
166
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Pliometrik antrenmanın elit dağ bisikletçilerinde anaerobik performans ve maksimal kuvvete etkisi
Yapılan bu çalışmanın amacı; pliometrik antrenmanın elit dağ bisikletçilerinde vücut yağ yüzdesi (VYY), 1 tekrar maksimum (1TM-kürek çekme, makine mekik, bacak açma, bacak bükme, calf raise, göğüsten itme, bacaktan itme), üst ekstremite maksimum anaerobik güç (ÜEMAG), maksimum anaerobik güç (MAG), anaerobik kapasite (AK) ve yorgunluk indeksi (Yİ) değerlerine etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya 14 elit dağ bisikleti sporcusu gönüllü olarak katılmıştır. Bisikletçiler rastgele olacak şekilde 2 gruba [pliometrik antrenman grubu (PAG);n=7ve kontrol grubu (KG); n=7] ayrılmıştır.PAG bisiklet antrenmanlarına ek olarak 6 hafta boyunca haftada 2 gün pliometrik çalışmalar yaparken kontrol grubu yalnızca bisiklet antrenmanı yapmıştır. Ön test ve son test ölçümleri 6 haftalık pliometrik çalışmanın öncesi ve sonrasında 5 gün içinde aynı sıralama (sırasıyla ilk gün:boy uzunluğu, VYY ve 1TM; ikinci gün: dinlenme; üçüncü gün: ÜEMAG; dördüncü gün: dinlenme; beşinci gün: MAG, AK ve Yİ) ile yapılmıştır. Sonuçlar göstermiştir ki; PAG ait tüm değerler ön test son test arası anlamlı şekilde gelişmiştir(p≤0,05). KG ait VYY, ÜEMAG ve Yİ değerleri (p≤0,05) dışında tüm değerlerde ön test son test arası istatistiksel olarak anlamlı değişim gözlemlenmemiştir (p>0,05). 6 haftalık pliometrik antrenman sonrası PAG ait 1TM, ÜEMAG, MAG, AK ve Yİ değerlerininKG ait değerlerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha fazla geliştiği gözlenmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmanın sonuçlarına göre yarışma sezonu içersinde yapılan pliometrik çalışmalar atletik performansı geliştirmek için faydalıdır. Bu nedenle elit dağ bisikletçilerinin antrenman pragramlamalarında alt ve üst ekstremite pliometrik çalışmalara yer verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gerilme-kısalma döngüsü, 1TM, anaerobik güç, dağ bisikleti
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerde terapötik dokunmanın uyku kalitesi ve anksiyete üzerine etkisi
Bu araştırma, terapötik dokunmanın kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerin uyku kalitesi ve anksiyetesi üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, Mart 2018- Mart 2019 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesinde Göğüs Hastalıkları Kliniğinde kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanısı ile yatan, çalışmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan hastalar oluşturmuştur. Araştırma bilgisayar destekli basit randomizasyon ile gruplara (deney & kontrol) atanan toplam 100 kişi ile gerçekleştirilmiştir. Deney grubundaki bireylere rutin hemşirelik bakımının yanı sıra, üç ardışık gün boyunca günde bir defa ve 10'ar dakika olmak üzere toplamda üç seans terapötik dokunma ve araştırma ölçekleri uygulanmıştır. Kontrol grubundaki bireylere ise rutin hemşirelik bakımının yanı sıra sadece araştırma ölçekleri uygulanmıştır. Veriler Kişisel Bilgi Formu, Richard Campbell Uyku Ölçeği ve Durumluk Kaygı Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, tekrarlı ölçümlerde çift yönlü varyans analizi ve bağımsız gruplar arasında t-testi kullanılmıştır. Terapötik dokunma sonrası, deney ve kontrol grubundaki hastaların anksiyete düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu, deney grubundaki hastaların anksiyete düzeylerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur (F=22.492; p=0.0001). Benzer şekilde terapötik dokunma sonrası, deney ve kontrol grubundaki hastaların uyku puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu, deney grubundaki hastaların uyku kalitesinin kontrol grubuna göre daha fazla olduğu (F=184.699; p=0.0001) saptanmıştır. Araştırma sonucunda kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerde terapötik dokunmanın anksiyete düzeyini azalttığı ve uyku kalitesini artırdığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: KOAH, Terapötik Dokunma, Uyku Kalitesi, Anksiyete
Spastik serebral palsi'li çocuklarda üst ekstremitenin hareket kalitesi ve performansı ile gövde kontrolü arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışma, spastik Serebral Palsi (SP)'li çocuklarda gövde kontrol durumu ile üst ekstremite hareket kalitesi ve performansı arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Sistemi (KMFSS)'ne göre seviyesi I-III arasında olan, 5-17 yaş aralığındaki, 42 spastik SP'li çocuk çalışma grubuna ve herhangi bir mental-motor problemi olmayan 20 çocuk ise kontrol grubuna dahil edildi. Çalışmaya katılan toplam 62 çocuğun sosyodemografik özellikleri ve genel sağlık bilgileri değerlendirme formuna kaydedildi. Genel motor bozukluk seviyeleri "Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Sistemi" (KMFSS)'yle, günlük yaşamdaki bağımsızlık düzeyleri "Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği" (WeeFIM)'yle, üst ekstremite normal eklem hareket açıklığı universal gonyometreyle, üst ekstremite tonus durumu "Modifiye Tardieu Skalası" (MTS)'yla, gövde kontrolü "Gövde Kontrol Ölçüm Skalası" (GKÖS)'yla, üst ekstremite fonksiyonları ise "El Becerileri Sınıflandırma Sistemi" (EBSS), "ABILHAND – Kids Elle İlgili Yetenek Ölçeği", "Kutu ve Blok Testi" (KBT), "Dokuz Delik Tahta Testi" (DDTT) ve "Pembe Kule Süreli Performans Testi" (PKSPT)' yle değerlendirildi. Bulgular: Değerlendirmeler sonucunda çalışma grubunda, GKÖS skoru ile ABILHAND–Kids (r= -0.552), Kutu-Blok Testi (r= 0.396, 0.529), Dokuz Delik Tahta Testi (r= -0.358, -0.629) skorları arasında ilişki saptandı (p<0.05). Kontrol grubunda ise GKÖS skoru ile ABILHAND–Kids (r=-0.514) ve Kutu-Blok Testi (r=0.465, 0.514) skorları arasında ilişki saptandı (p<0.05). Çalışma ve kontrol grubunun GKÖS skorları, ABILHAND–Kids, Kutu-Blok Testi, Dokuz Delik Tahta Testi ve Pembe Kule Süreli Performans Testi skorları arasında fark bulundu (p<0.001). Sonuç: Çalışmamızın sonuçları doğrultusunda, SP'li çocuklarda sıklıkla yetersizliği görülen ve günlük yaşam aktivitelerini önemli derecede etkileyen gövde kontrolünün üst ekstremitenin hareket kalitesi ve performansında önemli derecede etkili bir role sahip olduğunu söylemek mümkündür.
The effect of using eye mask and ear plug applications in coronary i̇ntensive care unit patients on sleep quality
This study is made for aim to investigate the effect of eye mask and earplug application in Coronary Intensive Care Unit patients on sleep quality. The study is designed model of pre test-post test and it's randomized controlled clinical trial. Power analysis was performed to determine number of participants in this study. In accordance with power analysis 30 patients were assigned experimental group, 30 patients were assigned control group and the study is actualized 60 patients. In addition to standard nursing care in the Coronary Intensive Care Unit, a night eye mask and earplug were applied to the patients in the experimental group. Only the standard nursing care was given to the patients in the control group. Patient Identification Form and Richards- Campbell Sleep Scale were used for data collection. The data was analysed with descriptive statistics, independent sample t test and paired t test. The mean pre test sleep quality score of the experimental group was 197.83±113.614, and the mean post test score was 385.67 ± 64.08. The mean pre test sleep quality score of the control group patients was 178.83 ± 116.890 and the mean post test score was 244.33 ± 122.94. A statictically significant difference was found between the pre test post test sleep quality scores of the patients in experimental group (t=-9.335, p=0.000) and the pre test post test sleep quality scores of the patients in control group (t=-2.730, p=0.011). When the mean post test sleep quality scores of the experimental and control group patients were compared, it's determined that statistically significant difference between the groups (t=-5.584, p=0.000). As a result of this study, it's determined that using eye mask and earplug applications in Coronary Intensive Care Unit patients affect positively on sleep quality.
Elit güreşçilerde kısa süreli vücut ağırlığı kaybının turnuva şartlarında anaerobik performans ve reaksiyon zamanı üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı elit güreşçilerde kısa süreli vücut ağırlığı kaybının turnuva şartlarında anaerobik performans ve reaksiyon zamanı üzerine etkisini incelemektir. Bu çalışmaya daha önce müsabakalar için kilo kaybetmiş deneyimli 10 erkek güreşçi katılmıştır. Katılımcılar rastgele çapraz deney desenine göre bir hafta ara ile hem kontrol hem de deney uygulamasında yer almıştır. Tüm ölçümler kilo kaybı öncesi bazal degerler, kilo kaybı sonrası müsabakanın 1. günü 3 ölçüm ve müsabakanın 2. günü ise 2 ölçüm olarak alınmıştır. Sporcuların 48 saat içerisinde vücut ağırlıklarının % 5'ini, 72 saat içerisinde de vücut ağırlıklarının % 5'i üzerinden 1 kg tolerans uygulanarak kilo kaybetmeleri sağlanmıştır. Bu periyotta katılımcılara vücut kompozisyonu ölçümü, Wingate anaerobik performans testi (WAnT), dikey sıçrama (DS) ve görsel ve işitsel reaksiyon testleri uygulanmıştır. Verilerin analizi için tekrarlı ölçümlerde iki yönlü varyans analiz testi kullanılmıştır. İstatistiksel analizlere göre kısa süreli vücut ağırlığı kaybına bağlı olarak vücut kompozisyonunda; toplam vücut sıvısı (TVS), kas kütle (KK) ve yağ harici kütlede (YHK) anlamlı (p<0,05) düşüş meydana geldiği tespit edilmiştir. Bunun aksine vücut yağ yüzdesi ve yağ kütlede ise istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Kilo kaybının performans üzerine etkilerinde ise görsel ve işitsel reaksiyon zamanında, dikey sıçrama (DS) performansında, maksimum anaerobik güç (MAG) ve maksimum anaerobik kapasite (MAK) de anlamlı fark olmadığı tespit edilmiştir. Ancak, yorgunluk indeksinde (Yİ) anlamlı (p<0,05) artış olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, bu çalışmada 48 saat içerisinde % 5'lik vücut ağırlığı kaybının vücut kompozisyonunda anlamlı değişiklere neden olduğu bu değişimimde yorgunluk indeksini olumsuz yönde etkilediği ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: Güreşçi, hızlı kilo kaybı, anaerobik güç, anaerobik kapasite
Yoğun bakımda hastası olan aile bireylerinin gereksinimlerinin karşılanması ile memnuniyet düzeyleri arasındaki ilişki
Araştırma yoğun bakımda hastası olan aile bireylerinin gereksinimlerinin karşılanması ile memnuniyet düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla ilişkisel tarama modeli kullanılarak yapılmıştır. Araştırma kapsamına Bolu ilindeki tüm hastanelerin yetişkin yoğun bakım ünitelerinde yatan hastaların yakınları alınmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu 306 hasta yakını oluşturmuştur. Araştırmanın verileri Kişisel Bilgi Formu, Karşılanan Gereksinim Ölçeği, Yoğun Bakım Memnnuniyet Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma, Pearson's korelasyon analizi ve çoklu regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre, hasta yakınlarının karşılanan gereksinim puan ortalamasının 1.89±0.28 olduğu belirlenmiştir. Hasta yakınlarının karşılanan gereksinimlerine ilişkin en yüksek güven gereksinimi alt boyutunun 2.55±0.54, en düşük konfor gereksinimi alt boyutunun 1.60±0.37 olduğu belirlenmiştir. Hasta yakınlarının yoğun bakım memnuniyet puanı 47.79±10.55 olarak belirlenmiştir. Hasta yakınlarının yoğun bakım memnuniyetine ilişkin bakım memnuniyeti alt boyutundan 46.72±10.78, bilgi memnuniyeti alt boyutundan 48.24±10.69, karar verme memnuniyeti alt boyutundan 50.03±15.56 puan aldığı belirlenmiştir. Hasta yakınlarının bakım memnuniyetini, güven (R2= .512, p=.000), bilgi (R2= .512, p=.001) ve yakınlık (R2= .512, p=.023), gereksinimlerin karşılanması alt boyutlarının yordadığı, bilgi memnuniyeti alt boyutunu; güven (R2= .418, p=.000) ve bilgi (R2= .000, p=.036) gereksinimlerinin karşılanması alt boyutlarının yordadığı, karar verme memnuniyeti alt boyutunu ise güven (R2= .296, p=.000) ve bilgi (R2= .296, p=.036) gereksinimlerinin karşılanması alt boyutlarının yordadığı belirlenmiştir. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, hasta yakınlarının gereksinimlerin karşılanmasının yoğun bakım memnuniyetini yordadığını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Gereksinim karşılanması, Hasta yakını, Memnuniyet, Yoğun bakım,
İzotretinoin tedavisi alan hastalarda karaciğer fonksiyon testleri ve kan lipit profilinin değerlendirilmesi
Akne; androjen bağımlı folliküler keratinizasyon artışı, sebum salgısı artışı, Cutibacterium acnes kolonizasyonu ve pilosebasöz birimin enflamasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Akne tedavisinde kullanılan izotretinoin, akne fizyopatolojisindeki tüm basamaklara etkili tek tedavi yöntemi olarak görülmektedir. Fakat izotretinoinin dermatolojik, psikiyatrik, oftalmolojik yan etkilerin yanı sıra pankreatit, trombositopeni, kan lipit profilinin bozulması, ilaca bağlı hepatotoksisite gibi birçok yan etkisi bulunmaktadır. Bu araştırmada izotretinoine bağlı olarak karaciğer fonksiyon testleri ve kan lipit profilinde bozulmaya yatkınlığı gösteren faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda izotretinoin kullanan 796 hastanın laboratuvar sonuçları incelenmiştir. Bu amaçla aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, gama glutamiltransferaz, trigliserit, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein ve yüksek dansiteli lipoprotein parametreleri değerlendirmeye alınmıştır. Bu parametrelerin yaş grupları, cinsiyet, kullanılan total ilaç dozuna göre farklılıklar gösterip göstermediği değerlendirilmiştir. Sonuç olarak izotretinoin tedavisinin başlangıçta bilinen bir risk yoksa karaciğer fonksiyonları açısından güvenli olduğu belirlenmiştir. Kan lipit profiline bakıldığında ise kadın hastalarda, yüksek doz kullananlarda ve 18 yaş üstündeki bireylerde özellikle trigliserit değerlerinin izotretinoine bağlı olarak yükselme eğilimi gösterdiği anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İzotretinoin, AST, GGT, Trigliserid, Kolesterol
Dysmenorrhea among hospital nurses and it's effect on work life
The study was carried out as a descriptive and cross-sectional study to find out the frequency of dysmenorrhea among hospital nurses, and how it effects the nurses' work life. The study was conducted in four hospitals that subordinate to Bolu Provincial Health Directorate. The universe of the study consisted of 818 nurses and the sample was 574 nurses. The data of the study was collected using the Introductory Information Form and Visual Analog Scale. In the evaluation of the data, number, percentage, mean, t test, Mann Whitney U test, ki-square test and regression analysis were used. As a result of the research; 66.9% of the nurses participating in the study experienced dysmenorrhea. The mean severity of dysmenorrhea was found to be 5.72 ± 1.96. 67.4% of the participants had moderate dysmenorrhea and 18.7% had severe dysmenorrhea. The most common symptoms of dysmenorrhea were low back pain (84.8%), fatigue (77.6%) and abdominal pain (76.1%). It was determined that 71.3% of nurses benefited from non-pharmacological methods and 44.6% of them used medication in coping with dysmenorrhea. It was found that dysmenorrhea increased the living status by dysmenorrhea in the family by 3.7 times (OR=3.727, p<0.05) and by gynecological diagnosis by 1.8 times (OR=1.791, p<0.05). Because of dysmenorrhea, 84.5% of nurses think that job performance decrease, 81.8% job satisfaction and 70.6% service quality are affected. It was seen that 9.7% of the nurses used report / leave due to dysmenorrhea in the last year. It was determined that according to the severity of dysmenorrhea, job satisfaction, job performance, service quality, communication problems with teammates, patient and patient relatives, permission / report usage and legal permission usage differed (p <0.05). It was found that the severity of dysmenorrhea was 2.7 times (OR=2.651, p<0.05) higher than those who were affected by dysmenorrhea and 1.8 times higher than those who did not request legal permission (OR=1.831, p<0.05). Key words: Nurse, dysmenorrhea, menstrual disorders, working life
Total diz artroplastisi sonrası erken dönemde propriyosepsiyonu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Bu çalışmada, total diz artroplastisi geçirmiş katılımcılarda cerrahi sonrası 1. ayda diz propriyosepsiyonunu etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya yaş ortalaması 65,54±6,37 yıl ve postoperatif 1. ayda olan 35 katılımcı çalışma grubuna ve yaş ortalaması 64,63±6,56 yıl ve dizlerinde herhangi bir rahatsızlık olmayan 35 katılımcı kontrol grubuna dahil edildi. Katılımcıların sosyodemografik bilgileri kaydedildi, her iki ekstremiteye ait eklem hareket açıklığı, çevre ölçümü, propriyosepsiyon, denge, yürüme ve kinezyofobi değerlendirmeleri uygulandı. Çalışma grubunda yer alan katılımcıların opere taraflarına ait eklem hareket açıklığı, postoperatif ödem ve propriyosepsiyonun, nonopere taraf ve kontrol grubunun tercih ettikleri taraflarına göre anlamlı fark bulundu (p<0,05). Ayrıca çalışma grubunda yer alan katılımcıların denge ve yürüme parametrelerinde azalmalar tespit edildi (p<0,05). Opere dize ait eklem hareket açıklığı kaybı ile kalça ve ayak bileği eklem hareket açıklığı kayıpları arasında orta düzey korelasyon vardı (p<0,05). Ayrıca, statik ve dinamik denge ve yürüme parametreleri arasında da orta düzey korelasyon mevcuttu (p<0,05). 40˚ diz fleksiyonu propriyosepsiyonunun; beden kitle indeksi, postoperatif ödem ve kinezyofobiden etkilendiği bulundu (p<0,05). Bu çalışmada total diz artoplastisi geçiren hastaların operatif taraflarına ait ekstremitelerinde eklem hareket açıklığı kaybı, postoperatif ödem varlığı, propriyosepsiyon kaybı, denge kaybı, yürüme bozuklukları ve kinezyofobi varlığı görülmektedir. Total diz artroplastisi sonrası 1. ayda propriyosepsiyonu etkileyen nedenler; yüksek beden kitle indeksi, postoperatif ödem ve kinezyofobi varlığıdır. Total diz artroplastisi sonrası 1. ayda devam eden rehabilitasyon programının başarısında, propriyosepsiyon kayıplarını azaltmak için öncelikle beden kitle indeksinin düşürülmesi, postoperatif ödemin azaltılması ve kinezyofobinin önlenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: postoperatif ödem, beden kitle indeksi, kinezyofobi, propriyosepsiyon, total diz artroplastisi
Karvakrolün in vitro ve in vivo deneysel modellerde alzheimer hastalığı üzerine olası koruyucu etkilerinin araştırılması
Alzheimer hastalığı (AH), kortikal ve hipokampal nöron ve sinaps kayıplarıyla ortaya çıkan bilişsel fonksiyonlarda bozulma ile karakterize nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalığın patogenezinden çoğunlukla nöronal ekstrasellüler alanda amiloid beta peptidi birikiminin yol açtığı oksidatif stres ve hipokampal kolinerjik kayıp sorumlu tutulmaktadır. Sunulan tez çalışmasında antioksidan ve asetilkolin esteraz inhibitör etkisi bilinen karvakrolün, in vitro nöron ve in vivo sıçan AH modellerinde hücre, doku ve sistemik düzeyde etkileri araştırılmıştır. Deneysel Alzheimer modelleri amiloid beta'nın in vitro gruplarda nöron besiyerine eklenmesi, in vivo gruplarda ise bilateral intrahipokampal enjeksiyonu ile oluşturuldu. Deneylerde hücre canlılığı, oksidan (malondialdehid ve hidrojen peroksit) ve antioksidan (süperoksit dismutaz ve katalaz) parametreler, Aβ1-40, Aβ1-42 ve Tau peptid düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca in vivo gruba pasif sakınma testi uygulandı ve hipokampüs histopatolojik olarak değerlendirildi. Veriler tek yönlü varyans analizi ile karşılaştırıldı. Karvakrol in vitro deneylerde amiloid beta ile indüklenen oksidatif stres parametrelerini azaltırken antioksidan parametreleri ve nöronal sağ kalımı artırdı. İn vivo deneylerde karvakrol, oksidatif stres parametrelerini ve hipokampal nöronal hasarı azalttı ve pasif sakınma testinde karanlık bölmeye geçme süresini kısalttı ancak ne amiloid beta uygulaması ne de karvakrol plazma Aβ1-40, Aβ1-42 ve Tau peptidleri ile hipokampal Tau peptid düzeylerini değiştirmedi. Bulgularımız karvakrolün in vitro ve in vivo AH modellerinde Aβ ile indüklenen oksidatif hasar, hipokampal nöronal dejenerasyon ve bunlara bağlı öğrenmedeki bozulma üzerine iyileştirici etkileri olduğunu göstermiştir. Böylece karvakrol AH tedavisinde bir seçenek olmaya aday olabilir.