Çukurova University
Discipline

Cardiovascular Surgery

Çukurova University

159

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endotel hasarı olusturulan ratlarda statinlerin intimal hiperplazi üzerine etkisi

Giris: Vasküler hasarla gelisen enflamatuar yanıt, intimal hiperplazi formunda vasküler bir komplikasyon olarak ortaya çıkması ciddi bir morbidite ve mortalite kaynağı olmaktadır. Dolayısıyla intimal hiperplazi ile mücadelenin yollarının arastırılması ve bu konuda çesitli ip uçlarına varılabilmesi için birçok çalısma yapılmaktadır. Biz de atorvastatinin intimal hiperplazi üzerindeki olası etkilerini arastırdık. Metod: Statinlerin intimal hiperplazi üzerine olan etkisinin arastırılması için ratlarda intimal vasküler hasar-intimal hiperplazi modeli olusturuldu. Ratlar 4 gruba ayrıldı; 3 gruba aortada intimal hasar olusturuldu, bir gruba ise sadece laparotomi yapıldı. Birinci gruba 1mg/kg dozunda atorvastatin, ikinci gruba tasıyıcı madde karboksi metil selüloz 1cc/gün, üçüncü gruba ise izotonik 1cc/gün, transperitoneal yolla verildi son gruba ise herhangi bir madde verilmedi. Tüm gruplar 3 hafta standart bir sekilde beslendi ve 3. haftanın sonunda sakrifiye edildiler.Bu esnada total kolesterol ve LDL değerlerini tespit amacıyla 3 cc kan biokimyasal analize tabi tutuldu. Ayrıca hasar olusturulan aort segmentine de histopatolojik inceleme yapıldı. Histopatolojik değerlendirme ise intima media oranı, luminal daralma oranı ve intimal düz kas hücre artısı parametrelerine göre yapıldı. Bulgular: Statin uygulanan grupta total kolesterol ve LDL değerleri diğer gruplardan anlamlı ölçüde düsük olarak izlendi. Bununla birlikte intima media oranı statin uygulanan grupta diğer iki gruptan anlamlı olarak daha az çıktı. Düz kas hücre artısı ise yine statin uygulanan grupta daha az olarak tespit edildi. Bununla birlikte luminal daralma yönünden değerlendirilen segmentlerde ise statin uygulanan grup ile diğer gruplar arsında fark olmasına rağmen istatistiki olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Hipolipidemik bir ajan olan atorvastatin pleiotropik etkileri ile intimal hiperplazi olusumunu baskılamakta ve intimanın yeniden yapılanmasına destek olmaktadır

Ünal Aydın
Bezmialem Vakıf University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass greftleme cerrahisi sonrası atriyal fibrilasyonu gelişen hastaların yakın dönem takiplerinde atrial fibrilasyonun prognozu ve mortalite üzerinde etkisinin araştırılması

AMAÇ: Koroner Arter Bypass Greftleme (CABG) cerrahisi sonrası atriyal fibrilasyonu (AF) gelişen hastaların yakın dönem takiplerinde AF'nin prognozu ve mortalite üzerindeki etkilerini incelemektir , CABG sonrası AF'nin hastaların klinik özellikleri ile ilişkisi ve postoperatif dönemdeki sonuçlarla arasındaki bağlantılar değerlendirilecektir. Bu bağlamda, AF'nin hastaların genel sağkalım oranları, komplikasyon sıklığı ve yaşam kalitesi üzerindeki etkileri araştırılacak ; bu durumun, CABG cerrahi müdahalesi sonrası AF gelişen hastaların iyileşme süreçleri üzerindeki olumsuz yükü açığa çıkaracaktır . GEREÇ VE YÖNTEM: 2019 Ocak – 2024 Haziran tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi hastanesinde Kalp Ve Damar Cerrahi Kliniğinde izole Koroner Arter Bypass Grefleme (CABG ) operasyonu geçiren hastaları (N = 449 ) , Postoperatif dönemde AF tanısı almış hasta grubu ( N =118 ) ve AF olmayan kontrol hasta grubu (N = 331) olarak iki gruba ayırarak AF gelişen hasta grubun postoperatif ilk 6 aylık takip dönemde gelişen komplikasyonları ve mortaliteyi inceleyerek AF ile ilişkisi analiz edildi .

Ahmet Masrioğlu
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preoperatif syntax skorunun cerrahi revaskülarizasyonsonrası mortalite ve morbiditeye etkisi : Erken ve orta dönem sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı, koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi uygulanan hastalarda preoperatif SYNTAX skorunun erken ve orta dönemde majör kardiyovasküler olayları (MACCE) öngörmedeki prognostik değerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: 2019–2023 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde elektif şartlarda KABG uygulanan 327 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar SYNTAX skoruna göre düşük (≤22) ve orta-yüksek (≥23) risk gruplarına ayrıldı. Demografik veriler, komorbiditeler, laboratuvar ve ekokardiyografi parametreleri, cerrahi özellikler, hastane içi sonuçlar ve genel toplam takipte komplikasyon oranları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve komorbid hastalıklar açısından anlamlı fark bulunmadı. Orta-yüksek SYNTAX grubunda sol ana koroner arter (LMCA) ile birlikte çok damar hastalığı daha sık izlendi. Bu grupta sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu anlamlı olarak daha düşük saptandı (p=0.044). Takip sürecinde bireysel komplikasyon oranları orta-yüksek SYNTAX grubunda numerik olarak daha fazla olmakla birlikte istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Ancak MACCE oranı orta-yüksek SYNTAX grubunda anlamlı şekilde yüksek bulundu (%25.8 vs. %14.2; p=0.017). Sonuç: Preoperatif SYNTAX skoru, KABG sonrası özellikle bileşik kardiyovasküler olayların öngörülmesinde klinik ölçeklerden bağımsız ve tamamlayıcı bir prognostik değere sahiptir. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, SYNTAX skoru, Koroner arter bypass cerrahisi, Mortalite, Majör kardiyak ve serebrovasküler olaylar

Sayagat Musayeva
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisinde postoperatif hipoalbuminemi

Kardiyopulmoner bypass sırasında hemodilüsyona ve artmış vasküler geçirgenliğe bağlı olarak serum albumin düzeylerinde azalma görülür. Bu da kolloidal onkotik basıncın azalmasına ve intersitisyel alana sıvı kaçmasına neden olur. Serum albumin düzeylerindeki azalmaya bağlı olarak birçok sistemde etkilenmeler görülür. Bu çalışmada açık kalp cerrahisi uygulanan yaşları 2-24 ay arasında değişen 30 pediatrik hastada postoperatif, preoperatif hipoalbuminemi ve pulmoner sistem üzerine klinik etkileri araştırılmıştır. Serum albumin düzeylerinin kardiyopulmoner bypass sonrası azaldığı tespit edilmiştir. Pulmoner sistem üzerine etkileri için pulmoner enfeksiyon ve mekanik ventilatörde kalma sürelerine bakılmıştır. Postoperatif 1,3,5,7,9. günlerde serum albumin düzeylerinin azaldığı ve mekanik ventilatörde kalma süresinin arttığı saptanmıştır. Postoperatif ve preoperatif hipoalbuminemi pulmoner enfeksiyon oluşumunu arttırmakta ve tüm bu faktörlerin açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda mekanik ventilatörde kalma süresinin uzamasına yol açtığı saptanmıştır.

Funda Tor
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital açık kalp ameliyatlarında perioperatif serum laktat ve kreatinin seviyelerinin postoperatif sonuçlarla korelasyonu

Çocukların fizyolojisi erişkinlerin fizyolojisinden farklıdır. Özellikle organların gelişmişlik derecesi ve immunitelerinin erişkinlerden daha zayıf olması hastalıklarının ve uygulanan tedavilerinin de ayrı olarak incelenmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Kardiyopulmoner bypass sırasında kullanılan sistemler, ilaçlar, ve elektrolitler normal fizyolojide değişikliklere neden olarak hücresel düzeyde metabolizma ve organ fonksiyonlarında değişikliklere neden olmaktadır. Çocuk hastaların açık kalp cerrahisindeki bu değişikliklere yanıtı kardiyopulmoner bypass'ın yan etkileri ve yapılan cerrahinin adaptasyonundaki zorluklara bağlı olarak daha ağır olmaktadır. Hastaların yoğun bakımda takiplerinde invaziv monitörizasyon, kalp monitörizasyonu ve sıvı dengesi takiplerinden yararlanılmaktadır. Konjenital kalp hastalarının operasyonları sonrası morbidite ve mortalite için güvenilir bir indikatör belirlemek zordur. Bizim amacımız kardiyopulmoner bypass sırasındaki değişiklikleri elde etmek ve konjenital kalp hastlarının cerrahi sonrası morbidite ve mortalitesini önceden doğru şekilde değerlendirebilmektirBu çalışmada 6 ay-12 yaş arası konjenital kalp hastalığı olan ve kardiyopulmoner bypass ile ameliyat edilen 30 hastanın preoperatif (Dönem 1:Anestezi uygulandıktan sonra), kardiyopulmoner bypass'ın soğuma fazının 5. dakikası (Dönem 2), kardiyopulmoner bypass'ın ısınma fazının 5. dakikası (Dönem 3) ve postoperatif yoğun bakımda 6. saatte(Dönem 4) arteryel kan örnekleri alınarak serum laktat ve kreatinin seviyeleri arasındaki ilişki arştırılmıştır.Araştırma ameliyat sonrası olaysız olarak taburcu edilen 26 hasta Grup I ve ameliyat sonrası yoğun bakımda 7.5, 9, 13, 18 inci saatlerde düşük kalp debisine bağlı multiorgan yetmezliği nedeniyle eksitus olan 4 hasta Grup II olarak alındı. Grup I'de laktat değerlerinin kardiyopulmoner bypass sırasında(Dönem 2, Dönem 3) yükseldiği ve yoğun bakımda düştüğü belirlendi. Kreatinin ölçümlerinde böyle bir özellik belirlenmedi. Ancak grup I ile grup II arasında laktat ve kreatinin değerleri arasında belirgin farklılıklar olduğunu saptadık. Laktat değerlerinin yükselmesi doku perfüzyon bozukluğuna bağlı oksijen düşüklüğü ve hücresel düzeyde anaerobik metabolizma sonucudur. Kreatininde yükselme ise doku perfüzyon bozukluğunun ileri evrede böbrekleride etkileyerek fonksiyon bozukluğuna neden olması sonucudurANAHTAR SÖZCÜKLER: Laktat, Kreatin, Konjenital kalp hastalığı, Mortalite,

Uğur Göçen
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisinde preoperatif steroid kullanımının postoperatif antienflamatuar etkisi

Modern kalp cerrahisinin başlangıcı olarak kabul edilen kardiyopulmoner bypassın (KBP) kullanılmaya başlanmasından bu yana, birçok faktör ile sistemik enflamatuar proçesin aktivasyonu sonucu, vücutta yaygın olarak multiorgan fonksiyon bozuklukları oluşabilir.Kardiyopulmoner bypassa girilmesi ile kompleks ve çok komponentli bir enflamatuar cevap oluşur. Bu durum erişkinlere nazaran bağışıklık sistemleri nispeten zayıf olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Gerek pediatrik gerekse erişkin kalp cerrahisinde, kardiyopulmoner bypass sonucu gelişen immun sistemin aktivasyonunda rol alan etkenlerden biri de sitokinlerdir. İnterlökin-6 (İL-6) ve Tümör Nekrozis Faktör alfa (TNF ?) gibi proinflamatuar sitokin salınımı sonucu sistemik enflamatuar yanıt aktive olabilmektedir. Uzun yıllardır iltihabi reaksiyonu baskıladığı bilinen ve bu nedenle geniş kullanım alanı bulmuş olan steroidlerin kardiyopulmoner bypass öncesi kullanımı, birçok mekanizmayla enflamatuar yanıtı baskılamaktadır.Bu çalışmanın amacı; Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen asiyanotik konjenital kalp hastalarında operasyon öncesi steroid kullanımının, enflamatuar mediatörler olan interlökin-6 ve tümör nekrozis faktör alfa seviyelerine etkisi, postoperatif ekstubasyon süreleri ile ilişkisinin değerlendirilerek anti-inflamatuar etkinliğinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Anahtar Sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Steroid, Tümör nekrozis alfa İnterlökin-6, Kross klemp süresi.

Antiinflamatuar ajanlarCerrahi-kardiyovaskülerKalp defektleri-konjenital+7
Zeynel Duman
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi uygulanan pediatrik olgularda Kardiyopulmoner Bypass'ın kognitif fonksiyonlara etkileri

Amaç: Konjenital kalp hastalığı olan 6-17 yaş arası çocuk ve ergenlerde açık kalp cerrahisinde kardiyopulmoner bypass'ın kognitif fonksiyonlara etkisinin prospektif olarak araştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Araştırma grubunu, daha önce bilinen sistemik ve nörolojik bir hastalığı (hipertansiyon, diabetes mellitus, mental retardasyon) ve geçirilmiş cerrahi girişim öyküsü olmayan, konjenital kalp hastalığı nedeniyle kardiyopulmoner bypass uygulanacak 6-17 yaş arasında 25 olgu ve 40 sağlıklı çocuğun oluşturduğu bir kontrol grubu kullanıldı.Olguların kognitif fonksiyonları deneyimli nöropsikolog tarafından Wechsler Çocuklar için zeka ölçeği (WISC-R), Stroop Testi, Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi B Formu (GISD-B) ve Bender Gestalt Test (BGT) psikometrik testleri ile değerlendirildi. Olgulara açık kalp cerrahisinden 1-3 gün önce kognitif test bataryası aynı sırada standart yönergelere göre uygulandı. Aynı kognitif test bataryası hastalar açık kalp cerrahisi geçirdikten 7-18 gün sonra tekrar uygulandıBulgular: Kalp hastalığı olan hastalarda, açık kalp cerrahisi kardiyopulmoner bypass öncesi ve sonrası kognitif test puanlarının karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Buna karşın, cerrahi öncesi ve sonrası Görsel İşitsel Sayı Dizileri Testi (GISD-B) puanları incelendiğinde, alt test bileşenin (işitsel yazılı ve görsel yazılı) kısa süreli bellek performansında, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artma bulunmasına rağmen bu bulgunun test-tekrar etkisinden kaynaklandığı düşünülmektedir.Cerrahi öncesi konjenital kalp hastalığı olan hastalarda kontrol grubundaki sağlıklı çocuklara göre; seçici dikkat, görsel uzaysal algı ve görsel motor koordinasyon işlevlerinde anlamlı düzeyde bozukluk tespit edilmiştir.Araştırmamızda, minimum ph düzeyi, kardiyopulmoner bypas süresi, ekstubasyon süresi ve minimum hematokrit düzeyinden oluşan risk faktörleri ile nörokognitif test performansı arasında anlamlı düzeyde pozitif ilişki bulundu. Diğer taraftan, pompa akım hızı ve kross klemp süresi ile kognitif performans arasında negatif ilişki saptandı.Sonuç: Konjenital Kalp hastalığı olan çocuklarda kardiyopulmoner bypass'ın nörokognitif fonksiyonlar üzerine kısa dönemdeki etkisinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Bu sonucun operasyonun sonuçları hakkında aileleri bilgilendirmede ve kardiyopulmoner bypass cerrahisinin nörokognitif etkisi üzerine tartışmalara katkıda bulunmada önemli olduğu düşünülmektedir.Anahtar sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, kardiyopulmoner bypass, kognitif fonksiyonlar

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+4
Bahattin Çiftçi
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisinde açık ve minimal invaziv tekniğin hemodinamik parametreler açısından değerlendirilmesi

Amaç: Araştırmamızda koroner arter bypass cerrahisinde açık ve minimal invaziv tekniğin hemodinamik parametreler açısından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 28'i minimal invaziv CABG, 23'ü standart CABG operasyonu yapılmış olan toplam 51 hasta dahil edilmiştir. Her iki grupta cinsiyet dağılımı karşılaştırıldığında minimal invaziv CABG operasyonu geçiren hastaların %82.1'i erkek, %17.9'u kadın iken standart CABG operasyonu geçiren hastaların %65.2'si erkek, %34.8'i kadın idi. Hastalar Koroner Bypass Cerrahisi sonrası yoğun bakıma alındıktan hemen sonra femoral ya da radial arteriyel kataterizasyon Most Care Up monitörizasyonu ile hasta anestezi etkisi altında extube edilmeden 6 saatlik paramatre ölçümleri alınmış ve kayda dökülmüş olan hasta dosyaları taranmıştır. Arşiv hasta dosyasından Most Care Up monitörizasyonu kaydı Kardiyak debi (CO), Kardiyak güç debisi (CPO), Kardiyak döngü verimliliği (CCE), Sol ventrikül sistolik fonksiyonu (dP/dtmax) incelenmiştir. Bulgular: Minimal invaziv ve standart CABG uygulanan hastalarda hemodinamik parametrelerden kardiyak debi (CO), kardiyak güç debisi, kardiyak döngü verimliliği (CCE) ve sol ventrikül sistolik fonksiyonu (dp/dtmax) açısından farklılık olup olmadığını belirlemek için yapılan bağımsız örneklem t testi sonucunda gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında minimal invaziv koroner arter bypass greftleme cerrahisinin hemodinamik parametreler açısından standart koroner arter bypass cerrahisine anlamlı bir üstünlüğünün olmadığı görülmüştür

Tahir Olgaç
Gaziantep University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolesterol düşürücü tedavinin koroner arter bypass cerrahisi sırasında lima mekanik parametrelerine etkisi

Amaç: ASKH bilindiği gibi özellikle koroner arterleri tutan aterosklerotik prosesin bu damarlarda yarattığı daralma veya total oklüzyon sonucu kalp kasının işlev yitirmesi ile karakterize bir klinik durumdur. ASKH'da lipit düşürücü tedavi ve de CABG operasyonu başarılı prosedürler olarak literatürde yerini almıştır. CABG sırasında venöz greftler sıklıkla kullanılmaktadır ancak arteryel greftler özellikle de LİMA ateroskleroza drenci, açık kalım sürelerinin üstünlüğü nedeni ile CABG operasyonlarının vazgeçilmez grefti olarak kardiyovasküler cerrahideki yerini almış durumdadır. Bu amaçla kullanılan statinlerin piyasaya çıktığından bu yana kolesterol düşürücü etkileri yanında pleitropik etkileri adını verdiğimiz kolesterol düşürücü etkilerinden bağımsız etkileri ortaya çıkmıştır. Bu etkilerin birçoğu endotelyal fonksiyonları koruyucu etkilerdir. Biz LİMA üzerindeki olumlu etkileri bulmayı hedeflemekteyiz.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda CABG operasyonuna alınacak hastalardan kolesterol düşürücü tedavi olarak yine bir statin olan atorvastatin etken maddeli ilaç kullanan hastaların operasyon sırasında alınan LİMA'nın atık örnekleri üzerinde kasılma ve gevşeme kuvvetlerini araştırdık. Bu amaçla 40 adet atorvastatin kullanan hastanın LİMA örneklerini, 33 adet herhangi bir lipit düşürücü ilaç kullanmayan hastanın LİMA örnekleri ile karşılaştırdık.Bulgular: Guruplar arasında tek başına kasılma ve tek başına kasılma değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulamadık. Ancak her bir hasta için kasılmaya oranla gevşeme yüzdesi hesap edilerek yaptığımız karşılaştırmalı sonuçta atorvastatin kullanan gurupta anlamlı farklılık ortaya çıktı.Sonuç: Atorvastatin kullanan gurupta LDL değerleri de yüksek çıkmasına rağmen elde ettiğimiz bu sonuç bu gurup ilaçların endotelyal etkinliklerinin daha iyi anlaşılmasında yol gösterici olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Atorvastatin, LİMA, CABG, Endotelyal fonksiyon

AtorvastatinCerrahi-kardiyovaskülerEndotelyum+4
İhsan Bayraktar
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisinde yüksek akım düşük rezistans perfüzyon tekniğinin beyin metabolizması üzerine etkileri

Kardiyopulmoner bypass'ın bir sonucu olarak görülen vazokonstrüksiyon, kanama, olası kapiller kaçış sendromu, intraoperatif ödem gibi patofizyolojik olaylardan dolayı birçok kalp cerrahisi merkezinde bypass sırasında uygulanan pompa akımını azaltma yöntemi uygulanmaktadır. Bunun sonucunda dokularda yetersiz oksijen desteği ve metabolik son ürünlerde (laktat) artış olmaktadır.Beyin glukozu depolayamaz. Metabolizmasının devamı için O2 ve glukoza devamlı ihtiyaç duyar. Beyin total kan akımı 45-55 ml/100 gr/dk dır. Bu vücut ağırlığının % 2'sini oluşturmasına rağmen kardiak outputun % 12-15'ini alır. Beyin total O2 tüketimi 49 ml/dk, buda tüm vücut O2 tüketiminin % 20'sindir. Beyin 5,5 mgr/100 gr/dk glukoz kullanır ki, buda total vücut glukoz tüketiminin % 25'idir.Pediatrik açık kalp cerrahide hastalarda yüksek akım düşük rezistans etkileri ile normal akımın etkilerini karşılaştıran çalışma sayısı sınırlıdır. Bu prospektif çalışma ile yüksek akım düşük rezistans tekniğinin normal akıma göre faydalarının araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya konjenital kalp hastalığı nedeni ile açık kalp ameliyatı uygulanan 40 hasta alındı. Hastalar normal akım uygulananlar (grup I: 2,4 l/m2/BSA) ve yüksek akım düşük rezistans uygulananlar (grup II: 2,8 l/m2/BSA) olarak ikiye ayrıldı. Hastaların anestezi indüksiyonundan sonra, cilt insizyonundan önce (Dönem I), aortik kross klemp' in 20. Dakikası (Dönem II), 40. Dakikası (Dönem III), 60. Dakikası (Dönem IV) ve kardiyopulmoner by pass durdurulduktan 10 dakika sonra (Dönem V) arteryel ve venöz kan örneklerinden glukoz, laktat, kan gazı parametreleri bakıldı. Ayrıca imminolojik parametrelere interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8), prokalsitonin (PCT) dönem I, dönem V ve operasyondan 24 saat sonra (Dönem VI) bakıldı. Sonuçların grup içerisinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığı araştırıldı. Çalışmada normal akım uygulanan grup I ile yüksek akım düşük rezistans uygulanan grup II arasında bakılan parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı ortaya konuldu (p<0,05).Anahtar Sözcükler: Yüksek akım, düşük rezistans tekniği, beyin metabolizması, kardiyopulmoner baypass, pediatrik açık kalp cerrahi

BeyinCerrahi-kardiyovaskülerEkstrakorporeal dolaşım+4
Yasin Güzel
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu yapılan konjenital kalp hastalarında; sağ ventrikül yeniden şekillenmesinde, serum prokollajen tip 1, matriks metaloproteinaz 2, matriks metaloproteinaz 9 düzeylerinin klinik seyir ile ilişkisinin araştırılması

Kardiak remodeling, kalp yetersizliğinin klinik seyrini etyolojiden bağımsız belirleyen major bir faktördür. Matriks metalloproteinazlar, ventrikülün yeniden şekillenmesinde, önemli bir rol oynarlar. Kandaki matriks metalloproteinaz seviyelerinin kalp yetersizliği progresyonu ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Propeptid prokollajen tip-1, kollajen biyosentezinin serum biyomarkeridir. Propeptid kollajen tip-1?in serum düzeyi ile kalp hastalarında kardiyak biyopside belirlenen fibroz doku volumu arasında pozitif korelasyon vardır. Çalışmamızın primer amacı, konjenital kardiyak defektlere eşlik eden sağ ventrikül çıkım yolu darlığının cerrahi olarak düzeltilmesi öncesi ve sonrası hastaların remodeling düzeyini öngörmede propeptid prokollajen tip-1 , matriks metalloproteinaz 2 ve matriks metalloproteinaz 9?un kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Bu çalışmaya Şubat 2011 ve Ocak 2013 tarihleri arasında konjenital kalp hastalığı nedeniyle kardiyopulmoner bypass yardımıyla ameliyat edilen 40 hasta alındı. Araştırma grubu sağ ventrikül çıkım yolu darlığı olan hastalardan oluşturuldu. Kontrol grubu sağ ventrikül çıkım yolu darlığı olmayan hastalardan oluşturuldu. Bu hastalarda; operasyon öncesi 24 saat , operasyon sonrası 24-48 saat ile 6.ay alınan arteryel kan örneklerinden propeptid prokollajen tip-1 , matriks metalloproteinaz 2 ve matriks metalloproteinaz 9 çalışıldı. Sonuçlar araştırma ve kontrol grubu arasında kıyaslandı. MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinin operasyon sonrası erken ve orta dönem takiplerde yüksek seyretmesi anlamlı bulundu. Bu yükseklik miyokardiyal remodelingin göstergesi olarak kabul edilebilir.Sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu yapılan hastalarda remodeling daha erken gelişecektir. PINP?nin RVOT darlığı nedeniyle izlenen ve cerrahiye alınan hastalarda yüksek seyretmesi, bu hastalarda fibröz doku volümünün daha yüksek olabileceği konusunda güçlü bir delil teşkil etmektedir.

Kalp defektleri-konjenitalMatriks metalloproteinazlarPulmoner arter+2
Mehmet Aslan
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül destek cihazı uygulanan hastalarda postoperatif sağ ventrikül yetmezliği

Amaç: LVAD implantasyonu yaptığımız 26 hastamızda gözlenen sağ ventrikül disfonksiyonu gelişen olgularımızı sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010 - 2013 tarihleri arasında gerçekleştirdiğimiz 26 LVAD olgusunda 6 hastada RV disfonksiyonu gözlendi ve bu hastalardan bir tanesi uygun medikasyon ile düzeldi. RV fonksiyonları preoperatif detaylı olarak tüm hastalarda değerlendirildi. Bu bağlamda PAB (pulmoner arter basıncı) , EF (ejeksiyon fraksiyonu), sağ ventrikül çapları ve duvar kalınlığı, sağ atrium hacim&çapları, TAPSE (tricuspid annular plane systolic excursion), TEİ index (RV miyokardial performans indeksi), Sta (tricuspid annular longiditunal velocity) analiz edildi. LVAD yapılan tüm hastalarda Right EF >%30, PAB<40 mmHg, TAPSe>15mm, Sta>13 cm/sc, TEİ index >0.25 'idi. Bulgular: Ortalama yaş 52 (43-57 years) olarak gözlendi. LVAD yapılan olgulardan 5 tanesi mortal seyrederken bir hastada düzelme gözlendi. Postoperatif erken dönemde RV disfonksiyonu gelişen ilk olgumuzda kardiyotonik, NO ve sonrasında levitronix desteğine rağmen mortal progresyon engellenemedi. İkinci vakamız postoperatif 5.ayında RV disfonksiyonuna bağlı kaybedildi. Üçüncü hastamız drive-line enfeksiyonu nedeniyle uygun antibiotik rejimiyle patojen eradikasyonu sağlanmasına rağmen büyük olasılıkla sistemik enfeksiyona sekonder gelişen RV disfonksiyonu nedeniyle mortalite gözlendi. Dördüncü olgumuzda ise kan transfüzyonu sonrası akut akciğer hasarına bağlı RV yetmezliği ve sonrasında mortalite izlendi. Beşinci hastamızda inotrop ve levoksimendanla düzelme sağlandı. Taburculuk planlanan hasta akut hemorajik SVO nedeniyle kaybedildi. Altıncı hasta akut akciğer ödemi ve enfeksiyon nedeninden antibiotik, inotropik destekle tam düzelme sağlandı. Sonuç: Sol ventriküler asist device (LVAD) planlanan hastalarda sağ ventrikül disfonksiyonu cesaret verici tüm preoperatif prediktörlere rağmen halen ciddi bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıntılı preoperatif değerlendirmelere rağmen sağ ventrikül yetmezliği ile küçümsenemeyecek derecede karşılaşılması nedeniyle postoperatif dönemde sağ ventrikül disfonksiyonuyla başa çıkılması hususunda hazır ve uyanık olunmalıdır.

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp destek cihazlarıKalp yetmezliği+5
Eren Oral Kalbisağde
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventriküler septal defekt tamirinde triküspit kapak leafleti kesilen ve kesilmeden opere edilen hastaların triküspit kapak fonksiyonlarının karşılaştırılması

Amaç: Ventriküler septal defekt (VSD) interventriküler septumdaki bir veya daha fazla açıklık olarak tanımlanabilir. Bicuspid aort kapaktan sonra en sık görülen konjenital kalp hastalığı olup tüm konjenital kalp hastalıkların 5 te birinden sorumludur. Yaşamın ilk yılında VSD'lerin çoğu spontan kapanma eğiliminde olmasına rağmen spontan daha büyük olan defektler ise kronik pulmoner aşırı yüklenme ve sağ kalp yetmeliğinin önlenmesi için cerrahi veya invaziv olarak kapatılmalıdır. En sık görülen ve cerrahi girişim uygulanan bu gruptaki hasta sayısının büyüklüğü göz önüne alındığında, tricuspid kapağın ve atriyoventriküler nodun yaralanmadan defektin güvenli ve tam olarak kapatılması son derece önemlidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2007-2015 yılları arasında VSD tanısı alan ve VSD'si cerrahi olarak kapatılan 165 hasta retrospektif olarak incelendi. Grup 1 VSD'si olanlar triküspid kapağın anterior leafleti kesilerek kapatılan 86 hastadan, Grup 2 ise VSD'si triküspid kapağın kesilmeden kapatılan 79 hastadan oluştu. Hastaların tümüne preoperatif kateter anjiografi ve ekokardiyografi yapılarak tanısı kondu. Hastalara postoperatif 1.haftada, 1.ayda ve 6-12.ay arasında kontrol amaçlı ekokardiyografi yapıldı, hastalar postoperatif rezidüel ventriküler septal defekt, postoperatif triküspit yetmezliği açısından değerlendirildi. Grup 1 ve Grup 2'deki hastalar aortik kros klemp süreleri, kardiyopulmoner by-pass süreleri, entübasyon süreleri, yoğun bakımda kalış süreleri, hastanede kalış süreleri, postoperative rezidüel ventriküler septal defekt, postoperatif triküspit yetmezliği, postoperatif morbidite ve mortalite açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grupta da ekokardiyografik açıdan tricuspid kapakta yetersizlik ve disfonksiyona rastlanmadı. Değerlendirmeye dahil edilen diğer parametreler arasında fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda dikkatli bir şekilde yapılan tricuspid leaflet insizyonu ile yeterli görüş alanı sağlanarak VSD'nin güvenle ve tam olarak kapatılmasına olanak sağladığını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Ventriküler Septal Defekt, tricuspid kapak, tricuspid kapak yetersizliği

Kalp hastalıklarıKalp septum defektleri-ventrikülerTriküspid kapak+2
Mehmet Aşam
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tüm düzeltme yapılan down sendromlu AVSD'li olgularla down sendromlu olmayan avsd hastalarının postoperatif komplikasyonlarının karşılaştırılması

Amaç: Konjenital kalp hastalıkları ve Down sendromu birlikteliği sıktır. Down sendromlu çocuklarda en sık görülen konjenital kalp hastalığı %36 ile AVSD'dir. Down sendromlu çocukların immum yetmezlikleri bilinmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalarda özellikle IL-4,IL-10'da artış TNF-alfa ve IL-6'da azalma olması immum yetmezlik nedenlerini açıklamaktadır. Ayrıca Komplet AVSD soldan sağa şantlı bir patolojidir. Dolayısıyla akciğer kanlanmasının arttığı bir konjenital kalp hastalığıdır. Down sendromu ve Komplet AVSD'nin birlikteliği gerek immun sistem yetmezliği gerekse AVSD nedeni ile artmış olan akciğer kan akımı sonucu gelişme geriliği, sık akciğer enfeksiyonu görülmektedir Gereç ve Yöntem: Biz çalışmamızda tam düzeltme yapılan Komplet AVSD'li hastaların postopertif süreçlerinde morbidite ve mortalitelerinde down sendromunun etkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Bu nedenle Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümünde Ocak 2011 ile Ocak 2014 tarihleri arasında, açık kalp cerrahisi yöntemi ile tam düzeltme operasyonu yapılan komplet atriyoventriküler septal defektli Down sendromlu 20 hasta (Grup A) ve down sendromlu olmayan 10 hasta (Grup B) toplam 30 hastaprospektif olarak postopertif süreç, morbidite ve mortalite açısından karşılaştırıldı. Bulgular:Postoperatif süreçte; grup A'da inotrop ajan gereksinimlerinin, ventilatör destek ve yoğun bakımda kalış sürelerinin uzun olduğu, daha çok atelektazi ve enfeksiyonun neden olduğu pulmoner problemlerle karşılaşıldığı ve bu grupta mortalitenin daha yüksek olduğu görüldü. Drenaj,kan ürünleri replasman tedavisi,postoperatif eko bulguları açısından grup A ve grup B arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç:Çalışmamızda sonuç olarak tam düzeltme yapılan Komplet AVSD'li olguların Down sendromlu olmalarının postopertif süreçlerinin daha problemli olduğu morbidite ve mortalitelerinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Down Sendromu, Komplet AVSD, Mortalite.

Down sendromuKalp defektleri-konjenitalKalp septum defektleri-ventriküler+3
Yüksel Baştürk
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisi olgularında serum glutatyon S-transferaz P1 izoenziminin değişimlerinin incelenmesi ve erken postoperatif morbidite ve mortaliteye etkisinin değerlendirilmesi

Günümüzde kardiyak operasyonların büyük bir kısmı kardiyopulmoner by-pass(CPB) kullanılarak yapılmaktadır. Kardiyopulmoner by-pass sırasında kardiyopulmoner bypass esnasında kanın yabancı yüzeyle teması, iskemi ve reperfüzyon hasarı, soğuma ve ısıtma dönemlerinde gelişen ısı değişiklikleri ve bunların süreleri, endotoksinler ve nihai olarak operatif travma nedeniyle ortaya çıkan proinflamatuar ajanlar sistemik inflamatuar yanıt sendromu(SIRS) adı verilen pulmoner, renal nörolojik veya koagulasyon sistemiyle ilgili bozuklukların gelişmesine sebep olabilir. Anestezi,cerrahi ve perfüzyon tekniklerindeki ilerlemelere rağmen kardiyo pulmoner bypass uygulamalarında enflamatuar yanıt ve SIRS, morbidite ve mortalitenin ciddi bir nedeni olarak karşımızda dumaktadır. İnflamasyon ve antiinflamatuar mekanizmaların açıklanması için yoğun çaba harcanmasına karşın CPB‟ la ilişkili mortalite ve morbiditenin büyük kısmının SIRS ile ilişkili olması prognozu belirlemede yeni markırlara ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Kardiyopulmener bypass sırasında oluşan oksidatif stres inflamatuar yanıtın oluşmasındaki en önemli etkenlerdendir. Oksidatif strese karşı savunma mekanizmasında önemli rol oynayan glutatyon s-transferaz P1(GSTP1) izoenziminin üretiminin CPB gibi fizyolojik olmayan koşullarda yetersiz kalabileceği, bu eksikliğin metabolizma için olumsuz sonuçlar doğurabileceği gösterilmiş, ayrıca bu enzimin değişikliklerinin kalp yetmezliği derecesiyle de ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu bilgiler ışığında GSTP1 enzim değişikliklerinin incelenmesi ile postoperatif erken dönemde prognoz belirlenmesi, erken müdahale ile CPB sonrası morbidite ve mortalitede belirgin azalma sağlanması mümkün olacaktır. Bu prospektif çalışmada CPB altında açık kalp cerrahisi uygulanan 30 pediatrik hasta incalendi. Hastalar problemsiz taburcu edilenler (Grup 1, N=23) ve exitus olanlar(Grup 2, N=7) olarak iki gruba ayrıldı. Olgulardan anestezi indüksyonu, pompa başlangıcından 10 dakika sonra, kros klemp konduktan 10 dakika sonra, pompa sonrası 30. dakika ve postoperatif 8. saatte olmak üzere 5 defa kan örneği alındı. Alınan örnekler Human GSTPi ELİSA Kit ile incelendi. Ayrıca CPB sonrası mortalite ve morbiditeyle ilişkisi ortaya konmuş olan kreatinin düzeyleri de çalışılarak GSTP1 sonuçlarıyla korele edildi. Elde edilen bulgular ışığında iki grup arasında kreatinin değerlerinde ancak postoperatif 8. saatte belirgin farklılık saptanmışken, GSTP1 izoenziminin grup 2‟de pompa sonrası 30. Dakikada belirgin yükseklik saptanmıştır. GSTP1 izoenzimi CPB eşliğinde yapılan pediatrik kalp cerrahisi olguları sonrası erken dönemde kötü prognoz belirteci olarak kullanılabilir.

Cerrahi-kardiyovaskülerEnzime bağlı immünosorbent testiGlütatyon transferaz+7
Vecih Keklik
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Comparison of preoperative Age-creatine-ejection fraction score and european system for cardiac operative risk evaluation results of postoperative results of patients performing coronary by-pass operation

ABSTRACT Comparison of Preoperative Age-Creatine-Ejection Fraction score and European System for Cardiac Operative Risk Evaluation Results of Postoperative Results of Patients Performing Coronary By-Pass Operation Objective: To assess the predictive power of the preoperative risk assessment with the Age-Creatine-Ejection Fraction score and the European System for Cardiac Operative Risk Evaluation. Materials and Methods: It is known that atherosclerotic heart diseases are the most common cause of death worldwide. Coronary artery bypass grafting surgery is the gold standard for the treatment of coronary artery disease. It is important to determine the risks of the surgical procedure and to standardize it. Different methods such as the Personnet Index, Cleveland Clinical Score, Age-Creatinein-Ejection Fraction score and the European System for Cardiac Operative Risk Evaluation have been developed for risk assessment. This study was performed retrospectively on the files of patients who underwent elective coronary artery bypass grafting in 2012, 2013, 2014, 2015, 2016 cross-sectional in Balcalı Hospital of Cukurova University Medical Faculty. 241 patients with elective coronary artery bypass graft surgery who met the criteria were included in the study. Results: Of the 241 patients studied, 14 (5,81 %) were exacerbated. The European System for Cardiac Operative Risk Evaluation average score of the patients is 3,3. Age - Creatinine - Ejection Fraction score score average is 1,2739. The mortality rates in both scoring systems are p> 0,05. Conclusion: The Age-Creatine-Ejection Fraction score and the European System for Cardiac Operative Risk Evaluation are methods that can be applied in the risk assessment of elective coronary artery bypass graft operations and give accurate mortality prediction results. Keywords: Arteria; Coroner; Mortality; Risk; Score;

Murat Yüksel
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisinde sternum kapatma yöntemlerinin (klinik sonuçları ile) değerlendirilmesi

Giriş: Çalışmamızda median sternotomi ile açık kalp ameliyatı yapılan hastalarda sternum kapama yöntemlerinin klinik sonuçlarını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Açık kalp cerrahisi geçirmiş 2662 hasta retrospektif olarak tarandı. 96 hastada sternum dehisensi gelişti. Hastalarda sternum kapama yöntemi olarak klasik çelik tel, flexigrip+çelik tel kombinasyonu, sternal kablo, sternal bant ,robicsek kullanılmıştır. Hastalarda sternal dehisens oluşumunun, DM, KOAH, BFRT ve demografik özellikleri arasındaki nedens ellik ilişkileri araştırıldı. Bulgular: KOAH, DM, BRFT gibi risk faktörleri olan açık kalp ameliyatı geçirmiş hastalarda sternal dehisens gelişme riski yüksektir. Dehisens gelişen 96 hastanın %60ında DM görüldü, %25inde IRF, %21inde KOAH olduğu görüldü. Sternal dehisens onarımı yapılan hastalarda flexigrip+ tel kombinasyonu kullanımında tedavi başarı oranı %88, klasik çelik tel kullanılan hastalarda tedavi başarı oranı %76 olduğu bulundu. Çalışmamızda flexigrip+çelik tel kombinasyonunun sternal kapatmada klasik çelik tel kullanımına göre sternal ayrılma riskini anlamlı derecede azalttığı gözlendi. Sonuç: KOAH, DM, BRFT gibi risk faktörleri olan hastalarda sternumu kapatırken flexigrip+çelik tel kombinasyonu kullanımının sternal dehisens riskini önemli ölçüde azalttığı görülmüştür.

Yusuf Kuşcu
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter by-pass cerrahisi geçiren hastalarda levosimendan kullanımının postoperatif erken dönem klinik sonuçlara etkisi

Giriş: Çalışmamızda koroner arter bypass cerrahisi geçiren hastalarda perioperatif levosimendan kullanımının postoperatif erken dönem klinik etkisini; hastaları ejeksiyon fraksiyonlarına göre subgruplara ayırıp istatistiksel olarak karşılaştırarak oluşan grupların aralarında fark olup olmadığını retrospektif olarak incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kardiyopulmoner by-pass ile koroner arter by-pass cerrahisi geçiren ve preioperatif dönemde levosimendan infüzyonu alan 97 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar ejeksiyon fraksiyonlarına göre 2 gruba ayrıldı: Grup 1=ejeksiyon fraksiyonu %25-35 ve Grup 2=ejeksiyon fraksiyonu %36-45. Hastaların yaş, cinsiyet, operasyon tipi, vücut kitle indeksi (BMI), preop EF, sigara kullanımı, LDL, hematokrit, platelet sayısı, beyaz küre sayısı, HbA1c, kreatinin, AST, ALT, kardiyopulmoner by-pass süresi, cross clamp süresi, postoperatif inotrop miktarı, yoğun bakım yatış süresi, taburculuk süresi, morbidite ve mortalite verileri toplandı. Bu veriler gruplar birbiriyle karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda iki grup arasında hastaların morbidite, mortalite, kardiyopulmoner by-pass süresi, cross clamp süresi, postoperatif inotrop ihtiyacı, yoğun bakım kalış süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Taburculuk süreleri karşılaştırıldığında, Grup 1'de taburculuk süresi ortalaması 15,72 gün±5,75, grup 2'de ise 13,25 gün±4,12 olarak tespit edildi (p=0,019*). Taburculuk süreleri karşılaştırıldığında Grup 1'de Grup 2'ye göre anlamlı olarak hastaların daha uzun sürede taburcu olduğu gözlenmiştir. (*= p<0,05 istatistiksel olarak anlamlıdır.) Sonuç: Koroner arter by-pass cerrahi sürecinde perioperatif levosimendan kullanımının hasta grubu üzerinde farklı ejeksiyon fraksiyonlarında postoperatif takip süreci için istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmadığı saptanmıştır. EF düştükçe mortalite ve morbiditenin yükselmesi iyi bilinen bir klinik gerçek olup postoperatif veriler açısından iki grubun sonuçlarının taburculuk süresi hariç benzer çıkması, levosimendanın pozitif etkisine bağlanabilir. Levosimendan kullanıldığında düşük EF verisinden bağımsız olarak hastaların klinik sonuçlarının birbirine benzeyebileceği söylenebilir.

Aylin Yıldız
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı iç yüzeye sahip PTFE greftlerde endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumunun araştırılması

AMAÇ: Genişletilmiş politetrafloroetilen (ePTFE) greftleri, periferik vasküler cerrahide yaygın olarak kullanılmaktadır ve farklı iç yüzey kaplamalarına sahip olabilirler. Greft enfeksiyonu ve greft trombozu, protez greft bypass prosedürlerinin iki ana komplikasyonudur ve yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Çalışmamızın amacı, farklı protez ePTFE greft kaplama yöntemlerinin endotelizasyon, bakteriyel kontaminasyon ve biyofilm oluşumu üzerindeki etkisini araştırmaktır. YÖNTEM: Biyofilm oluşumu ve endotelizasyon için üç farklı tipte greft incelendi. Herhangi bir kaplaması olmayan ePTFE greftleri ve heparin ya da karbondan oluşan lüminal yüzey kaplamaları olan greftler kullanıldı ve Staphyloccocus Aureus suşu ile kontamine edildi.Biyofilm tespiti için Christiansen yöntemi kullanıldı. Ayrıca biyofilm oluşumu tamamlanmış greftler taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ile değerlendirildi. Endotelizasyonun belirlenmesi için insan göbek veni endotel hücreleri (HUVEC) kullanıldı. Endotel hücre kültüründen sonra greftler SEM altında görüntülendi ve ekimden sonraki 3. ve 25. günler arasında altı farklı zamanda endotel hücrelerinin proliferasyonu için incelendi. BULGULAR: Greftlerde biyofilm oluşumunu belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı ve her greft tipinde biyofilm oluşumunun yoğunluğunu karşılaştırmak için kantitatif değerler kullanıldı. Heparin kaplı greftler için biyofilm oluşumunun diğer iki greft tipinden istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p <0.05). SEM muayenesi ile heparin kaplı greftlerde mikroorganizma sayısının arttığını gözlemledik. Endotel hücrelerinin karbon kaplı greftlere yapışması, endotel ekiminden 15., 20. ve 25. gün sonra yapılan incelemelerde artmış bulunmuştur. Heparin kaplı greftlerin, yapılan her incelemede diğer greft tiplerine kıyasla daha az endotelyal hücre içerdiği gözlendi. SONUÇ: İn vitro çalışmamız, ePTFE greftin iç yüzeyi üzerindeki heparin kaplamasının, mikroorganizmalar için bir yapışma faktörü olarak biyofilm oluşumunu arttırdığını ve endotel hücre çoğalmasını ve greft içi endotelizasyonunu engellediğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: ePTFE, heparin kaplı, karbon kaplı, biyofilm, endotelizasyon, greft enfeksiyonu, greft endotelizasyonu, HUVEC

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarBiyofilmler+7
Muhammet Hüseyin Erkan
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Merkezimizde 2010-2020 yılları arasında aorta koroner bypass operasyonu yapılan hastaların demografik verileri ve mortalite üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Koroner arter hastalıkları ülkemizde ve dünyada tüm yaş gruplarında en önemli mortalite nedenidir. Koroner arter hastalığının yüksek oranda görülmesine bağlı olarak aorta koroner arter bypass cerrahisinde de artış olmaktadır. Amaç: Ocak 2010 - 2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim dalında aorta koroner bypass yapılan vakaların demografik özelliklerini, risk faktörlerini, preoperatif - peroperatif bulgulari ile postoperatif erken dönem izlem sonuçlarını ve bu sonuçların morbidite ve mortalite ile olan ilişkisini incelemektir. Yöntem: Bu çalışmada Ocak 2010 ve Ocak 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi Kliniği'nde aorta koroner arter bypass ameliyatı uygulanan 482 olguyu retrospektif olarak; preoperatif, peroperatif ve postoperatif erken dönem izlem verileri ile değerlendirildi. Hastaların dosyalarından anestezi-cerrahi bilgileri, yoğun bakım takip formları, hastane çıkış epikrizleri incelenerek elde edilen veriler değerlendirildi. Olguların taburcu olmasını takiben erken ve geç mortalite takipleri yapıldı. Bulgular: Yapılan incelemede 482 hastanın % 70,5'i erkek, % 29,5'i kadın populasyonuna aitti. Çalışmaya dahil edilenlerin % 40,9 (n=197)'unun sigara kullandığı, % 27,8 (n=134)'sinde aile öyküsü varlığı saptandı. Ayrıca anastomoz sayısı ortalama 3,08 bulundu. LİMA kullanımı % 47,9 idi. Operasyonda kardiyopulmoner bypassta kalma süresi ortalama 113±35 dk, kros klemp süresi 65±22 dk saptadı. Postopoperatif en sık komplikasyon % 11,8 ile ritim bozukluğu, ikinci olarak % 9,3 ile böbrek komplikasyonu oldu. Çalışmamızda erken mortalite % 9,1, genel mortalite 26,7 olarak bulundu. Sonuç: Risk faktörlerinin iyi değerlendirilip önlenmesi, arteryel greft kullanımının artırılması ve yoğun bakım takibinin daha dikkatli yapılması mortalite ve morbidite oranlarının azaltılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Ateroskleroz, Aorta koroner bypass ameliyatı, Koroner arter hastalığı.

AterosklerozCerrahi-kardiyovaskülerDemografi+4
Onur Benli
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda eşzamanlı uygulanan atriyal fibrilasyon ablasyon cerrahisinin uzun dönem etkinliğinin değerlendirilmesi

Giriş: Çalışmamızda, açık kalp cerrahileri ile eş zamanlı uygulanan kriyoablasyon ve RF ablasyon yöntemlerinin postoperatif sonuçları değerlendirildi. Kullanılan yönteme bağlı postoperatif 6. aydaki SR oranları incelendi. Hastaların demografik özelliklerinin ve ekokardiyografik ölçümlerin her iki yönteme göre kıyaslaması yapılarak AF rekürrensi üzerine olan etkileri incelendi. Gereç ve Yöntem: Açık kalp cerrahisi planlanan, eşlik eden AF'si olan 51 hastaya eş zamanlı izole sol atriyal Cox Maze IV tekniği ile kriyoablasyon ve RF ablasyon prosedürleri uygulandı. Enerji kaynağı olarak kriyotermi (n=29;%56,9) ve radyofrekans (n=22;%43,1) kullanıldı. Veriler retrospektif olarak elde edildi. AF nüksü ile enerji tipi, LA çapı, PASB, TY şiddeti, EF ve hastaların demografik özellikleri gibi faktörlerin nedensellik ilişkileri araştırıldı. Bulgular: Kriyotermi ve RF ile SR'nin sürdürülme oranları taburculuk esnasında sırasıyla %93,1 ve %100 iken, 6. ayda %81,8 ve %82,8'di. Takip sürecinde AF nüksü ile LA çapı, PASB, KOAH, HT ve KAH varlığı arasında anlamlı fark izlendi. AF rekürrensini öngörmede LA çapı 51,5 mm cut-off değeri ile %88,9 duyarlılık, %59,5 özgüllükte; PASB 53 mmHg cut-off değeri ile %88 duyarlılık,%50 özgüllükte anlamlı bulundu. KOAH olanların %45'inde, HT olanların %30'unda ve KAH olanların %58'inde ablasyon sonrası nüks AF geliştiği izlendi. AF rekürrensi KAH eşlik eden vakalarda 3,4 kat, KOAH eşlik edenlerde ise 2,7 kat daha fazla izlendi. Sonuç: AF'nin sürdürülmesi üzerinde hastaların demografik özelliklerinin anlamlı etkisi olduğu görülmesine karşın, kullanılan ablasyon yöntemlerinin arasında anlamlı fark izlenmemiştir.

AblasyonAtriyal fibrilasyonCerrahi-kardiyovasküler+2
Abdülkerim Damar
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass öncesi iskemik uzak-ön koşullanmanın sistemik inflamatuar yanıt üzerine etkisinde preoperatif ve postoperatif presepsin düzeylerinin araştırılması

Giriş: Çalışmamızda RIPC'nin CPB'a bağlı inflamatuar yanıt üzerine etkisine, çalışma ve kontrol grubunda preoperatif ve postoperatif 1. saat ve postoperatif 24. saat presepsin düzeylerine bakarak araştırdık. Gereç ve Yöntem: CPB ile CABG cerrahisi planlanan 81 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize edilerek 40 hastaya anestezi öncesi RIPC uygulandı. Kalan 41 hasta ise kontrol grubu olarak belirlendi. Veriler prospektif olarak elde edildi. RIPC ile presepsin, CRP, lökosit düzeyleri, kros klemp süresi, kardiyopulmoner baypas süresi, yoğun bakım ve hastanede kalış süreleri ile hastaların demografik özellikleri gibi faktörlerin nedensellik ilişkileri araştırıldı. Bulgular: Postoperatif lökosit ve CRP değerlerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (sırasıyla p=0,52, p=0,13). Hastaların preoperatif ve postoperatif 1. saat presepsin değerleri karşılaştırıldığında kontrol grubunda anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,17) ancak çalışma grubunda anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Presepsin değerleri gruplar arasında karşılaştırıldığında yalnızca postoperatif 1. saat değerinde anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Operatif parametrelere göre iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi (X-Klemp p=0,11, CPB p=0,19). Sonuç: RIPC uygulanmasının postoperatif 1.saat presepsin seviyelerini kontrol grubuna göre anlamlı derecede arttırdığı görüldü. (p<0,05)

Kardiyopulmoner bypassPostoperatif dönemPreoperatif dönem+3
Barış Bayram
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Merkezimizde 2016-2020 yılları arasında transanüler yama yöntemi ile sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu operasyonu yapılan fallot tetralojisi olgularımızın erken dönem sonuçlarının analizi

Amaç: 2016 - 2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kalp ve Damar Cerrahisi Bilim Dalında transanüler yama yöntemi ile sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu yapılan Fallot Tetralojisi hastalarının demografik özellikleri, risk faktörleri, preoperatif - peroperatif bulguları ile postoperatif erken dönem izlem sonuçları ve bu sonuçların morbidite ve mortalite ile olan ilişkisini incelemektir. Gereç: Hastaların dosyalarından ekokardiyografi, anjiografi, anestezi-cerrahi bilgileri, yoğun bakım takip formları, hastane çıkış epikrizleri incelenerek elde edilen veriler değerlendirildi. Peroperatif transanüler yama gerekip gerektirmemesi, ameliyat tipi, kros klemp süresi ve pompa süresi incelendi. Postoperatif hastaların entübasyon süreleri, 24 saatlik toplam drenaj miktarı, yoğun bakım ve servis kalış süreleri, gelişen komplikasyonlar ve taburculuk şekilleri de dosya ve takip formlarından kaydedildi. Yöntem: Bu çalışma 2016 ve 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kalp Damar Cerrahisi Kliniği'nde sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu yapılan ve tamamı Fallot Tetralojisi olan 135 olgunun erken dönem sonuçlarını ve bunların mortalite ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Olgularımızın yaşları 4 ay ile 13 yaş (30,7±28.8ay) arasındadır. Hastalarımızın 73'ü erkek ve 69'u kadındı. Hastaların pre-op hematokrit seviyesi 46,38±8,5 (32,8-80,5) bulunmuştur. Preoperatif hematokrit 40 ve altı 30 hastada mortalitemiz olmadı. Hematokriti 40,01-47 arasında olan 54 hastamızın 6'sında mortalite görüldü. Hematokrit seviyesi 47 üzeri olan 51 hastamızın 11'inde mortalite görüldü. McGoon oranı 1,44 ve 3,10 arasında idi. McGoon oranı yaşayan hastalarımızda 2,13±0,35 (1,44-3,10), eksitus olan hastalarımızda ise 2,16±0,36 (1,56-2,90) olarak bulunmuştur. Nakata endeksi 130 ve 458 arasında değişmekle birlikte ortalama 302 bulundu. Nakata endeksi yaşayan hastalarımızda ortalama 298,9±84,5 (130-458), eksitus olan hastalarımızda ise ortalama 323,4±76,5(168-442) bulunmuştur. En sık eşlik eden kardiyak anomalinin sağ arkus aorta (%15,6), ikinci sırada ASD (%9,6) olduğu görüldü. Hastaların kros klemp süresi 56,2±24,5 total kardiyopulmoner bypass süresi 93,02±44,4 idi. Hastalarımızın 17'sine monocusp yama uygulanmıştır. Monocusp yama kullanılan hastalarımızda hastane mortalitemiz olmadı. Hastalarımızın post-op yoğun bakım yatış süreleri yaşayan hastalarda ortalama 6,4±4,2(1-27) gün, ex olan hastalarda 10,3±10,03(1-38) gün olarak bulunmuştur. Sağ olan hastalarda ortalama ekstübasyon süresi 25,3±35,9 saat olup en az 4, en çok 202 saattir. Sağ olanların post-op ortalama servis yatış süresi 5,01±4,41 gün olup en az 1, en çok 30 gündür. Olgularımızın 2'sinde (%1,48) tam AV blok gelişti ve bunların ikisi de eksitus oldu. Perop kardiyopulmoner bypass'tan (KPB) ayrılmada güçlük yaşadığımız veya postoperatif inotropik desteğin yetersiz olduğu düşük kardiyak debili 18 hastaya ECMO kurduk. ECMO kurulan 7 hastamız(%39,9) fayda görerek taburcu edildi. En sık eşlik eden postoperatif komplikasyon kanama (%6,68), ikinci sırada plevral efüzyon (%3,7) olduğu görüldü. Transanüler yama yapılan 135 olgudan 7'si (%5,18) post-op revizyona alınmış olup bunların 3'ü eksitus olmuştur. En sık revizyon sebebinin rezidü VSD olduğu görüldü. Hastane mortalitesi %12,6 olarak bulundu. Sonuç: Sağ ventrikül çıkım yolu rekonstrüksiyonu uygulanarak tüm düzeltme operasyonu yapılan TOF hastalarında erken dönem sonuçları yüz güldürücü olmakla birlikte hematokrit seviyesinin yüksekliği, ek sendromik hastalıklar, KPB süresinin uzunluğu, düşük kilo ve MAPCA gibi ek kardiyak anomalilerin kapak korumadan bağımsız olarak mortaliteyi artırdığı görüldü. Bulgularımızda tek başına Nakata yada McGoon indeksinin mortalite üzerinde anlamlı etkisinin olmadığı görüldü. AV tam bloğun önemli bir mortalite nedeni olduğu görüldü. Ayrıca revizyon hastane mortalitesini artırmaktadır. Peroperatif kardiyopulmoner bypass'tan ayrılamama veya postoperatif inotropik desteğin tek başına yetersiz olduğu cerrahi düzeltmenin yeterli olduğunu düşündüğümüz hastalarda erken dönem ECMO uygulamasının mortaliteyi azaltıcı etkisinin olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Fallot Tetralojisi, Transanüler Yama, AV Tam Blok, ECMO.

Ekstrakorporeal dolaşımEkstrakorporeal membran oksijenasyonuFallot tetralojisi+4
Mustafa Çelik
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort stenozu etiyolojisinde kalsifik ve infflamatuar mekanizmaların farklı aort kapakçıklarındaki etkisinin araştırılması

Aort kapağı kalsifik stenozuna neden olan patofizyolojik süreçler halen tam olarak belirlenememiştir ve henüz hastalığın sürecini etkileyecek efektif medikal tedavi bulunmamaktadır. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde Aort Stenozu nedeniyle uygulanan aort kapak replasmanı olgularından çıkarılan kapak materyalleri kullanılarak, Dejeneratif Aort Stenozu'nun değişik kapakçıklar üzerindeki etkisinin patolojik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çıkarılan kapak Sol-koroner, Sağ-koroner ve Non-koroner kapakçık olarak ayrıldı. Sonrasında %10 tamponlu formalin solusyonu içerisinde sabitlendi. Toplam kapak sayısı 20, kapakçık sayısı 60'ı bulduğunda kapakçıklar karışık olarak 1'den 60'a dek numaralandırılarak patoloji laboratuvarına gönderildi. Cerrahi klinik hangi numaranın hangi kapağı tanımladığını bilirken, patoloji kliniği kör kaldı. Preparatlardan rotary mikrotom aracılığı ile 5 mikrometre kalınlığında kesitler alındı ve bu kesitler deparafinizasyon ve rehidratasyon çalışmalarından sonra hematoksilen& eosin (H&E) ve Van Gieson boyalarıyla boyandı. H&E ile boyanan kesitler konusunda uzman bir patolog tarafından kör olarak standart ışık mikroskopunda incelenerek kalsifikasyon, fibrozis ve yangısal infiltrasyon açısından değerlendirildi. Kapakçıklar Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner eşlemeleri şeklinde birbirleriyle karşılaştırıldı. Yapılan değerlendirme sonucunda yangısal açıdan Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında farklılık olmadığı gözlendi (p değerleri sırasıyla 0,199, 0,789, 0,379). Fibrozis açısından yapılan incelemede; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,079, 0,880), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,046). Kalsifikasyon açısından yapılan incelemede ise; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,285, 0,180), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,011). Kalsifik aort stenozunda kapakçıklar arası patolojik farklılıklar literatürde nadir yer alan bir konu olmakla beraber, gelişen cerrahi ve medikal tedavi yaklaşımlarına ileride ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aort Stenozu, Kalsifikasyon, Fibrozis, Yangı

AortAort hastalıklarıAort kapak stenozu+4
Alper Özbakkaloğlu
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek damar off pump ve on pump (lima-lad) koroner arter bypass cerrahisi yapılmış hastalarda major kardiyovasküler olay insidansının karşılaştırılması

Bu çalışmada tek damar LİMA-LAD off-pump ve on-pump CABG yapılan hastaların erken dönem ve orta dönem kardiyovasküler risk insidansını değerlendirmeyi amaçladık. Kardiyovasküler cerrahinin ve anestezinin mortalite ve morbiditesi yüksek olduğundan, bu alanda birçok komplikasyonu görebilmek mümkündür. Daha önce yapılan çalışmalarda tek damar CABG operasyonu yapılan hastalarda off-pump ve on-pump karşılaştırılması yapılmadığından, bu komplikasyonların daha çok hangi olaylarla ilişkili olduğunun, bu ilişkiye katkıda bulunacak faktörlerin belirlenmesi ve hastanede kalış sürelerinin kardiyovasküler komplikasyon sıklığına etkisi araştırılmadığından bu konuya açıklık getirilmesi planlandı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi kliğinde 2007 ve 2013 yılları arasında aterosklerotik tek damar LAD koroner arter lezyonu nedeniyle LİMA-LAD off-pump CABG operasyonu yapılan 23 hasta, on- pump CABG cerrahisi yapılan 17 hasta çalışmaya alındı. Araştırma sonucunda; yaş, cinsiyet, kilo, MI, DM, HT, KOAH, PAH, SVO, geçirilmiş revaskülarizasyon, sigara kullanımı, EF, kreatinin gibi demografik özellikler benzer bulundu. Grupların postoperatif erken dönem takiplerinde; yoğun bakım ünitesinde kalış süreleri, hastanede kalış süreleri off-pump CABG operasyonu yapılan grupta on-pump CABG operasyonu yapılan gruba göre daha kısa bulundu. Atriyal fibrilasyon gelişme sıklığı off-pump CABG operasyonu yapılan grubta on-pump CABG operasyonu yapılan gruba göre daha az görüldüğü bulundu. Bu çalışmamızın sonucunda kardiyo pulmoner bypass'ın vücuttaki tüm sistemleri etkilediği göz önüne alınırsa; tek damar LAD lezyonu olan hastalarda off-pump CABG de agresif manipulasyon gerekmemesi, kardiyak stabilazatörlerin yardımı ve cerrahın deneyimi ile CPB'de olduğu gibi tam revaskülarizasyonun sağlanabileceğini bu nedenle uygun vakalarda off-pump koroner arter bypass tekniğinin ilk seçenek olabileceğini düşünmekteyiz.

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıklarıKardiyovasküler fizyolojik fenomen+4
Özlem Karaarslan Yüksel
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisinde preoperatif NT-proBNP düzeyi ile postoperatif inotrop kullanım ilişkisi

ÖZETAÇIK KALP CERRAH S NDE PREOPERAT F NT-PROBNP DÜZEY LEPOSTOPERAT F NOTROP KULLANIM L ŞK SBu çalışmada, kardiyopulmoner bypass ile koroner bypass cerrahisi yapılanhastalarda, ameliyat öncesi dönemde NT-proBNP düzeyinin ölçülmesinin, ameliyatsonrası erken dönemde inotropik ajan kullanımına etkisinin değerlendirilmesiamaçlanmıştır.Mart 2004 ile mayıs 2005 tarihleri arasında, merkezimizde, elektif koronerarter bypass greftleme ameliyatı uygulanacak 52 olgu çalışmaya alındı. Ameliyattanönceki dönemde böbrek yetmezliği, yeni geçirilmiş miyokard infarktüsü, kombinekapak hastalığı, ciddi obstrüktif akciğer hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmadı.Hastaların tümünde, ameliyattan önceki dönemde ekokardiyografi ile ejeksiyonfraksiyonu değerlendirildi. Tüm hastalarda NT-proBNP düzeyi, Celal BayarÜniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilimdalı Laboratuarında Elecys ProBNPsandwich immunoassay yöntemi ile ölçüldü. Bu yöntem ile ölçülen NT-proBNP içinnormal değer 220 pmol/lt'nin altı olarak alındı. Hastalar, NT-proBNP düzeyi 220pmol/lt'nin altında olanlar (grup A) ile bu değerin üstünde olanlar (grup B) şeklinde ikigruba ayrıldı. Bu gruplar inotropik ilaç ve kalp destekleyici ilave yöntem kullanımınagöre karşılaştırıldı. NT-proBNP seviyesi yüksek olan grupta, sol ventrikül ejeksiyonfraksiyonu, kardiyak output ve kardiyak indeks değerleri düşük bulundu (p<0.05). NT-proBNP seviyesi yüksek olan grupta daha yüksek dozda ve daha uzun süre inotropikajanın kullanıldığı görüldü (p<0.05). Arteriyel basınç, santral venöz basınç gibihemodinamik parametrelerde, gruplar arasında fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak, açık kalp ameliyatı öncesi dönemde NT-proBNP düzeyibakılarak, ameliyattan sonraki dönemde hastanın prognozu hakkında fikiredilebileceği ve ameliyat sonrası dönemde inotropik tedavi rejiminin belirlenebileceğikanısına varıldı.

Çetin Tekin
Manisa Celal Bayar University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pentoksifilin'in kardiopulmoner bypass sonrasında ortaya çıkan inflamatuar cevaba etkisi

ÖZETPENTOKS F L N' N KARD OPULMONER BYPASSSONRASINDA ORTAYA ÇIKAN NFLAMATUAR CEVABA ETK SAmaçlar:Kalp cerrahisi inflamatuar yanıtla ilişkilidir ve bu reaksiyon KPB sonrasındamyokardial disfonksiyona yol açar. Kalp operasyonu esnasında kardiyopulmonerbypass'a bağlı inflamatuar cevabı azaltmak için pentoksifilinin etkisini inceledik.Metodlar:Prospektif, randomize çalışmada, pentoksifilin alan (grup P, n=15) (operasyonboyunca 1.5 mg/kg/saat kontinü infüzyon) ve almayan (grup C (kontrol) , n=15)koroner bypass yapılmış toplam 30 hasta çalışmaya alındı. Her iki grup için TNF-α,IL-6, IL-8 and IL-10 ölçümleri için 5 farklı zamanda arteryel hattan kan örneklerialındı.Sonuçlar:Her iki grupta da TNF-α , IL-6 ve IL-8 düzeylerinin kontrol grubunda dahayüksek oranda arttığı saptandı (p<0.05).Karar:Sonuçlarımız KPB boyunca pentoksifilin infüzyonunun proinflamatuar sitokinsalınımını inhibe ederek KPB boyunca oluşan inflamatuar reaksiyonu azalttığınıgöstermiştir.

Buğra Destan
Manisa Celal Bayar University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass'ın nörokognitif fonksiyonlara etkisi

ÖZETKARD YOPULMONER BYPASS'IN NÖROKOGN T F FONKS YONLARAETK SAmaç:Bu çalışmanın amacı kardiyopulmoner bypass uygulanarak koroner artercerrahisi geçiren hastalarda nörokognitif fonksiyonların etkilenimini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem:Kliniğimizde koroner arter bypass greft operasyonu geçiren 36 hasta prospektifçalışmaya alındı. Hastalara preoperatif ve postoperatif birinci ayda nörokognitif testbataryası uygulandı. Bataryada Yaşam Kalitesi, SMMT, Hamilton Anksiete Ölçeği,Pitsburg Uyku Kalite ndeksi ve Epworth Uykululuk Testleri vardı. Sonuçlarkarşılaştırıldı. Hastaların demografik ve hemodinamik özellikleri değerlendirildi.Sonuçlar:Preoperatif ve postoperatif değerler karşılaştırıldığında Yaşam Kalitesi'nde veHamilton Anksiete testinde psikolojik ve motor yada fiziksel fonksiyon alt gruplarındapostoperatif anlamlı artış olduğu bulundu. SMMT testinde postoperatif değerlerdeanlamlı olmayan azalma bulundu. Pitsburg ve Epworth testlerinde ise postoperatifolarak sırasıyla anlamlı olmayan azalma ve artış olduğu bulundu.Karar:Koroner bypass cerrahisi hastaların yaşam kalitesini artırmaktadır. Hamiltonmotor ve psikolojik anksiete değerlendirmesinde her iki parametrede azalmagörülmüştür. Kognitif fonksiyonlarda da anlamlı olmayan azalma bulunmuştur.

Funda Yıldırım
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter cerrahisi hastalarında preoperatif ve postoperatif NT-proBNP düzeyleri ile postoperatif atriyal fibrilasyon sıklığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, kardiyopulmoner bypass ile koroner arter cerrahisi uygulanan hastalardaki postoperatif erken dönemde ortaya çıkan Atriyal Fibrilasyon sıklığı ile preoperatif ?Brain Natriuretic Peptid? düzeylerinin yüksekliği arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidirNT-proBNP, kalpte sentezlenen Natriuretik peptitlerden biridir. Atriyumların gerilmesi ve sol ventrikül basınçlarının artmasıyla bu hormonun salgısı artar. Postoperatif Atriyal Fibrilasyon, tromboembolik olaylara, hastanede yatış süresinde uzamaya ve sağlık harcamalarında artmaya neden olabilir. Bizim bu çalışmadaki amacımız, kardiyopulmoner bypass ile koroner arter cerrahisi uygulanan hastalarda, preoperatif NT-proBNP düzeyinin, postoperatif Atriyal Fibrilasyon gelişmesine etkisini değerlendirmektirElektif koşullarda kardiyopulmoner bypass ile koroner arter cerrahisi uygulanan 39 hasta çalışmaya dahil edildi. Böbrek yetmezliği, yeni geçirilmiş miyokard enfarktüsü, kombine kalp kapak hastalığı, preoperatif dönemde ciddi obstrüktif akciğer hastalığı, olan hastalar ile ejeksiyon fraksiyonu % 30'un altında olanlar ve 80 yaş üzerindeki hastalar çalışmaya alınmadı. Bütün hastaların plazma NT-proBNP düzeyleri 5 kez (T0: preoperatif, T1: kardiopulmoner bypass sonrası, T2: postoperatif 4. saat, T3: postoperatif 12. saat ve T4: postoperatif 24. Saat) ölçüldü ve kaydedildi. Hastalar preoperatif NT-proBNP düzeyleri ?100 pg/ml olanlar (Grup A) ve 100 pg/ml'nin üzerinde olanlar (Grup B) olarak iki gruba ayrıldı. Hastalar Yoğun Bakım Ünitesinde yatmakta iken kalp ritmi devamlı olarak monitörize edildi. Yoğun Bakım Ünitesinden Servise alındıklarında günde iki kez EKG çekilerek kardiyak ritm takipleri yapıldıÇalışmaya alınan toplam 39 hastadan 11'inde (% 28,2) postoperatif dönemde Atriyal Fibrilasyon geliştiği gözlendiGrup A ve Grup B Atriyal Fibrilasyon gelişmesine göre karşılaştırıldığında Grup B'de Grup A'ya oranla daha sık olarak PostAF geliştiği gözlenmiştir. Grup A'da 19 hastanın 2'sinde (% 10,5), Grup B'de 20 hastanın 9'unda (%45) PostAF gelişmiştir. İki grup arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (P<0,05).Grup A ve Grup B hastaları arasında T1, T2, T3 ve T4 değerleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak: preoperatif dönemdeki yüksek NT-proBNP düzeyleri, koroner arter cerrahisinden sonraki dönemde Atriyal Fibrilasyonun habercisi olarak değerlendirilip ona göre tedbir alınabilir.

Koroner arter bypass
Mazhar Eserdağ
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

A-V fistül oluşturulacak olgularda survey takibinde doppler ultrasonografi'nin yeri

Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan 2010/ 3 sayılı izni ile ocak 2010 ? ekim 2010 tarihleri arasında kliniğimize A-V fistül oluşturulması için başvuran 103 hasta değerlendirdi. Hastaların çalışmadan çıkarılma kriterleri olarak daha önce santral katater uygulanmış olması, üst ekstremite tromboflebit öyküsü, üst ekstremite cerrahi öyküsü, son iki ay içinde herhangi bir nedenle hastanede yatmış olması kabul edildi. Geriye kalan hastalar içinden fizik muayene kriterlerini ve renkli doppler US kriterlerini yerine getirenler çalışma kapsamına alındı.Hasta grubunun randomizasyon zorluğunu ortadan kaldırmak amacıyla bütün hastalarda brescio-cimino yöntemi tercih edildi. Hemodiyaliz amaçlı ilk defa A-V fistül planlanan kronik böbrek yetmezlikli olgular sıralı randominizasyon ile kontrol grubu (20 hasta) ve Vaka grubu (20 hasta) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol grubu'daki 20 olguda fizik muayene ile arteryel sistem değerlendirilmesi ve yine fizik muayene ile venöz sistem değerlendirilmesi yapıldı. Vaka grubu'daki 20 olguda cerrah kördü ve operasyon öncesi her iki üst ekstremitede arteryel ve venöz renkli doppler US ile değerlendirmesi yapıldıktan sonra ultrasonografik olarak önerilen ekstremitede ; Brescio-Cimino operasyonu uygulandı. Postoperatif 0.gün,10. günde, 3.ayda, 6.ayda ve 1.yılda oluşturulan A-V fistülün fonksiyone olup olmadığı, thrill bulunup bulunmadığı ve oluşturulan fistülden hemodiyalize alınıp alınmadığı kontrol edilerek değerlendirildi. Her iki grupta yapılan değerlendirmelerle sonuçlar istatistiki olarak değerlendirildi.Çalışma grubu A-V fistüllerde açık kalma oranı, kontrol grubuna göre, 0. Gün, 10. Gün, 1. Ay, 3.ay, 6. Ay ve 1.yıl takiplarinde istatistikî olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Tüm bulgular ortak olarak analiz edildiğinde ?Primer patensi?, çalışma grubunda istatistikî olarak anlamlı yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak A-V fistül oluşturulması özellik gerektiren, deneyimli merkezlerde deneyimli ve dikkatli cerrahi ve medikal ekipler tarafından değerlendirilen hastalarda, uygun endikasyonlarla yapılması gereken girişimlerdir. Bu girişim önce doppler US ile damarların değerlendirilmesi ve bunun sonucuna göre en uygun damarlar arasına A-V fistül oluşturulması gereksiz ve başarısız A-V fstül operasyonu sayısını azaltacaktır.

Arteriovenöz fistülBöbrek yetmezliği-kronikRenal diyaliz+1
Nail Kahraman
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter cerrahisinin solunum fonksiyonlarına etkilerinin solunum fonksiyon testi ile değerlendirilmesi

Amaç:Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) ve Koroner Arter Hastalığı (KAH) birlikteliği sık görülmektedir. KOAH, koroner arter bypass cerrahisinde (KAB) mortalite ve morbidite açısından tespit edilen en önemli preoperatif risk faktörlerinden biridir. Bu yazıda izole KAB uyguladığımız hastalarda, KAB'ın solunum fonksiyonlarına etkisini preoperatif ve postoperatif dönemde yapılan solunum fonksiyon testi ile araştırdık.Hastalar ve Metod:Eylül 2010 ? Eylül 2011 tarihleri arasında kliniğimizde izole koroner arter bypass cerrahisi uygulanan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Preoperatif solunum fonksiyon testinde FEV1 değeri <%70 olan toplam 24 hasta KOAH grubunu (Grup 1), geri kalan 26 hasta ise kontrol grubunu (Grup 2) oluşturdu.Bulgular:KOAH grubunda mekanik ventilasyonda kalış süresi (Grup 1'de 16.5 ± 2.6 saat, Grup 2'de 14.9 ± 2.7 saat; p=0.0001) ve hastanede yatış süreleri (Grup 1'de 13.8 ± 5.4 gün, Grup 2'de 10.1 ± 2.5 gün; p=0.004) bakımından kontrol grubuna göre anlamlı olarak uzamış idi. Solunum fonksiyon test parametrelerine bakıldığında KOAH grubunda zaten düşük olan değerlerde anlamlı bir düşme gözlenmezken, Kontrol grubunda postoperatif değerlerde preoperatif değerlere göre anlamlı bir düşme gözlenmiştir.Sonuçlar:KAB geçirecek hastalara preoperatif dönemde KOAH tanısının konması ve şiddetinin belirlenmesi; preoperatif dönemde gerekli tedavinin başlanması, intraoperatif ve postoperatif dönemde gelişebilecek komplikasyonları azaltmak ve/veya önlemek, takip edilecek stratejiler ve alınacak önlemler açısından önemlidir. Bu nedenle KAB geçirecek her hastaya preoperatif dönemde solunum fonksiyon testi rutin olarak uygulanmalıdır.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifCerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovasküler+5
Tolga Onur Badak
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda? peroperatif tromboelastografi? yöntemi ile koagülasyon sisteminin? araştırılmasının kan ve kan ürünleri kullanımına?? etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç:Kliniğimizde açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda TEG cihazı ile peroperatif değerlendirme yapılarak potansiyel kanama problemleri hakkında elde edilecek bilgi sayesinde postoperatif dönemde drenaj olması durumunda TEG ile saptanan mevcut nedene yönelik olarak kan ve kan ürünü kullanımının azalıp azalmayacağını araştırdıkHastalar ve Metod:Kliniğimizde hastane kayıtlarından incelenen, 2008-2009 yılları arasında elektif KABG cerrahisi uygulanan, konvansiyonel laboratuvar yöntemlerine göre kan ürünü kullanılan 82 hasta kontrol grubunu ve 2010-2011 yılları arasında elektif KABG cerrahisi uygulanan, TEG'e dayalı algoritmaya göre kan ürünü kullanılan 82 hasta çalışma grubunu oluşturdu. Çalışma grubunda kontrol grubuna göre kan ürünü kullanımında azalma sağlanıp sağlanamayacağı karşılaştırıldı.Bulgular:TEG' e dayalı algoritma ile transfüzyon uygulanan çalışma grubunda konvansiyonel laboratuvar yöntemlerine dayalı algoritma ile transfüzyon uygulanan kontrol grubuna göre intraoperatif ve postoperatif eritrosit süspansiyonu ile postoperatif tam kan kullanımında ve drenaj miktarında istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalma saptandı.Sonuçlar:TEG'e dayalı algoritma ile transfüzyon uygulamasının allojenik kan ürünü kullanımında azalma sağlamasından dolayı açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda rutin TEG kullanımının faydalı olabileceğini düşünmekteyiz

Cerrahi-kardiyovaskülerKanKan pıhtılaşması+1
Barış Tunçer
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner by-pass cerrahisinde sık kullanılan beta blokerlerin(nebivolol ve metoprolol) vasküler nitrik oksit düzeyi üzerine etkisinin karşılaştırılması

IIIÖZETKORONER BY-PASS CERRAHİSİNDE SIK KULLANILAN BETABLOKERLERİN(NEBİVOLOL VE METOPROLOL) VASKÜLER NİTRİK OKSİTDÜZEYİ ÜZERİNE ETKİSİNİN KARŞILAŞTIRILMASIDr. Ekrem BAYAR, Uzmanlık Tezi, Kalp ve Damar Cerrahisi Ana Bilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Haşim ÜSTÜNSOYMayıs 2007, 61 SayfaKoroner by-pass cerrahisinde greft stenozu ile özellikle arteryel greftlerde görülengreft spazmı halen ciddi sorun olmaya devam etmektedir. Metoprolol ve nebivolol β1adrenerjik reseptör bloker ilaçlardır. Nebivolol' un β1 antagonist etkisine ilave olarakarteryel ve venöz damar endotelinde nitrik oksit modülasyonunda önemli rol oynadığıbilinmektedir. Nitrik Oksit(NO), plateletlerin ve diğer kan hücrelerin agregasyonunu veadezyonunu inhibe edici primer rolü vardır ve esas kan akımını sağlayacak damarduvarının dilatasyonunu sağlar.Koroner by-pass cerrahisi uygulanan 55 hasta çalışmaya alındı. Hastalar, 3 grubaayrılarak, preoperatif kullanılan metoprolol ve nebivolol' un, ilaç kullanmayan kontrolgrubuna göre vasküler greftlerin endotelinde ve vazovazorumunda, NO düzeylerine neşekilde etki ettiğinin araştırılması amaçlandı.Sternumu uygun hastalarda LİMA preparasyonu, birden fazla koroner by-pass greftiplanlanan hastalarda ilave olarak safen ven preparasyonu yapıldı. Bu greftlerden dokuörnekleri alındı ve immünhistokimyasal yöntemle değerlendirildi.Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dikkate alındığında istatiksel olarak anlamlı farkbulmadık. Ayrıca hasta grupları; diabetes mellitus(DM), hipertansiyon(HT),hiperlipidemi(HL) gibi risk faktörleri bakımından karşılaştırılmış ve istatiksel olarakanlamlı fark bulunmamıştır.LİMA ve safen damarlarında hem endotelyal hem de vazovazorum düzeyindeNO(nitrik oksit) aktivitesi en fazla nebivolol grubunda gerçekleşti. Metoprolol' un isekontrol grubuna göre doku düzeyinde NO aktivitesini arttımadığı gözlendi.Bu veriler ışığında, açıkça kontraendikasyonun gösterilmediği olgularda nebivolol'un koroner by-pass cerrahisi öncesinde ve sonrasında kullanımı, β1 selektif antagonistetkisine ilave olarak NO aracılı vazodilatör özelliğiyle greft patensinin sağlanmasında,güvenle kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter by-pass cerrahisi, Nitrik oksit, Beta bloker ilaçlar,Nebivolol

Ekrem Bayar
Gaziantep University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Effect of serum irrigation radiofrequency ablation technique on atrial natriüretic peptide and hemodynamıcs

ÖZETSERUM RR GASYONLU RADYOFREKANS ABLASYON YÖNTEM N NATR YAL NATR ÜRET K PEPT T VE HEMOD NAM ÜZER NE ETK LERDr.Celalettin KAYIRANUzmanlık Tezi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Haşim ÜSTÜNSOYAralık- 2006, 87 sayfaSerum irrigasyonlu radyofrekans ablasyon(SIRFA) yöntemi atriyalfibrilasyonun (AF) cerrahi tedavisinde etkinliği %80-90 oranlara ulaşmış olarakkullanılmaktadır. SIRFA yönteminin atriyal natriüretik peptid ve hemodinami üzerineetkisi araştırıldı.Gereç ve yöntem: Mayıs 2005 ile Nisan 2006 tarihleri arasında kliniğimizdeSIRFA (Cardioblate TM. Medtronic) uygulanan 22 hasta (15'i kadın, 7'i erkekortalama yaş 43 ±11) ile SIRFA uygulanmayan normal sinüs ritmindeki 30 hasta(19'u kadın,11 erkek ortalama yaş 38,5±10) karşılaştırıldı. Efor kapasiteleri NewYork Heart Assocition'a göre sınıflandırıldı.Hastaların pre-operatif ve post-operatif plazma atriyal natriüretik peptid(ANP)düzeyleri ölçüldü. Hemodinamik parametreler karşılaştırıldı. Post-operatif erkendönem transtorasikekokardiyografik parametreler izlendi. Mann-Whitney U ve ki-karetestleri istatiksel analizleri yapıldı.Bulgular: TTEko pre-operatif karşılaştırılmasında çalışma grubunda mitralkapak gradientinde anlamlı fark saptandı. Post-operatif ANP plazma düzeyi çalışmagrubunda yüksek kaldığı ve beşinci günde plazma düzeyinin artışa eğilimi bulundu.Hemodinamik parametrelerden post-operatif ikinci gün sağ atriyum basıncı ve post-operatif ilk üç gün idrar çıkışı,inotrop ve diüretik kullanımı dışında ki parametrelerdeanlamlı fark tespit edilmedi.Sonuç: Serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyon AF cerrahisine etkinliğininyanı sıra plazma ANP düzeylerine ve hemodinamiye post-operatif erken dönemdeolumsuzluğa sebep olmamaktadır. SIRFA'nın ANP'e üzerine etkisinde metaboliketkileri de göz önüne alınabilir. zlemde ANP plazma düzeylerinin erken dönemdençok, orta ve uzun dönemde ölçümlerini içeren çalışmalar faydalı olabilecektir.Anahtar sözcükler:Natriüretik, Ablasyon, Atriyal fibrilasyon

Celalettin Kayıran
Gaziantep University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda kardiyak cerrahi sonrası akut böbrek yetmezliğinin erken dönem teşhisinde yeni indikatörler: NGAL ve sistatin C

Amaç: Çalışmamızda koroner arter baypas cerrahisi uygulanan diyabetik hastalarda, akut böbrek yetmezliğinin erken dönem indikatörleri olan NGAL ve Sistatin C'nin kreatinin ve glomerüler filtrasyon hızına üstünlüğü olup olmadığını araştırdık.Gereç ve Yöntem: Eylül 2011- Aralık 2011 tarihleri arasında KAH nedeniyle opere edilen 44 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 22 diyabetik 22 nondiyabetik olarak seçildi. Bu hastaların Erkek/Kadın oranı 33/11 iken yaş ortalaması 61,4 idi. Tüm hastalar KPB kullanılarak opere edildi. Hastaların preoperatif, KPB çıkışı, postoperatif 1 ve 2. gün NGAL ve Sistatin C değerleri ile Skr ve GFH karşılaştırıldı. ABY erken tanı belirteçleri araştırıldı.Bulgular: Opere edilen 44 hastamızda mortalite izlenmedi. Hastalarımızda ABY gelişmedi. Diyabetik ve nondiyabetik hastalar karşılaştırıldığında NGAL ve Sistatin C arasında anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Ancak halen kullanılan Skr ve GFH'de her iki grup arasında anlamlı fark olduğu görüldü.Sonuç: Günümüzde sık uygulanan KPB ile yapılan CABG sonrası ABY gelişme riski yüksektir. Nefropati, diyabetin mikrovasküler bir komplikasyonudur. Dolayısı ile KPB ile CABG uygulanan diyabetik hastalarda ABY gelişme riski daha yüksektir. Son çalışmalar rutin klinik kullanımda tercih edilen Skr ve GFH'nın ABY'nin erken dönem tanısında yetersiz kaldığı yönündedir. Bu bağlamda erken dönemde tanıyı koymaya yönelik indikatör arayışı içine girilmiş ve bu amaçla NGAL ve Sistatin C için araştırmalar yapılmıştır. Yapmış olduğumuz çalışmada diyabetik ve nondiyabetik hastaların preoperatif ve postoperatif dönemleri arasında NGAL ve Sistatin C açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak klinikte halen kullanılan Skr ve GFH'de anlamlı farklılıklar tespit edildi. NGAL ve Sistatin C'nin diyabetik ve nondiyabetik grupta da yükselmesi KPB'ye bağlı inflamatuar yanıtın bir göstergesi olduğunu düşündürmektedir. Bu anlamda daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Koroner Baypas Cerrahisi, Akut Böbrek Yetmezliği.

Böbrek yetmezliği-akutCerrahi-kardiyovaskülerDiabetes mellitus+8
Ceylan Kuran Akıt
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atrial fibrilasyonu olan kapak hastalarına uygulanan serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyonun başarısına genetik değişikliklerin etkisi

Serum irrigasyonlu radyofrekans ablasyon (SIRFA), atriyal fibrilasyon (AF) tedavisinde güvenle uygulanabilen ve başarısı belli faktörlerle ilişkili cerrahi yöntemlerden biridir.Bu çalışmada Min K geni S38G ve ACE geni polimorfizmlerinin SIRFA cerrahisinin başarısındaki rolü araştırılmıştır. Eylül 2003-Ağustos 2008 tarihleri arasında kapak hastalığı ve AF tanısı ile kapak cerrahisi ve SIRFA uygulanan 60 yaş altında, sol atriyum çapı 6 cm'den küçük olan ve KAH olmayan hastalar çalışmaya alındı. SIRFA cerrahisi sonrasında sinüs ritminde olan 30 hasta grup I, AF devam eden 30 hasta grup II, preoperatif kapak hastalığı olup sinüs ritminde olan 30 hasta kontrol grubu (grup III) olarak olarak sınıflandırıldı. DNA analizi için EDTA'lı tüpe 5 cc venöz kan alınarak genetik laboratuarında MinK geni S38G ve ACE geni polimorfizm analizlerinin standardizasyonu yapıldı.Hastaların yaş ortalaması 48.74±10.07 idi. Gruplar arası demografik bulgular benzerdi. Min K 38G allelinde yapılan çalışmalar sonucunda GG genotipine sahip hastalarda SIRFA başarısının daha düşük olduğu saptandı (p<0.03). ACE geni ile I/D genotipine sahip hastalarda SIRFA başarısının daha az olduğu ancak istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü (p<0.38). Sol atriyal trombüsün AF grubunda daha fazla görüldüğü ve bu durumun SIRFA başarısını azalttığı saptandı (p<0.01).AF ile ilişkisi olduğu bilinen ACE geni I/D genotipi ve Min K geni GG genotipine sahip kişilerde SIRFA başarısı azalmakla birlikte, Min K geni GG genotipine sahip kişilerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde SIRFA başarısının azaldığını saptadık. SIRFA cerrahisi başarısını azaltan faktörler içinde genetik faktörlerinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

AblasyonAtriyal fibrilasyonGenler+4
Cem Atik
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deksmedetomidinin miyokard iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkisi

Herhangi bir sebeple iskemi ve ardından reperfüzyon olduğunda iskeminin süresine bağlı olarak antioksidan savunma mekanizmaları yetersiz kalır ve hücrelerde artan SOR? lar hasar meydana getirir. İskemik dokuların reperfüzyonu sırasında doku hasarına neden olan ve inflamatuar reaksiyonlar zincirini aktifleştiren sitokinler salınmaktadır. Bu çalışmada ratlarda myokard iskemi/reperfüzyon hasarında deksmedetomidin?ın etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmada deney hayvanı olarak kullanılan 24rat; GrupK (n=6):kontrol, GrupİR (n=6):iskemi-reperfüzyon, GrupİR-D (n=6): iskemi/reperfüzyon iskemi öncesinde deksmedetomidin, Grup D (n=6): iskemi/reperfüzyon olmaksızın deksmedetomidin olarak rastgele dört gruba ayrıldı. Kalpte 60 dakika iskemi sonrası 120 dk reperfüzyon sağlanan ratların kalplerinden alınan doku örneklerinde, SOD, GST, MDA, CAT düzeyleri ve histopatolojik parametreleri karşılaştırıldı. MDA enzim aktivitesi İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-D grubunda MDA enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. SOD enzim aktivitesi IR grubunda K grubuna göre anlamlı düşük olarak bulundu. Ayrıca, İR-D grubunda SOD enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı yüksek olarak tespit edildi. Gruplar serum GST ve CAT enzim aktivitesi açısından kendi aralarında kıyaslandığında; gruplar arasında fark bulunmadı. Gruplar kalp kas dokusu myonekroz açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı. Myonekroz İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu . Ayrıca, İR-D gruplarında myonekroz İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Gruplar kalp kas dokusu Hücre infiltrasyonu açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, hücre infiltrasyonu İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ödem İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-D grubunda ödem İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Bu sonuç itibarıyla, başka çalışmalarla desteklendiğinde deksmedetomidin iskemi reperfüzyon hasarındaki protektif etkilerinin ayrıntılı olarak gösterileceği ve kullanım endikasyonlarının genişleyeceği kanaatindeyiz.

DeksmedetomidinMiyokardial reperfüzyonMiyokardial reperfüzyon lezyonu+1
Abdullah Özer
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Torakoabdominal aort anevrizmalarında endovasküler aortik onarım (evar ve tevar) deneyimlerimiz

Bu değerlendirmemizde endovasküler onarım sağlanan torakal ve abdominal aortik anevrizma olgularını klinik ve laboratuar bulguları ile derledik. Postoperatif anevrizma kesesine oluşan sızıntıları (LEAK), mortalite ve morbiditeye etki gösteren komorbit hastalıklar ile birlikte değerlendirdik. Kriterlere uygun olan 61 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların işlemden önceki klinik bilgileri (özgeçmiş, kardiyovasküler hastalık öyküsü, meslek, ek hastalıklar) ve kliniğimizde yapılan perioperatif bilgisayarlı tomografik anjiyografi (BTA) verileri, hastane yatış süreleri ile kısa ve uzun dönem klinik takip sonuçları toplandı. Olgular postoperatif erken dönem (ilk 1 ay) ve uzun dönem (ilk 1 yıl) olarak incelemeye alındı. Takiplerinde nörolojik, pulmoner ve kardiyak komplikasyonlar, giriş yeri komplikasyonları, distal embolizasyonlar, mezenter iskemiler araştırıldı ve mortalite verileri toplandı. Ulaştığımız sonuçlar incelendiğinde; olgularımızda mesleki faktörlerin (madencilik) ve kronik obstrüktif hastalık (KOAH) tablosunun anevrizmlardaki leak oluşumu açısından önemli bir belirteç olabileceği ve dikkatli olunması gerektiğini görüldü (40,41,43-48). Literatüre göre toplam olgu grubumuzdaki kadın popülasyon yüzdelik olarak fazla bulundu (40,41,43-46). Olgular içerisinde diyabet, kronik obstrüktif hastalık ve kardiyak hastalıkların literatüre göre yüksek olduğu görüldü (40,41,43-46). Bunun yanında KOAH yüksek çıkmasına rağmen sigara içme oranı litaratüre göre düşük saptandı (40,41,43-46). Acil operasyon ve mortalite oranları yüksek çıkarken (40,47,48,50), geç dönem ölümlerinin ve geç dönem gastrointestinal kompikasyonların olmaması dikkat çekiciydi (40,44-46).

AnevrizmaAort anevrizmalarıAort-abdominal+5
Anıl Tekin
Zonguldak Bülent Ecevit University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vasküler endoteliyal büyüme faktörü ve adrenomedullinin ratlarda iskelet kası iskemi reperfüzyon hasarına koruyucu etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) ve adrenomedullinin etkilerini araştırmaktır.Metod: Otuzaltı Wistar rat randomize olarak altı gruba ayrıldı (n=6). Tüm gruplara genel anestezi altında laparotomi uygulandı. Grup S (Sham)'de başka bir işlem yapılmadı. İskemi reperfüzyon grubuna (Grup IR) infrarenal abdominal aortaya sırayla klemp konup kaldırılması ile 2 saatlik periyodlar haline iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Grup VGEF ve Grup ADM'ye iskemi ve reperfüzyon uygulanmaksızın sırasıyla intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) infüzyonu verildi. Grup IR+VEGF ve Grup IR+ADM'ye 2 saatlik iskemi periyodunun hemen ardından sırasıyla VEGF (0,8 ?g/kg) veya ADM (12 ?g/kg) intravenöz olarak uygulandı. Reperfüzyon dönemi bitiminde alt ekstremite iskelet kasından biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için örnekler alındı.Bulgular: IR grubundaki malondialdehid (MDA), superoksit dismutaz (SOD), nitrik oksit (NO) ve hipoksi ile indüklenen faktör 1 alfa (HIF 1 alfa) doku düzeyleri kontrol grubundaki düzeylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p < 0.05). IR+ADM grubundaki MDA, SOD, NO ve HIF 1 alfa doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı olarak düşüktü (p < 0.05). IR+VEGF grubundaki MDA ve NO doku düzeyleri IR grubundaki düzeylere göre anlamlı düşüktü (p < 0.05). Her bir gruba ait katalaz doku düzeyleri birbiri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik olarak incelendiğinde; IR grubunda, nekrozun kasın santral bölgesinde perifere göre daha büyük olduğu, kapiller lümeninde kırmızı kan hücrelerinin olduğu, kas fibrillerinin küçüldüğü ve yuvarlaklaştığı ya da ovalleştiği görüldü. IR+ADM ve IR+VEGF gruplarında bu değişikliklerde istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü.Sonuç: Bu sonuçlar ADM ve VEGF'nin ratlarda iskelet kası iskemi-reperfüzyon hasarında koruyucu etkiye sahip olduğunu göstermektedir.

Adrenal medullaHistopatolojiKas-iskelet sistemi+6
Mehmet Kirişci
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda intravenöz PGI2 (iloprost) infüzyonunun iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı ratlarda alt extremite iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarında prostoglandin I2 analoğu olan iloprostun etkinliğininaraştırılması.Metod: Çalısmaya her grupta 6 adet olmak üzere 4 grup için toplam 24 adet wistar-albo rat alınmıştır. Tüm gruplara genel anestezi altında laparotomi uygulanmıştır. Grup SHAM'a sadece laparotomi uygulanmıştır. İskemi reperfüzyon grubuna (grup İ/R) laparotominin ardından infrarenal abdominal aortaya klemp konulup 2 saatlik bekleme periyodu sonrası klemp kaldırılarak 2 saatlik reperfüzyon periyodu uygulanmıştır. İloprost grubuna (grup İ) iskemi reperfüzyon uygulanmadan sadece iloprost infüzyonu 10mcg/kg dozunda infüzyon verilmiştir. İskemi reperfüzyon iloprost grubunda (grup İ/R/İ) 2 saatlik iskemik periyodun ardından reperfüzyon periyodunda 10 mcg/kg dozunda iloprost infüzyonu verilmiştir. Reperfüzyon periyodunun sonunda alt extremite iskelet kası örnekleri biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için alınmıştır.Sonuç: Histopatojik olarak bakılan eNOS ekspresyonu değerlendirmesinde SHAM ve iloprost gruplarında anlamlı farklılık görülmezken,İ/R grubunda anlamlı derecede yüksek bulunmuştür. İ/R/İ grubunda da yüksek bulunuan bu değer İ/R grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede düşüksaptanmıştır.HSP60 ekspresyonu değerlendirmesinde ise yine eNOS ekspresyonunda olduğu gibi İ/R grubunda immunoreaktivitenin tüm gruplardaki değerlerden anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi.Öte yandan İ/R/İ grubundaki değerlerle Sham ve iloprost grupları arasında yapılan istatistiksel değerlendirmede immunoreaktivite değerleri arasında anlamlı bir farklılık olmadığı tespit edildi.Biyokimyasal analiz sonunda, gruplar iskelet kas dokusu MDA enzim aktivitesi açısından kendi aralarında kıyaslandığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı (p=0.038). MDA enzim aktivitesi İ/R grubunda SHAM veiloprost grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu.Ayrıca, İ/R/İgrubunda MDA enzim aktivitesi İ/R grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi.Gruplar iskelet kas dokusu SOD enzim aktivitesi açısından kendi aralarında kıyaslandığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı. SOD enzim aktivitesi İ/R grubunda SHAM ve iloprost gruplarına göre anlamlı düşükolarak tespit edildi. Fakat, İ/R/İ grubunda SOD enzim aktivitesi İ/R grubuna göre yüksek, SHAM ve iloprost gruplarına göre de düşük saptanmıştır.Tartışma: Bu sonuçlar altında iloprostun, iskemi reperfüzyon hasarı üzerinde olumlu etkileri olduğu kanıtlanmıştır.

KaslarReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+3
Tuğba Avcı Dönmez
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda levosimendanın miyokard ıskemi/reperfüzyon hasarı uzerine etkisi

ÖZETHerhangi bir sebeple iskemi ve ardından reperfüzyon olduğunda iskeminin süresine bağlı olarak antioksidan savunma mekanizmaları yetersiz kalır ve hücrelerde artan SOR' lar hasar meydana getirir. İskemik dokuların reperfüzyonu sırasında doku hasarına neden olan ve inflamatuar reaksiyonlar zincirini aktifleştiren sitokinler salınmaktadır. Bu çalışmada ratlarda myokardiskemi/reperfüzyon hasarında levosimendan'ın etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmada deney hayvanı olarak kullanılan 24 rat; Grup K (n=6): kontrol, Grup I/R- (n=6): iskemi-reperfüzyon, Grup I/R-İSL (n=6): iskemi/reperfüzyoniskemi sonrası levosimendan, Grup I/R-İÖL (n=6): iskemi/reperfüzyon öncesi levosimendan olarak rastgele dört gruba ayrıldı. Kalpte 45 dk iskemi sonrası 90dk reperfüzyon uygulanan ratların kalplerinden alınan doku örneklerinde, SOD, GST, MDA, CAT düzeyleri ve histopatolojik parametreleri karşılaştırıldı. MDA enzim aktivitesi İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-İÖL grubunda MDA enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. SOD enzim aktivitesi IR grubunda K grubuna göre anlamlı düşük olarak bulundu. Ayrıca, İR-İÖL grubunda SOD enzim aktivitesi İR grubuna göre anlamlı yüksek olarak tespit edildi. Gruplar serum GST ve CAT enzim aktivitesi açısından kendi aralarındakıyaslandığında; gruplar arasında fark bulunmadı. Gruplar kalp kas dokusu myonekroz açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, gruplar arasında anlamlı fark vardı. Myonekroz İR grubundaK grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu . Ayrıca, İR-İÖL ve İR-İSL gruplarında myonekroz İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Gruplar kalp kas dokusu Hücre infiltrasyonu açısından kendi aralarında karşılaştırıldığında, hücre infiltrasyonu İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ödem İR grubunda K grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulundu. Ayrıca, İR-İÖL ve İR-İSL gruplarında ödem İR grubuna göre anlamlı düşük olarak tespit edildi. Bu sonuç itibarıyla, başka çalışmalarla desteklendiğinde levosimendanın iskemi reperfüzyon hasarındaki protektif etkilerinin ayrıntılı olarak gösterileceği ve kullanım endikasyonlarının genişleyeceği kanaatindeyiz.

LevosimendanMiyokardial reperfüzyonMiyokardial reperfüzyon lezyonu+1
Nadide Demir Amaç
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

The investigation of apocynin's protective effects on skeletal muscle of experimental lower extremity ischemia-reperfusion model

Although successful results were obtained with many agents for prevention of ischemia-reperfusion (I/R) injury in experimental studies, only a small part of them were used clinically. In this study, it was aimed to investigate the influences of apocynin on tissue malondialdehyde (MDA), apoptozis and Transient Receptor Potential Melastatin 2 (TRPM2) in experimental lower extremity I/R injury. Thirty female Sprague Dawley rats aged 8-10 weeks were used in the study. Test animals were allocated to 5 groups with 6 animals in each. Infrarenal abdominal aorta clamping was done in I/R group and 2 hours ischemia and 2 hours reperfusion was applied. In apocynin-ischemia-reperfusion group (A-I/R), ischemia was created and 20 mg/kg of apocynin was administered via intravenous (iv) route 30 min before reperfusion. At the end of the test, soleus muscles were removed and the rats were decapited. TUNEL (TdT- Mediated Nick and Labeling Technique) was applied for determining apoptotic cells, avidin-biotin-peroxidase method was applied for TRPM2 immunoreactivity and mason trichrome stain was applied for histopathologic examination. Results of control and sham groups were similar. When compared with control group, while apoptozis increased together with significant histopathologic changes, TRPM2 and MDA levels decreased in I/R group. When compared with I/R group, although significant improvement was observed in histopathologic changes and apoptozis, MDA level increased, TRPM2 immunoreactivity decreased in A-I/R group. IAR group was similar with I/R group. In conclusion, it was considered that apocynin applied before I/R significantly reduced TRPM2 immunoreactivity and histopathologic changes in I/R injury and more comprehensive studies are required for its clinical use. Key words: ischemia-reperfusion injury, MDA, TRPM2, apoptozis, apocynin

ApoptosisApocyninLeg+5
Mehmet Özer
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan aortunda kasılma – gevşeme mekanizması üzerine klopidogrelin etkileri

Bir tienopiridin türevi olan klopidogrel, adenozin difosfat ile indüklenmiş trombosit agregasyonunu inhibe eden inaktif bir ön ilaçtır. Klopidogrelin aterotrombotik olayları azalttığı, inme, miyokard enfarktüsü ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanıldığı, ayrıca perkutan koroner müdahale sonrası stent trombozu oluşma sıklığını da azalttığı görülmüştür. Bu çalışmada 12-14 haftalık 300-350 gr ağırlığındaki erkek winstar cinsi sıçanlarda klopidogrelin sıçan aort kontraksiyonları üzerindeki olası etkisi araştırılmıştır. Çalışmada 10 nM ve 100 nM kümülatif olmayan dozlarda klopidogrel uygulamasının sıçan aort kasılma-gevşeme mekanizması üzerindeki olası etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Çalışmanın sonucunda klopidogrelin sıçan aortunda fenilefrin ile indüklenen kontraksiyonları 10 nM'de daha anlamlı olmak üzere 10 nM ve 100 nM dozda doz bağımsız istatistiki olarak anlamlı şekilde inhibe ettiği gözlenirken (p<0.05) ; endotel bağımsız sıçan aortunda gevşeme yapan sodyum nitroprusid uygulamasında ise klopidogrelin doz bağımlı olarak 10 nM'de etki göstermediği, 100 nM dozda istatistiki olarak anlamlı şekilde gevşemeyi kolaylaştırdığı gözlenmiştir (p<0.05). Sıçan aortunda endotel bağımlı gevşeme yapan asetilkolin uygulandığında ise klopidogrelin doz bağımsız olarak 10 nM de istatistiki olarak anlamlı bir şekilde gevşemeyi kolaylaştırdığı (p<0.05) ; 100 nM dozda ise herhangi bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular klopidogrelin doz bağımlı olarak sıçan aort kontraksiyonlarını inhibe ettiğini, gevşeme protokolü incelendiğinde de gevşemeyi hem endotel bağımlı hem de endotel bağımsız olarak kolaylaştırdığı yönündedir. Klopidogrelin sıçan aortu üzerindeki bu etkileri nedeniyle klinik tedavide bir antiagregan olarak kullanım dışında daha ileri çalışmalar yapılarak antihipertansif etkisinin olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Klopidogrel, aort, kasılma, gevşeme, sıçan

AntitrombinlerAortGevşeme+3
Orhan Tarhan
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass eşliğinde koroner arter bypass greftleme uygulanan olgularda olmesartan tedavisinin asimetrik dimetil arjinin ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz seviyeleri üzerine etkileri

ÖZETKardiyopulmoner bypass (KPB) tekniği ile koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi geçiren hastalarda sistemik inflamatuvar yanıt sendromu (SIRS) sıklıkla gözlenir. Anjiyotensin II reseptör blokeri olan olmesartanın oksidatif stres ve inflamatuvar etkileri azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada KPB uygulanan hastalarda olmesartan tedavisinin serum asimetrik dimetil arjinin (ADMA) ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) düzeylerine etkisi araştırıldı.Çalışmaya 30-80 yaş arası, KABG uygulanacak 50 hasta alındı, hastalar randomize 2 gruba ayrıldı, (Grup K: Kontrol, Grup O: Olmesartan). Grup K'daki hastalara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup O'daki hastalara preoperatif 5 gün önceden başlayıp postoperatif 28. güne kadar 10 mg/gün, günde tek doz, operasyon günü 30 mg olmesartan verildi. Tüm hastalardan anestezi indüksiyonu öncesi (T1), kardiyopumoner bypass sırasında (T2), kros klemp alındıktan 5 dk sonra (T3), protamin infüzyonu sonrası (T4), postoperatif 3. gün (T5) ve postoperatif 28. gün (T6) olmak üzere altı dönemde kan alınarak ADMA ve iNOS düzeyleri incelendi.Çalışmada kontrol ve olmesartan gruplarına bakıldığında T2, T5 ve T6 zamanında olmesartan tedavisi alan grupta iNOS ekspresyon düzeyinin anlamlı şekilde düşük olduğu gözlemlendi. Kontrol grubu kendi içinde değerlendirildiğinde özellikle kardiyak cerrahi işlemi kapsayan zamanlarda iNOS ekspresyon düzeylerinin anlamlı yüksek olduğu gözlemlendi. Olmesartan grubunda KPB ve kros klemp kaldırıldıktan sonraki zamanlarda iNOS ekspresyon seviyeleri yüksekti ve bu artışlar kontrol grubu kadar yüksek değildi.Çalışmada olmesartan alan grupta ADMA'nın kontrol grubuna göre düşük olduğu gözlemlendi. Kontrol grubunda serum ADMA düzeylerinin T2, T5 ve T6 zamanında T1'e göre anlamlı şekilde arttığı gözlemlendi. Olmesartan grubunda ise T2, T3 ve T4 zamanında serum ADMA seviyeleri anestezi indüksiyonu öncesine göre anlamlı yüksekti.Koroner bypass cerrahisinde olmesartan uygulanmasının serum ADMA ve iNOS düzeylerini KPB zamanında azalttığı, özellikle postoperatif dönemde oksidatif stres ve inflamatuvar yanıtı azaltarak gelişebilecek postoperatif komplikasyonların azaltılabileceği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Sistemik inflamatuvar yanıt sendromu, Asimetrik dimetil arjinin, İndüklenebilir nitrik oksit sentaz

ADMAKardiyopulmoner bypassKoroner arter bypass+3
Mehmet Aydın Kahraman
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner bypass eşliğinde koroner arter bypass greft uygulanan olgularda sistemik enflamatuar yanıtın azaltılmasında olmesartan medoksimilin etkinliği

Kardiyopulmoner bypass (KPB) ile koroner arter bypass greft (KABG) cerrahisi sonrası sistemik enflamatuar yanıt sendromu (SIRS) sıklıkla gözlenir. Anjiotensin II reseptör blokeri olan olmesartan'ın enflamatuar etkileri azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada KPB uygulanan hastalarda olmesartan tedavisinin SIRS'a etkisi araştırıldı.Çalışmaya 30-80 yaş arası, KABG uygulanacak 50 hasta (kadın: 14, erkek: 36) alındı, hastalar randomize 2 gruba ayrıldı, (Grup K: Kontrol, Grup O: Olmesartan). Grup K'daki hastalara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Grup O'daki hastalara preoperatif 5 gün önceden başlayıp postoperatif 35. güne kadar 10 mg/gün, günde tek doz, operasyon günü 30 mg olmesartan verildi. Tüm hastalardan anestezi indüksiyonu öncesi (T1), kros klemp konduktan 5 dk sonra (T2), kros klemp alındıktan 5 dk sonra (T3), protamin infüzyonu sonrası (T4), postoperatif 3. gün (T5) ve postoperatif 35. gün (T6) olmak üzere altı dönemde kan alınarak IL-6, IL-10 ve IL-18'in serum düzeyleri incelendi. Ayrıca preoperatif (T1) ve postoperatif 35. gün (T2) serum örneğinde h-CRP düzeyleri değerlendirildi.Olmesartan alanlarda h-CRP düzeylerinin postoperatif 35. gün anlamlı olarak azaldığı saptandı (p<0.05). Her iki grupta IL-6 düzeylerinin indüksiyon öncesi döneme göre diğer dönemlerde anlamlı arttığı (p<0.05), tüm hastalarda IL-10 düzeylerinin operasyon süresince anlamlı olmak üzere gittikçe arttığı, postoperatif dönemde azalmasına rağmen bazal değerlere göre yüksek olduğu (p<0.05), IL-18 düzeylerinin ise her iki grupta bazal değerlere göre arttığı (p<0.05), bu artışın olmesartan grubunda daha belirgin olduğu saptandı (p<0.05).KABG operasyonu uygulananlarda olmesartan uygulanmasının IL-6 ve IL-18'in etkilerini ve düzeylerini azaltmadığı, IL-10 düzeylerini artırdığı, özellikle postoperatif dönemde enflamatuar yanıtı (h-CRP) azaltarak gelişebilecek postoperatif komplikasyonların azaltılabileceği kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Sistemik enflamatuar yanıt sendromu, h-CRP, İnterlökin-6, İnterlökin-10, İnterlökin-18.

Antiinflamatuar ajanlarC reaktif proteinKardiyopulmoner bypass+7
Abdulgani Kılınç
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyopulmoner BYPASS eşliğinde koroner arter BYPASS greft uygulanan olgularda sistemik enflamatuar yanıtın azaltılmasında rosuvastatin'in etkinliği

ÖZETGünümüzde yapılan açık kalp ameliyatları için kullanılan kardiyopulmoner bypass (KPB) tekniğinin en önemli komplikasyonu sistemik enflamatuar yanıt olup göstergeleri sitokin miktarlarındaki değişiklik, kompleman aktivasyonu ve akut faz reaktanlarındaki değişimlerdir. Bu çalışmada rosuvastatinin KPB uygulanan hastalarda IL-6, IL-10, IL-18 ve high sensitivity C-reaktif protein (hs-CRP) değerleri üzerine olan etkileri araştırıldı.Çalışmada koroner bypass cerrahisi uygulanan 50 hasta, 25'i kontrol ve 25'i rosuvastatin grubu olarak değerlendirildi. Tedavi grubuna operasyondan 7 gün önce başlanıp postoperatif 28. güne kadar rosuvastatin 20 mg. tablet günde bir kez verildi. IL-6, IL-10 ve IL-18 düzeyleri için kan örnekleri anestezi indüksiyonu öncesi (T1), KPB sırasında (T2), kros klemp kaldırıldıktan sonra 5. dakikada (T3), protamin infüzyonu sonrası (T4), postoperatif 3.gün (T5) ve postoperatif 28. gün (T6) dönemlerinde, hs-CRP ve kolesterol profili için anestezi indüksiyonu öncesi (T1) ve postoperatif 28. günde (T2) örnekler alındı.Biyokimyasal analizde rosuvastatin kullanımı ile IL-6 düzeylerinde T4 (p<0.01), T5 (p<0.001) ve T6 (p<0.01) zamanlarında istatistiki olarak anlamlı azalmalar, IL-10 seviyelerinde T3 (p<0.01) ve T4 (p<0.05) zamanlarında istatistiki olarak anlamlı bir artış görüldü. hs-CRP için alınan örneklerde rosuvastatin kullanımı ile T2 döneminde istatistiki olarak anlamlı azalma saptandı (p<0.001).Sonuç olarak operasyondan 7 gün önce başlanıp postoperatif 28. güne kadar kullanılan günlük 20 mg. rosuvastatin ile koroner kalp hastalığı bulunan ve bu hastalıkları nedeniyle koroner bypass cerrahisi uygulanan hastalarda KPB tekniğine bağlı sistemik antienflamatuar yanıtın intraoperatif dönemlerde daha yoğun olmak üzere belirli dönemlerde azaltıldığı gözlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Kardiyopulmoner bypass, sistemik enflamatuar yanıt, rosuvastatin.

İbrahim Murat Özgüler
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner bypass cerrahisinde antegrad kardiyopleji ve retrograd + antegrad kardiyopleji verilen hastalarda sol ventrikül fonksiyonlarındaki değişikliklerin doku doppler ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Kalp cerrahisinin tarihsel gelişiminde üzerinde en çok durulan ve halen de araştırılmaya devam edilen konu myokardial korumadır. Günümüzde açık kalp cerrahisinin gelişiminde cerrahi deneyimin yanı sıra kardiyopulmoner bypass (CPB) ve myokard koruma tekniklerindeki ilerlemelerin büyük rolü vardır. Yüksek risk taşıyan operasyonların sıklığı da giderek artmaktadır. Acil, reoperasyon ve sol ventrikül disfonksiyonu gibi yüksek risk taşıyan olgu grubunda myokard korumasındaki yetersizlikler önemli mortalite ve morbidite sebebi olabilmektedir. Bu nedenle günümüzde halen myokard koruma tekniklerini ve yöntemlerini geliştirmek amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmamızda orta ve iyi ventrikül fonksiyonlarına sahip Koroner Bypass cerrahisi geçiren olgularda myokard korumasına yönelik antegrad ve antegrad + retrograd devamlı oksijenlenmiş soğuk kan kardiyoplejisi uygulamalarının doku doppler ekokardiyografisi ile değerlendirilmesi ve karşılaştırılmasını amaçladık. Çalışmaya dahil edilen olgulara kardiyopulmoner bypass öncesi dönemde ve sonrası 1. hafta ve 1. ayda yapılan doku doppler ekokardiyografik değerlendirmede sol ventrikül diyastol ve sistol volümleri ve bu değerler kullanılarak ejeksiyon fraksiyonu ölçümü, isovolümetrik kontraksiyon zamanı (IVCT), isovolümetrik relaksasyon zamanı (İVRT), ejeksiyon zamanı (ET), mitral kapak diastolik akım dalgaları (E dalgası, A dalgası, E/A oranı, EDT), miyokard performans indeksine bakıldı. Ayrıca doku Doppler ekokardiyografi yöntemi kullanılarak mitral annüler dalgalar iki bölgeden (sol ventrikül lateral ve septal) ve her bölgenin bazal ve annuler segmentlerinden erken diastolik (Em), geç diastolik (Am), mitral anuler pik sistolik (Sm) dalgalarına bakıldı. Mitral akım erken diyastolik hızının (E), miyokardiyal segmentler ve mitral annuluslardan elde edilen erken diyastolik hıza oranı (E/Em) her bölge ve segment için ayrı ayrı hesaplandı. Bu çalışma B.E.Ü. Uygulama ve Araştırma hastanesinde Koroner arter hastalığı nedeniyle CABG operasyon kararı alınarak yatırılan 40 olgu üzerinde yapıldı. Yatırılan 40 hastanın tümünün preoperatif dönemde doku doppler ekokardiyografisi yapıldı. Yatırılan olgulardan uygun olan 20 olguya antegrad kardiyopleji, diğer 20 olguya ise antegrad ve retrograd kardiyopleji verilerek postoperatif 1. haftada ve 1. ayda tekrar doku doppler ekokardiyografisi yapılarak elde edilen veriler karşılaştırıldı. Operasyon öncesi ve operasyon sonrası 1. ve 4. hafta çekilen doku doppler ekokardiyografi değerleri her iki olgu grubu arasında karşılaştırıldığında global sistolik ve diyastolik fonksiyonları gösteren transmitral erken diyastolik velosite (E), E/A oranı, Ejeksiyon fraksiyonu (EF), isovolumik relaksasyon zamanı (IVRT), isovolumik kontraksiyon zamanı (IVCT), myokard performans indexi (MPI), Transmitral geç diyastolik velositede (A), E dalgası deselerasyon zamanı (EDT), ejeksiyon zamanı (ET) değerlerinde istatiksel açıdan anlamlı fark gözlenmezken (p>0.01), her iki olgu grubunun zaman içerisindeki değişimleri anlamlı saptandı. Her iki olgu grubununda operasyon sonrası doku doppler değerlendirilmesi ile alınan ölçümlerinde operasyon öncesi dönemle karşılaştırıldığında E, E/A, EF, IVRT, IVCT, MPI değerlerinde istatiksel olarak anlamlı artma saptanmışken( sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0.001, p<0.001,p<0.001) A, EDT, ET ölçümlerinde istatiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0,030, p<0,001, p<0.001). Her iki olgu grubunun doku doppler tekniği ile yapılan segmenter analizinde Em/Am değerlerinde postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlendi (p=0,01). Hastaların Sm değerlerinde anlamlı değişme gözlenmedi (p=0,280). Bu değişimler miyokardiyal duvarın ölçüm yapılan her bölgesinde (septumun bazali ve annulüsü, lateralin bazali ve annulüsü) benzer şekildeydi. İncelenen tüm doku doppler segmentlerinde postoperatif dönemde 7. ve 30 günler kendi aralarında karşılaştırıldığında alınan ölçüm değerleri istatiksel açıdan anlamlı saptanmadı. Sonuç olarak çalışmamızda koroner bypass operasyonu ile sağlanan revaskülarizasyonun kalbin sistolik, diyastolik fonksiyonları, sol ventrikül fonksiyonları ve iletim sistemi üzerine olumlu etkileri vardır. Ancak sadece antegrad kardiyopleji uygulanan olgu grubu ile antegrad ve retrograd kardiyoplejinin kombine uygulandığı olgu grubu arasında bu iki kardiyopleji şeklinin kalbin sistolik, diyastolik, iletim sistemi ve sol ventrikül fonksiyonları üzerine olan etkisi Doku Doppler Ekokardiyografi ile incelendiğinde istatiksel olarak fark saptanmamıştır.

Ekokardiyografi-dopplerKalp durdurulmasıKoroner arter bypass+2
Murat Yücel
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açik kalp cerrahisi geçiren hastalarda preoperatif solunum fizyoterapisi uygulanmasinin postoperatif arteriyel kan gazi ve solunum fonksiyon testi üzerine etkilerinin araştirilmasi

Giriş: Açık kalp cerrahisi geçirecek olan hastalara, preoperatif dönemde verilen solunum egzersizi eğitimleri, solunum kaslarını güçlendirerek solunumun etkinliğini artırır. Bu çalışmada, açık kalp cerrahisi geçirecek olan hastalara ameliyattan önce öğretilen solunum egzersizlerinin; ameliyattan önce ve sonra; arteryel kan gazları ve solunum fonksiyon testlerine olan etkilerini araştırdık. Materyal ve metot: Araştırma, Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin Kalp ve Damar Cerrahisi kliniğinde 15.01.2013 ile15.01.2014 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi geçiren hastalar üzerinde yürütüldü. Çalışmanın etik kurallara uygunluğu Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Etik Kurulu tarafından onaylandı. Çalışmaya katılan tüm bireylerin aydınlatılmış onamı alındı. FEV1/FVC oranı %60'ın üzerinde olup, hemodinamik açıdan stabil ardışık 40 hasta, randomize şekilde çalışma (n=20) ve kontrol (n=20) gruplarına ayrıldı. Çalışma grubundaki hastalara, preoperatif dönemde solunum egzersizi eğitimi verildi. Postoperatif dönemde solunum egzersizleri yaptırıldı. Kontrol grubu hastalarına ise sadece postoperatif dönemde solunum egzersizleri yaptırıldı. Tüm hastalara preoperatif ve postoperatif dönemde solunum fonksiyon testi ve arteryel kan gazı analizi yapıldı. Bulgular: Aralarında anlamlı fark bulunmaksızın, çalışma grubu 5 kadın, 15 erkek, kontrol grubu ise 4 kadın, 16 erkek hastadan oluştu. Çalışma ve kontrol grubu hastalarımız yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı ve vücut yüzey alanı açısından benzer bireylerden oluşturuldu. Çalışma ve kontrol grubu hastalarımız arasında, değiştirilen damar sayısı, perfüzyonda kalma süresi, aortik kross klemp süresi ve entübasyon süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Çalışma ve kontrol gruplarının, ameliyat öncesi ve sonrası dönemde, kan gazları ve solunum fonksiyon testi parametreleri açısından da anlamlı fark göstermediği tespit edildi. Tartışma: Bu araştırmada, çalışma ve kontrol gruplarının, ameliyattan önce ve sonra bakılan kan gazı ve solunum fonksiyon testi ölçümleri arasında bir fark bulunmadığı görülmüştür. Ancak çalışma grubundaki hastaların, ameliyat sonrası dönemde solunum egzersizlerini daha kolay yaptıkları gözlenmiştir. Bu nedenle ameliyat öncesi dönemde hastaların solunum egzersizi eğitimi almasının önem verilmesi gerektiği düşünülmüştür.

Cerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovaskülerEgzersiz tedavisi+7
Fatih Tomrukçu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite iskemi-reperfüzyon modelinde ticagrelor'un iskelet kası viabilitesi ve ADMA, MDA, GSH seviyelerine etkileri

İskemi-Reperfüzyon (I-R) hasarının önlenmesi amacıyla birçok ajan deneysel çalışmalarda başarılı sonuçlar alsa da bunların pek azı klinik olarak kullanıma girmiştir. Bu çalışmada deneysel alt extremite iskemi-reperfüzyon hasarında, yeni bir antiplatelet ajan olan ticagrelorun kan ADMA, MDA ve GSH düzeylerine ve iskelet kası viabilitesine etkileri incelenmiştir. Çalışmada, 8-10 haftalık 250±20 gram ağırlığında Sprague Dawley cinsi 21 adet erkek rat kullanıldı. Kontrol grubuna (n=7) herhangi bir işlem uygulanmazken, iskemi-reperfüzyon (I-R) grubu (n=7) ve ticagrelor grubuna (n=7) alt extremite iskemisi oluşturmak amacı ile cerrahi yöntemle infrarenal abdominal aorta (İAA) klemp konarak 2 saat iskemi, klemp kaldırılarak 2 saat süre ile reperfüzyon uygulandı. Reperfüzyonun sonunda ratlar sakrifiye edilerek soleus kasları eksize edilip kas dokusu örnekleri ve kan örnekleri alındı. Doku örneklerinde histopatolojik inceleme, kan ve kas dokuda ADMA, MDA, GSH düzeyleri çalışıldı. Tüm gruplarda reperfüzyon süresinin ardından, histopatolojik incelemeler için soleus kası örnekleri alındı. Histopatolojik incelemede, dokular hematoksilen-eosin boyasıyla boyanıp ışık mikroskobunda değerlendirildi. Belirlenen parametreler için histopatolojik skorlamalar yapıldı. Sonuçlar, istatistiksel olarak değerlendirildiğinde; çizgilenme kaybı, kas liflerinde ayrılma ve ödem bakımından kontrol grubuna göre iskemi-reperfüzyon grubu ve ticagrelor gruplarında belirgin derecede artış olduğu saptandı. Ancak bu artışların iskemi-reperfüzyon öncesi ticagrelor uygulanan ratlarda, ticagrelor uygulanmayan gruba göre anlamlı derecede azalmış olduğu saptandı. Biyokimyasal ölçüm sonuçları ile yapılan istatistiksel analizde gruplara ait kan ve kas doku ADMA ve MDA düzeylerinin benzer şekilde I-R grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Ticagrelor uygulanan grupta ise bu artış daha azdı. Kontrol grubuna göre ticagrelor grubunda istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kan GSH düzeylerinde artış I-R grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Ticagrelor grubunda kan GSH düzeylerinde artış benzer şekilde kontrol grubuna göre anlamlıydı. I-R grubuna göre ise ticagrelor grubunda anlamlı düzeyde azalmıştı. Kas dokusu GSH düzeylerinde artış I-R grubunda, kontrol grubuna göre anlamlıydı. Ticagrelor grubunda ise I-R grubuna göre anlamlı bir düşüş olup kontrol grubuna göre artış anlamsızdı. Sonuç olarak yaptığımız bu çalışmada yeni bir antiplatelet ajan olan ticagrelorun alt ekstremite iskemi-reperfüzyon hasarında oksidan düzeyini ve iskelet kası hasarını azalttığına dair veriler elde edilmiştir. Ancak iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkilerin hangi mekanizmalar aracılığı ile oluştuğunu ayrıntılı olarak aydınlatabilmek için yeni ve daha kapsamlı deneysel çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmektedir. Bu konuda yapılacak daha geniş ölçekli çalışmaların sonuçları bizim çalışmamızı destekler ise, günlük klinik kullanımda çok önemli fayda sağlayabileceği, morbidite ve mortaliteyi azaltabileceği, hastane yatış sürelerini kısaltabileceği ve ülke ekonomisine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İskemi-Reperfüzyon Hasarı, ADMA, MDA, GSH, Ticagrelor

BacakFibrinolitik ajanlarGlütatyon+5
Ertuğrul Ertuğrul
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite akut derin ven trombozu sonrası gelişen asemptomatik pulmoner emboli tanısında ventilasyon / Perfüzyon Sintigrafisi ve Multidetektör Bilgisayarlı Tomografi'nin karşılaştırılması

Derin Ven Trombozu (DVT) her yıl 1000 kişiden 1'inde ortaya çıkan yaygın bir hastalıktır. Hastalığın seyri sırasında % 30 mortaliteye sahip pulmoner trombomboli (PTE) gelişebilir. PTE sistemik venöz sistemde oluşan pıhtıların pulmoner vasküler yatağa göçü ile ortaya çıkan klinik tabloya verilen isimdir. Akut DVT sonrası ortalama %40-60 oranında asemptomatik PTE görülmekte ve bu durum sessiz klinik seyir nedeniyle fark edilmemektedir.PTE'de tanı yöntemi olarak D-dimer, EKG, arteriyel kan gazı analizi, akciğer grafisi, multi detektor bilgisayarlı tomografi (MDBT), manyetik rezonans (MRI), MR anjiografi, Ekokardiyografi, ventilasyon/perfüzyon (V/P) sintigrafisi, pulmoner anjiografi gibi tetkikler yapılabilir.Bu çalışmamızda akut alt ekstremite DVT'una bağlı gelişen asemptomatik PTE tanısında hala günümüzde önemli bir yer tutan V/P sintigrafisi ile son yıllarda kullanılmaya başlanan MDBT'nin sensitivite ve spesifitesini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma alt ekstremite akut DVT nedeniyle kliniğimize yatırılarak tedavisi planlanan 25 hastada gerçekleştirildi. Gebeler, nüks DVT vakaları, müracaat esnasında semptomatik PTE tablosu olanlar, vena kava'ya uzanım gösteren trombüsü olanlar, önceden geçirilmiş PTE öyküsü olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalarda DVT tanısı renkli doppler USG ile konulup, D-dimer testiyle teyit edildi. Hastalara yatışının 1.ve 8. günlerinde V/P sintigrafisi ve MDBT yapılarak asemptomatik PTE varlığı araştırıldı.Çalışma sonucunda PTE açısından asemptomatik olan 25 DVT hastasının 24'ünde D-dimer normalin üstünde ölçüldü. MDBT ile 10 hastaya PTE tanısı konuldu. Akut DVT'ye bağlı % 40 oranında asemptomatik PTE geliştiği tespit edildi. MDBT tanı değeri açısından V/P sintigrafisinden daha faydalı bulundu.Anahtar Kelimeler Derin ven trombozu, pulmoner emboli, ventilasyon-perfüzyon sintigrafisi, multi detektör bilgisayarlı tomografi.

Eflatun Yücedağ
Fırat University
2009
00