Bingol University
Anabilim Dalı

Üroloji Anabilim Dalı

Bingol University

192

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rekürren idiyopatik kalsiyum oksalat taş hastalarında diyet ile 24 saatlik idrar parametrelerindeki düzelmenin değerlendirilmesi

ÖZETAMAÇ: Bu çalışmanın amacı idiopatik rekürren kalsiyum oksalat taş hastalarında taşnükslerinin azaltılmasında, etkili olan 24 saatlik idrar parametrelerinin düzletilmesinde diyetinrolünü araştırmaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Eylül 2002-Kasım 2005 tarihleri arasında Gazi ÜniversitesiTıp Fakültesi Üroloji anabilim dalına başvuran 260 taş hastasından taş analizi sonucukalsiyum oksalat olan ve idiyopatik rekürren kabul edilen 108 hasta çalışmaya alındı. Herhastaya 24 saatlik idrar analizi yapılarak idrardaki metabolik anomaliler belirlendi. Anormalparametreye yönelik diyet verilerek birinci ay sonunda tekrar 24 saatlik idrar analizi ile aynıparametreler karşılaştırıldı.BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 42,3 olarak tespit edildi. Hastaların %77'sinde hiperoksalüri, % 43'ünde hipernatriüri ve % 38'inde hiperkalsiüri saptandı. Diyetverilen idrar parametrelerinden oksalat, sodyum, volüm, ürik asit ve sitrat parametrelerinindiyet sonrası değerleri diyet öncesi değerlere göre farklı bulundu. Kalsiyum diyeti verilenhastalarda diyet öncesi ve sonrası idrar parametreleri arasında fark bulunmadı.SONUÇ: Çalışmamızda ortaya çıkardığımız sonuçlar rekürren kalsiyum oksalat taşhastalarında kalsiyum dışında oksalat, sitrat, ürik asit, sodyum ve volüm parametrelerinindiyet ile değiştirilebileceği yönündedir. Böylelikle idiyopatik kalsiyum oksalat taşhastalarında taş nükslerinin azaltılması için, hastaların metabolik profili çıkarılmalı veanormal bulunan parametreye yönelik diyet başta olmak üzere medikal önlemler alınmalıdır.Bu sonuçlar daha fazla hasta serilerini içeren çalışmalarla desteklendikçe idiyopatik kalsiyumoksalat taş hastalarında taş nüskslerinin azaltılmasında diyetin 24 saatlik idrar parametrelerineetkisi daha iyi anlaşılacak ve daha kesin sonuçlar ortaya çıkacaktır

Mustafa Kıraç
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanserinde mikrodamar yoğunluğu, Ki-67 ve p53 ekspresyonu ile klinikopatolojik parametreler ve hasta prognozu arasındaki ilişki

ÖZETBu çalışmanın amacı, lokalize prostat kanseri nedeniyle radikal retropubikprostatektomi(RRP) uygulanan hastalarda, klinikopatolojik parametrelerle berabermikrodamar yoğunluğu (MDY), Ki-67 pozitifliği ve p53 mutasyon varlığının prognostikdeğerini araştırmaktır.Kliniğimizde, lokalize prostat kanseri nedeniyle sadece RRP uygulanan hastalardanklinik ve patolojik verilerine ulaşılabilen 69 hastanın patoloji örnekleri retrospektif olarakdeğerlendirildi. X200 büyütmede her bir Faktör VIII, CD31, CD105 pozitif hücre kümelerininen yoğun olduğu alan MDY sayımı için seçildi. p53 nükleer aktivitesi gösteren tümörhücreleri %5'den daha fazla ise pozitif olarak kabul edildi. Nükleer Ki-67 boyanma yüzdesinegatif, %1-10 arası ve %10'dan fazla olarak gruplandırıldı.Hastaların ortalama takip süresi 37 (17-106) aydı. 17 (%24,6) hastada takiplerisırasında progresyon saptandı. Progresyon gösteren hastaların patolojik evre dağılımıprogresyon göstermeyenlere göre daha ileriydi(p=0,01). Transizyonel zon PSA dansitesinin(TZPSAD) progresyon göstermeyen hastalarda gösterenlere oranla istatistiksel olarak anlamlıderecede düşük değerlere sahip olduğu saptandı(p=0.01). Çok değişkenli cox regresyonanalizine göre patolojik evre, Gleason skoru ve TZPSAD'nin progresyonsuz sağkalım içinbağımsız birer risk faktörü oldukları saptandı. Kaplan-Meier analizinde ise, yüksek patolojikevre (pT3) ve yüksek gleason skorunun (GS 8-10) hastalarda progresyona kadar geçen süreyiistatistiksel olarak anlamlı derecede kısalttığı gözlendi (p=0.003,p<0.001,sırasıyla).Sonuç olarak, RRP sonrası progresyonun önceden belirlenmesinde MDY, Ki-67boyanma yüzdesi ve p53 protein ekspresyonun, patolojik evre ve GS gibi prognostikbelirteçlerle karşılaştırıldığında ek bir katkı sağlamadığı görülmüştür.

Cenk Acar
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türkiye'deki ürologların son beş yıl içinde yaptığı yayınların çeşitli demografik özeliklere göre değerlendirilmesi

Türkiye'deki ürologların son beş yıl içinde yaptığı yayınların çeşitli demografik özeliklere göre değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: Türkiye'de üroloji alanında çok sayıda uzman ve akademisyen çalışmakta ve yayın yapmaktadır. Yapılan yayınların sayısı, alınan atıflar ve yayınlandıkları dergilerin kalitesi üzerine bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmadaki amaç, uzman ve akademisyenlerin çeşitli demografik özellikleri incelenerek son beş yıl içindeki yaptıkları yayınların sayısını ve kalitesini ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Çalışmaya 1200 kişi dahil edilmiştir. Araştırmaya katılan kişilerin bazı sosyodemografik özellikleri (yaş, unvan, çalıştıkları şehir tipi, şehrin bulunduğu coğrafi bölge, çalıştıkları hastane tipi), son beş yılda yaptıkları yayın sayısı, yayınların aldığı atıf sayısı, yayınların yayımlandıkları dergilerin indeks dergi olup olmaması, yazarların kaç yayında birinci yazar oldukları incelenmiştir. Kişilerin sosyodemografik özellikleri için Sosyal Güvenlik Kurumu'nun veri tabanı; yayınlarla ilgili bilgiler için PubMed ve Google Scholar kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22.0 (Chicago, IL, USA) istatistik paket programı kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde kategorik değişkenler için ki kare ve Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p˂0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 30-40 yaş arası ürologların, doçent doktorların, devlet üniversitesi ve özel üniversite hastanesinde çalışan ürologların daha fazla yayın yaptıkları, bu yayınlara daha fazla atıf aldıkları, yayınlarının indeks dergilerde daha fazla yayınladığı ve birinci yazar oldukları yayın sayısının daha fazla olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Ülkemizin tıbbi literatüre daha fazla katkı sağlaması için konuyla ilgili eğitim düzeyleri yükseltilebilir, bilgilendirilmeler yapılabilir ve farkındalık yaratılabilir. Anahtar kelimeler: Atıf Sayısı, Ürolog, Yayın Kalitesi, Yayın Sayısı

Atıf analiziAtıflarBilimsel araştırmalar+7
Güven Akın
Bolu Abant Izzet Baysal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perkütan nefrolitotomide pozisyonun önemi

Amaç: Perkütan nefrolitotomi (PNL) hem prone hem de supin pozisyonunda yapılabilmektedir. Bu çalışmada prone ve supin PNL'yi etkinlik ve güvenilirlik açısıdan karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya Şubat 2018-Haziran 2020 tarihleri arasında supin PNL uygulanan 94 hasta (grup-1) ve prone PNL uygulanan 93 hasta (grup-2) dahil edildi. Grup-1 ve grup-2'de iki gruba ayrıldı. Grup-1A supin mini-PNL yapılan hastalar, Grup-1B supin standart-PNL yapılan hastalar, Grup-2A prone mini-PNL yapılan hastalar ve Grup-2B prone standart-PNL yapılan hastalar olarak ayrıldı. Daha sonra tüm bu grupların kendi aralarında demografik özellikleri, operatif verileri ve operasyon sonrası parametreleri incelendi. Bulgular: Supin pozisyonundaki hastaların %81.9'u, prone pozisyonundaki hastaların %57'sine mini perkütan nefrolitotomi yapılmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p:<0.001). Mini perkütan nefrolitotomide başarı ve komplikasyonlar açısından anlamlı fark görülmemiştir. Standart perkütan nefrolitotomide ise başarı supin pozisyonda %29.4 iken, prone pozisyonunda %60 bulunmuş olup istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüştür (p:0.035). Komplikasyonlarda ise anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Supin mini-PNL ve prone mini-PNL benzer başarı ve komplikasyon oranına sahiptir. Supin pozisyonunda artan deneyimle beraber standart PNL oranımızın giderek azalarak daha çok mini-PNL yapıldığı görülmüştür. PNL operasyonunun hangi pozisyonel teknik ile yapılması gerektiğine hastanın özellikleri ve cerrahın tecrübesi göz önünde bulundurularak karar verilmesi en uygun yaklaşımdır. ANAHTAR KELİMELER: Supin Perkütan Nefrolitotomi, Prone Perkütan Nefrolitotomi

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek taşları+3
Mustafa Küçükyangöz
Bolu Abant Izzet Baysal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Etilen glikolle indüklenmiş nefrolitiyazisli ratlarda morus nigra ekstresinin taş oluşumunda koruyucu etkinliği

Amaç: Ülkemizde ve dünyada taş hastalığından korunmada birçok bitkisel ürün kullanılmaktadır. Bu bitkisel ürünlerin faydalı olup olmadığı bilimsel çalışmalarla ortaya konulmalıdır. M. nigra içerdiği fenoller ve flavonoidler sayesinde antioksidan etkinliği oldukça yüksek bir meyvedir. Çalışmanın amacı M. nigra'nın taş oluşumunda koruyucu etkinliği olup olmadığını potasyum sitratla karşılaştırarak araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Deney Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen 28 adet erişkin Wistar tipi rat dört gruba ayrıldı. I. Grup kontrol grubu olarak sadece su ile, II. Grup %0,75'lik etilen glikol ile, III. Grup %0,75'lik etilen glikol ve rat başına 0,4 mEq/gün potasyum sitrat ile, IV. Grup %0,75'lik etilen glikol ve rat başına 800 mg/kg/gün M. nigra ekstresi ile 28 gün boyunca labaratuvar şartlarında oral gavaj yoluyla beslendi. Ratlar 28 günün sonunda 24 saatlik idrar toplanması amacıyla metabolik kafeslere alındı. Sonrasında ratlar sakrifiye edilerek serumda Üre, Cr, Na, Ca, Mg, K, Cl, Total Tiyol, Nativ Tiyol, Disülfit ve idrarda kristal, lökosit, pH değerleri çalışıldı. Böbrek dokularının histolojik kesitlerinde kristal yapıları incelendi. Bulgular: Etilen glikol grubunda (40±6,33 µmol/L) disülfit seviyesi potasyum sitrat grubuna (32,17±4,48 µmol/L) göre anlamlı derecede yüksekti (p=0,04). Disülfit değerleri M. nigra grubunda (37,67±6,09 µmol/L) etilen glikol grubuna göre anlamlı fark olmasa da daha düşüktü. İdrar kristal yoğunluğu M. nigra grubunda [289 (19-340) n/µL], etilen glikol grubuna [1099 (507-1178) n/µL] göre istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha düşüktü (p=0,016). Sonuç: M. nigra'nın idrarda ve böbrek patoloji kesitlerinde kristal yoğunluğunu anlamlı derecede azalttığı, antioksidatif etkinliği sayesinde serum analizinde oksidatif parametrelerde düşüş sağladığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Morus nigra, Nefrolitiyazis, Kristalizasyon, Böbrek Taşı, Tiyol-Disülfit, Potasyum Sitrat

Böbrek taşlarıDisülfitlerEtilen glikoller+7
Muhammet Demir
Bolu Abant Izzet Baysal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk popülasyonunda SIRT1 gen polimorfizmlerinin mesane kanseri ile ilişkisi

Mesane kanseri, çeşitli nedenlerle hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla başlayan, dünyada en sık görülen kanser türlerinden biridir. Mesane kanserli hastalarda SIRT1'in rs369274325 A/G polimorfizminin rolünü araştırmayı amaçladık. Genomik DNA izole edildi ve SIRT1'de rs369274325 A/G polimorfizminin genotiplenmesi gerçek zamanlı PCR ile 200 kişide (mesane kanserli 100 hasta ve 100 dispeptik sağlıklı kontrol) incelendi. İstatistiksel değerlendirme için analizlerde Pearson's Ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlarımıza göre SIRT1'deki rs369274325 A/G polimorfizmi ile mesane kanseri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulamadık. Bu çalışma Türkiyede mesane kanserinde SIRT1'in rs369274325 A/G polimorfizmini değerlendiren literatürdeki ilk çalışmadır ve sonuçlarımız diğer çalışmalarla korele değildir. SIRT1'deki rs369274325 A/G polimorfizmi mesane kanserinde genetik yatkınlığa neden olmaz.

GenetikMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+5
Emre Bostancı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem kalsiyum oksalat taş hastalarının metabolik değerlendirmesi ve potasyum sitrat tedavisinin etkinliği

Üriner sistem taş hastalığı saptanan hastalarda; metabolik değerlendirmenin, etyolojik faktörleri saptamadaki önemi ve potasyum sitrat tedavisinin üriner sistem taş hastalığındaki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ- YÖNTEM : Ekim 1998-Ocak 2000 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'na üriner sistem kalsiyum oksalat taş hastalığı nedeniyle başvuran 94 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara taş etyolojisine yönelik gerekli metabolik değerlendirmeler yapılmıştır. 53 hastaya günlük 60 mEq potasyum sitrat verilirken, 41 hastaya ise herhangibir medikal tedavi uygulanmamıştır. BULGULAR : Çalışmaya alınan hastaların 63 'ü erkek, 31 'i kadın, yaş ortalamaları; tedavi grubunda 44.7±11.8, kontrol grubunda 41.0+12.1 olarak bulunmuştur. Ortalama takip süreleri; tedavi grubunda 24.1+3.61 ay, kontrol grubunda ise 19.3+4.80 ay' di. Potasyum sitrat kullanan grupta; rekürrens oranı, kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük çıkmıştır (p<0.05). 10 mm' den küçük rezidü taş fragmanlarının boyutundaki azalma, potasyum sitrat kullanan grupta anlamlı olarak yüksek çıkmıştır (p<0.05). Medikal tedavi grubunda; takip süresi içinde taşsız kalma süresi, kontrol grubuna 5.526 kat daha fazla bulunmuştur (p<0.05). SONUÇ : Üriner sistem taş hastalığı rekürrens riski yüksek olan bir hastalıktır ve birçok faktör etyolojide rol almaktadır. Bu nedenle üriner sistem taş hastalığı ile başvuran hastalarda metabolik değerlendirme yapılmasının gerekliliği tartışılmazdır. Potasyum sitrat tedavisi, üriner sistem taş hastalığının tedavisinde ve profılaksisinde etkili bir yöntemdir.

Altuğ Tuncel
Gazi University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İskemik priapizm sonrası gelişen penil fibrozisi azaltmada valproik asitin etkinliği

Priapizm seksüel uyarı ve orgazmla birlikte veya uyarı olmaksızın 4 saatten fazla devam eden tam veya yarı ereksiyon halidir. İskemik priapizm arteryel girişin az olduğu veya hiç olmadığı korpus kavernozum sertliğiyle olan kalıcı ereksiyon durumudur. İskemik priapizmde ilerleyici hipoksi, hiperkarbi ve asidozun olduğu korporal metabolik çevrenin zamana bağımlı değişimleri vardır. Genişletilmiş anoksi dönemleri korpus düz kas kontraktilitesini bozar ve düz kas hücre ölümüne ve korpus kavernozumların nihai fibrozisine neden olur. TGF-β1 iskemik priapizmde fibrozise neden olan aracılardan birisidir. Valproik asit(VPA) yaygın bir antikonvülzan ilaç olarak kullanılan nonspesifik bir Histon deasetilaz (HDAC) inhibitörüdür. Hipertansif ve miyokardiyal iskemik hayvan modellerinde VPA aracılı HDAC inhibisyonunun inflamasyon, düz kas dokusu değişikliklerini ve TGF-β kaynaklı fibrozisi önlediği görülmüştür. Bu çalışmada, VPA'nın mevcut potansiyelini, penil priapizm modelinde incelemek amaçlanmıştır. Her biri 8 denek barındıran 4 grup oluşturuldu. Grup 1 ( Kontrol - n:8 ); kontrol grubu ratlara intraperitoneal olarak 1 ay boyunca her gün distile su verildi. Grup 2 (Kontrol+VPA - n:8); çalışma başlangıcından itibaren 1 ay boyunca her gün 250 mg/kg intraperitoneal olarak VPA verildi. Grup 3 ( Priapizm - n:8); 6 saatlik priapizm sonrası konstriktör band çıkartıldı ve ratlara intraperitoneal olarak1 ay boyunca distile su verildi. Grup 4 (Priapizm+VPA – n:8); 6 saatlik priapizm sonrası konstriktör band çıkartıldı ve çalışma başlangıcından itibaren ratlara hergün 250 mg/kg intraperitoneal olarak VPA verildi. Birinci ayın sonunda tüm deneklerin in vivo erektil yanıtı değerlendirildi. Sonrasında alınan penis dokuları histolojik ve biyokimyasal olarak incelendi. Priapizm modeli ile yürüyen bu çalışmadan elde edilen veriler; VPA tedavisinin kas kalınlığının korunmasında ve bağ dokusu apopitozunda olumlu katkılar sağladığını ortaya koymaktadır.

Corpus cavernosumFibrozPenis hastalıkları+4
Ayhan Arslan
Karadeniz Technical University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diabetik erektil disfonksiyonda serbest radikallere bağlı kavernöz doku hasarlanması

35 ÖZET Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim dalı' na erektil disfonksiyon yakınması ile başvuran ve penil protez penil protez implantasyonu planlanan 8'i diabetik toplam 22 hastada peroperatuar alınan kavernoz doku örneklerinde, NO son stabil ürünlerinden nitrat ve nitrit düzeyleri, serbest radikallerle olan doku hasarlanmasının göstergesi olarak MDA ve serbest radikallere karşı koruyucu mekanizmalardan birisi olan glutatyon peroksidazın substratı; glutatyon (GSH) miktarları araştırılmış ve sonuçlar birbiri ile karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak; diabetik hastalarda nitrit, nitrat ve malondealdehit değerleri nondiabetik gruba göre anlamlı derecede düşük, glutatyon miktarları ise diabetik grupta, nondiabetik gruba göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Bu sonuçlara göre; diabette serbest radikallerin oluşturduğu oksidatif stres sonucu kavernoz ve penil damar endotel ve kavernoz düz kasında doku hasan gelişmekte ve bunun sonucunda düz kas relaksasyonu ve ereksiyon oluşamadığı düşünülmüştür. Ayrıca, diabetik erektil disfonksiyonda kavernoz dokuda antioksidan savunma sistemlerinde bozukluk olmakta ve NO sentaz ile glutatyon peroksidaz enzim aktiviteleri azalmaktadır. Çalışmamızda; diabetik grup kavernoz doku glutatyon miktarlarının diğer gruba nazaran anlamlı derecede yüksek olması ve nitrit-nitrat miktarlarınında düşük olması bu tezi doğrulamaktadır.

Diabetes mellitusPenis ereksiyonuSerbest radikaller
Alper Tuncayengin
Gazi University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fournier gangreni tedavisinde negatif basınçlı yara terapisi ile konvansiyonel yara pansumanının karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde, negatif basınçlı yara terapisi ile konvansiyonel yara pansumanı yöntemleriyle tedavi edilmiş Fournier Gangreni tanılı hasta gruplarını karşılaştırmak. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Üroloji kliniğinde Ocak 2011 ve Temmuz 2020 yılları arasında takip ve tedavi edilen 64 FG hastası çalışmaya alındı. Grup 1'e konvansiyonel yara pansumanı, Grup 2'ye ise negatif basınçlı yara terapisi yapılan hastalar alındı. Hastaların demografik özellikleri, etiyolojileri, yatış süreleri, debridman sayıları, ek cerrahileri, Fournier Gangreni Ciddiyet İndeksi skorları, analjezik ihtiyaçları, tutulan nekroz alanları ve miktarı retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Grup 1'de 37 hasta, Grup 2'de ise 27 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalar erkekti. Grup 1 ve grup 2'de hastaların yaş ortalaması açısından istatistiksel fark yoktu(p:0.434). Grup 1'de ortalama yatış süresi 17.9±1.8 gün ve grup 2'de ise bu süre 12.7±1.1 gün idi. Aralarında sayısal bir fark olmasına rağmen bu istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0.91). Grup 1 ve Grup 2'de ortalama debridman sayıları sırasıyla 7.1±0.8 ve 3.7±0.3 idi. Aralarındaki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p:0.004). Grup 1 ve Grup 2'de ortalama günlük analjezik kullanım sayısı sırasıyla 2.4±0.12 ve 1.44±0.08 idi. Aralarındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. (p:<0.001). Grup 1 ve Grup 2'de ortalama FGSI skorları sırasıyla 4.6±0.5 ve 3.8±0.6 idi. (p:0.227) Grup1 ve Grup 2'de sırasıyla 4 ve 2 hasta ex oldu. (p:1.00) Çalışmaya katılan hastalardan toplamda 6 hasta ex oldu. Yaşayan hastaların ortalama FGSI skoru ortalama 3.4±0.3 oldu. Ex olan hastaların ise FGSI skoru ortalama 12.5±1 oldu. Aralarında istatistiksel olarak fark bulundu. (p:<0.001) Sonuç: NBYT, debridman sayısını ve analjezik kullanımını azaltmakta fakat hastanede yatış süresini azaltmamaktadır.

Fournier gangreniOklüzif pansumanRetrospektif çalışmalar+4
Mehmet Aktaş
Dicle University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Varikoselli hastalarda fizik muayene bulguları ile skrotal termografi,renkli dopler ultrasonografi ve skrotal sintigrafinin karşılaştırılması

BU ÇALIŞMA GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ ÜROLOJİ BÖLÜMÜNE İNFERTİLİTEYADA SKROTAL AĞRI ,SİŞLİK TESBİT EDİLEN HASTALARDA YAPILDI.FİZİK MUAYENEYİ TAKİBEN TÜM HASTALARA SKROTAL TERMOGRAFİ,RENKLİ DOPLER ULTRASONOGRAFİ VE TESTİKÜLER SİNTİGRAFİ YAPILDI VE HERBİR METODUN TANISAL DEĞERLERİ KARŞILAŞTIRILDI.46(%75) HASTAYA TESTİKÜLER SİNTİGRAFİ İLE TANI KONURKEN TÜM HASTALARA (%100)SKROTAL TERMOGRAFİ VE RENKLİ DOPLER ULTRASONOGRAFİ İLE VARİKOSEL TANISI KONDU.gRADELERLE İLGİLİ ORTALAMA KONKORDANS İSE TERMOGRAFİ İÇİN %67,3 RENKLİ DOPLER ULTRASONOGRAFİ İÇİN %76 TESTİKÜLER SİNTİGRAFİ İÇİNSE %73,9 BULUNDU.SONUÇ OLARAK VARİKOSELİN TESBİTİNDE FİZİK MUATENE SONRASI TERCİH EDİLECEK METOD RENKLİ DOPLER ULTRASONOGAFİ VE SKROTAL TERMOGRAFİ OLMALIDIR.

Mustafa Murat Aydos
Gazi University
1993
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik yaş grubunda perkütan nefrostomi uygulamaları

Amaç: Bu çalışmanın amacı; üriner obstrüksiyon ile başvuran pediatrik yaş grubu hastalarda, perkütan nefrostomi uygulamasının etkinlik, uygulanabilirlik, güvenilirlik ve klinik katkılarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde, Ağustos 2011- Temmuz 2014 tarihleri arasında perkütan nefrostomi uygulaması yapılan hastalar retrospektif olarak tarandı. Hastaların klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları, dosyalarından elde edildi. Tarama işlemi hastanemiz bilgi işlem sistemi (HBYS) kullanılarak yapıldı. Demografik verileri, endikasyonlar, laboratuvar değerlerindeki değişikler, klinik gözlem, işlem sonrası takip gibi parametreleri dökümente edildi. Hastaların radyolojik veriler hastanemiz PACS sistemi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Farklı etiyolojik sebeplerle hidronefrozu olan, yaşları 5 gün-18 yıl arası değişen 32`si erkek, 17`si kız 49 çocuk hastaya, toplamda 70 böbrek ünitesine ultrasonografi eşliğinde perkütan nefrostomi (PCN) uygulandı. Uygulamalar %49 diversiyon, %35 drenaj ve %16 tanı endikasyonları ile yapıldı. Hastaların 5`inde üremi tablosu mevcuttu. PCN uygulanan hastaların 18`sinde böbrek taşı (10) veya üreter taşı (8) mevcuttu. 16 hastada üreteropelvik bileşke obstrüksiyonu (UPBO), 7 hastada ise üreterovezikal bileşke obstrüksiyonu (UVBO) tanısı kondu. Geriye kalan 9 hastada ise infravezikal obstrüksiyon, ürinom, perirenal hematom, üreteral tm metastazı (osteosarkom) tanıları tespit edildi. Hastaların 21`ine acil şartlarda, diğer 30 hastaya ise elektif şartlarda işlem uygulandı. Acil PCN uygulama kararı; 21 hastanın 12`si pyonefroz, 7`i üremi ve 2`si ürinom tanısı sebebiyle alınmıştır. Hastalarımızın hiçbirinde transfüzyon gerektirecek düzeyde majör kanama izlenmedi. Toplam 12 hastada (%24) ise HCT değerinin -max 3 olacak şekilde- düştüğü görüldü. Ortalama HCT düşüşü, bütün hastalarda 0,4 olarak hesaplandı. Minör kanama olan hastalar arasında ise ortalama 1,8 HCT kaybı tespit edildi. Hastalarımızda Transfüzyon gerektiren kanama, sepsis, pnömotoraks, kolon yaralanması gibi majör komplikasyonlar gelişmedi. Sonuç: Üriner obstrüksiyonlarda görüntüleme kılavuzluğunda yapılan perkütan nefrostomi işlemleri pediatrik yaş grubunda da güvenli olarak uygulanabilen ucuz efektif ve zaman zaman hayat kurtarıcı bir yöntemdir.

Nefrostomi-perkütanNefrozPediatri+5
Nureddin Çelik
Dicle University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aşırı aktif mesanede mirabegron ve solifenasin kombinasyon tedavisi ile mirabegron monoterapisinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Aşırı Aktif Mesane tanılı hastaların 3 aylık solifenasin 5mg ve 50 mg mirabegron kombineterapi ilaç kulanımı sonrası, bir grup hastada 3 ay boyunca sadece mirabegron monoterapi ilaç kullanımı ile diğer grupta kombineterapi ilaç kullanımına devam etmesi sonrası tedavi etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Şubat 2020 – Kasım 2021 yılları arasında Üroloji Polikliniği'ne başvuran Aşırı Aktif Mesane tanılı toplam 50 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar 2 grupta incelendi. Bir grup (Grup 1 n=25) 3 ay 5 mg solifenasin ve 50 mg mirabegron kombine tedavi kullanımı sonrası diğer 3 ay sadece 50 mg mirabegron monoterapisi aldı. Diğer grup (Grup 2 n=25) 6 ay süresince 5 mg solifenasin ve 50 mg mirabegron kombine tedavisine devam etti. Her iki grup, hastaların OAB-V8 ve ICIQ-SF semptom değerlendirme formlarıyla değerlendirilip karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 50 hasta dahil edildi. Hastaların 34' ü kadın 16'sı erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 39.74 olarak saptandı. Her iki grup hastalar ilk başvuru, 1.ay, 3.ay, ve 6.ay başvuru esnasında OAB-V8 ve ICIQ-SF değerlendirme formu skorları değerlendirildi. 6.ay skorlarının 3.ay ve ilk başvuru esnasındaki skor farkları karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Aşırı aktif mesane tanısı nedeniyle kombinasyon tedavisi alan hastalarda 3.aydan sonra antimuskarinik tedavi kesilerek mirabegron monoterapisi ile tedaviye devam edilebilir. Anahtar sözcükler: Aşırı Aktif Mesane, Mirabegron, Solifenasin, Kombine tedavi, Monoterapi

MesaneMirabegronSolifenasin+1
Mehmet Veysel Tuncer
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Klinik evre T1a ve T1b renal tümörlü hastaların parsiyel nefrektomi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Klinik evre T1a ve T1b renal tümörlü hastaların parsiyel nefrektomi sonuçlarının karşılaştırılması Yöntem: Kliniğimizde 2010-2019 yılları arasında açık/laparoskopik/laparoskopik yardımlı açık parsiyel nefrektomi yapılan toplam 142 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar klinik evre T1a (tümör boyutu 4 cm ve daha küçük) ve klinik evre T1b (tümör boyutu 4 cm'den büyük ve 7 cm'den küçük ) olarak 2 gruba ayrıldı. Her iki grup demografik özellikler, operatif ve postoperatif veriler, patolojik sonuçlar ve takip verileri açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 50,45±14,10 ortalama vücut kitle endeksi 26,53±2,39 olarak saptandı. T1a grubunda yaş ortalaması T1b grubu yaş ortalamasından istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı. T1a grubunda kitle daha çok sağ böbrekte, T1b grubunda ise kitle daha çok sol böbrekte görüldü. Bu durum istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Renal skor ve kitle boyutu T1b grubunda istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı. İskemi süresi ortalaması T1a grubunda 18,39±6,32 T1b grubunda 19,09±5,52 olarak saptandı. Her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Operasyon süresi ve kanama miktarı T1b grubunda daha yüksek olmasına rağmen her iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. T1a grubunda istatistiksel anlamlı olarak laparoskopik parsiyel nefrektomi oranının daha yüksek olduğu görüldü. Her iki grupta ortalama yatış süresi, dren süresi ve komplikasyon oranları arasında anlamlı fark saptanmadı. Postop 1. ay kreatin yükselmeleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Patolojik alt tipleri her iki grupta benzer olarak görüldü. Cerrahi sınır pozitifliği T1a grubunda %7,1 T1b grubunda %11,9 olarak saptandı. Her iki grupta birer hastada nüks olduğu görüldü. Sonuç: Her iki grupta yapılan karşılaştırmalarda cerrahi ve onkolojik sonuçlar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamış olup parsiyel nefrektominin 4 cm'den büyük tümörlerde de güvenle uygulanabileceği görüldü. Anahtar sözcükler: Böbrek tümörü, parsiyel nefrektomi, laparoskopik parsiyel nefrektomi

Böbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmlarıLaparoskopi+3
Gürkan Yılmaz
Dicle University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik hastalarda pron ve supin pozisyonda yapılan ultramini perkütan nefrolitotomi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Pron ve supin pozisyonda ultra-mini perkütan nefrolitotomi (UMP) yapılan pediatrik vakaların postoperatif verilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Hastalar ve Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde Mart 2012 ile Mart 2016 tarihleri arasında böbrek taşı tedavisi için UMP uygulanan 15 yaş ve altındaki pediatrik hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, perioperatif verileri ve postoperatif verileri kaydedildi. Operasyon esnasında hastaya verilen pozisyon açısından hastalar pron UMP (Grup 1) ve supin UMP (Grup 2) şeklinde iki gruba ayrıldı. Pron UMP grubu ile supin UMP grubu arasında hastaların yaşı, cinsiyeti, taş boyutu, taş yerleşimi, hidronefroz derecesi, giriş tekniği, operasyon süresi, skopi süresi, taş opasitesi, taşsızlık durumu, yatış süresi, drenaj yöntemi, kanama miktarı ve komplikasyon dereceleri birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'de 80, Grup 2'de 38 hasta (40 renal ünite) çalışmaya dahil edildi. Cinsiyet dağılımı Grup 1'de 55 erkek, 25 kız ve Grup 2'de 20 erkek, 18 kız şeklindeydi. Hastaların yaş ortalaması pron UMP grubunda 3,9±3,4 yıl, supin UMP grubunda 5,6±4,6 yıl hesaplandı. Taş boyutu ortalaması sırasıyla 19,6±7,5 milimetre (mm) ve 20,7 ±6,8 mm olarak saptandı. Operasyon süresi ortalaması Grup 1 ve Grup 2'de sırasıyla 58,1±15,6 dakika (dk) ve 49,5±18,9 dk saptandı. Supin UMP grubunda operasyon süresi ortalamasının istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha kısa olduğu izlendi (p=0,002). Skopi süresi ortalaması Grup 1'de 2,3±1,2 dk, Grup 2'de 1,1±0,5 dk saptandı ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p=0,000). Yatış süresi ortalaması Grup 1 ve Grup 2'de sırasıyla 3,7±2,0 gün ve 2,3±0,7 gün idi. Hemoglobin miktarındaki azalma ortalama olarak Grup 1'de 0,9±0,7 gr/dL, Grup 2'de 0,9±0,6 gr/dL saptandı ve her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p=0,748). Operasyon sonrası 1. ayda yapılan değerlendirmede başarı oranına bakıldığında Grup 1'de 65 hastada (%81,3), Grup 2'de ise 34 renal ünitede (%85,0) taşsızlık sağlanabildiği görüldü. Grup 1'de 6 hastaya, Grup 2'de 3 renal üniteye ek müdahale uygulandı. Ek müdahale sonrası taşsızlık sağlanan hasta sayısı Grup 1'de 71'e (%88,8), Grup 2'de 37'ye (%92,5) olarak hesaplandı. Her iki grup arasında post-op 1.ayda ve ek müdahale sonrası yapılan değerlendirmede taşsızlık sağlanma oranları açısından istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Çalışmadaki hastaların 32'sinde (%26,6) komplikasyon izlendi. Modifiye Clavien skalasına göre komplikasyon dağılımı ise 11 (%9,2) hastada Grade 1, 12 (%10,0) hastada Grade 2, 6 (%5,0) hastada Grade 3a, 3 (%2,5) hastada Grade 3b şeklinde saptandı. Pron ve supin UMP grupları arasında komplikasyon oranı ve derecesi açısından istatistiksel anlamlı fark görülmedi.(p=0,436) Sonuç: Pediatrik yaş grubunda taş hastalığı tedavisinde supin pozisyonda UMP, pron pozisyondaki UMP'ye benzer şekilde etkili ve güvenilir bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Supin, Ultra-mini PNL, Pediatrik, Nefrolitiazis

Böbrek hastalıklarıBöbrek taşlarıNefrolitotomi+3
Süleyman Çakmakçı
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

18 yaşından küçük pediatrik hastalarda uygulanan farklı perkütan nefrolitotomi prosedürlerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde standart perkütan nefrolitotomi (PNL), mini perkütan nefrolitotomi (mini-PNL), ultra-mini perkütan nefrolitotomi (UMP) ve mikro perkütan nefrolitotripsi (mikro-PNL) prosedürleri uygulanan 18 yaş altı pediatrik hastaların demografik, perioperatif ve postoperatif verilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Materyal ve Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde Mart 2011 ile Ekim 2015 tarihleri arasında böbrek taşı tedavisi için farklı PNL prosedürleri uygulanan 18 yaş altı pediatrik hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, perioperatif ve postoperatif verileri kaydedildi. Hastalar operasyonda uygulanan dilatasyon çapına göre standart PNL (30 Fr-24 Fr) ( Grup 1), mini-PNL (20 Fr-16 Fr) (Grup 2), UMP (14 Fr-12 Fr) (Grup 3) ve mikro-PNL (4,8 Fr) (Grup 4) şeklinde dört gruba ayrıldı. Belirlenen bu 4 grup arasında hastaların yaşı, cinsiyeti, taş boyutu, taş yerleşimi, taş opasitesi, hidronefroz derecesi, giriş tekniği, dilatasyon derecesi, kullanılan nefroskop çapı, operasyon süresi, skopi süresi, kanama miktarı, postoperatif birinci aydaki taşsızlık durumu, yatış süresi, drenaj yöntemi, diversiyon yöntemi, yapılan ek müdahaleler ve sonrasındaki taşssızlık durumu ve komplikasyon dereceleri birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'de 73, Grup 2'de 75, Grup 3'de 78, Grup 4'de 46 hasta çalışmaya dâhil edildi. Grup 2'de 2 hastaya, Grup 3'de 1 hastaya aynı seansta bilateral PNL uygulandı. Cinsiyet dağılımı erkek/kız olarak Grup 1'de 39/34, Grup 2'de 45/30, Grup 3'te 53/25, Grup 4'te 23/23 olup istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,165). Hastaların yaş ortalaması standart PNL'de 12,9±3,9 yıl, mini-PNL'de 7,9±5,2 yıl, UMP'de 3,9±3,3 yıl, mikro-PNL'de 6,1±4,9 yıl hesaplandı ve istatistiksel anlamlı fark görüldü (p<0,001). Taş boyutu ortalaması sırasıyla 40,9±16,1 milimetre (mm), 26,2±9,2 mm, 19,4±7,7 mm, 16±5,3 mm olarak saptandı ve istatistiksel anlamlı fark izlendi (p <0,001). Ortalama operasyon süresi Grup 1'de 56,3±21,6 dakika (dk), Grup 2'de 49,9±15,3 dk, Grup 3'te 57,3±16,2 dk, Grup 4'te 61,7±22,6 dk şeklinde olup istatistiksel anlamlı fark izlendi (p=0,006). Skopi süresi ortalaması Grup 1'de 1,7±1,1 dk, Grup 2'de 1,5±0,9 dk, Grup 3'te 2,3±1,3 dk, Grup 4'te 1,6±1,2 dk saptandı ve istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,001). Genel yatış süresi ortalaması 3,6±2,1 gün (1-14) olup; Grup 1'de 3,2±1,7 gün, Grup 2'de 3,7±2,3 gün, Grup 3'te 3,7±2 gün, Grup 4'te 3,9±2 gün olarak saptandı ve istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,222). Hemoglobin (Hb) miktarındaki azalma ortalama olarak Grup 1'de 1,4±1,5 gr/dL, Grup 2'de 1,1±1,2 gr/dL, Grup 3'te 0,8±0,9 gr/dL, Grup 4'te 0,5±0,9 gr/dL saptandı ve istatistiksel anlamlı fark izlendi (p<0,001). Dilatasyon çapı düştükçe Hb düşüşü de orantılı olarak azaldığı, özellikle 20 Fr ve üstündeki çaplarda hemoglobinin istatistiksel olarak anlamlı daha fazla düşüş olduğu görüldü (p=0,003). Operasyon sonrası 1. ayda yapılan değerlendirmede başarı oranına bakıldığında Grup 1'de 39 (%53,4), Grup 2'de 60 (%80), Grup 3'te 64 (%82,1), Grup 4'te 37 (%80,4) hastada tamamen taşssızlık sağlanabildiği ve istatistiksel anlamlı fark olduğu izlendi (p<0,001). Grup 1'de 22 hastaya, Grup 2'de 10 hastaya, Grup 3'te 2 hastaya, Grup 4'te 4 hastaya ek müdahale yapıldı. Ek müdahale sonrası taşsızlık sağlanan hasta sayısının sırasıyla Grup 1'de 61'e (%83,6), Grup 2'de 70'e (%93,3), Grup 3'te 66'ya (%84,6), Grup 4'te 41'e (%89,1) yükseldiği görüldü ve istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,093). Çalışmadaki hastaların 70'inde (%25,7) komplikasyon izlendi. Komplikasyon gelişen hastaların Modifiye Clavien skalasına göre derecesi ve sayısı gruplara göre sırasıyla Grade 1 komplikasyon için 3 (%4,1), 2 (%2,7), 4 (%5,1), 3 (%6,5) hastada, Grade 2 komplikasyon için 7 (%9,6), 12 (%16), 9 (%11,5), 5 (%10,9) hastada görüldü. Grade 3a komplikasyon için sırasıyla 2 (%2,7), 6 (%8), 2 (%2,6), 2 (%4,3) hastada görüldü. Grade 3b komplikasyon gelişen hasta sayısı sırasıyla 8 (%10,9), 2 (%2,7), 0 (%0), 1 (%2,2) olduğu görüldü. Grade 4 komplikasyon sadece kolon perforasyonu olup Grup 1'de 1 (%1,4) hastada, Grup 2'de 1 (%1,3) hastada görüldü. Gruplar arasında genel komplikasyon oranları açısından istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0,374). Grup 1'de 6 (%8,2), Grup 2'de 9 (%12), Grup 3'te 2 (%2,6), Grup 4'te 1 (%2,2) hastaya kan transfüzyonu ihtiyacı oldu. Grup 1'de 4 hastada ve Grup 4'te 1 hastada perioperatif hemoraji nedeniyle operasyon sonlandırıldı. Sonuç: Çalışmamızda 18 yaş altı pediatrik hasta grubunda farklı PNL prosedürlerinin benzer başarı ve komplikasyon oranları görülmesine rağmen; kanama miktarının UMP ve mikro-PNL'de istatistiksel anlamlı daha düşük olduğu görüldü. Bu yaş grubunda akses, dilatasyon ve fragmantasyon esnasında minyatür enstrümanlar kullanılarak daha düşük kanama oranı ile benzer başarı ve etkinlik sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Perkütan nefrolitotomi, Mini-PNL, Ultra-mini PNL, Mikro-PNL, Pediatrik nefrolitiazis

Böbrek hastalıklarıNefrolitiazisNefrolitotomi+3
Cem Alan
Dicle University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Benign ve malign nedenlere bağlı gelişen obstrüktif üropatilerde ultrason yardımlı perkütan nefrostomi uygulamalarının başarı ve komplikasyon oranlarının değerlendirilmesi

Amaç Bu çalışmanın amacı; benign ve malign patolojilere bağlı üriner obstrüksiyon ile başvuran her yaş grubundan hastalarda ürologlar tarafından lokal aneztezi altında ultrason rehberliğinde perkütan nefrostomi uygulamalarının etkinlik, uygulanabilirlik, güvenilirlik ve klinik katkılarının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde Ekim 2011-Eylül 2017 arasında 6 yıl süreyle çeşitli kliniklerde (üroloji, tıbbi onkoloji, nefroloji) yapılan tedavisi sırasında ürologlar tarafından ultrason eşliğinde lokal anestezi altında perkutan nefrostomi uygulaması yapılan hastaların dosyaları hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) kullanılarak retrospektif olarak tarandı. Hastaların klinik, laboratuvar bulguları, hastanemiz veri tabanında bulunan dosyalarından elde edildi. Hastalara ait radyolojik veriler, hastanemiz PACS sistemi kullanılarak toplandı. Demografik veriler, perkütan nefrostomi endikasyonları, uygulama önce laboratuvar değerleri, klinik gözlemler, işlem sonrası takipler, dökümente edildi. Katater uygulaması sonrasında spontan idrar drenajı olması ve arada kalınan vakalarda yapılan Antegrad pyelografi görüntülemelerinde nefrostomi kateterinin pelvikaliksiyel yapılar içerisinde izlenmesi uygulama başarısı olarak kabul edildi. Nefrostomi uygulamasına ait komplikasyonlar HBYS kullanılarak hasta dosyalarında bulunan hastaların işlem sırasındaki ve sonrasındaki takiplerinden derlendi ve modifiye Clavien sınıflama sistemine göre raporlandı. Bulgular Benign ve malign etiyolojik sebeplerle hidronefrozu olan, yaşları 14 gün-90 yıl arası değişen 351`i erkek, 203`ü kadın 554 hastaya, toplamda 668 böbrek ünitesine ultrasonografi eşliğinde perkütan nefrostomi (PCN) uygulandı. PCN uygulanan hastalarda en sık görülen endikasyonlar; üriner sistem taş hastalığı (168 hasta), üriner sistem maligniteleri (168 hasta), üriner sistem dışı maligniteler (55 hasta), pyonefroz/renal apse gibi enfektif durumlar(49 hasta), UPBO ve/veya üreteral darlık (49 hasta)'dır. Uygulama başarısı %93 olarak tespit edildi Hastaların 41,7'sinden nefrostomi kültürü alındı, nefrostomi kültürü alınan hastaların %42,17'sinde anlamlı üreme oldu, anlamlı üreme olan hastaların %78,35'inde antibiyotik direnci vardı. Toplam komplikasyon oranı %17,1'idi. En sık görülen komplikasyon transfüzyon gerektirmeyen geçici makroskobik hematüriydi. Nefrostomi kompikasyonları modifiye Clavien sınıflama sistemine göre derecelendirildi. Buna göre derece 1 komplikasyonlar 39(7,0), derece 2 komplikasyonlar 5(%0,9), derece 3a komplikasyonlar 37 (%6,7), derece 4a komplikasyonlar 1 (%0,2) derece 4b komplikasyonlar 10 (%1,8), derece 5 komplikasyonlarsa 3 (%0,5) hastada görüldü. Sonuç Benign ve malign patolojilere bağlı üriner obstrüksiyonlarda ürologlar tarafından lokal anestezi altında yapılan perkütan nefrostomi uygulamaları yüksek başarı oranları ve güvenlikle uygulanabilen, ucuz, etkili ve zaman zaman hayat kurtarıcı olabilen yöntemlerdir. Modifiye Clavien sınıflama sistemi nefrostomi komplikasyonlarının objektif şekilde raporlanmasını sağlar. Anahtar Kelimeler Perkütan Nefrostomi, Benign ve Malign etiyoloji, Obstrüktif Üropati, Lokal anestezi, Modifiye Clavien Sınıflama Sistemi, Ultrason Yardımlı

Anestezi-lokalCerrahi-ürolojikNefrostomi-perkütan+5
Mehmet Salih Köse
Dicle University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Testis torsiyonuyla oluşan hasarın onarımında l-karnitinin etkinliği

Testis torsiyonu sıklıkla genç erkeklerde görülen ve müdahale edilmediği zaman gonad kaybına kadar gidebilen ürolojik acil durumlardan biridir. Her yaş grubunda görülebilmesine rağmen, özellikle pubertal dönem ve ilk 1 yaşta pik yapar.Literatür incelendiğinde testis torsiyonunda karnitinin kullanıldığı çalışmalar sınırlı olup, bu konuda yapılan tek çalışmada, testis torsiyonunda karnitinin etkisi araştırılmış ve sonuçlar histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde karnitin tedavisi etkili bulunmuştur.Bizim yetişkin wistar albino ratlar üzerinde yaptığımız bu çalışmada testis torsiyonu tedavisinde; detorsiyonla oluşturulan reperfüzyon aşamasında kulanılanılacak olan L-Karnitinin torsiyone testis ve kontralateral testisteki etkisini testis sintigrafisi ile saptamak ve sonuçları histopatolojik olarak değerlendirmeyi amaçladık.Çalışmaya 20 adet Wistar-Albino erkek rat dahil edildi. Ratlar 3 gruba ayrıldı.*Sham grubu (n=4),*İskemi/Rperfüzyon (I/R) grubu (n=8)*I/R + Karnitin grubu (n=8).Tüm gruplara ketamin anestezisi altında baseline testis sintigrafileri çekildi. 24 saat sonra sham gurubundaki ratlarda tunika vajinalis açılıp testisler serbestlendikten sonra torsiyon yapılmadan ipek sütürlerle tunika albugineadan geçilerek skrotuma tespit edildi. I/R ve I/R + Karnitin grubundaki ratların sağ testisleri saat yönünde 720º torsiyone edildikten sonra skrotuma 4 saat süreyle tespit edildi. Dördüncü saat sonunda torsiyonu görüntülemek için I/R ve I/R + Karnitin grubundaki ratların tekrar testis sintigrafileri çekildi. Daha sonra her iki gurubunda sağ testisleri detorsiyone edilerek reperfüzyon sağlandı. I/R grubuna 1cc intraperitoneal izotonik verilirken I/R + Karnitin grubuna 500mg/kg dozda intraperitoneal L-karnitin verildi ve bu dozlar 8 saat sonra tekrarlandı. Detorsiyondan 20 saat sonra I/R ve I/R + Karnitin grubundaki ratların tekrar testis sintigrafileri çekildi. Bu işlemlerden sonra her üç gruptaki ratlar yüksek doz ketaminle sakrifiye edilerek her üç grubun sağ ve sol testisleri alınarak histopatolojik olarak değerlendirildi.Sonuç olarak; detorsiyondan 20 saat sonra çekilen testis sintigrafisinde, sağ testiste (torsiyone) I/R grubu ile I/R+Karnitin grubu arasında, I/R+Karnitin grubu lehine radyoaktif madde tutulumu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0,05). Kontralateral testiste ise her iki grup arasında radyoaktif madde tutulumu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı(p>0,05).Histopatolojik değerlendirmede, I/R+Karnitin grubundaki ratların sağ testis (torsiyone) kesitlerinde, stromal dokuda interstisyel ödem ve konjesyon dışında normale yakın bir tablo izlendi.Bu bulgular ışığında testis torsiyonu tedavisinde; reperfüzyon aşamasında uygulanacak olan karnitin tedavisinin I/R bağlı testisteki hasarın önlenmesinde olumlu etki yapacağı kanaatine varıldı.

Hasan Deliktaş
Dicle University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Oksibutinin, tolterodin ve trospium klorid gibi antikolinerjik ajanların intravezikal kullanımının mesane üzerindeki lokal ve ürodinamik etkilerinin karşılaştırılması

Oral antikolinerjik ilaçlar; aşırı aktif mesane, interstisyel sistit, üriner inkontinans ve nörojen mesane gibi hastalıkların tedavisinde uzun süredir kullanılmaktadırlar. Tedavide iyi sonuçlar elde edilmekle birlikte, sistemik antikolinerjik yan etkilerine bağlı olarak; ağız kuruluğu, terleme, görme bulanıklığı, somnolans ve kalp hızı değişiklikleri gibi çeşitli yan etkiler görülebilmektedir. Hem çocuk hem de erişkinlerdeki klinik çalışmalara dayanılarak intravezikal oksibutinin'in lokal doku güvenliği olduğu gösterilmiş fakat, mesane üzerindeki histolojik etkileri iyi ortaya konamamış. Biz bu ilaçların intravezikal kullanımının mesanede ne tür lokal ve ürodinamik değişikliklere neden olduklarını karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya her grupta (kontrol, oksibutinin, tolterodin, trospium) 5 adet olmak üzere toplam 20 tavşan alındı. Tavşanlar 30 gün boyunca kateterize edilerek solüsyonlar intravezikal olarak instile edildi. Çalışma öncesi ve sonrası mesane kapasiteleri ürodinamik olarak ölçüldü ve sonra mesane ışık mikroskobunda histolojik olarak incelendi.Çalışma öncesi ve sonrası mesane kapasiteleri açısından gruplar incelendiğinde hiçbir grupta istatiktiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. İntravezikal uygulanan antikolinerjik ilaçlardan tolterodin ve trospium klorid mesane epitelinde yıkıma ve ciddi inflamasyona neden olurken, oksibutinin'in hafif subepitelyal inflamasyon dışında kontrol grubuna benzer şekilde mesane mukozasında kayda değer bir hasar oluşturmadığı saptandı.İntravezikal uygulanan antikolinerjik ilaçlardan oksibutinin'in lokal doku güvenli olduğu görülürken, tolterodin ve trospium klorid'in ciddi inflamasyona neden olabileceği ve bu yüzden dikkatli kullanılmaları gerektiğini düşünüyoruz.

Seyfettin Örgen
Dicle University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut komplet üreter obstrüksiyonu sonucu böbrekte meydana gelen morfolojik ve fonksiyonel değişiklikler üzerine selektif siklooksijenaz-II inhibitörü olan parecoxib'in etkisi

Özet:Yetişkin Spruge-Dawley ratlar üzerine yaptığımız bu çalışmada UUO'da Parecoxib tedavisinin, obstrükte böbrekte renal fonksiyonlar üzerine etkisini sintigrafik ve histopatolojik olarak araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 30 adet Spruge-Dawley erkek rat dahil edildi. Ratlar 10'arlı 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplara bazal DTPA böbrek sintigrafisi çekildi. 1. Gruba sadece cilt insizyonu yapıldı. 2. ve 3. grubun ise sol üreterleri distalden komplet olarak bağlandı. Takiben 3.gruba 21 gün süreyle parecoxib 5mg/kg/gün verildi. 21. günün sonunda bütün gruplara anestezi altında DTPA böbrek sintigrafileri çekildikten sonra sağ ve sol nefrektomi yapılarak histopatolojik olarak değerlendirildi.3.Grup sol böbrekte, 2.gruba göre kortekste konjesyon, glomerülde konjesyon, intertisyel inflamasyon + konjesyon ve intertisyel fibroziste görülen değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulundu. İntertisyel lif artışı ve tübülde dilatasyon parametrelerinde parecoxib alan grupta düzelme mevcuttu. Fakat bu düzelme oranı istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bowman aralığında genişleme, kortekste inflamasyon, tübülde abse, epitelyum atrofisi, epitelyum hücresinde dejenerasyon parametrelerinde parecoxib verilen grupta istatiksel olarak anlamlı düzelme saptanmadı ( Mann-Whitney U testi).Sintigrafik değerlendirmede; 2. Grupta sol böbrek bazal ortalama GFR değeri ile obstrüksiyon sonrası sol böbrek ortalama GFR değeri arasındaki fark 32.25, 3. Grupta sol böbrek bazal ortalama GFR değeri ile obstrüksiyon sonrası sol böbrek ortalama GFR değeri arasındaki fark 9.70 olarak saptandı. Bu farklar karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. 3. Grupta farkın düşük (9.70) çıkması parecoxibin obstrüksiyon sonrasında böbrek fonksiyonlarına olumlu etkisinden kaynaklandığını göstermektedir. (Mann-Whitney U testi)Sintigrafik ve histopatolojik veriler sonucunda Parecoxib verilen grupta böbrek fonksiyonlarında kaybın daha az olduğu görülmekte, üriner obstrüksiyonla karşılaşılan klinik durumlarda parecoxib tedavisi ile obstrüksiyon giderilene kadar böbrek fonksiyonlarında kaybın azaltılabileceğini düşünmekteyiz.

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+5
Ali Tutuş
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Testis torsiyonu ile Epididimoorşit'in ayırıcı tanısında prokalsitonin'in yeri

AMAÇPCT bakteriyel enfeksiyonlarda yükselen bir belirteç olduğundan biz serum PCT seviyesini ayırıcı tanısında kullanmayı amaçladık.MATERYAL VE METOD:Yetişkin Wistar-Albino erkek ratlar üzerinde yaptığımız bu çalışmada; Çalışmaya ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 24 adet yetişkin erkek rat dahil edildi. Ratlar kendi aralarında her biri randomize olarak seçilerek 8 adet rat içeren üç grup oluşturuldu.*Sham grubu (n=8)*Testis torsiyon grubu (n=8)*Epididimoorşit grubu (n=8)Çalışmada deney öncesi ketamin anestezisi altında normal değeri saptamak için gruplara göre serum PCT ölçümü için ratlardan kan alındı takiben işlemden sonra sham grubu, tetis torsiyon grubundaki ratlardan 4. saate epididimoorşit grubundaki inokulasyondan 48 saat sonra serum PCT ölçümü için kan alındıHistolojik inceleme için tüm ratların sağ testisleri alınarak ayrı şişelerde hazırlanmış, tamponlanmış Formalin ve Bouin solüsyonuna konulduTüm ratlardan alınan sağ testis ve epididimler olympus marka ışık mikroskobu altında değerlendirildi ve mikrofotoğrafları alındıBULGULARÇalışmamızda bazal PCT'nin ortalama değeri 0.0215 ng/ml ( 0.005- 0.0804) olarak ölçüldü. İstatiksel olarak grup içi ve gruplar arası Wilcoxon Signed Ranks Testi kullanılarak analiz yapıldı. Grup içi karşılaştırmada Epididimoorşit grubunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Gruplar arası karşılaştırmada yine epididimoorşit lehine istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı.SONUÇBulgularımıza göre epididimoorşit oluşturulan grupta PCT değerleri sham ve torsiyon gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Ancak istatistiki olarak anlamlı olmakla birlikte bu artış çok belirgin değildir. O nedenle bu haliyle torsiyon ile epididimoorşitin ayırıcı tanısında PCT'nin faydasının kısıtlı olduğu ve konuyla ilgili farklı çalışmalara gereksinim olduğu düşüncesindeyizAnahtar kelimeler: Deneysel epididimoorşit, Testis Torsiyon Prokalsitonin

EnfeksiyonEpididimisKalsitonin+4
Sait Yamiş
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrensek üreteropelvik bileşke darlıklarının patogenezinde rol oynayan histopatolojik bulguların araştırılması ve klinik açıdan değerlendirilmesi

Giriş: İntrensek üreteropelvik bileşke (UPB) darlıklarının etiyopatogenezi halaAydınlatılamamış bir konudur. UPB obstrüksiyonunun gerçek sebebi; emriyolojik, anatomik, fonksiyonel ve histolojik açıdan araştırılmasına rağmen halen net değildir. Bu çalışmadaki amacımız, kanıta dayalı tıp uygulamaları çerçevesinde intrensek UPB darlıklarının, altta yatan temel histopatolojik nedenlerini; bununla ilişkili olabilecek birçok parametreyi (kollagen, elastin, düz kas hücre yoğunluğu, kajal hücrelerini) bir arada çalışarak, birbirlerine oranlarını, azalış veya artış miktarlarını bulmak ve bunu cerrahi tedavi sonuçları ile ilişkilendirmektirMETERYAL-METOT: 66 UPB segmenti çalışmaya alınarak 3 gruba ayrıldı. Grup 1'de normal UPB'ye sahip çeşitli nedenlerle nefrektomi yapılmış 10 UPB segmentinden oluştu. Grup 2'de taş nedeniyle kronik obstrüksiyona ağramış ve bu nedenle nefrektomi yapılmış 4 UPB segmentinden oluştu. Grup 3'te ise UPB darlığı nedeniyle dismembered pyeloplasti yapılmış 52 UPB segmentinden oluştu. Bu gruplar arasında Cajal hücre sayısında, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibrozis de farklılık aradıkGrup 3'teki olgular ayrıca iki ayrı değerlendirmeyede tabi tutuldu. Birinci değerdirmede, bu 52 intrinsik UPB darlığı olan UPB segmentleri yaş grubuna göre inceledik pediatrik yaş grubu ile yetişkin yaş grubuna ait UPB segmentleri arasında Cajal hücre, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibroziste farklılık aradık. İkinci değerlendirmede ise UPB darlığı olan hastalara yapılan dismembered pyeloplasti operasyonu sonucunda cerrahi olarak başarısız olduğu radyolojik kontrollerde ortaya çıkan 5 olguyu, cerrahi olarak başarılı 47 olgu ile karşılaştırdık. Cerrahi başarılı ve cerrahi başarısız grupları arasında yapılan incelemede Cajal hücre sayısında, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibrozis de farklılık aradık.BULGULAR: İntrinsik UPB darlığı olan hasta segmentlerinde ( n:52) , normal gruplar ile karşılaştırıldığında(n: 10 ve n: 4 ) Cajal hücrelerinde, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibroziste istatiksel olarak anlamlı patolojik bir artış veya azalış bulunmadı.Pediatrik yaş grubu (n: 10) ile yetişkin yaş (n:42) grubuna ait UPB segmentleri arasında Cajal hücre, Elatin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibroziste istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştırCerrahi başarılı ( n: 47) ve cerrahi başarısız (n:5) grupları arasında yapılan incelemede Cajal hücre sayısında, Elastin, Kollagen tip 3 miktarında ve fibrozis de anlamlı bir farklılık bulunamamıştırSONUÇ: Bizim çalışmamızda ki sonuçlarda UPB darlığı olan segmentlerde Cajal hücresinde, Elastinde, Kollagen tip 3'te normal UPB sahip gruplar arasındaki UPB segmentlere göre farklılık bulunmadı.UPB darlıklarının temel histopatolojik nedenlerini ortaya konması için daha geniş serilerde ve daha çok çalışmanın gerekliliği aşikârdır

ElastinHastalıkHistopatoloji+5
Oktay Issı
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erektil disfonksiyon etyolojisinde benign prostat hiperplazisinin anatomik ve fizyopatolojik olarak yeri: Prostat hacmi ile kavernöz arter çapı ve kavernöz arter akımı arasındaki ilişkinin gösterilmesi

Çalışmaya 40-76 yaş arasında olan BPH ve/veya ED'si olan 36 hasta alındı. Başvuru şikayetlerine göre yapılan sorgu formlarına göre hastalar 3 gruba bölündü . 1. grupta sadece BPH tanısı almış hastalar, 2. grupta sadece ED tanısı almış hastalar ve 3. grupta ise hem BPH hem de ED olan hastalar mevcuttu. Bu hastalar kriterlerimize uygun hastalar olup hastalara yapılacak işlemler için bilgi verilip onay formu okutulup imzalatıldı.Hastaların anamnezleri alınarak IPSS ve IIEF formları dolduruldu. Hastaların rutin tetkikleri yapıldıktan sonra pelvik USG bakıldı ve üroflowmetri yapıldı. Hastalara yapılacak işlemler hakkında bilgi verildi ve aydınlatılmış onay formu imzalatılıp onayları alındı. Sonrasında hastalara penil renkli dopler yapıldı. İşlem sırasında hastaların papaverin öncesi kavernöz arter çap ve akım hızları ölçüldü. Daha sonra 60 mg papaverin ve 2.5 mg fentolamin intrakavernözal olarak uygulandı. Hastaların 5.dakika her iki kavernozal arter çap ve akım hızları alınıp kaydedildi. Takiben 10,15 ve 20. dakika ölçümleri alındı ve kaydedildi.Renkli dopler uygulaması sonrası hastaların hiçbirinde komplikasyon görülmedi. Papaverin sonrası alınan akım hızı ölçümlerinin ortalaması alınıp kaydedildi.Hasta kayıtlarına istatistiki testler uygulandı. Bağımsız testler sonrası ANOVA testi yapıldı. Grupları karşılaştırmak için Post Hoc testlerinden Dunnett testi uygulandı.IPSS skorları 0-25 arasında değişmekte iken, IIEF skorları 3-30 arasında değişmekteydi. Gruplar arasında ortalama yaş alındığında istatistiki olarak anlamlı bir fark yoktu. (p=0.521)Prostat volümleri karşılaştırıldığında ise yine gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark yoktu.(p=0.217) Hastaların üroflowmetri sonucunda elde edilen Qmax değerleri karşılaştırıldığında ise Grup 2'in değerleri Grup 1'den istatistiksel olarak daha iyi olduğu görüldü. (p=0.004) Grup 1 ile Grup 3 arasında ise bir fark yoktu.Papaverin öncesi ve sonrası bakılan akım ve çaplarda ise gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Ayrıca prostat volümlerine göre yapılan 2 gruba da uygulanan istatistiki testler neticesinde prostat volümü ile kavernöz arter çapları ve kavernöz arter akım hızları arasında bir bağlantı olmadığı görüldü.Sonuç olarak tezin amaç kısmında belirtildiği üzere prostat volümünün artmasıyla fizyopatolojik olarak erektil disfonksiyonun geliştiği yönünde herhangi bir bağlantı kuramadık ve daha net veriler elde etmek için daha geniş hasta serilerine ihtiyaç olabileceği kanısındayız.

ArterlerErektil disfonksiyonKan akış hızı+5
Gökmen Akarer
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yüzeyel mesane tümörlerinde primer ve nüks tümör lokalizasyonları

Bu çalışmanın amacı yüzeyel mesane tümörlerinde gelişen rekürrenslerin lokalizasyonuyla primer tümör lokalizasyonu arasındaki ilişkiyi incelemek.Ocak 1996 - Aralık 2009 tarihleri arasında kliniğimizde primer yüzeyel mesane tümörü tanısı ile takip edilen ve tedavisi yapılan 88 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya transizyonel hücreli yüzeyel mesane tümörlü 11'i kadın, 77'si erkek toplam 88 hasta alındı.Hastaların yaş ortalaması 62,05 ± 11,26 yıl idi. Hastaların 77'inde (% 87,5) low grade, 11'inde (% 12,5) high grade patoloji saptandı. Patolojisi low grade saptanan 77 hastanın 38'inde (% 49,4) nüks gelişirken; 39'unda (% 50,6) nüks gelişmemişti. Patolojisi high grade saptanan 11 hastanın 9'unda (% 81,8) nüks gözlenirken; 2'sinde (% 18,2) nüks yoktu (p<0,05). Tümör çapı ve sayısı nüks eden ve nüks etmeyen arasında anlamlı bulunmadı (p>0,05).Tüm hastaların primer tümör lokalizasyonuna bakıldığında 34'ü (% 38,63) sağ yan duvarda, 42'si (% 47,77) sol yan duvarda, 8'i (% 9,09) tabanda, 2'si (% 2,27) tavanda, 2'si (% 2,27) karşı duvarda olduğu görüldü. Nüks eden grupta primer tümör lokalizasyonu sağ yan duvar olan 17 hastadan 9'u (% 52,9) yine sağ yan duvarda nüks ederken, Primer tümör lokalizasyonu sol yan duvar olan 23 hastadan 12'si (% 52,2) yine sol yan duvarda nüks etmişti.Tüm hastaların primer tümör lokalizasyonuna bakıldığında daha çok yan duvarlardan kaynaklandığı görüldü. Nüks gelişen hastaların nüks lokalizasyonu olarak yine sıklıkla yan duvarlarda nüks ettiği görüldü.

MesaneMesane hastalıklarıMesane neoplazmları+2
Devrim Kayan
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesinin değerlendirilmesi

Prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesinin değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmanın amacı prostat kanseri şüphesi ile trans rektal prostat biyopsisi uygulanan hastalarda plazma siyalik asit seviyesini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Ocak 2012-Şubat 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvurup; prostat spesifik antijen ( PSA) yüksekliği ve/veya anormal rektal muayene bulgusu tespit edilen 143 erkek hasta dahil edildi. Hastalardan prostat biyopsisi öncesi PSA ve siyalik asit ölçümü için tam kan alındı. Siyalik asit ölçüm yöntemi olarak lektin tabanlı enzyme-linked ımmunosorbent assay (ELISA) yöntemi kullanıldı. Hastalar patoloji sonuçlarına göre adenokanser, penign prostat hiperplazisi (BPH) ve diğer patolojiler olmak üzere (prostatik intraepitelial neoplazi (PIN), atipik küçük asiner proliferasyon (ASAP)) 3 gruba ayrıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 65,3 yıl idi ve ortalama total PSA değeri 18,4 ng/ml idi. Yapılan parmakla rektal muayenede; 35 hastada şüpheli rektal muayene bulgusu tespit edildi. Patolojisi adenokanser gelen hastaların ortalama plazma siyalik asit düzeyi 112,7 ± 81,4 iken, patolojisi BPH gelen hastaların ortalama plazma siyalik asit düzeyi ise 60,5 ± 24 idi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p= 0,009). Patolojik sonucu adenokanser gelenler ile ASAP ve PIN gelenler arasında plazma siyalik asit düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi (p=0,6). Siyalik asit, tPSA, vucut kitle indeksi (BMI), anormal rektal muayene bulgusu, yaş ve Gleason skoru arasında korelasyon yoktu. Sonuç: Plazma siyalik asit seviyesi, prostat adenokarsinomu ve ilişkili premalign patolojileri öngörmede muhtemel bir parametre olarak kullanılabilir. Ancak bu konuda daha geniş hasta serilerine sahip çalışmalara ihtiyaç vardır.

BiyopsiNeoplazmlarProstas+3
Kadir Yıldırım
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Bölümünde tanı alan ürogenital malignitelerin değerlendirilmesi: Tek merkezli retrospektif çalışma

Bu çalışmada amaç, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniğinde 1990-2013 yılları arasında tanı alan ve/veya tedavi edilen ürogenital kanserleri hastaları yıllara göre değerlendirmektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Bölümünde Ocak 1990-Mayıs 2013 tarihleri arasında üroloji kliniğine başvuran ve doku tanısı malignite olarak rapor edilen hastaların kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Elde edilen veriler kanserin türü, yaşı, cinsiyeti, görülme sıklığı, yıllara göre dağılımı bakımından sınıflandırıldı. İstatistiksel analiz için Microsoft Excel 2007 ve SPSS for Windows 16.0 programı kullanıldı. Toplam 1831 hastaya tanı konuldu. Bu hastaların 252'si kadın (yaş ort. 56,7±12.7SD), 1579'u erkekti (yaş ort. 49.6±16.4SD). Kanser türlerine göre 750 hastada mesane kanseri saptandı. Mesane kanserli hastaların 97'si (%12.9) kadın, 674'ü (%87.1) erkek hasta olup, erkek kadın oranı yaklaşık 7:1 idi. 619 hastada prostat kanseri izlenmiş olup yaş ortalaması 68.5±13.7'dir. 342 hastaya böbrek kanseri tanısı konmuş olup hastaların yaş ortalaması 48,8±11,5. Hastaların 187'si (%54,7) erkek, 155'i (%45,3) kadın hastadır. Çalışmamızda 120 hastada testis kanseri tanısı konmuş olup hastaların ortalama yaşı 28,16±13,67 idi. Üreter ve penis tümörlerine ait patolojik veri kayıtlarına tam olarak ulaşılamadığı için bu kanser türleri çalışma dışı bırakılmıştır. Bu sonuçlara göre, Dicle Üniversitesi'ne 1990-2013 yılları arasında başvuran ürogenital kanserli hastalar içinde mesane kanserlerinin birinci sırada yer aldığı, prostat kanserlerinin ikinci sırada geldiği görülmüştür. Bunu sırasıyla böbrek ve testis kanserleri izlemektedir. Ürolojik kanserleri daha iyi anlamak, erken tanı için toplumsal olarak farkındalık oluşturmak ve sonuçta daha etkin tedaviler sunabilmek için ilimizde ve bölgemizde daha fazla epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Bunun için her sağlık kuruluşunda çok dikkatli ve titiz kanser kayıt verileri toplanmalı ve bu veriler ortak bir havuzda toparlanarak daha doğru epidemiyolojik sonuçlara ulaşılmalıdır.

NeoplazmlarRetrospektif çalışmalarÜrogenital hastalıklar+2
Onur Yıldırım
Dicle University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perkütan nefrolitotomide operasyon süresini etkileyen faktörler

Amaç: Böbrek taşı nedeniyle tek taraflı PNL uygulanan hastalarda operasyon süresini etkileyen parametreleri detaylı bir şekilde incelemek ve uzun operayon süresinde oluşabilecek komplikasyonları öngörmektir. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı kliniğinde Ocak 2012 ile Aralık 2012 tarihleri arasında böbrek taşı nedeni ile yatırılan ve PNL ameliyatı yapılan 251 hasta çalışma kapsamına alınarak yapıldı. Çalışma süresince opere edilen 251 hastadan, kayıtları düzenli tutulan ve dahil edilme kriterlerine uyan 198 hasta çalışmaya alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, geçirmiş olduğu cerrahi, boy, kilo, taş yükü ve lokalizasyonu, operasyon süresi, skopi süresi, böbreğe giriş yeri, kullanılan dilatatör çeşidi, cerrahın deneyimi, kullanılan nefroskop çapı, nefrostomi çapı, nefrostomi kalış süresi, pnömotik vuru sayısı, perop stonfree olup olmadığı, postoperatif komplikasyon varlığı, hastanede yatış süresi kaydedilerek değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 105'si (%53) erkek ve 93'ü (%47) kadındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 33.8±21,12 idi. Ortalama BMI 24,15±5,77 idi. 31 (%15,7) hastaya perop Double-J stent uygulandı. Ortalama yatış süresi 4,07±2,54 gün idi. Postoperatif nefrostomi çapları 0-24F (ortalama 17.47F) arasında değişmekteydi. Ortalama nefrostomi kalış süresi 2,05±0,98 gün idi. Operasyon öncesi ortalama htc değeri 38,64±4,97 operasyon sonrası ortalama htc değeri 36,66±4,56 dakika idi. Ortalama pnömotik vuru sayısı 648,41±988,80 idi. Postoperatif yapılan değerlendirmede 143 (%72,2) hastada stonfree saptandı. 6 (%3,1) hastada KÖRF, 49 (%24,7) hastada rezidü taş saptandı. Ortalama operasyon süresi 85.03 dakika idi. Sağ böbrek için ortalama operasyon süresi 85.15 dakika , sol böbrek için ortalama operasyon süresi 84.73 dakika idi. Her iki taraf arasında operasyon süresi açısından istatistiki anlamlı bir fark yoktu. Preoperatif ektazisi olmayan hastalarda operasyon süresi 61.75 dk, grade 1 ektazisi olan hastalarda 76,77 dk, grade 2 ektazisi olan hastalarda 90,23 dk, grade 3 ektazisi olan hastalarda 101,11 dk, grade 4 ektazisi olan hastalarda 90,56 dk olup grade 2-3-4 ektazisi olan hastalarda operasyon süresi anlamlı derecede artmış izlenildi. Tek kalikste taşı olan 21 hastada ortalama operasyon süresi 60 dk, pelviste taşı olan 32 hastada ortalama operasyon süresi 67,34 dk, tek kaliks ve pelviste taşı olan 74 hastada ortalama operasyon süresi 71,82 dk, multipl kaliks ve renal pelviste taşı olan 56 hastada ortalama operasyon süresi 107,05 dk, staghorn taşı olan 15 hastada ortalama operasyon süresi 140,67 dk olup; multipl kaliks ve pelvis ile staghorn taşı olan hastalarda operasyon süresi diğer lokalizasyonundaki taşlara göre operasyon süresini anlamlı derecede artırdığı görüldü ve istatiksel açıdan anlamlı olduğu görüldü. Preoperatif hidronefrozu olmayan 20 hastanın 19'unda (%95) , grade 1-2 ektazisi olan 132 hastanın 102'inde (%77.3), grade 3-4 ektazisi olan 46 hastanın 28'inde (%60.9) taşsızlık saptandı. Preoperatif artmış hidronefroz derecesinin düşük taşsızlık oranlarına neden olduğu görüldü ve istatiksel açıdan anlamlı bulundu. Sonuç: Çalışmamızda; artan taş boyutunun, staghorn taş varlığının, multipl kalikste taş varlığının ve hidronefrozu belirgin sistemlerin operasyon sürelerini istaktiksel açıdan anlamlı oranda arttırdığı görüldü. Hidronefrotik sistemlerde PNL'nin taşssızlık oranlarında azalmaya neden olduğu, geçirilmiş cerrahi öykünün komplikasyon oranlarında artmaya neden olduğu görüldü. Ayrıca operasyon süresiyle skopi süresinin doğru orantılı olduğu görüldü. Uzun operasyon sürelerinin komplikasyonla ilişkili olmadığı bulundu. Hastaların cerrahi sonrası karşılabilecekleri olasılıklar açısından, ameliyat öncesi hastaları bilgilendirmede faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Bu nedenle genel prensiplere dikkat ederek, mümkün olan en kısa sürede operasyonu bitirmek ve radyasyonun risklerinden dolayı gerekli tedbirleri almak kaydıyla, PNL tüm yaş grubu hastalarda böbrek taşı tedavisinde etkili, güvenilir ve minimal invaziv bir tedavi yöntemidir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek taşları+4
Bayram Kolcu
Dicle University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Siproteron asetat uygulaması ile gelişen testis zedelenmesinin giderilmesinde anjiyotensin dönüştürücü enzim İnhibitörü ilaçların etkisi ve adjuvan LH uygulamasının yeri

Antiandrojenler ileri evre prostat kanserinin tedavisi yanında günümüzde daha genç yaştaki hastalarda farklı endikasyonlarla kullanılabilmektedir. Ratlarda, farklı antiandrojenlerin erkek üreme organlarına etkileri incelenmiş ve siproteron asetatın testis zedelenmesine neden olduğu ortaya konulmuştur. Bu çalışmada, siproteron asetata bağlı testis zedelenmesinin önlenmesinde adjuvan LH replasmanının yeri ve oluşmuş zedelenmenin giderilmesine anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörlerinin etkisini incelemek amaçlanmıştır.Her biri 8 denek barındıran 5 grup oluşturulmuştur. Grup 1 ve Grup 2(1- siproteron asetat ve SF, 2- siproteron asetat ve LH) deneklerinin 14 günlük uygulama sonrasında testis morfolojileri incelenmiştir. Grup 3, Grup 4 ve Grup 5 (3-siproteron asetat ve sonrasında SF, 4-siproteron asetat ve sonrasında lisinopril, 5-siproteron asetat ve sonrasında kaptopril) deneklerinin 14 günlük siproteron asetat uygulaması sonrası dönemde 30 gün süre ile verilen tedaviler sonrasında testis morfolojileri incelenmiştir.Siproteron asetat testis histolojisinde bozulmaya neden olmuştur, ancak adjuvan LH replasmanı ile zedelenme engellenebilmiştir. Zedelenmenin geri dönüşlü olduğu izlenmiş, fakat anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörlerinin etkisini ortaya koyabilecek veriler elde edilememiştir.Siproteron asetatın testiste geri dönüşü olan bir zedelenmeye neden olduğu ve bu zedelenmenin de adjuvan LH replasmanı ile engellenebileceği kanısına varılmıştır.

Androjen antagonistleriCyproteroneLüteinleştici hormon+2
Eyüp Dil
Karadeniz Technical University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner obstrüksiyonlu hastalarda pre ve postoperatif EKG ve tansiyon arteriyel mukayesesi

İlhami Yüce
Dicle University
1976
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ürogenital sistem travmaları

Ali Kemal Duman
Dicle University
1977
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prostat hipertofili hastalarda ameliyat öncesi ve sonrası mesane tonusunun sistomelrik tetkiki ve neticeleri

Tamer Yazıcıoğlu
Dicle University
1979
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem taşlarının kimyasal analizi ile diğer yönlerinin araştırılması

Mehmet Kılınç
Dicle University
1980
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Testis tümörlerinde retroperitonial lenfadenektomi

Hasan Karakaya
Dicle University
1981
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Varikosel ile infertilite arasındaki ilişki ve varikoselektominin bu ilişkiye etkisi

Hüseyin Türk
Dicle University
1981
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Propranolol, metoprolol süksinat ve karvedilol kullanımının rat testisi üzerine etkilerinin incelenmesi

Beta-adrenerjik reseptör blokörlerinin testis morfolojisine ve spermatogeneze olumsuz etkilerinin olduğu ortaya konulmuştur. Reseptör alt tiplerinin bu olumsuz etkideki payı ise bilinmemektedir. Bu çalışmada, beta-adrenerjik reseptör alt tipleri ile testislerdeki olumsuz etki ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Değişik reseptör alt tip etkisi olan üç beta-adrenerjik reseptör blokorünün (propranolol, metoprolol süksinat, karvedilol) rat testislerinde neden olduğu makroskopik ve histopatolojik değişiklikler incelenmiştir. Karvedilol tedavisi testis ağırlıklarında azalmaya neden olmuş, ayrıca karvedilol ve propranolol tedavisi testis histolojisinde bozulma ile sonuçlanmıştır. Metoprolol süksinat tedavisi alan grupta ise testis ağırlığı ve histolojisinde değişiklik kaydedilmemiştir. Metoprolol süksinattan farklı olarak beta-2 adrenerjik reseptörleri de bloke eden karvedilol ve propranolol tedavisi alan gruplarda izlenen histolojik bozulmaların varlığında bu olumsuz etkilerin temelinde beta-2 adrenerjik sistem blokajının sorumlu olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar sözcükler:Propranolol, metoprolol süksinat, karvedilol, testis

KarvedilolMetoprololPropranolol+2
Hüseyin Eren
Karadeniz Technical University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnterarenal pelvis olgularında pelvis taşlarının ve koraliform taşların sinüs renalis diseksiyonu tekniği ile çıkarılması

Ahmet Gülbay
Dicle University
1984
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Varikosel ile infertilite arasındaki ilişki ve varikoselektominin bu ilişkiye etkisi

A. Olcay Yıldırım
Dicle University
1984
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem taşlarında preoperatif ve postoperatif bakteriyolojik araştırma

Osman Doğan
Dicle University
1984
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Noninvaziv rezidüel idrar tayini

Yavuz Ceylan
Dicle University
1986
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Suprapubic ve urethradan alınan idrarda bakteriyolojik karşılaştırma

İbrahim Altıntaş
Dicle University
1986
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik üriner sistem taş vakalarında retrospektif bir çaılşma : (1984-1988 yılları arası)

Necip Uluz
Dicle University
1987
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Varikoselin testis üzerine etkisi

Mustafa Hür
Dicle University
1989
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vizuel erotik uyarımın erektil impotansin ayırıcı tanısındaki yeri ve önemi

Şakir Aydoğan
Dicle University
1994
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yetişkin ve preadolesan ratlarda intramuskuler uygulanan nikotinin urogenital sistem üzerine etkileri

ÖZET: Biz çalışmamızda, dünyanın hemen her yerinde keyif verici madde olarak kullanılan sigaranın içinde bulunan nikotinin urogenital sistem üzerine olan etkilerini araştırdık. Çalışma, herbiri 15 rattan oluşan 3 grup erkek rat ile yapılmıştır. ( Grup 1 kont rol grubu, Grup 2 yetişkin nikotin grubu, Grup 3 preadölesan nikotin grubu ). Kontrol grubu dışındaki ratlara 60 gün boyunca İM 0.42 mg/kg/gün nikotin verildi. 60 günün sonunda rafların hepsi ketamin anestezisi altında sakrifiye edildi. Vücut ağırlıkları, testis ağırlıkları, testis boyutları ölçülüp sürrenalleri, böbrekleri, mesaneleri, testisleri, epididimleri ve penisleri histolojik olarak incelendi. Testisin histolojik kesitlerinden aktif tübül sayımı yapıldı. Buna göre grup 2'de daha belirgin olmak üzere nikotin verilen grublarda grup 1'e göre istatistiksel yöndende anlamlı olacak şekilde (p<0.001) aktif tübül sayıları düşük bulundu. Çalışmamızın sonucunda; Nikotin verilen preadölesan grupta daha belirgin olmak üzere, nikotin verilen preadölesan ve yetişkin ratların vücut ağırlıkları, testis ağırlıkları ve testis boyutları kontrol grubunun değerlerine göre istatistiksel yöndende anlamlı olacak şekilde ( sırasıyla p<0.001 p<0.01 p<0.001 ) düşük bulundu. Histolo jik incelemede ise, nikotin verilen yetişkin grubta daha belirgin olmak üzere, nikotin verilen her iki grubtada patolojik değişiklikler saptandı. Bunlar; Böbrek; Peritübüler lenfosit infiltrasyonu, hemoraji ve korteksteki bazı tübüllerin eptelinde hipertrofi. Sürrenal; Korteks hücrelerinin bir kısmında vakuolleşme, hücreler arasında ser best eritrositler. Mesane;Epitelin üst katmanlarında deskuamasyon, çekirdeklerde piknotik değişiklikler, lamina propriada hemoraji alanları ve iltihabi hücre infiltrasyonu. Testis;Seminifer tübülüslerin bazal laminasında kalınlaşma intertübüler alana kanama ve tübülüs çekirdeklerinde piknotikleşme. Epididim;Spermatogenik hücrelerde deşişiklik gözlenmezken, duktuslar arasındaki bağ dokuda lenfosit infiltrasyonu ve serbest eritrositler. Penis; Korpus kavemozumlarda yer yer daralmalar.konjesyon ve intertisyel 55dokuya kanama görüldü. Sonuç olarak gerek preadölesan, gerekse yetişkin ratlara intramüsküler olarak uygulanan nikotinin urogenital sistem üzerine damarlardaki vazokonstriktif etkisi sonucunda kan akımını etkilemekte dokuların beslenmesini ve oksijenizasyonunu bozarak hücrelerin sitoplazmasında vakuolleşme.çekirdeklerinde piknozis, intertisyel alana lenfosit infiltrasyonu yaparak olumsuz etkilediği saptanmıştır.

NikotinSıçanlarÜrogenital sistem
Nail İlhan İnan
Dicle University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlkokul çağı erkek çocuklarında penis ve testis boyutlarıyla, dış genital organ anomali insidansı

ÖZET Bu çalışma Diyarbakır il merkezinde ükokullardaki 7-8 yaş grubundaki erkek çocukların penis boyu, testis hacmi, sünnet olma ve dış genital organ anomali ir sidansını bulmak için planlandı. Çalışmad j. 2000 erkek öğrenci sosyo ekonomik seviyelerine göre iki gruba ayrıldı. Sosyo ekonomik seviyesi düşük (SESD) grupta 1(302, sosyo ekonomik seviyesi yüksek (SESYi grupta 998 öğrenci yer alıyordu. Çocukların penis boyları, testis boyutları ölçüldü. Dış genital organ muayeneleri yapıldı. Sonuçta; penis boyu ortalaması 38.48mm bulundu. Penis boyu SESD kosimde 38.74 mm, SESY kesimden gelen c 'fencilerde 38.24mm olarak ölçüldü. Aj-alarındaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı Çocukların testis hacim ortalamaları 9. 11 mi bulundu. Testis hacimleri SESD öğrene;ıerde 9.38ml iken; SESY öğrencilerde 8.71 mi idi. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Yapılan muayenede %83.55 öğrenci sünnetliydi, SESD kesimdeki öğrencilerde bu oran %87.23, SESY kosimde bu oran %79.86 bulundu. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı, öğrencilerin %5.35'inde dış genital orgdn pnomalisi- saptandı. Bu oran SESD k?>simde %5.89, SESY kesimde %4.80'di. Aralarındaki fark istatistiksel olarak artılamsızdı. En sık izlenen anomali inmemiş sstisti (%1.85). Bu oran literatürdeki l oranlardan yüksekti. Bununda nedeni bölgemizde sosyo ekonomik seviyenin düşük olinasıdır. ı [ Tedavi için çocukların yönlendirilmesind temel sağlık görevlilerine büyük iş düşmektedir. Bu nedenle temel sağlık görevlilerinin çocukların dış genital organ muayenelerini tam olarak yapmaları ve bir patoloji gördüklerinde uzmana sevk etjneleri gerekmektedir. 45Elde edilen bu sonuçlarla bölgemizde penis ve testis boyutlarına ait nmogramlar çıkartılmış oldu. Bu tür çalışmaların başka bölgelerde yapılması i ^ Türkiye'ye ait nomogramların oluşturulmasını sağlayacaktır. 46

Genitalia-erkekPenisTestis
Ali Ferruh Akay
Dicle University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Oxybutynin HCI'in biyofilm oluşumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

ParasempatolitiklerStaphylococcus epidermidisÜriner sistem enfeksiyonları
Abdullah Gedik
Dicle University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diabetes mellitus'un tipi ve serum glikoz seviyesinin daha etkin kontrolü alt üriner sistem semptomlarının geleceğini belirleyebilir mi?

Bu çalışmada yeni tanı konulmuş Tip 1 ve Tip 2 DM'li hastalarda serum glikozun son üç aylık düzeyi hakkında bilgi veren HbA1c ile ürolojik semptomların ilişkisini ve daha etkin serum glikoz kontrolü ile semptomların değişimini araştırmayı amaçladık. HASTALAR VE YÖNTEM: Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji kliniğince yeni tanı konulmuş Tip 1 ve 2 DM hastaları ile yapıldı. Tip 1 DM'li hastalar 1. çalışma grubunu, Tip 2 DM'li hastalar 2. çalışma grubunu oluşturdu: Diabetes mellitusu olmayan yirmi sağlıklı gönüllü ile kontrol grubu oluşturuldu. Medikal tedavi başlanması endikasyonu olan hastalara gerekli tedavi başlandı ancak çalışma grubundan çıkarılarak tedaviye yanıtları ayrıca değerlendirildi. Tüm hastalarda başvuruda mesane kapasitesi, postvoiding rezidü, rutin tam kan, rutin biyokimya, tam idrar tahlili ve idrar kültür antibiyogram ile HbA1c ölçümleri yapıldı, Türk prostat semptom skoru dolduruldu. Başvurudan sonraki 3., 6., 9 ve 12. aylarında HbA1c ve Türk Prostat Semptom Skoru tekrar değerlendirilerek kaydedildi, istatistiksel analizler t test ile yapıldı ve p>0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Tip 1 DM'li 19 hasta çalışmaya alındı. Başvuruda ortalama HbA1c % 16.22 ± 3.95, ortalama T-PSS 5.73 ± 5.06, ortalama yaşam kalite puanı 2.10 ± 2.13 idi. Onikinci ay ortalama HbA1c % 11.42 ±1.92, ortalama T-PSS 2.73 ±3.10, ortalama yaşam kalite puanı 1.57 ± 1.70 olarak saptandı. Tip 2 DM'li 20 hasta çalışmaya alındı. Başvuruda ortalama HbA1c % 9.22 ± 3.57, ortalama T-PSS 3.95 ± 3.25, ortalama yaşam kalite puanı 1.65 ± 1.46 idi. Onikinci ay ortalama HbA1c % 7.22 ± 1.88, ortalama T-PSS 1.9 ± 2.14, ortalama yaşam kalite puanı 1.2 ± 1.05 olarak saptandı. Sekiz Tip 2 DM'li hastaya medikal tedavi başlandı ve sonuçları ayrıca değerlendirildi. Birinci ve ikinci çalışma grupları arasında istatistiksel olarak yaş, HbA1c ve mesane kapasitesi farklı, PVR, T-PSS, yaşam kalite puanı ise farksızdı. Her iki grupta da başvuru ve 12. ay kontrolündeki değişim HbA1c, PVR hissi, pollaküri, urgensi, noktüri ve yaşam kalite puanı için anlamlı, intermitensi, idrar akımında zayıflama ve hesitensi için anlamsızdı. SONUÇLAR: Diabetes mellitusun tipinden bağımsız olarak daha iyi kan glikoz regulasyonu depolama semptomlarını ve semptomların sıklığını azaltır. İşeme 41semptomları daha iyi kan glikoz reguiasyonu ile azalmaz. Ancak HbAlc'nin %7'nin altına düşürülmesi işeme semptomların artma hızını azaltır. Alt üriner sistem semptomlu diabetes mellituslu hastalarda tedavide birinci amaç daha iyi kan glikoz reguiasyonu olmalıdır. 42

Uğur Aflay
Dicle University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kliniğimizde yapılan 6 kadran manuel prostat biyopsileri ile transrektal USG eşliğinde yapılan 10 kadran prostat biyopsilerinin karşılaştırılması

ÖZETProstat kanseri 50 yaş üzerindeki erkeklerde ölümün önde gelensebeplerinden biridir. Mortaliteyi azaltmak için erken tanı çok önemlidir. Erken tanı iseparmakla rektal inceleme, prostat spesifik antijen, transrektal ultrason ve biyopsinindoğru şekilde uygulanmasıyla elde edilebilir. Bu çalışma kliniğimizde yapılan 6kadran parmak eşliğinde prostat biyopsileri ile transrektal ultrason eşliğinde yapılan10 kadran prostat biyopsilerinin retrospektif olarak karşılaştırılması amaçlandı. Ocak2002-Şubat 2006 tarihleri arasında digital ve TRUS eşliğinde yapılan 372 biyopsidosyaları incelendi. 281 biyopsi parmak eşliğinde, 91 biyopsi TRUS eşliğindeyapılmıştı. 85 (% 22,8) biyopsi adenokanser, 287 (%77,2) biyopsi benign rapor edildi.Biyopsi uygulanan hastaların 93'ünde (% 25) yaşa göre PSA yüksekliği ve PRİ'deanormallik saptandı. Ortalama hasta yaşı 66,3 ± 8,3 (45-95), ortalama serum PSAdüzeyi 23,6 ± 27,7 idi. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar 70 yaşının üstündekigrupta kanser yakalama oranının % 32,4, 70 yaş altı gruba göre % 18,8 daha fazlaolduğu görülmüştür. Patolojilerinde kanser olan grupla olmayan grupkarşılaştırıldığında kanser olan grubun yaşının ort. 68,5±7,9,olmayan gruptan ort.65,6±8,3 daha fazla olduğu saptanmıştır. Biyopsi sonucu malign bulunan hastalarınPSA ortalaması 55,2±37,2 olup benign gruptan 14,3±14,3 anlamlı olarak yüksektir.Yaşa göre serum PSA yüksekliği olan ama PRİ bulguları kanser açısından negatifolan hastalarda kanser bulma oranı % 7,9 bulundu. Yaşa göre serum PSAyüksekliğiyle beraber pozitif PRİ bulgusu olması durumunda oran % 67,7'eyükselmektedir.Anahtar Kelimeler : TRUS, Digital, Biyopsi, PSA, PRİ48

Serhat Dedeoğlu
Dicle University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metabolik sendrom ile erektil disfonksiyon arasındaki ilişki

ÖZETGiriş: Bu çalışmada Metabolik Sendrom (MS) ile Erektil Disfonksiyon(ED) arasındaki ilişki araştırıldı.Materyal ve Metod: Çalışma Ekim 2005 ve Mart 2006 tarihleriarasında yapıldı. Dicle Üniversitesi Kardiyoloji, Endokrinoloji, Dahiliye veÜroloji polikliniklerine ED dışı şikayetlerle başvuran 80 hasta alındı.Hastaların yaş aralığı 35-65'di. Bu hastalardan 47'sinde MS mevcutolup (Grup I) 33'ünde MS saptanmadı (Grup II). Çalışmaya alınan hastalarınayrıntılı anamnez, ürolojik ve fizik muayneleri ile MS değerlendirmeleriyapıldı. Bütün hastaların vücut kitle indeksleri hesaplandı, tansiyon arteriyelölçümleri yapıldı ve açlık kan örnekleri alınarak total trigliserid, HDL-kolesterol, glukoz, insülin, üre, kreatinin ve transaminazlara Dicle ÜniversitesiMerkez Labaratuarında rutin tekniklerle bakıldı. İnsülin direncinideğerlendirmek için HOMA-IR testi kullanıldı. ED skoru için Ereksiyon İşleviUluslararası Değerlendirme Formu (IIEF) dolduruldu. Endotel fonksiyonununaraştırılması için brakiyal arterde akım aracılı dilatasyonun değerlendirildiğiFMD testi yapıldı. İstatistiksel hesaplamalarda ortalamalarınkarşılaştırılmasında Student T test, frekansların dağılım karşılaştırmasındaChi-Square test kullanıldı, P<0,05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Grup I'de %63,8 oranında ED saptanırken Grup II'de %9,1ED saptandı, aradaki fark anlamlıydı (p<0,0001). MS kriter sayısı arttıkça EDsıklığının arttıgı görüldü, Grup I'de ED olan hastalarda olmayanlara göreendotel disfonksiyonunu gösteren FMD değeri anlamlı oranda düşüktü.Sonuç: Bütün metabolik bozukluklar arasında bir bütün olarak MS'ninED ile en kuvvetli korelasyonu gösterdiğini ve MS bulunup ED gelişenhastalarda endotel fonksiyonunu gösteren FMD değerinin düştüğünüsaptadık. Bu grup hastalarda ED'nin korener arter hastalığına işaret edici birbulgu olduğu düşünülerek MS tedavisinin erken aşamada başlanmasıgerekmektedir.48

Fatih Sekitmez
Dicle University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid hormon artışına bağlı prematür ejakülasyon oluşum mekanizmasında santral dopaminerjik sistemin rolü

Çalışmamızda ötroidik ve hipertroidik sıçanlarda intraserebroventriküler kateter ile dopamin agonisti verilerek ejakülasyonun sağlanması ve tiroid hormonunun ortaya çıkardığıprematür ejakülasyonda santral dopaminerjik sistemin rolünün araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada ağırlıkları 300-350 gram olan Wistar türü 16 adet erkek sıçan kullanıldı. Çalışma başlangıcında denekler her bir grupta sekiz sıçan olacak şekilde iki gruba ayrıldı.Hipertiroidizm oluşturulacak sıçanlara; 14 gün süre ile günde bir kez 250 micg/kg dozda olmak üzere subkutan enjeksiyon yolu ile tiroksin hormonu verildi. Sıçanlar son enjeksiyongününü takiben birinci gün içerisinde operasyona alındı. Operasyonlar intraperitoneal 1.2 gr/kg üretan ile sağlanan anestezi altında uygulandı. Paxinos ve Watson sıçan beyin atlasını rehber alarak stereotaksik olarak sol serebral ventriküle kanül implantasyonu yapıldı.Sonrasında tek taraflı seminal vezikül (SV) kateterizasyonu ve bulbospongioz (BS) kas diseksiyonu yapıldı. Tüm sıçanlarda intraserebroventriküler olarak 20 micg dozda verilen 7-OH-DPAT enjeksiyonu öncesi ve sonrası SV basınç ölçümleri ve BS kas elektromiyografik (EMG) aktivite ölçümleri yapıldı.Hipertiroid sıçanlarda 7-OH-DPAT enjeksiyonu ile ilk ejakülasyon anı arasındaki süre anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,0065). 7-OH-DPAT enjeksiyonu sonrası SV basıncı artışların maksimum amplitüd değerleri ile kontrol grubu arasında istatistiksel farklılık saptandı (p=0,0053). Hipertiroidik gruptaki sıçanların seminal vezikül kontraksiyonu ile bulbospongiosus kas kontraksiyonu arasındaki interval süreleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha kısa bulundu (p=0,0187). Ejakülasyon ile ilgilideğerlendirilen diğer parametrelerin ise gruplar arasında farklılık göstermediği saptandı.Sonuç olarak bu parametrelerin oluşum mekanizmasında hipertiroidik ve ötiroidik sıçanlarda intraserebral D3 reseptörlerinin katkısı olduğu; primer olarak noradrenejik,dopaminerjik ve serotoninerjik yolakların etkisi olan ejakülasyon fizyo-farmakolojisinin değerlendirilmesinde reseptörlerin rollerinin ve etki mekanizmalarının açığa çıkması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu düşülmektedir.

DopaminEjakülasyonHipotiroidizm+2
Önder Çinar
Dokuz Eylül University
2012
00