Bingol University
Discipline

Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Bingol University

42

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

42 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ergenlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna eşlik eden problemli internet kullanımında emosyonel disregülasyon ve ebeveyn tutumu

Amaç: Bu çalışmada duygu düzenleme güçlüğünün ve ebeveyn tutumunu internet bağımlılığına yatkın olan DEHB grubunu nasıl etkilediğini görmek amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmanın örneklemi Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi polikliniğine başvuran DSM-5 tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan 12-18 yaş aralığında bulunan 82 hastadan oluşturulmuştur. Veri toplama araçları olarak sosyodemografik veri formu ve K-SADS klinisyen tarafından gönüllülere sorularak dolduruldu. Grupları oluşturmak için Young Bağımlılık Ölçeği, emosyonel disregülasyona bakmak için ise DERS ölçeği verilerek gönüllüler tarafından doldurulmuştur. Gönüllülerden elde edilen veriler SPSS programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan problemli internet kullanımı olan grupta MDB komorbiditesi %24,4 oranında (p=0,012), enürezis/enkoprezis birlikteliği ise %9,8 oranında (p=0,040) normal internet kullanımı olan gruba kıyasla anlamlı bulundu. Örneklemde DB tanısı alanların olguların %76,9'unun PİK grubunda yer almış olduğu ve bu sonucun istatistiksel olarak anlamlı olduğu söylenebilir. Young bağımlılık ölçeği puan artışı ve DEHB şiddeti ile emosyonel disregülasyonun doğru orantılı olarak arttığı bulundu. Ayrıca NİK grubundaki ergenlerin algıladıkları ebeveyn tutumlarının %56,1 oranında demokratik olduğu, PİK grubundakilerin %20 oranında ihmalkar algıladıkları sonucu istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,003). Sonuç: DEHB'ye eşlik eden PİK olan ergenlerin ailelerinde, demokratik olmayan ebeveyn tutumlarının daha fazla olduğu ve bu ergenlerin daha fazla duygu düzenleme güçlükleri yaşadıkları sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar çalışmamızın hipotezlerini destekler niteliktedir. Anahtar Kelime: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Patolojik İnternet Kullanımı, Emosyonel Disregülasyon

BağımlılıkDuygu düzenlemeDuygu düzenleme güçlüğü+3
Yeliz Balca
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2012 - 2017 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesinde yatırılarak takip edilen derin anemili olguların retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Derin anemi, hem gelişmiş ülkelerde hem de gelişmekte olan ülkelerde sık görülen önemli sağlık problemlerinden bir tanesidir. Bu çalışmamızın amacı, hastanemize derin anemi nedeniyle başvuran hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerini belirlemek, derin anemiye neden olan hastalıkların etiyolojisini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesinde 2012 – 2017 tarihleri arasında yatırılarak takip edilen derin anemili 437 hasta retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, şikayet, fizik muayene ve laboratuvar bulguları değerlendirilerek derin anemiye sebep olan hastalıkların nedenleri araştırıldı. Dünya Sağlık Örgütünün belirlediği derin anemi kriterleri, cutoff değer olarak kabul edildi. Bulgular: Derin anemisi olan 437 hastanın 237 (% 54,2)'si erkek, 200 (% 45,8)'ü kızdı. Erkek cinsiyet çoğunluktaydı. Yaş ortalamaları 52 (1–210) ay olup 243 (% 55,6) hasta 1-24 ay arasında idi. Hastalarda çoğunlukla solukluk, ateş, iştahsızlık, çabuk yorulma gibi nonspesifik semptomlar mevcuttu. Başvuru anında en sık tespit edilen vital bulgu taşikardiydi. Hastaların başvuru anındaki hemoglobin ortalama değeri 5,55±1,1 g/dL, hematokrit ortalama değeri % 19,06±4,6 idi. Hastaların % 16,7'sinde bisitopeni ve % 4,3'ünde pansitopeni vardı. Bisitopenisi olan hastaların % 60,3'ünde anemi+trombositopeni vardı. Kemik iliği aspirasyonu yapılan 53 (% 12,1) hastanın 32 (% 60)'sinde akut lösemi tespit edildi. Akut lösemi tanısı alan hastaların % 75'i bisitopenik idi. Hastaların tanıları sıklık sırası ile demir eksikliği anemisi (% 47,6), megaloblastik anemi (% 14), β talasemi (% 10), demir eksikliği anemisi + megaloblastik anemi (% 8,9), akut lösemi (% 7,3), herediter sferositoz (% 3,4), orak hücreli anemi (% 3,2), otoimmun hemolitik anemi (% 1,6), aplastik anemi (% 1,6), enfeksiyona sekonder gelişen anemi (% 1,1), diseritropoetik anemi (% 0,7), çocukluk çağının geçici eritroblastopenisi ve glukoz 6 fosfat dehidrogenaz enzim eksikliğine bağlı gelişen anemi (% 0,2) bulundu. En sık görülen anemi, demir eksikliği anemisi (% 47,6) idi. Demir eksikliği anemisi olan hastaların % 49,5'inin yaşları 1–24 ay arasındaydı. Demir eksikliği anemisi olan ve demir eksikliği anemisi olmayan hastalar karşılaştırıldığında Hct, MCV, MCHC, RDW, serum demiri, ferritin, total demir bağlama kapasitesi arasında istatistiksel fark tespit edildi (p<0,05). Sonuç: Dünya genelinde yapılan çalışmalarda nutrisyonel eksiklikler derin aneminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Bizim çalışmamızda da derin anemi nedenleri incelendiğinde en sık etiyolojik nedenlerin demir eksikliği anemisi ve megaloblastik anemi olduğu gözlendi. Demir alımının artırılması, hayvansal gıda tüketiminin artırılması sonucunda derin anemi sıklığının ülkemizde ve dünya genelinde azalacağı düşünüldü. Anemi nedeniyle başvuran hastalarda, anemi ile birlikte diğer hücre serilerinde de düşüklük tespit edilebilir. Diğer hücre serilerinin etkilendiği durumda akut lösemi, aplastik anemi vb. hastalıklar ekarte edilmelidir. Anahtar kelimeler: Derin anemi, çocuk, demir eksikliği anemisi, etyolojik nedenler.

AnemiAnemi-demir eksikliğiEtyoloji+1
Mustafa Ceylan
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Okula başlama aşamasındaki çocuklarda okul olgunluğu ve dil gelişimi ile ilişkili bireysel ve ailesel etkenlerin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, okula başlama aşamasında farklı sosyokültürel ve sosyoekonomik düzeylerdeki ailelerden gelen, iki dilli (aile ortamında ikinci bir dilin konuşulması) ve tek dilli (aile ortamında sadece Türkçe konuşulması) çocukların okul olgunluğu düzeylerinin ve alıcı ve ifade edici dil becerilerinin karşılaştırılması; okul olgunluğu ile dil becerileri arasındaki ilişkinin belirlenmesi ve bunları etkileyebilen okul öncesi etkenlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma, iki dilli ve tek dilli çocukların okul olgunlukları ve dil becerileri ile ilişkili etkenlerin değerlendirildiği, okul olgunluğu ile dil becerileri arasındaki ilişkinin incelendiği kesitsel bir çalışmadır. Çalışma grubu, İzmir'de bulunan 6 farklı okula kayıtlı olan 97'si iki dilli ve 93'ü tek dilli olmak üzere 190 çocuktan oluşmaktadır. Çalışma grubunda bulunan çocuklara Metropolitan Olgunluk Testi ve Türkçe İfade Edici ve Alıcı Dil (TİFALDİ) Testi uygulanmıştır. Çocukların ve ebeveynlerinin sosyodemografik özelliklerini belirlemek için ebeveynlerle yüz yüze görüşülerek Sosyodemografik Bilgi Formu doldurulmuştur. Okul olgunluğu ve dil becerileri ile ilişkili etkenleri değerlendirmek için bağımsız örneklem t-testi, ki-kare testi, Pearson Korelasyon Analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Okul olgunluğuyla ilişkili değişkenler lojistik regresyon analizi ve dil becerileriyle ilişkili değişkenler lineer regresyon analizi yapılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma grubundaki iki dilli çocuklarda tek dilli çocuklara kıyasla; okul öncesi eğitim alma, evinde çocuk odası olma, evinde bilgisayar/tablet olma, annesi ile babasının arkadaş aracılığıyla/iş ortamında tanışma oranlarının daha az; anne-baba eğitim düzeylerinin ve yaş ortalamalarının daha düşük; aile geliri ortalamasının daha düşük olduğu; ailede çocuk sayısının ve anne baba arası akraba evliliği oranının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Çalışma grubundaki çocukların okul olgunluğu ve dil becerileri ile ilişkili etkenler; yaş, okul öncesi eğitim, iki dillilik, ailedeki çocuk sayısı, ailenin toplam aylık geliri, evdeki çocuk odası varlığı, bilgisayar/tablet varlığı, anne baba eğitimi, anne ile babanın tanışma şekli, anne baba arasında akraba evliliği olması olarak saptanmıştır. Metropolitan Toplam Olgunluk puanı ile TİFALDİ İfade Edici Dil Testi ve TİFALDİ Alıcı Dil Testi puanları arasında 'güçlü' korelasyon saptanmıştır. Okul olgunluğuna ilişkin lojistik regresyon analizinde; Metropolitan Toplam Olgunluk puanının 65 ve üstü olmasında; yaşın büyük olması, okul öncesi eğitim alma, tek dilli olma olası öngörücüler olarak bulunmuştur. Dil becerilerine ilişkin lineer regresyon analizi sonucunda; TİFALDİ Alıcı Dil Testi ham puanının yüksek olmasında; okul öncesi eğitim alma, annenin eğitim düzeyi (ortaokul ve üstü) ve TİFALDİ İfade Edici Dil Testi ham puanının yüksek olmasında; yaşın büyük olması, cinsiyet (erkek), okul öncesi eğitim alma, ailenin toplam aylık gelirin yüksek olması, anne ile babanın tanışma şeklinin (arkadaş/iş), tek dilli olma etkili olarak bulunmuştur Sonuç: Bu çalışmada, okula başlama aşamasındaki çocuklarda okul olgunluğu ve dil becerilerini etkileyen başlıca etkenlerin okul öncesi eğitim ve iki dillilik olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: okul olgunluğu, alıcı dil, ifade edici dil, iki dillilik, okul öncesi eğitim

Alıcı dil becerileriOkul olgunluğuOkul öncesi dönem+4
Önder Küçük
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluk tanısı olan ergenlerde intihar davranışının dürtüsellik ve yürütücü işlevler ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada major depresif bozukluk tanısı olup intihar girişiminde bulunmuş olan ergen hastaların intihar girişimi olmayan ergen hastalar ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak intihar davranışının dürtüsellik, intihar olasılığı, depresyon şiddeti ve yürütücü işlevler ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmaya, çalışmanın başlamasından önceki son bir yıl içerisinde ve çalışma süresince intihar girişimi nedeniyle Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları (DEÜTF ÇERSAH) Polikliniğine başvuran ve depresif bozukluk tanısı konmuş olan 14 yaşından gün alan ve 18 yaşını tamamlayana kadarki 32 ergen hasta, Aralık 2015-Haziran 2016 tarihleri arasında DEÜTF ÇERSAH Polikliniğine başvuran ve depresif bozukluk tanısı konmuş olan aynı yaş aralığındaki 30 ergen hasta ve bunlarla yaş, cinsiyet, sosyoekonomik düzey açısından eşleştirilmiş 30 sağlıklı gönüllü ergen alınmıştır. Çalışmaya katılanlara Sosyodemografik Veri Formu, K-SADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli), Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği (WISC-R) testi ya da Wechsler Yetişkinler için Zeka Ölçeği (WAIS), Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu (CDRS-R), Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve Stroop Testi-TBAG Formu uygulanmıştır ve Sosyodemografik Veri Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Barratt İçtepisellik Ölçeği (BIS-10), İntihar Olasılığı Ölçeği, İntihar Davranışı Ölçeği verilmiştir. Çalışmanın verileri SPSS 15.0 paket programında değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde kategorik olmayan gruplarda ki kare testi, kategorik değişkenler için t testi, one way anova ve post hoc analizi uygulanmıştır. p=0.05'ten küçük p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Sosyodemografik özellikler açısından, okul başarısının depresif hasta grubunda sağlıklı kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük olduğu (p<0,001), intihar edenlerin kardeş sayısının daha fazla olduğu (p=0,021), depresif hastaların babalarının eğitim düzeyinin daha düşük olduğu (p=0,002), depresif hastaların ailesinde daha yüksek oranda ruhsal hastalık bulunduğu(p=0,024), depresif hastaların daha çok intihar planı yaptıkları (p<0,001) saptandı. Diğer sosyodemografik özellikler açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. BDÖ ve CDRS-R ölçekleri ile saptanan depresyon şiddetinde intihar girişiminde bulunan ve bulunmayan depresif hastalar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,317, p=1,000). İntihar olasılığı açısından intihar girişiminde bulunan ve bulunmayan depresif hasta grubunda anlamlı farklılık bulunmadı. Barratt Dürtüsellik Ölçeği'ne göre saptanan dürtüsellik düzeyi açısından depresif hasta grubunun kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha dürtüsel olduğu saptandı (p=0,007 ve p<0,001). Ancak intihar girişiminde bulunan ve bulunmayan gruplar arasında dürtüsellik açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=1,000). İntihar girişiminde bulanan depresif hastaların bulunmayanlara göre Stroop testini daha uzun sürede bitirdikleri bulundu. Stroop testi 1. ve 4. bölüm süre puanı açısından intihar girişiminde bulunan grup ile sağlıklı kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,040, p=0.011). 3. bölümde depresif bozukluk grubundaki hastalar diğer gruplara göre anlamlı düzeyde daha kötü performans sergiledi. WKET puanları açısından olgu ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Depresif olgu grubunun zeka düzeyinin sağlıklı kontrol grubundan daha düşük olduğu saptandı. Sonuç: İntihar girişimi olan depresif ergenlerin intihar girişimi olmayan depresif ergenlere benzer düzeyde dürtüsel oldukları; intihar girişimi olanların girişimi olmayan depresif hastalara kıyasla Stroop testini daha uzun sürede bitirdikleri, test zorlaştıkça depresif hastaların kontrol grubundakilere oranla daha çok düzeltme yaptıkları; WKET puanları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığı; depresif grubun zeka düzeyinin sağlıklı kontrolden daha düşük olduğu sonucuna varıldı. Daha geniş örneklem grubunda farklı bölgelerde intihar girişiminde bulunan ergenlerde bu çalışmadakilerden başka nöropsikolojik testlerin de uygulandığı yürütücü işlevler ve dürtüsellik üzerine daha fazla çalışma yapılması gerektiği düşünülmüştür. ,Anahtar Kelimeler: İntihar, yürütücü işlevler, nöropsikolojik değerlendirme, ergen, major depresif bozukluk

BilişBiliş bozukluklarıDepresif bozukluk+5
Merve Onat
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların yüksek riskli çocuklarında karşılaştırmalı nörobilişsel özellikler, dürtüsellik ve psikolojik sağlamlık ilişkisinin araştırılması

Amaç: Bipolar bozukluğun (BB) erken dönemde saptanabilmesi ve biyolojik risk etkenlerinin belirlenmesi amacıyla farklı yüksek risk gruplarında klinik, genetik, nörobiliş ve nörogörüntüleme alanlarında çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Hastalığın genetik temellerinin yanı sıra BB'un erken başlamasında ve epizodik rekürrens oluşumunda stres de önemli rol oynayabilmektedir. Çalışmamızın amacı; BB tanılı hastaların yüksek riskli çocuklarında erken dönemde nörobilişsel özellikler, psikolojik sağlamlık ve dürtüselliğin birbirleriyle olan ilişkisinin ve BB'u erken dönemde tanımaya yönelik endofenotiplerin saptanmasıdır. Yöntem: Çalışmaya DSM-IV'e göre BB tip I ya da II bozukluk tanılı hastaların 12-18 yaş arasındaki çocukları ve Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi ile Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine herhangi bir yakınma ile başvuran ve ebeveynlerinden en az birinde BB (tip I veya II) tanısı olup 12-18 yaş arasında olan 30 çocuk ve ergen yapılandırılmış klinik görüşmeler ile psikiyatrik belirtiler açısından etkilenmiş ve etkilenmemiş olarak ayrılarak çok yüksek riskli etkilenmiş grupla (n=20), etkilenmemiş yüksek riskli grup (n=10) ve bu olgularla yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyleri bakımından eşleştirilmiş, ebeveynlerinde ve kendisinde psikiyatrik bir hastalık bulunmayan 33 çocuk ve ergen kontrol grubu olarak alınmıştır. Çalışmaya katılan çocuk ve ergenlere tanısal bir psikiyatrik görüşme olan Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY) uygulanmıştır. Etkilenmiş gruba, etkilenmemiş gruba ve kontrol grubuna Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Stroop Testi, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi (AVLT), Sayı dizisi öğrenme testi (SDÖT), İz sürme testi, Stop Sinyal Testi (SST), Young Mani ölçeği(YMÖ), STAI (Durumluluk ve sürekli kaygı envanteri), Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (CGAS), Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği- Gözden Geçirilmiş Formu (ÇDDÖ) uygulanmış, sosyodemografik ve klinik veri formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-10 (BDÖ), Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (ÇGPSÖ) verilmiştir. Çalışmanın verileri SPSS 22.0 paket programında değerlendirilmiştir. Kategorik olan verilerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi, kategorik olmayan verilerin karşılaştırılmasında bağımsız örneklem t-testi, normal dağılıma uygun olanlara ANOVA testi, normal dağılım göstermeyen verilerde Mann-Whitney U testi ve Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. 0,05' ten küçük p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Olgu grubunda CGAS puanları kontrol grubuna göre daha düşük saptanmıştır. ÇGPSÖ puanları etkilenmiş grupta etkilenmemiş gruba ve kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur. BDÖ-10 puanları ve SST'nde gruplar arası fark bulunamamıştır. AVLT'nin anlık bellek ölçen alt test puanlarının olgu grubunda azaldığı saptanmıştır. WKET, SDÖT ve Stroop testinde gruplar arası farklılık bulunamamıştır. İz sürme testinde olgu grubunda bozulma olduğu saptanmıştır. Sonuç: Etkilenmiş ve etkilenmemiş gruplar arasında nörobilişsel işlevlerde ve dürtüsellikte fark saptanmazken, tüm olgular ile kontroller arasında nöropsikolojik testlerin bir kısmında, işlevsellikte ve psikolojik sağlamlıkta anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Saptanan bu bulgular bipolar prodromal dönemi için öngörücülerden olmaya adaydır. Bu durumun genellenebilmesi için daha büyük örneklemli, uzunlamasına araştırmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk, bilişsel işlev, dürtüsellik, psikolojik sağlamlık, yüksek risk.

BilişBiliş bozukluklarıBipolar bozukluk+4
Gözde Ulaş
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklar için depresyon değerlendirme ölçeği-gözden geçirilmiş formunun Türkçe uyarlamasının Türk populasyonundaki ergenlerde psikometrik özellikleri

Amaç: Çocukluk çağı depresyonu tanı konulmasında belirlenmesi zor noktalar içerdiğinden şiddetinin ölçülmesi için çeşitli değerlendirme yöntemlerine ihtiyaç duyulmuştur.Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş formu (ÇDDÖ-R), ebeveynler, çocuk ve klinik gözlem ile elde edilen bilgilerin bir araya getirilmesine ihtiyaç duyulan, değerlendirmeyi klinisyenin yaptığı bir ölçektir. Klinik örneklemde ÇDDÖ-R formu, depresyonun şiddeti ve depresif belirti profili hakkında genel bir bilgi sağlar. Ölçek yalnızca teşhisle değil, hastalık tanısının konulmasını takiben başlangıçta ve izlem sürecinde tedaviye yanıtın ölçümü ile ilgili de bilgi edinilmesine olanak verir.Bu çalışmadaki amacımız çocukluk ve ergenlik yaş grubunda depresyon tanısı almış olgularda ÇDDÖ-R formunun Türkçeye çevrilerek; Türk toplumundaki kullanımında psikometrik özelliklerinin belirlenmesidir. Bu amaç doğrultusunda ÇDDÖ-R formunun çeviri ve geri çevirileri yapılarak Türkçe formu elde edilmiştir. Ölçeğin Türkçe formunun iç tutarlılığı, görüşmeciler arası güvenirliği, yapı geçerliği, ölçüt geçerliği, diskriminant (ayırt edici) geçerliği, kriter ilişkili geçerliği belirlenerek; ölçeğin kullanıldığı görüşmeler ile elde edilen veriler, Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Genel Klinik İzlenim-Şiddet formu (Clinical Global Impression-Severity Form-CGI-S) ve Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (Children's Global Assesment Scale-CGAS) uygulanarak elde edilen veriler ile karşılaştırılmıştır.Yöntem: Çalışma 12-18 yaş aralığında DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre eksen I'de Major Depresif Bozukluk tanısı olan 38 ergen ve eksen I'de herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı olmayan 38 ergen olmak üzere, toplam 76 kişilik bir örneklem grubu ile yapılmıştır. Katılan tüm olgularla Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG-ŞY) ve Çocuklar için Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu (ÇDDÖ-R) görüşmeleri yapılmış, olgulara sosyodemografik veri formu, yaşlarına göre Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) (14-18 yaş) veya Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ) (8-14 yaş), Genel Klinik İzlenim-Şiddet formu (CGI-S) ve Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (CGAS) uygulanmıştır. Değerlendirmelerin tamamı klinisyenler tarafından yapılmıştır. Görüşmeciler arası güvenirlik için olgular ve aileleri önceden bilgilendirilmiş, onayları alınarak ÇDDÖ-R formu görüşmelerinin video kaydı yapılmış, böylelikle ikinci klinisyenin görüşmeleri puanlaması sağlanmıştır.Bulgular: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular ile ÇDDÖ-R formunun Türkçe uyarlamasının psikometrik özellikleri değerlendirilmiştir. ÇDDÖ-R formunun Major depresif bozukluk tanılı çocuk ve ergenin oluşturduğu örneklemden elde edilen veriler ile hesaplanan Cronbach's ? değeri (0.876) yüksek düzeyde güvenilir olarak bulunmuştur. Görüşmeciler arası güvenirlik için hesaplanan gruplar arası korelasyon katsayısı (Intraclass corelation coefficents-ICC) değerleri MDB tanısı olan grupta her bir madde için 0.92 ile 0.99 arasında değişmekte olup, bu grupta görüşmeciler arası güvenirlik istatistiksel olarak anlamlı ve belirgin olarak yüksek bulunmuştur. Eksen I'de MDB tanısı olan grupta tüm ÇDDÖ-R formu maddeleri anlamlı düzeyde birbirleriyle korelasyon göstermiştir.Geçerlik kapsamı içinde, Yapı geçerliliği için yapılan faktör analizinde, özdeğer istatistiği 1'den büyük olan dağılımın %94.1'ini tanımlayan 16 faktör elde edilmiştir. Varimax döndürme işlemi uygulanmış ve özdeğeri 1'in üstünde olan 4 faktör değerlendirmeye alınmıştır. ÇDDÖ-R formu maddelerine ilişkin ortak varyansların 0.45 ile 0.87 arasında değiştiği gözlenmektedir.Ölçüt geçerliliğine katkıda bulunmak için, aynı görüşmede klinisyen tarafından değerlendirilen CGI-S ölçeği ve CGAS ölçeği puan ortalamaları ile ÇDDÖ-R formu Ham özet puan ortalamaları karşılaştırılmış; yüksek derecede korelasyon bulunmuştur.Eşzaman geçerliğini belirlemek için yapılan değerlendirmelerde ise BDÖ'nün duyarlılığı %90,9; özgüllüğü %87,8; olumlu öngörü değeri %88 ve olumsuz öngörü değeri ise %90 olarak bulunurken; bu değerlerin hepsinin ÇDDÖ-R formu için %100 olarak bulunmuş olması dikkat çekici olmuştur.Sonuç: Çalışmamızda ÇDDÖ-R formunun Türkçe uyarlamasının, Türk populasyonundaki ergenlerde psikometrik özellikleri değerlendirilmiş bu kapsamda Türkçe uyarlamasının geçerlilik ve güvenirliğine ait öncül veriler elde edilmiştir.Anahtar Sözcükler: Major Depresif Bozukluk, Ergen, Çocuklar için Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu

Depresif bozuklukDepresyonErgenler+3
Sevay Alşen
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üstün yetenekli çocuklar ve ailelerinde duygusal ve davranışsal özellikler

Amaç: Üstün yetenekli çocuklarda sosyal, emosyonel, davranışsal ve ruhsal sorunlara işaret eden çok sayıda verinin bulunması ışığında bu çalışmada üstün yetenekli çocuklar ve normal düzeyde zekaya sahip çocukların yaşam kalitelerini, sosyal, emosyonel, davranışsal, ruhsal sorun alanlarını ve aile işlevselliklerini karşılaştırmak amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya 9-18 yaş arasında Sıdıka Akdemir Bilim Sanat Merkezi'nde öğrenim gören 49 üstün yetenekli çocuk ve Ertuğrul Gazi İlköğretim Okulu'nda öğrenim gören normal zekaya sahip kontrol grubunu oluşturan 56 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm olgularda bulunabilecek herhangi bir psikiyatrik tanının dışlanması amacı ile Okul ÇağıÇocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu/ Kiddie and Young Adult Schedule for Affective Disorders and Schizophrenia (ÇDŞG-ŞY/ K-SADS P/L) ve olguların depresif belirtilerini değerlendirmek üzere Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Tüm olgulara Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKO), Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (CDI), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI-C), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) Ergen Formu; olguların ailelerine Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) Ebeveyn Formu, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği Ebeveyn Formu verilerek özbildirime dayalı bu ölçekleridoldurmaları istenmiş; kontrol grubundaki olgularda ek olarak toplam zeka puanını değerlendirebilmek için WISC-R psikometrik test uygulanmıştır.Bulgular: Bu çalışmada üstün yetenekli çocukların normal düzeyde zekaya sahip çocuk ve ergenlere göre daha fazla dikkat eksikliği ve hareketlilik tanımladıkları; sosyal işlevselliklerini daha düşük buldukları ve fiziksel sağlık durumlarını daha kötü algıladıkları; üstün yetenekli erkeklerin üstün yetenekli kızlara göre daha fazla depresif belirtilere sahip oldukları görülmüştür. Normal zekaya sahip erkek çocukların ebeveynleri tarafından düşük okul işlevselliği gösterdikleri şeklinde algılandıkları; çalışmaya katılan erkeklerin kızlara viii göre, daha düşük sosyal işlevsellik ile daha yüksek akran ilişki sorunları gösterdikleri ve kızların erkeklere göre daha sosyal oldukları gözlenmiştir. Aile işlevsellikleri açısından değerlendirildiğinde üstün yetenekli çocukların kontrol grubuna göre aile üyelerinin birbirlerine ilgi, bakım ve sevgiyi yeterli düzeyde gösterdikleri belirlenmiştir.Sonuç: Toplumları ileri götüren üstün yetenekli çocukların sorun alanlarının belirlenmiş olması; bu alanların çocuk psikiyatristlerince tanınmasına ve bu çocukların ihtiyaçlarının doğru bir şekilde belirlenmesine yardımcı olabilir.Anahtar Kelimeler: Üstün yetenekli çocuk ve ergen, yaşam kalitesi, aile işlevselliği, anksiyete, depresyon, sosyal- emosyonel- davranışsal sorunlar

AileAile içi ilişkilerAnksiyete+6
Fatma Yıldırım
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, tip 1 diyabetes mellitus ve sağlıklı kontrol gruplarıyla karşılaştırılarak yaşam kalitesine etki eden faktörlerin belirlenmesi

AMAÇ Gelişimsel düzeyle uyumsuz ölçüde hiperaktivite, dikkat eksikliği ve dürtüsellik gibi çekirdek belirtilerle karakterize Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) dünya genelinde görülen yaklaşık %5 prevalansı, olguların ve ailelerinin yaşam kalitesi üzerindeki büyük etkileri nedeniyle önemli bir psikiyatrik bozukluktur. Tip 1 Diyabetes Mellitus (DM) ise çocukluk çağının en yaygın kronik fiziksel hastalıklarından biridir. Yaptığımız araştırmada kronik psikiyatrik bozukluk olarak DEHB grubu olguların yaşam kaliteleri ile kronik fiziksel hastalık olarak Tip 1 DM olgularının ve sağlıklı kontrol olgularının yaşam kaliteleri karşılaştırılmış, yaşam kalitesine etki eden faktörler araştırılmıştır. YÖNTEM Bu prospektif, olgu kontrol özelliğindeki çalışmaya, 8-16 yaş arasında 60 DEHB tanılı, 60 Tip 1 DM tanılı ve 60 sağlıklı kontrol grubu toplam 180 çocuk ve ergen alınmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği?ne başvuran ve öncesinde psikiyatrik ilaç tedavisi öyküsü olmayan DEHB tanılı olgular çalışmaya alınmıştır. Kontrol grupları, olgu grubuyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiştir. DEHB tanılı grupta kronik fiziksel hastalık, Mental Retardasyon, Yaygın Gelişimsel Bozukluk, Bipolar Bozukluk, Psikotik Bozukluk ve Madde Kullanım Bozukluğu olan olgular çalışmadan dışlanmıştır. Ayrıca Tip 1 DM grubunda psikiyatrik hastalık, sağlıklı kontrol grubunda ise fiziksel ve psikiyatrik hastalık dışlanmıştır. Çalışmaya katılan tüm çocuk ve ergenlerde psikiyatrik tanıları belirlemek için DSM IV?e göre uyarlanmış Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu uygulanmıştır. Tüm olgularımıza sosyodemografik bilgi formu, 4-18 yaş arası Çocuklar için Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ) formları ayrıca Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) Çocuk-Ergen ve Ebeveyn Formları uygulanmıştır. DEHB grubuna ek olarak Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranım Bozuklukları için Turgay DSM-IV?e Dayalı Tarama/Değerlendirme Ölçeği uygulanmış, DEHB şiddeti Du Paul Ölçeği ve Klinik Global İzlenim Ölçeği ile belirlenmiştir. Tip 1 DM grubu olguların son üç ayda ölçülen HbA1c değerleri kaydedilmiştir. Sonuçlar uygun istatiksel analizlerle değerlendirilmiştir. BULGULAR Bu çalışmada olguların yaş ortalamaları 130.25 ± 16.31ay (10.8 ± 1.4 yıl) saptanmıştır. DEHB tanılı hastaların % 68.3? ü (41 olgu) olmak üzere büyük bölümünün erkeklerden oluştuğu görülmüştür. DEHB, Tip 1 DM ve sağlıklı kontrol grupları arasında yaş ortalamaları ve cinsiyete göre dağılım farklı bulunmamıştır (p=0.995, p=0.633). Bu durum kontrol gruplarının, olgu grubuyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmesi nedeniyledir. Diğer sosyodemografik veriler yönünden de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). DEHB tanılı gruptaki çocuk ve ergenlerin özbildirimlerinde; ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanı hariç tüm ölçek puanlarının (?Duygusal İşlevsellik?, ?Sosyal İşlevsellik?, ?Okul İşlevselliği?, ?Psikososyal Sağlık Toplam? ve ?Ölçek Toplam?) sağlıklı kontrol grubundaki çocuk-ergenlerin özbildirimlerine ait sonuçlardan anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur. ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanında anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca yine DEHB tanılı gruptaki çocuk ve ergenlerin özbildirimlerinde, ?Duygusal İşlevsellik? ve ?Psikososyal Sağlık Toplam? puanları, Tip 1 DM tanılı gruba göre anlamlı olarak düşük saptanmıştır. DEHB tanılı gruptaki çocuk ve ergenlerin yaşam kalitesine ilişkin ebeveynlerinin bildirimlerinde ise ?Fiziksel Sağlık Toplam?, ?Duygusal İşlevsellik?, ?Sosyal İşlevsellik?, ?Okul İşlevselliği?, ?Psikososyal Sağlık Toplam? ve ?Ölçek Toplam? puanları; özetle tüm yaşam kalitesi puanlarının sağlıklı kontrol grubundaki çocuk-ergenlerin anne-babalarının bildirimlerine ait sonuçlardan anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. DEHB grubunda; çocuk-ergenlerin özbildirimleri ile ebeveyn bildirimlerinin tüm alt ölçeklerde ve tüm toplam puanlarda birbiriyle pozitif korelasyonu saptanmakla beraber ebeveyn bildirimlerindeki tüm yaşam kalitesi puanları, çocuk-ergenlerin özbildirim puanlarından daha düşük saptanmıştır. DEHB grubunda Bileşik Tip tanılı olgular, Dikkat Eksikliği Baskın Tip tanılı olgulara göre hem çocuk-ergen hem ebeveyn bildirimlerinde ?Sosyal İşlevsellik? puanı hariç daha düşük puanlar almışlardır. DEHB grubunda komorbidite varlığında, ÇİYKÖ ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanı hariç tüm ÇİYKÖ puanları çocuk-ergen ve ebeveyn bildirimlerinde anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. DEHB grubunda, hem çocuk-ergen hem ebeveyn bildirimlerinde, belirti şiddeti ve ayrıca ÇDDÖ? de belirlenen sorun davranış puanları ile yaşam kalitesi puanları arasında negatif korelasyon belirlenmiştir. TARTIŞMA Sonuç olarak bu çalışmada, DEHB tanılı olgularda ?Duygusal İşlevsellik?, ?Sosyal İşlevsellik?, ?Okul İşlevselliği? ve dolayısıyla ?Psikososyal Sağlık? alanında yaşam kalitelerinde olumsuz etkilenme saptanmıştır. DEHB varlığında dikkat sürelerinin kısa olması çocukların öğrenmelerini olumsuz etkilemekte ve akademik başarıları beklenenin altında olmaktadır. Ayrıca bu çocukların duygudurumlarında ortaya çıkan ani değişiklikler, öfke kontrolsüzlüğü, dürtüsellik nedeniyle olaylar karsısında düşünmeden hareket etmeleri, aynı hatayı ders almadan tekrarlamaları, akran ilişkilerini, sosyal becerilerini ve otorite figürleri ile olan iletişimlerini olumsuz etkilemektedir. Çocuk-ergen bildirimleri ile ebeveyn bildirimleri arasında pozitif ilişki saptanmakla beraber, ebeveynler çocuklarının yaşam kalitelerinde daha fazla oranda olumsuz etkilenme algılamaktadır. Bu durum, DEHB tanılı çocukların kendi durumlarını daha pozitif algılamalarıyla ilişkili olabilir. DEHB grubunda Bileşik Tipte, Dikkat Eksikliği Baskın Tipe göre çocuk-ergen ve ebeveyn bildirimlerinde ?Sosyal İşlevsellik? puanı hariç daha düşük puanlar saptanması DEHB?nin doğasında bulunan yürütücü işlev bozukluğunun sosyal işlevsellikle olan yakın bağlantısı nedeniyle olabilir. DEHB grubunda komorbidite varlığında ?Fiziksel Sağlık Toplam? puanı hariç tüm ÇİYKÖ puanlarının çocuk-ergen ve ebeveyn bildirimlerinde anlamlı olarak daha düşük bulunması ile komorbiditenin psikososyal anlamda yaşam kalitesini olumsuz etkilediği saptanmıştır. DEHB?de hem çocuk-ergen hem ebeveyn bildirimlerinde, belirti şiddeti ve ÇDDÖ?de belirlenen sorun davranış puanları arttıkça yaşam kalitesinin düştüğü belirlenmiştir. Sonuç olarak DEHB?nin çekirdek belirtileri yaşam kalitesini etkilemektedir ve DEHB tedavi aşamalarında yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi olguların etkilenme alanlarının saptanmasında yol gösterici olabilir. Anahtar Sözcükler: Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Tip 1 DM, Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ), Çocuklar için Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ)

Diabetes mellitus-tip 1Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuYaşam kalitesi+1
Nihal Yurteri Çetin
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerin ve ailelerinin psikososyal özellikleri

Amaç: Bu çalışmada çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları kliniğine kendine zarar verme davranışı ile başvuran ergenlerde sosyal destek algısı, kendine zarar verme davranışının özellikleri, aile işlevselliği, ebeveynlerinin ruhsal iyilik hallerinin araştırılması ve ergenlerdeki kendine zarar verme davranışı arasında ilişki olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Ekim 2012-Mart 2013 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği?ne ardışık başvurarak takip ve tedavi edilen, son 1 yıl içerisinde kendine zarar verme davranışı olan 37 olgu ve 51 ebeveyni ile aynı klinikte herhangi bir psikopatoloji ile takip ve tedavi edilen aynı yaş grubunda 31 kontrol ve 47 ebeveyni alındı. Çalışmaya katılan ergenler ile tanısal bir psikiyatrik görüşme yapılmış (Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- ÇDŞG-ŞY), ergenlere sosyodemografik veri formu, Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Arkadaşlardan ve Aileden Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, kendine zarar verme davranışı olan ergenlere Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri uygulanmıştır. Çalışmaya katılan ergenlerin ebeveynlerine Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Genel Sağlık Anketi-12 uygulanmıştır. Bulgular:Kendine zarar verme davranışı olarak en sık kesme yönteminin kullanıldığı, KZVD?nın çoğunlukla affekt regülasyonu, kendini cezalandırma ve kendiyle ilgilenme amacıyla yapıldığı, KZVD olan gruptaki ergen ve ebeveynlerinin ADÖ alt ölçek puanlarının daha yüksek olduğu ve bu gruptaki ebeveynlerin GSA-12 ölçeğinden daha yüksek oranda 2 ve üstü puan aldıkları gözlenmiştir. Sonuç: KZVD olan ergenlerin aile işlevselliğinin daha bozuk olduğu, kendine zarar verme davranışı ile aile işlevselliği arasında anlamlı bir ilişki olduğu, ebeveynlerinin daha yüksek oranda psikopatoloji riski taşıdıkları bulunmuştur. KZVD olan ergenlerle çalışırken ebeveynlerle aile işlevselliğindeki sorunlara yönelik görüşmeler yapılması ve ruhsal iyilik hallerinin desteklenmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Kendine zarar verme davranışı, ergen, psikososyal özellikler

AileErgenlerKendine zarar verme davranışı+1
Damla Eyüboğlu
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde anksiyete, depresyon, yetişkin bağlanma özellikleri, prenatal bağlanma düzeyleri ve fetusun intrauterin iyilik hali ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Anne ile bebek arasındaki ilk bağlanma ilişkisinin doğum öncesinde kurulduğu ileri sürülmektedir. Maternal-fetal bağlanma, anne ve doğmamış bebeği arasında gelişen yegane ilişkiyi tanımlayan bir fenomendir. Bu özel ilişkiyi etkileyen etmenler ve bunların fetusun iyilik halini nasıl değiştirdikleri çalışılmamış bir alandır. Tek merkezli, multidisipliner, prospektif, gözlemsel bir araştırma desenine sahip bu çalışmanın amacı gebelerin bebeklerine prenatal maternal bağlanmaları, gebelerde bağlanma özelliklerinin, anksiyete ve depresyonun, prenatal maternal bağlanma üzerine etkisi, gebelerdeki yetişkin bağlanma özelliklerinin, anksiyete ve depresyonun fetüsün intrauterin iyilik haline etkisi ve prenatal maternal bağlanmanın fetüsün umbilikal kord kan akımına, doğum kilosuna ve bebeğin memeye adapte olduğu süreye etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmaya Haziran 2012 ile Ekim 2012 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Polikliniğine başvuran, 28-40 haftalık rutin obstetrik değerlendirilmesi yapılan gönüllü 145 gebe ve bebekleri dahil edilmiştir. Bulgular: Gebeliğinde ek hastalığı olan ve planlı gebeliği olan annelerin prenatal bağlanma puanları daha yüksek bulunmuştur. Eş ilişkisi `çok iyi? olan grubun prenatal bağlanma skorlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Erişkin bağlanma özelliği açısından kaygı puanları yüksek olan gebelerin prenatal bağlanma puanlarının daha düşük olduğu bulunmuştur. Depresyon puanları yüksek olan gebelerin prenatal bağlanma puanlarının daha düşük olduğu bulunmuştur. Bağlanma özelliği açısından kaçınma puanları yüksek olan gebelerin bebeklerinin doğum kiloları daha düşük saptanmıştır. Beck Depresyon Ölçeğinden 11 puan ve üzerinde puan alan annelerin bebeklerinin intrauterin umblikal arter SD oranı persantili değeri daha düşük bulunmuştur. Birinci haftadan önce memeye adapte olan bebeklerin annelerinin prenatal bağlanma puanları, birinci haftadan sonra memeye adapte olan annelerin prenatal bağlanma puanlarından daha yüksek olarak bulunmuştur. Sonuç: Gebelik sürecinde annedeki bağlanma özelliklerinin bebeğe bağlanmasına, bebeğin intrauterin iyilik haline, umblikal kord kan akımına, doğum kilosuna, doğum şekline, doğum sonrası bebeğin memeye adaptasyonuna kadar geçen süreye etkisi üzerine çalışmalar literaturde kısıtlıdır. Bu çalışma sonucu ortaya çıkan bilgiler, annelerin gebelikte prenatal bağlanma düzeyini tespit ederek zayıf bağlanma riski taşıyan kadınların psikososyal açıdan desteklenmesi ile bebeklerine bağlanmalarının güçlendirilmesi ve doğum sonrasında bebekleri ile etkileşimlerinin kalitesinin arttırılması, bebeklerin annelerine güvenli bağlanma geliştirmesini sağlayarak koruyucu ruh sağlığı ve toplumun ruh sağlığını geliştirmek açısından önemlidir. Anne bebek etkileşiminde çok önemli bir yere sahip olan emzirmenin; anne ile bebek arasında bir bağ oluşturarak güvenli bağlanmanın gelişmesinde önemli bir işlev gördüğü bilinmekte ancak anne ve bebek arasındaki bağlanmanın prenatal dönemde başladığı düşünüldüğünde, prenatal bağlanmanın emzirmeyi tercih etme ve bebeğin memeye adapte olduğu süreyi etkilediği göz önünde bulundurulmalıdır.

AnksiyeteDepresyonDoğum ağırlığı+3
Ceren Evcen Janbakhıshov
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde serum BDNF düzeylerinin araştırılması

Amaç: Kendine zarar verme davranışı (KZVD), son yıllarda yaygınlığı artmakta olan ve özellikle ergenlik döneminde sık görülen önemli bir ruh sağlığı problemidir. Kendine zarar verme davranışının nedenlerinde çocukluk çağı travmatik yaşantılar ve biyolojik nedenler önemlidir. Bu çalışmada kendine zarar veren ergenler ile sağlıklı ergenlerin serum Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör (BDNF) düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmış; aynı zamanda kendine zarar veren ergenler ile sağlıklı ergenlerin çocukluk çağı travmaları, öfkeyi yaşayışları, duygusal, davranışsal ve sosyal alanlarındaki güçlüklerinin karşılaştırılması ve serum BDNF düzeyleri ile ilişkisine bakılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2012 - Şubat 2013 arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Polikliniğine başvuran kendine zarar verme davranışı olan 12-18 yaş arasındaki ergenler ile yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş sağlıklı ergenler dahil edilmiştir. Ergenlerden serum BDNF düzeyi ölçümü için kan alımı yanı sıra Güçler ve Güçlükler Anketi (The Strengths and Difficulties Questionnaires) (GGA), Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri (Inventory of Statements About Self Injury-ISAS), Çocukluk Çağı Örselenme Yaşantıları Ölçeği (ÇÖYÖ), Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği'ni doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde sağlıklı ergenlere göre okul, arkadaş, aile içi sorunlar, ailede kendine zarar verme davranışı, intihar girişimi ve psikiyatrik bozukluk öyküsü anlamlı düzeyde daha fazla bildirilmiştir. Kendine zarar veren ergenlerin sağlıklı ergenlere göre anlamlı düzeyde daha yüksek oranlarda riskli davranışlarda bulunduğu ve duygusal, cinsel ve fiziksel istismara daha fazla maruz kaldıkları saptanmıştır. Kendine zarar veren ergenler arasında, kendine zarar verme yöntemlerinden en sık kendini kesme görülmüş ve kendine zarar verme işlevlerinden en sık affekt regülasyon işlevi bildirilmiştir. Kendine zarar veren ergenlerde sağlıklı ergenlere göre serum BDNF düzeyleri düşük bulunmuştur. Ancak olgu ve kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Kendine zarar veren ergenler içerisinde

ErgenlerKendine zarar verme davranışıNatriüretik ajanlar+3
Canem Kavurma
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların yüksek riskli çocuklarında karşılaştırmalı nörogörüntüleme sonuçlarının değerlendirilmesi: Bir DTI çalışması

Amaç: Araştırmamızın birincil amacı ebeveynlerinden en az biri Bipolar Bozukluk tanısı almış olan çocukları yarı-yapılandırılmış klinik görüşmeler ile etkilenmiş ve etkilenmemiş olarak ayırmak ve her iki gruptaki çocukları sağlıklı kontrol grubu ile nörogörüntüleme özellikleri açısından karşılaştırarak gruplar arası farkları ortaya koymaktır. İkincil amaç ise Bipolar Bozukluk açısından yüksek riskli çocuklarda nörogörüntüleme yöntemlerinin, hastalığın erken dönemde tanınabilmesini sağlayacak bir biyobelirteç olarak kullanım potansiyelini saptamaktır. Yöntem: Çalışmamıza 13-18 yaş aralığındaki çocuk ve ergenler alınmıştır. Bipolar Bozukluk tanısı almış ebeveyni olan çocuk ve ergenlerden; K-SADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) ile şimdi ve/veya geçmişte hiçbir tanıyı karşılamayan 12 olgu etkilenmemiş yüksek risk grubunu oluşturmaktadır. Bipolar Bozukluk tanısı almış ebeveyni olan çocuk ve ergenlerden; yarı-yapılandırılmış klinik görüşmeler (KSADS-PL) ile son 6 ay içinde madde/alkol kötüye kullanım ve bağımlılık, Bipolar Bozukluk (I ve II), Şizofreni, Sanrısal Bozukluk, Şizoaffektif Bozukluk, Şizofreniform Bozukluk ve Yaygın Gelişimsel Bozukluk tanıları dışında bir psikiyatrik bozukluk semptom veya tanı öyküsü olan ve en az 3 aydır remisyonda olan (Depresif Bozukluk öyküsü olan bireylerde CDRS-R≤54, Anksiyete Bozukluğu olan bireylerde STAI<39 ve Bipolar Bozukluk BTA öyküsü olan bireylerde CDRS-R≤54 ve YMÖ≤7 olmalıdır) 7 olgu ise etkilenmiş yüksek risk grubunu oluşturmaktadır. Anne, babalarında herhangi bir psikiyatrik hastalık öyküsü saptanmayan çocuk ve ergenlerden K-SADS-PL ile şimdi ve/veya geçmişte hiçbir psikiyatrik tanıyı karşılamayan 13 olgu sağlıklı kontrol grubunu oluşturmaktadır. Tüm örneklem grubuna Diffüzyon Tensör Görüntüleme (DTI) yöntemi uygulanarak nörogörüntüleme özellikleri toplanmıştır. DTI görüntülemesinde; Ortalama Diffüzyon (OD) ve fraksiyonel anizotropi (FA) haritaları üzerinde, beyaz cevherde belirlenen noktalardan ROI (Region of Interest) yöntemi ile FA ve OD değerleri ölçülecektir. DTI ile ölçüm yapmayı planladığımız alanlar; frontal korteks, korpus kallosum genu-splenium, anterior singulat korteks ve uncinate fasikulus olarak belirlenmiştir. Bulgular: Etkilenmiş yüksek risk grubunda CGAS puanları; etkilenmemiş yüksek risk grubu ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha düşük saptanmıştır. Corpus Callosum Genu ve Splenium bölgesi, Frontal Korteks bölgesi ve Uncinate Fasikül'de ortalama difüzyon (OD) ve fraksiyonel anizotropi (FA) değerleri açısından gruplar arasında farklılık bulunamazken; Anterior Singulat Korteks bölgesinde yüksek risk grubunun OD değerleri, sağlıklı kontrollere göre yüksek saptanmıştır. Sonuçlar: Yüksek risk grubunun Anterior Singulat Korteks bölgesinde saptanan yüksek OD değerleri, bu bölgedeki potansiyel bir hasarlanmayı gösteriyor olabilir. Araştırmamızda saptanan bulgular, Bipolar Prodromal dönemi için öngörücülerden olmaya adaydır; ancak tam olarak nörogörüntüleme sonuçlarının birer biyobelirteç olarak potansiyellerini ortaya koymak oldukça güçtür. Bu durumun genellenebilmesi için daha büyük örneklemli, uzunlamasına araştırmalara gereksinim vardır.

Ali Mert Beşenek
Dokuz Eylül University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal bağlanma düzeyinin, gebelikte anksiyete ve depresyonun erken çocukluk dönemine etkileri: Bir kohort çalışması

Amaç: Prenatal bağlanma anne ve doğmamış bebeği arasında gelişen eşsiz ilişkidir ve gebelikte anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların olumsuz etkilerini prenatal bağlanmayı etkileyerek de gösterebileceği düşünülmektedir. Prenatal bağlanma ile erken çocukluk dönemi gelişimi, duygusal ve davranışsal özellikleri ve ebeveyn tutumları arasındaki ilişki çalışılmamış bir alandır. Kohort deseninde planlanmış bu çalışmanın amacı gebelikte prenatal bağlanma düzeyinin, depresyonun ve anksiyetenin bebeğin anne sütü alma süresine, erken çocukluk dönemi (12-36 ay) sosyal ve duygusal iyilik haline, gelişime ve bu dönemdeki ebeveyn tutumlarına etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışma grubu Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Obstetri Polikliniğine Haziran 2012 ile Aralık 2012 tarihleri arasında başvuran, 28-40 haftalık iken rutin obstetrik değerlendirilmesi yapılan 142 gönüllü anne ve 12-36 ay aralığındaki çocuklardan oluşmaktadır. Annelere sosyodemografik özelliklerinin kaydedileceği veri kayıt formu doldurulmuştur. Annelerde değerlendirme sırasında depresyon varlığını araştırma ve şiddetini ölçmek amacıyla Beck Depresyon Ölçeği, kaygı belirtilerinin varlığını değerlendirme ve sıklığını ölçmek için Beck Anksiyete Ölçeği, annelerin 12-36 ay arasındaki çocuklarını yetiştirirken sergiledikleri ebeveynlik tutumlarının belirlenmesini sağlayacak Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği ve çocukların sosyal ve duygusal özelliklerini araştırmak amacıyla Kısa 1-3 Yaş Sosyal Duygusal Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çocuklarının gelişimini ve becerilerini bakım veren kişiden alınan bilgiler doğrultusunda değerlendirmek amacıyla Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) farklı bir görüşmeci tarafından uygulanmıştır. Bulgular: Prenatal dönemde depresyon puanı yüksek olan annelerin çalışma sırasındaki depresyon puanlarının da yüksek olduğu; annelerin, prenatal döneme kıyasla çalışma sırasında depresyon puanlarının yükseldiği saptanmıştır. Prenatal dönemde anksiyete puanı yüksek olan annelerin çalışma sırasında anksiyete puanlarının yüksek olmayı sürdürdüğü, ancak prenatal dönemle karşılaştırıldığında çalışma döneminde düşüş bulunduğu görülmüştür. Çalışma sırasında depresyon puanı yüksek olan ve prenatal dönem ile depresyon ölçeği puanları arasındaki farkın yüksek olduğu annelerin çocuklarının Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) T puanı düşük saptanmış; prenatal döneme göre depresyon düzeyi artmış annelerin çocuklarının AGTE T puanları düşük bulunmuştur. Prenatal bağlanma düzeyleri yüksek olan annelerin çocuklarının Kısa 1-3 Yaş Sosyal Duygusal Değerlendirme Ölçeği yetkinlik puanları ve AGTE T puanları yüksek bulunmuştur. Gelişim geriliği olan çocukların annelerinin prenatal bağlanma puanları düşük saptanmıştır. Çalışma sırasında depresyon puanı yüksek olan annelerin Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği (AHÇYTÖ) alt ölçeklerinden 'düşmanlık ve reddedici tutum' ile 'evlilik uyumsuzluğu' puanları yüksek bulunmuştur. K-1/3SDD ölçeği problem puanı yüksek olan çocukların AGTE T puanları düşük bulunmuştur. K-1/3SDD ölçeği yetkinlik puanı yüksek olan çocukların AGTE T puanları yüksek bulunmuştur. Sonuç: Prenatal bağlanmanın ve gebelikte depresyon ve anksiyeteyi içeren annenin ruhsal sağlığının erken çocukluk döneminde gelişim ile duygusal ve davranışsal yetkinliğe önemli etkileri olduğu saptanmıştır. Prenatal dönemde başlayan depresyonun ortalama 2 yıl sonra da saptanmaya devam etiği, bu annelerin çocuklarının gelişimlerinin olumsuz etkilendiği belirlenmiştir. Ek olarak prenatal bağlanmaları düşük olan annelerin yaklaşık 2 yaşındaki çocuklarının prenatal bağlanmaları yüksek olan yaşıtlarına göre duygusal ve davranışsal yetkinliklerinin risk altında olduğu görülmüştür. Özellikle koruyucu ruh sağlığı açısından incinebilirliği olan yüksek söz konusu grubun tespit edilerek önleyici girişimler uygulanmasının yaşam boyu psikopatoloji riskini azaltarak toplum ruh sağlığına katkıda bulunabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Prenatal bağlanma, prenatal depresyon, prenatal anksiyete,erken çocukluk dönemi sosyal ve duygusal özellikler, gelişim, ebeveyn tutumları.

Ana-baba tutumuAnksiyeteBağlanma+4
Deniz Argüz Çıldır
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite tanılı çocuk ve ergenlerde psikopatoloji, yaşam kalitesi ve ebeveyn tutumlarının değerlendirilmesi

Bu çalışmada obezite tanılı çocuk ve ergenlerdeki psikopatolojiyi, yaşam kalitesi algılarını, yeme tutumlarını, benlik saygılarını araştırmak, ayrıca ebeveyn tutumlarını ve başa çıkma stratejilerini ve bunların birbiriyle olan ilişkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmamız AÜTF Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıları Anabilim Dalı Çocuk Endokrinoloji Bölümüne başvuran, 8-18 yaşında VKİ standart sapması ikinin üzerinde olan, zihinsel gelişim geriliği ve psikiyatrik başvurusu olmayan 30 hasta ile yürütüldü. Kontrol grubuna 8-18 yaşlar arasında herhangi bir tıbbi hastalık öyküsü olmayan ve daha önce herhangi bir nedenle çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvurmayan, hasta grubuyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş, gönüllü 30 çocuk ve ergen alındı. Çalışmaya katılan tüm çocuk ve ergenlere Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu uygulandı. Benlik saygısını değerlendirmek için ise Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği kullanıldı. Çocuk ve ergenlerin yaşam kalitelerini değerlendirmeye yönelik, çocuk ve ergenlere ve ebeveynlerine Çocuklar İçin Yasam Kalitesi Ölçeği verildi. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme tutumlarının ve stresle başa çıkma becerilerinin değerlendirilmesi için anne-babalarına Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği ve Başa Çıkma Stratejisi Ölçeği verildi. Ebeveyn tutumları ve Başa çıkma stratejileri açısından her iki grupta fark bulunmadı. Obez grupta yüksek oranda psikiyatrik hastalık saptandı. Benlik saygısı obez çocuk ve ergenlerde kontrol grubundan farklı değildi. Ebeveynlerinin çocuklarıyla ilgili yaşam kalitesi algıları sağlıklı kontrollere göre düşük saptandı. Annede obezite açısından iki grup bir biri ile kıyaslandığında obez çocukların annelerinin daha yüksek oranda obez oldukları anlaşıldı. Obezitesi olan çocuk ve ergenlerde psikopatoloji, ebeveyn tutumları, yaşam kalitesi algıları ve bunların birbiriyle ilişkisinin daha iyi anlaşılması için daha geniş örneklemi olan kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Arif Önder
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bebeğe ve anneye ait etmenlerle meme bezi geçirgenliğinin ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada meme bezi geçirgenliği artışını gösteren anne sütü Na, K, Cl düzeyleri ve Na/K oranının; bebeklerin demografik, doğum ve emzirilme öyküsü özellikleri, 1. aydaki kilo alımı, annelerinin ve ailelerinin sosyodemografik özellikleri, annelerinin gebelik ve emzirme, doğum sonrası depresyon, anksiyete ve geçirilmiş ruhsal hastalık öyküsü, erişkin tipi bağlanma stilleri ve annelere ait diğer psikososyal risk etmenleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Olgu grubunu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Sağlıklı Çocuk Polikliniğine ve Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Polikliniğine Temmuz-Ekim 2009 tarihleri arasında başvuran, doğum sonrası 8-15 günler arasında olan, ardışık 150 sağlıklı yeni doğan bebek ve annelerinden oluşmuştur. Bebeklerin ve annelerinin özelliklerine ait bulgular, veri formları doldurularak elde edilmiştir. Ayrıca bebeklerden ulaşılabilenlerin 1. ay kilosu kaydedilmiştir. Annelere Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EDSDÖ), Durumluk Kaygı Envanteri (STAI-I), Sürekli Kaygı Envanteri (STAI-II) ve İlişki Ölçekleri Anketi (İÖA) verilmiştir. Çalışmaya katılan tüm annelerden süt örneği alınmış ve Na, K ve Cl düzeylerinin biyokimyasal analizleri, Cobas 6000 analizörü (Roche Diagnostic) ile indirekt yöntemle ion selektif elektrod kullanılarak yapılmıştır. Ölçüm sonuçları değerlendirilirken anne sütündeki Na düzeyleri için 18mmol/L'den, K için 18mmol/L'den, Cl için 24mmol/L'den ve Na/K oranı için 1.0'dan büyük değerler `yüksek' olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Anne sütü Na düzeyleri ve Na/K oranı yüksek ölçülen bebeklerde küvez bakımına alınma yüksek bulunmuştur. Na, Cl düzeyleri ve Na/K oranı arttıkça bebekler, 1. ay sonunda daha az kilo artış oranına sahip olmuştur. Anne sütü Na, Cl düzeyleri ve Na/K oranı yüksek ölçülen bebeklerin ailelerinde çalışmaya alınan bebek ailenin ilk bebeğidir. Sütlerinde Na düzeyi yüksek ölçülen anneler, anlamlılık sınırında, kendilerini çocuk sahibi olmayan uygun biri olarak görmeyen, kendi anneleriyle aralarında zayıf ilişki düzeyi olan, yakın arkadaşı olmadığını belirten ve geçmişte ruhsal hastalık öyküsü olan annelerdir. Ayrıca sütlerinde Na düzeyi ve Na/K oranı yüksek ölçülen annelerin EDSDÖ puanları ve sütlerinde Na düzeyleri yüksek ölçülen annelerin durumluk kaygı düzeyleri yüksek bulunmuştur.Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre, meme bezi geçirgenliği artışına neden olan risk etmenleri, bebekler için küvez bakımı alma, geç emmeye başlama, anneler için ise kendini anneliğe uygun görmeme, doğum sonrası depresyon belirtilerine sahip olma ve kaygı düzeyinin yüksekliği olarak belirlenmiştir. Ayrıca meme bezi geçirgenliği artan annelerin bebeklerinin, anlamlı olarak doğum sonrası 1. ayda kilo alamadıkları bulunmuştur.Anahtar Kelimeler : Meme bezi geçirgenliği, anne sütü elektrolitleri, postpartum depresyon, hipernatremik dehidratasyon

Anne sütüBebek beslenmesiBebek-düşük doğum ağırlığı+2
Burcu Serim
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsel istismar mağduru ergenlerin repertuar grid tekniği ile değerlendirilmesi

Bu araştırmada cinsel istismara (Cİ) maruz kalmış ergenlerin kendisini ve çevresini (anne, baba, kardeş ve sosyal çevrelerindeki önemli diğer bireyleri) algılayışlarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi Anabilim Dalı Polikliniğine cinsel istismara uğradığı için ruhsal değerlendirmesi amacıyla yapılan 14-16 yaşları arasında 30 kız ergen çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubunu cinsel istismar öyküsü ve daha önce herhangi bir nedenle çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvurusu olmayan yaş, cinsiyet, eğitim durumu ve sosyoekonomik statü saçısından hasta grubu ile eşleştirilmiş 25 sağlıklı ergen oluşturmuştur.Ergenlerin kendisini, ailesini ve çevresini algılayışlarını ve yapılanma sistemlerini değerlendirmek için Repertuar Grid Tekniği kullanılmıştır. Mevcut psikopatolojileri Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL) ile değerlendirilmiştir. Benlik saygısı ölçümü için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ) kullanılmıştır.RGT değerlendirmesinde cinsel istismar mağduru ergenlerin cinsel istismar öyküsü olmayan yaşıtlarına göre anne, kardeş ve yakın kız arkadaşlarını kendilerinden farklı algıladıkları, olumsuz nitelikler yükledikleri arkadaşlarına kendilerini daha özdeş hissettikleri bulundu. Ayrıca cinsel istismar yaşantısının benlik saygısını olumsuz etkilediği görülmüştür. Gridde benlik saygısında olduğunu gösteren ben-ideal ben uzaklığının cinsel istismar mağdurlarında daha fazla olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda cinsel istismar mağdurlarının dünyaya ve kendilerine ilişkin yorumları ve bakış açısının dağınık ve tutarsız olduğunu gösteren aşırı bilişsel karmaşıklığa sahip oldukları görülmüştür.Cİ'ye uğrayan ergenlerin %86,7'sinin en az bir psikiyatrik psikiyatrik bozukluğunun olduğu saptandı. TSSB, konversiyon bozukluğu ve depresyon en sık konulan tanılardı.Özetle cinsel istismar mağdur ergenlerin istismar öyküsü olmayan ergenlere göre daha yüksek psikopatolojiye, daha düşük benlik saygısına sahip oldukları, ve kendilerini önemli buldukları insanlardan daha farklı (ve olumsuz) olarak değerlendirdikleri gözlenmiştir.Bu sonuçlar, cinsel istismar ergenler için önemli bir yaşam stresörü olduğuna ve istismara maruz kalmış ergenlerin psikiyatrik sorunlar açısından takip edilmeleri gerektiğine işaret etmektedir.

Benlik saygısıErgenlerPsikopatoloji+2
Ayla Uzun
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklarda algılanan sosyal desteğin ebeveyn mizaç özellikleri ve ruhsal belirtileri ile ilişkisi

Giriş: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocukların algılanan sosyal desteğin ebeveyn mizacı ve ruhsal belirtileri ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması ve ebeveynlerdeki affektif mizaç özelliklerinin ve ruhsal belirtilerinin DEHB alt tipleri üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Çalışmaya DEHB tanısı olan, 8-14 yaş arası 50 olgu ve 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılar ÇDŞG-ŞY-T ve DSM-5'e göre yapılan klinik görüşme ile psikiyatrik tanılar açısından değerlendirilmiş, klinik görüşme ile zihinsel yetersizlik saptanmış, psikotrop ilaç kullanımı veya eş tanısı olan olgular çalışmadan çıkarılmıştır. Olgu ve kontrol grubu çocuk ve gençlere Çocuklar için Sosyal Destek Ölçeği, ebeveynlerine ise Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (ÇEDBÖ), Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris and San Diego – Autoquestionnaire (TEMPS-A), Belirti Tarama Listesi (Scl-90) verilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen olgu ve kontrol grupları yaş, cinsiyet, sosyoekonomik durum açısından benzer özellikler taşımaktaydı. Olgu grubu öğretmenden, arkadaşlarından, ailesinden algıladığı sosyal destek düzeyi, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu. Olgu grubu ebeveynlerinin affektif mizaç özellikleri, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuş olup (p<0.05), anne ve babalarda hipertimik ve siklotimik mizaç özelliklerinin hiperakitivite belirtileri ile pozitif korele, annelerde depresif babalarda ise anksiyöz mizaç özelliklerinin dikkat eksikliği ile pozitif korele olduğu tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamız sonuçlarında olgu grubunda algılanan sosyal destek puanları, alan yazın ile uyumlu şekilde kontrol grubuna göre anlamı olarak daha düşük bulunmuştur. Buna ek olarak alan yazın ile uyumlu şekilde olgu grubunda ruhsal belirtiler kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun farklı sosyal işlevsellikleri bozduğu göz önüne alındığında, çalışmamızın ebeveyn mizacı ve ruhsal belirtileri ile algılanan sosyal destek düzeyinin ilişkisini incelemesi açısından alan yazına katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, sosyal destek, ruhsal belirti, ebeveyn affektif mizaç özellikleri

Ana-babaBelirti ve semptomlarHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+5
Mutlu Muhammed Özbek
Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ebeveynlerinde aleksitimi, DEHB ve depresif belirtiler

Amaç: Bu çalışmada, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanılı çocukların ebeveynlerindeki aleksitimi düzeylerinin çocukluk çağı DEHB belirti varlığı ve halen mevcut depresif belirtilerin araştırılması amaçlanmıştır. Hipotez: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun güçlü ailesel yönü ve gen-çevre etkileşimi göz önünde bulundurulduğunda DEHB tanılı çocuklarda gözlemlenen yüksek aleksitimik özelliklerin ve hiperaktivite, dikkatsizlik, dürtüsellik gibi özelliklerin benzer şekilde ebeveynlerinde de yüksek oranda görülebileceğini ve ebeveynlik işlevselliğinde çocuklarındaki DEHB belirtilerine bağlı yüklenmeden dolayı depresif belirtilerin olabileceğini öngörmekteyiz. Yöntem: Çalışmamız, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, DSM IV tanı ölçütlerine göre Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli - Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) ile ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre DEHB tanısı olan 64 hastanın ebeveyni ve 64 sağlıklı kontrol grubu çocuğun ebeveyni ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılan ebeveynlere Wender-Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ) , Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve çocukların DEHB belirtilerini değerlendirebilmek için Çocuk ve Ergenlerde Davranış Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği (ÇEDBÖ) verilmiştir. Bulgular: Çocuklarında DEHB tanısı olan ebeveynlerin doldurduğu WUDÖ puan ortalamaları ve BECK depresyon ölçeği puan ortalamaları kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulunmuştur (p<0,05). Çocuklardan DEHB grubundakilerin ebeveynlerinin %9,4'ü TAÖ-20 kesme değerinin üzerinde puan almışken kontrol grubundaki ebeveynlerin %1,6'sı kesme değerinin üzerinde puan almıştır, bu fark iki grup karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Çocukları DEHB tanı grubundaki ebeveynlerin doldurduğu WUDÖ ve BDÖ ile çocukları için doldurdukları ÇEDBÖ'nün genel toplam puan ve alt bölüm puanları arasında orta düzeyde pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır (p<0,01). Bunun yanısıra ÇEDBÖ'nün toplam puanı ve hiperaktivite alt ölçeği, KOKG alt ölçeği ile TAÖ-20 duygu tanıma, toplam ve duygu ifade alt ölçek puanları arasında pozitif yönlü orta düzeyde korelasyon olduğu (p<0,01) ancak TAÖ-20 dışa vuruk düşünce ile ÇEDBÖ'nün toplam puan ve alt ölçek puanları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptanmıştır. Çocukları DEHB tanılı ebeveynlerin WUDÖ toplam puanları ile TAÖ-20 duygu tanıma (p<0,01), duygu ifade (p<0,01) alt ölçekleri ve TAÖ-20 toplam puanları (p<0,01) arasında pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır. Ancak WUDÖ toplam puanı ile TAÖ-20 dışa vuruk düşünce alt ölçeği arasında anlamlı ilişki tespit edilememiştir. Sonuç: Çalışmamızın DEHB tanılı çocukların ebeveynlerinde aleksitimi düzeylerini değerlendiren ilk çalışma olması nedeni ile yazına katkı sunacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: DEHB, aleksitimi, depresyon, çocuk, ebeveyn, WUDÖ

Affektif semptomlarAna-babaDepresyon+3
Zafer Güleş
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türkçe güçler ve güçlükler anketi'nin ileri psikometrik özellikleri

Amaç: Bu çalışmanın amacı Türkçe Güçler ve Güçlükler Anketi'nin ileri psikometriközelliklerinin değerlendirilmesidir.Yöntem: Çalışmanın örneklemini 1 Ocak 2005-31 Aralık 2005 tarihleri arasında Dokuz EylülÜniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine (DEÜTF ÇERSHPolikliniği) ilk kez başvuran, 4-17 yaş arası 565 olgu oluşturmakta olup, ilk başvuru sırasındaklinik değerlendirmeden önce işaretledikleri GGA formları çalışmaya dahil edilmek üzeredeğerlendirilmiştir. Ölçeğin psikometrik özellikleri değerlendirildiği gibi bu olguların klinikdeğerlendirme sonucu aldıkları tanılar GGA'nın öngördüğü tanılar ile karşılaştırılmıştır.Bulgular: Sonuçlar GGA ebeveyn ve ergen formlarının, akran sorunları alt testi dışında,yüksek bir iç tutarlılığa sahip olduğunu göstermiştir. 11 yaş üstü çocuk ve gençlerinişaretledikleri GGA ergen formları ve aynı gençlerin ebeveyn formlarına ait toplam güçlükpuanı, etkilenme puanı ve alt grup puanları arasındaki korelasyon değerleri 0.402 ile 0.573arasındadır. Tüm olguların dahil olduğu grupta GGA'nın öngördüğü tanılar ile klinikdeğerlendirme sonucu konulan tanılar için korelasyon katsayıları 0.15 ile 0.34 arasındadeğişmiştir. GGA ebeveyn ve ergen formları toplam güçlük puanı hem de etkilenme puanıortalaması ve GGA ergen formu DEHA belirtileri alt grubu dışında her iki forma ait tüm altgruplar klinik olarak GGA'nın öngörebildiği tanıları alan ve almayan grubu ayırt edebilmiştir.Sonuç: Türkçe GGA birçok alanda geçerli ve güvenilir olarak bulunmuş olup, Türk çocuk veergen popülasyonunda ruh sağlığı bozukluklarını tarama ve klinik değerlendirme amacıylakullanılabilecek bir ankettir.Anahtar kelimeler: Güçler ve Güçlükler Anketi, psikometrik özellikler, Strengths andDifficulties Questionnaire.

Şermin Yalın
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk otizmini derecelendirme ölçeği Türkçe formu geçerlik ve güvenirlik çalışması

Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği Türkçe Formunun Geçerlik ve GüvenirlikÇalışması:Dr. Seçil İncekaşDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı A.D, Narlıdere, 35340,İnciraltı İzmir. e-mail: secilincekas@yahoo.com.Amaç: Yaygın gelişimsel bozuklukların değerlendirilmesinde pek çok tanısal araçkullanılmaktadır. Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ: The Childhood AutismRating Scale [CARS] ), otizm tanısını koymak ve otizm sendromu olmayan gelişimsel olarakengelli çocuklar ile otizmi olan çocukları ayırt etmek amacı ile geliştirilmiş; 15 maddedenoluşan geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Yaygın gelişimsel bozuklukların tanısında vetaranmasında yaygın olarak kullanılır. Ülkemizde ölçeğin çeviri ve tekrar çeviri çalışmalarınıyaparak Türkçe formunu elde eden Sucuoğlu ve arkadaşları, iç tutarlılık ve madde analiziyöntemleri ile ölçeğin geçerlik ve güvenirliğini değerlendirmiştir. Bu çalışmanın amacı,Sucuoğlu ve arkadaşları tarafından iç tutarlılık, kapsam geçerliliği ve örneklem grubunun uçgrupları için ayırt ediciliği incelenen Çocukluk Otizmi Derecelendime Ölçeği'nin geçerlik vegüvenirlik analizini genişletmektir. Bu amaç doğrultusunda daha büyük bir örneklemgrubunda değerlendirmeciler arası güvenirlik, test-tekrar test tutarlılığına bakılmış ve ölçeğinOtizm Davranış Kontrol Listesi (ABC) ve Klinik Global İzlenim (CGI) ile karşılaştırılmasıyapılmıştır.Yöntem: Çalışma 4-18 yaş arasında, DSM IV TR ölçütlerine göre yaygın gelişimsel bozukluk(YGB) tanısını karşılayan 48, zihinsel özürlülük (ZÖ) tanısını karşılayan 48 çocuk veergenden oluşan, toplam 96 kişilik bir örneklem ile yapıldı. YGB hastalarına sosyodemografikveri formu, Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği, Otizm Davranış Kontrol Listesi(ABC), Klinik Global İzlenim (CGI); kontrol grubuna ise sosyodemografik veri formu,Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği ve Otizm Davranış Kontrol Listesi (ABC)uygulandı. Değerlendirmeler aynı görüşmenin video kaydı kullanılarak iki bağımsız klinisyentarafından yapıldı. Test-tekrar test ölçümü için 48 Yaygın Gelişimsel Bozukluk olgusu aynıklinisyen tarafından 60±10 gün ara ile değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular ÇODÖ'nün geçerli ve güvenilir olduğukonusunda açık kanıtlar sağlamıştır.Güvenirlik bulguları incelendiğinde Cronbach alfa katsayısı 0,95 olarak bulundu.Genellenebilirliği destekleyen Gruplar arası korelasyon katsayısı (Intraclass correlationcoefficients-ICCs) değeri 0,96 bulundu. Değerlendirmeciler arası güvenirlik ölçümü amacıyla46 YGB olgusu iki bağımsız klinisyen tarafından bağımsız olarak değerlendirildi, korelasyonkatsayısı 0.98 olarak bulundu. Test-tekrar test tutarlılığı ölçümü amacı ile 48 çocuk aynıklinisyen tarafından 60±10 gün ara ile değerlendirildi, korelasyon katsayısı 0.98 olarakbulundu.Geçerlik kapsamı içinde, yapı geçerliği, ölçüt geçerliği ve ayırt edici geçerlik incelendi. Yapıgeçerliğinin değerlendirilmesi amacı ile yapılan faktör analizinde, zihinsel işlevlerdekitutarlılığı inceleyen 14. madde dışında tüm ölçek maddelerinin anlamlı düzeyde birbirleri ilekorelasyon gösterdikleri saptandı. Ölçüt geçerliğinin değerlendirilmesi amacı ile, ÇODÖtoplam puanları CGI puanı ve ABC toplam puanı ile karşılaştırıldı, korelasyon katsayılarısırası ile 0,873 ve 0,567 bulundu. Ölçeğin otizmi olan ve olmayan zihinsel özürlü (ZÖ) gruparasında iyi derecede ayırt ediciliğinin olduğu (p< 0.001) gösterildi.Sonuç: Çocukluk Otizmini Değerlendirme Ölçeği standardize ölçüm aracı özelliklerinitaşımaktadır. Çocukluk Otizmini Değerlendirme Ölçeğinin yaygın gelişimsel bozukluklaralanında yapılan çalışmalara ve klinik uygulamaya katkıda bulunacağı düşünülmektedir.Anahtar Sözcükler: Otizm, Yaygın Gelişimsel Bozukluk, Çocukluk Otizmini DeğerlendirmeÖlçeği

Güvenilirlik ve geçerlilikOtistik bozukluklarOtistik bozukluklar+3
Seçil İncekaş
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişim ve ruhsal sağlık değerlendirmesi Türkçe'ye uyarlama ve geçerlik çalışması

Çocuk ve ergen ruh sağlığı alanındaki ihtiyacın artması ile ülkelerin bu alanda sağlık politikaları oluşturmaları ve çocuk ergen ruh sağlığı açısından planlamalar yapmaları zorunlu hale gelmektedir. İngiltere'de çocuk ergen ruh sağlığı hizmetlerinin planlanması amacıyla yapılan ülke geneli sıklık çalışmasında tanılama, uygulamanın çok daha pratik, ekonomik ve etkin şekilde yapılmasına olanak veren ve epidemiyolojik çalışmalarda kullanılmak üzere geliştirilen Development and Well-being Assesment (DAWBA) isimli tanılama paketi ile yapılmıştır.Bu çalışmamızda, DAWBA tanı paketinin Türkçe'ye uyarlanması ve Türkçe uyarlamanın geçerliğinin sınanması amaçlanmıştır. DAWBA'nın Türkçe'ye uyarlanmasının, ülke geneli sıklık çalışmalarının çok daha kolay, ucuz ve etkin şekilde yapılabilmesinin yolunu açacağı; böylece çocuk ergen ruh sağlığı politikalarının oluşturulması konusunda önemli bir adım atılacağı düşünülmüştür.Çalışma çeviri, uygulama, Değerlendirme ve istatistik olmak üzere 3 aşamada gerçekleştirilmiştir. DAWBA'nın Türkçe'ye çeviri aşaması çocuk ergen ruh sağlığı profesyonellerinden oluşan 7 kişilik bir ekip tarafından yaklaşık 2 yıllık bir sürede tamamlanmıştır. Türkçe uyarlamanın geçerliği, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerine uyan 39 olgu ile yapılan çalışmada sınanmıştır. Olgular önce klasik klinik görüşmelerle değerlendirilmiş ve daha sonra da DAWBA görüşmeleri, uygulama konusunda eğitilen görüşmeciler tarafından bilgisayar ortamında online olarak yapılmıştır. Klinik görüşmelerde konulan tanılarla DAWBA ile konulan tanıların tutarlılığına bakılarak DAWBA Türkçe uyarlamasının geçerliliği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, DAWBA Türkçe uyarlaması ile konulan tanıların, klinik tanılarla orta-yüksek oranda tutarlığı olduğu görülmüştür.

Çocuk psikiyatrisi
Onur Burak Dursun
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ruh sağlığı hizmetlerinde öncelik belirleme yöntemlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı çocuk ve ergen psikiyatrisi polikliniğine başvuran olgularda öncelik belirleme yöntemlerinin değerlendirilmesidir.Yöntem: Çalışma grubundaki 5-18 yaş arası 900 hasta ve/veya ebeveynlerine Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Çocuk ve Gençler için Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ), Kendini Değerlendirme Ölçeği (KDÖ) formları uygulanmıştır. Hekim, klinik değerlendirmesi sonucunda hastaları yönlendirmiş ve Çocuk Ruh Sağlığı Öncelik Ölçütleri (ÇRSÖÖ) ve Görsel Analog Skala (GAS) formlarını doldurmuştur. Yapılan klinik değerlendirme sonucunda öncelikli olarak izlem planlanan hastalar ile öncelikli olmayan hastaların ölçek puanları karşılaştırılmıştır.Bulgular: Öncelikli olmayanlar ile karşılaştırıldığında (n=649), öncelikli olguların (n=251) ÇDDÖ ve KDÖ problem puanları ve GGA puanları anlamlı düzeyde yüksek, ÇDDÖ Okul yeterlik puanı dışındaki tüm ÇDDÖ ve KDÖ yeterlik puanları anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Çalışma grubundaki olguların ÇRSÖÖ ve GAS puanları arasında çok güçlü; ÇRSÖÖ ve GAS puanları ile GGA, ÇDDÖ ve KDÖ problem puanları arasında orta derecede anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Değişik kesim noktalarında ÇRSÖÖ ve GAS puanları hekim yönlendirmeleriyle orta derecede tutarlı bulunmuştur. ÇRSÖÖ ve GAS'ın `öncelikli' yönlendirilmeyi öngörme gücünün yüksek olduğu saptanmıştır.Sonuç: ÇRSÖÖ'nün nesnel bir değerlendirme yöntemi olarak klinik değerlendirmeyi destekleyebileceği düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Çocuk ve ergen psikiyatrisi, Öncelik değerlendirmesi, Görsel Analog Skala

Çocuk psikiyatrisi
Caner Mutlu
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuklarda serum bdnf düzeylerinin araştırılması

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) patogenezi büyük oranda bilinmemekle beraber çok sayıda kaynaktan gelen kanıtlar birincil olarak dopaminerjik sisteme işaret etmektedir. Bununla beraber artık DEHB klinik ve patofizyolojik olarak heterojen bir fenomen olarak görüldüğünden DEHB etyolojisi ile ilgili hipotezler tek nedenli teorilerden genetik, nörokimyasal, çevresel ve psikososyal risk faktörlerini kapsayan çok nedenli teorilere doğru gelişmiştir.BDNF nöronların gelişim ve sağkalımını destekler, nörotransmitterleri modüle eder ve uzun süreli potensiyalizasyon (LTP) ve öğrenme gibi sinaptik plastisite mekanizmalarına katılır. Preklinik çalışmalar BDNF'nin DEHB patojenezi için önemli olan ortabeyin dopaminerjik nöronlarının sağkalım ve farklılaşmasında anahtar role sahip olduğunu göstermiştir.Bu çalışmaya 6-12 yaş arasında 30 DEHB'li ve 31 sağlıklı kontrol çocuk alınmıştır. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve öncesinde psikiyatrik ilaç tedavisi öyküsü olmayan DEHB'li olgular çalışmaya dâhil edilmiştir. <70 IQ düzeyi, nörolojik hastalığı, yaygın gelişimsel bozukluğu, psikotik ve duygudurum bozukluğu olan çocuklar çalışmadan dışlanmıştır. Ayrıca tüm kontrol grubunda major medikal ve psikiyatrik hastalık dışlanmıştır.Çalışmaya katılan DEHB olgularının yaş ortalaması 8.45±1.57 ve sağlıklı kontrollerin yaş ortalaması ise 8.87±1.92' dir. DEHB olgularının 26'sı ( % 83.9) erkek, 5'i (%16.1) kız olarak bulunmuştur. Sağlıklı kontrollerin ise 11'i (%36.7) erkek, 19'u (%63.3) kız olarak saptanmıştır.Bu çalışmada DEHB'li hastalarda serum BDNF düzeylerinin araştırılmış ancak DEHB'li hastalar ile sağlıklı kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamamıştır.Bu bulgu BDNF'nin DEHB etyolojisinde rol oynadığı hipotezini desteklememektedir. Ancak, BDNF düzeylerini anlamlı bir şekilde yorumlayabilmek için, düzeyleri etkileyen faktörleri ve aynı zamanda periferik kan BDNF'sinin kaynaklarının aydınlatılması gerekmektedir.

Enis Sargın
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı travma türlerine maruz kalma sonucu travma sonrası stres bozukluğu tanısı almış ergenlerde yürütücü işlevlerin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

ÖZET Amaç: Çalışmamızda Fiziksel ve Duygusal travma gibi farklı travma türleri ile karşılaşmış ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) tanı kriterlerini karşılayan ergen grubunda travmatik yaşantılar sonrası incinebilir olduğu bilinen yürütücü işlevlerin nörobilişsel testler aracılığıyla değerlendirilmesi, farklı travma türleri ile karşılaşmış grupların birbirleri ile ve travma öyküsü olmayan sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızın dahil edilme ve dışlama ölçütlerine uyan ergenler Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı ve Adli Tıp Anabilim Dalı hasta kayıtları taranarak saptanmıştır. Tedavi amacıyla ayaktan başvuran olgular değerlendirmeye alınarak çalışmaya uygun olup olmadıkları belirlenmiştir. Tedavisi tamamlanıp taburculuğu yapılmış olgulara telefon bağlantısı ile ulaşılarak çalışmaya davet edilmişlerdir. Her iki olgu grubu ve kontrol grubundaki ergenlere, sertifikası olan deneyimli bir klinisyen tarafından KSADS-PL klinik yarı yapılandırılmış görüşme uygulanarak tanı ve ayırıcı tanı açısından değerlendirilmişlerdir. Tüm katılımcılara çalışma amaçları doğrultusunda tarafımızca hazırlanan sosyodemografik ve klinik veri formu uygulanmıştır. Olgu grubundaki ergenler için travmatik yaşantının düzeyinin belirlenmesi amacıyla Çocuklar ve Ergenler İçin Travma Sonrası Tepki Ölçeği doldurulmuştur. Tüm katılımcılara sırasıyla Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET), Stroop testi, Sayı Dizisi Öğrenme Testi (SDÖT), Rey İşitsel ve Sözel Bellek Araştırmaları Testi (AVLT) uygulanmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler IBM SPSS (The Statistical Package for Social Sciences) 22.0 paket programı kullanılarak istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Tanımlayıcı analizlere ait verilerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi kullanılmıştır. Sürekli verilerin analizinde, öncelikle dağılımın normal dağılıp dağılmadığı kontrol edilmiştir; örneklem gruplarının sayısı 30'un üzerinde olduğundan Kolmogorov-Smirnov testi uygulanmıştır. Gruplar arasında kategorik olmayan verilerin karşılaştırılmasında iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi (bağımsız örneklem t-testi), normal dağılıma uygun olanlara ANOVA testi uygulanmıştır. P değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel açıdan anlamlılık olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Her iki olgu grubunda kontrol grubuna göre SDÖT, AVLT alt testleri, WKET tamamlanan kategori, WKET toplam yanlış sayısı, WKET perseveratif hata yüzdesi, Stroop2 süre, Stroop3 süre, Stroop4süre, Stroop5 süre, Stroop2 düzeltme, Stroop5 hata alt testlerinde kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük skorlar elde edilmiştir. Sonuç: TSSB tanılı her iki olgu grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre nörobilişsel testlerde anlamlı farklılık saptanmıştır. Her iki olgu grubu birbirileriyle kıyaslandığında duygusal travma grubunun fiziksel travma grubuna göre daha düşük skorlar elde ettiği fakat bu farkın anlamlı düzeyde olmadığı belirlenmiştir.

BilişBiliş bozukluklarıErgenler+3
Bari Ay
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siber mağduriyet yaşamış ergenlerin internet kullanım özelliklerinin ruhsal sorunlarının ve aile stillerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Gelişen teknoloji sonucu internet çocuk ve ergenlerin hayatında önemli bir yere sahiptir. İnternet ve teknolojik cihaz kullanımı; bilgiye ulaşma, sosyal iletişim, merak duygusunu giderme gibi imkanlar sağlasa da siber zorbalık ve siber mağduriyet dahil birtakım çevrim içi riskle ilişkilendirilmiştir. Siber mağduriyet son yıllarda önemi gittikçe artan güncel bir konudur. Bu çalışmada siber mağduriyet yaşamış ergenlerin internet kullanım özellikleri, ruhsal sorunları ve internet aile stillerinin incelenmesi ve bulguların klinik karşılaştırma grubu ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Siber Mağduriyet Ölçeği'ne göre (12-17 yaş aralığında) siber mağduriyet yaşayan 42 ergen "siber mağdur" ve siber mağduriyet yaşamayan 42 ergen "kontrol" gruplarını oluşturmuştur. Psikiyatrik değerlendirme KSADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) kullanılarak yapılmıştır. Ek olarak katılımcılara Sosyodemografik ve İnternet Kullanımı Veri Formu, İnternet Bağımlılığı Ölçeği (İBÖ), Çocuk ve Gençler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ), Çocukluk Çağı Kaygı Tarama Ölçeği (ÇATÖ), Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), İnternet Aile Stili Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Siber mağdur grupta ders başarısı (p=0.043) ve akran ilişkisi (p=0.006) daha kötü bulundu. Siber mağdur grupta okul devamsızlığı (p=0.002) ve disiplin cezası alma (p=0.01) daha fazlaydı. Siber mağdur grupta sigara kullanımı, psikotrop kullanımı, geçmişte intihar girişim sayısı anlamlı daha yüksek bulunmuştur. Ebeveyn birlikteliği kontrol grubunda daha yüksekti (p=0.004). Siber mağdur grupta Major Depresif Bozukluk tanısı daha fazladır (p=0.001). Siber mağdur grubun günlük internet (p<0.001) ve sosyal medya kullanım süresi (p=0.006) daha yüksek saptanmıştır. Teknolojik aletlere erişebilirlik açısından iki grup arasında anlamlı farklılıklar mevcuttur. Siber mağdur gruptaki ergenlerin internet kullanımına başlama yaşı daha küçüktür (p=0.006). Siber mağdur grupta kontrol grubuna göre İBÖ, ÇDÖ, ÇATÖ puanları anlamlı daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca ÇDDÖ İçe Yönelim, Dışa Yönelim ve Toplam Sorun puanları da siber mağdur grupta anlamlı düzeyde daha yüksektir. İnternet Aile Stilleri açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktur. SMÖ ve ÇATÖ Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu alt ölçek puanı; SMÖ ve ÇDDÖ Anksiyete/Depresyon, Kurallara Karşı Gelme, Saldırgan Davranışlar, Dikkat Sorunları alt ölçek puanları; SMÖ ve ÇDDÖ Dışa Yönelim, Toplam Sorun puanları arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızdaki siber mağduriyet yaşayan ergenlerin daha fazla ruhsal sorunlar yaşadıkları, riskli internet kullanım özelliklerine sahip oldukları, daha kötü okul başarısı ve akran ilişkilerine sahip oldukları düşünüldüğünde; bu bulgular siber mağduriyetin önlenmesinin ve siber zorbalıkla mücadelenin önemine vurgu yapmaktadır. Gençlerin, ailelerin, okul yönetimleri ve öğretmenlerin siber mağduriyet ile ilgili farkındalıklarının artırılması gerekmektedir.

AileDışa yönelim davranış problemiEbeveyn stili+7
Nazan Gündoğan
Dokuz Eylül University
2023
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk ve psikotik bozukluk erken dönemde aile odaklı terapinin etkilerinin incelenmesi

Giriş: Bipolar bozukluk ve şizofreni, yaşam boyu süren, bireye, ailelerine ve topluma önemli bir yük oluşturan bozukluklardır. Farklı psikiyatrik bozukluklar olmakla birlikte, örtüşen semptomlar, genetik ve nörobiyolojik faktörler, kronik seyir ve işlevsellikte bozulma gibi ortak noktalara sahiptirler. Son zamanlardaki takip çalışmaları bu bozuklukların erken evrelerine odaklanmaktadır. Erken tanı ve tedavi amacıyla farmakolojik yaklaşımların yanı sıra psikososyal müdahalelere de giderek daha fazla başvurulmaktadır. Hedefe yönelik erken müdahaleler, semptomları olan gençlerin yaşadığı psikososyal stresi, hastalık prograsyonunu ve yıkıcı nöroprogresif süreçleri azaltma potansiyeline sahip oldukları için oldukça önemlidir. Müdahale çalışmaları çoğunlukla yetişkin bireyleri kapsamakta olup çocuk ve ergenler için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bipolar bozukluk ve şizofreni hastalar üzerindeki etkilerinin yanı sıra bakım verenlere de yük oluşturmaktadır. Ailenin bakım vermedeki aktif rolü nedeniyle aile yükü kavramı son yıllarda giderek önem kazanmıştır. Hem gence hem de ailesine yönelik psikososyal müdahalelerin bu grubun işlevselliğine katkıda bulunabileceği düşünülmektedir. Ancak psikotik ve bipolar bozukluklarda erken müdahalelerin etkilerini karşılaştıran araştırmalar sınırlıdır. Bu çalışma, aile odaklı terapinin bu bozuklukların erken evrelerindeki bireyler ve aileleri üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmamızda aile odaklı terapinin genç bireylerin semptomatolojisi, aile iletişim becerileri, genç bireylerin başa çıkma yetenekleri, aile yükü ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmamıza Bipolar Bozukluk Tip I-II, şizofreniform bozukluk veya şizofreni kriterlerini karşılayan, atak sonrası remisyon sağlanmış hastalar dahil edilmiştir. Araştırma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi ve Hastalıkları Anabilim Dalı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 15-21 yaş arası genç ve en az bir ebeveyni değerlendirilmeye alınmıştır. Toplamda aile odaklı terapi oturumlarını tamamlayan 10 bipolar bozukluk ve 10 psikotik bozukluk tanılı genç ve ebeveyni çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik değerlendirmeler Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDRS), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS), Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Kısa Negatif Semptom Ölçeği (BNSS), Kişisel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) ve Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (SUMD) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca gençlerden Başa Çıkma Stratejileri Ölçeği Kısa Formu (Brief-COPE), Kısaltılmış Duygu Dışavurum Ölçeği (KDDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme Anketi (WHOQOL), Mc Master Aile Değerlendirme Ölçeği (Mc Master Family Assesment Device) doldurmaları istenmiştir. Eş zamanlı olarak ebeveynden de Beck Depresyon Ölçeği, Zarit Bakımveren Yükü Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme Anketi (WHOQOL), Mc Master Aile Değerlendirme Ölçeği (Mc Master Family Assesment Device) doldurmaları istenmiştir. Terapi öncesi-sonrası grup içi sonuçların değerlendirilmesinde ise bağımlı örneklem t testi kullanılmıştır. Grupların zaman içindeki değişimi ise Tekrarlayan Ölçümlerde ANOVA (Repetetive Measures ANOVA) yöntemi ile gerçekleştirilmiş olup grup*zaman etkisine bakılmıştır. Sürekli değişkenlerin birbiriyle ilişkisinin incelenmesinde Pearson korelasyon testinden yararlanılmıştır. Bulgular: Aile Odaklı Terapi seansları sonrasında her iki gruptaki genç bireylerde depresif belirtiler, pozitif ve negatif belirtilerin şiddetinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş görülmüştür. Terapi oturumları sonrası her iki gruptaki gençlerin işlevsellik puanlarında anlamlı artış görülmüş olup; bu artış bipolar bozukluk grubunda daha fazla olmuştur. Ayrıca gençlerde problem odaklı ve duygusal odaklı başa çıkma yöntemlerinde artış görülürken, işlevsel olmayan başa çıkma yöntemlerinde azalma görülmüştür. Aile odaklı terapi seansları ebeveynlerin duygu dışavurum düzeyleri üzerinde de olumlu bir etki yaratmış, duygusal ifade ve eleştirellik düzeylerini azaltmıştır. Aile işlevselliği üzerinde bipolar bozukluk grubundaki ebeveynler arasında problem çözme, iletişim ve genel işlevsellik alt alanlarında anlamlı etkiler gözlenirken psikotik bozukluk grubundaki ebeveynler yalnızca davranışsal kontrol alt alanında anlamlı farklılıklar bildirmişlerdir. Grup karşılaştırmalarında psikotik bozukluk tanısı alan gençler ve bipolar bozukluk tanılı gençlerin ebeveynleri, aile odaklı terapi seanslarından daha fazla fayda gördüklerini bildirmiştir. Aile odaklı terapi oturumları sonrası bipolar bozukluk grubundaki ebeveynlerde depresif belirtilerde ve algılanan bakım veren yükünde anlamlı azalmalar görülürken, psikotik bozukluk grubundaki ebeveynlerde algılanan bakım veren yükünde anlamlı bir azalma görülmüş, depresif belirtilerdeki azalma istatistiksel anlamlılığını yitirmiştir. Bu sonuç, genç bireylerin tedavi sürecine önemli katkı sağlayan ebeveyn ruh sağlığının ele alınmasının önemini vurgulamaktadır. Özellikle psikotik bozukluk tanısı alan gençlerin ebeveynlerine psikiyatrik destek sağlanması ve tedavi sürecinde ebeveynlerin depresif belirtilerinin ele alınması tedaviye uyum ve işlevsellik açısından olumlu etki yaratabilir. Sonuç: Bulgularımız Aile Odaklı Terapinin bipolar bozukluk ve psikotik bozukluk tanısı alan hastalarda hastalık şiddeti, yaşam kalitesi ve işlevselliği ile aile işlevselliği üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Bu çalışma, Aile Odaklı Terapinin Bipolar Bozukluk ve Psikotik Bozukluk tanılı gençlerde erken dönemdeki etkilerini birlikte değerlendiren ilk pilot çalışma olması nedeniyle önemlidir.

Bipolar bozuklukErgenlerPsikiyatrik hastalar+7
Tevhide Ekin Süt
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk atak psikoz ve prodrom psikoz olan adolesanlarda nötrofil/lenfosit oranı , monosit/lenfosit oranı ve CRP'nin psikopatolojiyle ilişkisi

Amaç : Şizofreni spektrum bozuklukları genellikle ergenlik ya da genç erişkinlik döneminde ortaya çıkan psikotik bulguların yanı sıra bilişsel işlevler ve sosyal ilişkilerde ciddi bozulmalarla seyreden nörogelişimsel psikiyatrik bozukluklardır. Şizofreninin bağışıklık hipotezi giderek artan bir ilgi görmektedir. Lökositlerin iltihaplanma gibi stresli durumlara verdiği fizyolojik yanıt, nötrofil sayısının artmasına ve lenfosit sayısının azalmasına neden olduğundan ve Nötrofil/lenfosit oranı(NLO) kolaylıkla hesaplanabildiğinden, son zamanlarda sıklıkla inflamasyon göstergesi olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ve Erişkin Ruh Sağlığı ve Hastalıkları birimlerinden takipli 12-23 yaş arasındaki ilk atak psikozu ve prodrom psikozu olan olgularda ucuz ve tekrarlanabilir bir test olan hemogram tetkikiyle bakılan NLO, MLO ve CRP'nin bir klinik inflamasyon belirteci olarak psikozu olan adolesanlarda kullanılabilirliğinin test edilmesi, semptom şiddeti ile klinik inflamasyon arasındaki korelasyonun gösterilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ve Erişkin Ruh Sağlığı ve Hastalıkları birimlerine başvurmuş 12-23 yaş arasındaki ilk atak psikozu olan olgular ve prodrom psikozu olan olgular ile sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 143 olgudan oluşmaktadır. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak taranarak çalışma için gerekli verilere ulaşılmıştır. Olguların tanıları, görevli klinisyenler tarafından, DSM-IV (2013 öncesi) ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuştur, Prodrom psikoz grubunda alınan olguların tanısı ise ERIraos (Early Recognition Inventory; ERIraos-Türkçe Versiyonu) ile değerlendirilmiştir. İşlevsellik Çocuklar İçin Genel Değerlendirme Ölçeği (The Children's Global Assessment Scale-CGAS) ile hastalık klinik şiddeti ise Klinik Global İzlenim–Şiddet (CGI-S) ve Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği (PANSS) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: İlk atak psikoz olgularının NLO, PLO ve MLO değeri sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p=0.027 ;p=0.008 ;p=0.005). İlk atak psikoz grubunun nötrofil değeri prodrom psikoz grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.025). İlk atak psikoz grubunun CGAS değeri 32 (26-42.75), prodrom psikoz grubunun CGAS değeri 67 (59-72), sağlıklı kontrol grubunun CGAS değeri ise 81.5 (78-85)saptanmıştır. İlk atak psikoz grubunun prodrom ve sağlıklı kontrol gruplarına göre CGAS değerindeki düşüklük istatistiksel açıdan anlamlıdır ( p=0.000). CGI-S puanları açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0.000).CGI-S puanları ile platelet değeri ve monosit arasında istatistiksel olarak orta düzeyde anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p=0.007; p=0.009). Sonuç: Çalışmamızda ilk atak psikoz tanısı ile prodrom psikoz ve sağlıklı kontroller arasında immünolojik süreçler ve değerler arasında farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Literatürde erişkin örneklemli şizofreni hastalarında immüniteyi araştıran çalışmalar mevcut olsa da, adolesan grupta ve pordrom psikoz grubunda yapılan araştırma sayısı oldukça kısıtlıdır. Çalışmamızın sonuçlarına göre ilk atak psikoz tablosu ortaya çıkan olgularda sağlıklı kontrollere göre immünitede baskılanma gözlenmektedir. Bu bulgu bizlere adolesan grupta bu hematolojik parametrelerin hastalık tablosunun değerlendirilmesinde kullanılabileceğini gösterir. Çalışmamızda hastalık şiddeti ile negatif korelasyonda olan parametreler bulunmuştur. Bu parametreler hastalık şiddetini takip etmekte ve tedavi yanıtını izlemekte kullanılabilir. Anahtar Kelimeler : İlk Atak Psikoz ; Şizofreni ; Prodrom Psikoz ; Nötrofil Lenfosit Oranı; Platelet Lenfosit Oranı; Monosit Lenfosit Oranı ; CRP; Adolesan

C reaktif proteinErgenlerMonosit/lenfosit oranı+4
Ecem İnce
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı olguların WISC-R alt testleri ve psikiyatrik profillerinin yavaş bilişsel tempo ve özgül öğrenme bozukluğu eştanılarıyla karşılaştırılması

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan olgularda yavaş bilişsel tempo belirtileri gösterenler ile Özgül Öğrenme Bozukluğu tanılı olgular arasında Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği (WISC-R) alt test profillerini değerlendirmek, YBT'ye özgü nörobilişsel profili ortaya koymaya yardımcı olmak ve olguların psikiyatrik özelliklerinin karşılaştırmasını yapmaktır. Geriye dönük hasta dosyası ve bilgisayar kayıtları taramasıyla olgular tespit edilmiştir. Yavaş Bilişsel Tempo belirtilerini ortaya çıkarmak için Öğretmen Bilgi Formu (ÖBF) değerlendirmeleri incelenmiş; WISC-R test sonuçları hasta dosyaları ile bilgisayar ortamından elde edilerek incelenmiştir. 844 çocuk ve ergen çalışmaya dahil edildi. Olgu grupları YBT belirtileri göstermeyen DEHB (n=348), YBT belirtileri gösteren DEHB (DEHB+YBT, n=116) ÖÖB eştanısı alan (DEHB+ÖÖB, n=252) ÖÖB tanısına ek olarak YBT belirtileri olan (DEHB+YBT+ÖÖB, n=128) dört grup oluşturulmuştur. WISC-R sözel zekâ bölümü puanı DEHB grubunda diğer gruplardan yüksek saptandı. DEHB+YBT sadece genel bilgi alt testinde DEHB'den anlamlı düzeyde düşük saptandı. Performans alt testlerinde anlamlı farklılık bulunmamaktaydı. Ayrıca ÖBF psikiyatrik profillerinde dikkatsizlik, depresyon, anksiyete skorları YBT'nin eşlik ettiği gruplar diğer gruplardan yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda, sözel kavramsal beceriler, bilgi edinme becerisi gibi nörobilişsel alanlarda ÖÖB'de bozulmanın fazla olduğu, YBT'nin de daha az olmak üzerebuna eşlik ettiği; ayrıca anksiyete, depresyon gibi içe yönelim belirtiler ve dikkatsizlik ile YBT'nin birlikteliğinin daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuNeurobilişsel işlevlerTeşhis testleri+5
Eren Halaç
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı olan çocuk ve ergenlerin ortam terapisinden faydalanımının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada özkıyım amacı olmayan kendine zarar verme davranışı bulunan olgular ile özkıyım girişimi ve kendine zarar verme davranışı olan olguların ortam terapisinden faydalanımlarının karşılaştırılması; bu bireyler arasındaki sosyodemografik farklılıklarının ve psikiyatrik tanılarının incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Metot: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmada özkıyım amacı olmadan kendine zarar verme ve suisid girişimi olan grup 64, özkıyım amacı olmadan kendine zarar verme davranışı olan grup 67 kişiden oluşmaktadır. Yatış ile taburculuk sonrasında uygulanan bireysel ve ailesel risk değerlendirilmesi, HoNOSCA-TR Klinik Gidiş Değerlendirme Ölçeği ve Çocuğun Global Değerlendirme Ölçeği (CGAS)'nin istatistiği yapılmıştır. Bulgular: Suisid girişimi ve KZVD olan grupta daha fazla kız cinsiyet ve lise öğrencisi olduğu saptanmıştır. Suisid girişimi ve KZVD olan grupta davranım bozukluğu ve şizofreni daha az; majör depresif bozukluk, borderline kişilik bozukluğu ve alkol madde kullanımı daha fazla olduğu saptanmıştır. KZVD metodları karşılaştırıldığında suisid girişimi ve KZVD olan grupta faça kullanımı daha fazla, yumruk atma ise daha az saptanmıştır. Alkol madde kullanımı olan bireylerde KZVD uygulama yılı ve suisid girişim sayısı daha fazla saptanmıştır. Faça uygulayanlarda HoNOSCA değişimin daha fazla olduğu bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda kullanılan ölçek puanlarında anlamlı değişimlerin olduğu; gruplar arasında cinsiyet, kendine zarar verme metodu ve alkol madde kullanımında farklılıklar olduğu; kendine zarar verme yöntemi ile ortam terapisinden faydalanım arasında farklılık olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kendine zarar verme davranışı, özkıyım, HoNOSCA, CGAS

Kendine zarar verme davranışı
Bahar Şen
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital adrenal hiperplazi tanılı olguların genetik sonuçları ile klinik bulguları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada konjenital adrenal hiperplazi tanılı çocukların klinik bulguları ve genetik sonuçları ile fenotip arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir klinik çalışma olup, 1999-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji polikliniğinde KAH tanısı alan 0-18 yaş çocuk hastaların dosyaları incelendi. Hastaların dosyalarından izlem sırasında elde edilen demografik verileri, antropometrik ölçümler, klinik bulgular, laboratuvar sonuçları ve mutasyon analizi sonuçları toplandı. Veriler SPSS 23 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Olguların (n=69) 36 (%52,2)'sının tuz kaybettiren, 17 (%24,6)'si basit virilizan, 10 (%14,5)'u non klasik ve 6 (%8,7)'sı 11-beta hidroksilaz eksikliği idi. 40 (%58)'ı kız, 29 (%42)'u erkek cinsiyette yetiştirildi. Başvuru medyan yaşı; tuz kaybettirenlerin 0 ay (0-3 ay), basit virilizan olguların 60 ay (3-132 ay), nonklasik tipte 108,5 ay ( 10-183 ay), 11 beta hidroksilaz eksikliğinde 29 ay (0-95 ay) idi. 21- OHE, özellikle tuz kaybettiren tipi en sık görülen ve en erken tanı konulan gruptu. Obezite sıklığı puberte başında ve son muayenede sırasıyla %45,4'ü ve %38,8 idi. Genital düzeltme operasyonu geçiren olguların sıklığı %33,3 idi. Santral erken puberte sıklığı % 24 idi. Erişkin final boya ulaşan hastaların %85'i hedef boyun altında kaldı. 38 kız olgunun 15 (%39)'inde PKOS öyküsü, 29 erkek olgunun 6 (%20)'sında TART öyküsü mevcuttu. Akraba evliliği oranı %59,4 ve olguların %17,4'ünde aile öyküsü vardı. Olguların 45 (%63,7)'i homozigot, 11 (%15,9)'i heterozigot, 14 (%20,4)'ünün birleşik heterozigot mutasyona sahipti. En sık IVS-2 (%44,8) mutasyonları izlenmiş olup tuz kaybettiren ve basit virilizan olgularda IVS-2 mutasyonu sıklığı sırasıyla %62,3 ve %37,5 idi. TK ve BV tipinde en sık IVS2-13 C/A >G genotipi mevcut idi. NK tipinde en sık görülen mutasyon p.V281L (%60) ve Q318X (%13,3), 11B (OH) eks. ise c.1120 C>G (%72) mutasyonu idi. Basit virilizan olgularda ise en sık olarak IVS-2 (%37,5) mutasyonu ardından I172N (%25) ve V281L (%25) mutasyonları mevcuttu. Sonuç: Akraba evliliğinin yüksek olduğu ülkemizde KAH görülme insidansı ve mutasyon çeşitliliği fazladır. KAH tanısı alan hastalarda mutasyon analizi yapılması erken tanı, prenatal tanı ve tedavi planı oluşturulması açısından önemlidir. Bu sayede özellikle kuşkulu genitalyanın görülmediği erkeklerde adrenal yetmezlik nedeniyle gelişebilecek ölümler engellenir. Çalışmamızda KAH izleminde gelişen erken puberte, PKOS, TART ve obezite gibi ek sorunların prevalansı yüksekti. Sonuç olarak KAH beraberinde getirdiği ek sağlık sorunları ve erken dönemde hastaların tuz kaybı ve adrenal krize bağlı hayatlarını kaybedebilme riski sebebiyle ciddi bir hastalıktır. Genetik çalışmaların yaygınlaşması genotip- fenotip ilişkisi ve hastalığın erken tanı, tedavi ve prognozu hakkında bilgi vermesi açısından önemli olup bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Konjenital adrenal hiperplazi (KAH), 11 beta hidroksilaz eksikliği, 21 hidroksilaz eksikliği, TART(testiküler adrenal rest tümör), genotip- fenotip ilişkisi, tuz kaybettiren, basit virilizan, nonklasik.

Ezgi Akgül
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ebeveynlerdeki problemli internet kullanımının çocuklardaki psikopatoloji ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Günümüzde ebeveynlerin çoğunun interneti hem bilgi kaynağı olarak hem de sosyal destek alma amacıyla kullandıkları çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak ebeveynlerin problemli internet kullanımı (PİK) ve çocuklarındaki psikopatoloji arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenle çalışmamızda ebeveynlerdeki PİK'in çocuklardaki psikopatoloji ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ebeveyninde PİK saptanan 3-6 yaş arası 63 çocuk ve ebeveyninde PİK saptanmayan yine 3-6 yaş arası 63 çocuk dahil edildi. Ebeveynlere Sosyodemografik Veri Formu, İnternet Kullanım Alışkanlıkları Formu (İKAF), Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), Medya ve Tutumları Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve Erken Çocukluk Envanteri-4 (EÇE-4) ölçeği klinisyen tarafından uygulandı. Verilerin istatistiksel analizinde Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences- SPSS for Windows, 21.0) kullanıldı. Bulgular: Ebeveyninde PİK olan çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) (p=0,009), Sosyal Fobi (SF) (p=0,013) ve Özgül Fobi (ÖF) (p= 0,041) anlamlı olarak daha yüksek oranda saptanmıştır (p<0,05). Semptom şiddeti açısından yapılan değerlendirmede DEHB (p=0,017) ve Akran Çatışması (p=0,015) PİK olan ebeveynlerin çocuklarında anlamlı olarak daha yüksek oranda bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca PİK olan ebeveynlerdeki obsesif-kompülsif bozukluğun (OKB) (p=0,037), hostilitenin (p=0,030), çevrim içi arkadaşlığın (p=0,028) ve sosyal ağ arkadaşlığının (p=0,037) çocuklardaki psikopatolojiyi yordayabileceği saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda ebeveynlerdeki PİK'in çocuklardaki DEHB, SF ve ÖF ile ilişkili olduğu sbulunmuştur. Ayrıca PİK olan ebeveynlerdeki hostilitenin, OKB'nin ve sosyal medya veya diğer çevrimiçi ortamlarda arkadaşlık kurmanın çocuklardaki psikopatoloji için risk faktörü olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Problemli İnternet Kullanımı, İnternet bağımlılığı, Sosyal Fobi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Özgül Fobi, Hostilite, OKB.

Ana-babaHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuObsessif kompülsif bozukluk+5
Sevde Taşcı
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda antidepresan ilaç kullanımı ve sonuçları: Dosya tarama çalışması

AMAÇ: Çalışmamızın amacı, Otizm spektrum bozukluğu(OSB) olan çocuk ve ergenlerde otizmle birlikte ortaya çıkan anksiyete bozukluğu(AB), obsesif kompulsif bozukluk(OKB) ve depresif bozuklukta(DB) SSGİ tedavisinin etkinliğini, tedavi esnasında görülen yan etkilerin tipini ve sıklığını, ve bu durumlarla ilişkili olabilecek sosyodemografik ve klinik özellikler arasındaki ilişkiyi incelemektir. YÖNTEM ve GEREÇ: Bu çalışmada kliniğimizde herhangi bir sebeple SSGİ tedavisi alan OSB'li çocuk ve ergenlerin dosyalarının geriye dönük taraması yapılmıştır. Çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan 42 çocuk ve ergen alındı. İlaç başlanmadan önce ve tedavi sürecinde, KGİ-Ş/YE, GGA, SDKL, UKU ölçeği kullanıldı. Tedavi etkinliğinin, ilaç yan etkilerinin ve sıklığının yanı sıra sosyodemografik özellikler, psikiyatrik tanı ve komorbidite gibi klinik özelliklerle ilişkisi araştırılmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde SPSS 21.0 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda SSGİ kullanma endikasyonuna göre örneklemimizin %38.1'ini(n:16) AB, %33.33'ünü(n:14) OKB, %28.6'sını(n:12) DB olan OSB'li hastalar oluşturmaktaydı. SSGİ alan OSB'li hastaların tedavi öncesi ve sonrasındaki 3. ay KGİ-Ş skorları, her bozukluk için ayrı ayrı karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı. GGA'nın emosyonel ve total alt biriminin skorları tedavi öncesi ve sonrasındaki 3. ayda karşılaştırıldığında tüm örneklem için istatistiksel olarak anlamlı düşme saptanmıştır. Olguların %57.1'inde (n:24) ruhsal yan etkiler, %28.6'sında (n:12) davranışsal aktivasyon, %42.9'unda (n:18) otonomik yan etkiler ve %2.4'ünde (n:1) manik kayma saptanmıştır. UKU otonomik yan etkilerin OSB şiddetiyle ters, annede psikiyatrik hastalık varlığıyla pozitif korelasyon gösterdiği saptanmıştır( r2:0.262, p: 0.010). Konuşma beceri düzeyindeki artışın, davranışsal aktivasyon geliştirmede yordayıcı olduğu saptanmıştır (r2:0.203, p:0.011). UKU değerlendirme sonucuna göre hastaların %21.4'ünde (n:9) yan etkilerden dolayı ilacın kesildiği saptanmıştır. SONUÇ: Klinisyenler SSGİ başlamayı düşündüğü her OSB'li çocuk ve ergen hastada muhtemel yan etkileri iyi bilmeli ve takip sürecinde iyi sorgulamalıdır. Çalışmamızdan elde edilen veriler, hangi hasta popülasyonunda, ne tür yan etkiler gelişebileceğine dair bir takım öngörülerde bulunmakla birlikte, tüm hastalarda olası yan etkilerin standart bir şekilde sorgulanmasını önermekteyiz. Psikofarmakolojik tedavi esnasında karşılaşılan yan etkiler tedavi uyumsuzluğunun ve başarısızlığının önemli sebeplerindendir. SSGİ'ye düşük dozla başlama ve yavaş titrasyon, hasta ve hasta yakınlarının tedavi başlangıcında bilgilendirilmesi, hastanın dikkatli takibi ve yan etkilerin doğru yönetilmesi tedavi uyumu ve başarısı açısından önem teşkil etmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: OSB, SSGİ, çocuk, ergen, yan etki, etkinlik, anksiyete, depresyon, OKB

AnksiyeteAntidepresif ajanlarDepresif bozukluk+3
Nurgül Bakman
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum bozukluğu olan ergenlerde premenstruel disforik bozukluk yaygınlığı, allopregnenolon-progesteron-östrojen serum düzeyleri ve ilişkili faktörlerin araştırılması

Amaç: Premenstrüel disforik bozukluk (PMDB) menstrual siklusun luteal fazı boyunca süren ve mensturasyonun başlamasıyla son bulan, somatik, bilişsel, duygusal ve davranışsal belirtilerle karakterize yaygın siklik bir bozukluktur. PMDB patofizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamıştır, ancak ovulasyon sonrası korpus luteum tarafından üretilen dolaşımdaki gonadal steroid hormonlar, özellikle allopregnenolone ile zamansal ilişki bulunmuştur. Bizim çalışmamızın temel amacı, Otizm Spektrum Bozukluğu olan ergenlerde Premenstruel Disforik Bozukluğun yaygınlığını ve estradiol, progesteron, pregnenalone,allopregnenolonserum düzeylerinin araştırılmasıdır. Bu araştırma sonucunda elde edilecek veri ve bulgular, OSB ve PMDB etiyopatogenezinin aydınlatılması konusunda yol gösterici olacaktır. Ayrıca ailelerin, hekimlerin OSB'li bireylerde PMDB ile ilgili belirtilerin farkındalığını arttırarak uygun müdahelelerin yapılmasına vesile olacaktır. Gereç ve yöntemler:İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, dışlama ve dahil etme kriterlerini sağlayan, 12-18 yaş arası 35 otizmli kız ergen çalışmaya alındı. DSM V'e dayalı psikiyatrik değerlendirmenin ardından, ebeveynlertarafından Sosyodemografik veri formu, Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği dolduruldu. Ayrıca yine ebeveynler tarafından luteal ve foliküler fazda olmak üzere iki kere Sorun davranışlar kontrol listesi ve Adet Öncesi Değerlendirme Formu dolduruldu.Örneklemden yaklaşık 5-8 ml venöz kan alındı. Serum örnekleri ELISA yöntemi ile değerlendirilerek allopregnanolon, estradiol, progesteron ve pregnenolone düzeyleri belirlendi. Bulgular: Çalışmamızda OSB tanısı olan olguların %60'ı DSM V'e dayalı psikiyatrik değerlendirmede PMDBtanısı almıştır. PMDBgrubunda OSB şiddeti (p=0.022), özbakım becerilerinde gerilik (p=0.022) ve zihinsel yetersizlikvarlığı (p=0.039) PMDB olmayan gruba kıyasla daha yüksek saptanmıştır. Yine PMDB grubunda daha belirgin olmak üzere SDKL ile belirlenen problem davranışlarda luteal fazda foliküler faza oranla artış gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Serum estradiol, progesterone, pregnenalone ve allopregnenalone düzeyleri incelendiğinde PMDB olan grupta PMDB olmayan gruba göre estradiol anlamlı düzeyde yüksek (z=-2.088, p= 0.037), progesterone ve allopregnenalone düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (z =-2.458, p=0.013; z=-2.610, p=0.008, sırasıyla) olduğu belirlenmiştir. Serum pregnenolone düzeyleri açısından ise PMDB olan grup ile PMDB olmayan grup arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (z=-1.785, p=0,077). Sonuçlar:OSB'li çocuklarda PMDB sıklığı %60 gibi yüksek bir oranda saptanmıştır. Adet döngüsünün luteal fazında problem davranışlarında artış olması çalışmamızın önemli bulgularındandır. Yine otizmli bireylerde PMDB ile ilişkili olabilecek gonadal streroid hormonları ile ilişkili sonuçlarımız, bu bireylerde PMDB etyolojine dönük önemli veriler sağlayabileceğini düşünmekteyiz. İleri çalışmalarda bu bireylerin ve ailelerinin yaşam kalitesini oldukca bozan bu problemlere dönük psikososyal, psikoterapötik ve psikofarmakolojik yaklaşımların etkinliğini inceleyen çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: OSB,PMDB, ergen, allopregnanolon, estradiol, progesteron ve pregnenolone

AllopregnanolonErgenlerOtistik çocuklar+4
Aydan Galandarova
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk ve ergenlik çağında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı almış erişkinlerin güncel sosyodemografik ve tıbbi durumunun değerlendirilmesi

Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu nedeni ile başvurmuş çocuk ve ergenlerin, erişkin dönemdeki sosyodemografik özellikleri, akademik yaşantıları, adli-tıbbi geçmişleri, tedavi uyumları ve yaşam kaliteleri hakkındaki bilgilerin öğrenilmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya çocukluk döneminde 01.01.2000-01.01.2020 tarihleri arasında polikliniğimizde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu nedeniyle takip edilmiş, 18 yaşını bitirmiş, gönüllü 62 hasta alınmıştır. Zihinsel yetersizliği olan, yaygın gelişimsel bozukluk tanısına sahip olan veya gerçeği değerlendirmesini bozacak ve bilişsel işlevlerini ciddi anlamda etkileyecek bir psikiyatrik hastalığa sahip olan bireyler çalışmaya dahil edilmemiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 20,65±3,3 ve DEHB tanı yaşı ortalaması ise 11.33±3.49 olarak saptanmıştır. Katılımcıların %25.8'inin sınıf tekrarı yaptığı, %22.6'sının eğitim süresi içinde disiplin cezası aldığı, %67.7'sinin sigara kullandığı, %48.3'ünün alkol kullandığı, %14.5'inin de madde kullanımı olduğu; %14.5'inin polis ile başının derde girdiği, %22'sinin adli sorun yaşadığı, %58.1'inin kaza öyküsü olduğu saptanmıştır. Tedavi öyküleri incelendiğinde, %96.7'sinin çocukluk ve ergenlik döneminde metilfenidat kullandığı, %12.9'unun atomoksetin kullandığı, %19'unun ise antipsikotik ilaç kullanımı olduğu bulunmuştur. Tedavi sürelerinin aralığı geniş olmakla beraber medyan değeri 36 ay olarak hesaplanmıştır. Katılımcıların %85.5'i tedaviden fayda gördüğünü, %66.1'i ise tedavi sırasında yan etki olduğunu belirtmiştir. En sık yan etki iştahsızlık ve uyku değişikliği olarak bulunmuştur. Katılımcıların %41.9'unda çocukluk ve ergenlik döneminde komorbidite varlığı saptanmış olup, sırasıyla en sık olarak karşıt olma karşıt gelme bozukluğu veya davranım bozukluğu, anksiyete bozuklukları ve duygudurum bozuklukları olarak saptanmıştır. Katılımcıların %37.1'sinin erişkin dönemde DEHB tedavisine devam etmek amacıyla erişkin psikiyatrisine başvurduğu, %6.4'ünün erişkin psikiyatrisinde tedaviye devamlarında zorluk yaşadığını, %21'inin ise son 6 ayda DEHB takibine devam etmekte olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların %25.8'sine ise erişkin dönemde DEHB dışında psikopatoloji tanısı konmuştur. Bunlar sırasıyla en sık anksiyete bozukluğu ve duygudurum bozukluklarıdır. Katılımcıların ilaç kullanım süreleri ile WHOQoL-BREF yaşam kalitesi ölçeğinin alt alanları olan fiziksel puan, ruhsal puan, sosyal puan ve çevresel puan arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Katılımcıların fiziksel alan puan ortalaması 16,38±2,74; ruhsal alan puan ortalaması 14,97±3,19; sosyal alan puan ortalaması 14,88±3,33; çevresel puan ortalaması ise 15,87±2,52 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak, erişkin dönemde devam eden DEHB belirtileri ve/veya çocukluk döneminde DEHB ve tedavi süreci kişilerin işlevsellik düzeyleri, eşlik eden komorbiditeleri ve akademik ve iş hayatlarındaki zorluklar ile kişinin yaşam kalitesini etkilemektedir. Hastalığın erişkin dönemdeki yansıması ve bu duruma etki eden faktörlerin tanımlanması amacıyla sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmış daha geniş örneklemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Yaşam Kalitesi, Prognoz, Sonuç

ErgenlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+5
Aybike Erdem
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk ve ergenlerde serum matrix-metalloproteinaz 9 ve tissue inhibitör metalloproteinaz-1 'in değerlendirilmesi

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) , irrasyonel veya mantıksız bulunan, belirgin gerginliğe neden olan veya işlevselliği önemli ölçüde etkileyen; yineleyici, zorlayıcı düşünceler, imgeler ve/veya kompulsiyonların varlığı ile tanımlanmıştır(APA 2013). OKB'nin etyopatogenezi tam olarak anlaşılamamış olup, immun sistem değişikliklerin de hastalığı başlatıcı veya tetikleyici olduğu düşünülmektedir. Dahası, çocukluk çağı başlangıçlı OKB'nin bazı tipleri olan PANDAS(Pediatric Autoimmune Neuropsychiatric Disorders Associated with Streptococcal Infections) ve PANS (Pediatric Acute-onset Neuropsychiatric Syndrome) streptokok veya başka infeksiyonlar tarafından tetiklenmektedir(Sivri 2018). Matrix Metalloproteinazlar(MMP) ekstraselüler matrixte majör modülatör olup, hücre adezyon molekülleri, nörotrofinler ve sitokinleri sağlamaktadırlar. Tissue inhibitör metalloproteinazlar(TIMP) ise MMP etkilerini inhibe etmektedirler. Hasar sonucu MMP-9 ve TIMP-1 arasında dengesizlik oluşması durumunda, çeşitli yapısal ve nörokimyasal değişiklikler oluşabilmektedir. Bu süreçler de artan eksitasyona ve nöronal dolaşımda değişikliklere yol açabilmektedir( Mizoguchi 2013). MMP-9, tüm MMP'ler arasında santral sinir sisteminde en çok çalışılan molekül olup normal şartlarda beyinde çok düşük seviyede bulunmaktadır. MMP'ler sinaptik plastisisitede de rol oynamakla birlikte, yine MMP-9 sinaptik plastisisite ile en çok ilişkili olan MMP olup, öğrenme ve hafızada da rolü olduğu belirtilmektedir(Bereun 2019). Ayrıca nörogenez, nöroplastisisite, immun cevap ve nöroinflamasyonda rol oynamaktadır. Erişkin hastalarda serum MMP-9 düzeyi ile ilişkili olarak şizofreni, depresyon, bipolar bozukluk, demans, Alzheimer gibi birçok nöropsikiyatrik hastalıkta çalışmalar yapılmıştır(Yamamori 2013, Rybakowski 2013).Ayrıca Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde serum MMP-9 düzeylerinin yüksek olduğuna dair yapılmış bir çalışma bulunmaktadır (Kadziela-Olech, Halina,,2015.) Bugüne kadar bildiğimiz kadarıyla OKB hastalarında MMP-9 veya TIMP-1 düzeylerini ölçen çalışma bulunmamaktadır. Biz de çalışmamızda polikliniğimizde OKB tanısı konulmuş hastalarda, serum MMP-9 ve TIMP-1 düzeylerini ve MMP-9/TIMP-1 oranlarını değerlendirmeyi planlamaktayız.

ErgenlerMatriks metalloproteinaz 1Matriks metalloproteinaz 9+2
Selçuk Dalyan
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum anketi-ergen versiyonu Türkçe formunun geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Otizm Spektrumu Anketi-Ergen Versiyonu normal zekalı bir bireyin eşik altı otistik özelliklerinin derecesini ölçmeye yönelik, ebeveyn bildirimine dayalı bir tarama aracıdır. Bu çalışmada Otizm Spektrum Anketi (OSA) Türkçe versiyonunun Asperger sendromu/yüksek işlevli otizmi (AS/YİO) olan, psikiyatrik bozukluğu (PB) olan ve sağlıklı kontrol grubundaki ergenlere uygulanarak geçerlik ve güvenirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma grubu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran 11-18 yaş aralığında 80 AS/YİO, 71 PB (35 major depresif bozukluk, 18 obsesif kompulsif bozukluk ve 18 sosyal fobi) ve toplumda ulaşılan 249 sağlıklı kontrol ergenden oluşmaktadır. 40 AS/YİO ergenin ebeveynine OSA-Ergen tekrar uygulanmıştır. Faktör analizi ve OSA-Ergen ölçeği ile alt ölçeklerinin korelasyonları değerlendirilmiştir. Otizm Spektrum Tarama Ölçeği-Türkçe Versiyonuyla (OSTÖ) karşılaştırılarak ölçüt geçerliği ve ROC analiziyle kesme puanı belirlenmiştir. Bulgular: OSA-Ergen Cronbach α değeri 0,829 olarak saptanmıştır. Test-tekrar test ile OSA-Ergen ve alt ölçek puanları açısından 'çok güçlü' anlamlı korelasyon değerleri bulunmuştur. Faktör analizinde toplam varyansın %30,31'ini açıklayan dört bileşenli 41 maddelik bir yapı elde edilmiştir. OSA-Ergen'in OSTÖ ile 'güçlü' anlamlı korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. ROC analizinden elde edilen duyarlılık ve özgüllük değerleri arasından OSA-Ergen kesme noktasına en uygun duyarlık (0.975) ve özgüllük (0.991) değerleri 24 puan için belirlenmiştir. OSA-Ergen toplam ve alt ölçek puanları erkeklerde kızlara oranla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: OSA-Ergen'in Türkçe formunun ergenlerde iyi düzeyde geçerli ve güvenilir bir gereç olduğunu destekleyen bulgulara ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Otizm Spektrum Anketi-Ergen Versiyonu, geçerlik ve güvenirlik, asperger sendromu, yüksek işlevli otizm, geniş otizm fenotipi.

AnketlerAsperger sendromuErgenler+5
Elif Çetinoğlu
Dokuz Eylül University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer nakli bekleyen ve nakil sonrası dönemde olan çocuk ve ergen hastalarda yaşam kalitesi, psikopatoloji ve travma sonrası stres bozukluğunun değerlendirilmesi

Bu çalışmada, karaciğer nakil listesinde olan ve karaciğer nakli olan pediatrik hasta grubunda yaşam kalitesi, psikopatoloji yaygınlığı, travma sonrası stres bozukluğu bulgularının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Gastroenteroloji bölümü polikliniğinde takipleri süren son 2 ay ile 5 yıl arasında karaciğer nakli olmuş olan (nakil grubu-NG) (n:20) ve karaciğer nakil sırasında bekleyen (nakil öncesi grup-NÖG) (n:10) 5-18 yaş arası toplam 30 gönüllü çocuk ve ergen ile ebeveynleri dahil edilmiştir. Zihinsel gelişim geriliği olan, gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuş olan olgular çalışma dışı bırakılmıştır. Kontrol grubu olarak daha önce herhangi bir sebeple çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvurusu olmayan, bilinen önemli bir tıbbi rahatsızlık öyküsü ve zihinsel gelişim geriliği bulunmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile eşleştirilmiş 5-18 yaş arası 20 çocuk ve ergen ile ebeveynleri dahil edildi. Bütün çocuk ve ergen ile ebeveynleri kliniğe davet edildi ve bir çocuk psikiyatristi tarafından değerlendirildi. Çocuk ve ergenlerin yaşam kalitelerini değerlendirmeye yönelik çocuk-ergen ve ebeveynlerine Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKO) verildi. Var olabilecek psikopatolojileri saptamak amacıyla Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ) ve Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) verildi. Çocuk ve ergenlere Travma Sonrası Stres Bozukluğunu değerlendirmek için Çocuklar için Travma Sonrası Stres Tepki Ölçeği (ÇTSSTÖ) verildi. Gruplar çocukların verdiği çocuk yaşam kalitesi ölçek puanları açısından karşılaştırıldığında; kontrol grubunda yaşam kalitesi ölçek toplam puanı NG ve NÖG'e kıyasla anlamlı derecede daha yüksek olarak bulunmuştur. Çocukların verdiği yaşam kalitesi ölçek puanları açısından NG ve NÖG arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Gruplar ebeveynlerin verdiği çocuk yaşam kalitesi ölçek puanları açısından karşılaştırıldığında; kontrol grubunda yaşam kalitesi ölçek toplam puanı NG'ye kıyasla anlamlı derecede daha yüksek olarak izlendi NÖG ve kontrol grubu arasında ebeveynlerin verdiği yaşam kalitesi ölçek puanları açısından anlamlı fark bulunmadı. NG'de ebeveynlerin verdiği yaşam kalitesi ölçek puanları NÖG 'ye göre düşük olmakla birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. NG'de hastaların 17'sinde (%85), NÖG'de 7'sinde (%70) kontrol grubunda ise 2'sinde (%10) klinik olarak anlamlı anksiyete düzeyi saptandı. Çalışma grupları ve kontrol grubu arasında klinik olarak anlamlı anksiyete düzeyi gösteren hasta sayısı açısından anlamlı farklılık bulundu. NG'de 4 hastada (%20), NÖG'de 2 hastada (%20), kontrol grubunda 1 hastada (%5) klinik olarak anlamlı depresyon düzeyi saptandı. Üç grup arasında klinik olarak anlamlı depresyon düzeyi gösteren hasta sayısı açısından anlamlı fark bulunmadı. Grupların anksiyete ve depresyon ölçeği puan ortalamaları karşılaştırıldığında kontrol grubu ölçek puanları NG ve NÖG'ye göre anlamlı derecede düşük izlendi. Her iki ölçek puanı açısından NÖG ve NG arasında anlamlı fark saptanmadı. NG'de hastaların 11'i (%55), NÖG'de 6'sı (%60) kontrol grubunda ise 2'sinde (%10) klinik olarak anlamlı TSSB düzeyi saptandı. Çalışma grupları ve kontrol grubu arasında klinik olarak anlamlı TSSB düzeyi gösteren hasta sayısı açısından anlamlı farklılık saptandı. Gruplar arasında travma puanları karşılaştırıldığında kontrol grubu ölçek puanları NG ve NÖG'ye göre anlamlı derecede düşük izlendi. Travma puanları açısından NG ve NÖG arasında anlamlı fark saptanmadı. KN adayı olan ve KN sonrası dönemdeki pediatrik hastalar sağlıklı kontrollerle kıyaslandığında daha düşük yaşam kalitesi ve yüksek oranlarda psikiyatrik bozukluk sıklığı saptanmıştır. Bu bulgular nakil bekleyen pediatrik hastaların psikiyatrik bozukluklar açısından risk altında olduğunu, ve riskin nakil sonrası dönemde de devam ettiğini göstermektedir. Bu bakımdan karaciğer nakil sürecindeki hastalar için tedavinin her aşamasında düzenli psikiyatrik değerlendirme ve izlem sağlanmasının önemi büyüktür. Anahtar kelimeler: Pediatrik, karaciğer nakli, yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu

AnksiyeteDepresyonErgenler+7
Mihriban Ünay
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntihar amacı olmayan kendine zarar verme davranışı olan ergenlerin çocukluk çağı travması, disosiyatif yaşantılar ve bağlanma yönünden incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada intihar amacı olmayan kendine zarar verme davranışı bulunan olgular ve kendine zarar verme davranışı olmayıp herhangi bir psikiyatrik hastalığa sahip olgular ile sağlıklı kontrol grubunun çocukluk çağı travmaları, disosiyatif yaşantılar ve bağlanma yönünden incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Metot: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada kendine zarar verme davranışı ve herhangi bir psikopatoloji tanısı bulunan 14-18 yaş arası 40 olgu ilk olgu grubunu, bu gruba benzer psikiyatrik hastalık tanısı bulunan fakat kendine zarar verme davranışı bulunmayan 14-18 yaş arası 40 olgu ikinci olgu grubunu ve bu gruplara benzer sosyodemografik özellikleri olan 14-18 yaş arası 40 ergen ise sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışmada olgu ve kontrol gruplarında KZVD tanısının değerlendirmesi için DSM-5 (Uluslararası Tanı Ölçütleri) kullanılmıştır. Tüm katılımcılarda eşlik eden psikiyatrik bozukluklar KSADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) ile değerlendirilmiştir. Hem olgu hem kontrol gruplarına Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Ebeveyn ve Arkadaşlara Bağlanma Ölçeği Kısa Formu (EABÖ) ve Ergen Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (ADES) verilerek doldurmaları istenmiştir. KZVD ile ilişkili bağımsız değişkenler ve eşlik eden psikiyatrik güçlükler sistematik olarak incelenmiştir. Bulgular: Üç grup arasında yapılan analizlere bakıldığında sigara kullanımı, alkol kullanımı, eşyalara zarar verme öyküsü, insanlara zarar verme öyküsü, intihar düşünceleri, intihar girişimi, intihar girişimi sayısı, ailede intihar öyküsü, ADES toplam puanı, ÇÇTÖ toplam puanı, EABÖ anne, baba ve arkadaşa bağlanma toplam puanları, ÇTTÖ alt ölçeklerinden cinsel, fiziksel ve duygusal istismar, EABÖ alt ölçeklerinde ise arkadaş iletişim hariç diğer tüm alt ölçeklerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. KZVD öyküsü ve herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunan ilk grup ile KZVD öyküsü bulunmayıp herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunan ikinci grup karşılaştırıldığında birinci grubun alkol kullanımın, insanlara ve eşyalara zarar verme öyküsünün daha fazla olduğu, daha çok intihar düşüncesi ve girişimi bulunduğu, ADES toplam puanının daha yüksek olduğu, EABÖ alt ölçeklerinden babaya bağlanma toplam puanın daha düşük olduğu, ÇÇTÖ alt ölçeklerinden ise fiziksel ve duygusal istismar puanlarının ise daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan tüm katılımcıların aldığı puanların ortalamasına göre çalışmada kullanılan ölçekler arasındaki korelasyonu değerlendirmek amacıyla analiz yapıldığında ADES toplam puanı ÇÇTÖ Ölçeği toplam puanı ile, ÇÇTÖ toplam puanı EABÖ anneye bağlanma alt ölçeği toplam puanı ile, ÇÇTÖ duygusal istismar alt ölçek puanı EABÖ anne ve babaya bağlanma alt ölçeği toplam puanları ile yüksek düzeyde korele bulunmuştur. Sonuç: İntihar amacı olmayan kendine zarar verme davranışı bulunan olgular ve kendine zarar verme davranışı olmayıp herhangi bir psikiyatrik hastalığa sahip olgular ile sağlıklı kontrol grubunun çocukluk çağı travmaları, disosiyatif yaşantılar ve bağlanma açısından anlamlı farklılık saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kendine zarar verme, çocukluk çağı travması, disosiasyon, bağlanma

BağlanmaDissosiyatif bozukluklarErgenler+3
Beste Dila Eren Sarıkaya
Dokuz Eylül University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı hastaların covıd-19 pandemi sürecinde tedavi uyumlarının, uyku alışkanlıklarının, yeme tutumlarının, anksiyete düzeylerinin ve internet kullanım alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu kişinin yaşına uygun olmayan dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri ile karakterize çocukluk dönemindeki en yaygın nörogelişimsel bozukluklardan biridir. DEHB'ye pek çok komorbid hastalık ve durum eşlik etmektedir. COVID-19 pandemi sürecinde DEHB ve uyku ve anksiyete ile ilgili çalışmalar yapılmış ancak DEHB ile uyku, anksiyete, yeme tutumu ve internet kullanımını birlikte inceleyen çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada DEHB tanılı hastaların tedavi uyumlarının, uyku alışkanlıklarının, yeme tutumlarının, anksiyete düzeylerinin ve internet kullanım alışkanlıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gazi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve çalışma kriterlerine uyan 82 DEHB ve 51 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Araştırmacı tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu, CADÖ-KF, ÇUBÖ, ÇADÖ, GGA, YTT-40 ve YİBT-KF anketleri hem ebeveyn hem çocuklar tarafından dolduruldu. Çalışmaya 42 kız ve 91 erkek olmak üzere 133 kişi katıldı. DEHB olan grupta erkekler kızlardan 3.5 kat daha yoğunluğu bulundu. DEHB olan gruptaki hastalar anlamlı olarak daha yüksek internette oyun oynama ve ekran süresine sahipti. DEHB ve sağlıklı grup; ÇADÖ panik puanları, YİBT, YTT-40, CADÖ, GGA ve ÇUBÖ puanları arasında DEHB olan grup daha yüksek puan aldı. DEHB tanılı hastaların tedaviye devam eden ve etmeyen gruplar arasında hiçbir ölçek puanı açısından farklılık saptanmadı. Çalışmamız DEHB grubunda bulunan tedavi alan ve almayan hastaların COVID-19 pandemi sürecinde uykuya geçiş saatlerinde gecikme, kilo artışı, fiziksel aktivitelerinde azalma, çevrimiçi eğitime uyumda daha fazla zorluk yaşadıkları ve çevrimiçi derse odaklanma sürelerinin daha kısa olduğu bulundu. DEHB olan grubun tedaviye devam etme oranlarının düşük olduğu, DEHB şiddetini değerlendiren ölçeklerden yüksek puanlar aldıkları, uyku bozukluklarına daha yatkın oldukları ve internet bağımlılığı ölçeğinden daha yüksek puan aldıkları bulunmuştur. Çalışmamızda DEHB olan grubun sağlıklı kontrollere göre daha fazla ÇADÖ-panik puanı aldığı, internette oyun oynama ve ekran süresinin daha fazla olduğu bulunmuştur. DEHB olan grupta belirgin olarak daha fazla uyku problemleri olduğu bulunmuştur. Ayrıca DEHB grubunda ve sağlıklı kontrol grubundaki çocuk ve gençlerin yarıya yakının kilo artışı olduğu bulunmuştur. DEHB olan çocukların COVID-19 pandemi sürecinde çevrimiçi eğitime daha az uyum sağladıkları saptanmıştır. DEHB tanılı olguların fiziksel aktivitelerinin artırılması, açık hava etkinliklerinin teşvik edilmesi, okul gibi düzenli ve yapılandırılmış ortam ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalı ve düzenli hekim kontrolüne devamlılık sağlanmalıdır.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu
Esra Kara Aşkın
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ve ergen psikiyatri servisinde yataklı tedavi etkinliğinin klinik değişkenler ve sosyodemografik özellikler ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları servisinde yatırılarak tedavi edilen çocuk ve ergenlerde tedavi etkinliğinin sosyodemografik ve klinik özellikler ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma İnönü Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları servisinde yapılmıştır. Çalışmaya 12-18 yaş aralığındaki yatırılarak tedavi edilen 42 olgu dahil edilmiştir. Katılımcılarla ÇDŞG-ŞY uygulanarak ve DSM 5 tabanlı psikiyatrik görüşme yapılarak psikiyatrik değerlendirmeleri yapılmıştır. ÇGDÖ ve HoNOSCA yataklı tedavi başlangıcı ve taburculukta uygulanarak yataklı tedavi sürecindeki iyileşmeleri belirlenmiştir. Sosyodemografik özellikler değerlendirilmiş ve YİYDDE, DDGÖ, PDÖ, ADÖ kullanılarak ölçüm yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda yataklı tedavi ile ÇGDÖ puanlarında anlamlı artış ve HoNOSCA puanlarında anlamlı azalma olduğu bulunmuştur. Yataklı tedavi başlangıcı ve taburculuk arasında ÇGDÖ ve HoNOSCA puanlarındaki iyileşmeler ile YİYDDE alt ölçekleri (inhibisyon, set değiştirme, başlatma, çalışma belleği, planlama/organize etme, düzenli olma, izleme, davranışsal düzenleme indeksi, üstbiliş indeksi, global yönetici puanı) arasında ve ADÖ alt ölçekleri (roller, duygusal tepki verebilme, genel işlevsellik) arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu bulunmuştur. Bipolar Afektif Bozukluk tanısı ile HoNOSCA puanlarındaki azalma arasında anlamlı pozitif korelasyon, Borderline Kişilik Bozukluğu ile ÇGDÖ ve HoNOSCA puanlarındaki iyileşme arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu bulunmuştur. ÇGDÖ ve HoNOSCA puanlarındaki iyileşme ile yataklı tedavi başlangıcındaki ÇGDÖ puanları arasında anlamlı negatif korelasyon, yataklı tedavi başlangıcındaki HoNOSCA puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu bulunmuştur. Sosyodemografik özellikler, yatış süresi, DDGÖ ve PDÖ puanları ile tedavi sonuçları arasında anlamlı ilişki saptanamadı. Sonuçlar: Sonuçlar değerlendirildiğinde çocuk ve ergen psikiyatrisinde yataklı tedavinin etkin bir tedavi yöntemi olduğu, tedavi başlangıcında daha düşük işlevselliğe ve daha fazla belirti düzeyine sahip hastaların tedavi ile daha fazla iyileşme gösterdikleri, tedavi öncesi yürütücü işlevler, aile işlevselliği ve tanıların tedavi sonuçlarını etkileyen faktörler olduğu anlaşılmaktadır. Sonuçlarımız yürütücü işlevleri ve aile işlevselliğinde daha fazla bozulma gösteren hastaların daha az iyileşme gösterdiğini düşündürmektedir. Yataklı tedavilerin etkin kullanımı için tedavi sonuçları ile ilişkili faktörlerin belirlenmesinin önemli olduğu, bu konuda yapılacak daha fazla ve büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.

Aile işlevleriBilişDuygu düzenleme+6
Muhammed Enes Bingöl
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sınırda zihinsel işlevselliği ve zihinsel yetersizliği olan çocuk ve ergenlerde intihar davranışı ve risk faktörleri

Sınırda Zihinsel İşlevselliği Ve Zihinsel Yetersizliği Olan Çocuk Ve Ergenlerde İntihar Davranışı Ve Risk Faktörleri Amaç: Çalışmamızın amacı sınırda zihinsel işlevselliği (SZİ) ve zihinsel yetersizliği (ZY) olan çocuk ve ergenlerde intihar davranışı sıklığını belirlemek ve intihar davranışı ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya polikliniğimize başvuran 8-18 yaş arası SZİ, hafif ve orta düzey ZY'si olan 207 olgu dâhil edildi. Bütün olgular ve ebevenleri ile DSM-5'e dayalı psikiyatrik görüşme yapıldı ve intihar davranışları sorgulandı. Sonrasında olgulara Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği-Yeniden Gözden Geçirilmiş Formu (WISC-R) uygulandı. Ebeveynlere ise sosyodemografik veri formu ve Sorun Davranışlar Kontrol Listesi Türkçe Formu (SDKL) doldurtuldu. Bulgular: Sonuç olarak SZİ ve ZY'si olan çocuk ve ergen olgularımızın %22,7'sinde intihar düşüncesi; %8,2'sinde intihar girişimi hayatlarının herhangi bir döneminde gözlenmiştir. Ergen yaş grubunda olmanın, duygudurum bozukluğu,ve dışa atım bozukluğu varlığının, antipsikotik, seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) ve birden fazla psikotrop ilaç kullanımının, fiziksel istismar, fiziksel ve duygusal ihmal varlığının intihar düşüncesi riskini artırdığı tespit edilmiştir. Duygudurum bozukluğu, psikoz ve dışa atım bozukluğu, antipsikotik, SSRI, duygudurum düzenleyici, benzodiazepin ve en az iki psikotrop ilaç kullanımı, cinsel istismara maruz kalma, ailede psikiyatrik hastalık ve madde kullanım öyküsü, sosyal desteğin kısıtlı oluşu ve psikiyatrik hospitalizasyon öyküsü intihar girişimi olan olgularda yüksek bulunmuştur. SDKL- zarar veren davranışlar ve diğer davranışlar alt ölçek puanları ile toplam puan hem intihar düşüncesi hem de intihar girişimi olan grupta daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: İntihar davranışları, SZİ ve ZY olan çocuk ve ergenlerde oldukça sık görülmektedir ve pek çok faktör intihar davranış riskini artırmaktadır. Bu alanda çalışan klinisyenlerin bu olgularda intihar davranışını ayrıntılı sorgulaması ve saptadığımız risk faktörlerine dikkat etmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Zihinsel yetersizlik, intihar davranışı, çocuk ve ergen

Pelin Çon Bayhan
İnönü University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer obezite tanılı ergenlerin internet ve akıllı telefon bağımlılığı, DEHB ve psikiyatrik eş tanılar açısından araştırılması

Giriş-Amaç: Obezite, kişinin sağlığını bozacak şekilde yağlı vücut kitlesinin, yağsız vücut kitlesine oranla artması sonucu oluşan kronik bir hastalıktır ve etiyolojisi multifaktöriyeldir. Sadece fiziksel değil ruhsal olarak da birçok bozuklukla beraber seyretmektedir. Günümüzde tıpkı obezite gibi sıklığı ve önemi giderek artan, çok çeşitli psikososyal ve fiziksel soruna eşlik eden internet ve akıllı telefon bağımlılıkları da obezite ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışma ile obez ergenlerin sosyodemografik özelliklerini, ruhsal patolojilerini araştırmak, internet/akıllı telefon kullanım özelliklerini ve bağımlılık düzeylerini belirlemek ve bu doğrultuda literatüre katkı sunmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışma grubumuz Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi polikliniğine 2021 yılı Ocak-Mart ayları arasında başvuran primer obezite tanısı almış 12-18 yaş aralığındaki 48 obez olgu ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş obezitesi olmayan, sağlıklı ve gönüllü 49 kontrol grubu ile oluşturuldu. Gruplara araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik ve klinik veri formu dolduruldu. "Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (K-SADS)" kullanılarak ve DSM-5'e dayalı klinik görüşmeler yapılarak eşlik eden psikopatolojileri tarandı. Hasta ve kontrol grubuna Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), Bağımlılık Profil İndeksi-İnternet Formu (BAPİNT), Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Form (ATBÖ-KF); ebeveynlerine Atilla Turgay Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları için DSM IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği verildi. Veriler SPSS 18.0 programı ile analiz edildi. Bulgular: Obez grupta ebeveyn yaş ortalaması, ailede obezite ve psikopatoloji anlamlı olarak daha fazlaydı. Katılımcıların benzer aile özelliklerine, sosyoekonomik ve sosyokültürel düzeylere sahip oldukları görüldü. Obez ergenlerin anlamlı olarak daha fazla sürelerle internet ve akıllı telefon kullandığı, ekran karşısında daha fazla atıştırdığı görüldü. Oyun oynama amacıyla internet/akıllı telefon kullanımı obez grupta, genel bilgi arama ve haber/gazete okuma kontrol grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı. YİBÖ, toplam BAPİNT, ATBÖ-KF ve Atilla Turgay Ölçeği puan ortalamaları obez ergenlerde anlamlı olarak daha yüksekti. YİBÖ puanlarının ortalaması obez ergenlerde 36,64 ± 14,25, kontrol grubunda 28,79 ± 6,54 (p=0,001); BAPİNT ölçeği puanlarının ortalaması obez grupta 1,97 ± 0,60, kontrol grubunda 1,41 ± 0,49 (p<0,001); ATBÖ-KF ölçek puanlarının ortalaması obez ergenlerde 26,68 ± 11,78, kontrol grubunda ise 18,63 ± 6,93'tü (p<0,001). Ayrıca yapılan K-SADS ve DSM-5'e dayalı klinik görüşmelere göre obez ergenlerin yaşam boyu ve şimdi daha fazla psikiyatrik tanı aldığı, Depresif Bozukluk, Anksiyete Bozukluğu ve DEHB tanılarına kontrol grubuna oranla daha fazla sahip oldukları görüldü. Sonuç: Çalışmamız obezitenin yüksek oranda internet/akıllı telefon bağımlılığı ve ruhsal sorunlarla seyrettiğini göstermektedir. Obezite tedavisinin zorluğu, komplikasyonlarının fazlalığı düşünüldüğünde pediatrik obezitenin önlenmesi ve tedavisi amacıyla biyopsikososyal müdaheleler ve ruh sağlığı çalışanlarının dahil olduğu multidisipliner yaklaşımlar önem arz etmektedir. Çocuk ve ergenlerde obezite sıklığının giderek arttığı düşünülürse obezite tanılı gençlerin eşlik eden internet/akıllı telefon bağımlılığı, DEHB ve diğer psikopatolojiler açısından değerlendirilmesi ve klinisyenlerin bu açıdan dikkatli olması gerekmektedir. Ayrıca obezite ve psikopatolojiler arasındaki nedenselliğin anlaşılması amacıyla bu konuda yapılacak daha geniş örneklemli, toplum temelli ve boylamsal çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: obezite, internet, akıllı telefon, DEHB, psikopatoloji

Gülnur Baş
Dicle University
2021
00