
417
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
2 yaş altı COVID-19 enfeksiyonu geçiren hastalarda görülen komplikasyonlar ve organ tutulumunun değerlendirilmesi.
AMAÇ: Çalışmamızda hastanemizde yatarak takip edilen SARS-CoV-2 enfeksiyonu pozitif saptanan 0-2 yaş grubundaki hastalarda görülen klinik ve laboratuvar bulguların araştırılması, komplikasyonların değerlendirilmesi ayrıca COVID-19 dışı diğer viral enfeksiyonlarla karşılaştırılması ve bu iki grubun verilerinin farklılıklar açısından karşılaştırılması amaçlandı. GEREÇ ve YÖNTEM: 2019 Aralık ayından itibaren Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı Ve Hastalıkları COVID-19 Servisinde yatarak tedavi görmüş 2 yaş altı hastalar ile COVID-19 dışı diğer viral enfeksiyon geçiren hastalar değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, doğum öyküleri anamnez- fizik muayene bulguları , radyolojik görüntülemeleri (akciğer grafisi, tomografi) , kan tetkikleri (tam kan sayımı, biyokimyasal değerleri, vitamin değerleri , koagülasyon değerleri retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR: COVID-19 pozitif hastaların %50,9 u erkek ve ortalama yaşları 6,2 ay saptandı. Hastaların boy –kilo - baş çevresi ölçümleri analiz edildiğinde pozitif ve negatif grup arasında anlamlı fark saptandı. COVID-19 dışı viral enfeksiyon geçiren hastalarda yoğun bakım yatışı daha fazlaydı (%23,4). COVID-19 pozitif ve negatif grupların doğum haftaları ve kiloları karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. COVID-19 dışı viral enfeksiyon geçiren hastaların yenidoğan yoğun bakımda kalma ve kronik hastalıklara sahip olma yüzdeleri fazlaydı. Tüm hastalarda ateş vardı. Bu yaş grubunda ateş önemli bir klinik bulgudur. COVID-19 pozitif hastaların hemogram parametrelerinde geliş ve taburculuk arasında anlamlı fark varken negatiflerde yoktu. Çalışmamızda COVID-19 pozitif hastalarda nötropeni (%24,5 ) daha yaygın görülürken COVID-19 dışı viral enfeksiyonlarda ise lökositoz daha yaygındı. COVID-19 pozitif hastaların geliş ve taburculuk karaciğer fonksiyon değerleri arasında anlamlı farklılık vardı . COVID-19 pozitif hastalarda ferritin ve kreatin kinaz değerlerinde negatiflere oranla anlamlı farklılık vardı. Hastaların vitamin değerlerinin karşılaştırılmasında anlamlı farklılık yoktu. Miyokardit, enterit, viral sepsis, hepatit oranları COVID-19 pozitif hastalarda daha yüksekti. SONUÇ: COVID-19 hafif klinik bulgulardan MIS-C e kadar ilerleyebilen ciddi ölümcül bir hastalıktır. Erken tanı ve gerekli tedaviler ile sağ kalım artırılır. Uzun dönem komplikasyonları net olarak bilinmiyor olsa da özellikle 2 yaş altı grupta yakın takip önemlidir.
Kliniğimizde takip edilen Henoch-Schönlein purpurası tanılı çocuk hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Henoch-Schönlein purpurası tanısı ile izlenen çocuk hastaların bölgemize özgü özelliklerini ortaya çıkarmak ve ailesel Akdeniz ateşi hastalığına yönelik gen analizi istenen hastaların izlemleri, tedavileri ve tedaviye yanıtlarını değerlendirmek amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada Ocak 2011- Aralık 2022 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine, çocuk acil servisine başvuran ya da çocuk hastalıkları servisinde yatırılarak Henoch-Schönlein purpurası tanısı ile takip edilen ve/veya tedavi gören 0-18 yaş aralığında 85 çocuk hastanın arşiv bilgilerinin retrospektif olarak incelenmesi yapılarak hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya HSP tanısı ile izlenen 85 hasta (44 kız, 41 erkek) dahil edildi. Erkek/kız oranı 0,93 idi. Hastaların tanı anında yaş ortalaması 8,54±3,8 yıl idi. Hastalığın en yüksek sonbaharda (%35,3) ve mevsimle uyumlu olarak Ekim ayında görüldüğü saptandı. Hastalardan 54'ünde (%63,6) yakın zamanda geçirilmiş enfeksiyon öyküsü, 27'sinde (%31,8) ise son 15 gün içerisinde antibiyotik kullanma öyküsü mevcuttu. Klinik olarak çalışmaya dahil edilen 85 hastanın tamamında (%100) döküntü, 52'sinde (%61,2) artrit ve artralji, 41'inde (%48,2) ekstremitede artraljiye eşlik eden ödem, 32'sinde (%37,6) karın ağrısı, 10'unda (%11,8) kusma, 2'sinde (%2,4) epididimoorşit, 1'inde (%1,2) santral sinir sistemi bulgusu vardı. Santral sinir sistemi bulgusu olarak baş ağrısı şikâyeti mevcuttu. xix Hastaların %48,2'sinde lökositoz, %54,1'inde C-reaktif protein yüksekliği saptandı. Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) ve HSP birlikteliği açısından Serum amiloid A (SAA) bakılan 24 hastanın (%28) 11'inde (%45,8) yüksek olarak sonuçlanmıştı. Hastaların %52,9'inde böbrek tutulumu mevcuttu, %44'ünde hem proteinüri hem hematüri, %31,1'inde izole hematüri, %24,4'ünde izole proteinüri mevcuttu. Makroskobik hematüri ise 1 hastada (%1,2) görülmüştü. Hastaların %8,2'inde uzun dönemde (3 ay- 12 ay) böbrek tutulumu gelişmişti. Dört hastada nefrotik sendrom, 2 hastada nefritik sendrom, 1 hastada nefrotik ve nefritik sendrom birlikte görülmüştü. Gaita tetkiki veren 77 hastanın 55'inde (%64,7) gaitada gizli kan testi (GGK) negatif, 22'sinde (%25,9) ise pozitif olarak sonuçlanmıştı. 5 hastada (%5,9) hemotokezya da görülmüştü. Melena tarif eden hasta yoktu. Karın ağrısı nedeni ile çekilen abdomen ultrasonografi (USG) hastaların %50'sinde normal idi. Hastaların ultrasonografilerinde %21,9 batın içi serbest sıvı, %3,1 splenomegali, %21,9 mesanede ekojenite ve internal eko, %6,3 üriner taş ile kristal ve ekojenite, %15,6 lenfadenit, %3,1 ise ileus raporlanmıştı. Hiçbir hastaya cerrahi uygulanmamıştı. Hastaların %16,5'i herhangi bir ilaç tedavisi verilmeden izlenirken %52,9'u steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar, %40'ı antihistaminik, %7,6'sı kolşisin, %17,6'sı steroid kullanmıştı. Bu tedavilere ek olarak %22,4'ü antibakteriyel de kullanmıştı. Tedavide steroid şiddetli karın ağrısı ile GGK pozitifliği birlikteliğinde ve skrotum tutulumda kullanılmışken, kolşisin tekrarlayan karın ağrısı ve dirençli-tekrarlayan cilt döküntüleri nedeni ile kullanılmıştı. Kontrolleri ve takibi yapılan hastaların %9,4'ünde döküntüler tekrarlamıştı. Yaş ve cinsiyetin döküntü tekrarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılığı bulunamadı. Döküntünün ilk başvuruda kalçada görülmesi (p=0,017) ve CRP yüksekliği ile döküntü tekrarı (p=0,017) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu. xx Tedavide kolsişin kullanımı ile döküntünün tekrarının dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,146). Hastalardan 8'inin (%9,4) AAA tanısı mevcuttu. Bu 8 hastadan 1 tanesi (%12,5) HSP tanısı öncesi AAA tanısına sahip olsa da diğer 7 hasta (%87,5) HSP tanısı aldıktan sonra AAA tanısı almıştı ve kolşisin tedavisi başlanmıştı. Ailesel Akdeniz ateşi ve HSP birlikteliği açısından 20 hastaya (%23,5) genetik test yapılmış, 8 hastada (%40) normal olarak raporlanmıştı. Genetik test sonuçlarının %60'ında ise AAA ile uyumlu olarak değerlendirilen mutasyonlar saptanmıştı. SONUÇ: Henoch-Schönlein purpurası çocuklarda oldukça iyi prognoza sahip, tedavisiz sekelsiz iyileşebilen, takibin çoğu zaman yeterli olduğu bir vaskülittir. Ancak HSP'nin AAA'nin klinik prezentasyon şekillerinden biri olabileceğine dair yayınlar mevcuttur. Özellikle tekrarlayan ve dirençli döküntüleri olan HSP'li hastaların AAA klinik bulguları ve aile öyküsü açısından sorgulanması gerektiğini ve destekler bulgular olması halinde AAA açısından MEFV gen analizi yapılması gerektiğini düşündürmektedir. Erken tanı ile AAA komplikasyonu olan amiloidozun kolşisin tedavisiyle önlenmesi mümkündür
Sepsis mortalitesi için oksidatif stres, inflamatuar belirteçler ve prognostik beslenme indeksinin (tiyol-disülfit, iskemi modifiye albümin ) tahmin değeri
Giriş: Bu tez çalışmasında sepsis mortalitesi için oksidatif stres belirteçleri (tiyol disülfit, iskemi modifiye albümin),inflamatuar belirteçler ve prognostik beslenme indeksinin tahmin değeri incelenmiştir. Sepsis, ciddi bir enfeksiyon sonucu oluşan sistemik inflamatuar yanıt sendromudur. Bu sendrom sonucunda yüksek ölüm oranları gözlenmektedir. Oksidatif stres ise hücresel hasara neden olan serbest radikallerin birikimiyle ilişkilidir. Tiyol disülfid ve iskemi modifiye albümin gibi oksidatif stres biyobelirteçleri, hastaların oksidatif stres seviyelerini yansıtabilmektedir. Ayrıca inflamatuar belirteçler de sepsis sürecindeki inflamasyonun şiddetini yansıtabilmektedir. Prognostik beslenme indeksi ise hastanın beslenme durumunu ve genel sağlığını yansıtan bir ölçüttür. Amaç: Bu çalışmada, belirtilen biyobelirteçlerin ve prognostik beslenme indeksinin sepsis hastalarının mortalite riskini öngörebilme yeteneğinin saptanması amaçlanmaktadır. Çalışmanın örneklemini Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne sepsis nedeni ile başvuran hastalar oluşturmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada nitel metot kullanılıştır. Öncelikle sepsis -3 kriterleri ile sepsis tanısı konulan hastaların tiyol-difülfit, iskemi modifiye albumin değerlerlerine, hemogram ve biyokmiyasal inflamatuar belirteçlerine bakılmıştır. Ardından beslenme durumunu gösteren prognostik beslenme indeksi hesaplanmış ve elde edilen sonuçlar SPSS programı yardımı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında incelenen 74 vakanın yaş ortalaması 77,20±11,05'dir. Hastaların %89,04'ünün (n=65) yatışı yapılmış, %8,22'si (n=6) taburcu edilmiş, %2,74 ise (n=2) sevk edilmiştir. Çalışmada hastaların QSOFA ortanca değeri 2, SOFA ortanca değeri 6, APACHE 2 skor ortalaması 23,65±5,75, PNİ ortanca değeri 35,1 olarak belirlenmiştir. Çalışmaya katılan hastaların laboratuvar değerleri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. IMA Abs ortancası 0,62 AU, TTL ortalaması 356,8±131,94 µmol/L, NTL ortancası 272 µmol/L, disülfit ortancası 36 µmol/L, SS/SH ortancası 11,185, disülfit/TTL ortalaması 0,10±0,04, NTL/TTL ortalaması 0,80±0,08 olarak hesaplanmıştır. Hastaların %39,19'unun (n=29) bir ay içinde, %51,35'i (n=38) iki ay içinde ex olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular, sepsis hastalarının yönetiminde, klinik karar verme süreçlerini desteklemede ve sepsis hastalarının sağkalımını tahmin etmede potansiyel bir değere sahiptir. Çalışmanın tezi, biyobelirteçlerin ve prognostik beslenme indeksinin, sepsis hastalarının mortalite riskini öngörebilme de oldukça işlevsel olduğudur.
Adölesan dönemdeki primer baş ağrısı tanılı hastaların obezite durumlarının baş ağrıları sıklığı ve şiddeti üzerine etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda primer baş ağrısı tanılı adolesanlarda obezite görülme sıklığının incelenmesi, obezitesi olan ve olmayan hastaların klinik farklılıkları ve farklı primer baş ağrısı alt tiplerinde obezite görülme sıklığının karşılaştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: BAİBÜ tıp fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Çocuk Nöroloji Polikliniğine Mart 2020-Nisan 2022 tarihleri arasında başvuran ve primer baş ağrısı tanısı alan 10-18 yaş aralığındaki hastalar retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya 93'ü (% 34.1) erkek ve 180'i (% 65.9) kadın olmak üzere toplam 273 adolesan alınmıştır. Vücut kitle indeksi (VKİ) > 95 persentil olan çocuklar obez grubunu, VKİ 85-95 aralığında olan çocuklar fazla kilolu grubunu, VKİ 5-85 persentil arasında olan çocuklar ise kontrol grubunu oluşturdu. Ek olarak çalışmaya Mart 2020-Nisan 2022 tarihleri arasında Çocuk Endokrinoloji Polikliniğine başvuran obez olup primer baş ağrısı tanısı olmayan aynı yaş grubundaki hastalar dahil edildi. Primer baş ağrısı ve obezite ilişkili değişikliklerin, prepubertal ve pubertal dönem arasında farklılık göstermesi nedeniyle sadece pubertal grupta (10-18 yaş) çalışmanın yürütülmesi kararlaştırıldı. BULGULAR: Primer baş ağrısı tanılı adolesanlar VKİ' ye göre sınıflandırıldığında 138 (% 65.4) hastanın normal kiloda olduğu, 24 (% 11.4) hastanın fazla kilolu ve 49 (% 23.2) hastanın ise obez olduğu görülmüştür. Primer baş ağrısı alt tipleri kendi içinde değerlendirildiğinde gerilim tipi baş ağrısı olan grupta obezite görülme sıklığı (%27,4), migren tipi baş ağrısından (%20.8) daha fazla olarak sonuçlanmıştır (p > .05). Obezitenin baş ağrısı kliniği üzerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla hastaların baş ağrısı sıklığı ve baş ağrısı şiddeti kıyaslanmıştır. Elde edilen sonuçlar, baş ağrısı şiddetinde gruplar arasında anlamlı bir farklılaşma olmadığını (p > .05); ancak baş ağrısı sıklığında gruplar arasında anlamlı bir farklılaşma olduğunu göstermiştir ( p < .01). Obez olan hastaların baş ağrısı sıklığı sıra ortalamaları, normal kilolu hastalardan anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. (p < .001). Laboratuvar verilerine bakıldığında primer baş ağrısı ve obezitesi olan grubun HDL, LDL ve T.KOL. değerleri anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla; t(80) = 2.460, p < .05, ; t(80) = 2.223, p < .05, ; t(81) = 2.342, p < .05 ). B12 ve D vitamini değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamakla birlikte obez olan grupta B 12 ve D vitamini düzeyleri sıra ortalamaları normal kilolu ve fazla kilolu olan gruplara göre daha düşüktür. SONUÇ: Çalışmamızdaki bulgular, obezitenin primer baş ağrısı tanısı alan çocuklarda baş ağrısı sıklığını artırdığını fakat baş ağrısı şiddeti üzerine etkisinin olmadığını gösterdi. Obezitenin baş ağrısı üzerindeki olumsuz etkisinden dolayı primer baş ağrısı tanılı hastalar içinde obez veya fazla kilolu olan hastalara sağlıklı beslenmenin ve kilo vermenin önemi anlatılmalıdır. Bu çocuklarda ayrıca kan lipid düzeyleri ile birlikte serum B12 ve D vitamini düzeyinin kontrol edilmesi ve bozukluk saptanması durumunda gerekli önlemlerin alınması yararlı olabilir. ANAHTAR KELİMELER: Obezite, primer baş ağrıları, adolesan yaş grubu, vücut kitle indeksi.
Ayaktan ve yatarak pulmoner emboli tanısı konulan hastaların klinik sınıflandırmaya göre laboratuvar ve radyolojik parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE), genellikle alt ve üst ekstremite derin venlerinden kaynaklanan bir veya birçok trombüsün koparak sistemik dolaşımdan pulmoner vasküler yatağa taşınması ile ortaya çıkmaktadır. Tanısının konması güçtür ve özgül bir klinik tablo ile ortaya çıkmadığı için gözden kaçmaktadır. Buna karşılık, erken tedavinin son derece etkili olması nedeniyle, erken tanı konması çok önemlidir. Bu çalışmada Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesini Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalına başvurarak pulmoner tromboemboli tanısı alan hastaların klinik sınıflandırılmalarına göre laboratuvar ve radyolojik değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 2019 – 2021 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıklarına başvurup pulmoner emboli tanısı alan hastalar alınmıştır. Dışlama kriterleri dikkate alındığında örneklem 100 hasta üzerinde tamamlanmıştır. Araştırmada bakılan parametreler ; derin ven trombozu varlığı, sistolik Pulmoner Arter basıncı yüksekliği, D-dimer ve Troponin-I değerleri, trombolitik verilip verilmemesi, Pulmoner emboli tipi, pulmoner emboli yeridir. Bulgular: Belirtilen tarihler arasında çalışmaya alınan toplam 100 hastanın 42'si kadındır. Semptomatik dağılıma bakıldığında hastaların %70,0'ı nefes darlığı, %14,0'ı göğüs ağrısı ile başvurmuştur. Hastaların %67'ının sistolik pulmoner arter basıncı PABs )yüksekliği vardır. Klinik-radyolojik ve labaratuar değerlendirmeye göre hastaların %40,0'ı submasif pulmoner emboli, %45,0'ı non-masif pulmoner embolidir. BT anjiyografi yerleşimlerine göre pulmoner emboli en sık pulmoner emboli segmenter yerleşimlidir. (%51,0'ında) Kadınların D-dimer değerleri erkeklere göre daha yüksektir. Sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliği olanların, sistolik pulmoner arter basıncı yüksekliği olmayanlara göre yaş ortalaması daha yüksek, daha fazla trombolitik tedavi verilmiş, daha fazla masif ve submasif pulmoner emboli görülmektedir. Pulmoner embolisi ana dalda olanların segmenter ve subsegmenter dalda olan embolilere göre sistolik pulmoner arter basıncı anlamlı derecede daha yüksektir. Submasif pulmoner embolinin D-dimer değeri masif ve nonmasif pulmoner emboliye göre ve Anadaldaki pulmoner emboli D-dimer değeri segmenter ve subsegmenter pulmoner emboliye göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Masif pulmoner embolinin Troponin I değeri submasif ve nonmasif pulmoner emboliye göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Sonuç: Sistolik pulmoner arter basıncı yüksek bulunan hastaklarda masif ve submasif pulmoner emboli saptanma olasılığı daha yüksektir. Anadalda pulmoner embolisi bulunan hastaların D-dimer değeri diğer emboli yerleşimlerine göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Masif pulmoner embolinin Troponin I değeri diğer emboli tiplerine göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır.
Postmenopozal atrofik vajinitte enjekte edilebilir trombositten zengin fibrinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı kadın hayatının yaklaşık üçte birlik kısmını kapsayan postmenopozal dönemde gelişen atrofik vajinitin semptomatik tedavisinde enjekte edilebilen trombositten zengin fibrinin (i-PRF) etkinliğini araştırmaktır. Trombositler yara iyileşmesinde merkezi bir rol üstlenmekte olup enjekte edilebilen trombositten zengin fibrin, büyüme faktörlerinin ve sitokinlerin salınımına yol açarak hücre göçü, doku rejenerasyonu ve yara iyileşmesini tetiklerler. Çalışmaya; vajinal yanma, kuruluk, kaşıntı ve cinsel disfonksiyon gibi atrofik vajinit şikayetleri olan 35 postmenapozal hasta dahil edildi. Hastalardan yaklaşık 18ml venöz kan alındıktan sonra 3 dakika boyunca 700 rmp'de santrifüj edilerek i-PRF hazırlandı. Vajen posterior duvarının ilk üç santimetrelik kısmına, bir santimetre aralıklarla üç noktaya eşit dozlarda enjeksiyon yapıldı. Uygulama aynı hastaya bir ay ara ile iki kez tekrarlandı. İşlem öncesi, işlem sonrası birinci ve altıncı aylarda kadın cinsel fonksiyon indeksi (FSFI) ve cinsel yaşam kalite ölçeği (CYKÖ) anketleri kullanılarak hastaların atrofik vajinit semptomları değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 54,1±5,5'di. İşlem öncesi ve sonrası CYKÖ anketi ve FSFI anketinin; istek, uyarılma, lubrikasyon, orgazm, memnuniyet, ağrı ve toplam skorları değerlendirildiğinde, ileri derece anlamlı olarak iyileşme olduğu tespit edildi (<0,001). Trombositten zengin fibrin uygulaması, yüksek başarı oranı, uygulama tekniğinin kolaylığı, otolog hazırlanan materyal olması, işleme bağlı komplikasyon ve yan etkilerinin görülmemesi, işlem süresinin kısalığı, hastanede kalış gerektirmemesi, maliyetinin düşük olması ve hormonal bir tedavi olmadığı için jinekolojik veya meme kanseri olan hastalarda da güvenli uygulanabilmesi gibi avantajlar sağlamaktadır. İ-PRF uygulamasının atrofik vajinit şikayetleri olan hastalarda umut verici ve etkin bir tedavi seçeneği olabileceği düşünülmektedir. Ancak uzun dönem etkinliğinin belirlenebilmesi için çok sayıda randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır.
Diz osteoartriti olan hastalarda fizik tedavi uygulamalarının ve kinezyolojik bantlamanın kinezyofobi üzerine ve kuadriceps kasının kalınlığı üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, diz osteoartriti olan hastalarda aynı izometrik ve izotonik egzersizin ve bu egzersize ek olarak uygulanan kinezyo bantlamanın ve fizik tedavi ajanlarının hastalarda kinezyofobi düzeyine, ultrason cihazıyla ölçülen kuadriseps kası kalınlığına olan etkisini araştırmaktır. Bu etkiyi araştırmak için Abant İzzet Baysal Tıp Fakültesi Fizik Tedavi Ve Rehabiliyasyon Eğitim Araştırma Hastanesine diz ağrısı şikayetiyle başvuran ve American College of Rheumatology (ACR) kriterlerine göre osteoartrit tanısı konmuş ayrıca Kellgren-Lawrence evrelemesine göre evre 2 ve evre 3 osteoartriti olan 90 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Prospektif olarak planlanan çalışmada hastalar üç gruba randomize olarak ayrıldı. 1. gruba dört hafta boyunca haftada üç gün, günde ise yarım saat olmak üzere izometrik diz egzersizleri verildi. 2. gruba her gruba verilen bu egzersiz programına ek olarak kinezyo bant tedavisi uygulandı. Kinezyo bant tedavisi hafta üç gün olmak üzere toplamda iki hafta boyunca uygulandı. 3. gruba ise diğer gruplara da aynı şekilde verilen egzersiz tedavisinin yanında toplamda iki hafta boyunca on seans olarak konvansiyonel fizik tedavi ajanları verildi. Fizik tedavi hotpack, terapötik ultrason ve tens tedavilerinden oluştu. Tüm hastalar tedavi öncesinde ve sonrasında Vizüel Analog Skala (VAS), Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index (WOMAC), TAMPA Kinezyofobi Ölçeği ile değerlendirildi. Ayrıca tüm hastaların tedavi öncesi ve sonrası tanısal ultrason cihazıyla kuadriseps kası kalınlığı ve vastus intermedius kası kalınlığı ölçüldü. Tüm gruplarda VAS, TAMPA, WOMAC değerlerinde düzelme görüldü ve bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bu düzelmeler gruplar arası değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tüm gruplarda tedavi sonrasında kuadriseps kası kalınlığı ve vastus intermedius kası kalınlığı tedavi öncesine göre arttı. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Gruplar arası değerlendirildiğinde kuadriseps kası kalınlığı ve vastus intermedius kası kalınlığı açısından grupların arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Bu bulgular, egzersiz tedavisinin hastaların VAS, WOMAC, TAMPA ölçeklerinde düzelme sağlayabileceği ve kuadriseps ve vastus intermedius kası kalınlıklarında artış sağlayabileceğini gösterdi.
Kafa travması oluşturulan ratlarda esculetinin posttravmatik nöronal hasarda anti-enflamatuar anti-oksidan etkisinin araştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Kafa travması ve sonrasında gelişen travmatik beyin hasarı dünyada ve ülkemizde ölüm ve sakatlıklara neden olan önemli bir problemdir. Kafa travması sonrası travmatik sekonder beyin hasarına yönelik tedavi seçenekleri sınırlıdır. Bu çalışmada bir kumarin türevi olan eskuletinin kafa travması sonrası nöroprotektif etkisini ve sekonder travmatik beyin hasarına neden olan oksidatif stres ile aşırı inflamatuvar cevaba olan etkisini görmeyi amaçladık. MATERYAL VE METOD: Eskuletinin travmatik sekonder beyin hasarındaki etkisini göstermek amacıyla 48 adet erkek wistar albino rat ile kafa travması oluşturularak deney yapılmıştır. 48 adet rat 8 gruba ayrılmıştır. Sakrifikasyon sonrası elde edilen sağ hemisfer beyin dokusu örneklerinden immünhistokimyasal boyama yapılıp ve histopatolojik değişiklikler incelenmiş. Ratların sol hemisferler beyin dokuları homojenize edilerek ELİSA yöntemi ile Nrf-2, HO-1, Tnf-alfa değerleri incelenmiştir. BULGULAR: Yapılan histopatolojik incelemede kafa travması oluşturulan ve eskuletin tedavisi verilen ratlarda nöronal dejenerasyonun az sağlıklı nöronların özellikle de 100mg/kg verilen grupta daha fazla olduğu görülmüştür.(p 0,01) Kafa travması oluşturulan ve eskuletin tedavisi verilmeyen grupta nöronal dejenerasyon fazla sağlıklı nöron sayısının diğer gruplara göre daha az olduğu görülmüştür. (p 0,01) Kafa travması oluşturulmayan ve eskuletin verilen gruplarla kontrol grubu ile anlamlı fark gözlenmemiştir. (p 0,05) ELİSA yöntemi ile değerlendirilen gruplar Nrf-2, HO-1, Tnf-alfa sonuçları ile karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark görülemedi. SONUÇ: Çalışmamızda kafa travması oluşturulan ratlarda eskuletinin nöroprotektif etkisinin olduğu bu nöroprotektif etkisinin kullandığımız eskuletin dozuna bağlı olduğunu bulduk. Eskuletinin travmatik sekonder beyin hasarındaki nöroprotektif etkisinin kullandığımız oksidatif stres belirteçleri ve onların olduğu koruyucu mekanizmalar üzerinden olmadığını bulduk.
Acil servise bilinç bozukluğu ile başvuran 65 yaş üzeri non-travmatik hastaların değerlendirilmesi ve maliyet analizi
Yaşlı hastalar diğer yaş gruplarına göre acil servise daha sık başvuruyor ve acil servis başvurularının önemli bir kısmını oluşturuyor. Yaşlanma ile birlikte meydana gelen organ ve sistem kapasitelerinde azalma, çeşitli stres faktörlerine karşı uyumu zorlaştırıyor; kronik hastalıklara ve komplikasyonlarına yatkınlığı arttırıyor. Bu ise artmış tetkik ve konsultasyon ihtiyacını, artmış mortalite ve morbiditeyi, uzamış acil serviste kalış sürelerini, artmış acil servis hasta maliyetlerini beraberinde getiriyor. Çalışmamızda acil servise bilinç bozukluğu ile başvuran 65 yaş üzeri hastalarda bilinç bozukluğuna yol açan etyolojik faktörlerin tanınması aşamasında acil serviste yapılan tetkik ve incelemelerin değerlendirilmesi ve maliyet analizinin yapılması planlanmıştır. Maliyet analizinin bilinç bozukluğu sebeplerine göre sınıflandırılması ve hasta sonlanımı ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tek merkezli retrospektif bir çalışmadır. Çalışmamıza 453 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, komorbiditeleri, gks skorları, laboratuvar parametreleri, bilinç bozukluğunun etyolojik faktörleri kaydedildi. Hasta gruplarının acil servis sonlanımları, acil serviste kalış süreleri, acil servis maliyet tutarları incelendi. Hastaların %69,09'unun 65-84 yaş aralığında olduğu, %55,63'ünün kadın olduğu görüldü. Hipertansiyon ve diyabet en sık karşılaşılan iki komorbiditeydi. %58,41'inin hafif bilinç bozukluğu vardı. %58,98'inde bilinç bozukluğu sistemik bir nedene bağlı gelişmişti. Hastalarımız en sık (%66, n=299) yoğun bakım yatışıyla sonlandı. Hastaların en sık (%38,85, n=177) 4-8 saat acil serviste kaldığı görüldü. Hastaların %91,81'inde santral görüntülemeye başvurulmuştu. Hastalar en sık (%57,84, n=262) orta maliyet tutarındaydı. Sistemik bir nedenle bilinç bozukluğu gelişen hastaların santral bir nedenle bilinç bozukluğu gelişen hastalara göre acil serviste daha uzun süre kaldığı görüldü. Hasta sonlanımlarının ve santral görüntüleme tetkiklerinin hastaların acil servis maliyet tutarları üzerinde etkili olduğu görüldü. 65 yaş üzeri bilinç bozukluğu ile başvuran non-travmatik hastaların yüksek yoğun bakım yatış oranlarına, uzamış acil serviste kalış sürelerine, artmış acil servis hasta maliyet tutarlarına sahip olduğu görüldü. Hastanelerde acil servis hekimleri ve idari birimlerin iş birliği içinde hareket ederek, acil servise başvuran geriatrik hasta popülasyonu ile ilgili kararlar alınması, hastaların hayati tetkik ve girişimlerden sonra acil servislerden hastanedeki uygun servis ve yoğun bakım ünitesi yataklarına nakledilmeleri konusunda planlamalar yapılmasının hasta ve yakınlarının mağduriyetinde ve acil servis çalışanlarının iş yükünde azalmaya yol açacağını düşünmekteyiz.
Yetişkin Türk popülasyonu örneğinde cinsiyet tayininde bilgisayarlı tomografi kullanılarak frontal, maksiller ve sfenoid sinüs boyutlarının değerlendirilmesi
Amaç: İnsan kalıntılarının kimliklendirilmesi, adli bilimlerin en önemli konularından biridir. Kimliksiz cesetlerin tanınmasında en önemli aşama, öleni cinsiyet, yaş grubu, ırk ve boy gibi temel gruplardan birine atamayı sağlayan biyolojik profil oluşturmaktır. Biyolojik profil oluşturulurken önce cinsiyet belirlenir. İskeletten biyolojik profil çıkarılırken en önemli sorunlardan biri, kemiklerin her zaman bir bütün halinde bulunamamasıdır. Kafatası kemikleri içinde paranazal sinüslerin korunaklı bir yerleşimde bulunması, daha sağlam, yoğun ve küçük yapıda olmaları dış etkilere karşı dirençlerini yükseltmekte ve daha doğru ölçümlere imkân vermektedir. Bu çalışmada Paranazal Sinüs Bilgisayarlı Tomografisi (BT) görüntülerinde frontal sinüs (FS), maksillar sinüs (MS) ve sfenoid sinüs (SS) ölçümleri yapılarak cinsiyetler arası farklılıklar araştırılacak, cinsiyet tayini açısından paranazal sinüs boyutlarının ayırt edicilik gücü birbirleriyle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya klinik amaçlarla Paranazal Sinüs BT çekilen 20-49 yaş arası olgular dahil edilmiştir. Her bir olgunun sağ ve sol FS yüksekliği, derinliği, genişliği, her iki FS tepe noktalarının birbirine olan uzaklığı, her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, orta nokta genişliği, intermaksillar mesafe, her iki SS yüksekliği, derinliği ve genişliği iki farklı operatör tarafından ikişer kere ölçülmüştür. Gözlemler ve gözlemciler arası kararlılığı test etmek için Inter/Intra Class Korelasyon Testi uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde R yazılımı kullanılmıştır. Sürekli değişkenler ortalama ± standart sapma, kategorik değişkenler % (yüzde) olarak ifade edilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama, medyan ve standart sapma değerleri ile sunulmuştur. Cinsiyet tayininde sinüs değerlerinin her biri Receiver Operating Characteristics (ROC) eğrisi analizi ile incelenmiştir. Sürekli değişkenlerin birbiri ile ilişkilerinin incelenmesinde Pearson Correlation veya Spearman Rank Corelation katsayıları hesaplanmıştır. Çok değişkenli analizde, tüm sinüs parametreleri kullanılarak lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Model uyumu için Hosmer-Lemeshow testi kullanılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel anlamlılık olarak p<0,05 değeri kriter kabul edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada erkeklerin yaş ortalaması 30,85±9,06 (min:20, max:49), kadınların yaş ortalaması 32,84±8,74 (min:20, max:49) olarak bulunmuştur. Sınıf içi korelasyon katsayısı >0,99 olarak saptanmıştır. Her iki MS yüksekliği, derinliği, genişliği, intermaksillar mesafe ve sağ maksillar sinüs orta noktasının genişliği, sağ SS yüksekliği, sol SS yükseklik, derinlik, genişlik ve tüm FS boyutları erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha büyük ölçülmüştür. Cinsiyet tayini için spesifite, sensitivite, cut-off değeri, pozitif prediktif değeri, negatif prediktif değeri, doğruluk oranı hesaplanmıştır ve ROC grafikleri oluşturulmuştur. Cinsiyet tayininde en yüksek doğruluk oranına sahip olan ölçümler sol FS derinliği (%73,5), sağ FS derinliği (%73,2) ve sağ MS yüksekliği olmuştur. Paranazal sinüs ölçümlerinin cinsiyet tayininde kullanılabilirliğini tespit etmek için lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Lojistik regresyon sonucunda; sağ FS derinlik, sol FS derinlik, sol FS genişlik, sağ MS yükseklik, sağ MS derinlik, sağ MS genişlik, sol MS derinlik, sol MS orta noktasının genişliği ve sol SS yükseklik parametreleri kullanılarak oluşturulan formül ile %75,9 oranında cinsiyet tayini yapılabilmiştir. Sonuç: Çalışmada üç paranazal sinüsün boyutları kullanılarak yapılan çoklu lojistik regresyon analizleri ile üretilen formül kullanılarak %75,9 oranında doğru cinsiyet tayini yapılabilmesi, paranazal sinüs boyutlarının cinsiyet tayininde kullanılabileceğini göstermiştir. Gündelik uygulamada kullanımı için konuyla ilgili çok merkezli, ulusal çapta çalışmalar gereklidir.