmiştir. 1.bölümde, 12 Eylül 1980 Askeri darbesi siyasal ve tarihi anlamda incelenmiş, 2.bölümde, tezin ana konusu alan 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrası Sanat ele alınmış, 3. Bölümde ise 12 Eylül sonrası yaşanan kültürel ve toplumsal yozlaşmaya değinilmiştir. Araştırma konusu, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nin yakın tarihimiz için bir dönüm noktası olduğunu ortaya koymaktadır. Yalnızca siyasi bir olay olma boyutunu aşmış, toplumun her kesimini, her alanda etkilediği ortaya çıkmıştır, bu siyasi olayın izlerini birçok sanat eserinde, sanat anlayışında, fikir ayrılıklarında görmek mümkündür. Çalışma konusunun yakın tarihli olması, günümüzdeki sanat anlayışını, ürünlerini, toplumu ve kültür yargılarını değerlendirme anlamında da bir yol göstermektedir.

12 Eylül 1980 Dönemi12 Eylül müdahalesi1980 sonrası+6
Cansu Duman
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Milli Mücadelede Konya'nın durumu ve Babalık gazetesi

Milli mücadelede Konya incelenmiştir. milli mücadele süresince Konya'nın karşılaştığı zorluklar aynı zamanda milli mücadeleye yardımcı olan din adamları, öğretmenler incelemiştir. aynı zamanda babalık gazetesi manşetleri ve haberleri de konuların içerisinde yer almıştır.

Babalık gazetesiGazetelerKonya+2
Sevgi Bayat
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Afgan kralı Emanullah Han'ın Türkiye gezisi ve Türk Afgan ilişkileri

ÖZETTürkiye halkı ile Afganistan halkının tarihten, sosyal ve kültürel yapıdan gelen ilişkileri vardır. İki ülke de Asya Coğrafyasında yaşamaktadır. Aralarında yalnız bir ülke (İran) vardır. Ve bu coğrafi yakınlığı nedeniyle iki ülke komşu sayılabilir.Son 200 yıldır bu iki ülkeyi birbrine yaklaştırmış olan asıl etken kuşkusuz ki, bu ülkelerde yaşayan ulusların ve halkların emperyalizm karşısında ezilmiş olmalarıdır. Türkiye'de Afganistan'da sömürgeci ve emperyalist ülkelerin paylaşım mücadelesi verdikleri alanlar üzerinde yaşamaktadır. Bu süreçte Türkiye, yarı sömürü haline getirilirken Hindistan'ın bir parçası olan Afganistan sömürgeleştirilmiştir.Geçen yüzyılın ilk çeyreğinde şiddetle esen devrim rüzgarı,Türkiye'yi ve Afganistan'ı aynı emperyalizmle mücadelede silah arkadaşı yapmıştır.Afganistan,1919'da bağımsızlığını kazandıktan sonra kendi çapında modernleşme hareketine girişmiş ve bu konuda Türk Devrimini örnek almıştır.Ne var ki feodal yapının ve aşiret sisteminin çok köklü oluşu bu modernleşme hareketinin hızını kesmiştir.Afganistan çok uzun yıllar Türkiye ile dost kalmış,Türkiye'nin eğitim ve kültür hayatından etkilenmiş ve bu konudaki uzmanlardan da yararlanmıştır.Afganistan'ın modernleşme hareketini kesen unsur dış müdahalelerdir.Afganistan'da ortaya çıkan yeni gelişmeler karşısında Türkiye yeniden Kemalist dış politikaya dönmesi ve başta Afganistan olmak üzere bölge ülkeleri ile yakınlaşma içine girmesi gerekmektedir.

İsmail Akbaş
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Atatürk döneminde köy eğitmenliği

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra eğitim sisteminin yeniden düzenlenmesi siyasal otoritenin öncelikli konularından biri olmuştur.Genel nüfus içerisindeki okuma yazma oranının çok düşük olması ayrıca köylerdeki okuma yazma oranının yok denecek kadar az olması devlet yetkililerine yeni arayışlara yönlendirmiştir.Mustafa Kemal, köy eğitim meselesini çözmek için Saffet ARIKAN 'a teklifte bulunur köy egitmeni yetiştirmek için Türk Silahlı Kuvvetlerinden yararlanma yoluna gidilerek askerliğini çavuş olarak yapanların eğitmen kurslarına katılmaları sağlanır.İlk eğitmen kursu 1936 yılında Eskişehirin Çifteler çiftliğinde açılır. Köy eğitmenleri sayesinde köylerin öğretmen ihtiyacı kısa zamanda büyük ölçüde sağlanır.Eğitmenler görevlerinde başarılı olmuş köy enstitülerinin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Filiz Yel
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Türk Kadınlar Birliği

Birçok kadın derneğinin aksine bir hayır kurumu gibi çalışmak yerine kadının siyasal yaşamda var olması için kayda değer çalışmalarda bulundular.Sanıldığının aksine kadınların siyasal haklarını kazanmada ki rolü oldukça büyüktür.Cumhuriyet'in bu ilk kadın sivil toplum örgütü 1924 yılında başlandıkları çalışmalarına halen büyük bir özveriyle devam etmektedirler.

Müge Dişbudak
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'nin sosyo-kültürel yapısı

Bu çalışma, yakın tarihimizin en önemli olaylarından biri olan II. Dünya Savaşı sürecini, Türkiye'de savaş yıllarındaki sosyokültürel hayat boyutuyla konu almaktadır.Demografik değişimler, aile, kadın, hukuk, ahlaki değerler, kamusal düzen, sağlık, eğitim, kültür, tüketim normları, iktisadi hayat, tez çalışması kapsamında ele alınıp değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, Türk toplumsal yapısının, çok partili hayata geçiş sürecinde nasıl bir yapı sergilediğini ve bu yapının, savaş koşullarından nasıl etkilendiğini ortaya koymaktır. Böylece, Türkiye'nin, 1945 yılında çok partili hayat geçiş için yeterli siyasi kültürel düzeye ulaşıp ulaşmadığı ve bunun siyasal yaşama nasıl yansıdığı konusunda bir çıkarım yapılmış olacaktır.

20. yüzyılDünya Savaşı II
Seher Boykoy
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Deniz kuvvetlerinde sistem değişikliği

Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras kalan, yaralı ve harekat kabiliyetinden yoksun donanmanın, Türkiye Cumhuriyeti'nin denizlerdeki hak ve menfaatlerini koruyamayacağını tespit eden Atatürk'ün direktifleri ile başlayan donanma kurma gayretleri, günümüze kadar Deniz Kuvvetleri'nde uygulanan harekat, teknik, lojistik ve eğitim sistemleri bakımından, Türk dış politikasına bağlı olarak değişim göstermiştir.I. Dünya Savaşı öncesinde Alman harekat ve doktrinleri paralelinde gelişim gösteren Osmanlı Donanması'nda uygulanan sistemlere Cumhuriyet döneminde de devam edildi. II. Dünya Savaşı'na kadar yapılan her türlü gayretlere rağmen, gerek faal gemi sayısının yetersizliği, gerekse yedek parça ve teknik imkansızlıklar nedeniyle donanmaya, harekat, teknik, lojistik ve eğitim alanlarında gerçek anlamda bir sistem yerleştirilemedi.Savaş sonrasında başlayan ve Türkiye'nin NATO'ya üye olması ile birlikte artarak devam eden askeri yardımlar ve Amerikan askeri yardım kurullarının yönlendirmeleri ile Deniz Kuvvetleri'nde uygulanmakta olan Alman sistemlerinden Amerikan donanma sistemlerine geçiş başladı.Askeri yardım kapsamında alınan gemi, eğitim, teknik ve lojistik destek ile yerleşen Amerikan sistemi, 1963 Kıbrıs olaylarından itibaren milli yönde değişime uğramaya başladı. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında ki Amerikan silah ambargosu nedeni ile zorluk çeken ve kendi ayakları üzerinde durmasının gerekliliğini anlayan Deniz Kuvvetleri'nde, milli harekat ve stratejik doktrinler geliştirilmeye başlandı. NATO ve Amerika standartları gözetilerek yapılan bu değişimin uygulanmakta olan sistemlere yansıması ise günün ihtiyaçlarına göre çok küçük değişiklikler yapılması şeklinde gerçekleşti.

Deniz Kuvvetleri KomutanlığıDonanma
İskender Tunaboylu
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
Master'sOpen AccessTR

İzmir'de dünya ekonomik bunalımı sırasında tüketim kültüründe değişmeler ve bunalımın fiyatlar üzerinde etkileri

ÖZET1929 yılında New York Borsası'nda yaşanan düşüş, Dünya Ekonomik Bunalımı'nın ortaya çıkmasına sebep olmuştu. New York Borsası'ndaki hisse senetlerinin değerinde başlayan düşme diğer borsaları kısa sürede etkileyerek uluslar arası borsa sistemlerinin çökmesine yol açtı.Dünya Bunalımı, piyasaya özellikle tarımsal ürünlerin fiyatlarındaki düşüşle yansımış, daha sonra bankacılık ve sanayi sektörlerini de etkilemişti. Ekonomik alanda yaşanan bu kriz, adı geçen sektörlerde ciddi oranda işsizliğin ortaya çıkmasına neden olmuştu. Uluslar arası ticaret hacmi de daralmıştı.Liberal ekonomi politikasıyla Dünya Ekonomisine bağlı ülkelerle birlikte Türkiye de Dünya Ekonomik Bunalımı'ndan etkilenmişti. Bunalım karşısında bütün ülkelerin ilk savunma tepkileri kendi içine çekilmek ve kendi kendine yetme çabası içine girmek olmuştu.Dünya Bunalımı'nın etkisiyle tarım ürünlerinin fiyatlarında yaşanan hızlı düşüş ihraç ürünlerinin büyük kısmını tarımsal ürünlerin oluşturduğu Türkiye'nin de ekonomisini derinden sarsmıştı. İhraç ürünlerinin fiyatlarının düşmesi ihraç gelirlerinin azalmasına neden olmuştu. Bu durum ihraç ve ithal değerlerinin dengelenip, dış açığın olmaması için ithal maddelerine sınırlamalar getirilmesine sebep oldu. Bu şekilde dışa kapanarak bunalımın ülke içindeki etkilerinin en aza indirilmesine çalışıldı. Bu koşullarda, tüketim ve gelir seviyesinin düşmesi, tüketim kültürünün değişmesine neden oldu. Gelir düzeyinin düşmesi çarşı pazardaki ürün çeşitliliğine de yansıdı.Ülkenin tarım toplumu olması ve ağırlıklı olarak tarım ürünü ihraç etmesi, bunalımdan daha fazla etkilenmesine neden oldu. Bunalım döneminde tarım ürünlerindeki düşüş İzmir kentinin ve özellikle Ege Bölgesi'nin tarım ürünlerinden elde ettiği gelirin önemli oranda düşmesine yol açtı.Ağırlıklı olarak tarım ürünü ihraç eden Türkiye'de, bunalım nedeniyle tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşmesi, köylünün yaşam koşullarında ciddi düşüşlerin yaşanmasına neden oldu. Tarım ürünlerinin fiyatlarının düşmesine rağmen çiftçilerin temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat değişiminin aynı oranda olmaması çiftçinin de alım gücünün düşmesine yol açtı.Bunalım, halkın kullandığı temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarında da değişimlere neden oldu. Tahıl ürünlerinin fiyatlarındaki hızlı düşüş diğer tüketim maddelerinin fiyatlarına aynı oranda yansımamıştı. Ayrıca kışın sert geçmesi ve hayvan hastalıklarının yaygın olması nedeniyle hayvan telefleri çok olmuş, bu da et fiyatlarının piyasada hızla yükselmesine yol açmıştı. Temel ihtiyaç maddelerinde yaşanan bu fiyat dengesizliği, kent ve kırsal yaşamda genel tüketim eğilimlerinin de değişmesine neden olmuştu.

Dünya krizi 1929New York BorsasıTarım ürünleri+2
Pakize Çoban
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Uluslararası İzmir Fuarı'nın kuruluşu ve ilk sergiler

1923 İzmir İktisat Kongresi'nde oluşturulan sergi, İzmir Fuarı'nın doğuşunun başlangıcı olmuştur. Sergiden panayıra, panayırdan fuara doğru giden süreç ticari hayatı son derece etkilemiştir.Fuar, uluslar arası ilişkilerin kaynaşmasını, ticari bağların kurulup, güçlendirilmesini sağlamıştır. Bu ticari ortamda tüccarlar diğer tüccarlarla birebir görüşme, mallarını birebir görme olanağı bulurlar. İç ve dış ticareti yakından ilgilendiren fuarla ülkenin ürünleri, malları teşhir edilir. Ülkenin henüz tanınmamış tarafları aydınlatılır, hammaddeleri diğer ülkeler tarafından daha aranır hale gelir. Yerli müteşebbis artarak yerli sanayi gelişir. Fuarda direk bir etkileşim söz konusudur. Bir ülkenin sanayide gerçekleştirmiş olduğu bir yenilik diğer ülkelerin de bundan yararlanmasını sağlayacak, ufkunu genişletecek ve diğer ülkelerin teknik, sanayi alanındaki durumlarını gözden geçirip geliştirmelerine yardımcı olacaktır.Bu tezde de ekonomi politikasının saptandığı 1923 İzmir İktisat Kongresi'yle başlayan ekonomiyi ileriye götürme süreci, İktisat Kongresi'ndeki numune sergisi, 1927 ve 1928 Sergileri, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı ve bunun sergilere etkisi, devletçilik ile devletçiliğin fuarla ilişkisi, 1933 ? 1934 ? 1935 yıllarında gerçekleşen panayırlar, 1936 İzmir Enternasyonal Fuarı'nın doğuşu ve fuarın içinde bulunduğu Kültürpark'ın oluşturulması üzerinde durulmuş; bunun hem İzmir'e hem de tüm Türkiye'ye yansıyan faydaları analiz edilmiştir.Anahtar kelimeler: Sergi, Panayır, Teşhir, Enternasyonal İzmir Fuarı, Kültürpark.

FuarlarKültürparkSergiler+2
Esra Polat
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Birinci Demokrat Parti Hükümeti döneminde tüketicilerin tüketim eğilimlerini belirleyen genel koşullar ve fiyatlar

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ülkeyi 27 yıl boyunca yöneten CHP iktidarının ömrü 14 Mayıs 1950 seçimleri ile sona ermiş ve Demokrat Parti yönetime geçmiştir. Bu çalışmada I. Demokrat Parti Hükümeti dönemindeki siyasi olayların ekonomi politikalarına, bunun da halkın alım gücüne ve fiyatlara etkileri incelenmiştir.Atatürk döneminde yoktan var edilen ve belirli bir gelişmenin yaşandığı ekonomik dönemin hemen arkasından gelen İnönü döneminde II. Dünya Savaşı'nın da etkisi ile devletçilik politikası uygulanmaya başlanmıştır. Devletçilik politikası kapsamında ithalata sınırlamalar getirilince, ülkede yeterli üretim de yapılmadığı için hem fiyatlar yükselmiş hem de ürünlerde yokluk yaşanmıştır. Sonuçta halk Tek Parti'li günlerde Osmanlı dönemindeki tüketim alışkanlıklarını bile devam ettirememiştir.1946 yılında kurulan Demokrat Parti devletçilik politikası yerine liberal ekonomik sistemle fiyatları ucuzlatıp ülkeyi kalkındıracağını söyleyerek 1950 seçimlerini kazanmıştır. Demokrat Parti, iktidarının ilk yıllarında Amerika'dan alınan yardımlar sayesinde, özellikle tarımsal alanda yatırımlar yapmış ve bunların sonucunda ülkede tarımsal üretim büyük oranda artmıştır. Yine bu dönemde yeni barajlar kurulmuş, limanlar yapılmış ve karayolu ağı genişletilmiştir. Bunların yanı sıra şeker, ekmek ve tekstil ürünlerinin fiyatları düşürülünce alım gücü artan halk lüks tüketim mallarına yönelir.Demokrat Parti, Türkiye'nin daha çabuk kalkınması gibi iyi niyetlerle ekonomik kalkınmanın dozunu ülke kaynaklarının kaldıramayacağı ölçüde zorlayınca, bütçede oluşan açıkları kapatmak için yeni borçlar alınmıştır. Uygulanan bu yanlış politika sonucunda Türkiye, ekonomik anlamda dışa bağımlı bir ülke haline gelmiştir.

Demokrat Parti
Elveda Karakaya
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Türkiye'de çok partili dönemde sıkıyönetimler

Türkiye, 1945 yılında çok partili hayata geçtikten sonra hemen hemen her on yılda bir askeri müdahale deneyimi yaşamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında tek parti döneminde uygulanan politikalarla, sosyal ve ekonomik değişimlerin sonucunda, ülkede demokratik bir alt yapı gelişmiştir. 1945'te çok partili siyasi hayata geçiş, büyük bunalımlar olmadan gerçekleşmiştir. Ancak sonraki dönemlerde ortaya çıkan gelişmeler, farklılık göstermeye başlamıştır. 1945'ten sonraki dönem, aşırı siyasal-laşma, siyasal partilerin kutuplaşması, hizipleşme, siyasal şiddet ve terörde artış, bü-rokraside bozulma ve ekonomik kriz gibi özellikler göstermiş ve bu dönemler askeri müdahale ile son bulmuştur. Tezde çok partili döneme geçişten, 1973 yılına kadar meydana gelen gelişmeler anlatılmıştır. Bu dönemde ilan edilen sıkıyönetim ve Sıkı-yönetim Mahkemeleri, siyasi, sosyal ve hukuki yönleriyle anlatılmaya çalışılmıştır.Sıkıyönetim, devletin ve toplumun karşılaştığı büyük tehlike ve bunalımlar nedeniyle başvurulan ?olağanüstü yönetim? şekillerinden biridir. Olağanüstü yöne-tim şekillerine savaş hali, savaş tehlikesinin baş göstermesi, iç karışıklık ve ayaklan-ma gibi devletin ve toplumun güvenliğini sarsan durumlarda ya da büyük ekonomik bunalımlar ve doğal afetlerle karşılaşıldığında başvurulmaktadır.Türkiye'de Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze kadar, bütün anayasalar-da sıkıyönetim yer almıştır. Cumhuriyetin ilk dönemleri ve sonrasında değişik neden-lerden dolayı sıkıyönetimin ilan edilmiştir. Tez sıkıyönetimin ilan edildiği koşullar, yapılan uygulamalar ve sonuçları hakkında bilgi verilmiştir. Sıkıyönetim komutanla-rı, yayınladıkları bildirilerle uyulması gereken kuralları kamuoyuna açıklamışlardır. Tezde kamuoyuna yayınlanan bildirilerden örnekler yer almaktadır.Tez üç bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde; sıkıyönetim ve olağanüstü ha-lin hukuki boyutu ve tarihçesi anlatılmıştır. Yabancı ülkelerde ilan edilen sıkıyöne-timler hakkında kısaca bilgi verilmiştir. İkinci bölümde; Türkiye'de 1945'ten sonraki çok partili dönemde sıkıyönetimin ilan edilmesi ve yapılan uygulamalar üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde; Sıkıyönetim Mahkemelerinin çalışma yöntemleri, bazı davalardan örnekler verilerek anlatılmıştır.

Sıkıyönetim
Gülben Mat
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Kore Savaşı'nda Türk Ordusu'nun lojistik desteği

İkinci Dünya Savaşı, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına ve dünya üzerinde kurulu olan güç dengelerinin tamamen değişmesine neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı, SSCB ve ABD'nin iki süper güç olarak dünya siyaset sahnesinde yer almasını sağlamıştır.ABD ve SSCB'nin, birbirine zıt ideolojilerle yönetilmeleri ve SSCB'nin komünizmi yayarak, hâkimiyet alanını genişletmeye çalışması, dünyanın Batı ve Doğu olmak üzere iki bloğa ayrılmasına neden olmuştur. Bu dönemde Türkiye, komşusu SSCB'nin Doğu illerinden toprak talebi ve Boğazlardan üs isteği ile karşı karşıya kalarak büyük bir güvenlik endişesine kapılmıştır. Ekonomik olarak güçlü bir konumda da olmayan Türkiye, SSCB tehdidinin getirdiği ekonomik yükü de taşıyacak durumda değildi.SSCB'nin yayılmacı tavrı, ABD ve Avrupa ülkelerini ekonomik, siyasi ve askeri açıdan işbirliğine götürdü. Ekonomik örgütler kuruldu ve savunma amaçlı anlaşmalar yapıldı. Bunların içerisinde en önemli olan ise savunma amaçlı olarak kurulan Kuzey Atlantik İttifakı idi.SSCB tehdidine karşı güvenlik arayışlarına giren Türkiye, yüzünü batı dünyasına dönerek Batılı kurumların içerisinde yer almaya çalışmıştır. Güvenlik endişelerini gidermek için NATO'ya girmek istediyse de, Ancak, çeşitli nedenlerle kabul edilmemiştir. İşte bu dönemde Komünist yayılmacılık, Kuzey Kore'nin Güney Kore'ye saldırması ile kendini gösterdi. Bu kez hür dünya, ABD önderliğinde Birleşmiş Milletlerin verdiği yetki ile komünist yayılmacılığa karşı dur demek üzere harekete geçmiştir. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin yanında yer alarak ve Kore'ye asker gönderme kararı vererek, NATO'ya girebilmek için komünizme karşı verilen bu savası bir fırsat olarak görmüştür.Savaşa girme kararından sonra bir tugay büyüklüğündeki bir kuvvetin lojistik açıdan kısa bir zamanda nasıl destekleneceği ilk akla gelen konuydu. Kararın ardından ilk hazırlıklara ve eğitim çalışmalarına derhal başlandı. Lojistik imkânlar sınırsız bir şekilde tugayın lojistik açıdan desteklenmesine yöneltildi. Hazırlıkların ilk başından itibaren ve savaş esnasında Birleşmiş Milletler adına Amerikan lojistik yardımı Türk askerinin mücadelesine büyük destek olmuştur.Savaşın sonunda her iki tarafta amacına ulaşamadı. Ancak, Türk askerinin kahramanlığı ve Türkiye'nin stratejik öneminin kavranması, Türkiye'nin NATO'ya girişini sağladı.Anahtar Kelimeler: Kore Savası, NATO, Kore Savası ve Türkiye, Sovyet Tehdidi, Birleşmiş Milletler, Güney Kore, Kuzey Kore, ABD, SSCB, Lojistik Destek.

Adil Işık
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2009
00
Master'sOpen AccessTR

İzmir'in 1936 yılı sosyo- ekonomik kültürel durumu

Bu çalışmamızda geçmişten bugüne demokrasinin ve kültürel hayatın merkezi durumunda olan İzmir'in 1936 yılı içinde sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yaşantısı hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır. Öyle ki, kültürel hayatın vazgeçilmezlerinden olan İzmir, günümüzde de gerek sahip olduğu en büyük ihracat limanını bulundurması, gerekse birçok devletin her yıl kültürel ve ticari faaliyetlerini tanıtmalarına olanak sağlayan Kültür park'ı bünyesinde bulundurması bakımından önem arz etmektedir. Kültür park'ın temellerinin atıldığı ve İzmir'in çehresinin büyük yangından sonra ciddi anlamda değişmeye başladığı 1936 yılında İzmir'in gündelik yaşamı, eğlence hayatı, ticari faaliyetleri, spor, sağlık, turizm, bankacılık, sigortacılık ve kooperatif faaliyetleri de tanıtılmaya çalışılmıştır. Büyük dil kurultaylarının toplandığı, tarih kurslarının açıldığı, eğitim alanında da önemli gelişmelerin yaşandığı bu yıllarda eğitim yatırım ve hizmetleri de tanıtılmaya çalışılmıştır. İzmir'e yerleşen göçmenlerin iskânı için yapılan çalışmaların yanında, İzmir'in çehresinin değiştirilmesi için yapılan belediyecilik faaliyetleri hakkında bilgiler verilmiştir. İzmir'in ticari hayatını ciddi anlamda geliştiren İzmir Limanı'nın faaliyetleri 1936 yılı öncesi ve sonrası yıllardaki faaliyetlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirmesi yapılmıştır. Ayrıca İzmir halkının çalışma ve yaşam koşulları ele alınmaya çalışılarak 1936 yılından tarihi bir kesit sunulmaya çalışılmıştır.Anahtar kelimeler: kültürel hayat, gündelik yaşam, liman, Kültürpark

Fatih Uysal
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

150'likler ve 3527 sayılı Af Kanunu

Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladığı, koşulları çok ağır olan Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla fiilen egemenliğini yitirmiş, toprakları paylaşılmaya başlanmıştı. Parçalanan ve fiilen egemenliğini yitiren Osmanlı Devleti yerine sınırları 28 Ocak 1920'de Osmanlı Mebusan Meclisince kabul edilen Misak?ı Milli kararı ile belirlenmiş, tam bağımsızlığı hedef alan, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan Kurtuluş Savaşı esnasında kurtuluş hareketini baltalamaya yönelik dernekler kurulmuş, iç ayaklanmalar çıkartılmıştır. Tüm bu engellemelere karşın Milli Mücadele başarıya ulaşmış, bu başarı 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile taçlandırılmıştır. Bu barış antlaşmasına ek olarak taraf devletlerce kabul edilen ve açıklanan, 1914 ? 1922 yılları arasında işlenen savaş suçlarına ilişkin umumi af beyannamesine ek protokolde Türk Devleti bu genel aftan 150 kişiyi muaf tutacağını beyan etmiştir. Türk hükümeti Lozan Antlaşması yükümlülükleri uyarınca 26 Aralık 1923 ve 16 Nisan 1924 tarihlerinde iki defa genel af kanunu çıkartmış, 150 kişiyi bu kanunlardan muaf tutmuştur.Milli Mücadele döneminde, kurtuluşa inanmayıp, işgalci devletlerin himayesi altına girmek isteyen ve bu nedenle kurtuluş mücadelesine katılmayıp, milli mücadele karşısı cephede yer alan kişilerin sayısını 150 ile sınırlamak elbette çok zordu. Bu kişilerin isimleri büyük tartışmalar sonunda 01 Haziran 1924 tarihli 544 numaralı hükümet kararnamesi ile belirlendi, 28 Mayıs 1927 tarihli 1064 sayılı yasa ile bu kişiler vatandaşlıktan çıkartıldı. Bu kişiler 29 Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı af kanunu ile affedildi. Af kanunundan sonra 150 kişinin zaten bazıları ölmüştü, bazıları yurtdışında kalmaya devam etti, bazıları da yurda döndü.

Necip Yılmaz
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Yassıada yargılamalarının Türk basınındaki yankıları

Cumhuriyet'in kuruluşundan II.Dünya Savaşının bitimine kadar tek parti ile yönetilen Türkiye'de, Cumhuriyet'in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından desteklenen çok partili hayata geçiş girişimleri, Cumhuriyet'in ve Devrim'in toplumsal hayata tam olarak yerleşmediğinin ortaya çıkması ve yaklaşan savaş tehlikesi nedeniyle rafa kaldırılmış, II.Dünya Savaşı'nın bitmesiyle Dünyada soğuk savaşın başlaması ve Türkiye'nin Sovyet tehdidine karşı Batı bloğu içerinde yer alma çabasıyla birlikte çok partili hayat ve demokrasi arayışları hız kazanmıştır.İşte bu girişimler sonucunda Cumhuriyet Halk Partisi içerinden ayrılan bir grup, Cumhuriyet'in temel niteliklerinden ayrılmayacağını açıklayarak, 1946 yılında Atatürk'ün son Başbakanı Celal Bayar öncülüğünde Demokrat Parti'yi kurmuşlardır.Uzun yıllar süren tek parti yönetiminin yarattığı hoşnutsuzluk, II.Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik ve sosyal sıkıntılar ile Cumhuriyet Halk Partisi'nin Atatürk sonrasında geniş halk yığınlarından kopuk bir siyaset izlemesi Demokrat Parti açısından çok önemli bir yarar sağlamış, 1946 seçimlerinden sonra seçim sisteminin değiştirilmesi ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Cumhuriyet Halk Partisi içerisindeki sert siyaset yanlısı grubu tasfiyesi ve partilere eşit mesafede duruşu yirmi üç yıllık CHP iktidarını sona erdirmiştir.14 Mayıs 1950 tarihinde iktidarı devir alan Demokrat Parti, dış ülkelerin ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomik ve siyasal desteği, toplumun yeni yöneticilere ilgisi ve desteği ile ilk yıllarında başarılı bir yönetim göstermiş, ancak Atatürk'ün çağdaşlaşma yolunda önem verdiği bir çok adımdan geriye dönüş sürecini başlatmıştır.1954 seçimlerindeki oy artışı Demokrat Parti'yi daha da cesaretlendirmiş, seçim sisteminin de çarpıklığıyla Meclis'te büyük bir çoğunluğu elinde bulunduran Demokrat Parti yöneticileri ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1946'da eleştirdikleri tek parti yönetimini bu defa kendileri kurmaya çalışmışlardır.Ekonomik sıkıntıların artması, hayat pahalılığı ve hammadde sıkıntısı toplumdaki gerilimi daha da arttırmış, Basını ve Üniversiteleri kontrol altına alma ve yıldırma çabaları hız kazanmıştır.Demokrat Parti iktidarının ilk günlerinden itibaren Atatürk Devrimlerinden geriye dönüş uygulamalarına, diktatörlüğe kayan yönetimine ve askerlere karşı yapılan yasal düzenlemelere kuşkuyla yaklaşan asker, tabandan başlayarak örgütlenmelere girişmiş, zaman ve koşullar oluştuğu takdirde Cumhuriyeti koruma vazifesini yerine getirmeyi amaç edinmiştir.1957 seçimlerinden sonra ortaya çıkan Dokuz Subay Olayı örgüt çalışmalarını duraklatsa da, baskıcı yöntemlerin toplumun her kesimine karşı çoğalması, sokak kavgaları, ekonomik kriz ve sonunda Tahkikat Komisyonunun kurulması sonucunda 27 Mayıs 1960 tarihinde Türk Ordusu yönetime el koymuştur.İhtilal öncesinde Demokrat Parti iktidarının en çok üzerine gittiği kurumların başında gelen Türk Basını, ihtilal sonrasında Demokrat Parti iktidarının 10 yıllık icraatlarını karalama kampanyası başlatmış ve askeri yönetimin tam olarak yanında yer almıştır.Demokrat Parti'nin tarafında olan gazetelerin ve dergilerin kapatıldığı bir ortamda, 27 Mayıs sonrasında yayında olan gazeteler, yargılamaların yapılacağı sürece kadar Yüksek Soruşturma Kurulu tarafından hazırlanan dava kararnamelerini gazetelerde yayınlanmış, kararname haberleri aktarılırken sanıkların hüküm giymiş gibi yansıtılması objektif habercilik kriterleri açısından hüzün verici bir durumdur.Yargılamalar süresince dava konusu olayları irdeleyen ve taraflı hükümler vererek sanıklara duyulan tepkiyi arttıran ve ihtilal yönetiminin halk nezdindeki gücünün artmasını sağlayan basın, duruşma tutanaklarını yayınlamış ve bu yönüyle tarihe ışık tutucu bir görev üstlenmiştir. 10 yıllık bir dönemde ülkemizi yöneten bir iktidarın yargılandığı Yassıada Yargılamaları süreci ve bu dönemde Türk Basını'nın rolü ve uygulamaları günümüze kadar süren tartışmaları beraberinde getirmekte ve günümüz basınına da ders çıkarılması gereken bir durum ortaya çıkarmaktadır.

27 Mayıs 1960 ihtilaliDemokrat PartiTürk basını+1
Mehmet Özsakallı
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2009
00
Master'sOpen AccessTR

12 Eylül Askeri Darbesi' nin gençliğin üzerindeki etkileri

Silahlı kuvvetlerin yapısal özellikleri, ülkenin politik kültürü, politik yönetimin başarısızlığı ve meşruluğunu yitirmesi, çeşitli grupların siyasi yönetime dâhil olmaya çalışması ve bu tür grupların provakatif uğraşları, ekonomik sorunlar gibi etkenlerin bir araya gelmesi henüz gelişimini tamamlayamamış ülkelerde askeri müdahaleye neden olmaktadır. Türkiye bu tür müdahalelerle geçmişinde sık sık karşılaşmıştır. İşte 12 Eylül İhtilalı de böyle sıkıntılı bir sürecin son halkasıdır. Darbe ülkeyi istikrara kavuşturmak adına yapılmış, öncesinde var olan kıyımı durdurmak için yola çıkmış ve fakat bir müddet sonra verilen cezalarla, değiştirilen anayasa ile ve elbette cezaevlerinde somutlaşan işkencelerle devlet eliyle terörü meşrulaştırıp ikinci bir kıyım tablosuna sebebiyet vermiştir.27 Mayıs 1960 İhtilalı' ndan, 12 Eylül 1980 İhtilalı' na uzanan süreç Türk siyasal hayatı için oldukça yıpratıcı olmuştur olmasına ama sonrası da toplumun geleceği adına bir sosyal çökertme olarak yer doldurmuştur. İhtilal bir silindir misali toplumun üzerinden geçmiş ve sebebiyle, sonucuyla Türk Demokrasi tarihinde kara bir damga olarak yer almıştır.Bu tez çalışmasında; 12 Eylül 1980 İhtilalı' nın genel kapsamı, oluşum zinciri ve beslendiği kaynaklar ile ilgili genel bir değerlendirme yapılmış, ihtilal öncesinde ve sonrasında hâkim olan sosyal, siyasal ve ekonomik gelişmeler çerçevesinde gerçekleşen olayların gençliğin üzerindeki etkileri analiz edilmeye çalışılmıştır.

AfAnarşizmAnayasa 1982+6
Dilek Kırkpınar
Dokuz Eylül University · Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü
2009
00