Bolu Abant İzzet Baysal University
Faculty

Faculty of Medicine

Bolu Abant İzzet Baysal University

532

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omuz artroskopisinde biceps brakii uzun başı tenotomisi yapılmış hastaların preoperatif ve postoperatif magnetik rezonans görüntülemelerinde biceps brakii kısa başındaki değişimlerin değerlendirilmesi

Rotator manşet lezyonlarında, biseps kasının uzun başı tendonu patolojileri eşlik edebilir. Biseps kasının uzun başının tendonu, rotator kılıf kaslarına yakın komşuluğu ve glenoid labrumunun superioru ile ilişkisinden dolayı birçok omuz patolojisi ile ilişkilidir. Rotator manşet yırtığı olan olguların %30-69'unda biseps kası uzun başı tendonu ile ilişkili patoloji olduğu bildirilmiştir. Şiddetli ağrı ile birlikte olan yırtık,subluksasyon ve tendinit gibi biseps kasının uzun başı tendon patolojilerinde cerrahi tedavi önerilir. Cerrahi olarak tenodez ve temotomi karşımıza çıkmakta olup; tenotomi 50 yaşın üzerindeki hastalara önerilir ve basitçe artroskopik olarak uygulanabilir. Nadir olarak kramp ağrısı, dirsek fleksiyonunda kısıtlılık, kozmetik deformite (Popeye işareti) ve dirsek fleksiyon-supinasyon gücünde azalma gibi sorunlarla karşılaşılmasına rağmen ağrıda hafifleme görülmektedir. Tenotomi sonrası omuz ve dirsek fonksiyonlarının azalmadığı, günlük hayatı etkilemediği bilinmektedir. Bunun sebebi ise kısa başın daha aaktih olarak çalıştığı söylenebilir. Literatürde bicepsin uzun başına tenotomi yapıldığında kısa başına binen yükün arttığına dair hipotez ve yorumlar olsa da; preoperatif ve postoperatif magnetik rezonans görüntülemesinde bicepsin kısa ve uzun başındaki değişimlerin detaylı analizini içeren çalışma bulunamamıştır. Biz bu çalışmada, omuz artroskopisinde biceps uzun başı tenotomisi yapılmış hastaların preoperatif ve postoperatif MR görüntülemesinde biceps kısa başındaki değişimleri araştırdık; postoperatif 6. ayda hem biceps kısa başı footprintinde hem de tendonun orijininin 2 cm distalinde wilcoxon işaretli sıra testine göre anlamlı bir şekilde kalınlık artışı saptadık. Bu çalışma ile, biceps uzun başı sorunu nedeni ile uygulanan artroskopik biceps uzun başı tenotomisi sonrası, biceps kısa başının daha fonksiyonel hale geldiğini radyolojik olarak gösterdik.

ArtroskopiManyetik rezonans görüntülemeOmuz+4
İlhan Çelik
Bolu Abant İzzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Apocynin'in sıçanlarda sodyum selenit ile oluşturulan katarakt modeli üzerindeki etkisi

Amaç: Ratlarda sodyum selenit (Na2SeO3) ile indüklenen katarakt modelinde apocyninin etkilerinin biyokimyasal ve klinik olarak incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama 50 gr ağırlığında postpartum 10.günde olan 20 Spraque-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrılarak dahil edildi. İstatistiksel güç analizi yapılarak her grupta minimum 5 denek olması gerekliliği saptandı. Her gruba katarakt modeli oluşumunu sağlayacak 30 nmol/kg dozda Na2SeO3 subkutan enjeksiyonu yapıldı. Aynı gün Grup 1'e dimetil sülfoksit (DMSO) intraperitoneal, Grup 2'ye DMSO'da çözülmüş 10 mg/kg dozda Apocynin intraperitoneal ve Grup 3'e 20 mg/kg Apocynin intraperitoneal olarak tek doz uygulandı. 7-10 gün sonunda kontrol grubunda matür katarakt oluşumuyla tüm gruplarda anestezi altında sakrifikasyon işleminden önce kardiyak puncture ile kan alım işlemi gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası enukleasyon işlemi ile alınan gözlerden evisserasyon ile lens dokusu ayrıldı. Lens dokusunda Malondaldehit (MDA), Katalaz (CAT) ve Glutatyon Reduktaz (GR) değerlerinin analiz edilmesi amacı ile doku örnekleri -80 derecede saklandı. Sakrifikasyon öncesi kan örnekleri kardiyak puncture ile toplandı. Bulgular: Mikroskobik incelemeler sonucunda gruplar arasında katarakt derecesi açısından anlamlı fark görüldü (p<0.001). Morfolojik olarak katarakt düzeyleri en düşükten en yükseğe doğru grup 2 (1,4 ± 0,55), grup 3 (2,6 ± 0,89) ve grup 1 (4,4 ± 0,55) olarak belirlendi. Kontrol grubu (5,4 ± 0,55) ve grup 1 arasında katarakt derecesi açısından anlamlı bir fark görülmedi (P>0,05). Lens dokularında ortalama MDA, CAT ve GR düzeyleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi (sırasıyla p=0,001, p=0,004 ve p=0,012). Grup 3'ün ortalama MDA düzeyinin (1,12 ± 0,13 nmol/ml) diğer gruplara kıyasla anlamlı oranda yüksek olduğu belirlendi (P<0,05). Grup 2 ve 3'ün ortalama CAT düzeylerinin (sırasıyla 54,19 ± 9,98 ve 49,98 ± 16,67 ng/ml) kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi (P<0,05). Grup 3'ün ortalama GR düzeyi (21,46 ± 2,95 ng/ml) diğer gruplara kıyasla anlamlı oranda yüksek olduğu izlendi (P <0.05) Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda, Na2SeO3 ile oluşturulan katarakt modelinde apocyninin hem morfolojik olarak hem de biyokimyasal analizler ile antioksidan kapasiteyi arttırarak kataraktı anlamlı düzeyde azaltabileceği belirlenmiştir. Ayrıca apocyninin dozajlaması da çalışılmış olup yüksek dozajdaki apocyninin toksik etki göstererek oksidatif hasarı arttırabileceği belirlenmiştir.

Antioksidan kapasiteAposininFako+7
Hülya Adıgüzel
Bolu Abant İzzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan deneysel loperamidle uyarılmış kardiyak hasarda amlodipinin etkisinin araştırılması

Amaç: Ratlarda; deneysel olarak loperamidle oluşturulan kardiyak toksisitede, amlodipinin koruyucu ve tedavi edici etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Toplam 43 adet Wistar Albino rat 5 gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol)'e 10 gün boyunca 0,3mL serum fizyolojik orogastrik gavaj ile verildi. Kontrol grubu dışındakilere kardiyotoksisite oluşturmak için 6mg/kg/gün dozunda loperamid, 7 gün boyunca orogastrik gavaj ile verildi. Koruyucu olarak Grup 3 ve Grup 5'e loperamidle beraber amlodipin; 5mg/kg/gün dozunda ilk 7 gün boyunca verildi. Tedavi edici olarak Grup 4 ve Grup 5'e toksisite sonrası 3 gün aynı dozdan sadece amlodipin verildi. Çalışma sonunda serumda kardiyak troponin I (cTnI), süperoksit dismutaz (SOD), malondialdehit (MDA) ve katalaz (CAT) değerleri Elisa kitlerinde çalışıldı. Kalp dokusunun histolojik değerlendirmesi yapıldı. İki bağımsız grup Bağımsız Örneklem T Testi, ikiden fazla grup tek yönlü varyans analizi (Post Hoc: LSD, Bonferroni), normal dağılım göstermeyen gruplar Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 2'nin cTnI düzeyi kontrol grubundan istatistiksel anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001). Grup 2 'nin MDA düzeyi diğer gruplara göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,001). Grup 2'nin SOD ve CAT düzeyi diğer gruplara kıyasla anlamlı düşük saptandı (p<0,001). Loperamid alan grupların histopatolojik parametrelerdeki düzeyi kontrol grubuna göre artış gösterdi (p<0,05). Grup 2'nin nekrozis düzeyi Grup 3 ve 5'e göre anlamlı yüksekti (p<0,01). Grup 4'ün histopatolojik bazı özelliklerdeki düzeyi Grup 3 ve 5'e göre anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Loperamidin tetiklediği kardiyotoksisitede, tüm bulgular ışığında sonuçlarımız; amlodipinin koruyucu ve tedavi edici bir ajan olabileceğini ortaya koymaktadır.

AmlodipineHayvan deneyleriKardiyotoksisite+3
Esra Fırat
Bolu Abant İzzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda CRP/lenfosit oranı ile kan şekeri regülasyonu ve diğer metabolik parametler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Giriş: Tip 2 diyabetes mellitus (T2DM) öngörülerin çok ötesinde büyüyen bir küresel salgın haline gelmiştir. T2DM ile düşük dereceli inflamasyon arasındaki etyopatogenez ilişkisi yeni ve önemli bir konu olup, bu ilişkiyi belirlemek için birçok biyomarker araştırılmaktadır. CRP/Lenfosit oranı (CLR) kolay ulaşılabilir ve ucuz bir inflamatuvar belirteçtir. Kronik, düşük dereceli inflamasyonla karakterize hastalıklarda CLR'nin efektif bir marker olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızda CLR ile T2DM ve T2DM'deki kan şekeri regülasyonu ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışmamıza Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları polikliniğine Mart 2022-Ağustos 2022 tarihleri arasında başvuran T2DM tanılı hastalar alındı. Hastaların sosyodemografik özellikleri, laboratuvar parametreleri ve antropometrik ölçümleri kaydedildi. T2DM'li hastalar glikolize hemoglobin (HbA1c) düzeylerine göre iyi kontrollü (HbA1c<7%) ve kötü kontrollü (HbA1c≥7%) DM olarak 2 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna ise herhangi bir kronik hastalığı olmayan 18 yaş üstü kişiler dahil edildi. CLR, CRP değerinin lenfosit sayısına bölünmesiyle hesaplandı. İyi ve kötü kontrollü T2DM'li vaka grubu ile kontrol grubunun genel karakteristikleri, laboratuvar parametreleri ve CLR değerleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 385 hasta dahil edildi. Çalışma grupları, bir hastalığı bulunmayan 113 sağlıklı kontrol ve 272 T2DM tanılı hasta olarak belirlendi. T2DM hastalarının CLR değeri (3,51 (0,03-21,78)) kontrol grubundakinden (0,65 (0,02-2,92)) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). Hastalarda CLR ile HbA1c, glukoz, kreatinin, spot idrar protein/kreatinin ve spot idrar mikroalbumin/kreatinin oranı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. 2,1998 ve üzerindeki CLR değerinin T2DM'yi predikte etmedeki duyarlılığı %63,2, özgüllüğü %97,3 olarak bulundu (AUC: 0,823; p<0,001; %95 GA: 0,784-0,863). Kötü diyabetik kontrole sahip hastaların (n=171) CLR değeri 4,76 (0,06-21,78) iken iyi diyabetik kontrollü hastaların (n=101) CLR değeri 2,53 (0,03-12,07) idi (p<0,001). 6,123 değeri ve üzerindeki CLR'nin kötü diyabetik kontrolü göstermedeki duyarlılığı %41,2, özgüllüğü ise %86,1 olarak tespit edildi (AUC: 0,648; p<0,001; %95 GA: 0,583-0,714). CLR artışı kötü diyabetik kontrol için bağımsız bir risk faktörüdür (p<0,001; OR: 1,139; %95 GA: 1,039-1,250). Sonuçlar: CLR'nin T2DM'i öngörmede yüksek duyarlılık ve yüksek özgüllüğe sahip olması, kötü kontrollü T2DM ve iyi kontrollü T2DM ayrımını göstermede yüksek özgüllüğe ve orta düzey duyarlılığa sahip olması ve serum kreatinin, spot idrar protein/kreatinin, spot idrar mikroalbumin/kreatinin gibi değerlerle arasında anlamlı korelasyon bulunması CLR'nin T2DM için tanısal ve prognostik bir biyomarker olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.

BiyobelirteçlerC reaktif proteinDiabetes mellitus+5
Tuğrul Sağdıç
Bolu Abant İzzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hashimoto tiroiditi tanılı hastalarda otoantikor düzeyi ile tiroid nodülü arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Hashimoto tiroiditi; tiroid bezinin kronik inflamatuar hastalığı olup, hipotiroidinin en yaygın nedeni olarak kabul edilir. Tanıda tiroid otoantikorları (anti TPO ve anti TG) ve ultrasonografi (USG) görüntüleri kullanılır. USG' de hipoekojenite, psödonodüller ve heterojen parankim görülebilir. Hashimoto tiroiditi ile malignite arasındaki ilişkiyi inceleyen pek çok çalışmada mevcuttur. Çalışmamızda amaç; Hashimoto tiroiditi olan hastaların usg de belirlenen nodülün tespiti ve özellikleri ile tiroid otoantikor seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamıza 18 yaş üstü klinik, ultrasonografik ve biyokimyasal değerlerle Hashimoto tiroiditi tanısı koyulan hastalar dahil edildi. Aktif inflamatuar hastalıklar, covid-19 ve diğer aktif enfeksiyon durumları, malignite, gebelik, ek sistemik hastalıklar, hemogram verilerini etkileyebilecek ilaç kullanımı (ör: kortikosteroidler) ve 18 yaş altı hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların tiroid fonksiyon testleri (TSH, T3, T4), anti TPO, anti Tg, hemogram parametreleri ve usg raporları kaydedildi. Çalışmamıza 209 u kadın, 46 sı erkek olmak üzere 255 hasta dahil edildi. Kadınların yaş ortalaması 41,81±14,4, erkeklerin yaş ortalaması 43,59±14,5 idi. Yapılan usg sonucuna göre % 36,5 tiroid parankiminde heterojenite izlenirken, %62,7 sinde psödonodüler görünüm mevcutttu. Popülasyonun %44,7 sinde usgde nodül tespit edildi. %83,3 ü kadın cinsiyet, % 16,77 si erkek cinsiyetti. Nodül tespit edilen hastaların %15,3 üne TİİAB yapıldı. %10,6 sı bening, %1,6 malign ve önemi belirsiz atipi olarak raporlandı. Nodül olan ve olmayan grup karşılaştırıldığında tiroid otoantikorları ve tft değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Biyopsi sonucu malign olarak raporlanan hastaların sayısı az olduğu için istatiksel açıdan anlamlı sonuçlara ulaşılamadı (malign:2 benign:27). Çalışmamızda hashimoto tiroiditli nodül olan ve olmayan grup arasında tiroid otoantikorları ve fonksiyon testleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Malign sonuç çıkan hasta sayısı az olduğu için otoantikor düzeyleri ile ilişki değerlendirilemedi. Çalışmamızın tek merkezli olması ve hasta sayısının az olması nedeni ile benzer çalışmalara göre farklı sonuçlar elde ettiğimizi düşünmekteyiz. Bu konuda daha çok sayıda katılımcı ile yapılan prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. ANAHTAR KELİMELER: Hashimoto, Nodül, Anti TPO, Anti TG

Hashimoto hastalığıOtoantikorlarTiroglobulin+4
Kamile Kurt
Bolu Abant İzzet Baysal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birincil baş ağrısı olan fazla kilolu ve obez çocuklarda ayaktan kan basıncı monitörizasyon bulguları

Giriş: Birincil baş ağrıları altta yatan organik patoloji olmaksızın tekrarlama özelliği olan baş ağrılarıdır. Obez hastalarda hipertansiyon ve birincil baş ağrısı sıklığının arttığı bildirilmiştir. Literatürde obezitesi ve birincil baş ağrısı olan çocuklarda kan basıncı (KB) özelliklerini değerlendiren çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada birincil baş ağrısı olan obez ve fazla kilolu çocuklarda KB özelliklerinin incelenmesi ve baş ağrısı olmayan obez ve fazla kilolu çocukların KB özellikleri ile karşılaştırılması planlandı. Materyal ve Metod: Çalışmaya Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Nefroloji ve Çocuk Nöroloji polikliniklerine Ocak 2023-Ocak 2024 tarihleri arasında başvuran ve fazla kilosu veya obezitesi olan 13-18 yaş aralığında hastalar dahil edildi. Vücut kitle indeksi (VKİ) ≥85 persentil olup primer baş ağrısı olan çocuklar çalışma grubunu, VKİ ≥85 persentil olup baş ağrısı olmayanlar kontrol grubunu oluşturdu. Sonuçlar: Çalışmaya 60 hasta 27 (%45) erkek ve 33 (%55) kız) dahil edildi. Ofis KB ve ayaktan kan basıncı monitörizasyon (AKBM) bulgularına göre obezitesi veya fazla kilosu ve birincil baş ağrısı olan hastalar ile obezitesi veya fazla kilosu olan ancak birincil baş ağrısı olmayan hastalar arasında hipertansiyon sıklığı, laboratuvar bulguları ve son organ hasarı bulguları açısından fark saptanmadı. Tartışma: Birincil baş ağrısı ve obezitesi veya fazla kilosu olan çocuklarda obezitenin oluşturduğu KB değişikliklerinin, birincil baş ağrısının oluşturduğu KB değişikliklerini maskeleyebileceği düşünüldü. Birincil baş ağrısı ve obezitesi veya fazla kilosu olan çocukların ofis KB ve AKBM ile değerlendirilmesi önerilir. Anahtar kelimeler: Çocuk, fazla kilolu olma, obezite, birincil baş ağrısı, kan basıncı

Çocuk obezitesi
Murtaza Turgut Aksakal
Bolu Abant İzzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign paroksismal pozisyonel vertigo hastalarında indirgenmiş/oksitlenmiş glutatyon ve tiyol/disülfid dengeleri

Amaç: Benign pozisyonel paroksismal vertigo (BPPV) vertigonun dünyadaki en yaygın nedenidir. BPPV patofizyolojisinde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Canlılarda tiyol (sülfidril, SH) gruplarının birçok fonksiyonunun yanında önemli antioksidan özellikleri bulunmaktadır. Tiyol-disülfit homeostazis sistemleri, tiyol seviyeleri ile antioksidan kapasiteyi ve disülfit (SS) formu ile oksidatif durumu yansıtan hücre içi ve hücre dışında önemli oksidatif stres belirteçlerindendir. Bu çalışmada; BPPV tanısı almış hastaların hücre içi yükseltgenmiş- indirgenmiş glutatyon (GSSG-GSH) ve hücre dışı tiyol-disülfit (SH-SS) dengeleri parametrelerinin sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif gözlemsel araştırma olarak tasarlanan bu çalışmaya baş dönmesi şikayeti ile hastaneye başvurup BPPV tanısı alan hastalar ve sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu) dahil edildi. Tüm gönüllülerden tam kan örneği ve serum örneği alındı. Alınan tam kan örneklerinden GSSG-GSH dengesi parametreleri olan GSH, Total GSH, GSSG ve GSSG/GSH yüzdesi belirlendi ve alınan serum örneklerinden SH-SS dengesi parametreleri olan SH, Total SH, SS ve SS/SH yüzdesi değerleri belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 43 hasta ve 43 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta grubu ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p > 0,05). Hasta grubunda antioksidan parametre düzeylerinin (GSH, SH) kontrol grubuna göre düşük, oksidan parametre düzeylerinin (GSSG, SS) ve oksidan/antioksidan oranlarının (GSSG/GSH, SS/SH) ise kontrol grubuna göre yüksek olduğu tespit edildi (hepsi için p < 0,05). Sonuç: Bu çalışmada BPPV'li hastalarda hücre içi GSSG-GSH ve hücre dışı SH-SS denge parametrelerinin okside formlar yönüne kaydığı görülmüştür ve bu durum BPPV patofizyolojisinde oksidatif stresin rol aldığını düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BPPV, oksidatif stres, tiyol, disülfit, glutatyon

Oksidatif stres
Utku Görkem Erdoğan
Bolu Abant İzzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bethesda sınıflamasına göre tip 3-4-5 tiroid nodüllerinde inflamatuvar belirteçler ve TSH düzeyine göre ikincil biyopsi yerine ameliyat kararı alınabilir mi? İnflamatuvar belirteçler ve malignite ilişkisi

Amaç: Tiroid nodülleri, sıklıkları yaşla artan, sahip oldukları %5-15 malignite riski nedeniyle önem arz eden patolojilerdir. Ultrasonografide tiroid dokusunda şüpheli nodül görünen ve ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan hastaların patoloji sonuçları Bethesda Tanı Sınıflamasına göre tasnif edilmektedir. Altı kategoriden oluşan Bethesda sınıflamasında malignite riskine göre hastalara biyopsi tekrarı, lobektomi, moleküler analiz ya da total tiroidektomi önerilmektedir. Yapılan çalışmalarda kandaki inflamatuvar belirteçlerin malignite erken tanısında ve prognozun takibinde kullanılabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada seçili inflamatuvar parametrelerin ve TSH düzeyinin Bethesda sınıf 3, 4 ve 5 hastalarda maligniteyi öngörücü etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2014 - 2023 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde tiroidektomi yapılan ve preoperatif İİAB sonucu Bethesda sınıf 3, 4, ve 5 olan hastalar dahil edilmiştir. Hemogram değerleri kullanılarak; NLR, PLR, SII ve PPR oranları hesaplanmış ve hastaların patoloji sonuçlarıyla değerlendirilmiştir. Veriler, SPSS 28 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Analizlerde anlamlılık değeri p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki 163 hastanın %71,2'sinin kadın, yaş ortalamasının 46,52 olduğu görülmüştür. Hastaların %66,3'ü Bethesda 3, %12,3'ü Bethesda 4 ve %21,5'i Bethesda 5 sınıfında değerlendirilmiştir. Cinsiyet, yaş, PLT, PPR, NEU, LYM, TSH, NLR, PLR, SII değişkenlerinin maligniteyle anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Bethesda sınıf 3, 4 ve 5'in malignite oranları sırasıyla %14,8, %20 ve %80 olarak hesaplanmıştır. Bethesda sınıfları arasında LYM(p<0,05) ve TSH(p<0,05) değerlerinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastalar Bethesda sınıf 3 ve sınıf 4-5 bir arada olacak şekilde gruplandırılarak değerlendirilmiş ve LYM (p<0,05) TSH(p<0,05) ve PLR(p<0,05) değerleri açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Bethesda Sınıf 3 ve Bethesda Sınıf 4-5 gruplarında benign hastaların LYM, NEU, PDW, TSH, NLR, PLR, PPR, SII değişkenlerinin durumu incelenmiş ve LYM(p<0,05), TSH(p<0,05), NLR(p<0,05), PLR(p<0,05) değerlerinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Malign hastalarda anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmada Bethesda sınıfı artışı ile LYM arasında negatif, TSH arasında pozitif ilişki saptandı. Hiçbir parametrenin benign-malign ayrımında anlamlı olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Tiroid, malignite, bethesda, inflamatuvar, parametre

Genel cerrahi
Hazal Yazgı
Bolu Abant İzzet Baysal University
2024
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk belirtilerinin Parkinson hastaları, anksiyete bozukluğu hastaları ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmaya, genel nöroloji polikliniğine başvuran İngiltere Parkinson Hastalığı Derneği Beyin Bankası klinik tanı kriterlerine göre PH tanısı konulmuş olan hastalar, psikiyatri polikliniğinde DSM V'e göre anksiyete tanısı konulmuş hastalar ve sağlıklı kontroller dahil edilmiştir. Parkinson Hastalığı belirtilerinin bipolar bozukluk ve anksiyete grubu hastalarda henüz parkinson hastalığı çıkmadan artmış olduğuna dair yayınlar mevcuttur. Ancak depresyon yaş, bipolar bozukluk belirtilerinin farklı fenomenolojik özellikleri açısından kontrol edilmemiş bu yayınların sonuçları tutarsızdır. BB'de görülen belirtilerin PH da sık görülüp görülmediği anksiyete bozuklukları ve sağlıklı kontrol grupları ile karşılaştırılarak araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 39 PH, 39 anksiyete hastası ve 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışma grupları yaş, cinsiyet ve eğitim yılı açısından eşleştirilmiştir. PH grubunda geçmiş depresyon, anksiyete ve demans tanıları dışlanmıştır. Anksiyete hastaları grubunda geçmiş depresyon ve demans tanıları dışlanmıştır. Çalışma Gruplarının sosyodemografik verileri oluşturulan soyodemografik veri formu ile değerlendirilmiştir. Ayrıca çalışma gruplarının anksiyete ve depresyon düzeyi için HAD ölçeği uygulanmıştır. Ruhsal belirtiler ve nonmotor semptomşar için YMRS, BPRS, HY, NMSÖ ve SCL-90 ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: PH grubunda, YMRS puanları anksiyete ve sağlıklı kontrol grubuna göre yüksektir. Gruplar arasında HAD-D puanları açısından fark saptanmamıştır.HAD-A puanları açısından PH ile sağlıklı kontrol arasında fark saptanmamıştır. PH grubunda, YMRS puanları ile NMSÖ arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur. Anksiyete ve sağlıklı kontrol grubunda ise YMRS puanları ile NMSÖ arasında ilişki saptanmamıştır. PH grubunda, HAD-A ile NMSÖ arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur. Bu ilişkinin gücü PH grubunda, anksiyete grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. Sağlıklı kontrol grubunda ise HAD-A ile NMSÖ arasında ilişki saptanmamıştır. PH grubunda, HAD-D ile NMSÖ puanları arasında orta düzeyde pozitif ilişki saptanmıştır. HAD-A ile HAD-D puanları arasında orta düzeyde pozitif korelasyon saptanmıştır. PH grubunda, HAD-D ile SCL-90 puanı arasında orta düzeyde pozitif ilişki saptanmıştır. Scl 90 Alt ölçekleri ile HAD-D arasındas en güçlü ilişkisini somatizasyon ve obsesif kompulsif belirtiledir. PH'de, YMRS puanları ile SCL-90 alt grubu olan somatizasyon, obsesif kompulsif belirtiler ve paranoid düşünce arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. NMSÖ-somatizasyon korelasyonu orta düzeyde anlamlı pozitif bulunmuştur. PH ve sağlıklı kontrol gruplarında SCL-90 alt grupları karşılaştırılmasında anlamlı fark saptanmamıştır. Bununla birlikte, anksiyete grubunda OKB, KAD, öfke, fobik anksiyete puanlarında diğer gruplara göre anlamlı yükseklik saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız görülebildiği kadarıyla psikiyatrik tanı almamış PH'de BB belirtilerini, geçmişte depresyon tanısı almamış anksiyete hastaları ve sağlıklı kontrollere göre karşılaştıran ilk çalışmadır. BB belirtileri ve nonmotor semptomların ruhsal değerlendirme ölçkleri üzerine etkisi tüm gruplarda değerlendirilmiştir.PH grubunda sağlıklı kontrollere ve anksiyete bozuklukları grubuna göre, YMRS ile ölçülen BB belirtileri ile daha fazla ilişkili olduğu bulunmuştur. Nonmotor semptomların ise depresyon kontrol edildiğinde bile anksiyete bozuklukları ve PH grubunda sağlıklı kontrollere göre yüksek oldukları görülmüştür.

Doğancan Danışman
Bolu Abant İzzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez bireylerde antropometrik ve metabolik parametrelerin C-Reaktif Protein/Albümin oranı ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş: Dünya Sağlık Örgütü'nün 21. yüzyılın en önemli sağlık sorunu olarak bildirdiği ve dünyada önlenebilir ölüm nedenlerinde ikinci sırada yer alan obezite, düşük dereceli kronik inflamatuvar bir durumdur. C-Reaktif Protein /Albümin oranı (CAR) inflamasyona duyarlı güncel bir belirteçtir. Çalışmamızda obez bireylerin antropometrik ve metabolik parametrelerinin CAR düzeyi ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal-metod: Çalışmamıza BMI>30 olan obez bireyler ve BMI<30 olan non-obez 18-75 yaş arası bireyler dahil edildi. Romatolojik hastalık, aktif enfeksiyonu olan, son 3 ay içinde geçirilmiş cerrahi operasyon öyküsü, son 3 aydır steroid tedavisi alanlar, malignitesi olanlar, gebeler, kronik karaciğer hastalığı, evre 3-4 kalp yetmezliği, evre 4-5 kronik böbrek hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışma hastalarının vital bulguları, antropometrik ölçümleri ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Gruplar arası bu parametreler ve CAR değeri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya obez grupta 36 kadın, 14 erkek, obez olmayan grupta 28 kadın, 22 erkek olmak üzere toplam 100 kişi alındı. Obez grubun yaş ortalaması 51,5 (18-74) yıl, obez olmayanların 29,5 (21-68) yıl idi. Laboratuvar değerlerinden CRP, HbA1C, insülin, glukoz, ürik asit, ALT, ALP, GGT, trigliserid obezite grubunda obez olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (tümünde p<0.001). CAR ile yaş, VKI, bel çevresi, kalça çevresi, vücut yağ oranı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. CAR değerindeki her 1 birimlik artışın obezite riskini 5.9 kat artırdığı saptandı (p<0.001, OR:5.9, %95 GA: 3.68-7.98). ROC eğrisi analizi ile CAR değerinin 0.74'ün üzerinde obeziteyi göstermedeki özgüllüğü %70 ve duyarlılığı %72 olarak belirlendi (p<0.001, AUC:0.74, %95 G.A.: 0.64-0.83). Sonuç: CAR'ın obezite tanısında ve obez bireylerde metabolik komplikasyonların öngörülmesinde kullanılabilecek basit ve güvenilir bir parametre olduğunu düşünmekteyiz.

Hilal Şentürk
Bolu Abant İzzet Baysal University
2024
00