Bingol University
Discipline

Radyodiagnostik Anabilim Dalı

Bingol University

86

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter varyasyon ve anomalilerinin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bilgisayarlı tomografi (BT) teknolojisinin ilerlemesiyle günümüzde koroner anatomiyi, koroner arter varyantlarını ve koroner arter anomalilerinin tanımlanması BT ile rahatlıkla yapılabilmektedir. Çalışmamızın amacı merkezimizde koroner BT anjiografi çekilen hastalarda koroner arterlerin varyasyon ve anomalilerinin prevalansını ve özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 31.01.2008 ile 20.04.2017 tarihleri arasında Dicle Üniversite Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda 64 ve 256 kesitli BT koroner anjiografi uygulanmış ardışık 1200 hastada retrospektif olarak koroner arter anatomi varyantları incelendi. 1200 hastadan 601 (%50.08)'i 256 kesitli BT ile 599 (%49.92)'u 64 kesitli BT ile değerlendirildi. Tüm incelemeler kardiyak rekonstrüksiyon yazılımı ile donatılmış retrospektif EKG tetiklemeli 64 kesitli ve 256 kesitli BT iş istasyonlarında gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 1200 olgunun; %88.6'sında sağ dominansı, %9.6'inde sol dominansı ve %1.8'ünde kodominansı izlendi. Çalışmamızda konus arteri; %61 olguda proksimal RCA'dan orijin almaktayken, %21 olguda ostial RCA'dan, %15.5 olguda aortadan orijin almaktaydı. %2.5 vakada ise konus arter dalı değerlendirilemedi. RCA'nın ikinci dalı olarak sinoatriyal nod olguların %79'unda izlenirken, olguların %12.4'ünde SA nod arteri LCX'ten orijin almaktaydı. SA nod arteri %4.1 olguda hem RCA hemde LCx'ten orijin almaktaydı. Olguların %4.5'inde ise SA nod arteri değerlendirilemedi. Ramus intermedius dalı %33.6 olguda izlendi. Ramus intermedius arter çapı 04-4.5 mm arasında değişmekteydi. %12.1 olguda myokardiyal bridge izlenmiş olup olguların çoğu LAD'de izlendi. %1.75 olguda koroner ektazi-anevrizma izlenmiş olup koroner arter ektazi-anevrizmalarının çoğu RCA'da izlendi. %1.3 vakada yüksek çıkış anomalisi gözlenmiş olup olguların çoğunluğunu LMCA oluşturmaktaydı. LMCA %0.5 olguda RCA ile birlikte sağ sinüs valsalvadan tek orijin olarak çıkarken, RCA %0.42 vakada sol sinüs valsalvadan ayrı orijin almaktaydı. LMCA 2 olguda sağ sinüs valsalvadan direkt orijin almaktayken, 1 olguda ise LMCA nonkoroner sinüsten orijin almaktaydı. LCX 9 olguda, LAD ise 2 olguda sağ orijinliydi. Ayrıca çalışmamızda; 7 olguda sonlanma anomalisi, 2 olguda ise extrakardiyak sonlanma anomalisi mevcuttu. Sonuç: Toplumumuzda koroner varyasyon ve anomaliler geniş yelpazede izlenmektedir. Bu varyasyon ve anomalilerin bazılarının sıklığı literatür ile uyumlu iken bazıları ise farklılık göstermektedir. Koroner BT anjiyografi koroner arterlerin varyasyon ve anomalilerinin saptanmasında güvenilir bir tetkik olup yüksek geometrik-temporal rezolüsyon ve reformat görüntüleme imkanı ile tanı, tedavi ve cerrahi planlama açısından yol gösterici olabilir.

Koroner anjiyografiKoroner damarlarKoroner dolaşım+3
Mehmet Selçuk
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nadir bir meme kanseri olan papiller karsinom ile invaziv duktal karsinomun ultrasonografik ve mamografik özelliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı,patolojik olarak meme kanseri tanı almış meme kitlelerinde nadir bir meme kanseri tipi olan papiller meme karsinom ile sık bir meme kanseri tipi olan olan invaziv duktal karsinomun ultrasonografik ve mamografik bulgularının araştırılması ve bu iki kanser tipinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Ocak 2010-Mart 2019 tarihleri arasında patolojik olarak meme kanseri tanısı almış hastalar çalışmaya dahil edildi.Bu çalışmada toplam 88 meme lezyonu (44 papiller kanser, 44 invaziv duktal kanser) araştırıldı.Hastalara ait farklı düzlemlerdeki ultrasonografi görüntüleri ile MLO-KK ve tomosentez görüntüleri PACS sisteminde tarandı.Radyolojik bulgular patoloji verileri altın standart kabul edilerek istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular;Histopatololojik olarak tanı almış 44 papiller karsinom hastası ve 44 invaziv duktal karsinom lezyonunun mamografi ve ultrasonografide kontur,şekil,iç yapı,kalsifik-kistik komponent,ekojenite,arka akustik değişklik,cilde göre oryantasyonu,çevre ekojenik halo gibi kriterlere göre gruplara ayrıldı. Gruplar arasında mamografi kontur, USG kontur, USG şekil, USG arka akustik ve USG içyapı bakımından istatistiksel olarak önemli fark elde edildi. Bu değişkenlerden hangisinin gerçekten etkili faktör olduğunu tespit etmek için ileriye dönük seçimli olarak gerçekleştirilen lojistik regresyon analizi yapıldı. Lojistik regresyon analizi USG içyapıda homojen görünüm varlığı (p<0,001) ile USG arka akustikte gölgelenme yokluğunun (p=0,001) papiller karsinomu belirlemede en uygun bulgular olduğunu gösterdi. USG içyapıda homojen görünüme sahip olan bir tümörün papiller karsinom olma olasılığı invaziv duktal karsinoma göre 16,869 kat fazla olarak bulunurken, USG arka akustikte gölgelenme olan bir tümör için aynı olasılık 0,101 kat daha az olarak saptandı. Sonuç:İnvasiv duktal karsinom ile memenin papiller karsinomunu hem ultrasonografik hem de mamografik olarak histopatolojik tanısı olmadan ayırt etmek çok güçtür. Ne ultrasonografik incelemeler ne de mamografik veriler bu iki tanıyı birbirinden ayırt etmede yeterli olmaktadır. Her ne kadar yaptığımız çalışmadaki sonuçlarımız, ultrasonografik bulgulardan akustik gölgelenme artışı ve kitle içyapısında ki homojenite kaybının invasiv duktal karsinom lehine olduğunu gösterse de, yine de invaziv duktal karsinom ile papiller karsinomun ultrasonografik ve mamografik bulguları bir birlerine benzerdir.Dolayısıyla sadece bu iki kriter doğrultusunda her iki kanser türünün ayırt edilmesi hala mümkün değildir. Anahtar sözcükler: Mamografi,Ultrasonografi,Papiller kanser,İnvaziv Duktal kanser

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeKarsinomaMamografi+7
Serdar Balsak
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kantitatif difüzyon MRG değerleri kullanarak idiyopatik intrakranial hipertansiyonun patogenezinde yaygın serebral ödem rolünün değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu çalışmamızda, difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DWI) ve görünür difüzyon katsayısı (ADC) ölçümlerini kullanarak, sadece revize Dandy kriterlerini karşılayan ''İdiopatik İntrakranial Hipertansiyon (İİH)'' tanısı almış hastaların patogenezinde yaygın serebral ödemin rolünü değerlendirmek istedik. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza 01.01.2016 - 01.01.2019 tarihleri arasında Dicle Üniversite Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda beyin MRG tetkiki için birimimize yönlendirilen "Revize Dandy kriterlerini karşılayan" intrakranial hipertansiyon tanısı almış olgular dahil edildi. PACS (Picture archiving communication systems) sistemine bağlı dijital arşiv retrospektif olarak tarandı. Difüzyon ağırlıklı MRG'si bulunan İİH tanılı tüm olgularda sağ ve sol serebral hemisferde 24 farklı noktadan (bilateral frontal ve paryetal korteks, insula, singulat gyrus, hipokampus, frontal ve oksipitoparyetal periventriküler ak madde, kaudat nukleus, putamen, talamus, serebellar hemisferler, pons, ve mezensefalon) ADC ölçümleri yapıldı. Çalışmada İİH hastalarının ve kontrol gruplarının beyin parankiminin farklı kısımlarından elde edilen ortalama ADC değerlerini istatiksel olarak karşılaştırmak için SPSS18.0 kullanıldı. ''p'' değerinin 0.05'ten düşük olduğu değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmamızdaki hasta ve sağlıklı kontrol grubunun her biri 39 kadın ve 6 erkek olmak üzere toplam 90 olgudan oluşturuldu. Ortalama yaş dağılımı hasta grubunda 38.07 ± 6.4 ve sağlıklı kontrol grubunda 38,32±6,4'tü. İstatistiksel olarak İİH'li hastalar ve kontrol grubu arasında yaş veya cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p = 0.73 ; p = 1.000). Kontrol grubu ve İİH tanılı hastalarda konvansiyonel MRG ve DWI sekansları değerlendirildiğinde parankimal anormallik bulunmadı. Çalışmamızdaki 45 sağlıklı kontrol grubu ile 45 hasta arasındaki beynin 24 farklı bölgelerinin ortalama ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p> 0.05). SONUÇ: Çalışmamızda İİH hastalarının beyninin belirli bölgelerinden elde edilen ortalama ADC değerleri ile normal sağlıklı kontrol grubundan elde edilen ortalama ADC değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Bu bilgilerle beyin ödeminin, İİH patogenezinde katkısının olmadığını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: idiopatik intrakranial hipertansiyon, psödotümör serebri, diffüz beyin ödemi, difüzyon ağırlıklı görüntüleme, manyetik rezonans.

Beyin ödemiDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeHipertansiyon+4
Salıkh Bagouddınov
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üriner sistem patolojilerinde çok kesitli bilgisayarlı tomografinin tanı değeri

Bu çalışmada üriner sistem patolojilerinde Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografinin tanı değeri literatür bilgileri ışığında gözden geçirildi. Bu amaçla fakültemiz Radyodiagnostik Anabilim Dalı, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi ünitesinde Haziran 2006 ? Ekim 2007 tarihleri arasında, üriner sistem patolojisi bulunan 87 hastanın Batın-Pelvik ÇKBT incelemesi değerlendirildi.Değerlendirmeye alınan hastaların 9'unda üriner sistem konjenital anomalileri tespit edildi. 3'ünde üriner sistem enfeksiyon bulguları izlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 27'sinde üriner sistem taş hastalığı izlendi. Bunlardan 20'sinde böbreklerde, 2'sinde üreterlerde ve 5'inde mesanede bir yada birden çok sayıda taş mevcuttu. 30 hastada üriner sistem tümörleri mevcut olup bunlardan 23'ünde böbreklerde, 6'sında mesanede ve 1'inde prostatta kitle tespit edildi. Renal kitlelerin 13'ü sağ böbrekte, 9'u sol böbrekte ve 1'i her iki böbrekte idi. 1'inde Polikistik Böbrek Hastalığı, 1'inde parapelvik kist izlendi. 8 hastada renal vasküler patoloji izlendi. Bunlardan 5'inde yumuşak, 2'sinde kalsifiye aterom plakları izlendi. 1 hastada renal arterde anevrizmatik genişleme ve yumuşak aterom plağı mevcuttu. Travmalı 4 hastada böbrek kontüzyon ve laserasyonları ile sekonder bulgular değerlendirildi.ÇKBT'de saniyeler içerisinde batın ve pelvik bölgeler taranarak 2 boyutlu ve 3 boyutlu görüntüleme teknikleri ile tanıya katkı sağlayacak, rezolüsyonu çok yüksek görüntüleri başarılı bir şekilde oluşturabildik.Çalışmamızın sonucunda Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografinin (ÇKBT), üriner sistem tümörleri, üriner sistem taş hastalığı ve renal vasküler patolojiler başta olmak üzere, üriner sistem patolojilerinde ve bu patolojilerle birlikte görülen sekonder bulguların değerlendirilmesinde, noninvaziv, hızlı ve güvenilir bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna vardık.

Hıdır Yıldız
Dicle University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sinoatriyal ve atrioventriküler nodun arteriyel beslenmesinin çok kesitli BT ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı çok kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile sinoatriyal ve atriyoventriküler nodun arteriyel beslenmesini sağlayan sinoatriyal nodal arter (SNA) ve atriyoventriküler nodal arterin (ANA) anatomik karakterizasyonu ve tanımlanmasıdır.Çalışmaya, radyoloji kliniğine koroner BT anjiyografi amacıyla başvuran 400 hasta dahil edildi. 350 hastada çift tüplü çok kesitli BT ile çekim yapılırken, 50 hastada ise 64-dedektörlü çok kesitli BT kullanıldı. Çift tüplü çok kesitli BT çekimlerinde 0.6 mm, 64 dedektörlü çok kesitli BT çekimlerinde 0.8 mm kalınlığında kesitler alındı.Hastalarda SNA ve ANA sayısındaki varyasyonlar, köken aldıkları koroner arter, köken aldıkları lokalizasyon ile arter orijini arasındaki uzaklık, orijin düzeyinde her iki arterin çapı, şekil varyasyonları ve seyir özellikleri değerlendirildi.Hastaların 383'ünde (% 95.7) bir adet SNA, 17'sinde (% 4.2) iki adet SNA saptandı. 233 (%58.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter RCA'dan, 149 (%37.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter LCX arterden, bir hastada ise tek sinoatriyal nodal arter aortadan köken almaktaydı.Atriyoventriküler nodal arter 351 hastada (tüm hastaların %87.7'si) distal RCA kaynaklı iken, 49 hastada (tüm hastaların % 12.3'ü) distal LCX kaynaklı idi.

ArterlerAtriyoventriküler nodSinoatriyal nod+1
Tuğba Cezlan Miroğlu
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral sinüs ven trombozlarında 64 kesitli ÇKBT ile yapılan serebral bt venografinin tanısal değeri

Serebral sinüs ven trombozu beynin arteryel tıkayıcı hastalıklarına oranla daha nadir görülen bir durumdur. Bu konuda yapılmış epidemiyolojik çalışmalar olmadığından insidansı konusunda yeterli bilgi yoktur. Serebral ven trombozu, ilk tanımlandığı dönemlerde ölümcül ve nadir bir hastalık olarak bilinirken, günümüzdeki tanı araçları sayesinde hafif veya ağır seyredebilen çok çeşitli klinik tablolarla karşımıza çıkabilir ve sanıldığından daha sık görülür. Konvansiyonel serebral anjiyografi, BT, dijital subtraksiyon anjiyografi, MR görüntüleme ve MR venografi tanıya yardımcı olan görüntüleme modaliteleridir.Biz çalışmamızda kliniğimize sinüs ven trombozu yada başka bir serebral patoloji ön tanısıyla gönderilen hastaların çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile yapılan BT venografi (ÇKBT venografi) ile elde edilen serebral sinüs ven trombozu bulgularını saptamayı amaçladık. Çalışmamızda 14 kadın, 9 erkek toplam 23 hasta sinüs ven trombozu bulguları açısından değerlendirildi.ÇKBTA ile serebral venöz sistemde saptanan morfolojik değişiklikler, trombüs, rekanalizasyon, parankimal anormallikler, perfüzyon değişiklikleri, derin ven tıkanıklıkları, izole kortikal venöz tromboz gibi olası patolojilerdi. Çalışmaya aldığımız 23 hastada toplam 50 sinüste tromboz saptanırken, yirmiüç olgunun 17'sinde (%73.9) birden fazla sinüste tromboz saptandı. Beyinde en sık olarak etkilenen venöz yapı %32'lik oranla sigmoid sinüs idi. Beş hastada juguler vende de tromboz izlendi. Serebral venöz yapılardaki etkilenme ile birlikte parankim tutulumlarıda göz önüne alındığında, sinüs trombozu saptanan olguların 10'unda (%43.4) SVT'na parankimal değişiklikler eşlik ediyordu.Sonuç olarak, ÇKBTA intrakraniyal venöz dolaşımın detaylı görüntülerini sürekli olarak yüksek kalitede sunan hızlı ve faydalı bir metottur. Dural sinüs trombozu şüphesi olan, acil tedavi gerektirebilecek akut ve klinik tablosu ağır olan hastalar için BT venografiyi, sağladığı hızlı ve güvenilir tanı özelliğinden dolayı tercih edilmesini öneriyoruz.Anahtar sözcükler: Çok kesitli bilgisayarlı tomografi anjiografi, sinüs ven trombozu

Bilgisayarlı tomografiSinüs trombozu-intrakraniyal
Rojbin Ceylan Tekin
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vena kava inferior anomalilerinin saptanmasında ÇKBT'nin yeri

Amaç: Herhangi bir sebeble, ileri teknoloji ürünü olan 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazıyla dinamik batın tomografi incelemesi yapılan hastalarda vena kava inferior anomali ve varyasyonlarını incelemek, bu varyasyonların embriyolojik temelleri göz önüne alınarak sıklık oranlarını saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Ocak 2008 ? Aralık 2009 tarihleri arasında yapılan 528 (267 kadın,216 erkek) erişkin hastanın abdominal bilgisayarlı tomografi incelemeleri çalışmaya alınmıştır. Tüm incelemeler dinamik bilgisayarlı tomografi ve bilgisayarlı tomografi anjiyografi olarak elde edilmiş olup değerlendirme retrospektif olarak venöz faz üzerinden yapılmıştır.Bulgular: Vena kava inferior varyasyon ve anomalileri açısından 528 hasta incelendi. Bu hastaların 267 (% 50.6)'si kadın, 261 (% 49.4)'i erkekti. Toplam 528 hastanın; 478' inde (% 90.5) herhangi bir anomali ve varyasyona rastlanmadı. 50 olguda (%9.5) vena kava inferiorda anomali veya varyasyon saptandı. En sık rastlanan varyasyon retroaortik sol renal ven varyasyonu olarak izlendi. Sirkümaortik sol renal ven varyasyonu, çift vena kava anomalisi, sol vena kava inferior anomalisi, vena kava inferior azigos devamlılığı ve kesintili (interrupted) vena kava inferior anomalisi diğer saptanan anomali ve varyasyonlar olarak belirlendi.Sonuç: Vena kava inferiorun doğuştan anomali ve varyasyonları çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile doğru olarak saptanabilmektedir. Bu anomalilerin bilgisayarlı tomografi görünümlerinin bilinmesi doğru tanımlanmasını sağlar. Doğru tanımlama ayırıcı tanı açısından önemlidir, ayrıca cerrahi sırasında varyasyonların bilinmesi majör komplikasyonların önlenmesi için de gereklidir..Anahtar kelimeler: Vena kava inferior, anomali, varyasyon, çok kesitli bilgisayarlı tomografi

MalformasyonlarPozitron emisyon tomografiTomografi+1
Asım Sabancıoğulları
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral vasküler varyasyonların 64 kesitli ÇKBT ile görüntülenmesi

Amaç: Herhangi bir sebeple, ileri teknoloji ürünü olan 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazıyla beyin BT anjiyo incelemesi yapılan hastalar- da serebral vasküler varyasyonları incelemek, bu varyasyonların sıklık oranlarını saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Nisan 2008 ? Mart 2010 tarihleri arasında çekilen 500 hasta (253 kadın,247 erkek) çalışmaya dahil edilmiştir. Beyin BT anjiyo protoko- lü ile çekilen hastalar, iş istasyonu üzerinden multiplanar, MİP ve VR görüntüler yardımıyla değerlendirilmiştir.Bulgular: Serebral vasküler varyasyonlar açısından 500 hasta incelendi. Bu hastaların 253' ü (% 50.6) kadın, 247' si (% 49.4) erkekti. 500 hasta- nın 73' ünde (% 14.6) herhangi bir varyasyona rastlanmadı. 500 hastada toplam 773 varyasyon saptandı. Varyasyonlar Willis poligonundaki varyas- yonlar, fenestrasyonlar ve diğer varyasyonlar şeklinde sınıflandırıldı. Willis poligonunda sık varyasyon görülmekte olup, en sık rastlanan varyasyon PCOA hipoplazisi olarak izlendi.Sonuç: Serebral vasküler varyasyonlar sıkça karşılaştığımız, herhangi bir hastalık nedeniyle çekilen beyin BT anjiyografi incelemeleri sırasında tesadüfen saptadığımız olgulardır. Bu anomalilerin bilgisayarlı tomografi görünümlerinin bilinmesi doğru tanımlanmasını sağlar. Doğru tanımlama ayırıcı tanı açısından önemlidir, ayrıca cerrahi sırasında varyasyonların bilinmesi majör komplikasyonların önlenmesi için de gereklidir.

AnjiyografiBeyinSerebrovasküler dolaşım+1
Cihad Hamidi
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pulmoner embolizmde sağ ventrikül disfonksiyonunun ekokardiografi ve çkbt bulguları ile birlikte değerlendirilmesi

Pulmoner tromboembolizm tanısal yöntemlerdeki gelişmelere paralel olarak tanı konulma sıklığı giderek artan ve uygun tedavi edilmediği takdirde ölümcül seyredebilen bir hastalıktır.Akut pulmoner embolizmde; sağ kalp yetmezliği tromboembolik hastalığın şiddetini ve trombolitik tedavi seçeneğini belirleyen ve mortaliteyi arttıran önemli bir parametredir. Ekokardiografi sağ kalp yetmezliğini belirlemede en sık başvurulan inceleme yöntemidir. Akut emboli tanısında yaygın olarak ÇKBT kullanılmaktadır. ÇKBT ile aynı zamanda sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulguların saptanması nedeniyle ÇKBT etkinliğini ekokardiyografi ile karşılaştırıp akut emboli tanısı ile birlikte sağ kalp yetmezliği bulgularını da eş zamanlı olarak klinisyene rapor ederek zaman ve ekonomik açıdan faydalı olup olunamayacağını araştırmayı amaçladık.Aralık 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında pulmoner emboli ön tanısı ile Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına pulmoner BTA tetkiki isteği ile gönderilen ve BTPA değerlendirmesi sonucu pulmoner emboli tanısı alan 91 (36 erkek,55 kadın) hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 91 hastanın yaş ortalaması 53.69 (15-88 yaş) idi. Kadınların yaş ortalaması 57, erkeklerin yaş ortalaması 54.4 idi. Tüm incelemeler ÇKBTA protokolü ile çekim yapılan hastalarda retrospektif olarak yapılmıştır.Hastalarda ÇKBT ile sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulgular ile (midventriküler iç çap oranının 1'in üzerinde olması ve interventriküler septumda sola deviasyon) ekokardiografik bulgular arasında istatistiksel olarak korelasyon varlığı araştırılmış ve sonuç anlamlı bulunmuştur. BTPA incelemede sağ kalp disfonksiyonu açısından pozitif hastalar ile negatif hastaların pulmoner ven çaplarının ortalamaları arasında farklılık olup olmadığına bakılmış ve farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.(p>0,05)Benzer şekilde BTPA inceleme ile ekokardiografik incelemede sağ kalp disfonksiyonu negatif hastalar ile pozitif hastaların pulmoner ven çap ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. (p>0.05)Anahtar kelimeler: pulmoner tromboembolizm, çok kesitli bilgisayarlı tomografi, ekokardiografi

EkokardiyografiPulmoner arterPulmoner emboli+4
Senem Bilek
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mediastinal kitlelerin ÇKBT(Çok kesitli bilgisayarlı tomografi) görüntülerinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Dicle Üniversitesi T p Fakültesi Hastanesine ba vuran mediastinal kitle ön tanılıl veBT incelemede mediastinal kitle saptanan, 64 dedektörlü çok kesitli bilgisayarlı tomografi(ÇKBT) ile çekim yapılmış ve cerrahi veya biyopsi ile patolojik sonucu elde olunan olgularıretrospektif incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi T p Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Ocak2007 Aralık 2010 tarihleri arasında bilgisayarl tomografisi (BT) çekilmiş olan, primermediastinal kitle tanısı ile başvuran ve BT de primer mediastinal kitle görülen 170 olgununBT görüntüleri retrospektif değerlendirildi. Bütün hastaların klinik dosyaları, ameliyatraporları, patoloji raporları incelendi. Cerrahi ve biyopsi sonucu elde edilebilen 40 olguçalışma kapsamına alındı.Bulgular: Olguların 24 ü kadın (%60), 16 s (%40) erkek idi. Sekizer olguda (%20) mediastinalkist ve lenfoma (%20), 6 olguda (%15) timus kaynaklı lezyon, 6 olguda (%15) mezenkimaltümörler, 4 olguda (%10) nörojenik tümör tespit edildi. Bunu 3 olguyla (%7.5) granülamatözlenfadenit, 2 olguyla (%5) germ hücreli tümörler, 2 olguyla (%5) intratorasik guatr ve 1 olguylada (%2.5) Castleman hastalığı izliyordu. Lokalizasyona göre lezyonlar en çok ön mediastenyerleşimliydi.Sonuç: Bilgisayarl toraks tomografisi mediastendeki lezyonun lokalizasyonu, boyutu,mediastinal anatomik yapılarla ilişkisi, kitlenin yoğunluğ u, sıvı içerip içermediği,kalsifikasyonun varığıl ve şekli yönünden oldukça değerli bilgiler verir. Ek olarak kitleninrezektabilitesini ve çevre yap larla ilişkisini de daha doğru oranda ortaya koyarak cerrahiyaklaşıma katkı sunar.

Mediastinal hastalıklarMediastinal neoplazmlarMediastinum+2
Pınar Sezgin Karataş
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konus dalı varyasyonlarının 64 dedektörlü BT ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı konus dalı arterini Çok Kesitli Koroner BT Anjiografi ile görüntüleyerek, anatomisi, varyasyonlarını ortaya koymaktır.Gereç-Yöntem:Radyoloji kliniğimize, Koroner BT anjiyografi amacıyla başvuran 200 hasta, çalışmamıza dahil edildi.18 hastanın görüntüleri artefaktlı olduğundan değerlendirme dışı bırakıldı.Bulgular:Çalışmamıza dahil ettiğimiz hastaların 119'u (%65.4) erkek, 63'u (%34.6) kadındı.182 hastadan 137'sında (%74.7) konus arter vardı. 137 konus arterinin 36'sı proksimal RCA'dan (%26. 3), 50'si direkt aortada(%36. 5) , 51'i RCA ile aynı ostiumdan (%37. 2) köken alıyordu. Erkeklerin %82. 4'ünde, kadınların %60. 3'ünde konus arteri mevcuttu.Sonuç:Koroner arter tıkanıklıklarında; konus arterinin varlığı, seyri ve çapı, önemli bir kompansasyon mekanizmasıdır. Çok Dedektörlü Kardiyak BT, koroner arterleri ve konus arter gibi yan dalların orijin, seyir ve varyasyonlarını başarılı bir şekilde görüntüleme imkanı sağlamaktadırAnahtar kelimeler: BT( bilgisayarlı tomografi ), RCA (sağ koroner arter)

AterosklerozKoroner damarlarKoroner hastalık+1
Salih Hattapoğlu
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Posterior reversibl ensefalopati sendromu radyolojik görüntüleme bulguları

Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine çeşitli nörolojik ön tanılarla başvuran, 64 ve 16 dedektörlü ÇKBT, 3T ve 1.5T MRG cihazları ile çekim yapılmış ve PRES tanısı almış olguların radyolojik görüntülerini retrospektif incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesine Ocak 2009 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, çeşitli nörolojik ön tanılarla başvuran 31 olgunun, ÇKBT ve MRG ile elde edilen görüntüleri retrospektif değerlendirildi. Bütün hastaların klinik dosyaları etyolojik faktörler açısından incelendi. Tüm hastalarda ÇKBT ve MRG'de, lezyonların anatomik lokalizasyonu değerlendirildi. 21 hastada DAMR görüntüleri incelendi, ADC haritalarında lezyonların ve komşu sağlam parankimin difüzyon değerleri ölçülerek ortalama değerler, istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Olguların 29'u kadın (%93.5), 2'si erkek (%6.5)'ti. En küçüğü 2, en büyüğü 41 yaşında olan hastaların yaş ortalaması 22.6 yıl idi. Etyolojide rol oynayan faktörlere bakıldığında; en sık görülen etyolojik faktör, 18 hastada saptanan gebelik ve eklampsi(%58.0) olarak saptanmış olup, diğer etyolojik faktörler; 3 hastada postpartum görme kaybı (%9.6), 2 hastada konvulsiyon (%6.4), 1 hastada eklampsi ve HELLP sendromu (%3.2), 1 hastada postpartum HELLP sendromu(%3.2),1 hastada KBY(%3.2), 1 hastada missed abortus(%3.2), 1 hastada AML(%3.2),1 hastada ALL(%3.2), 1 hastada in utero mort de fetüs ve eklampsi(%3.2) ve 1 hastada post-op kanama ve DIC sendromu(%3.2) olarak saptandı. Lezyonların yerleşim yerleri araştırıldığında; 31 hastada toplam 112 lokalizasyon tespit edilmiş olup, en sık lokalizasyonlar; paryetal lob(%26.7), oksipital lob(%26.7) ve frontal lob(%19.6) olarak bulunmuştur. Lezyonların ADC değerleri; 1,068x10¬³ mm²/sn ile 1,512x10¬³ mm²/sn arasında olup, ortalama ADC değeri 1,290x10¬³ mm²/sn olarak saptandı. Lezyonlara komşu, patolojik sinyal değişikliği izlenmeyen parankimin ADC değerleri 0,725x10 -³ mm²/sn ile 0,786x10-¬³ mm²/sn arasında olup, ortalama ADC değeri 0,755x10 -³ mm²/sn olarak saptandı.Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre PRES'te en sık etyolojik neden gebelik ve eklampsi olarak saptanmıştır. Lezyonların ortalama ADC değerleri 1,068x10¬³ mm²/sn ile 1,512x10¬³ mm²/sn arasında(ortalama 1,290x10¬³ mm²/sn) saptanmıştır. ADC değerlerine bakıldığında lezyonlardan ölçülen değerler tüm lokalizasyonlarda normal parankime oranla oldukça yüksek saptanmıştır (p < 0.001). Lezyonların en sık izlendiği lokalizasyonlar olan paryetal, oksipital ve frontal lokalizasyonların ortalama ADC değerleri karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeEnsefalopatiManyetik rezonans görüntüleme+3
Fethi Ahmet Kayar
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yetişkinlerde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile insidental saptanan diafragmatik hernilerın değerlendirilmesi

ÖZET Amaç Bu tezin amacı erişkinlerde, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile insidental saptanan diafragmatik (Morgagni, Bochdaleck ve Hiatal) hernilerin oranlarını saptamak, hernilerin dağılım özelliklerini bulmak, hernilerin özelliklerini tespit etmek ve literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2013 ? Mayıs 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ünitesi?ne çeşitli klinik ön tanılarla başvuran 670 hastanın batın, 330 hastanın toraks olmak üzere toplam 1000 hastanın bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada radyoloji arşivinden ve hastane kayıtlarından faydalanıldı. 16 dedektörlü Toshiba Activion ve 64 Dedektörlü Philips Brillance BT cihazlarında çekilen görüntüler değerlendirildi. Öncelikle hastaların diafragmatik hernilerinin olup olmadığı araştırıldı. Diafragmatik hernisi olan hastalar Morgagni, Bochdaleck ve Hiatal herni gruplarına ayrıldı. Hernilerin kendi içlerinde sıklıkları belirlendi ve herniler içeriklerine göre gruplandırıldı. Bulgular: 1000 hastanın 192 (% 19.2) sinde toplam 211 herni saptandı. Saptanan 211 herninin % 51 i morgagni , % 37 si hiatal , % 12 si bochdaleck idi. 1000 hastanın % 10.7 sinde morgagni, % 7.8 inde hiatal ve % 2.6 sında bochdaleck hernisi saptandı. Morgagni hernisi saptanan hastaların % 99 u yalnızca omental yağlı doku içerirken, % 1 inde omental yağlı doku ve barsak ansı içermekteydi. Morgagni hernisi saptanan hastaların % 84 ü sağda, % 12 si solda ve % 4 ü de bilateral yerleşimli idi. Hiatal herni saptanan hastaların % 75 i sliding, % 17 si miks ve % 8 i paraözafagial tip hiatal herni idi. Bochdaleck hernisi saptanan hastaların % 69 u solda, % 31 isağda idi. Herni saptanan 192 hastanın % 88 i tek, % 11 i iki ve %1 i üç tip herniyi de içermekteydi. İki herni saptanan hastaların % 50 si morgagni ve hiatal, % 23 ü morgagni ve bochdaleck ve % 27 si bochdaleck ve hiatal hernilerini içermekteydi. Sonuç: Torakal ve abdominal hastalıklar için kullanılan ÇKBT gibi ince kolimasyon sağlayan tekniklerin kullanımının artması ile diafragmatik hernilerin insidental tespiti kolaylaşmış, insidental saptanan herni sıklığı artmıştır. Diafragmatik herniler en yüksek oranda (% 19.2) ÇKBT ile saptanmıştır. En sık morgagni hernisi saptanırken bunu hiatal ve bochdaleck hernisi takip etmiştir.

Herni-diafragmatikHernilerPozitron emisyon tomografi+2
Zelal Taş
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Penetran ve künt travmalara bağlı diyafragma yaralanmalarında multidedektör bilgisayarlı tomografi bulgularının değerlendirilmesi

ÖZET: Amaç: Travmatik diafragma rüptürü, hem radyologların hemde cerrahların tanı koymada zorlandığı bir durumdur ve genellikle torakoabdominal bölgenin künt ve penetran travmaları sonucu oluşmaktadır. Erken tanınması ve cerrahi olarak onarılması hayati öneme sahiptir. Günümüzde artan trafik kazaları, kesici delici alet yaralanmaları ve ateşli silah yaralanmaları diyafragma rüptürü insidansında artışa yol açmaktadır. Biz bu çalışmada diyafragma rüptürü gelişen travma hastalarında travma çeşitlerini, diyafragma rüptürüne sekonder gelişen organ herniasyonlarını ve radyolojik olarak saptanan tanısal işaretleri, çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2006-2012 yılları arasında, künt veya penetran torakoabdominal travma sonucu radyoloji kliniğinde 16 veya 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazları ile çekimleri yapılmış ve diyafragma rüptürü nedeni ile cerrahi prosedür uygulanmış 56 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların görüntüleri iki deneyimli radyolog tarafından retrospektif değerlendirildi. Hastalar, yaş ve cinsiyet, yaralanma nedeni (penetran veya künt), yaralanan taraf, eşlik eden diğer organ yaralanmaları, diyafragma yaralanmasına sekonder gelişen organların intratorasik herniasyonu açısından değerlendirildi. Ayrıca diyafragma rüptürüne sekonder gelişen radyolojik işaretlerin sıklığı araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 45 erkek (% 80,3) ve 11 kadın (% 19,7) dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 33,9 ± 17,1 (4-84) yıl bulundu. Olgularımızın 37?si (% 66,1) penetran, 19?si (% 33,9) künt travmaya maruz kalmıştı. Travma sonucu 37 hastada (% 66,1) sol, 19 hastada (% 33,9) sağ hemidiyafragma yaralanmıştı. Hastaların tümünde eşlik eden organ yaralaması vardı ve en sık akciğer (% 51,7), daha sonra dalak (% 37,5) yaralanması mevcuttu. 25 (% 44,6) hastada eşlik eden organ herniyasyonu olup en sık kolon (% 60) sonra mide (% 48) herniye olmuştu. En sık radyolojik bulgu ?defektin doğrudan izlenmesi?? (% 53,6) olup takiben ?Abdominal organ herniasyonu? (% 44,6), ?diyafragmada kalınlaşma?? (% 39,3) saptandı. Künt travmalarda (penetran travmalara oranla) diyafragma rüptüründe radyolojik bulguların sıklığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla bulundu. Sağ ve sol hemidiyafragma yaralanmaları karşılaştırıldığında künt ve penetran travmalarda diyafragma rüptürünü düşündüren radyolojik işaretler sol tarafta daha fazla saptandı. Sonuç: Radyolog, diyafragma rüptüründe radyolojik özel işaretlere aşina olmalıdır. Künt veya penetran torakoabdominal travmalarda, diyafragma rüptürünü düşündüren bulgular dikkatle değerlendirilmeli ve cerrah bu durum ile ilgili bilgilendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Çok kesitli bilgisayarlı tomografi, Travma, Diyafragma rüptürü, Radyolojik işaretler,

DiyaframPozitron emisyon tomografiRadyografi+3
Mehmet Turmak
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksesuar dalak sıklığı ve özelliklerinin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı farklı nedenlerle abdomene yönelik dinamik Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) çekilen hastalarda aksesuar dalağın sıklığını saptamak ve aksesuar dalağın radyolojik görüntüleme özelliklerini ortaya koyarak literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2011- Eylül 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ünitesi'ne çeşitli klinik ön tanılarla başvuran 1000 hastanın abdominal dinamik ÇKBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada radyoloji arşivinden ve hastane kayıtlarından faydalanıldı. 16 dedektörlü (Toshiba Activion) ve 64 Dedektörlü (Philips Brillance) Bilgisayarlı Tomogrfai (BT) cihazlarında elde edilen görüntüler incelendi. Öncelikle hastalarda aksesuar dalak varlığı araştırıldı. Aksesuar dalağın sıklığı, yerleşimi, sayısı, arteryel beslenmesi, dansitesi ve boyutu değerlendirildi. Splenektomili hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Taradığımız 1000 hastanın 233'ünde (% 23,3) toplam 281 aksesuar dalak vardı. Aksesuar dalak bulunan 233 hastanın 196'sında (% 19,6) bir adet, 29'unda (% 2,9) iki adet, 6'sında üç adet, 1'inde dört adet ve 1'inde beş adet aksesuar dalak vardı. Aksesuar dalakların anteroposterior çapları 3 ile 37 mm arasında olup ortalama 10,1 mm, transvers çapları 3 ile 33 mm arasında olup ortalama 9,8 mm ve kraniokaudal çapları 3 ile 42 mm arasında olup ortalama 9,6 mm olarak ölçülmüştür. Aksesuar dalakların 234'ü yuvarlak (% 83,3), 47'si oval (% 16,7) şekilliydi. Aksesuar dalak yerleşimini 8 anatomik kompartmana göre inceledik. Aksesuar dalakların 116'sı (% 41,4) anteromedial, 49'u (% 17,5) posteromedial, 38'i (% 13,5) anterior, 32'si (% 11,4) anterolateral, 23'ü (% 8,2) posterolateral, 20'si (% 7,1) inferior, 1'i (% 0,3) posterior, 1'i (% 0,3) superior kompartman yerleşimliydi. Bir tanesi de sol alt kadranda yerleşen gezici dalağa eşlik eden aksesuar dalak idi. Aksesuar dalak dansitesi 5 ile 95 HU arasında olup ortalama 37,7 HU idi. Aksesuar dalağı besleyen vasküler dallar hastaların 193'ünde (% 68,7) tespit edilirken 88'inde (% 31,3) tespit edilememiştir. Taradığımız 1000 hastanın 270'inde (% 27) kleft ile lobülasyon, 225'inde (% 22,5) sadece kleft, 217'sinde (% 21,7) sadece lobülasyon, 3'ünde (% 0,3) nodül, 3'ünde (% 0,3) nodül ile lobülasyon, 2'sinde (% 0,2) nodül ile kleft, 2'sinde (% 0,2) nodül ile kleft ve lobülasyon, 1'inde (% 0,1) splenopankreatik füzyon ve 1'inde (% 0,1) gezici dalak konjenital anomalileri izlendi. 276 hastada (% 27,6) anomali saptanmadı. Aksesuar dalağı bulunan hastaların 73'ünde (% 31,3) kleft ile lobülasyon, 53'ünde (% 22,7) lobülasyon, 51'inde (% 21,8) kleft, 1'inde (% 0,4) nodül ile kleft, 1'inde (% 0,4) nodül ile lobülasyon ve 1'inde (% 0,4) gezici dalak ve aksesuar dalak konjenital anomalileri izlendi. 54 hastada (% 23,1) anomali saptanmadı. Sonuç: Aksesuar dalak sık görülmekte olup ince kesitli ÇKBT'de insidental saptanma oranı yüksekdir. Aksesuar dalak görünümleri tipik olup ortalama 1 cm çapında, genellikle yuvarlak şekilli ve düzgün kontürlüdür. Aksesuar dalak boyutları splenomegalisi bulunan hastalarda artış göstermektedir. Aksesuar dalak en sık dalağın anteromedialinde yerleşir. Dalak ile dansitesi benzerdir. Aksesuar dalağı besleyen vasküler dallar ince kesitli ÇKBT'de büyük oranda saptanabilir. Anahtar kelimeler: Aksesuar dalak, konjenital dalak anomalileri, çok kesitli bigisayarlı tomografi

DalakMalformasyonlarRadyografi+1
Adem Aktürk
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanser hastalarinda i̇nsi̇dental pulmoner tromboemboli̇ni̇n çok kesi̇tli̇ bi̇lgi̇sayarli tomografi̇ (ÇKBT) i̇le değerlendi̇ri̇lmesi̇

ÖZET Amaç: Kanser hastalarında insidental pulmoner tromboemboli (PTE) nin Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile yaygınlığını, primer kanserlere göre dağılım özelliklerini saptamak, insidental PTE tespit edilen hastalarda risk faktörlerini değerlendirmek, rutin değerlendirmede raporlanma oranınını araştırmak ve bulguları literatür bilgileriyle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mart 2012-Eylül 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Radyoloji Anabilim dalına başvuran tanılı 1000 kanser hastasının 16 dedektörlü Toshiba Activion ve 64 dedektörlü Philips Brillance BT cihazlarında çekilen Kontrastlı Torax Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri retrospektif olarak sırayla incelendi. Hasta grupları primer kanserlerine göre gruplandırıldı. Tiroid ve paratiroid kanserleri endokrin bez kanserleri grubunda; daha az sıklıkla görülen nazofarenx, larenx, parotis ve beyin kanserleri diğer hasta grubu adı altında toplandı. Öncelikle hastaların embolileri olup olmadığı araştırıldı. İnsidental PTE saptanan hastaların emboli lokalizasyonu, primer kanser gruplarına göre sıklığı, risk faktörleri, akciğer parankim bulguları ve rutin değerlendirmede raporlanma oranları değerlendirildi. Bulgular: İncelenen 1000 onkoloji hastasının 46 sında (%4.6) insidental PTE saptandı. PTE saptanan hastaların 29 u (%63) kadın, 17 si (%37) erkekti. Hastalarda en yüksek oranı 11 hasta (%24) ile meme kanseri oluşturmaktaydı. En az hasta grubunu birer hasta (%2.1) ile böbrek, karaciğer, kemik-yumuşak doku, mesane, pankreas kanserleri oluştururken; lenfoma, endokrin bez, testis ve diğer kanser gruplarında insidental PTE saptanmadı. Emboli en sık 33 hastada (71.7) sağ pulmoner arter alt lob dalında yerleşikti. Trombüs saptanan hastalarda en sık 20 (%43.4) hasta da alt extremite venöz sistemde trombüs mevcutken, 21 hastada (%45.6) venöz sistemde trombüs saptanmadı. Emboli varlığı 11 (%24) hastada rapor edilmemişti. En sık görülen akciğer bulgusu 16 (%34.7) hastada subsegmenter atelektazi ve fibrotik bantlardı. Tartışma-Sonuç: Kanser hastaları tromboemboliye yatkın hastalardır. İncelediğimiz 1000 hastanın 46 sında (%4.6) ÇKBT ile literatür ile uyumlu olarak insidental PTE saptadık. Kanser hastalarının takibinde sıklıkla kullanılan kontrastlı torax BT de hasta asemptomatik olsa bile pulmoner arterlerin dikkatli bir şekilde incelenmesi, insidental PTE saptanmasını kolaylaştırmakta ve bu durum kanser hastalarınında mortalite, morbiditeyi yakından etkilediğinden klinisyeni uyarmaktadır. Anahtar kelimeler: İnsidental pulmoner tromboemboli (PTE), kanser, Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT)

Kanser hastalarıPulmoner arterPulmoner dolaşım+2
Muhammed Akif Deniz
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme lezyonlarında sonografik bırads skorlama ile biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Memesinde lezyonu olan kesici iğne biyopsisi yaptığımız hastaların lezyonlarında, malign/benign ayrımını yapmada US BI-RADS (Breast Imaging Reporting and Data System) veri sözlüğünün, bu veri sözlüğünde kullanılan tanımlayıcı ultrasonografik bulguların ve BI-RADS kategorilerinin pozitif ve negatif öngörü değerlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2012-2013 yıllarında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Ünitesine başvurup, ultrasonda lezyon tespit edilen ve biyopsi uygulanan hastalar dahil edildi. Tüm hastalara Radyoloji Anabilim Dalında ultrason eşliğinde biyopsi yapıldı. Biyopsi işlemleri Toshiba Aplio XG ultrason cihazlarında, lineer prob eşliğinde, 18G/15 cm yarı otomatik biyopsi iğneleri kullanılarak serbest el tekniği ile yapıldı. Biyopsi yapılan 14-81 yaş grubundan 397 olgunun meme lezyonları, sonografik olarak BI-RADS veri sözlüğüne göre kategorilendirildi. Radyolojik bulgular ile biyopsi sonuçları istatistiksel veriler ile karşılaştırıldı. Yaş parametresi dışında bütün parametreler için tanımlayıcı istatistik olarak sayı ve yüzdeler, yaş parametresi için ise ortalama ve standart sapmalar verildi. Ayrıca bütün parametreler ile final sonucu olarak kabul edilen histopatolojik sonuç arasındaki ilişkilerin analizinde Ki-kare analizi kullanıldı. Bulgular: Kesici iğne biyopsisi uygulanan 397 hastaya ait 414 lezyonun 106'sı malign (%25,6), 308'i benign (%74,4) olarak histopatolojik tanı aldı. Toplam 414 lezyondan 246'sı (% 59,4) BI-RADS III, 93'ü (% 22,5) BI-RADS IV, 75'i (% 18,1) BI-RADS V olarak sınıflandırıldı ve her kategori için (pozitif öngörü değeri)PÖD'leri hesaplandı. BI-RADS III için PÖD % 0,8, BI-RADS IV için PÖD %35,5, BI-RADS V için PÖD %94,7 olarak hesaplandı. Sonuç: Ultrasonografide saptanan lezyonları BI-RADS kategorilerine göre sınıflandırmak malign lezyonların öngörülmesine yardımcıdır. Sonuçlarımız BI-RADS IV ve BI-RADS V olarak sınıflandırılan lezyonlara biyopsi yapılması gerekliliğini desteklemektedir. BI-RADS III olarak sınıflandırılan lezyonlarda büyük oranda benignite saptanması bu lezyonlara biyopsiye alternatif olarak kısa dönem takip yapılması benign lezyonlara uygulanan biyopsileri azaltacaktır. Anahtar kelimeler: Ultrasonografi, mamografi, BI-RADS, meme, biopsi.

BIRADSBiyopsiBiyopsi-iğne+5
Ahmet Nedim Siverek
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş ve boyun yerleşimli düşük akım hızlı vasküler malformasyonlarda perkutan skleroterapinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç:VA'lar yalnızca deriyi tutan milimetrik lezyonlardan çoklu organ vedoku planlarını tutabilen yaygın lezyonlara dek değişkenlik gösterebilen, tanı ve tedavisinde güçlükler bulunan bir hastalık grubudur. Özellikle baş ve boyun yerleşimli vasküler malformasyonlarda cerrahi, kozmetik nedenlerden ve olası sinir hasarı riskinden dolayı eskiye kıyasla daha az tercih edilen tedavi yöntemi haline gelmiştir. Perkutan embolizasyon veskleroterapi, günümüzde semptomatik vasküler malformasyonlarda ilk seçenek tedavi yöntemidir. Bu çalışmada amaç,baş ve boyun yerleşimli VM'lu olgularda uygulanan etanol skleroterapinin etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem:Buçalışmaya Eylül 2002 ve Haziran 2017 tarihleri arasında, baş ve boyun yerleşimli, venöz veya lenfatik malformasyon lezyonu nedeni ile Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde etanol ile perkutan skleroterapi tedavisi yapılmış 25 olgu (17 kadın,8 erkek; yaş aralığı 2 −64 yıl; ortalama 24,4 yıl) dahil edildi. Toplamda 114 seans (1-16,ortalama:4.5) perkutan skleroterapi yapıldı.Olguların skleroterapiden önceki ve skleroterapi seanslarından sonraki vasküler lezyon fotoğrafları karşılaştırılarak görsel değerlendirme yapıldı. Bulgular:Görsel değerlendirmede 25 olgunun 14'ünde (%56) tedaviye çok iyi derecede yanıt alındığı,9'unda(%36) orta derecede yanıt alındığı,2'sinde (%8) ise çok az derecede yanıt alındığı yada hiç yanıt alınmadığı saptandı. Olguların 5'ünde konservatif tedavilerle giderilen lokal komplikasyonlar geliştiği,olguların hiçbirinde de major komplikasyon gelişmediği tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak, perkütan etanol skleroterapi, venöz malformasyon lezyonlarının tedavisinde, kurallara uygun bir şekilde yapıldığında, güvenilir ve etkin bir yöntemdir. Anahtar Kelimer:Skleroterapi, etanol, venöz malformasyon, baş ve boyun, komplikasyonlar.

Arteriovenöz malformasyonlarBoyunEtanol+2
Mustafa Fidanten
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laringeal hastalıklarda bilgisayarlı tomografi

ÖZET Laringeal hastalıkların değerlendirilmesinde laringoskopi ile mukozal yüzey, vokal kord fonksiyonları değerlendirilirken, derin laringeal dokuların, laringeal kartilajların ve eşlik eden lenfatik zincirin değerlendirilmesi için kesitsel görüntüleme yöntemlerine başvurulmaktadır. Çalışmamızda, klinik ve laringoskopik olarak laringeal patoloji düşünülen hastalara BT inceleme yapılarak, bu hastalarda BTnin tanıya katkısı araştırıldı. Şubat 1995 - Ocak 1996 dönemi içinde 26 olguya 30 larinks BT incelemesi yapıldı. Bu olguların son tanıları 1'i laringosel (tedavi öncesi ve sonrası inceleme yapıldı), 1'i Tbc+laringosel, 15'i larinks Ca, 3'ü hipofarinks Ca'nın larinks tutulumu, 4'ü post-op metastaz, 1'i post-op enflamasyon, 4'ü normaldi. Yüzeyel lezyonlu 1 olgu BT ile tesbit edilemedi. Endoskopik evrelemede derin yayılım BTye göre daha az oranda belirlenebildi. Laringeal hastalıklarda endoskopik muayeneye ek olarak BTnin kullanımı endoskopi ile tesbit edilemeyen alanların değerlendirilmesini sağlar. Biopsi alınacak alanın tesbitine imkan verir. Büyümüş lenf bezlerini klinik muayeneden daha yüksek oranda tesbit eder.

Laringeal hastalıklarTomografi-x ışınlı-bilgisayarlı
Hasan Nazaroğlu
Dicle University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz patolojilerinin değerlendirilmesinde manyetik rezonans görüntüleme yöntemi

ÖZET Diz patolojilerinin değerlendirilmesinde fizik muayene ve iki yönlü direkt diz grafileri rutin kullanılmakta olan standart yöntemler olarak geçerliliklerini korumakla birlikte, açıklanamayan ve ileri tetkik gerektiren patolojilerde invaziv olmayan, tanı değeri yüksek görüntüleme yöntemlerinin rolü ön plana çıkmıştır. Klinik uygulamalarda ve görüntüleme yöntemleri arasında 15 yıllık bir geçmişi olan MRG yöntemi, 1985 yılından beri diz görüntülemesinde başarıyla kullanılmaktadır. Dize yönelik MRG incelemelerinin en sık endikasyonu menisk ve ligament patolojileridir. Her hastaya uygulanabilmesi, incelemenin gerekli görülen bütün planlarda "Multiplanar" yapılabilmesi,, ionizan radyasyon içermemesi, tanısal kullanımda bir yan etkisinin bulunmaması, dize ait bütün yapıları ayrıntılı bir şekilde değerlendirebilmesi MRG yönteminin önde gelen özellikleridir. Intrasubstans menisküs ve bazı ligament rüptürleri, mikrofraktürler gibi diğer tanı yöntemleriyle saptanamayan bazı diz eklemi patolojilerini ortaya çıkarması MRG yönteminin üstünlüğünü tartışmasız kılmaktadır. Çalışmamızda Aralık 1994 - Mayıs 1996 tarihleri arasında Giessen Justus- Liebig Üniversitesi Tıp Fakültesi (Almanya) Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda Üniversite Ortopedi, Kaza Cerrahisi polikliniğinde ve Üniversite dışından ortopedistler veya spor hekimleri tarafından muayeneden geçirilen ve ileri tetkik için MRG istemiyle Üniversite Radyoloji kliniğine gönderilen 403 hastada, 416 diz bütün diz patolojileri açısından MRG yöntemiyle, birçok puis sekanslarını kapsayan tekniklerle geniş bir spektrumda incelendi. İlk olarak en sık görülen diz patolojileri olması nedeniyle menisküs patolojileri incelendi. Meniskler intrameniskal sinyalin karakteri ve artiküler yüzeye uzanımına göre, Grade 1-3 arasında sınıflandırmaya uyan patolojilere göre değerlendirildi. Grade 1-2 sinyal dejeneratif değişikliklerin aşamaları, Grade 3 sinyal yırtık olarak yorumlandı. Yine 2.sıklıkla karşımıza çıkan diz eklemi patolojilerinden çapraz bağlar (ACL.PCL), dizin yan bağları "kollateral ligamentler" komplet ve parsiyel rüptürleri açısından MRG kriterlerine göre değerlendirildi.Diğer dize ait bir patoloji ve öncelikle medial femur kondilinde olmak üzere her iki femur kondilinde osteokondral bir lezyon olan osteokondritis disekans lezyonlan Grade 1-4 arasında karşı geldikleri patolojilere göre değerlendirildi. Diz patolojileri içerisinde büyük grubu oluşturan bu patolojiler dışında osteoartroz, kondromalazi patella, Osgood-Schlatter, popliteal kistler ve pekçok travmatik kemik ve kıkırdak patolojileri, dejeneratif, iltihabi ve tumoral, diz kapsamına giren birçok patoloji MRG yöntemiyle incelenip değerlendirildi. 75 olguda MRG incelemesi sonrası çeşitli zamanlarda diagnostik ve terapötetik amaçlı artroskopi uygulandı. Artroskopi sonuçları yukarıda belirttiğimiz major diz patolojileri açısından MRG sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Bu patolojilerde MRG'nin doğruluk değeri çeşitli literatürlerde belirtilen değerlere uygun yüzdelerde saptandı. Değerlendirilen diğer diz patolojileri konusunda istatistiksel bir sonuca varmadan, bulgular ayrı ayrı değerlendirilip literatür bilgileri ile karşılaştırıldı. Sonuç olarak, MRG yöntemi diz patolojileri açısından non-invaziv olması, lezyonun "multiplanar" istenilen planda, yüksek kontrast rezolüsyonunda ve anatomik olarak ayrıntılı bir şekilde değerlendirebilme şansı vermesi ve yüksek doğruluk değerlerine ulaşması bakımından ulaşılabildiği takdirde en uygun görüntüleme yöntemi olarak tercih edilmesi gerektiği kanısındayız.

DizLigamentlerManyetik rezonans görüntüleme+1
Yaşar Bükte
Dicle University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnce barsakların değerlendirilmesinde HASTE-MR görüntüleme yöntemi

İncebarsak hastalıklarının değerlendirilmesinde fizik muayene, baryumlu ince barsak grafileri ilk yapılan işlemlerdir. Ayrıca lezyon saptanan hastalarda BT de yapılarak daha doğru sonuca varılabilmektedir. MR de BT den sonra ince barsak değerlendirilmesinde yeni bir yöntem olarak yerini almıştır. Her hastaya uygulanabilmesi, incelemenin gerekli görülen tüm planlarda yapılabilmesi, iyonizan radyasyon içermemesi, kontrast madde ImUanılmaması tanısal kullanımda bir yan etkisinin bulunmaması, Haste MR ile nefes tutma sırasında çekim yapılabilmesi bu tetkikin önde gelen özellikleridir. Büyümüş lenf bezleri ve kalın duvarlı barsak anslarını net bir şekilde göstermektedir. Çalışmamızda Eylül 1998- Haziran 2000 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalında, üniversite genel cerrahi, acil servis, gastroenteroloji, hematoloji servislerinde yatan hastalardan ince barsak hastalığı olduğu düşünülen 20 hasta Haste MR ile değerlendirildi. Bunların 18'ine ince barsak grafisi, 2' sine ilaveten enteroklizis yapılarak değerlendirmeye katkıları araştırıldı. İnce barsak grafisi ve enteroklizis ile kalın duvark barsaklann lümenleri izlenir iken HASTE MR ile ek olarak tüm duvar kalınlığı ve komşu yapılarla irtibatı gösterildi. Sonuç olarak; Haste MR yöntemi ince barsak patolojileri açısından noninvziv olması, lezyonun multiplanar istenilen planda, yüksek kontrast rezolüsyonunda ve anatomik olarak diğer tetkiklere nazaran daha ayrıntılı bir şekilde değerlendirme yapılabilmesi bakımından yararlı bir tetkik olduğunu düşünmekteyiz. Gelişen teknoloji ile bu tetkikin daha da geliştirilebileceğine ve daha yararlı sonuçlar alınabileceğine inanmaktayız.

Hakan Önder
Dicle University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üreter obstrüksiyonlarında MR-ürografi IVU ve US bulgularının karşılaştırılması

Faysal Ekici
Dicle University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Peritonitis karsinomatoza ve tüberküloz peritonitin radyolojik bulguları,US,BT ve MRG

Cihan Akgül Özmen
Dicle University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibroadenom mu? Filloid tümör mü? Görüntüleme yöntemlerinin tanıya katkıları

Giriş ve Amaç: Memenin filloid tümörü ile radyolojik görüntüleme yöntemleriyle en sık karıştığı fibroadenomun tanısında ve birbirlerinden ayrımında MG ve US bulgularının gold standart olan histopatoloji ile karşılaştırılması, meme MR?ın bu klasik yöntemlere katkıları amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2000-2013 yılları arasında Dokuz Eylül Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı?nda eksizyonel biyopsi uygulanan ve Patoloji Ana Bilim Dalı?nda fibroadenom ve filloid tümör tanısı alan, yaşları 13 ile 83 arasında değişen 142 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. 142 olgudan 70 tanesi filloid tümör, 72 tanesi fibroadenom grubunu oluşturmuştur. Olgulardan 140 tanesi meme US, 103 tanesi MG ve 20 tanesi MR ile değerlendirilmiştir. Mammografi incelemeleri rutin inceleme protokolü olan kraniokaudal (CC) ve mediolateral-oblik (MLO) pozisyonlarda yapılmıştır. Gerekli hastalarda ek inceleme pozisyonlarına başvurulmuştur. Meme B-mod US incelemeleri Renkli Doppler US incelemeleri ile eş zamanlı olarak aynı cihaz ve prob ile gerçekleştirilmiştir. Renkli Doppler?de patolojik damarların sayısı, lezyon içerisinde ve çevresindeki yerleşimleri değerlendirilmiştir. Tüm hastaların meme MR incelemeleri 1,5 Tesla MR cihazı ile özel meme koili kullanılarak, SNR? yi arttırmak için SENSE Paralel görüntüleme?den yararlanılarak gerçekleştirilmiştir. Rutin MR parametreleri olarak tüm hastalardan TSE T1 ve T2 ağırlıklı yağ baskılamalı aksiyal, gradient eko T1 ağırlıklı aksiyal, kontrastlı dinamik T1 ağırlıklı aksiyal ve postkontrast T1 ağırlıklı aksiyal sekanslar uygulanmıştır. Tüm görüntüleme yöntemlerinde olgular BI-RADS ölçütlerine uyularak değerlendirilmiştir. Tüm görüntüleme yöntemlerinde kitlenin boyutu, lokalizasyonu, şekli, kenar özellikleri, sınır özellikleri, ekojenitesi, dansitesi, iç yapısı, vaskülaritesi, yapısal distorsiyon ve kalsifikasyon olup olmadığı, meme parankim paterni ve eşlik edebilecek aksiller lenfadenoatiler incelenmiştir. MR incelemesinde bunlara ek olarak lezyonların dinamik kontrastlanma özellikleri ve zaman-sinyal intensite eğrileri değerlendirildi. Filloid tümör ve fibroadenom grubu BI-RADS ölçütlerine göre nonparametrik test olan ki-kare testi ile karşılaştırıldı. Radyolojik yöntemlerin lezyon boyutu değerlendirmedeki uyumu Pearson korelasyon testi ile değerlendirildi. P < 0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Fibroadenom olgularının yaş ortalaması 43.0, filloid tümörün yaş ortalaması 36.6 olarak saptandı. Lezyon yerleşimi her iki tümör grubunda da sağ ÜDK idi. MG ve US?da lezyon şekli fibroadenom grubunda oval, filloid tümör grubunda lobuler olarak değerlendirildi (p < 0.05). Kenar özellikleri hem MG?de hem US?da fibroadenom olgularında keskin iken, filloid tümör olgularında mikrolobule idi (p < 0.001). US eko yapısı fibroadenom grubunda homojen hipoekoik, filloid tümör olgularında kistik değişiklikler ve heterojenite nedeniyle kompleks olarak değerlendirildi (p < 0.001). Lezyon boyutu fibroadenom grubunda 0-2 cm. aralığında yer alırken, filloid tümör grubu daha büyük olup 3-4 cm. aralığında yer aldı (p<0.001). Renkli Doppler US ile fibroadenom grubunda hipovaskülerite, filloid tümör olgularında ise hipervaskülerite saptandı (p < 0.001) BI-RADS ölçütlerine göre yapılan sınıflama sonucu fibroadenom grubunda BI-RADS 3, filloid tümör grubunda BI-RADS 4 idi (p< 0.001). MR ile değerlendirilen olgu sayısı az olduğu için iki grup arasında anlamlı çıkan farklılık izlenmedi. SONUÇ: Sonuç olarak, kadın popülasyonunda çok sık karşılaşılan fibroadenomun tanısının ve filloid tümörle ayrımının yapılabilmesinde MG, US ve MR oldukça yararlı olmakta ve filloid tümör olgularının vakit kaybetmeden cerraha yönlendirilmesinde önemli katkılar sağlamaktadır.

AdenomlarLenf nodlarıManyetik rezonans görüntüleme+3
Lale Duman
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer hücreli kanser olgularında yapılan take işleminde konvansiyonel yöntem ile ilaç salınımlı partikül kullanılımının karşılaştırılması: Retrospektif çalışma

AMAÇ VE HİPOTEZ: Unrezektabl evrede karaciğer hücreli kanser (KHK) hastalarında sağ kalım avantajı sağlayan tek palyatif tedavi yöntemi transarteryal kemoembolizasyondur (TAKE). Ancak TAKE işleminde kullanılan kimyasal ajanlar; embolik materyaller ve teknik detaylarda konsensüs yoktur. İlaç salınımlı partikül (drug eluting beads-DEB) yeni geliştirilmiş bir metottur. Konvansiyonel yönteme göre, tümörde daha etkin nekroza yol açtığı ve daha iyi tolere edildiği saptanmıştır. Ancak sağkalımdaki faydaları tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı konvansiyonel TAKE ve DEB TAKE yöntemi ile tedavi edilmiş unrezektabl KHK hastalarında izlenen tümör cevap oranlarını; işleme bağlı gelişen komplikasyonları ve hastaların sağ kalımlarını karşılaştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde 2004- 2013 yılları arasında unrezektabl KHK hastalarına uygulanmış olan TAKE işlemleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tümör besleyici arteri kateterize edilerek konvansiyonel yöntemde lipiodol ve doksorubisin karışımı verilmesi ardından polivinil alkol ile embolizasyon işlemi uygulanmıştır. DEB TAKE yönteminde ise DC Bead partikülleri doksorubisin ile yüklenerek tümör besleyici arterine uygulanmıştır. İstatiksel analiz için Kaplan Meier metodu (Wilcoxon ve log rank testleri), ki kare testi; bağımsız değişkenlerde t-testi kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya 64 hastaya yapılmış 92 TAKE işlemi dahil edildi. Konvansiyonel grupta 41 işlem (%44,5); DEB grubunda 51 işlem (%55,5) uygulandı. TAKE gruplarının cinsiyet, yaş dağılımları; etiyoloji; Child-Pugh-Okuda-BCLC-CLIP evreleri; tümör sayısı ve boyutları; TAKE işlem sayıları açısından farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Okuda evre I olan hastalarda DEB TAKE tedavisi sonucu tümör rasyonel cevap oranlarının daha fazla olduğu görülmüştür (%50'e karşılık %77,8; p=0,018). Karaciğer absesi gibi ciddi yan etkiler konvansiyonel grupta daha sıklıkla izlenmiştir (%26,8'e karşılık %3,9; p=0,002). Medyan sağkalım süreleri konvansiyonel grupta 8,3 ay (0,9-15,7); DEB grubunda 18,3 ay (9,7-26,9; p=0,004) olarak hesaplanmış olup DEB TAKE grubunda daha yüksektir. SONUÇ: TAKE uygulamalarında henüz standart bir metot bulunmamaktadır. Farklı metotların sağkalıma olan faydaları ise tartışmalıdır. Çalışmamızın sonuçları DEB TAKE yönteminin seçilmiş KHK hastalarında etkili ve güvenli bir tedavi olduğunu göstermiştir. Sağ kalım süreleri DEB TAKE grubunda konvansiyonel gruptan daha yüksek bulunmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Karaciğer hücreli kanser, ilaç salınımlı partikül, transarteryal kemoembolizasyon

KaraciğerKaraciğer neoplazmlarıKarsinoma-hepatoselüler+4
Haluk Kaya
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koaksiyel yarı otomatik kesici iğne biyopsisi ile transtorasik ince iğne biyopsileri

Bu çalışma; Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi RadyodiagnostikBölümünde Kasım 2007 - Temmuz 2009 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmada, BTeşliğinde yapılan 116 transtorasik iğne biyopsileri değerlendirilmekte olup, bunların 5'ibiyopsisi 2. kez tekrarlanan hasta idi. Çalışmada yer alan hastaların yaş aralığı 25- 90 yaşolup yaş ortalaması 62 idi.Kor biyopsi yapılan 109 lezyonun 47'si (%43) spesifik malign, 24'ü (%22)nonspesifik malign, 6'sı (%6) spesifik benign, 26'sı (%24) nonspesifik benign olarakhistopatolojik tanı aldı. Kor biyopsisinin sensitivitesi %81,6, spesifitesi %100 olup, tanısaletkinlik %85 olarak bulundu.2-5cm arasındaki konsolidasyonlu ve konsolidasyonsuz kitle lezyonlarındasensitivite ve tanısal etkinlik 2-3cm arasındaki konsolidasyon ve konsolidasyonsuz kitlelezyonlarından düşük bulundu.Sonuçlarımıza göre; spesifik tanı koymada İİAB'leri, tru-cut ve kombine biyopsilerile karşılaştırıldığında düşük başarıya sahiptir.İşlem esnasında ve sonrasında, komplikasyon olarak; 29 (%25) hastadapnömotoraks, 32 (%27,6) hastada parankimal hemoraji ve 1 (<%1) hastada hemoptiziizlenmiştir.Pnömotoraks gelişimi ile cinsiyet, yaş, nekroz amfizem veya kavite varlığı arasındaistatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Pnömotoraks gelişimi lezyonun derinliği veyalezyonun morfolojisi ile ilişkili idi.Gelişen pnömotoraksın tedavisi için göğüs tüpü takılma oranı ile cinsiyet, yaş,lezyon boyutu, lezyon morfolojisi, nekroz veya kavite varlığı arasındaki fark istatistikselolarak anlamlı bulunmadı. Göğüs tüpü takılması ile derin yerleşimli lezyonlar veyaamfizem arasında istatistiksel anlamlılık vardı.Parankimal hemoraji gelişimi ile cinsiyet, yaş, amfizem veya kavite varlığı arasındafark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Parankimal hemoraji ile küçük lezyon boyutu,derin yerleşimli lezyon, lezyon morfoloji veya nekroz varlığı arasında istatistiksel olarakanlamlılık vardı.

Akciğer neoplazmlarıBiyopsiBiyopsi-iğne+3
Ali Tüten
Karadeniz Technical University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken dönemde sakroiliit tanısında ADC değerlerinin etkinliği, klinik ve laboratuar ile ADC değerlerinin korelasyonu

GİRİŞ VE GENEL BİLGİLER: Seronegatif spondiloartropatiler (SpA) romatoid faktör ya da romatoid nodül ile ilişkili olmayan, orijini net olarak belirli olmayan heterojen bir hastalık grubudur. Seronegatif spondiloartropatiler ankilozan spondilit (AS), psöriatik artrit, reaktif artrit (ReA, Reiter sendromu), enflamatuar bağırsak hastalıkları ile ilişkili enteropatik artrit (EA) ve klasifiye edilemeyen artritler olarak gruplandırılır. Esas olarak aksiyel iskeleti özellikle de sakroiliak eklemleri etkileyen enflamatuar hastalıklardır. Sakroiliak eklemin enflamasyonu anlamına gelen sakroiliit seronegatif spondiloartropatilerin en önemli tanı kriterlerinden biridir. Enflamatuar bel ağrısı ve bazen eşlik eden gluteal bölgede ya da kalçada olan ağrı gibi klinik semptomlara neden olur. Enflamatuar bel ağrısını mekanik bel ağrısından klinik olarak ayırmak zor olduğundan sakroiliit tanısında görüntüleme yöntemleri önem kazanmakta ve kullanılmaktadır. Konvansiyonel radyografi ilk tercih edilen görüntüleme yöntemidir. Ancak bu tetkiklerde sakroiliitin belirgin hale gelmesi 2-5 yılı bulmakta ve bu da tanıyı geciktirmektedir. Yapılan çalışmalar ESSG (European Spondyloarthropathy Study Group) kriterleri, modifiye New York kriterleri, ASAS (Assessment of SpondyloArthritis International Society) kriterleri ile bile teşhisin gecikebileceğini göstermiştir. Bu noktada manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ön plana çıkmakta, erken tanıda yardımcı olmaktadır. Direkt grafi ile birlikte MRG bulguları da artık tanı kriterleri arasında yer almaktadır. Laboratuar tetkikleri normal olup MRG ile sakroiliak eklemde enflamasyon saptanan olgular mevcuttur (9). MR görüntüleme yöntemlerinden biri olan difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DAG) biyolojik dokuların fiziksel yapısı hakkında mikroskopik düzeyde bilgi veren bir yöntem olup doku su moleküllerindeki protonlarda hızlanmış ya da kısıtlanmış mikroskopik difüzyon herketlerinin ölçümü esasına dayanan fonksiyonel bir görüntüleme tekniğidir. Apparent Diffusion Coefficient (ADC) terimi ise difüzyonel hareketin hızını ifade eder. DAG, kas, kıkırdak ve diğer yumuşak doku patolojilerinde, travmatik kemik iliği ödeminin gösterilmesinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Çalışmamızın amacı da sakroiliitin erken döneminde sakroiliak eklem yüzlerine komşu subkondral kemik iliğinde olabilecek değişiklikleri DAG ile göstererek hastalığın erken tanısına yardımcı olmak ve ayrıca ölçülen ADC değerleri ile klinik ve laboratuar parametreler (ESR, CRP, HLA B-27) arasında korelasyon olup olmadığını bulmaya çalışmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 1 Mayıs 2010 ? 30 Ağustos 2011 tarihleri arasında, hastanemize enflamatuar bel ağrısı şikayetiyle başvuran, seronegatif spondiloartropati tanısı alan, tedavi almamış, 16-62 yaş arası, sakroiliak MRG tetkiki yapılan 62 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Gebeler, spinal implantları bulunanlar, psikiatrik rahatsızlıkları olanlar, kronik bel ağrısına yol açabilecek malignite veya metabolik hastalık gibi diğer hastalıkları olanlar, kemik ve eklemleri tutan enfeksiyonu bulunanlar (brucella vb.) ve klostrofobisi olanlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Hastaların sakroiliak eklem MRG tetkikleri 1.5 tesla MR cihazı kullanılarak, koronal-oblik planda alınan STIR ve hızlı spin eko T1, transvers planda alınan yağ baskılamalı hızlı spin eko T1 ve hızlı spin eko T2 sekansları ile yapılmıştır. Ayrıca EPI tekniği ile; 50 sn/mm², 400 sn/mm² ve 800 sn/mm² b değerlerinde, koronal-oblik planda, sakroiliak eklemlerden difüzyon ağırlıklı görüntüler elde olunmuş ve ADC haritaları oluşturulmuştur. ADC haritasında, sakroiliak eklem yüzlerine komşu subkondral kemik iliği alanlarına ROI (region of interest) yerleştirilerek ADC değerleri ölçülmüştür. Kontrol grubu olarak aynı yaş grubunda olan, sakroiliak MRG tetkiki yapılmış, normal klinik ve laboratuar parametreleri olan, enflamatuar bel ağrısı şikayeti bulunmayan 40 hasta kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol grubunda ölçülen ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olup olmadığı ?Bağımsız örneklem t testi (Independent Samples t test)? kullanılarak, çalışma grubundaki ADC değerleri ile klinik ve laboratuar parametreleri arasındaki ilişki ise ?Pearson korelasyon testi? ve ?Mann-Whitney U testi? kullanılarak değerlendirilmiştir. BEKLENTİLER VE BİLİMSEL KATKILAR: Difüzyon ağırlıklı görüntüleme, yeni MR görüntüleme tekniklerinden olup farklı biyolojik dokularda su protonlarının farklı serbest hareket özellikleri temeline dayanmaktadır. Literatürde özellikle benign kompresyon fraktürleri, metastaz, hemanjiom ve disk dejenerasyonlarının erken tespitinde faydalı olduğu gösterilmiştir. Malignite ile tüberküloz ve piyojenik enfeksiyonlar gibi spinal enfeksiyonların ayrımında da, kısıtlamaları olsa bile, kullanılmaktadır. Enflamatuar hastalıklarda, normal kemik iliği ile karşılaştırıldığında enflamasyon alanlarında yüksek ADC değerleri elde edilmektedir (Normal kemikte 0.23 × 10?³ mm²/sn, benign vertebral fraktürde 1.94 × 10?³ mm²/sn, patolojik vertebral fraktürde 0.82 × 10?³ mm²/sn, tüberküloz spondilitte 0.98 × 10?³ mm²/sn). Bu çalışma ile erken dönemde spondiloartropati tanısının konmasında sakroiliak eklemin difüzyon ağırlıklı görüntülemesinde ADC değerlerinin etkinliğinin ve sensitivitesinin belirlenmesini, ayrıca ADC değerleri ile laboratuar ve bazı klinik parametreler arasında korelasyon olup olmadığını saptayabilmeyi amaçladık.

Esin Gezmiş
Baskent University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük boyutlu akciğer nodüllerinin Bilgisayarlı Tomografi ile saptanmasında Maksimum Intensite Projeksiyon (MIP) tekniğinin tanısal önemi

Akciğer patolojilerinde olası akciğer kanserinin öncülleri olabileceği için pulmoner nodüllerin erken ve doğru tanısı büyük önem taşır. Günümüzde pulmoner nodüllerin tanısında direkt röntgenogram öncelikli radyolojik modalite olarak yerini korumaktadır. Bilgisayarlı Tomografi (BT) ile değerlendirme ise pulmoner nodüllerin tanı ve takibinde günümüzde direkt röntgenogramdan sonra en sık kullanılan ve duyarlılığı en yüksek olan görüntüleme modalitesidir. Bu temel yöntemlerden başka Pozitron Emisyon Tomografi (PET) ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) de pulmoner nodül tespitinde daha az sıklıkla kullanılabilmektedir. Radyolojide özellikle küçük boyutlu pulmoner nodüllerin saptanmasının zorluğu önemli problemlerden birini oluşturmaktadır. Günümüzde BT ile takip edilen pulmoner nodüller; boyutlarına, yoğunluklarına veya lokalizasyonlarına bağlı olarak inceleme sırasında gözden kaçabilmektedir. Özellikle 1 cm altındaki nodüllerin BT ile saptanmasında teknik nedenlerden kaynaklanan yetersizlik oluşabilmektedir. Radyolojide küçük pulmoner nodüllerin tanısını yüksek duyarlılık ve hızla yapabilmek için çeşitli BT teknikleri üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bunlar arasında Maksimum İntensite Projeksiyon (MİP) görüntüleme ve Volume Rendering (VR) gibi üç boyutlu rekonstrüksiyon teknikleri, iki bağımsız okuma, kesit kalınlığını azaltma ve yeni bir BT temelli nodül tanı yöntemi olan Computer Aided Design (CAD) yer almaktadır. Bu yöntemlerden MIP tekniği, sıklıkla kullanılan üç boyutlu rekonstrüksiyon yöntemlerinden biri olup akciğer nodüllerinin saptanmasında rolü olduğuna dair çeşitli çalışmalar ve görüşler söz konusudur. Bu çalışmanın amacı BT incelemesi ile küçük boyutlu pulmoner nodül saptanan hastalarda, MIP tekniğinin, klasik yönteme göre duyarlılığının saptanması ve bu tekniğin nodül değerlendirme süresinde anlamlı düzeyde süre kısalması sağlayıp sağlamadığını belirleyebilmektir. Bu amaçla, etik kurul onayını takiben 2012 Nisan ile 2012 Aralık tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Hastanesine çeşitli şikayetlerle başvurup Radyoloji Anabilim Dalı'nda toraks BT değerlendirmesi ile akciğer nodülü saptanmış 69 hasta (339 nodül) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların 3 mm. kalınlıktaki aksiyel kesitleri ile aksiyel planda alınan MIP kesitleri farklı zamanlarda süre tutularak, ayrı ayrı iki radyolog tarafından önceki raporları dikkate alınmadan değerlendirilmiştir. Nodüllerin sayıları, boyutları, lokalizasyonları ve değerlendirme süreleri her bir yöntem için ayrı olarak kayıt edilmiştir. İstatistiksel incelemede, klasik 3 mm aksiyel kesit görüntüler altın standart grup kabul edilerek, MIP görüntülerin olduğu grup ile arasındaki uyum düzeyi "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. Ayrıca gruplar arasındaki raporlama süre farklılıklarının anlamlı olup olmadığı ise "Paired Sample T test" kullanılarak yapılmıştır. Her bir radyolog için 5 mm. altındaki ve 5-10 mm. arasındaki nodüllerin saptanmasında MIP tekniğinin duyarlılığı ayrı olarak hesaplanmıştır. Radyologlar arasındaki uyum da "intraklass korelasyon katsayısı" kullanılarak değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler sonucunda, radyologlar arası değerlendirme uyumu %86,8 saptanmış olup mükemmel uyumlu bulundu. Yapılan intraklass korelasyon testleri ile 1. radyoloğun MIP değerlendirmesinin altın standart ile uyumu 5 mm'den küçük nodüller için %78,6; 5-10 mm nodüller için %84,7 olarak hesaplandı. İkinci radyoloğun MIP incelemesinin altın standart ile uyumu ise 5 mm'den küçük nodüller için %90,3; 5-10 mm nodüller için %84,4 olarak hesaplandı. Bütün bu değerler p<0,05 olup gruplar arası uyum istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 1. radyoloğun MIP ile nodül tespitindeki duyarlılığı %81,4 iken 2. radyoloğun duyarlılık düzeyi %83,4 olarak saptandı. Raporlama süreleri açısından yapılan incelemede MIP görüntülerini değerlendirme sürelerinin altın standartla karşılaştırıldığında her iki radyolog için de raporlama sürelerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısalma bulundu. Sonuç olarak, akciğer nodüllerinin saptanmasında alternatif bir yöntem olarak MIP görüntüler kullanılmasının değerlendirme süresini anlamlı derecede kısalttığı ve altın standart olarak kabul ettiğimiz klasik aksiyel kesitlerdeki nodül sayılarına yakın, yüksek duyarlılıkta nodül saptama özelliği gösterdiği saptanmıştır. Bu verilere göre MIP görüntüleme, akciğer nodüllerinin değerlendirilmesinde klasik aksiyel kesitler yanında, hızlı ve güvenilir bilgi vermesi nedeni ile yardımcı yöntem olarak tercih edilebilecektir.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıManyetik rezonans görüntüleme+4
Pınar Güleryüz
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplant hastalarında fibrozis tanısında sonoelastografinin yeri

Renal allograft fonksiyon bozukluğunun araştırılmasında kullanılan en önemli inceleme yöntemi allograft biyopsisidir. Doppler ultrasonografi de renal transplant komplikasyonlarının ve rejeksiyonlarının tanı ve takibinde faydalı bir yöntemdir. Sonoelastografi, B mod ultrasonografi'den farklı olarak sert ve yumuşak natürdeki lezyonları ayırt edebilmekte ve sayısal veriler sunabilmektedir. Sonoelastografi yöntemi klinik muayenede el ile yapılan palpasyon ile benzerlik göstermektedir. Bu yöntemle saptanan lezyonun sertlik derecesi sayısal olarak da analiz edilebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, renal transplant hastalarında sonoelastografi yönteminin fibrozis tanısındaki etkinliğini araştırmaktır. Bu çalışma prospektif olarak Başkent Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 18 yaşını doldurmuş ve klinik olarak transplant böbrek biyopsisi önerilen erişkin hastalar dahil edilmiştir. Kliniğe biyopsi işlemi için başvuran hastalara dinamik sonoelastografik yöntemi olan akustik radyasyon kuvveti impulsu görüntülenmesi (ARFI), biyopsi işleminden hemen önce yapılmıştır. Biyopsi kararında ARFI ölçümler etkili olmamıştır. Tüm olgularda bölümümüzdeki Siemens Acuson S-3000 Ultrasonografi cihazı kullanılmıştır. Elde edilen ARFI ölçüm değerlerinin analizi SPSS 20 Windows için istatistik programı ile yapılmıştır. Hastaların transplantasyondan itibaren geçen sürelerinin ortalaması 7,8 yıldır. Böbrek vericisinin %78,5'i canlı %21,5'i kadavra vericisidir. 65 hastanın %16,9'ünde (n=11) kronik aktif humoral rejeksiyon, %56,9'unda (n=37) akut T hücreli aracılı rejeksiyon, %3,1'inde (n=2) akut humoral rejeksiyon, %1,5'inde (n=1) akut tübülointerstisyel nefrit ile uyumlu bulgular, %12,3'ünde (n=8) kronik kalsinörün inhibitör toksititesi, %1,5'inde (n=1) trombotik mikroanjiyopati bulguları saptanmıştır. Çalışmamızda Grade II ve III interstisyel fibrozis olan olgularda fibrozis oranı arttıkça ARFI ortalama değerinin de arttığı saptanmıştır. Biyopsi öncesi yapılan ARFI ölçümlerinin biyopsi yapılacak yer için yol göstermesi açısından da faydalı olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Renal transplant hastalarında dinamik sonoelastrografi tekniği olan ARFI yönteminin fibrozis tanısında faydalı olduğu görülmektedir.

Böbrek nakliElastografiFibroz+5
Aresh Soudmand
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass greftlerin değerlendirilmesinde kardiyak BT anjiyografinin etkinliği

Koroner Bypass Greftlerin Değerlendirilmesinde Kardiyak BT Anjiyografinin EtkinliğiAmaç: Çalışmamızda, koroner bypass grefti bulunan ve klinik olarak semptom ya da bulguları sebebiyle greftin görüntülenmesi gereken hastalarda greft patensisini değerlendirmede 64 kesitli BT ile elde olunan kardiyak BT anjiografinin etkinliğini saptamak amaçlanmıştır.Materyal-Metod: Çalışmaya Aralık 2008 - Mart 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda kardiyak BT Anjiyografi incelemeleri yapılan, koroner bypass grefti bulunan 33 hasta dahil edildi. Bu hastaların kardiyak BT anjiografi tetkik raporları ve görüntüleri, katater koroner anjiyografi incelemeleri, klinik takip bilgileri ve kardiyak BT anjioyografi sonrası yapılan diğer incelemeleri retrospektif olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalısmaya toplam 33 hastada 94 greft dahil edildi. Greftlerin 32 tanesi LIMA, 1 tanesi radial arter grefti, 61'i safen ven greftiydi. 64 kesit BT incelemesinde LIMA greftlerden 8' inde oklüzyon, 2' sinde %50 ve üzeri darlık saptanırken geri kalan 22 greft ise açık olarak değerlendirildi. 61 venöz greftin 16'sı oklude, 6'sı dar(%50 ve üzeri) ve 39'u açık olarak değerlendirildi. Bir adet radial arter grefti açık olarak değerlendirildi. Koroner katater anjiyografi incelemesi bulunan hasta grubunda, 64 kesit kardiyak BT incelemesinin duyarlılığı %95.4, seçiciliği %92.3, doğruluğu %93.7, pozitif öngörü değeri %91.3 ve negatif öngörü değeri %96 olarak bulundu. Tüm hasta grubu ele alındığında ise 64 kesit kardiyak BT incelemesinin duyarlılığı %95.4, seçiciliği %84.2, doğruluğu %86.9, pozitif öngörü değeri %65.6, negatif öngörü değeri %98.3 olarak bulunmuştur.Sonuç: Koroner bypass operasyonu sonrasında hastaların greftlerinin görüntülenmesinde 64 kesit BT ile elde olunana kardiyak BT anjiyografi incelemesi yüksek negatif öngörü değerine sahip non invaziv bir yöntemdir.

Koroner arter bypass
Mustafa Mahmut Barış
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreatikobiliyer patolojilerde manyetik rezonans kolanjiopankreatografinin tanısal değeri ve gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesi

Çalışmamızda, sık görülen pankreatobilier patolojiler için MRKP yönteminin etkinliğinin değerlendirilmesi ve gözlemciler arası uyumun irdelenmesi amaçlandı. Bu amaçla 345 MRKP tetkiki , incelemelerin kalitesi, safra yollarının görünürlüğü ve pankreatikobiliyer sistem patolojileri açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Sonuçlar bir gastroenterolog tarafından belirlenen gold standart yöntem (ERKP, PTK, operasyon, EUS, klinik izlem gibi) ile karşılaştırıldı.Gözlemciler arasında normal olguların ayırtedilmesi ile kolelityazisin, koledokolitiazisin, kitle varlığının ve akut pankreatitin saptanmasında mükemmel derecede uyum; akut kolesistitin saptanmasında iyi derecede uyum; izole safra yolu dilatasyonunun, kronik kolesistitin, safra yollarında benign darlığın ve kronik pankreatitin saptanmasında orta derecede uyum saptandı.MRKP'nin duyarlılığı ve seçiciliği sırasıyla ; normal bulguların saptanmasında %85,4 ve %89,3; kolelityazisin saptanmasında %90,0 ve %97,8; akut kolesistitin saptanmasında %74,2 ve %98,4; koledokolitiazisin saptanmasında %57,6 ve %99,0; safra yollarında benign darlığın saptanmasında %46,7 ve %98,5; kitle saptanmasında %72,7 ve %97,2; akut pankreatitin saptanmasında %63,6 ve %99,7 ve kronik pankreatitin saptanmasında % 57,1 ve %99,1 olarak bulundu. Artefakt 1 ve 2 arasında gözlemciler arası uyumda ve duyarlılıkta belirgin azalma saptandı.Sonuç olarak MRKP, başta kolelitiazis, koledokolitiazis, pankreatikobiliyer sistem kaynaklı kitleler, akut kolesistit, akut pankreatit ve kronik pankreatit gibi patolojiler olmak üzere pankreatikobiliyer patolojilerin değerlendirilmesinde güvenle ve etkin olarak kullanılabilir. Bununla birlikte taş boyutu ve lokalizasyonu ile ilişkili olarak koledokolitiazis olgularında ve darlıkların saptanması ile bening-malign ayrımının yapılmasında MRKP'nin daha az duyarlılığa sahip olduğu ve incelemelerin kalitesinin tanıya olumsuz etkileri gözardı edilmemelidir.Anahtar sözcükler : Manyetik rezonans kolanjiografi, pankreatikobiliyer patolojiler, koledokolitiazis, ERKP, PTK.

KolanjiyografiKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradManyetik rezonans görüntüleme+6
Çiğdem Karagöz
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventrikülomegali saptanan ve fetal beyin MRG ile incelenen fetuslarda normal serebral sulkal gelişimin ventrikülomegali olmayan olgularla karşılaştırılması ve ventrikülomegalinin sebep olabileceği sulkus gelişim geriliğinin fetal beyin MRG ile saptanması

Giriş ve Amaç:Fetal beyin gelişimi hücre proliferasyonu, nöronal migrasyon ve kortikal organizasyondan oluşan üç aşamada gerçekleşir. Sulkasyon kortikal gelişim ve olgunlaşmanın önemli bir göstergesidir.Fetal korteksteki gelişim bozuklukları, mental retardasyon, epilepsi, hipotoni ve spastisite gibi ciddi postnatal anormalliklere neden olabilir. Bu nedenle kortikal malformasyonlarda altta yatan sebebin araştırılması, varsa genetik ve kromozomal bozukluklukların saptanması, aileye verilecek danışmanlık yönünden de önem taşımaktadır. Amacımız ventrikülomegalisi olan fetuslarda ve SSS anormalliği bulunmayan fetuslarda sulkal gelişimin MRG ile değerlendirilmesi ve varsa kortikal gelişim geriliğinin saptanmasıdır.Gereç ve Yöntem:Çalışma Haziran 2004 ve Nisan 2010 tarihleri arasında prenatal USG tetkikinde fetal anomali saptanan veya şüphesi nedeniyle DEÜTF Radyoloji Ana Bilim Dalına refere edilen ve fetal MRG tetkiki yapılan olgularla gerçekleştirilmiştir. 103 MR incelemesi biri deneyimli pediatrik radyolog olmak üzere 2 radyolog tarafından birlikte değerlendirilmiştir. Sulkal gelişim değerlendirilirken Garel ve arkadaşlarının normal fetuslarda, fissür ve sulkusların MRG'de ortalama görülme zamanını bildiren çalışması referans alınmıştır.Bulgular:103 olgudan 67 tanesinde ventrikülomegali saptanmış olup, 37 olguda eşlik eden SSS anomalisi saptanmıştır. Ventrikülomegali saptanan 26 olguda, ventrikülomegalisi olmayan grupta 1 olguda serebral sulkal gelişim gerliği izlenmiştir. Ventrikülomegalisi olan olgulardan 17 tanesinde eşlik eden SSS anomalisi saptanmıştır.Ventrikülomegali ile serebral sulkal gerilik arasında istatistiksel anlamlılık saptanmışken (p=0.000), ventrikülomegaliye eşlik eden SSS anomalisi ile serebral sulkal gerilik arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmamıştır (p=0.082)Tartışma ve Sonuç:İzole ventrikülomegalili olgularda serebral matürasyonun ayrıntılı değerlendirilmesi aileye verilecek danışmanlık ve ileride karşılaşılacak problemler açısından prognozun belirlenmesinde oldukça önem taşımaktadır. Bu nedenle, özellikle izole ventrikülomegalili olgularda MR tetkikinin duyarlılığının ve prognostik değerinin belirlenebilmesi için, postnatal izlemlerin dahil edileceği geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.

BeyinFetüsHidrosefali+2
Sümeyra Doğan
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokal ileri invaziv meme kanseri olan hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtın dinamik meme MR ile değerlendirilmesi

AMAÇ: Lokal ileri invaziv meme kanseri olan hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtın kontrastlı dinamik meme MR ile değerlendirilmesi ve gold standart olan histopatoloji ile karşılaştırılmasıGEREÇ- YÖNTEM: Ocak 2002 ? Ekim 2011 tarihleri arasında lokal ileri invaziv meme kanseri tanısı ile neoadjuvan kemoterapi almış 38 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Tedavi öncesi / sonrası meme MR incelemesi olan ve tedavi sonrası cerrahi yapılan hastalar çalışmaya alınmıştır. Neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrasında mamografi, US ve meme MR incelemelerinde tümör boyutu değerlendirilmiş ve postoperatif patoloji sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Yanıt oranları RECİST (Response Evolution Criteria in Solid Tumors) 1.1 kriterleriyle değerlendirilmiştir.Meme MR incelemeleri 1,5 Tesla MR cihazı ( Gyroscan Achieva Intera, Philips ) ile elde edilmiştir.Olguların kemoterapi protokollerinde antrasiklin ve taksan grubu kemotöropetik ilaçlar kombine kullanılmış, 4 + 4 kürlük tedavi verilmiş, 7 olguya trastuzumab eklenmiştir.BULGULAR: Tedavi sonrasında MR ile %13,2 tam yanıt, %73,7 parsiyel yanıt, %10,5 stabil hastalık, 1 olguda %2,6 progresif hastalık saptanmıştır.Tedavi sonrası patolojik yanıt tipi ve MRG yanıt tipi arasında kappa testiyle orta düzeyde pozitif korelasyon mevcuttur (kappa: 0,63). Tedavi sonrası patolojik yanıt tipi ile mamografik yanıt tipi arasında kappa testi ile zayıf uyum bulunmuştur (kappa: 0,2). Tedavi sonrası patolojik yanıt tipi ile USG yanıt tipi arasında da kappa testi ile zayıf uyum vardır (kappa: 0,2).SONUÇ: Kontrastlı dinamik meme MRG patolojik verilerle karşılaştırıldığında neoadjuvan kemoterapiye yanıtın belirlenmesinde diğer tanı yöntemlerinden daha etkin bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: NAK, meme MR, Lokal ileri meme kanseri

Antineoplastik ajanlarKemoterapi-adjüvantManyetik rezonans görüntüleme+2
Özge Orbay
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral anevrizmaların değerlendirilmesinde yeni bir yöntem : 3-boyutlu bilgisayarlı tomografik angiografi

Mehmet Dilek
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distal obstrüktif azoospermik ve oligospermik hastaların transektal US ile değerlendirilmesi

Altan Kesici
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksiller ve subklavian ven stenoz ve oklüzyonlarının tanısında renkli dubleks dopper ultrasonografi ve venografinin karşılaştırılması

Kağan Çeken
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solid meme kitlelerinde renkli doppler US`nin ayırıcı tanıya katkısı

Kemal Ersoy
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çene patolojilerinin saptanmasında grafi ile dental bilgisayarlı tomografinin karşılaştırılması

Veysel İnci
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Damar içi kontrast madde kullanımıyla tetiklenen nefropatinin renkli doppler US ile değerlendirilmesi ve laboratuvar verileriyle karşılaştırılması

Kontrast madde nefropatisi (KMN) iyotlu kontrast madde kullanımı sonrası görülen, hastanede yatıs süresini uzatan ve uzun dönemde mortalite oranlarında artısa neden olan klinik olarak önemli bir komplikasyondur. Biz bu çalısmada iyotlu kontrast madde kullanılan hastalarda her iki böbrek arkuat ve interlober arter dallarından elde edilen Doppler parametrelerinde farklılık olup olmadıgını arastırdık. Nisan 2006 ? Temmuz 2007 arasında, intravasküler iyotlu kontrast madde kullanılan ve KMN gelisen ve gelismeyen 92 hastanın Renkli Doppler Ultrason verileri prospektif olarak degerlendirildi. Hastaların her iki renal arter arkuat ve interlober arter dallarından RDUS ile tetkik öncesi, tetkik sonrası 1-3 saat içerisinde ve tetkik sonrası 4. günde, Peak Systolic Velocity, End Diastolic Velocity, Resistive Index, Pulsatility Index, Acceleration Time ve Acceleration Index degerlerini ölçüp karsılastırdık. Es zamanlı olarak biyokimyasal analizler için kan ve idrar örnekleri alındı (serum kreatinin, sistatin C ve -2 mikroglobulin, idrar mikroalbumin). Sonuç olarak; verilen kontrast madde hastalarda klinige yansımayan olası vazokonstriksiyona baglı RI ve PI degisikliklerine yol açmaktadır. Elde edilen RI ve PI degisiklikleri, kontrast nefropatisinin gelisiminde temel patofizyolojik mekanizmaları arasında yeralan, renal perfüzyon bozuklugu ve vazokonstriksiyona baglı oldugu görüslerini desteklemektedir. Çalısmamızda kontrast madde nefropatisi gelisen hastalarda her iki böbrekten elde edilen Doppler parametrelerinin uyumlu olmamasının nedeni nefropati gelisen hastaların sayısının az olması olabilir. Bu nedenle bu parametreler genis hasta grupları ile yapılan çalısmalarda degerlendirilmelidir.

Böbrek yetmezliği-kronikKontrast maddeler
Ediz Çakır
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisi yapılan hastalarda işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyinin ağrı algısı üzerine etkisi

Erken evre ve organa sınırlı prostat kanseri tanısında altın standart yöntem ise transrektal ultrasonografi eşliğinde prostat biyopsisidir.Ağrı kontrolü amacıyla en yaygın kullanılan iki yöntem rektal lidokainli jel uygulaması ve periprostatik lokal anestezi infiltrasyonudur.Ağrı algısı üzerine etkili bir diğer faktör ise kaygı düzeyidir. Bu verilerden hareketle sunulan çalışmada, prostat biyopsisi yapılan hastalarda işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyinin ağrı algısı üzerindeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır.Ocak 2008 - Haziran 2008 tarihleri arasında, ADÜ Üroloji Anabilim Dalı'nda ya da dış merkezli üroloji departmanlarında yapılan PSA ölçümleri ve PRM bulguları sonucunda prostat kanseri öntanısıyla prostat biyopsisi yapılmak üzere ADÜ Radyoloji Anabilim Dalı'na refere edilen 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Her hastadan randevulama sırasında, hemen biyopsi işlemi öncesinde ve patoloji sonucunu alma aşamalarında toplam 3 kez STAI-1 kendini değerlendirme formu doldurması istendi. STAI formları, tüm dünyada kişilerin kaygı düzeyini değerlendirme altın standart kabul edilen kaygı ölçekleri olup, STAI-1; anlık (durumluk) kaygıyı, STAI-2 ise sürekli kaygıyı ölçmede kullanılır. Bu çalışmada hastaların prostat biyopsisi işlemine bağlı kaygı düzeylerini değerlendirmek amacıyla STAI-1 ölçeği kullanıldı. Kendini değerlendirme formunda toplam 20 sorgulama mevcuttu ve hastalar her soruyu 1-hiç, 2-biraz, 3-oldukça ve 4-tamamen seçeneklerinden birisi ile cevaplandırdı. Olumsuz soruların puanlamaları tersine çevrilerek her aşama için Durumluk Kaygı Ölçeği (DKÖ) skoru hesaplandı.Hastalar 1 ? 55 gün arasında randomize olarak randevulandı.Anestezi yöntemi olarak tüm hastalara rektal lidokainli jel uygulandı. Her iki periferik zondan 4'er adet ve sağ ve sol transizyonel zonlardan birer adet olmak üzere toplam 10 örnekleme yapıldı, lezyon tespit edilenlerde lezyon örnekleri alındı. Tüm biyopsi işlemleri tek uygulayıcı tarafından gerçekleştirildi.Biyopsi tamamlandıktan hemen sonra hastaların işlemde duydukları rahatsızlık ve ağrı ile ilgili VAS skorları kaydedildi. Hastalar, geçmiş ağrı deneyimlerine dayanarak toplam 21 sorgulamayı 0 - 10 arasında puanladı.SPSS 10.0 istatistik programı kullanılarak işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyi ile işlemde hissedilen ağrı arasındaki korelasyon araştırıldı.19 olgu prostat AdenoCA, 1 olgu H-PIN, diğer olgular prostatit ya da BPH tanısı aldı.Korelasyon testlerinde hemen işlem öncesinde ve patoloji sonucunu alma aşamalarında DKÖ skoru ortalamasının randevu alma aşamasındaki DKÖ skoru ortalamasına göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu saptandı.İşlem öncesi ve sonuç alma aşamalarında ölçülen kaygı düzeyi ile VAS skoru ortalaması arasında iyi düzeyde ve doğru yönde korelasyon tespit edildi.Biyopsi işlemi, randevulamadan itibaren 10 günden uzun sürede gerçekleştirilen hastalarda hem DKÖ, hem de VAS skoru ortalamaları ilk 10 gün içinde yapılan hastalara göre anlamlı ölçüde yüksek bulundu.Hastanın yaşı, prostat bezinin boyutları ve eşlik eden patolojik tanı ile ağrı algısı arasında korelasyon saptanmadı.Çok kadranlı biyopsilerin yaygınlaşması, tarama programlarının getirisi olarak biyopsi yaşının giderek düşmesi ve rebiyopsi oranlarının artması sonucunda TRUS-Bx, hastalar için daha ağrılı hale gelmektedir. Bu bulgular, prostat biyopsisinde hasta konforunu artırma gereğine, dikkatlerin ağrı kontrolüne ve dolayısıyla daha etkin anestezi yöntemlerinin arayışına yönelmesine neden olmaktadır.Sunulan çalışma, TRUS-Bx'te işlem öncesi bekleme süresi ve kaygı düzeyi ile işlemde hissedilen ağrı algısı arasındaki ilişkiyi değerlendiren ulaşılabilen İngilizce literatürdeki ilk çalışmadır. Çalışmanın sonuçlarına göre kaygı düzeyinin hemen işlem öncesinde belirginleştiği ve sonuç alma aşamasında daha da arttığı saptanmıştır. Ayrıca kaygı düzeyi ile işlemde hissedilen ağrı arasında iyi derecede korelasyon bulunduğu anlaşılmaktadır.Bu çalışma, hasta sayısının göreceli düşük olması ve farklı anestezi yöntemlerinin ağrı algısı üzerindeki etkisinin karşılaştırılmamış olması gibi limitasyonlara sahip olup bir ön çalışma kabul edilebilir.Sonuç olarak TRUS-Bx'te hastanın konforu ve işleme uyumunu artırmak amacı ile biyopsi işleminin en kısa sürede yapılması ve özellikle kaygı düzeyi yüksek olgularda daha etkin anestezi yöntemlerinin kullanılmasının ağrı algısı üzerinde olumlu etkide bulunabileceği düşünülmektedir.

Ağrı şiddetiProstat
Tülay Saraçoğlu
Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

MRG ile fokal karaciğer lezyonlarının karakterize edilmesinde Gd-BOPTA' nın rolü

Günümüzde kontrastlı MR incelemeleri, fokal karaciğer kitlelerinin sayı ve lokalizasyonlarının doğru olarak belirlenmesi ve karakterize edilmesinde önemli bir role sahiptir.Gadobenate dimeglumine (Gd-BOPTA) diğer gadolinyum içerikli kontrast maddelerden farklı olarak hem ekstrasellüler kontrast ajan, hem de karaciğer spesifik kontrast ajan özelliğini birlikte gösterir. IV doz %3-5 oranında fonksiyonel hepatositler tarafından tutulur ve safra yolu ile elimine edilir. Karaciğer hücreleri tarafından tutulan kontrast ajan diğer konvansiyonel gadolinyum içerikli ajanlara oranla T1 relaksasyon zamanını iki kat uzatarak normal karaciğer parankiminin uzun süre (yaklaşık 40-120 dakika) kontrastlanmasını sağlar. Bu kontrastlanma özelliği fokal karaciğer lezyonlarının güçlü kontrastlanmış olan normal karaciğer parankiminden daha yüksek oranda ayırt edilmesini sağlar. Ayrıca hepatospesifik kontrast ajan, hepatosit orijinli tümörlerin hepatosit orijinli olmayan tümörlerden ayırt edimesinde de etkilidir.Bu çalışmanın amacı, Gd-BOPTA kullanılarak elde edilen dinamik ve geç faz MR incelemesi ile fokal karaciğer lezyonlarının kontrastlanma paternlerinin belirlenmesi ve lezyonların karakterizasyonuna katkısının saptanmasıdır.Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp fakültesi (DEÜTF) Radyoloji Anabilim Dalı'nda Mart 2007- Nisan 2008 tarihleri arasında ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi yöntemleri ile karaciğerde primer ya da metastatik tümörü ya da tümör şüphesi alan yaşları 18-77 arasında değişen (ortalama: 55.98), 27 erkek 23 kadın toplam 50 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Üç olgu histopatolojik tanı elde edilememesi ve ya izlemden çıkması nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 47 olguda toplam 59 lezyon saptandı. Kırk üç lezyonun histopatolojik tanısı elde edildi.Tüm hastaların MR incelemesi 1.5 Tesla MR cihazı (Philips Gyroscan Intera Release 8, Eindhoven, Hollanda) ile gerçekleştirildi. Görüntüleme sekansları T2 Spectral Saturation with IR (SPIR), Single Shot T2, T1 fast field echo (FFE) in-phase (IP) ve out-phase (OP), kontrast madde enjeksiyonu ardından dinamik ve ort 60-90 dak. sonra hepatobilier faz, T1 Water Selective Excitation (WATS) olarak seçildi.Saptanan lezyonlar dinamik inceleme ve hepatobilier fazda gösterdikleri kontrastlanma paternlerine göre sınıflandırıldı.Hepatobilier fazda (60-90. dak.) kontrastlanma paternleri değerlendirildiğinde; HSK' ların diferansiasyon derecesi, rezidü hepatositlerin fonksiyon gösterip göstermemesi ve lezyon içeriğine bağlı olarak değişik kontrastlanma paternleri izlenebildiği görüldü. Metastazlarda izlenen periferal halkasal hipointensite özelliğinin ayırıcı tanıda anlamlı katkı sağladığı belirlendi. Özellikle atipik FNH' lerin değerlendirilmesinde hepatobilier faz görüntülerin ayırıcı tanıya katkı sağladığı izlendi.Sonuçta; fokal karaciğer lezyonlarının karakterizasyonunda özellikle dinamik inceleme ile spesifik özellikler göstermeyen lezyonlarda ayırıcı tanıda hepatobilier faz görüntülerin önemli katkılar sağladığı görülmektedir.

Manyetik rezonans görüntüleme
Işın Ceylan
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominal aort anevrizmalarının endovasküler stent-greft ile tedavisi sonrasında anevrizma boyun çapı ve boyun açısı ile anevrizma çapındaki değişikliklerin BT-anjiografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Abdominal aort anevrizmalarının (AAA) endovasküler stent-greft ile tedavisi (EVAR) sonrasında aort anevrizma morfolojisinin yeniden modellenmesinde, anevrizma çapı ve anevrizma boyun çapı ile boyun açısındaki erken dönem değişikliklerin değerlendirilmesi ve iki farklı stent-greft tipinin bu yönlerden incelenmesiyle endovasküler abdominal aort anevrizma tedavisi sonrası takibe farklı bir boyut getirilmesi amaçlanmıştır.Gereç-Yöntem: AAA nedeniyle Aralık-2004 ile Mart-2008 tarihleri arasında EVAR ile tedavi edilen 70 olgu değerlendirildi. Bu olgulardan pre-operatif ve post-operatif BT-A tetkikleri merkezimizde yapılan 33 olgu çalışmaya dahil edildi. Tedavide 17 olguda stent-1 (Talent, Medtronic, USA), 16 olguda stent-2 (Excluder, Gore, USA) stent-greftler kullanıldı. Post-operatif ilk 6 aydaki tetkikler değerlendirildi. Olguların BT-anjiografi tetkiklerinde aksiyel kesitlerden anevrizma çapı ve boyun çapı ile MPR görüntülerden boyun açısı ölçüldü.Bulgular: İlk 6 aylık post-operatif dönemde, endovasküler tedavi sonrasında anevrizma boyun çapında istatiksel olarak anlamlı ortalama 1.12 mm artış gösterdiği (p<0.001) ve anevrizma kesesi çapında ortalama 1.3 mm küçülme (p<0.001) olduğu izlendi. Anevrizma boyun açısında da istatiksel olarak anlamlı ortalama 5.38° azaldığı (p<0.001) tespit edildi. Kullanılan iki ayrı stent-greft tipinde anevrizma çapı ile boyun açısındaki değişikliklerin benzer olduğu saptandı (sırasıyla p=0.901 ve p=0.190). Anevrizma boyun çapında ise stent-1'in, stent-2'e oranla daha anlamlı artış gösterdiği belirlendi (p=0.015).Sonuç: Aortik stent-greftler abdominal aort anevrizma morfolojisinde değişikliklere yol açmaktadır. Preoperatif ve postoperatif anevrizma morfolojisinin karşılaştırılması tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesine ve olası komplikasyonların öngörülmesine olanak sağlayabilir. Bizim çalışmamızda ele aldığımız üç kriterde EVAR sonrasında anlamlı değişiklikler gösterilmiştir. Daha önceden belirlenmiş objektif morfolojik kriterlere ek olarak tedavi sonrası değerlendirmelerde anevrizma boyun açısının da incelenmesinin endovasküler anevrizma onarımı takibine katkıda bulunacağı görüşündeyiz.

Ömür Gencel
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl Skleroz (MS) hastalarında motor uyaranlara karşı beyinde oluşan aktivite değişikliklerinin fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRG) ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, Multipl Skleroz (MS) hastalığının iki farklı klinik subtipinde; Relapsing-Remitting MS (RRMS) ve Klinik İzole Sendrom (KİS) hastalarında, basit motor task ile beyinde oluşan fonksyonel adaptif değişiklikleri fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMRG) yöntemi ile araştırdık. Bu değişikliklerin yaş, hastalık süresi, özürlülük (disabilite) derecesi ve tedavi şekline göre değişkenlik gösterip göstermediğini ve normal kontrol grubu ile arasındaki farklılıkları araştırdık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 8 Klinik İzole Sendrom tanılı, 12 Relapsing-Remitting MS tanılı hasta ile benzer yaş ve cinsiyet özellikleri gösteren 10 sağlıklı, toplamda 30 olgu dahil edildi. Her olguya fonksiyonel Manyetik Rezonans görüntülemesi (fMRG) sırasında saniyede 3 defa olmak üzere sağ elinin parmaklarına fleksiyon-ekstansiyon hareketi yaptırıldı. Elde edilen verilere MR cihazına bağlı iş istasyonunda görüntü analizi programı ile istatistiksel parametrik haritalama (statistical parametric mapping: SPM) yapıldı. Z-skoru, standart sapma, korelasyon, -log p-değeri haritaları elde edildi. Her iki serebral hemisfer için simetrik olarak 11 ayrı kortikal bölge seçilerek stimulasyon siklusu süresince gerçekleşen sinyal değişimleri elde edildi.İstatistiksel analizde, grup ortalamalarının karşılaştırılmasında nonparametrik testler (Kruskal-Wallis, Mann-Whitney U-testi) ve bağımsız grup oranlarının karşılaştırılmasında Pearson ki-kare testi kullanıldı. Yaş, hastalık süresi ve EDSS skoru ile kortikal aktivite arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için Spearman Korelasyon Analizi yapıldı.Bulgular: RRMS Grubunda sol presantral ve postsantral girus ile *sol süperior frontal girusta, KİS Grubunda sol presantral girus, sol ve *sağ postsantral giruslarda, Kontrol Grubunda ise sol presantral ve postsantral giruslarda yüksek aktiviteler (z-skoru > 5) saptandı. Sağda postsantral girusta ve solda anterior singulat girusta ölçülen Z-skoru değerleri KİS grubunda, RRMS grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı (sırası ile *p = 0.021 ve *p = 0.025) olarak yüksek bulundu. RRMS grubunda sol talamusta ölçülen z-skoru değerleri kontrol grubuna göre anlamlı (*p = 0.022) azalmış olarak bulundu. KİS grubunda ölçülen kortikal aktivite değerleri, kontrol grubuna göre sağ postsantral girusta (alan 2) yaklaşık 2,5 kat fazla bulundu, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p > 0.05).Yaş artışı ile RRMS grubunda, sağ ve sol postsantral girusta güçlü korelasyon gösteren (sırası ile r = -0.594, *p = 0.042, r = -0.585, *p = 0.046) yaş ile ilişkili kortikal aktivitede azalma tespit edildi. KİS grubunda, solda middle frontal girusta kortikal aktivite artışı ile yaş arasında güçlü korelasyon (r = 0.731, *p = 0.04) bulundu. Kontrol grubunda, sol talamusta yaş artışı ile kortikal aktivitede azalma tespit edildi (r = -0.689, *p = 0.028).RRMS grubunda, sol postsantral girusta immünomodülatör alanlarda, almayanlara göre anlamlı (*p = 0.012) artmış aktivasyon bulundu. Sağda posterior singulat girusta immünosupresif tedavi alanlarda, almayanlara göre kortikal aktivasyon anlamlı olarak (*p = 0.032) daha düşük iken, hiçbir tedavi almayan hastaların, tedavi alan hastalara göre sağ posterior singulat girustaki aktivite değerleri anlamlı olarak (*p = 0.013) yüksek bulundu.Sonuç: Bu çalışma, MS hastalarında SSS `de oluşan hasara karşı normal fonksiyonların en iyi şekilde sürdürülmesini sağlayan adaptif mekanizmaların devreye girdiğini göstermiştir. KİS grubunda ipsilateral postsantral girusta, RRMS grubunda ipsilateral presantral girusta sağlıklı kontrollere göre artmış aktivitenin saptanması hastalığın çok erken evrelerinde bile hasara karşı adaptasyonun başladığını göstermektedir. RRMS hasta grubunda en fazla aktive olan alanlar arasında basit motor harekette görevli olmayan sol superior frontal girusun da yer alması hastalığın ilerleyen dönemlerinde basit motor görevlerin yeni veya daha kompleks olarak algılandığına işaret etmektedir.RRMS hastalarında, tedavi şekli ile sağ posterior singulat girus aktivitesinde anlamlı değişiklikler tespit etmemize rağmen bu konuda daha tutarlı ve belki de klinik pratikte uygulanırlığı olan sonuçlar elde etmek için çok daha geniş ve iyi planlanmış çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu çalışmalardan çıkabilecek sonuçlar, MS hastalığının farklı subtiplerine uygulanan tedavi seçeneklerinin şekillendirilmesinde rol alabileceği gibi, verilen tedavilerin de SSS fonksiyonlarına olan etkilerinin aydınlatılmasına katkı sağlayabilir.

Multipl skleroz
Taner Çelik
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rektum kanserinin preoperatif lokal evrelemesinde yüksek rezolüsyonlu pelvik MR'ın etkinliği

AMAÇ: Bu çalışmadaki amacımız biyopsi sonucu rektum kanseri tanısı alan, ameliyatöncesinde yüksek rezolüsyonlu MR yapılan ve preoperatif radyokemoterapiuygulanmamış hastalarda, retrospektif olarak MR'ın lokal evrelemedeki etkinliğiniaraştırmaktır.GEREÇ YÖNTEM: Endoskopik biyopsi ile rektum kanseri tanısı almış 30 hastayayüksek rezolüsyonlu 1.5 T MR ile inceleme yapıldı. Bu hastaların rektum MRincelemesi bir abdominal radyolog ve bir radyoloji asistanı tarafından çift kör olarakolarak değerlendirildi. İki ayrı değerlendiricinin yaptığı MR evrelemesi ve ÇRSdeğerleri ile histopatolojik evre karşılaştırıldı. Bu karşılaştırmalar ve iki değerlendiriciarasındaki uyum, ?Kappa istatistiği? kullanılarak yapıldı. Ekstramural invazyonubelirlemede, lenf nodu metastazlarını ve çevresel rezeksiyon sınırlarını saptamadaMR'ın duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif öngörü değerleri %95 güven aralığındahesaplandı. ROC eğrisi altındaki alan hesaplandı.BULGULAR: YRMR'nin T evrelemesinde doğruluk oranı %47-67, yüksek evrelemeoranı %10-21, düşük evreleme oranı ise %13-43 idi. Ekstramural invazyonubelirlemede YRMR'nin duyarlılığı %79-89, özgüllüğü %72-100, doğruluk oranı %84-90, pozitif öngörü değeri %85-100, negatif öngörü değeri %73-86 olarak bulundu.Ekstramural invazyonda ROC eğrisi altında kalan alan 1. gözlemcide 0.89, 2.gözlemcide 0.81'di. Lenf nodu metastazı varlığını belirlemede 1. gözlemcinin %58duyarlılığa, %50 özgüllüğe, %44 pozitif ve %64 negatif öngörü değerine, %54doğruluk oranına, 2. gözlemcinin %58 duyarlılığa, %55 özgüllüğe, %47 pozitif ve %66negatif öngörü, %54 doğruluk oranına sahip olduğu bulundu. N evrelemede ROCeğrisi altında kalan alan 1. gözlemcide 0.54, 2. gözlemcide 0.57 idi. Eşik değeri 1 mmolarak seçildiğinde ÇRS'yi belirlemede MR'ın duyarlılığı her iki gözlemci için %38?42,özgüllüğü %73?82, doğruluk oranı %63?73, pozitif öngörü değeri %33?42, negatiföngörü değeri %79?81 olarak bulundu. İki gözlemci arasındaki uyum Kappa testindeT evrelemede orta, N evrelemede ve ÇRS ölçümlerinde gerçek olarak saptandı.SONUÇ: Preoperatif YRMR T evrelemede iyi prediktif bilgi vermekle birlikte, reaktiflenf nodlarının yanlış pozitifliğe yol açması nedeniyle N evrelemede zayıf sonuçlarvermektedir. ÇRS değerlendirmede de zayıf sonuçlar elde edilmiştir.Anahtar sözcükler: Rektum; Rektum kanseri; Manyetik Rezonans Görüntüleme;Lokal Evreleme

Rektum
Aysun Uçar
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme radiotermometri (RTM) incelemesinin meme lezyonlarının ayırıcı tanısındakı yeri,etkinliği ve güvenirliği

ÖZETMeme kitlelerinin karakterizasyonunda, kitlelerin malign-benign ayırımında ve erken evre meme kanseri tanısında RTM'nin tanıya katkılarının araştırılması

Şahnaz Caferova
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis aterosklerotik hastalığında duyarlı plak yapısının görüntülenmesinde manyetik rezonans görüntülemenin yeri

AMAÇ: Karotid arteriyel sistemi değerlendirmede kullanılan görüntüleme yöntemleri damar lümenindeki daralma oranını noninvaziv olarak tanımlayabilme olanağı verse de damar duvar kalınlığı, plak yapısı ve içeriğini göstermede yetersiz kalmaktadır. Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG), mükemmel yumuşak doku kontrastı ile fibrotik, yağlı, kalsifik ya da trombotik plak içeriğini farklı tekniklerle birbirinden ayırt edebilme yeteneğine sahiptir. Bu çalışmadaki amaçlarımız: semptomatik ve asemptomatik karotid plak morfolojisini histopatolojik olarak belirlemek, histopatolojik kesitlerle eşleştirilen MRG kesitlerinde plak bileşenlerinin görüntülemeye yansıyıp yansımadığını saptamak ve plak bileşenleri MRG ile görüntülenebiliyorsa bunların MRG görüntüleme özelliklerini tanımlamaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda endarterektomi kararı alınmış olan 24 semptomatik, 13 asemptomatik toplam 37 karotid darlık olgusunu inceledik. Tüm hastaların görüntülemesi Dokuz Eylül Üniversitesi Radyoloji ABD'da 1.5 T Philips İntera Achieva MR cihazında cerrahi öncesindeki 1 hafta içinde yapıldı. Philips Sense Flex Medium IPX4 sarmalı ile karotid bifurkasyon ortada kalacak şekilde 5 cm uzunluğundaki karotid segmenti görüntülendi.İnceleme T1, T2, proton dansite (PD), 3 boyutlu time of flight MR anjiografi (3D TOF MRA) sekanslarından oluşturuldu. Bunlardan T1, T2 ve PD sekanslarında kan akımı sinyalsiz, 3D TOF MRA sekansında ise akım yüksek sinyalli olarak görüldü. T1, T2 ve PD sekanslarında EKG tetikleme yapıldı. T1 ağırlıklı seride ?double inversion recovery? tekniği ile, PD ve T2 ağırlıklı serilerde ise tarama hacmının iki tarafına yerleştirilen presatürasyon bantları ile lümen sinyali baskılandı.MR görüntülerinin değerlendirmesi sırasında aterom plağı iç yapısında nekrotik çekirdek, fibröz başlık, plak içine kanama, kalsifikasyon ve lümende trombüs ile uyumlu olabilecek alanlar belirlendi. Ölçülen fibröz başlık boyutları 0.5 mm' den ince ve kalın olmak üzere gruplandı. Kanama ve nekrotik çekirdeğe ait olabilecek sinyaller ve eş düzeydeki sternokleidomastoid kas üzerine ROI yerleştirilerek sinyal intensiteleri görülebildikleri tüm sekanslarda ölçüldü. Saptanan tüm nekrotik çekirdek boyutları iki eksende ölçüldü. İki olguya ait MR görüntüleri ileri derecede hareket artefaktları nedeniyle çalışma dışı bırakıldı.Toplam 33 olguda endarterektomi operasyonu sonrası spesimenler histopatolojik olarak incelendi. Patoloji bakısında MR' da aranan plak komponentleri araştırıldı. Ek olarak aterom plağı içinde inflamatuar hücre infiltrasyonu ve düz kas hücre yoğunluğu değerlendirildi.BULGULAR: 33 hastanın tümünde histopatolojik incelemede nekrotik çekirdek (NK) varlığı saptanırken MR görüntülerinde 29 hastada (% 87,9) NK saptanmıştır. Semptomatik ve asemptomatik olan olgular arasında MR`da NK görülme oranı açısından anlamlı fark bulunmamıştır.Çalışmamızda olgu sayısı parametrik koşulları sağlamadığından nekrotik çekirdek boyutu ile semptomatik olma arasında bir ilişki olup olmadığını değerlendirmek için Mann Whitney-U testi kullanılmıştır. Test sonucunda semptomu olan olgularla olmayanlar arasında NK boyutları açısından anlamlı bir fark bulunmamıştırMR' da ve patoloji spesimenlerinde ölçülen nekrotik çekirdek boyutları çarpılıp ölçümler karşılaştırıldığında MR için ortalama NK boyutu 9.17 ± 8.92, patoloji için ortalama NK boyutu 11.06 ± 10.68 olarak hesaplandı. Olgu sayısı parametrik koşulları karşılamadığı için yapılan Wilcoxon sıralı işaretler testinde p değeri: 0.184 olup sonuç MR' la yapılan ortalama NK boyut ölçümleri ile patolojide yapılan ölçümlerin arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığını göstermektedir.Histopatolojik incelemede ve MR görüntülerinin analizinde 33 hastanın 30 `unda her iki incelemede de kalsifikasyon varlığı saptanmıştır. Bu sonuca göre kalsifikasyon varlığı semptomatik ve asemptomatik olgular arasında anlamlı bir fark göstermemektedir.MR sonuçları, patoloji incelemeleri ile karşılaştırıldığında MR' ın kanamayı saptamada duyarlılığı % 82.3, özgüllüğü ise % 68.75 olarak hesaplanmıştır. Hesaplanan oranlar istatistiksel olarak MR' ın kanama varlığını saptamada patoloji yerine kullanılabileceği ve kanama olmayan olguları ayırdetmede anlamlı olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bununla birlikte patoloji ve MR incelemelerinde semptomatik olgularla asemptomatikler arasında plak içinde kanama görülme oranları açısından anlamlı fark bulunmamıştır.Çalışmamızda histopatoloji incelemeleri sonucunda asemptomatik olgularda semptomatiklere göre düz kas hücresi miktarı anlamlı olarak daha fazla ve semptomatik olgularda asemptomatiklere göre makrofaj ve lenfosit infiltrasyonu anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur.Histopatolojik incelemede asemptomatik olan olguların % 91.6' sında 0.25 mm' den fazla, semptomatiklerin ise %56.2 `sinde 0.25 mm' den kalın fibröz başlık görülmüştür. Oranlar asemptomatik hastalarda fibröz başlık kalınlığının ve bütünlüğünün korunmasının daha fazla olduğunu göstermekteyse de istatiksel olarak semptomatik ve asemptomatik olgular arasında fibröz başlık kalınlığı ve bütünlüğü açısından bir fark bulunmamıştır.MR görüntüleri değerlendirilirken nekrotik çekirdekle uyumlu görünümün T2 ağırlıklı sekansta, kanama sinyal değişikliklerinin ise en iyi T1 ve T2 ağırlıklı görüntülerde ortaya çıktığı dikkati çekti.SONUÇ: Çalışmamız MRG ile aterom plağının iç yapısının görüntülenebileceğini, plak içinde bulunabilecek NK, kanama, fibröz başlık, kalsifikasyon gibi oluşumların ayırtedilebileceğini göstermektedir. Bu çalışmadaki histopatoloji sonuçları göz önüne alınmazsa tek başına MR bulguları semptomatik ve asemptomatik plakları ayırtedebilmekle birlikte istatiksel olarak beklediğimiz performansı göstermemiştir. İstatistik sonuçlarının esas olarak çalışmadaki başlıca kısıtlılık olan asemptomatik olgu sayısının azlığından kaynaklandığı düşünülmüştür. Histopatoloji ile saptanabilen fibröz başlıkta yer alan düz kas hücre yoğunluğu ve iltihabi hücre infiltrasyonu gibi belirteçlerin semptomatik ve asemptomatik olgularda anlamlı farklılık göstermesi dikkat çekicidirBu çalışmada plak morfolojisini görüntülemekte kazandığımız deneyim gelecekte histopatolojik korelasyona gerek bırakmayan ve bu sayede de daha çok sayıda asemptomatik hastayı görüntülememizi sağlayacak çalışmalar yapabilmemizin yolunu açmıştır.

AterosklerozKarotis arteri-internalManyetik rezonans spektroskopi
Feyza Sönmez Akay
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediyatrik mitokondrial ensefalopati olgularında görünen difüzyon katsayısının ölçülmesi ve takip difüzyon katsayısı ölçümleri ile hastalığa bağlı parankimal değişimlerin karşılaştırılması

AMAÇ: Manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) beyaz cevher lezyonlarını saptamada duyarlılığı yüksektir ancak, altta yatan patoloji konusunda sınırlı seçiciliği vardır. Difüzyon ağırlıklı görüntüleme(DAG) yakın zamanda klinik kullanıma giren fonksiyonel bir görüntüleme yöntemidir. Bu yöntemde görüntü kontrastı suyun mikroskobik hareketine dayanır. DAG gibi ölçüme dayalı teknikler, beyaz cevher hastalıklarında altta yatan patolojik değişiklikler için daha fazla bilgi verir. Bizim çalışmamızın amacı pediyatrik yaş grubunda metabolik ensefalopati tanılı hastalarda DAG ve MRG'nin tanıya olan katkısının ortaya konması ve belirlenen 20 alandan ölçülen `apparent diffusion coefficent' (ADC= görünen difüzyon katsayısı) değerlerinin kontrol grupları ile karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Ayrıca ADC katsayısı ölçümünün konvansiyonel sekanslara üstünlüğü ya da katkısının kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir.GEREÇ VE YÖNTEM: 2004?2008 yılları arasında bölümümüz MRG ünitesinde nörometabolik hastalık ön tanısıyla MRG ve difüzyon MRG incelemesi yapılan, klinik, laboratuar ve/veya genetik çalışmalarla mitokondrial ensefalopati tanısı alan 10 hasta çalışmamıza alındı. Çalışmaya alınan 10 hastadan 6 tanesine 1 ile 4 yıl sonrasında kontrol MRG-DAG incelemeleri yapıldı. Üç hasta ex olduğundan kontrol incelemeleri yapılamadı. Tüm hastaların beyin MR incelemeleri 1,5 Tesla MR ile standart kafa koili kullanılarak yapıldı. Tüm konvansiyonel ve difüzyon MR görüntüleri biri deneyimli biri asistan olan 2 radyolog tarafından değerlendirildi. Bu değerlendirmede parankimal sinyal intensite değişiklikleri, lezyon lokalizasyonları ve sayıları, DAG'de ek lezyon saptanıp saptanmadığı ve lezyonların yaygınlığı dikkate alındı. DAG'de sinyal özellikleri görsel olarak değerlendirilip kontrol ve hasta grubundaki tüm hastalarda daha önceden belirlenen 20 ayrı ölçüm noktasından ADC değerleri standart ROI ile ölçüldü. Bulgular yaş ve cinsiyetleri uygun kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Kontrol ve hasta gruplarından elde edilen ADC değerleri Mann Whitney U testi ile karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmaya alınan mitokondrial ensefalopati tanılı 10 olgunun 3 tanesi ex olduğundan kontrol incelemesi mevcut değildi. Bu olgularda DAG'de difüzyon artışı mevcut olup ADC değerleri artmış olarak bulundu. İlk tetkiklerinde DAG'de difüzyon kısıtlanması ve ADC değerlerinde azalma bulunan 3 olgunun 1 tanesinde 4 yıl sonraki incelemede ADC değerlerinde artış saptanırken diğer 2 olguda ise 1 yıl sonraki incelemede ADC değerlerinde öncekine göre hafif artış izlenmekle birlikte kontrol grubuna göre halen düşük değerler mevcuttu. Bir olgunun ilk incelemesi normal iken 4 yıl sonraki incelemede ADC değerleri azalmış bulundu. Üç olguda ilk inceleme ve kontrol incelemede difüzyon artışı, ADC değerlerinde artış mevcuttu. İki hastada takip incelemede lezyon sayısında, 1 hastada da lezyon boyutlarında artış mevcuttu. Kardeş olan ikişer olguda benzer lokalizasyonlarda tutulum saptandı.TARTIŞMA VE SONUÇ: Çalışmamızda, DAG'nin ek lezyon saptayarak, lezyonları daha kesin sınırlarla demarke ederek ve SE T2 görüntülerde homojen hiperintens olan lezyonlardaki farklı difüzyon karakteristiklerini belirleyerek rutin incelemeye ek tanısal katkı sağladığı sonucuna ulaştık. ADC haritası üzerinde yapılan ölçümler normal kontrol grubu ile karşılaştırdığında, hastalığın evresine bağlı olarak ADC değerlerinde artış ya da azalma olması nedeniyle istatistiksel değerlendirmede anlamlı farklılık bulunamadı. Bu hastalığın nadir görülen bir hastalık olması ve çalışmada az sayıda hasta olması nedeniyle benzer evrelerdeki hastalardan yeterli sayıda hasta içeren homojen gruplar oluşturulamamasına bağlı olarak uygun istatistiksel analiz yapılamamıştır. Bu nedenle hastalar benzer yaş ve cinsiyetteki kontrol grubu hastaları ile tek tek karşılaştırılmıştır. Ancak DAG ve ADC ölçümü, konvansiyonel sekansta sinyal değişikliği bulunmayan alanlarda hastalık tutulumunun belirlenmesi, hastalık yaygınlığı ve evresinin saptanmasında önemlidir. Bu sonucun özellikle beyaz cevher hastalığı bulunan olgular için önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü beyaz cevher hastalıklarında normal görünen beyaz cevherin etkilenip etkilenmediğinin belirlenmesi önemlidir.Difüzyon ağırlıklı MRG pediyatrik yaş grubunda mitokondrial ansefalopati hastalığında konvansiyonel MR sekanslarını tamamlayıcı bilgiler vermekte, lezyon yaşının, lezyonların dejenerasyon miktarının ve progresyonunun takibinde önemli katkılar sağlamaktadır. Bu yönü ile rutin beyin MR incelemesine eklenmesi gereken bir sekans olarak değerlendirilmelidir.

Fatma Uysal
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun meme yapısı gösteren (Birads 3-4) olgularda dijital mamografi ve film-screen mamografi incelemelerinde lezyon saptama güçlerinin karşılaştırılması

YOGUN MEME YAPISI GÖSTEREN(BIRADS 3-4)OLGULARDA DIJITALMAMOGRAFI VE FILM-SCREEN MAMOGRAFI INCELEMELERINDE LEZYONSAPTAMA GÜÇLERININ KARSILASTIRILMASIAMAÇYoğun meme paternine sahip olgularda konvansiyonel mamografiye üstün olupolmadığını araştırmaktır.GEREÇ VE YÖNTEMDokuz Eylul tıp fakultesi radyoloji departmanı mamografi ünitesine tarama ve sorungiderici mamografi için başvuran dijital mamografisi elde olunmuş 6504 olgu incelemeyealınmıştır. Mamografiler karşılaştırma grubunu oluşturmak için 3 aşamalı değerlendirmedengeçirilmiştir1. basamakta:6504 olgu taranarak yoğun meme dokusu içerenler saptanmıştır (356 olgu).2. basamakta:1. basamakta elde edilen 356 olgunun bir önceki mamografisi konvansiyonelmamografiyle elde olunmuş olanları ayrılmıştır(108 olgu)3. basamakta:2. basamakta elde olunan 108 olgunun B RADS 3 ve üzerinde lezyon içerenleriayrılarak karşılaştırma grubunu oluşturulmuştur(26 olgu)Karşılaştırma grubundaki her hastaya ait mamografiler 2 radyolog tarafındankonsensusa varılarak kitle ayıredilebilirliği, mikrokalsifikasyon ayırtedilebilirliği ve memedokusu detayının görülebilirliği açısından skorlanmıştır(1:iyi 2:zayıf 3:kötü)Sonuçta eldeedilen veriler ki kare testiyle değerlendirilmiştir.BULGULAR26 olgudan oluşan grupta kitle ayırt ediciliğiyle ilgili anlamlı farklılığa rastlanmamıştır(p>0.05). Buna karşın mikrokalsifikasyon ayırtedilebilirliği ve meme dokusu detayseçilebilirliği dijital mamografide konvansiyonel yönteme göre anlamlı derecede yüksekolarak bulunmuştur.(p<0.05)SONUÇDijital mamografi yönteminde yoğun meme dokusuna sahip olgularda daha üstünmikrokalsifikasyon seçiciliği ve meme dokusu detay seçilebilirliği gösterdiği izlenmişolup.Bu sonuçlarla dens memeye sahip özellikle genç ve hormon replasman tedavisi görenolgularda dijital mamografinin daha üstün ve seçilmesi gereken yöntem olduğugörülmektedir.

Ali Kemal Temizkan
Dokuz Eylül University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paranazal sinüs ve nazal kavite varyasyonlarının bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç:Günümüzde PNSH'nin tedavisinde en sık endoskopik sinüs cerrahisi kullanılmaktadır. ESC sonuçlarını ve komplikasyon oranlarını etkileyen en önemli faktör cerrahın anatomik oryantasyonudur.Kemik ve yumuşak doku çözümleme üstünlüğü, son yıllarda yaygınlaşan çok dedektörlü aygıtlar ile çok planda ve kaliteli yeniden şekillendirebilme kabiliyeti ile koronal planda çekilen paranazal sinüs BT, ESC öncesinde hastanın değerlendirilmesinde altın standart olarak kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. Böylelikle cerrahi yöntemin doğru seçilmesi, cerrahinin güvenli bir şekilde uygulanması ve komplikasyonlardan kaçınılması sağlanmış olur.Bu çalışmada, cerrahi işlem sırasında oluşabilecek komplikasyonlardan kaçınılması için dikkat edilmesi gereken anatomik varyasyonların BT inceleme ile değerlendirilmesi ve bölgemizdeki sıklıklarının ortaya konulması amaçlandı.Yöntem ve gereçler: Çalışmamızda Ekim 2008 - Ağustos 2011 tarihleri arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Polikliniği'nde muayene olan, anamnez ve fizik muayene bulgularına göre sinonazal patoloji düşünülen ve paranazal sinüs BT'si çekilen 320 olgunun paranazal sinüs BT'leri retrospektif olarak incelenerek, sinonazal bölgenin anatomik varyasyonları araştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda sinonazal bölgede en sık saptanan anatomik varyasyon %86,3 (n=276) ile ager nazi hücresi, en az saptanan anatomik varyasyonlar %0 (n=0) ile bifid alt konka ve pnömatize alt konka olarak bulundu. Bu varyasyonlardan bir kısmının preoperatif tespit edilmemesi durumunda cerrahi sırasında önemli komplikasyonlara yol açabileceği, bir kısmının mukosilier drenaj ve havalanma problemlerine predispoziyon oluşturduğu ve bir kısmının ise büyük bir önemi olmadığı kanaatine varıldı.Sonuç: Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak sinonazal bölgeye ait önemli oranda anatomik varyasyon izlenmiş ve bunların belirlenmesinde paranazal sinüs BT'nin tartışmasız çok değerli olduğu bir kez daha vurgulanmıştır.

AnatomiNazal kaviteOstiomeatal kompleks+3
Gülay Güngör
Afyon Kocatepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Humerus başı kistik değişikliklerinin MR görüntüleme ile değerlendirilmesi

Amaç: Rutin Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) tetkiklerinde, rotator kaf tendonlarındaki bulgular ile humerus başı tendon yapışma yerlerindeki kistik değişiklikler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Rutin protokol ile omuz MRG tetkiki uygulanmış hastalardan, rastgele gruplar halinde seçilen, yaşları 18-83 arasında değişen ve yaş ortalaması 52±13.3 olan, 200 hasta, aynı ünitede, PACS sistemi üzerinden, iş istasyonlarında tekrar değerlendirildi. Rotator kaf tendonlarındaki radyolojik bulgular ve humerus başındaki kistik değişiklikler kaydedildi. Kistlerin varlığı, tek ya da multipl olmaları, en büyük kistin boyutu kaydedildi. Akromiohumeral mesafe ve korakohumeral mesafe ölçümü yapıldı. İstatiksel analizlerde SPSS 17.0 paket programı kullanılarak, tanımlayıcı istatistikler, ki kare ve t testi uygulandı. Analiz sonucunda p değeri 0.05'in altında olduğunda istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Tendonlarda en sık patoloji supraspinatus tendonunda, en fazla kist ise büyük tüberkülum posteriorunda izlendi. Rotator tendonlarda patolojik bulgusu olan, büyük tüberkülum anterioru ve küçük tüberkülumda kist olan hastalar, olmayan hastalara nispetle ileri yaşta saptandı (p<0.05). Cinsiyete göre kist varlığında farklılık saptanmadı (p>0.05). Büyük tüberkülum posteriorunda kist olan ve olmayan hastalar arasında yaş ortalaması ya da tendon patolojileri bulguları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Küçük tüberkülumda kist olan hastaların, korakohumeral mesafe ölçümlerinin sıklıkla 10 mm'nin altında olduğu ve kist olmayan hastalara göre ortalama korakohumeral mesafe değerlerinin düşük çıktığı dikkati çekmiştir (p<0.05). Farklı anatomik lokalizasyonlarda kist bulunan ve bulunmayan hastaların akromiohumeral mesafe ölçümlerinde anlamlı farklılık izlenmemiştir (p>0.05).Sonuç: Çalışmamızda büyük tüberkülum posteriorunda kistlerin daha sık izlendiği ve yaş ya da rotator tendon patolojileri ile belirgin bir ilişki göstermediği sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan ileri yaş ile birlikte büyük tüberkülum anterioru ve küçük tüberkülumda kist varlığı ile tendonlarda patolojik bulgu olması ihtimalinin arttığı sonucuna varılmıştır. Anteriorda kist olan hastaların hiçbirinin normal supraspinatus tendonuna sahip olmaması nedeniyle anterior kistler ile tendon patolojileri arasında ilişki olabileceği düşünülebilir. Korakohumeral mesafenin azaldığı olgularda küçük tüberkülumda kist görülme olasılığının arttığı, humerus başı kistleri ile akromiohumeral mesafe arasında ise herhangi bir ilişki olmadığı saptanmıştır.

HumerusKemik kistleriKistler+4
Fatih Ata Doğan
Afyon Kocatepe University
2012
00