
180
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Benign ve malign nedenlere bağlı gelişen obstrüktif üropatilerde ultrason yardımlı perkütan nefrostomi uygulamalarının başarı ve komplikasyon oranlarının değerlendirilmesi
Amaç Bu çalışmanın amacı; benign ve malign patolojilere bağlı üriner obstrüksiyon ile başvuran her yaş grubundan hastalarda ürologlar tarafından lokal aneztezi altında ultrason rehberliğinde perkütan nefrostomi uygulamalarının etkinlik, uygulanabilirlik, güvenilirlik ve klinik katkılarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde Ekim 2011-Eylül 2017 arasında 6 yıl süreyle çeşitli kliniklerde (üroloji, tıbbi onkoloji, nefroloji) yapılan tedavisi sırasında ürologlar tarafından ultrason eşliğinde lokal anestezi altında perkutan nefrostomi uygulaması yapılan hastaların dosyaları hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) kullanılarak retrospektif olarak tarandı. Hastaların klinik, laboratuvar bulguları, hastanemiz veri tabanında bulunan dosyalarından elde edildi. Hastalara ait radyolojik veriler, hastanemiz PACS sistemi kullanılarak toplandı. Demografik veriler, perkütan nefrostomi endikasyonları, uygulama önce laboratuvar değerleri, klinik gözlemler, işlem sonrası takipler, dökümente edildi. Katater uygulaması sonrasında spontan idrar drenajı olması ve arada kalınan vakalarda yapılan Antegrad pyelografi görüntülemelerinde nefrostomi kateterinin pelvikaliksiyel yapılar içerisinde izlenmesi uygulama başarısı olarak kabul edildi. Nefrostomi uygulamasına ait komplikasyonlar HBYS kullanılarak hasta dosyalarında bulunan hastaların işlem sırasındaki ve sonrasındaki takiplerinden derlendi ve modifiye Clavien sınıflama sistemine göre raporlandı. Bulgular Benign ve malign etiyolojik sebeplerle hidronefrozu olan, yaşları 14 gün-90 yıl arası değişen 351`i erkek, 203`ü kadın 554 hastaya, toplamda 668 böbrek ünitesine ultrasonografi eşliğinde perkütan nefrostomi (PCN) uygulandı. PCN uygulanan hastalarda en sık görülen endikasyonlar; üriner sistem taş hastalığı (168 hasta), üriner sistem maligniteleri (168 hasta), üriner sistem dışı maligniteler (55 hasta), pyonefroz/renal apse gibi enfektif durumlar(49 hasta), UPBO ve/veya üreteral darlık (49 hasta)'dır. Uygulama başarısı %93 olarak tespit edildi Hastaların 41,7'sinden nefrostomi kültürü alındı, nefrostomi kültürü alınan hastaların %42,17'sinde anlamlı üreme oldu, anlamlı üreme olan hastaların %78,35'inde antibiyotik direnci vardı. Toplam komplikasyon oranı %17,1'idi. En sık görülen komplikasyon transfüzyon gerektirmeyen geçici makroskobik hematüriydi. Nefrostomi kompikasyonları modifiye Clavien sınıflama sistemine göre derecelendirildi. Buna göre derece 1 komplikasyonlar 39(7,0), derece 2 komplikasyonlar 5(%0,9), derece 3a komplikasyonlar 37 (%6,7), derece 4a komplikasyonlar 1 (%0,2) derece 4b komplikasyonlar 10 (%1,8), derece 5 komplikasyonlarsa 3 (%0,5) hastada görüldü. Sonuç Benign ve malign patolojilere bağlı üriner obstrüksiyonlarda ürologlar tarafından lokal anestezi altında yapılan perkütan nefrostomi uygulamaları yüksek başarı oranları ve güvenlikle uygulanabilen, ucuz, etkili ve zaman zaman hayat kurtarıcı olabilen yöntemlerdir. Modifiye Clavien sınıflama sistemi nefrostomi komplikasyonlarının objektif şekilde raporlanmasını sağlar. Anahtar Kelimeler Perkütan Nefrostomi, Benign ve Malign etiyoloji, Obstrüktif Üropati, Lokal anestezi, Modifiye Clavien Sınıflama Sistemi, Ultrason Yardımlı
Üreteral jet akımların üreter taşlarında spontan pasajı değerlendirme açısından prediktivitesi
Giriş ve Amaç: Son yıllarda üriner sistem taş hastalğının medikal tedavisinde büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Medikal ekspulsif tedavi farklı mekanizmalarla üreter üzerinde etki gösteren, çeşitli ilaçların kullanılmasını içeren yeni geliştirilmiş bir tedavi yöntemidir. Son zamanlarda Doppler ultrasonografinin de kullanıma girmesiyle, üreteral jet akımlar gözlenmiş olup, peristaltik aktivite ve taş hastalığında tanısal değeri ortaya konulmaya başlanmıştır. Bu çalışmanın amacı hastaların tedavi öncesi ve sonrası taş pasajı olan ve olmayan üreterlerinin üreteral jet akım hızlarının ölçümleri yapılarak üreteral jet akımın spontan taş pasajını öngörmedeki etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mart 2014 ile Eylül 2015 tarihleri arasında akut renal kolik ile üroloji polikliniğine başvuran 18 yaş üstü ve kontrastsız bilgisayarlı tomografide soliter 10 milimetreden küçük üreter taşı olan hastalar prospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya alınan her hastanın demografik verileri, boy, kilo, vücut kitle indeksi sorgulanmış, lökosit, serum c reaktif protein (CRP), kreatinin, idrar tahlilleri ve elektrolit değerlerine bakılmıştır. Taşların vertikal uzunluğu, horizontal uzunluğu, hounsfield ünite ve taş alanı ölçümleri yapılmıştır. Hastalara tedavi olarak tamsulosin 0,4 mg/gün ve diklofenak sodyum 150 mg/gün tedavisi verilmiştir. Hastalara tedaviye başlamadan önce ve tedavinin 15.-20. günleri arasında Doppler ultrasonografi ölçümleri yapılmıştır. Doppler ultrasonografi incelemesinde ortalama üreteral jet akım hızı ve jet akım hızındaki frekans değeri değerlendirilmiştir. Bulgular: Prospektif olarak 50 hasta değerlendirildi. Hastaların 33'üne tedavilerinin 15. ve 20. günleri arasında kontrol Doppler ultrasonografi yapıldı. Hastaların ortalama yaşı 39,7±13,1 yıl olup %80'i erkekdi. Hastaların 27'si (%54) takiplerinde taşı düşürdü. Taşsız tarafta kontrol ortalama jet akım ve frekans değerlerinde artış saptandı ancak bu istatiksel olarak anlamlı değildi. Taşlı tarafta kontrol ortalama jet akım ve frekans değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artış saptandı (p<0,05). Distal üreter taşlarında taşlı üreterlerin kontrol ortalama jet akım hızlarının ve frekans sayısının tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış gösterdiği saptandı (p<0,05). Proksimal üreter taşlarında anlamlı fark saptanmadı. Hastaların taş düşürmesine etki eden faktörlere bakıldığında taş düşürme ile taşın vertikal boyutu, horizontal boyutu ve taş alanı ile istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Taşın düşmesini ön görmede, özellikle vertikal uzunluğun istatiksel olarak daha anlamlı olduğu bulundu (p<0,001). Sonuç: Medikal ekspulsif tedavi 5-10 mm arası distal üreter taşlarında efektif bir tedavi yaklaşımıdır. Medikal ekspulsif tedavi taşlı taraftaki spazm, ödem ve inflamasyonun yol açtığı olumsuz değişiklikleri gidermektedir. Medikal ekspulsif tedavi öncesi spontan taş pasajını ön görmede taşın vertikal uzunluğu ve lokalizasyonu önem arz etmektedir. Nonopak taşların izleminde üreter jet akım hızlarına bakılması hastayı değerlendirmeye yardımcı olarak, NCCT çekimini azaltabilir ve hastanın prognozu hakkında bilgi vererek tedavinin yararlılığı hakkında bize öngürü sağlayabilir.
Testis torsiyonuyla oluşan hasarın onarımında l-karnitinin etkinliği
Testis torsiyonu sıklıkla genç erkeklerde görülen ve müdahale edilmediği zaman gonad kaybına kadar gidebilen ürolojik acil durumlardan biridir. Her yaş grubunda görülebilmesine rağmen, özellikle pubertal dönem ve ilk 1 yaşta pik yapar.Literatür incelendiğinde testis torsiyonunda karnitinin kullanıldığı çalışmalar sınırlı olup, bu konuda yapılan tek çalışmada, testis torsiyonunda karnitinin etkisi araştırılmış ve sonuçlar histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde karnitin tedavisi etkili bulunmuştur.Bizim yetişkin wistar albino ratlar üzerinde yaptığımız bu çalışmada testis torsiyonu tedavisinde; detorsiyonla oluşturulan reperfüzyon aşamasında kulanılanılacak olan L-Karnitinin torsiyone testis ve kontralateral testisteki etkisini testis sintigrafisi ile saptamak ve sonuçları histopatolojik olarak değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya 20 adet Wistar-Albino erkek rat dahil edildi. Ratlar 3 gruba ayrıldı.*Sham grubu (n=4),*İskemi/Rperfüzyon (I/R) grubu (n=8)*I/R + Karnitin grubu (n=8).Tüm gruplara ketamin anestezisi altında baseline testis sintigrafileri çekildi. 24 saat sonra sham gurubundaki ratlarda tunika vajinalis açılıp testisler serbestlendikten sonra torsiyon yapılmadan ipek sütürlerle tunika albugineadan geçilerek skrotuma tespit edildi. I/R ve I/R + Karnitin grubundaki ratların sağ testisleri saat yönünde 720º torsiyone edildikten sonra skrotuma 4 saat süreyle tespit edildi. Dördüncü saat sonunda torsiyonu görüntülemek için I/R ve I/R + Karnitin grubundaki ratların tekrar testis sintigrafileri çekildi. Daha sonra her iki gurubunda sağ testisleri detorsiyone edilerek reperfüzyon sağlandı. I/R grubuna 1cc intraperitoneal izotonik verilirken I/R + Karnitin grubuna 500mg/kg dozda intraperitoneal L-karnitin verildi ve bu dozlar 8 saat sonra tekrarlandı. Detorsiyondan 20 saat sonra I/R ve I/R + Karnitin grubundaki ratların tekrar testis sintigrafileri çekildi. Bu işlemlerden sonra her üç gruptaki ratlar yüksek doz ketaminle sakrifiye edilerek her üç grubun sağ ve sol testisleri alınarak histopatolojik olarak değerlendirildi.Sonuç olarak; detorsiyondan 20 saat sonra çekilen testis sintigrafisinde, sağ testiste (torsiyone) I/R grubu ile I/R+Karnitin grubu arasında, I/R+Karnitin grubu lehine radyoaktif madde tutulumu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0,05). Kontralateral testiste ise her iki grup arasında radyoaktif madde tutulumu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı(p>0,05).Histopatolojik değerlendirmede, I/R+Karnitin grubundaki ratların sağ testis (torsiyone) kesitlerinde, stromal dokuda interstisyel ödem ve konjesyon dışında normale yakın bir tablo izlendi.Bu bulgular ışığında testis torsiyonu tedavisinde; reperfüzyon aşamasında uygulanacak olan karnitin tedavisinin I/R bağlı testisteki hasarın önlenmesinde olumlu etki yapacağı kanaatine varıldı.
Oksibutinin, tolterodin ve trospium klorid gibi antikolinerjik ajanların intravezikal kullanımının mesane üzerindeki lokal ve ürodinamik etkilerinin karşılaştırılması
Oral antikolinerjik ilaçlar; aşırı aktif mesane, interstisyel sistit, üriner inkontinans ve nörojen mesane gibi hastalıkların tedavisinde uzun süredir kullanılmaktadırlar. Tedavide iyi sonuçlar elde edilmekle birlikte, sistemik antikolinerjik yan etkilerine bağlı olarak; ağız kuruluğu, terleme, görme bulanıklığı, somnolans ve kalp hızı değişiklikleri gibi çeşitli yan etkiler görülebilmektedir. Hem çocuk hem de erişkinlerdeki klinik çalışmalara dayanılarak intravezikal oksibutinin'in lokal doku güvenliği olduğu gösterilmiş fakat, mesane üzerindeki histolojik etkileri iyi ortaya konamamış. Biz bu ilaçların intravezikal kullanımının mesanede ne tür lokal ve ürodinamik değişikliklere neden olduklarını karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya her grupta (kontrol, oksibutinin, tolterodin, trospium) 5 adet olmak üzere toplam 20 tavşan alındı. Tavşanlar 30 gün boyunca kateterize edilerek solüsyonlar intravezikal olarak instile edildi. Çalışma öncesi ve sonrası mesane kapasiteleri ürodinamik olarak ölçüldü ve sonra mesane ışık mikroskobunda histolojik olarak incelendi.Çalışma öncesi ve sonrası mesane kapasiteleri açısından gruplar incelendiğinde hiçbir grupta istatiktiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. İntravezikal uygulanan antikolinerjik ilaçlardan tolterodin ve trospium klorid mesane epitelinde yıkıma ve ciddi inflamasyona neden olurken, oksibutinin'in hafif subepitelyal inflamasyon dışında kontrol grubuna benzer şekilde mesane mukozasında kayda değer bir hasar oluşturmadığı saptandı.İntravezikal uygulanan antikolinerjik ilaçlardan oksibutinin'in lokal doku güvenli olduğu görülürken, tolterodin ve trospium klorid'in ciddi inflamasyona neden olabileceği ve bu yüzden dikkatli kullanılmaları gerektiğini düşünüyoruz.
Akut komplet üreter obstrüksiyonu sonucu böbrekte meydana gelen morfolojik ve fonksiyonel değişiklikler üzerine selektif siklooksijenaz-II inhibitörü olan parecoxib'in etkisi
Özet:Yetişkin Spruge-Dawley ratlar üzerine yaptığımız bu çalışmada UUO'da Parecoxib tedavisinin, obstrükte böbrekte renal fonksiyonlar üzerine etkisini sintigrafik ve histopatolojik olarak araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 30 adet Spruge-Dawley erkek rat dahil edildi. Ratlar 10'arlı 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplara bazal DTPA böbrek sintigrafisi çekildi. 1. Gruba sadece cilt insizyonu yapıldı. 2. ve 3. grubun ise sol üreterleri distalden komplet olarak bağlandı. Takiben 3.gruba 21 gün süreyle parecoxib 5mg/kg/gün verildi. 21. günün sonunda bütün gruplara anestezi altında DTPA böbrek sintigrafileri çekildikten sonra sağ ve sol nefrektomi yapılarak histopatolojik olarak değerlendirildi.3.Grup sol böbrekte, 2.gruba göre kortekste konjesyon, glomerülde konjesyon, intertisyel inflamasyon + konjesyon ve intertisyel fibroziste görülen değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulundu. İntertisyel lif artışı ve tübülde dilatasyon parametrelerinde parecoxib alan grupta düzelme mevcuttu. Fakat bu düzelme oranı istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bowman aralığında genişleme, kortekste inflamasyon, tübülde abse, epitelyum atrofisi, epitelyum hücresinde dejenerasyon parametrelerinde parecoxib verilen grupta istatiksel olarak anlamlı düzelme saptanmadı ( Mann-Whitney U testi).Sintigrafik değerlendirmede; 2. Grupta sol böbrek bazal ortalama GFR değeri ile obstrüksiyon sonrası sol böbrek ortalama GFR değeri arasındaki fark 32.25, 3. Grupta sol böbrek bazal ortalama GFR değeri ile obstrüksiyon sonrası sol böbrek ortalama GFR değeri arasındaki fark 9.70 olarak saptandı. Bu farklar karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 3. Grupta farkın düşük (9.70) çıkması parecoxibin obstrüksiyon sonrasında böbrek fonksiyonlarına olumlu etkisinden kaynaklandığını göstermektedir. (Mann-Whitney U testi)Sintigrafik ve histopatolojik veriler sonucunda Parecoxib verilen grupta böbrek fonksiyonlarında kaybın daha az olduğu görülmekte, üriner obstrüksiyonla karşılaşılan klinik durumlarda parecoxib tedavisi ile obstrüksiyon giderilene kadar böbrek fonksiyonlarında kaybın azaltılabileceğini düşünmekteyiz.
Testis torsiyonu ile Epididimoorşit'in ayırıcı tanısında prokalsitonin'in yeri
AMAÇPCT bakteriyel enfeksiyonlarda yükselen bir belirteç olduğundan biz serum PCT seviyesini ayırıcı tanısında kullanmayı amaçladık.MATERYAL VE METOD:Yetişkin Wistar-Albino erkek ratlar üzerinde yaptığımız bu çalışmada; Çalışmaya ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 24 adet yetişkin erkek rat dahil edildi. Ratlar kendi aralarında her biri randomize olarak seçilerek 8 adet rat içeren üç grup oluşturuldu.*Sham grubu (n=8)*Testis torsiyon grubu (n=8)*Epididimoorşit grubu (n=8)Çalışmada deney öncesi ketamin anestezisi altında normal değeri saptamak için gruplara göre serum PCT ölçümü için ratlardan kan alındı takiben işlemden sonra sham grubu, tetis torsiyon grubundaki ratlardan 4. saate epididimoorşit grubundaki inokulasyondan 48 saat sonra serum PCT ölçümü için kan alındıHistolojik inceleme için tüm ratların sağ testisleri alınarak ayrı şişelerde hazırlanmış, tamponlanmış Formalin ve Bouin solüsyonuna konulduTüm ratlardan alınan sağ testis ve epididimler olympus marka ışık mikroskobu altında değerlendirildi ve mikrofotoğrafları alındıBULGULARÇalışmamızda bazal PCT'nin ortalama değeri 0.0215 ng/ml ( 0.005- 0.0804) olarak ölçüldü. İstatiksel olarak grup içi ve gruplar arası Wilcoxon Signed Ranks Testi kullanılarak analiz yapıldı. Grup içi karşılaştırmada Epididimoorşit grubunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Gruplar arası karşılaştırmada yine epididimoorşit lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı.SONUÇBulgularımıza göre epididimoorşit oluşturulan grupta PCT değerleri sham ve torsiyon gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Ancak istatistiki olarak anlamlı olmakla birlikte bu artış çok belirgin değildir. O nedenle bu haliyle torsiyon ile epididimoorşitin ayırıcı tanısında PCT'nin faydasının kısıtlı olduğu ve konuyla ilgili farklı çalışmalara gereksinim olduğu düşüncesindeyizAnahtar kelimeler: Deneysel epididimoorşit, Testis Torsiyon Prokalsitonin
İntrensek üreteropelvik bileşke darlıklarının patogenezinde rol oynayan histopatolojik bulguların araştırılması ve klinik açıdan değerlendirilmesi
Giriş: İntrensek üreteropelvik bileşke (UPB) darlıklarının etiyopatogenezi halaAydınlatılamamış bir konudur. UPB obstrüksiyonunun gerçek sebebi; emriyolojik, anatomik, fonksiyonel ve histolojik açıdan araştırılmasına rağmen halen net değildir. Bu çalışmadaki amacımız, kanıta dayalı tıp uygulamaları çerçevesinde intrensek UPB darlıklarının, altta yatan temel histopatolojik nedenlerini; bununla ilişkili olabilecek birçok parametreyi (kollagen, elastin, düz kas hücre yoğunluğu, kajal hücrelerini) bir arada çalışarak, birbirlerine oranlarını, azalış veya artış miktarlarını bulmak ve bunu cerrahi tedavi sonuçları ile ilişkilendirmektirMETERYAL-METOT: 66 UPB segmenti çalışmaya alınarak 3 gruba ayrıldı. Grup 1'de normal UPB'ye sahip çeşitli nedenlerle nefrektomi yapılmış 10 UPB segmentinden oluştu. Grup 2'de taş nedeniyle kronik obstrüksiyona ağramış ve bu nedenle nefrektomi yapılmış 4 UPB segmentinden oluştu. Grup 3'te ise UPB darlığı nedeniyle dismembered pyeloplasti yapılmış 52 UPB segmentinden oluştu. Bu gruplar arasında Cajal hücre sayısında, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibrozis de farklılık aradıkGrup 3'teki olgular ayrıca iki ayrı değerlendirmeyede tabi tutuldu. Birinci değerdirmede, bu 52 intrinsik UPB darlığı olan UPB segmentleri yaş grubuna göre inceledik pediatrik yaş grubu ile yetişkin yaş grubuna ait UPB segmentleri arasında Cajal hücre, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibroziste farklılık aradık. İkinci değerlendirmede ise UPB darlığı olan hastalara yapılan dismembered pyeloplasti operasyonu sonucunda cerrahi olarak başarısız olduğu radyolojik kontrollerde ortaya çıkan 5 olguyu, cerrahi olarak başarılı 47 olgu ile karşılaştırdık. Cerrahi başarılı ve cerrahi başarısız grupları arasında yapılan incelemede Cajal hücre sayısında, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibrozis de farklılık aradık.BULGULAR: İntrinsik UPB darlığı olan hasta segmentlerinde ( n:52) , normal gruplar ile karşılaştırıldığında(n: 10 ve n: 4 ) Cajal hücrelerinde, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibroziste istatiksel olarak anlamlı patolojik bir artış veya azalış bulunmadı.Pediatrik yaş grubu (n: 10) ile yetişkin yaş (n:42) grubuna ait UPB segmentleri arasında Cajal hücre, Elatin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibroziste istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştırCerrahi başarılı ( n: 47) ve cerrahi başarısız (n:5) grupları arasında yapılan incelemede Cajal hücre sayısında, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibrozis de anlamlı bir farklılık bulunamamıştırSONUÇ: Bizim çalışmamızda ki sonuçlarda UPB darlığı olan segmentlerde Cajal hücresinde, Elastinde, Kollagen tip 3'te normal UPB sahip gruplar arasındaki UPB segmentlere göre farklılık bulunmadı.UPB darlıklarının temel histopatolojik nedenlerini ortaya konması için daha geniş serilerde ve daha çok çalışmanın gerekliliği aşikârdır
Erektil disfonksiyon etyolojisinde benign prostat hiperplazisinin anatomik ve fizyopatolojik olarak yeri: Prostat hacmi ile kavernöz arter çapı ve kavernöz arter akımı arasındaki ilişkinin gösterilmesi
Çalışmaya 40-76 yaş arasında olan BPH ve/veya ED'si olan 36 hasta alındı. Başvuru şikayetlerine göre yapılan sorgu formlarına göre hastalar 3 gruba bölündü . 1. grupta sadece BPH tanısı almış hastalar, 2. grupta sadece ED tanısı almış hastalar ve 3. grupta ise hem BPH hem de ED olan hastalar mevcuttu. Bu hastalar kriterlerimize uygun hastalar olup hastalara yapılacak işlemler için bilgi verilip onay formu okutulup imzalatıldı.Hastaların anamnezleri alınarak IPSS ve IIEF formları dolduruldu. Hastaların rutin tetkikleri yapıldıktan sonra pelvik USG bakıldı ve üroflowmetri yapıldı. Hastalara yapılacak işlemler hakkında bilgi verildi ve aydınlatılmış onay formu imzalatılıp onayları alındı. Sonrasında hastalara penil renkli dopler yapıldı. İşlem sırasında hastaların papaverin öncesi kavernöz arter çap ve akım hızları ölçüldü. Daha sonra 60 mg papaverin ve 2.5 mg fentolamin intrakavernözal olarak uygulandı. Hastaların 5.dakika her iki kavernozal arter çap ve akım hızları alınıp kaydedildi. Takiben 10,15 ve 20. dakika ölçümleri alındı ve kaydedildi.Renkli dopler uygulaması sonrası hastaların hiçbirinde komplikasyon görülmedi. Papaverin sonrası alınan akım hızı ölçümlerinin ortalaması alınıp kaydedildi.Hasta kayıtlarına istatistiki testler uygulandı. Bağımsız testler sonrası ANOVA testi yapıldı. Grupları karşılaştırmak için Post Hoc testlerinden Dunnett testi uygulandı.IPSS skorları 0-25 arasında değişmekte iken, IIEF skorları 3-30 arasında değişmekteydi. Gruplar arasında ortalama yaş alındığında istatistiki olarak anlamlı bir fark yoktu. (p=0.521)Prostat volümleri karşılaştırıldığında ise yine gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark yoktu.(p=0.217) Hastaların üroflowmetri sonucunda elde edilen Qmax değerleri karşılaştırıldığında ise Grup 2'in değerleri Grup 1'den istatistiksel olarak daha iyi olduğu görüldü. (p=0.004) Grup 1 ile Grup 3 arasında ise bir fark yoktu.Papaverin öncesi ve sonrası bakılan akım ve çaplarda ise gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ayrıca prostat volümlerine göre yapılan 2 gruba da uygulanan istatistiki testler neticesinde prostat volümü ile kavernöz arter çapları ve kavernöz arter akım hızları arasında bir bağlantı olmadığı görüldü.Sonuç olarak tezin amaç kısmında belirtildiği üzere prostat volümünün artmasıyla fizyopatolojik olarak erektil disfonksiyonun geliştiği yönünde herhangi bir bağlantı kuramadık ve daha net veriler elde etmek için daha geniş hasta serilerine ihtiyaç olabileceği kanısındayız.
Yüzeyel mesane tümörlerinde primer ve nüks tümör lokalizasyonları
Bu çalışmanın amacı yüzeyel mesane tümörlerinde gelişen rekürrenslerin lokalizasyonuyla primer tümör lokalizasyonu arasındaki ilişkiyi incelemek.Ocak 1996 - Aralık 2009 tarihleri arasında kliniğimizde primer yüzeyel mesane tümörü tanısı ile takip edilen ve tedavisi yapılan 88 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya transizyonel hücreli yüzeyel mesane tümörlü 11'i kadın, 77'si erkek toplam 88 hasta alındı.Hastaların yaş ortalaması 62,05 ± 11,26 yıl idi. Hastaların 77'inde (% 87,5) low grade, 11'inde (% 12,5) high grade patoloji saptandı. Patolojisi low grade saptanan 77 hastanın 38'inde (% 49,4) nüks gelişirken; 39'unda (% 50,6) nüks gelişmemişti. Patolojisi high grade saptanan 11 hastanın 9'unda (% 81,8) nüks gözlenirken; 2'sinde (% 18,2) nüks yoktu (p<0,05). Tümör çapı ve sayısı nüks eden ve nüks etmeyen arasında anlamlı bulunmadı (p>0,05).Tüm hastaların primer tümör lokalizasyonuna bakıldığında 34'ü (% 38,63) sağ yan duvarda, 42'si (% 47,77) sol yan duvarda, 8'i (% 9,09) tabanda, 2'si (% 2,27) tavanda, 2'si (% 2,27) karşı duvarda olduğu görüldü. Nüks eden grupta primer tümör lokalizasyonu sağ yan duvar olan 17 hastadan 9'u (% 52,9) yine sağ yan duvarda nüks ederken, Primer tümör lokalizasyonu sol yan duvar olan 23 hastadan 12'si (% 52,2) yine sol yan duvarda nüks etmişti.Tüm hastaların primer tümör lokalizasyonuna bakıldığında daha çok yan duvarlardan kaynaklandığı görüldü. Nüks gelişen hastaların nüks lokalizasyonu olarak yine sıklıkla yan duvarlarda nüks ettiği görüldü.
Prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesinin değerlendirilmesi
Prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesinin değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Ocak 2012-Şubat 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvurup; prostat spesifik antijen ( PSA) yüksekliği ve/veya anormal rektal muayene bulgusu tespit edilen 143 erkek hasta dahil edildi. Hastalardan prostat biyopsisi öncesi PSA ve siyalik asit ölçümü için tam kan alındı. Siyalik asit ölçüm yöntemi olarak lektin tabanlı enzyme-linked ımmunosorbent assay (ELISA) yöntemi kullanıldı. Hastalar patoloji sonuçlarına göre adenokanser, penign prostat hiperplazisi (BPH) ve diğer patolojiler olmak üzere (prostatik intraepitelial neoplazi (PIN), atipik küçük asiner proliferasyon (ASAP)) 3 gruba ayrıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 65,3 yıl idi ve ortalama total PSA değeri 18,4 ng/ml idi. Yapılan parmakla rektal muayenede; 35 hastada şüpheli rektal muayene bulgusu tespit edildi. Patolojisi adenokanser gelen hastaların ortalama plazma siyalik asit düzeyi 112,7 ± 81,4 iken, patolojisi BPH gelen hastaların ortalama plazma siyalik asit düzeyi ise 60,5 ± 24 idi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p= 0,009). Patolojik sonucu adenokanser gelenler ile ASAP ve PIN gelenler arasında plazma siyalik asit düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p=0,6). Siyalik asit, tPSA, vucut kitle indeksi (BMI), anormal rektal muayene bulgusu, yaş ve Gleason skoru arasında korelasyon yoktu. Sonuç: Plazma siyalik asit seviyesi, prostat adenokarsinomu ve ilişkili premalign patolojileri öngörmede muhtemel bir parametre olarak kullanılabilir. Ancak bu konuda daha geniş hasta serilerine sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Bölümünde tanı alan ürogenital malignitelerin değerlendirilmesi: Tek merkezli retrospektif çalışma
Bu çalışmada amaç, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniğinde 1990-2013 yılları arasında tanı alan ve/veya tedavi edilen ürogenital kanserleri hastaları yıllara göre değerlendirmektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Bölümünde Ocak 1990-Mayıs 2013 tarihleri arasında üroloji kliniğine başvuran ve doku tanısı malignite olarak rapor edilen hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Elde edilen veriler kanserin türü, yaşı, cinsiyeti, görülme sıklığı, yıllara göre dağılımı bakımından sınıflandırıldı. İstatistiksel analiz için Microsoft Excel 2007 ve SPSS for Windows 16.0 programı kullanıldı. Toplam 1831 hastaya tanı konuldu. Bu hastaların 252'si kadın (yaş ort. 56,7±12.7SD), 1579'u erkekti (yaş ort. 49.6±16.4SD). Kanser türlerine göre 750 hastada mesane kanseri saptandı. Mesane kanserli hastaların 97'si (%12.9) kadın, 674'ü (%87.1) erkek hasta olup, erkek kadın oranı yaklaşık 7:1 idi. 619 hastada prostat kanseri izlenmiş olup yaş ortalaması 68.5±13.7'dir. 342 hastaya böbrek kanseri tanısı konmuş olup hastaların yaş ortalaması 48,8±11,5. Hastaların 187'si (%54,7) erkek, 155'i (%45,3) kadın hastadır. Çalışmamızda 120 hastada testis kanseri tanısı konmuş olup hastaların ortalama yaşı 28,16±13,67 idi. Üreter ve penis tümörlerine ait patolojik veri kayıtlarına tam olarak ulaşılamadığı için bu kanser türleri çalışma dışı bırakılmıştır. Bu sonuçlara göre, Dicle Üniversitesi'ne 1990-2013 yılları arasında başvuran ürogenital kanserli hastalar içinde mesane kanserlerinin birinci sırada yer aldığı, prostat kanserlerinin ikinci sırada geldiği görülmüştür. Bunu sırasıyla böbrek ve testis kanserleri izlemektedir. Ürolojik kanserleri daha iyi anlamak, erken tanı için toplumsal olarak farkındalık oluşturmak ve sonuçta daha etkin tedaviler sunabilmek için ilimizde ve bölgemizde daha fazla epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Bunun için her sağlık kuruluşunda çok dikkatli ve titiz kanser kayıt verileri toplanmalı ve bu veriler ortak bir havuzda toparlanarak daha doğru epidemiyolojik sonuçlara ulaşılmalıdır.
Perkütan nefrolitotomide operasyon süresini etkileyen faktörler
Amaç: Böbrek taşı nedeniyle tek taraflı PNL uygulanan hastalarda operasyon süresini etkileyen parametreleri detaylı bir şekilde incelemek ve uzun operayon süresinde oluşabilecek komplikasyonları öngörmektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı kliniğinde Ocak 2012 ile Aralık 2012 tarihleri arasında böbrek taşı nedeni ile yatırılan ve PNL ameliyatı yapılan 251 hasta çalışma kapsamına alınarak yapıldı. Çalışma süresince opere edilen 251 hastadan, kayıtları düzenli tutulan ve dahil edilme kriterlerine uyan 198 hasta çalışmaya alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, geçirmiş olduğu cerrahi, boy, kilo, taş yükü ve lokalizasyonu, operasyon süresi, skopi süresi, böbreğe giriş yeri, kullanılan dilatatör çeşidi, cerrahın deneyimi, kullanılan nefroskop çapı, nefrostomi çapı, nefrostomi kalış süresi, pnömotik vuru sayısı, perop stonfree olup olmadığı, postoperatif komplikasyon varlığı, hastanede yatış süresi kaydedilerek değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 105'si (%53) erkek ve 93'ü (%47) kadındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 33.8±21,12 idi. Ortalama BMI 24,15±5,77 idi. 31 (%15,7) hastaya perop Double-J stent uygulandı. Ortalama yatış süresi 4,07±2,54 gün idi. Postoperatif nefrostomi çapları 0-24F (ortalama 17.47F) arasında değişmekteydi. Ortalama nefrostomi kalış süresi 2,05±0,98 gün idi. Operasyon öncesi ortalama htc değeri 38,64±4,97 operasyon sonrası ortalama htc değeri 36,66±4,56 dakika idi. Ortalama pnömotik vuru sayısı 648,41±988,80 idi. Postoperatif yapılan değerlendirmede 143 (%72,2) hastada stonfree saptandı. 6 (%3,1) hastada KÖRF, 49 (%24,7) hastada rezidü taş saptandı. Ortalama operasyon süresi 85.03 dakika idi. Sağ böbrek için ortalama operasyon süresi 85.15 dakika , sol böbrek için ortalama operasyon süresi 84.73 dakika idi. Her iki taraf arasında operasyon süresi açısından istatistiki anlamlı bir fark yoktu. Preoperatif ektazisi olmayan hastalarda operasyon süresi 61.75 dk, grade 1 ektazisi olan hastalarda 76,77 dk, grade 2 ektazisi olan hastalarda 90,23 dk, grade 3 ektazisi olan hastalarda 101,11 dk, grade 4 ektazisi olan hastalarda 90,56 dk olup grade 2-3-4 ektazisi olan hastalarda operasyon süresi anlamlı derecede artmış izlenildi. Tek kalikste taşı olan 21 hastada ortalama operasyon süresi 60 dk, pelviste taşı olan 32 hastada ortalama operasyon süresi 67,34 dk, tek kaliks ve pelviste taşı olan 74 hastada ortalama operasyon süresi 71,82 dk, multipl kaliks ve renal pelviste taşı olan 56 hastada ortalama operasyon süresi 107,05 dk, staghorn taşı olan 15 hastada ortalama operasyon süresi 140,67 dk olup; multipl kaliks ve pelvis ile staghorn taşı olan hastalarda operasyon süresi diğer lokalizasyonundaki taşlara göre operasyon süresini anlamlı derecede artırdığı görüldü ve istatiksel açıdan anlamlı olduğu görüldü. Preoperatif hidronefrozu olmayan 20 hastanın 19'unda (%95) , grade 1-2 ektazisi olan 132 hastanın 102'inde (%77.3), grade 3-4 ektazisi olan 46 hastanın 28'inde (%60.9) taşsızlık saptandı. Preoperatif artmış hidronefroz derecesinin düşük taşsızlık oranlarına neden olduğu görüldü ve istatiksel açıdan anlamlı bulundu. Sonuç: Çalışmamızda; artan taş boyutunun, staghorn taş varlığının, multipl kalikste taş varlığının ve hidronefrozu belirgin sistemlerin operasyon sürelerini istaktiksel açıdan anlamlı oranda arttırdığı görüldü. Hidronefrotik sistemlerde PNL'nin taşssızlık oranlarında azalmaya neden olduğu, geçirilmiş cerrahi öykünün komplikasyon oranlarında artmaya neden olduğu görüldü. Ayrıca operasyon süresiyle skopi süresinin doğru orantılı olduğu görüldü. Uzun operasyon sürelerinin komplikasyonla ilişkili olmadığı bulundu. Hastaların cerrahi sonrası karşılabilecekleri olasılıklar açısından, ameliyat öncesi hastaları bilgilendirmede faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Bu nedenle genel prensiplere dikkat ederek, mümkün olan en kısa sürede operasyonu bitirmek ve radyasyonun risklerinden dolayı gerekli tedbirleri almak kaydıyla, PNL tüm yaş grubu hastalarda böbrek taşı tedavisinde etkili, güvenilir ve minimal invaziv bir tedavi yöntemidir.
Siproteron asetat uygulaması ile gelişen testis zedelenmesinin giderilmesinde anjiyotensin dönüştürücü enzim İnhibitörü ilaçların etkisi ve adjuvan LH uygulamasının yeri
Antiandrojenler ileri evre prostat kanserinin tedavisi yanında günümüzde daha genç yaştaki hastalarda farklı endikasyonlarla kullanılabilmektedir. Ratlarda, farklı antiandrojenlerin erkek üreme organlarına etkileri incelenmiş ve siproteron asetatın testis zedelenmesine neden olduğu ortaya konulmuştur. Bu çalışmada, siproteron asetata bağlı testis zedelenmesinin önlenmesinde adjuvan LH replasmanının yeri ve oluşmuş zedelenmenin giderilmesine anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörlerinin etkisini incelemek amaçlanmıştır.Her biri 8 denek barındıran 5 grup oluşturulmuştur. Grup 1 ve Grup 2(1- siproteron asetat ve SF, 2- siproteron asetat ve LH) deneklerinin 14 günlük uygulama sonrasında testis morfolojileri incelenmiştir. Grup 3, Grup 4 ve Grup 5 (3-siproteron asetat ve sonrasında SF, 4-siproteron asetat ve sonrasında lisinopril, 5-siproteron asetat ve sonrasında kaptopril) deneklerinin 14 günlük siproteron asetat uygulaması sonrası dönemde 30 gün süre ile verilen tedaviler sonrasında testis morfolojileri incelenmiştir.Siproteron asetat testis histolojisinde bozulmaya neden olmuştur, ancak adjuvan LH replasmanı ile zedelenme engellenebilmiştir. Zedelenmenin geri dönüşlü olduğu izlenmiş, fakat anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörlerinin etkisini ortaya koyabilecek veriler elde edilememiştir.Siproteron asetatın testiste geri dönüşü olan bir zedelenmeye neden olduğu ve bu zedelenmenin de adjuvan LH replasmanı ile engellenebileceği kanısına varılmıştır.
Üriner obstrüksiyonlu hastalarda pre ve postoperatif EKG ve tansiyon arteriyel mukayesesi
Ürogenital sistem travmaları
Prostat hipertofili hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası mesane tonusunun sistomelrik tetkiki ve neticeleri
Üriner sistem taşlarının kimyasal analizi ile diğer yönlerinin araştırılması
Testis tümörlerinde retroperitonial lenfadenektomi
Varikosel ile infertilite arasındaki ilişki ve varikoselektominin bu ilişkiye etkisi
Propranolol, metoprolol süksinat ve karvedilol kullanımının rat testisi üzerine etkilerinin incelenmesi
Beta-adrenerjik reseptör blokörlerinin testis morfolojisine ve spermatogeneze olumsuz etkilerinin olduğu ortaya konulmuştur. Reseptör alt tiplerinin bu olumsuz etkideki payı ise bilinmemektedir. Bu çalışmada, beta-adrenerjik reseptör alt tipleri ile testislerdeki olumsuz etki ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Değişik reseptör alt tip etkisi olan üç beta-adrenerjik reseptör blokorünün (propranolol, metoprolol süksinat, karvedilol) rat testislerinde neden olduğu makroskopik ve histopatolojik değişiklikler incelenmiştir. Karvedilol tedavisi testis ağırlıklarında azalmaya neden olmuş, ayrıca karvedilol ve propranolol tedavisi testis histolojisinde bozulma ile sonuçlanmıştır. Metoprolol süksinat tedavisi alan grupta ise testis ağırlığı ve histolojisinde değişiklik kaydedilmemiştir. Metoprolol süksinattan farklı olarak beta-2 adrenerjik reseptörleri de bloke eden karvedilol ve propranolol tedavisi alan gruplarda izlenen histolojik bozulmaların varlığında bu olumsuz etkilerin temelinde beta-2 adrenerjik sistem blokajının sorumlu olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar sözcükler:Propranolol, metoprolol süksinat, karvedilol, testis
İnterarenal pelvis olgularında pelvis taşlarının ve koraliform taşların sinüs renalis diseksiyonu tekniği ile çıkarılması
Varikosel ile infertilite arasındaki ilişki ve varikoselektominin bu ilişkiye etkisi
Üriner sistem taşlarında preoperatif ve postoperatif bakteriyolojik araştırma
Noninvaziv rezidüel idrar tayini
Suprapubic ve urethradan alınan idrarda bakteriyolojik karşılaştırma
Pediatrik üriner sistem taş vakalarında retrospektif bir çaılşma : (1984-1988 yılları arası)
Varikoselin testis üzerine etkisi
Mesane kanserine bitkisel ekstraktın etkisi
Giriş ve Amaç: ANKAFERD® BloodStopper (ABS) Urtica dioica (Isırgan otu), Vitis vinifera (Asma), Glycrrhiza glabra (Meyan),Alpinia officinarum (Havlıcan) ve Thymus vulgaris (Kekik) ekstrelerinden oluşan bitkisel kaynaklı,topikal kullanımı olan hemostatik bir ajandır. Literatürde radikal prostatektomi operasyonu esnasında ve parsiyel nefrektomi esnasında kanama kontrolü amaçlı kullanılan olgu sunumları ve SAOS-2 (osteosarkom) ve CACO-2 (kolon kanseri) hücreleri üzerine apoptotik ve antineoplastik aktivitesiyle ilgili in-vitro çalışmalar gerçekleştirilmiş ve olumlu sonuçlar alınmıştır.Bu çalışmada ABS'ın mesane kanseri hücre hatlarının viabiliteleri üzerine olan etkisi araştırıldı. Gereç ve Yöntemler: Eylül 2015 ile Ocak 2017 tarihleri arasında mesanede kitlesel lezyon tespit edilen 18 yaş üstü 24 hasta bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra transüretral rezeksyonları yapıldı(TUR).TUR sonrasında tümöral örneklerden milimetrik bir kısmı alınarak tümör hücreleri çoğaltıldı. Çoğaltılan tümör hücrelerine iki farklı dozda ABS uygulandı. Histopatolojik inceleme sonuçları, hücre ölüm tipleri, canlılık ve hücre ölüm oranları kontrol gurupları ile karşılaştırıldı. İstatiksel değerlendirmede Wilcoxon analizi kullanıldı Bulgular: Mesanede kitlesel lezyon saptanan 24 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı 34 ile 83 arasında değişmekte olup ortalama yaş 66,2 ±11,7 idi. Hastaların 19'u (% 79,5) erkek,5 hasta kadındı (%20,5). Yaptığımız çalışmada mesane tümörü hücre hatlarına ABS uygulanması sonrasında hücreler kontrol gurupları ile karşılaştırıldı. Bunun sonucunda tümör hücrelerinin canlılıklarını kaybettiği ve ölüm oranlarının arttığı saptandı. ABS uygulanması sonrasında hücrelerin çoğunluğunda nekroptozis, bazılarında hem apoptosis hem nekrotozis saptandı. Aynı zamanda yaptığımız çalışmada ABS'nin farklı evre, derece ve varyant histolojideki tümör hücreleri üzerine olan etkisi de incelendi. Sonuç: ABS'ın mesane kanseri hücreleri üzerine antineoplastik ve sitotoksik etkisinin olabileceği kanaatindeyiz.
Vizuel erotik uyarımın erektil impotansin ayırıcı tanısındaki yeri ve önemi
Yetişkin ve preadolesan ratlarda intramuskuler uygulanan nikotinin urogenital sistem üzerine etkileri
ÖZET: Biz çalışmamızda, dünyanın hemen her yerinde keyif verici madde olarak kullanılan sigaranın içinde bulunan nikotinin urogenital sistem üzerine olan etkilerini araştırdık. Çalışma, herbiri 15 rattan oluşan 3 grup erkek rat ile yapılmıştır. ( Grup 1 kont rol grubu, Grup 2 yetişkin nikotin grubu, Grup 3 preadölesan nikotin grubu ). Kontrol grubu dışındaki ratlara 60 gün boyunca İM 0.42 mg/kg/gün nikotin verildi. 60 günün sonunda rafların hepsi ketamin anestezisi altında sakrifiye edildi. Vücut ağırlıkları, testis ağırlıkları, testis boyutları ölçülüp sürrenalleri, böbrekleri, mesaneleri, testisleri, epididimleri ve penisleri histolojik olarak incelendi. Testisin histolojik kesitlerinden aktif tübül sayımı yapıldı. Buna göre grup 2'de daha belirgin olmak üzere nikotin verilen grublarda grup 1'e göre istatistiksel yöndende anlamlı olacak şekilde (p<0.001) aktif tübül sayıları düşük bulundu. Çalışmamızın sonucunda; Nikotin verilen preadölesan grupta daha belirgin olmak üzere, nikotin verilen preadölesan ve yetişkin ratların vücut ağırlıkları, testis ağırlıkları ve testis boyutları kontrol grubunun değerlerine göre istatistiksel yöndende anlamlı olacak şekilde ( sırasıyla p<0.001 p<0.01 p<0.001 ) düşük bulundu. Histolo jik incelemede ise, nikotin verilen yetişkin grubta daha belirgin olmak üzere, nikotin verilen her iki grubtada patolojik değişiklikler saptandı. Bunlar; Böbrek; Peritübüler lenfosit infiltrasyonu, hemoraji ve korteksteki bazı tübüllerin eptelinde hipertrofi. Sürrenal; Korteks hücrelerinin bir kısmında vakuolleşme, hücreler arasında ser best eritrositler. Mesane;Epitelin üst katmanlarında deskuamasyon, çekirdeklerde piknotik değişiklikler, lamina propriada hemoraji alanları ve iltihabi hücre infiltrasyonu. Testis;Seminifer tübülüslerin bazal laminasında kalınlaşma intertübüler alana kanama ve tübülüs çekirdeklerinde piknotikleşme. Epididim;Spermatogenik hücrelerde deşişiklik gözlenmezken, duktuslar arasındaki bağ dokuda lenfosit infiltrasyonu ve serbest eritrositler. Penis; Korpus kavemozumlarda yer yer daralmalar.konjesyon ve intertisyel 55dokuya kanama görüldü. Sonuç olarak gerek preadölesan, gerekse yetişkin ratlara intramüsküler olarak uygulanan nikotinin urogenital sistem üzerine damarlardaki vazokonstriktif etkisi sonucunda kan akımını etkilemekte dokuların beslenmesini ve oksijenizasyonunu bozarak hücrelerin sitoplazmasında vakuolleşme.çekirdeklerinde piknozis, intertisyel alana lenfosit infiltrasyonu yaparak olumsuz etkilediği saptanmıştır.
İlkokul çağı erkek çocuklarında penis ve testis boyutlarıyla, dış genital organ anomali insidansı
ÖZET Bu çalışma Diyarbakır il merkezinde ükokullardaki 7-8 yaş grubundaki erkek çocukların penis boyu, testis hacmi, sünnet olma ve dış genital organ anomali ir sidansını bulmak için planlandı. Çalışmad j. 2000 erkek öğrenci sosyo ekonomik seviyelerine göre iki gruba ayrıldı. Sosyo ekonomik seviyesi düşük (SESD) grupta 1(302, sosyo ekonomik seviyesi yüksek (SESYi grupta 998 öğrenci yer alıyordu. Çocukların penis boyları, testis boyutları ölçüldü. Dış genital organ muayeneleri yapıldı. Sonuçta; penis boyu ortalaması 38.48mm bulundu. Penis boyu SESD kosimde 38.74 mm, SESY kesimden gelen c 'fencilerde 38.24mm olarak ölçüldü. Aj-alarındaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı Çocukların testis hacim ortalamaları 9. 11 mi bulundu. Testis hacimleri SESD öğrene;ıerde 9.38ml iken; SESY öğrencilerde 8.71 mi idi. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Yapılan muayenede %83.55 öğrenci sünnetliydi, SESD kesimdeki öğrencilerde bu oran %87.23, SESY kosimde bu oran %79.86 bulundu. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı, öğrencilerin %5.35'inde dış genital orgdn pnomalisi- saptandı. Bu oran SESD k?>simde %5.89, SESY kesimde %4.80'di. Aralarındaki fark istatistiksel olarak artılamsızdı. En sık izlenen anomali inmemiş sstisti (%1.85). Bu oran literatürdeki l oranlardan yüksekti. Bununda nedeni bölgemizde sosyo ekonomik seviyenin düşük olinasıdır. ı [ Tedavi için çocukların yönlendirilmesind temel sağlık görevlilerine büyük iş düşmektedir. Bu nedenle temel sağlık görevlilerinin çocukların dış genital organ muayenelerini tam olarak yapmaları ve bir patoloji gördüklerinde uzmana sevk etjneleri gerekmektedir. 45Elde edilen bu sonuçlarla bölgemizde penis ve testis boyutlarına ait nmogramlar çıkartılmış oldu. Bu tür çalışmaların başka bölgelerde yapılması i ^ Türkiye'ye ait nomogramların oluşturulmasını sağlayacaktır. 46
Oxybutynin HCI'in biyofilm oluşumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Diabetes mellitus'un tipi ve serum glikoz seviyesinin daha etkin kontrolü alt üriner sistem semptomlarının geleceğini belirleyebilir mi?
Bu çalışmada yeni tanı konulmuş Tip 1 ve Tip 2 DM'li hastalarda serum glikozun son üç aylık düzeyi hakkında bilgi veren HbA1c ile ürolojik semptomların ilişkisini ve daha etkin serum glikoz kontrolü ile semptomların değişimini araştırmayı amaçladık. HASTALAR VE YÖNTEM: Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji kliniğince yeni tanı konulmuş Tip 1 ve 2 DM hastaları ile yapıldı. Tip 1 DM'li hastalar 1. çalışma grubunu, Tip 2 DM'li hastalar 2. çalışma grubunu oluşturdu: Diabetes mellitusu olmayan yirmi sağlıklı gönüllü ile kontrol grubu oluşturuldu. Medikal tedavi başlanması endikasyonu olan hastalara gerekli tedavi başlandı ancak çalışma grubundan çıkarılarak tedaviye yanıtları ayrıca değerlendirildi. Tüm hastalarda başvuruda mesane kapasitesi, postvoiding rezidü, rutin tam kan, rutin biyokimya, tam idrar tahlili ve idrar kültür antibiyogram ile HbA1c ölçümleri yapıldı, Türk prostat semptom skoru dolduruldu. Başvurudan sonraki 3., 6., 9 ve 12. aylarında HbA1c ve Türk Prostat Semptom Skoru tekrar değerlendirilerek kaydedildi, istatistiksel analizler t test ile yapıldı ve p>0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Tip 1 DM'li 19 hasta çalışmaya alındı. Başvuruda ortalama HbA1c % 16.22 ± 3.95, ortalama T-PSS 5.73 ± 5.06, ortalama yaşam kalite puanı 2.10 ± 2.13 idi. Onikinci ay ortalama HbA1c % 11.42 ±1.92, ortalama T-PSS 2.73 ±3.10, ortalama yaşam kalite puanı 1.57 ± 1.70 olarak saptandı. Tip 2 DM'li 20 hasta çalışmaya alındı. Başvuruda ortalama HbA1c % 9.22 ± 3.57, ortalama T-PSS 3.95 ± 3.25, ortalama yaşam kalite puanı 1.65 ± 1.46 idi. Onikinci ay ortalama HbA1c % 7.22 ± 1.88, ortalama T-PSS 1.9 ± 2.14, ortalama yaşam kalite puanı 1.2 ± 1.05 olarak saptandı. Sekiz Tip 2 DM'li hastaya medikal tedavi başlandı ve sonuçları ayrıca değerlendirildi. Birinci ve ikinci çalışma grupları arasında istatistiksel olarak yaş, HbA1c ve mesane kapasitesi farklı, PVR, T-PSS, yaşam kalite puanı ise farksızdı. Her iki grupta da başvuru ve 12. ay kontrolündeki değişim HbA1c, PVR hissi, pollaküri, urgensi, noktüri ve yaşam kalite puanı için anlamlı, intermitensi, idrar akımında zayıflama ve hesitensi için anlamsızdı. SONUÇLAR: Diabetes mellitusun tipinden bağımsız olarak daha iyi kan glikoz regulasyonu depolama semptomlarını ve semptomların sıklığını azaltır. İşeme 41semptomları daha iyi kan glikoz reguiasyonu ile azalmaz. Ancak HbAlc'nin %7'nin altına düşürülmesi işeme semptomların artma hızını azaltır. Alt üriner sistem semptomlu diabetes mellituslu hastalarda tedavide birinci amaç daha iyi kan glikoz reguiasyonu olmalıdır. 42
Kliniğimizde yapılan 6 kadran manuel prostat biyopsileri ile transrektal USG eşliğinde yapılan 10 kadran prostat biyopsilerinin karşılaştırılması
ÖZETProstat kanseri 50 yaş üzerindeki erkeklerde ölümün önde gelensebeplerinden biridir. Mortaliteyi azaltmak için erken tanı çok önemlidir. Erken tanı iseparmakla rektal inceleme, prostat spesifik antijen, transrektal ultrason ve biyopsinindoğru şekilde uygulanmasıyla elde edilebilir. Bu çalışma kliniğimizde yapılan 6kadran parmak eşliğinde prostat biyopsileri ile transrektal ultrason eşliğinde yapılan10 kadran prostat biyopsilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması amaçlandı. Ocak2002-Şubat 2006 tarihleri arasında digital ve TRUS eşliğinde yapılan 372 biyopsidosyaları incelendi. 281 biyopsi parmak eşliğinde, 91 biyopsi TRUS eşliğindeyapılmıştı. 85 (% 22,8) biyopsi adenokanser, 287 (%77,2) biyopsi benign rapor edildi.Biyopsi uygulanan hastaların 93'ünde (% 25) yaşa göre PSA yüksekliği ve PRİ'deanormallik saptandı. Ortalama hasta yaşı 66,3 ± 8,3 (45-95), ortalama serum PSAdüzeyi 23,6 ± 27,7 idi. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar 70 yaşının üstündekigrupta kanser yakalama oranının % 32,4, 70 yaş altı gruba göre % 18,8 daha fazlaolduğu görülmüştür. Patolojilerinde kanser olan grupla olmayan grupkarşılaştırıldığında kanser olan grubun yaşının ort. 68,5±7,9,olmayan gruptan ort.65,6±8,3 daha fazla olduğu saptanmıştır. Biyopsi sonucu malign bulunan hastalarınPSA ortalaması 55,2±37,2 olup benign gruptan 14,3±14,3 anlamlı olarak yüksektir.Yaşa göre serum PSA yüksekliği olan ama PRİ bulguları kanser açısından negatifolan hastalarda kanser bulma oranı % 7,9 bulundu. Yaşa göre serum PSAyüksekliğiyle beraber pozitif PRİ bulgusu olması durumunda oran % 67,7'eyükselmektedir.Anahtar Kelimeler : TRUS, Digital, Biyopsi, PSA, PRİ48
Metabolik sendrom ile erektil disfonksiyon arasındaki ilişki
ÖZETGiriş: Bu çalışmada Metabolik Sendrom (MS) ile Erektil Disfonksiyon(ED) arasındaki ilişki araştırıldı.Materyal ve Metod: Çalışma Ekim 2005 ve Mart 2006 tarihleriarasında yapıldı. Dicle Üniversitesi Kardiyoloji, Endokrinoloji, Dahiliye veÜroloji polikliniklerine ED dışı şikayetlerle başvuran 80 hasta alındı.Hastaların yaş aralığı 35-65'di. Bu hastalardan 47'sinde MS mevcutolup (Grup I) 33'ünde MS saptanmadı (Grup II). Çalışmaya alınan hastalarınayrıntılı anamnez, ürolojik ve fizik muayneleri ile MS değerlendirmeleriyapıldı. Bütün hastaların vücut kitle indeksleri hesaplandı, tansiyon arteriyelölçümleri yapıldı ve açlık kan örnekleri alınarak total trigliserid, HDL-kolesterol, glukoz, insülin, üre, kreatinin ve transaminazlara Dicle ÜniversitesiMerkez Labaratuarında rutin tekniklerle bakıldı. İnsülin direncinideğerlendirmek için HOMA-IR testi kullanıldı. ED skoru için Ereksiyon İşleviUluslararası Değerlendirme Formu (IIEF) dolduruldu. Endotel fonksiyonununaraştırılması için brakiyal arterde akım aracılı dilatasyonun değerlendirildiğiFMD testi yapıldı. İstatistiksel hesaplamalarda ortalamalarınkarşılaştırılmasında Student T test, frekansların dağılım karşılaştırmasındaChi-Square test kullanıldı, P<0,05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Grup I'de %63,8 oranında ED saptanırken Grup II'de %9,1ED saptandı, aradaki fark anlamlıydı (p<0,0001). MS kriter sayısı arttıkça EDsıklığının arttıgı görüldü, Grup I'de ED olan hastalarda olmayanlara göreendotel disfonksiyonunu gösteren FMD değeri anlamlı oranda düşüktü.Sonuç: Bütün metabolik bozukluklar arasında bir bütün olarak MS'ninED ile en kuvvetli korelasyonu gösterdiğini ve MS bulunup ED gelişenhastalarda endotel fonksiyonunu gösteren FMD değerinin düştüğünüsaptadık. Bu grup hastalarda ED'nin korener arter hastalığına işaret edici birbulgu olduğu düşünülerek MS tedavisinin erken aşamada başlanmasıgerekmektedir.48
Tiroid hormon artışına bağlı prematür ejakülasyon oluşum mekanizmasında santral dopaminerjik sistemin rolü
Çalışmamızda ötroidik ve hipertroidik sıçanlarda intraserebroventriküler kateter ile dopamin agonisti verilerek ejakülasyonun sağlanması ve tiroid hormonunun ortaya çıkardığıprematür ejakülasyonda santral dopaminerjik sistemin rolünün araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada ağırlıkları 300-350 gram olan Wistar türü 16 adet erkek sıçan kullanıldı. Çalışma başlangıcında denekler her bir grupta sekiz sıçan olacak şekilde iki gruba ayrıldı.Hipertiroidizm oluşturulacak sıçanlara; 14 gün süre ile günde bir kez 250 micg/kg dozda olmak üzere subkutan enjeksiyon yolu ile tiroksin hormonu verildi. Sıçanlar son enjeksiyongününü takiben birinci gün içerisinde operasyona alındı. Operasyonlar intraperitoneal 1.2 gr/kg üretan ile sağlanan anestezi altında uygulandı. Paxinos ve Watson sıçan beyin atlasını rehber alarak stereotaksik olarak sol serebral ventriküle kanül implantasyonu yapıldı.Sonrasında tek taraflı seminal vezikül (SV) kateterizasyonu ve bulbospongioz (BS) kas diseksiyonu yapıldı. Tüm sıçanlarda intraserebroventriküler olarak 20 micg dozda verilen 7-OH-DPAT enjeksiyonu öncesi ve sonrası SV basınç ölçümleri ve BS kas elektromiyografik (EMG) aktivite ölçümleri yapıldı.Hipertiroid sıçanlarda 7-OH-DPAT enjeksiyonu ile ilk ejakülasyon anı arasındaki süre anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,0065). 7-OH-DPAT enjeksiyonu sonrası SV basıncı artışların maksimum amplitüd değerleri ile kontrol grubu arasında istatistiksel farklılık saptandı (p=0,0053). Hipertiroidik gruptaki sıçanların seminal vezikül kontraksiyonu ile bulbospongiosus kas kontraksiyonu arasındaki interval süreleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,0187). Ejakülasyon ile ilgilideğerlendirilen diğer parametrelerin ise gruplar arasında farklılık göstermediği saptandı.Sonuç olarak bu parametrelerin oluşum mekanizmasında hipertiroidik ve ötiroidik sıçanlarda intraserebral D3 reseptörlerinin katkısı olduğu; primer olarak noradrenejik,dopaminerjik ve serotoninerjik yolakların etkisi olan ejakülasyon fizyo-farmakolojisinin değerlendirilmesinde reseptörlerin rollerinin ve etki mekanizmalarının açığa çıkması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu düşülmektedir.
Hiperkolesterolemik tavşan korpus kavernozum dokusu üzerine resveratrolün doza bağlı koruyucu etkileri
Nitrik oksit (NO) salınımının bozulması ve biyoyaralanımının azalması endotelyal ve erektil disfonksiyon için bir belirteçtir. Hiperkolesterolemi, endotel disfonksiyonu için iyi bilinen bir risk faktörüdür ve durum vaskülojenik erektil disfonksiyon (ED) ile sonuçlanır. Amacımız hiperkolesteroleminin etkisindeki penis korpus kavernozumunda resveratrol ile tedavinin koruyucu etkisinin olup olmadığını araştırmaktır.Yetişkin, erkek Yeni Zelanda tavşanları üç gruba ayrıldı; kontrol grup (Grup 1, n=7), kolesterol ile beslenen hayvanlar (Grup 2, n=7) ve 8 mg/kg/gün resveratrol tedavisi ile birlikte kolesterol ile beslenen hayvanlar (Grup 3, n=7). Çalışmanın ilk aşamasında hayvanlar 4 mg/kg/gün, 6 mg/kg/gün ve 8 mg/kg/gün resveratrolle beslendi. 8 mg/kg/gün resveratrol tedavisi verilen hayvanlarda asetilkolin (Ach) bağımlı gevşeme yanıtlarının diğer tedavi dozlarına göre anlamlı ölçüde daha yüksek olduğu kanıtlandı. Kontrol grubu dışındaki tüm hayvanlar 6 haftalık % 2 a/a kolesterol diyeti ile beslendi. Resveratrol 6 hafta boyunca içme suyuyla birlikte verildi. Total kolesterol, HDL-K ve LDL-K düzeyleri çalışmanın başında ve sonunda tüm hayvanlarda ölçüldü. Korpus kavernozum endotel fonksiyonları, izole organ banyosunda L-nitro-N-Arginin metilester (LNAME) varlığında ve yokluğunda asetilkolinin kümülatif dozlarda (10-8 -10-5 M) uygulanması ile değerlendirildi.Altı haftalık kolesterol diyeti ile beslenen tavşanlarda oluşan hiperkolesterolemi kan ölçümleriyle doğrulandı. Altı haftalık kolesterol diyeti ile beslenen hayvanlara resveratrol uygulaması artmış kolesterol seviyelerini düzeltmedi. Ach bağımlı gevşeme yanıtları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Grup 2' de önemli oranda azalmışken (Grup 2, %29,09±3,95 vs Grup 3, %48,58±4,16, p<0.01), resveratrol uygulaması bu yanıtları doza bağlı olarak arttırmıştır (4 mg %44,7% ± 7,25, 6mg % 51.7 ±10.88 and 8mg %53,01±3.88).Bu çalışma altı haftalık kolesterol diyeti ile hiperkolesterolemi geliştirilen hayvanlarda resveratrol uygulamasının kan lipit düzeylerini etkilemeksizin, penis korpus kavernozum düz kasında endotel bağımlı gevşemeyi doza bağlı olarak koruyabildiğini göstermiştir, bu durum endotel ve erektil fonksiyonların korunması ile sonuçlanmıştır.
Pelvik açı ve abdominal obezitenin radikal prostatektomi sonrası sonuçlara etkisi
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda bilgisayarlı tomografi (BT) kullanılarak yapılan pelvik ölçümler, visseral ve cilt altı yağ alanlarının radikal retropubik prostatektomi (RRP) üçlü başarı (kanser kontrolü, kontinans, potens) ve cerrahi sınır pozitifliklerini öngörmede fayda sağlayıp sağlamayacağını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: 2005-2011 tarihleri arasında kliniğimizde lokalize prostat kanseri tanısıyla RRP yapılan ve operasyon öncesi evreleme amaçlı abdominal BT?si bulunan 270 hasta çalışmaya dahil edildi. Pelvik ölçümleri ve visseral, subkutan yağ alanı ölçümleri yapıldı. Üçlü başarı sonuçlarına ve cerrahi sınır sonuçlarına göre tek değişkenli ve çok değişkenli istatistiksel analizler yapıldı. Prostat volümü, vücut kitle indeksi ve D?Amico risk sınıflamasına göre alt grup analizleri de yapıldı. Bulgular: Yapılan tek değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalar daha genç, prostat spesifik antijen (PSA) değerleri daha düşük, simfizis açıları daha geniş, prostat genişliği daha dar, yumuşak doku mesafesi daha dar ve interfemoral indeksleri daha düşüktü (p<0,05). Tek değişkenli analizlere göre cerrahi sınır pozitif gelen hastalar daha yaşlı PSA değerleri daha yüksek, prostat volümleri daha küçük ve prostat genişlikleri daha dar bulunmuştur (p<0,05). Alt grup analizlerine göre üçlü başarının gerçekleştiği hastalarda; prostat volümü>60 cm3 ise yumuşak doku indeksi(yumuşak doku mesafesinin prostat derinliğine oranı) daha düşük, vücut kitle indeksi<25 kg/m2 ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) ve visseral yağ alanı daha düşük, D?Amico risk sınıflamasına göre düşük risk sınıflamasında ise interfemoral indeks (prostat genişliğinin interfemoral pelvik mesafeye oranı) daha düşük olarak bulunmuştur (P < 0.05). Çok değişkenli istatistiksel analiz sonuçlarına göre üçlü başarının gerçekleştiği hasta grubunda PSA ve simfizis açısı, cerrahi sınır açısından değerlendirilen hastalarda is PSA istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P < 0.05). Sonuç ve Öneriler: Dar simfizis açısı üçlü başarı başarısızlığı için bağımsız bir risk faktörüdür. Pelvik ölçümler ve visseral yağ alanı hesaplamaları RRP öncesi planlamada faydalı olabilir.
BCG tedavisi verilen mesane T1 yüksek dereceli ürotelyal karsinomlu hastalarda nestin ekspresyonunun prognostik önemi
AMAÇ Nestin santral sinir sistemi gelişiminde rolü olan kök hücrelerde bulunan; çeşitli kanser tiplerinde kötü prognozla ilişkisi olduğu öne sürülen ve tümör anjiogenezinde rol alan klas 6 intermediate proteindir. Çalışmamızda pT1 yüksek dereceli mesane tümörü olan ve BCG tedavisi uygulanmış hastalarda immunohistokimyasal yöntemle nestin ekspresyonunun BCG yanıtını öngörmedeki etkisini ve klinikopatolojik prognostik faktör olarak kullanılabilirliğini araştırdık. YÖNTEM Kliniğimizde 1990 ? 2009 yılları arasında mesane tümörü nedeniyle izlenen 1780 hasta geriye dönük olarak tarandı. pT1 yüksek dereceli ürotelyal karsinom tanısı ile intrakaviter BCG tedavisi uygulanmış 63 hasta çalışmaya alındı. Hastalara ait parafin bloklardan elde edilen kesitler patoloji arşivinden çıkarılarak 2004 Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre yeniden derecelendirildi ve immünohistokimyasal yöntemle nestin ekspresyonu değerlendirildi. Boyama sonuçları görüntü analizi programı ile değerlendirildi ve nestin ekspresyonu yarı kantitatif olarak skorlandı. Buna göre; 0: boyanma yok, 1: %0-10 boyanma, 2: %10-50 boyanma, 3: %50'den fazla boyanma (Resim 1) olarak boyama paternlerine ayrıldı. Yüzdeler en az yüzde 10 büyük büyütme alanında ortalama değer hesaplanarak belirlendi. Çalışmamızda boyanma paternlerinden 3 numaralı patern nestin (+); 0,1 ve 2 numaralı paternler nestin (-) olarak değerlendirildi. Bu iki grup nüks ve ilerleme açısından karşılaştırıldı. BULGULAR Çalışmaya alınan 63 hastanın 52'si (%82,5) erkek, 11'i (%17,5) kadındı. Hastaların yaşı 46 ile 89 arasında değişmekte olup ortalama yaş 67 ± 9,47 idi. Median takip süresi 25 (3?191) aydı. Takip sırasında 29 (%46) hastada nüks, 8 (%12,6) hastada ilerleme saptanırken, 2 (%3,1) hasta hastalığa bağlı nedenlerle öldü. Nüks ve ilerlemeye kadar geçen median süre sırasıyla 7 (2?41) ay ve 4 (3?33) ay olarak tespit edildi. Hastaların demografik özellikleri ve tümör karakteristikleri tablo 1'de verilmektedir. Dokuların nestin ile boyanma özelliklerine bakıldığında 33 (%52,4) hasta nestin (+), 30 (%47,6) hasta ise nestin (?) olarak değerlendirildi. Takipte nüks saptanan ve saptanmayan hastalar arasında eşlik eden karsinoma in situ varlığı, tümör sayısı, tümör boyutu, yaş ve cinsiyet gibi parametrelerde anlamlı bir fark yokken nestin (+) hastalarda nüks oranlarının nestin (-) hastalara oranla anlamlı ölçüde fazla olduğunu saptadık (p=0,014) (tablo 11). progresyon açısından bakıldığında nestin (+) ve nestin (-) hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.710) (tablo 12). SONUÇ Nüksü öngörmede etkinliği olduğu görünen nestin ekspresyonu ürotelyal karsinom tümörogenezisinin erken döneminde potansiyel bir role sahip gibi görünmektedir. Diğer taraftan nestin ekspresyonu tümörogenezin ileri evresi olan progresyonu öngörmede katkı sağlamıyor gibi görünmektedir. Bu grup hastalarda gelişen progresyon anjiogenez ilintili nestin dışındaki diğer faktörlere bağlı olabilir. Sonuç olarak nestin ekspresyonu gösteren mesane tümörlü hastaların radikal tedavilere daha erken yönlendirilebileceğini, daha yakın takip edilebileceğini ve gereksiz BCG tedavisi döngülerinden kurtarılabileceğini düşünmekteyiz. Ancak daha çok sayıda hastanın katılarak yapılacağı geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: nestin, yüzeyel mesane kanseri, BCG yanıtı, nüks, ilerleme
Akut iskemik priapizm modelinde berberinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası koruyucu etkilerinin değerlendirilmesi
Penisin kompartman sendromu olarak algılanabilecek olan iskemik priapizmde venöz obstrüksiyon ve korpus kavernozum içerisinde staz meydana gelmektedir. Zamanında tedavi edilmezse kavernozal düz kaslarda nekroz, irreversibl korporal fibrozis ve erektil disfonksiyon gelişmektedir. Priapizmin sonlanması ise iskemi reperfüzyon (IR) hasarını gündeme getirmektedir. Bir izokinon kuaterner alkaloid olan berberin gibi bazı bitkisel biyoaktif bileşikler, hücrelerin oksidatif strese karşı serbest radikallerin engellenmesini veya detoksifikasyonunu sağlamakta ve çeşitli işlev bozukluklarının önlenmesine yardımcı olmaktadır. Amaç:Sıçanlarda oluşturulan penil iskemi-reperfüzyon modelinde uygulanan berberinin, IR hasarı üzerine olası olumlu etkilerinin histolojik ve biyokimyasal açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada Spraque Dawley tipi, 350-400 gr ağırlığında toplam 18 adet erişkin erkek rat kullanılmıştır (3 grup; her bir grupta 6 rat; kontrol, priapizm+reperfüzyon, priapizm+ reperfüzyon+berberin). Alınan penektomi materyalinde Doku TOS, TAS, OSI, GSH, MPO, GRP78, ATF6, CHOP, MDA, SOD, GPx seviyelerindeki değişiklikler ile sakrifiye edilen ratların alınan penis dokusunun histolojik özellikleri (kavernlerde vazokonjesyon, üretra epitel dejenerasyonu, kavernlerin ortalama sinüzoidal alanı (µm2), kavernlerde vasküler konjesyon, kavern çevresi bağ dokusu artışı) değerlendirilmiştir. Bulgular: Biyokimyasal verilerden istatistiksel olarak anlamlı bulunanlar; Doku TOS, OSI, GSH, MPO, GRP78, ATF6, CHOP olup(p<0,05), anlamlı bulunmayanlar doku MDA, TAS, SOD, GPX olduğu görüldü (p>0,05). Çalışmamızda histolojik veriler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark gösterilemedi. Sonuç: Bu bulgular berberinin antioksidan özelliğini ve I/R'nin neden olduğu metabolik bozuklukları önleyebileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Priapizm, Berberin, Reperfüzyon hasarı
Farklı androjen reseptör blokörlerinin erkek üreme organlarına etkilerinin karşılaştırılması
Antiandrojenler ileri evre prostat kanserinin tedavisi yanında günümüzde daha genç yaştaki hastalarda farklı endikasyonlarla kullanılabilmektedir. Bu çalışmada, ratlarda, farklı antiandrojenlerin erkek üreme organlarına etkilerini incelemek amaçlanmıştır.Kontrol grubunun yanında üç ilaç grubu oluşturulmuştur (siproteron asetat , flutamid ve bikalutamid ). 14 günlük uygulama sonrasında testis, seminal vezikül ve prostat morfolojileri incelenmiştir.Steroid yapıdaki antiandrojen olan siproteron asetat testis histolojisinde değişikliğe neden olmuştur. Steroid yapıda olmayan diğer iki ajanda ise belirgin değişiklik izlenmemiştir.Siproteron asetatın steroid yapılı olması nedeniyle bu değişikliğin geliştiği ve bu değişiklilerin geri dönüşümü ile ilgili çalışmaların ışığında konunun daha iyi aydınlatılabileceği kanısına varılmıştır.
KTÜ Farabi Hastanesi, Trabzon Numune Hastanesi, Trabzon Fatih Devlet Hastanesi, Akçaabat Devlet Hastanesi, Vakfıkebir Devlet Hastanesi, Of Devlet Hastanesi, Sürmene Devlet Hastanesi, Rize 82.Yıl Devlet Hastanesi, Rize Devlet Hastanesi, Pazar Devlet Hastanesi,
Araştırma 18 yaşın üzerinde, hematüri ile başvuran veya hematüri tespit edilmiş ancak mesane tümörü henüz saptanmamış 1026 hastanın idrar örnekleri üzerinde yapılmıştır. Hastalara gerekli ürolojik ve radyolojik değerlendirmelerle birlikte NMP22 BC testi de uygulanmış ve sonrasında da endoskopi yapılmıştır. Gerekli görülen hastalardan biyopsi alınmıştır. NMP22 BC testinin histopatolojik olarak mesane tümörü saptanmış hastalarda sensitivitesi %81,2, spesifitesi %35, pozitif prediktif değeri %91,4 ve negatif prediktif değeri %18?dir. NMP22 BC testi histopatolojik olarak renal pelvis tümörü saptanmış hastaların %100?ünde pozitif sonuç vermiştir. Sonuç olarak NMP22 BC testinin mesane ve renal pelvis tümörlerini tanımasının yanında, ürolitiazis, böbrek parankim tümörü, böbrek kisti, üriner enfeksiyon ve enflamasyon, benign ve malign prostat hastalıkları ve üretral darlık gibi üriner sistemin diğer benign ve malign hastalıklarında da yalancı pozitif sonuçlara yol açtığı kanısına varılmıştır.
Aromataz enzim inhibitörü Anastrazolün rat testislerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi
İdiyopatik erkek infertilitesinin ampirik tedavisinde kullanılan aromataz enzim inhibitorlerinin selektif grubunu oluşturan anastrozol adlı ilacın testis histopatolojisi üzerine olan etkileri incelenmiştir. Yirmisekiz rat, dört eşit gruba bölünmüştür (kontrol, 3 tedavi grubu). Tedavi gruplarına 21 gün süreyle üç farklı dozda anastrozol uygulanmıştır, 21 günün sonunda testisler çıkartılmış ve histopatolojik incelemeye alınmıştır. Yüksek doz tedavi grubunda testis boyutlarında azalma izlenmiştir. Diğer histopatolojik değişiklikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya konamamıştır. Tüm gruplarda bazal laminalar normal olarak değerlendirilmiştir. Anastrozol tedavisinin testis boyutlarında azalmaya neden olduğu ortaya konmuştur. Bu azalmanın nedeninin yalnızca bu gelişmenin ışığında aydınlatılamayacağı, hormonal değerlendirmeleri de içeren çalışmaların yarar sağlayabileceği kanısına varılmıştır.
Ratlarda oluşturulan tek taraflı testis torsiyonundaki iskemi reperfüzyon zedelenmesinin önlenmesinde Tyrphostin AG 556'nın kullanımı
Testis torsiyonu, özellikle neonatal ve adölesan yaş grubunda karşılaşılabilen ve testis atrofisine yol açan acil bir hastalıktır. İnfertilitenin önemli nedenlerinden biridir. Testis torsiyonunda oluşan hasarlanma testis torsiyonunun derecesi ve süresine bağlı olduğu kadar, detorsiyon sonrası meydana gelen iskemi-reperfüzyon dönemiyle de yakından ilgilidir. Testis torsiyonunda torsiyonun süresi ve derecesi değiştirilemez, fakat detorsiyondan sonraki basamağa müdahale mümkündür. Onun için testis hasarlanmasını önlemek için yapılan çalışmalar hep detorsiyondan sonraki dönemde yoğunlaşmıştır. Biz de deneysel çalışmamızda reperfüzyon döneminde artmış olan ve hasarlanmadan sorumlu olan SOR'nin oluşumunu önleyeceğini düşündüğümüz tryphostin AG 556'nun testis torsiyonunda kullanımı ve sonuçlarını araştırdık. Çalışmamızda 24 adet erkek Sprague-Dawley cinsi rat kullanarak 4 grup oluşturuldu. İntraperitoneal ketamin (80mg/kg) anestezisi altında cerrahi işlemler yapıldı. Testis torsiyonu sol testisin saat yönünde 720° döndürülmesiyle oluşturuldu. 2 saat torsiyon döneminde, 4 saat reperfüzyon döneminde bekletildi. Grup 1 bazal değerler grubu olup biyokimyasal değerler ve histopatolojik veriler için standart olarak kabul edildi, sadece orşiektomi yapıldı. Grup 2 cerrahi kontrol grubu olup torsiyon detorsiyon yapıldı. Grup 3 tyrphostin AG 556 ilaç grubu olup grup 2'deki işlemlere ek olarak detorsiyondan 5 dakika önce intraperitoneal olarak 2mg/kg dozunda ilaç verildi. Grup 4 plasebo-DMSO grubu olup grup 2'deki işlemlere ek olarak detorsiyondan 5 dakika önce DMSO intraperitoneal olarak verildi. Tüm gruplarda testisler çıkarıldı. Testis torsiyonunda reperfüzyon hasarının önlenmesinde tyrphostin AG 556'nın etkisi biyokimyasal olarak lipid peroksidasyon indeksi olan doku MDA düzeyleri tespit edilerek ve ışık mikroskopisiyle histopatolojik inceleme yapılacak gösterildi. MDA incelemesinde bazal değerler grubu (grup 1) dışındaki tüm gruplarda yükselme tespit edildi. Bu yükselme istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Diğer gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı. Histopatolojik incelemede ilaç grubu (grup 3) ile bazal değerler grubu (grup 1) arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmedi, ama diğer gruplar bazal gruptan farklıydı. 2 saat 720° lik testis torsiyonuyla zedelenme oluştuğunu bulduk. Tyrphostin AG 556 grubunda doku MDA'sı düşmemekle birlikte ama histopatolojik degerlendirmede daha iyi bulundu. Sonuç olarak 2 saat 720°'lik testis torsiyonunun testiste zedelenme oluşturduğunu ve tyrphostin AG 556"nın ışık mikroskobik bulgularının iyi olmasına rağmen biyokimyasal doku zedelenmesinin bir marker'ı olan MDA'daki yükselmeyi önleyemediği bulundu.. Bundan ötürü tyrphostin AG 556'nın ışık mikroskopisinde tespit edilen yararlı etkisini değerlindirmek için farklı süreli torsiyon ve reperfüzyon çalışmalarında ve farklı doz gruplarında denenmesinin gerekebileceği kanısına varıldı..
Üriner sistem taş hastalığının tedavisinde yeni kuşak bir şok dalga litotripsi cihazının etkinliği
Bu çalışmanın amacı, yeni kuşak bir ekstrakorporeal şok dalga litotripsi (ESWL) cihazı olan Siemens Lithostar Modularis Uro-plus kullanılarak böbrek ve üreter taşları tedavi edilen 3,024 hastanın sonuçlarını gözden geçirmek ve cihazın etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmektir. Bu çalışmada, taş lokalizasyonu, taş boyutu, kullanılan maksimum ve ortalama enerji, şok dalgası sayısı, odaklama tekniği, floroskopi zamanı, her bir taşa uygulanan ESWL seans sayısı ve sekonder girişim gereksinimi gözden geçirildi. ESWL tedavisinden 3 ay sonra yapılan değerlendirmede taşsızlık ya da erişkinlerdeki böbrek taşlarında klinik önemsiz rezidü başarı olarak kabul edildi. Genel başarı oranı %85.9 idi. Renal pelvis, üst kaliks, orta kaliks, alt kaliks, üst üreter, orta üreter ve alt üreter taşlarında başarı oranları, sırasıyla, %87.1, %85.4, %85.5, %85.1, %85.9, %84.4 ve %86.8 idi. Ortalama floroskopi süresi 5.3 dakika olarak belirlendi. Major komplikasyon olarak 5 olguda renal subkapsüler hematom, 2 olguda akut piyelonefrit, bir olguda dalak hematomu, bir olguda perirenal ürinom ve bir olguda akut nekrotizan pankreatit gözlendi. Preminger, Clayman ve Denstedt'in metodolojisine göre hesaplanan cihazın genel etkinlik oranı 0.55 idi. Etkinlik oranı üreter taşlarında böbrek taşlarına göre daha yüksekti. Siemens Lithostar Modularis Uro-Plus deneyimimiz bu üçüncü jenerasyon litotriptörün güvenli ve etkili olduğunu, %84.4-%87.1 arasında taş klirensi sağladığını göstermektedir.
Deneysel düşük akımlı priapizm sıçan modelinde apoptozisin rolü ve kaspaz inhibitörünün ereksiyon mekanizmasına etkileri
Priapizm, seksüel istek ya da uyaran olmaksızın gelişen istenmeyen, devamlı ereksiyondur. Düşük akımlı, diğer bir ifade ile iskemik priapizm en sık görülen priapizm formudur. Uygun tedavi edilmeyen iskemik priapizme ikincil gelişen erektil disfonksiyon fizyopatolojisinde apoptozis önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada, düşük akımlı priapizm fizyopatolojisindeki apoptozisin rolü ve apoptozis inhibitörü olan zVAD-fmk'nın priapizme bağlı gelişen erektil disfonksiyona etkileri sıçan modelinde değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan 4 eşit gruba ayrıldı. Bütün hayvanlarda vakum yöntemi ile ereksiyon oluşturuldu ve kontrol grubu haricindeki hayvanlarda ereksiyonun 4 saat boyunca devamlılığı sağlanarak priapizm geliştirildi. Priapizm geliştirilmeden önce gruplarına göre hayvanlara DMSO (1 mL/kg i.p.), zVAD-fmk (1 mg/kg i.p.), %0.9 NaCl (1 mL/kg i.p.) uygulandı. Bu işlemden 14 gün sonra en bloc penis eksizyonu uygulanarak kavernozal dokular farmakolojik ve histopatolojik olarak incelemeye alındı. İzometrik kasılma deneylerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. İzometrik gevşeme deneylerinde ise priapizm oluşturulan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokular, kontrol grubundakilerden daha az gevşedi. Priapizm oluşturulmadan önce zVAD-fmk uygulanan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokular izometrik gevşeme deneylerinde kontrol grubundakilere benzerlik gösterdi. Priapizm oluşturulmadan önce DMSO uygulanan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda izometrik gevşeme deneylerinde kontrol grubu ile benzerdi. Histopatolojik incelemede priapizm oluşturulan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda ortalama %60.3 apoptozis tespit edilirken, priapizm oluşturulmadan önce zVAD-fmk ve DMSO uygulanan hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda ise sırası ile ortalama %27 ve %30.8 apoptozis tespit edildi. Kontrol grubundaki hayvanlardan elde edilen kavernozal dokularda ise apoptozis ortalama %31.8 oranında bulundu. Bu bulgular, iskemik priapizmin kavernozal dokunun özellikle gevşeme fazı olmak üzere erektil fonksiyonlarında kalıcı hasara neden olduğunu göstermektedir. Priapizmde gelişen apoptozisin, zVAD-fmk ile engellenmesi erektil fonksiyonun korunması konusunda gelecek vadetmektedir.
Germ hücreli testis tümörlerinde Maspin ekspresyonunun yeri ve anjiyogenezis faktörleri ile ilişkisi
Amaç:Testiküler Germ Hücreli Tümörler (TGHT) 15-40 yaş arası erkeklerde en sık görülen solid tümörlerdir. Germ Hücreli Tümörlerin patogenezi tam olarak bilinmemekle beraber, moleküler çalışmalarda genetik değişiklikler ile ilişkili olabileceği ileri sürülmektedir. Maspin serin süper ailesine ait bir serin proteaz inhibitörüdür. Maspin ekspresyonu meme, prostat ve kolon kanserleri gibi bazı tümörlerde azalırken, pankreas, over ve mide kanserlerinde artmaktadır. Bu çalışmada TGHT ile Maspin ve diğer prognostik faktörler (VEGF, p53, Ki-67, CD31) arasındaki ilişki araştırıldı. Material ve Metod: Testis tümörü nedeniyle orşiektomi yapılıp, germ hücreli tümör tanısı alan 32 hastanın (14 seminom, 18 seminom dışı germ hücreli tümör) orşiektomi materyali olan parafin blokları çalışma kapsamına alındı. Çalışma grubuna dahil edilen olguların örnekleri yeniden ışık mikroskobunda incelendi. Kullanılan kromojen nedeniyle kahverengi- turuncu boyanma pozitif kabul edildi. Sonuçlar:Seminom olgularının yalnızca 1 tanesinde maspin pozitif bulunurken, seminom dışı germ hücreli tümörlerden (SDGHT) 6'sında maspin pozitif boyandı. Maspin ile tümör evresi, boyutu ve AFP değerleri arasında istatistiksel fark saptanmadı. Ayrıca Maspin ile VEGF, Ki-67 ve CD31 arasında da anlamlı fark yoktu. Sadece Maspin ile p53 arasında SDGHT'lerde istatistiksel olarak pozitif korelasyon saptandı (p<0,001). Yorum:Bazı tümörlerde eksprese edilmesi kötü bir prognostik faktör olarak kabul edilen maspin proteini germ gücreli testis tümörlerin de eksprese edilmektedir. Ancak, çalışmamıza göre bu proteinin testis tümörlerinde iyi veya kötü prognostik faktör olduğunu söylemek ve etki mekanizmasının nasıl olduğunu anlamak güçtür. SDGHT'lerde Maspin ile p53 arasında pozitif ilişki olması, Maspin'in p53 yolağı üzerinden etki göstermiş olabileceğini düşündürmektedir.
Sıçanlarda deneysel spinal kord hasarı modelinde kronik tadalafil tedavisinin korpus kavernozum fonksiyonu üzerine etkileri
Erektil disfonksiyon, cinsel birleşme için gerekli olan penil ereksiyona ulaşmakta ve sürdürmekte yetersizlik olarak tanımlanır. Penil ereksiyon, penil arteryel kan akımında artma, sinüzoidal düz kaslarda gevşeme, venöz dönüşte azalma ile karakterize, sinir sistemiyle lokal faktörlerin etkileşimi sonucu gelişen hemodinamik bir olaydır. Bu çalışmada, sıçanlarda deneysel spinal kord transeksiyonu oluşturulmasını takiben korpus kavernozumdaki işlevsel değişiklikleri ve spinal kord transeksiyonu sonrası kronik oral tadalafil tedavisinin erektil doku üzerindeki farmakolojik etkilerinin açıklanması hedeflendi. Çalışmaya 30 adet genç erişkin, erkek Spraque-Dawley sıçan dahil edildi. Deney hayvanları, 6'şarlı olarak 5 gruba ayrıldı: Gruplar 1. Kontrol, 2. Kontrol cerrahi (sham), 3. Tadalafil, 4. Deneysel spinal kord transeksiyonu (SKT), 5. Spinal kord transeksiyonu + Tadalafil (SKT+Td) olarak belirlendi. Deneysel Spinal Kord Transeksiyon (SKT) Sıçan Modeli: Deney hayvanlarında, anestezi altında T7-T10 arasına dorsal orta hat cilt insizyonuyla girilip, T8-T9 spinal prosesler ve laminaların uzaklaştırılmasının ardından, medulla spinalise bistüri ile tam kat kesi uygulandı. Oral Yoldan Tadalafil Verilen Spinal Kord Transeksiyon (SKT+Td) Sıçan Modeli: Spinal kord transeksiyonu yapılan deney hayvanlarına 4 hafta boyunca 5 mg /kg oral tadalafil verilip sonra en bloc penis eksizyonu uygulanarak elde edilen kavernöz dokular çeşitli biyoaktif ajanlara ve elektriksel alan uyarımına (EAU) maruz bırakılarak verdiği kasılma-gevşeme gibi izometrik gerim değişiklikleri araştırıldı. Gruplar arasında fenilefrin konsantrasyon-kasılma yanıtları farklılık göstermedi. Ancak, tüm gruplarda nitrik oksit yolağının sorgulanması amacı ile uygulanan nitrik oksit sentaz inhibitörü L-NAME ve guanilat siklaz inhibitörü ODQ ile inkübasyon sonrasında, fenilefrin 10-4 M ile ön kasılma için oluşturulan kasılma yanıtları anlamlı olarak azaldı. SKT grubunda, asetilkolin ile 10-5 M dozda elde edilen gevşeme yanıtları SKT+Td ve diğer gruplara göre anlamlı olarak azaldı. Tadalafil grubunda, asetilkolin gevşeme yanıtları kontrol grubuna göre belirgin olarak arttı. Tadalafil, fosfodiesteraz-5 enzimini inhibe edip ortamdaki cGMP konsantrasyonunu yükselterek gevşeme yanıtlarının artmasını sağlar. SKT grubunda sodyum nitroprussid 10-4 M konsantrasyonda diğer gruplara göre anlamlı olarak daha az gevşeme oluşturdu. Bazal ve prekontrakte durumdaki kavernöz doku preparatlarında EAU ile oluşan iv gevşemelerde, SKT ve SKT+Td grupları arasında yapılan ikili karşılaştırmada SKT+Td grubunun daha fazla gevşeme yanıtı verdiği saptandı. Bu çalışma, spinal kord hasarına bağlı erektil disfonksiyonda kronik tadalafil kullanımının NO/cGMP yolağını etkileyerek, ereksiyonu sağlayan gevşeme yanıtlarını koruduğunu göstermiş aynı zamanda kavernöz dokuda kalıcı hasar oluşumunun önüne geçilmesi ve hastanın cinsel rehabilitasyonunun sağlanması açısından kronik tadalafil tedavisinin etkili olduğunu ortaya koymuştur.
Testis dokusundaki cajal benzeri hücrelerin sperm matürasyon evrelerine olası etkilerinin değerlendirilmesi
Cajal hücreleri, gastrointestinal sistemde motiliteyi düzenleyen pacemaker hücrelerdir. Üriner sistemde de Cajal benzeri hücrelerin motilite regülasyonunda rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu hücrelerin testiste rol aldıkları görev bilinmemektedir. Çalışmamızda nonobstrüktif azoospermi nedeniyle Testiküler Sperm Ekstraksiyonu (TESE) yapılan hastaların testis biyopsilerinde Cajal benzeri hücrelerin sayı ve dağılımlarındaki değişimlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda nonobstrüktif azoospermi nedeniyle TESE yapılan 99 çalışma grubu olgusu subgruplara ayrılmış (hipospermatogenez grubunda 19, matürasyon arresti grubunda 40, Sertoli cell only sendromu grubunda 20 ve testiküler atrofi ve fibrozis grubunda 20 olgu) ve obstrüktif azoospermi nedeniyle TESE yapılan 20 kontrol grubu olgusu ile karşılaştırılmıştır. Elde edilen kesitlerde CD117 kullanılarak Cajal benzeri hücrelerin sayı ve dağılımları immünhistokimyasal olarak incelenmiştir. Kontrol grubuna göre tüm çalışma gruplarında Cajal benzeri hücre sayıları daha fazla idi. Bu artış matürasyon arresti ve Sertoli cell only sendromu subgrublarında istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Tüm gruplarda Cajal benzeri hücrelerin dağılımları birbirlerine benzerdi. Cajal benzeri hücrelerin nonobstrüktif azospermili hastalardaki sayıca artışı, bu hücrelerin spermatogenezi olumsuz yönde etkiledikleri ya da spermatogenezden bağımsız rolleri olabileceğini düşündürmektedir. Testiste Cajal benzeri hücrelerin morfolojik yapısını ve fonksiyonlarını daha iyi tanımlamak için elektrofizyolojik ve elektron mikroskobik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Mesane ürotelyal karsinomlarında cd44, sitokeratin 20 ve survivin ekspresyonunun tümörderece ve evresi ile ilişkisi
Mesane kanseri üriner sistem kanserleri arasında en sık görülen kanserdir. Bu tümörlerin %90'dan fazlasını ürotelyal karsinomlar oluşturmaktadır. Ürotelyal karsinomlar sıklıkla ileri yaşlarda görülmesine karşın daha erken yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. Mesane tümörlerinde prognozu belirleyen en önemli faktörler tümörün histolojik derece ve evresidir. Bu çalışmada mesane ürotelyal karsinomlarında CD44, CK20 ve survivin immünreaktivitesi araştırılmış ve bu belirleyicilerin tümöre (sayı, boyut, patern, derece, evre, rekürrens, progresyon) ve hastaya (yaş, cinsiyet) ait özelliklerle ilişkileri değerlendirilmiştir. Çalışma materyalini 2000 ile 2009 yılları arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalında mesane tümörü tanısı konularak transüretral rezeksiyon yapılan 82 hasta ve bu hastalara ait histopatolojik spesimenler oluşturmaktadır. Tüm histolojik örnekler tek patolog tarafından (E.Ş.A.) WHO/ISUP sınıflama sistemine göre yeniden değerlendirilmiş ve 44 olgu düşük dereceli papiller ürotelyal karsinom, 38 olgu yüksek dereceli papiller ürotelyal karsinom olarak gruplandırılmıştır. İmmünhistokimyasal değerlendirmeler sonucunda tümör derece ve evresi ile CK20 ve survivin boyanma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p< 0.05). Derece ve evre artışı ile CD44 pozitiflik oranının ise anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi (p= 0.002, p= 0.0001). Protein ekspresyonlarının rekürrens ve progresyon ile ilişkileri gösterilemedi (p> 0.05).