
48
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Maternal iskemi modifiye albumin, non stres test, ve doppler ultrasonografinin perinatal asfiksiyi öngörmedeki yeri
MATERNAL İSKEMİ MODİFİYE ALBUMİN, NON STRES TEST, VE DOPPLER ULTRASONOGRAFİNİN PERİNATAL ASFİKSİYİ ÖNGÖRMEDEKİ YERİ AMAÇ: Çalışmanın amacı anne kanında çalışılan iskemi modifiye albuminin, doğum öncesi fetal Doppler ultrasonografinin ve non stress testin fetal asfiksiyi öngörmedeki yeri ile normal ve preeklampsili gebelerin karşılaştırılmasıdır. YÖNTEM: Çalışmamız 9 Eylül Üniversitesi Etik Kurulu başkanlığından onay alındıktan sonra Mayıs 2011 ile Haziran 2013 tarihleri arasında prospektif vaka kontrol çalışması olarak planlandı. Toplam 110 sağlıklı gebe 104 preeklampsi ile komplike olmuş gebelik çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya 34-42 gestasyonel hafta, tekil, normal fetal anatomiye sahip gebelikler dahil edildi. 34-42 gestasyonel hafta arası normal vagınal doğum veya acil ve/veya planlı c/s için kliniğimize yönlendirilen tüm hastalara doğum öncesi Doppler usg ve fetal biyometrik ölçüm yapıldı. MCA PI de 2 SD< bir azalma, umblikal arterde S/D oranında 2 SD< bir artış anormal doppler bulgusu olarak kabul edildi. Ayrıca Umblikal arter PI/ MCA PI inin 1,08?in üzerinde olması beyin koruyucu etki olarak kabul edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalardan doğum öncesi iskemi modifiye albümin ölçümü için yaklaşık 5 ml maternal venöz kan non-heparinize tüplere alınarak santrifüje edildi. Santrifüj sonrası örnekler ?80oC de saklandı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen sağlıklı gebeler ve preeklampsi tanısı almış olan gebelerde maternal kan iskemi modifiye albumin düzeyi ortalamalarına bakıldığında,preeklampsi grubunda IMA istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. (p<0,0001)Umblikal arter doppler S/D oranı,beyin koruyucu etki varlığı, NST anormalliği ile IMA arasındaki ilişki incelendiğinde her iki grupta S/D oranı 2 standart sapmanın üzerinde olduğunda, beyin koruyucu etki başladığında ve anormal NST varlığında IMA istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p<0,0001) Fetal iyilik halinin değerlendirilmesi için APGAR skoru ve kord kan gazı incelendiğinde APGAR skoru 6 ve altında olduğunda ve pH<7,15 olduğunda IMA düzeyi istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.(p<0,0001) Doğum şekli ile IMA arasında anlamlı farklılık saptanmadı.(p:0,080) SONUÇ: Maternal IMA preeklampsi hastalarında belirgin olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Yine anormal doppler bulguları ve anormal NST bulguları olan hastalarda IMA anlamlı yüksek saptanmıştır. Buna ek olarak fetal hipoksi bulguları gösteren bebeklerde maternal IMA düzeyi anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Sonuç olarak saptamış olduğumuz, IMA nın fetal iyilik halinin belirlenmesinde başarılı sonuçları daha geniş serili araştırmalara desteklenip, geleceğe ışık tutabilir. Anahtar kelimeler: Preeklampsi, iskemi modifiye albumin, fetal hipoksi, NST, doppler ultrasonografi
Santral venöz kateter pozisyonunun iki farklı matematiksel formül ile değerlendirilmesi
Amaç: Anestezistler açısından santral ven kateterinin optimal yerleştirilmesini sağlamak önemlidir. Optimal yerleşim için matematiksel formül kullanımı kolay, masrafsız ve güvenli olması nedeniyle oldukça popülerdir. Bu araştırmanın amacı; santral venöz kateter derinliğinin belirlenmesinde kullanılan iki farklı formülden hangisinin daha iyi bir kateter ucu konumlanması sağladığının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu izni alındıktan sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde açık kalp cerrahisi geçirecek hastalarda Nisan ve Ağustos 2013 tarihleri arasında yapıldı. Sağ internal jugüler vene intra-atriyal EKG yöntemiyle kateter yerleştirilen hastaların kateter derinlikleri, hastaların boyları kullanılarak hesaplanan Peres'in (L=boy/10 cm) formülü ve Prerana N.Shah'ın (L=[(boy/15)+2]±1.58 cm) formülü ile karşılaştırıldı. Postoperatif çekilen PA akciğer grafisinde kateter yerinin karinaya göre konumu ve kateter ucunun karinaya olan uzaklıkları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 35 hastada ortalama kateter derinliği 14,77±2,53 cm olarak saptandı. Kateter ucunun 23 hastada karinanın altında olduğu (% 65,7), 12 hastada karinanın üstünde olduğu (% 34,3) görüldü. Prerana'nın formülü kullanılarak hesaplanan ortalama kateter derinlikleri +1,58 eklendiğinde 14,75±0,10 cm ve -1,58 çıkarıldığında 11,59±0,61 cm bulundu. Peres'in formülü kullanılarak hesaplanan ortalama kateter derinliği 16,75±0,92 cm olarak bulundu. Tartışma ve Sonuç: Populasyonlar arası antropometrik özellikler farklar gösterebileceği için kullanılan formüller genelde populasyonlara göre modifiye edilerek kullanılır. Sağ internal jugüler venden yerleştirilecek bir santral venöz kateterin ucunun optimum konumda yerleştirilebilmesi için literatürde yer alan iki farklı formül karşılaştırıldığında, Prerana isimli çalışmacının önerdiği formül bizim hasta popülasyonumuzda Peres'in formülüne göre daha uygun yerleşim sağlamış ancak modifikasyona gerek duyulmamıştır. Anahtar Kelimeler: santral venöz kateter, internal jugüler ven, intra-atriyal EKG
Rektum kanserinde manyetik rezonans pelvimetrik ölçümlerin ve tümör volümünün cerrahi teknik ve onkolojik sonuçlar üzerindeki etkisi
Amaç: Lokal ileri rektum kanserinde manyetik rezonans (MR) pelvimetri ile ölçülen tanımlı pelvik çapların, pelvik kavite indeksinin (PKİ), tümör volümünün ve tümör volüm regresyon oranının(TVRO) cerrahi teknik ve onkolojik sonuçlar üzerindeki etkisini araştırmak Gereç-Yöntem: Lokal ileri rektum kanseri nedeniyle neoadjuvan kemoradyoterapi(KRT) alan, küratif onkolojik cerrahi uygulanan 125 rektum adenokarsinomlu hastanın ileriye dönük olarak kaydedilmiş klinikopatolojik veri kümesi kullanıldı. Uzak metastazı/peritoneal karsinomatozu/ acil cerrahi girişimi olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Preoperatif MR ile ölçülen pelvik çaplar, PKİ(Pelvik girimXinterspinöz mesafe/pelvik derinlik), tümör volümü, TVRO[(Preoperatif tümör volümü=V1-KRT sonrası tümör volümü=V2x100)/V1] ile hastaların komplikasyonları ve onkolojik sonlanımları arasındaki ilişki araştırıldı. Rektum MR incelemes iki radyolog tarafından veriye çapraz-kapalı olarak yapıldı. Bulgular: Tek değişkenli analiz sonucuna göre; yaş (p= 0.010), evre(p= 0.005), lenfatik invazyon (p= 0.043), çevresel rezeksiyon sınırı(ÇRS)(p< 0.001), pelvik derinlik(p= 0.014), interasetabular uzaklık (p=0.026), PKİ(p=0.005), KRT sonrası tümör volümü/PKİ(V2/PKİ)(p=0.028), TVRO(p=0.02) ve lokal nüks(p<0.001) 5-yıllık sağkalımla ilişkili bulundu. Çok değişkenli analiz sonucuna göre; yaş (p= 0.03), ÇRS (p< 0.001)PKİ(p=0.049) ve evre (p= 0.027) bağımsız güçlü prognostik faktörler olarak saptandı. Tek değişkenli analizde, lokal nüksü belirlemede PKİ'nin küçük olması(PKİ≤90) anlamlı fark(p= 0.026) oluşturmuştur. Lojistik regresyon analizine göre komplikasyon gelişimini intertüberöz mesafe, sakral promontoryumdan S3-S4'e uzanan mesafe ve TVRO belirlemektedir. Lineer regresyon analizine göre kan kaybı miktarı için PKİ(p<0.001) ve pelvik derinlik(p<0.033); ameliyat süresi için de PKİ(p<0.001) bağımsız belirleyici bir faktördür. Komplikasyon ve lokal nüksü belirlemede en yüksek diskriminatif analizi PKİ ve TVRO sağladı. Diskriminatif analiz sonucunda komplikasyon ve lokal nüksün doğru sınıflandırılma oranı sırasıyla %66 ve %88 olarak saptandı. Sonuç: Lokal ileri rektum kanserli hastalarda MR görüntüleme ile elde edilen pelvimetrik ve tümör volümü ölçümleri ile hastaların komplikasyonları ve onkolojik sonlanımları öngörülebilir. Bu ölçümler prognostik açıdan tartışmalı evrede olan olgularda(T3N0) neoadjuvan KRT tedavi kararının alınmasında ya da alınmamasında etkili olacaktır.
Prostat adenokarsinomlarında tümör ilişkili makrofajların HEXİM1 /SMAD2,7/TGFβ döngüsü üzerine etkisi ve bu etkinin tümör progresyonu açısından önemi
Tümör mikroçevresinin bir komponenti olan tümör ilişkili makrofajların (TAM; Tumor-associated macrophages) bir takım sitokinler salgılayarak tümörün büyümesine, ilerlemesine, anjiyogenezis ve metastaz yapabilme yeteneği kazanmasına yol açtığı bilinmektedir. Bu inflamasyon ilişkili programın onkogenleri aktive etmesi ve sonucunda inflamatuar durumun kansere yol açtığı düşünülmektedir. Bu yolda ise transkripsiyon faktörleri, sitokinler ve kemokinler rol almaktadır. TAM'lardan salınan "Transforming growth factor β (TGFβ)", tümör hücrelerinde büyümeyi tetikler ve endotelde stimülasyona neden olarak tümör vaskülaritesini arttırır. TAM' lardan salınan MMP9 tümör stromasında ekstrasellüler matrikste yeniden yapılanma ve sonucunda tümör hücre migrasyonu, invazyonu ve metastazına zemin hazırlamaktadır. TGFβ sinyali, nükleusa SMAD bağımlı yol ile aktarılır. Prostat hücre kültürü çalışmasında bu yolda rol alan SMAD2 gen ekspresyon kaybında hücrelerde malign transformasyon olduğu gösterilmiştir. Yine SMAD7 aşırı ekspresyonunun TGFβ aracılı karsinogenezis, inflamasyon ve fibrozis etkilerini antagonize ettiği bilinmektedir. Ayrıca HEXİM1 gen heterozigotisitesi sonucu SMAD proteinleri, AR, TGFβ bağımlı transkripsiyon faktörleri gibi CDK9 bağımlı proteinlerde artma sonucu prostat kanser oluşumu ve kanser ilerlemesi olabileceği düşünülmüş olup HEXİM1 proteinin TGFβ/SMAD aktivitesinde modülatör olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte HEXİM1 ekspresyonun kanserli hücrelerde ve kanser oluşum aşamasında arttığı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 100 prostat karsinom olgusu retrospektif olarak incelendi, H&E kesitleri tekrar gözden geçirildi; klinikopatolojik parametreler değerlendirildi. Ayrıca HEXİM1, TGFβ, SMAD2, SMAD7, MMP9, CD68 antikorları immunohistokimyasal yöntem ile tüm olgularda çalışıldı. Çalışmamızda prostat adenokarsinom progresyonunda TGFβ/ SMAD2/ SMAD7 döngüsü ve HEXİM1 ekspresyonu üzerinde TAM etkisini araştırmaya çalıştık. TGFβ/SMAD2 yolağının prostat adenokarsinomlarında tümör progresyonunu hızlandırdığını, tümör hücre invazyon, migrasyon ve metastaz yeteneğini kazandırdığını bilmekteyiz. Çalışmamızda TGFβ/SMAD2 ve HEXİM1 ekspresyon şiddeti yüksek olan tümörlerde lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, ekstrakapsüler yayılımın fazla olduğunu gördük. Ayrıca bu olgularda tümörün Gleason skorunun yüksek olduğunu saptadık. SMAD7'nin TGFβ'nın etkilerini antagonize ederek, karsinom progresyonunu engellediğini bilmekteyiz. Çalışmamızda da SMAD7 ekspresyon şiddeti fazla olan olgularda ekstrakapsüler yayılımın az olduğunu, tümörde lenfovasküler invazyon, perinöral invazyonun az olduğunu izledik. Ayrıca TAM'ların prostat kanseri progresyonunda, özellikle TGFβ/ SMAD2/ SMAD7 döngüsü ve HEXİM1 ekspresyonu üzerinde önemli rol aldığını gösterdik. Bu çalışma sonucunda bu yolakta rol alan proteinlerin terapötik tedavi potansiyeli olabileceklerini düşünmekle beraber bu konuda daha fazla olgu üzerinde çalışma yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.
Koroner arter bypass grefleme cerrahisinde pozitif ekspiryum sonu basıncın intraoperatif sağ vemtrikül fonksiyonlarına etkisi
Koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi dünyada en sık gerçekleştirilen majör cerrahilerin başında yer almaktadır. KABG cerrahisinde en sık rastlanan morbidite ve mortalite nedenleri kardiyak ve solunumsal kökenlidir. Solunumsal sorunların önlenmesi ve tedavisinde sıklıkla pozitif ekspiryum sonu basınç (positive end-expiratory pressure, PEEP) kullanılmaktadır. Uygun PEEP seviyeleri hem solunum mekaniklerini hem de hemodinamik parametreleri olumlu yönde etkilerken yetersiz veya aşırı uygulanan PEEP seviyeleri ise her iki sistem için zararlı olabilir. Uygun PEEP seviyesinin belirlenmesi için bir çok yöntem denenmiştir. Ancak KABG sırasında hemodinamik izlem için sıklıkla kullanılan ve sağ ventrikül fonksiyonları hakkında değerli bilgiler sağlayan transözefageal ekokardiyografi (TÖE) ile PEEP'in ilişkisini inceleyen az sayıda çalışma mevcuttur. Ekokardiyografide kullanılan miyokardiyal strain ve strain hızı (strain rate, SR) her bir kasılma ile ventriküllerde oluşan şekil değişikliğini tanımlayarak miyokardın kasılma ve gevşemesi sırasında ventriküllerin özellikleri ile ilgili bilgiler verir. Benek takibi (speckle tracking) en yeni strain analiz yöntemi olarak uygulanmaktadır. Strain analiz; iskemi, enfarkt, miyokard hastalıkları ve kapak hastalıklarının miyokarda olan etkisi hakkında güvenilir bilgi sağlar. Bu çalışmada KABG cerrahisinde uygulanan PEEP'in benek takibi yöntemi ile sağ ventrikül fonksiyonlarına etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylandıktan sonra Mayıs 2013 Eylül 2013 tarihleri arasında KABG yapılan 20 hasta prospektif olarak incelendi. Hastalara mekanik ventilasyon sırasında sternotomi öncesi 5 cmH2O PEEP basınçla başlanarak 5 dakikalık stabilizasyon sürelerini takiben sırasıyla 10 ve 20 cmH2O PEEP uygulandı. Her PEEP düzeyinde TÖE ile sağ ventrikülün dört boşluk ve iki boşluk görüntüleri kaydedildi. Elde edilen görüntülerden sağ ventrikül çapı, velositesi, longitudinal straini ile SR'i ölçümleri ve sağ ventrikül fraksiyonel alan değişimi (right ventricle fractional area of change, RVFAC) hesaplanarak sağ ventrikül fonksiyonunun değerlendirilmesi yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 20 hastanın 17'si (%85) erkek hasta, 3'ü (%15) kadın iken ortalama yaş 60 yıl olarak saptandı. İntraoperatif kaydedilen sistolik kan basıncı (p=0,918), diyastolik kan basıncı (p=0,765), ortalama kan basıncı (p=0,808) ve kalp hızı (p=0,116) ölçümleri PEEP 5, 10 ve 20 cmH2O PEEP'te benzer bulundu. RVFAC 5 ve 10 cmH2O PEEP'te (%44,3 ± 5,4 ve %41,8 ± 5,6, p=0,063) benzer iken 20 cmH2O PEEP düzeyinde RVFAC (%35,9 ± 4,9), anlamlı olarak düşük hesaplandı (5 ve 10 cmH2O PEEP ile karşılaştırıldığında p<0,001; p=0,001). Sağ ventrikül velositesinin PEEP seviyesindeki artış ile azaldığı ve bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (5 cmH2O PEEP 8,0 ± 1,7 cm/saniye, 10 cmH2O PEEP 7,2 ± 1,4 cm/saniye, 20 cmH2O PEEP 5,8 ± 1,6 cm/saniye; p<0.05). SR 5, 10 ve 20 cmH2O PEEP sırasında sırasıyla 1,2 ± 0,2 saniye-1, 1,2 ± 0,2 saniye-1 ve 1,0 ± 0,3 saniye-1 olarak ölçüldü. SR ölçümleri 5 ve 10 cmH2O PEEP düzeyinde benzer (p=0,20) iken 20 cmH2O PEEP düzeyinde, 5 cmH2O PEEP ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,03). Sağ ventrikül çap ölçümünün PEEP'in artırılması ile azaldığı ve bu azalmanın 20 cmH2O PEEP'te anlamlı olduğu saptandı (5 cmH2O PEEP: 3,9 ± 0,4 cm, 10 cmH2O PEEP: 3,8 ± 0,3 cm ve 20 cmH2O PEEP: 3,7 ± 0,4 cm, 20 cmH2O PEEP'teki ölçüm diğer iki ölçüm ile karşılaştırıldığında p < 0.01). Strain değerleri 10 cmH2O PEEP'te 5 cmH2O PEEP'e göre olan yüksek hesaplandı; ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (%22,9 ± 3,1 ve %23,8 ± 2,6; p=0,21). 20 cmH2O PEEP'teki strain değerinin (%18,9 ± 2,7) 5 ve 10 cmH2O PEEP'teki ölçümlerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak azaldığı saptandı (iki karşılaştırma için de p<0,001). Sonuç olarak, KABG geçiren ve sağ ventrikül fonksiyonları normal olan hastalarda 5, 10 ve 20 cmH2O PEEP uygulamasının hemodinamik verilerde anlamlı değişikliğe neden olmadığını saptadık. Ancak, 5 ve 10 cmH2O PEEP'e göre 20 cmH2O PEEP uygulamasının TÖE ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonlarında azalmaya neden olduğunu gözlemledik.
Benign prostat hiperplazisi olan hastalarda transizyonel zon hacmi, total prostat hacmi, serum serbest ve total prostat spesifik antijen oranı arasındaki ilişki
Başkent Üniversitesi Ankara hastanesi üroloji kliniğine 2004-2013 yılları arasında alt üriner sistem semptomları ve PSA yüksekliği olan TRUS eşliğinde prostat iğne biyopsisi yapılan 563 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmamıza dahil edilen hastaların tanı sırasındaki yaşları 42 ile 89 arasında olup bu hastaların yaş ortalaması 63,4 'dü. Hastalar yaş grubuna göre dört gruba ayrıldı .Bu yaş gruplarında serbest - total PSA, transizyonel zon hacmi, total prostat hacmi ve oranları incelendi. Ortaya çıkan bulgular ise ortalama PSA 10.08 ng/ml, ortalama serbest PSA 2.1 ng/ml, ortalama prostat hacmi 64.93 ml, ortalama transizyonel prostat hacmi 47.47, ortalama serbest total PSA oranının ortalaması % 20.14, transizyonel prostat hacminin tüm prostat hacmine oranının ortalaması % 71.32 olarak bulundu. Hastaların yaş ile prostat hacimleri arasında ileri derecede korelasyon olduğu görüldü. Yaş artışı ile özellikle serbest PSA arasında korelasyon olduğu görüldü. Ancak serbest/total psa ile transizyonel zon hacmi/total prostat hacmi arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı ancak yüksek derecede korelasyon göstermemektedir. Bu sonuçlar ışığında prostat hacimlerini gösterebilmek için en uygun yaklaşım TRUS'dir. Ancak TRUS yapılma imkanı olmadığı zaman prostat volümünü göstermek için özellikle serbest PSA düzeyleri kullanılabilir
Evre 1 endometrioid tip endometrium kanserinde polip kökenli gelişimin prognostik önemi var mıdır
ÖZET Endometrium kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanserdir. Yaşam boyu endometrium kanserine yakalanma riski % 2,6'dır. Endometrium kanserinin ortalama görülme yaşı 62dir. Endometrium kanseri gelişimine sebep olan birçok risk faktörü bulunmaktadır, bu risk faktörlerinin büyük çoğunluğunu karşılanmamış östrojen varlığı ve karşılanmamış östrojenin artmasına sebep olan durumlar (Endometrial hiperplazi, polikistik over sendromu, obezite, nulliparite, infertilite, erken menarş-geç menapoz, menapozda östrojen tedavisinin progesteronsuz kullanımı ) oluşturur. Diyabet, hipertansiyon ve hipotroidi gibi medikal durumların da endometrium kanseri ile birlikteliği gösterilmiştir Endometrium kanseri cerrahi olarak evrelendirilmektedir. Endometrium kanseri tanısı alan hastaların %70-80 'i tanı esnasında evre 1 dir. Evre 3 ve evre 4 kanser, ileri evre endometrium kanseri olarak isimlendirilir. Evre 1 endometrium kanserinde 5 yıllık sağkalım %90ların üzerindedir. Endometrial polip premenepozal ve postmenopazal dönemde görülebilir. Endometrial poliplerin polipektomi yapılarak değerlendirildiği meta-analizde ,poliplerin %3,57 sinde malignite izlenmiştir Bu çalışmada 2007-2013 yılları arasında merkezimizde primer cerrahisi yapılan FIGO 2009 evreleme sistemine göre erken evre (evre Ia ve Ib) 318 endometrioid tip endometrium kanserli hasta değerlendirildi. Evre 1 endometrioid tip endometrium kanserinin polip içerisinde gelişmesinin prognostik önemi ve endometrium kanseri genel sağkalım - hastalıksız sağkalıma etkisi araştırıldı. Hastalıksız sağ kalım ve genel sağ kalıma yönelik yapılan analizler sonucunda endometrial polip içerisinde gelişen evre I endometrioid tip endometrium kanserli hastalar, endometrial yüzeyden gelişen kansere sahip hastalara göre daha az hastalıksız sağkalım ve genel sağkalıma sahip oldukları görüldü.
Korneal kollajen çapraz bağlama tedavisinin deneysel bakteriyel keratit modelindeki etkisinin araştırılması ve topikal antibiyotik tedavisi ve kombine tedavi ile karşılaştırılması
Bu çalışma, korneal kollajen çapraz bağlama (KÇB) tedavisinin deneysel bakteriyel keratit modelindeki etkisinin araştırılması, topikal antibiyotik tedavisi ve kombine tedavi ile karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. 40 adet genç erişkin dişi Sprague Dawley sıçanın, her iki gözünün santral kornea epiteli kazınarak 2 mm çapında epitel defekti oluşturuldu. Sıçanlar rastgele iki gruba ayrıldı. 20 sıçanın her iki gözüne standart Pseudomonas Aeruginosa (PA) suşu ile hazırlanan süspansiyondan 0.05 ml (Grup1), 20 sıçanın her iki gözüne standart Metisilin Rezistan Staphylococcus Aureus (MRSA) suşu ile hazırlanan süspansiyondan 0.05 ml (Grup 2) damlatıldı. Grup1 kendi içinde dört gruba ayrıldı: Grup 1A kollajen çapraz bağlama (KÇB) ile, grup 1C KÇB + KÇB sonrası topikal tobramisin damla ile, grup 1D topikal tobramisin damla ile tedavi edildi ve grup 1B tedavisiz bırakılarak kontrol grubu olarak ayrıldı. Grup 2 kendi içinde dört gruba ayrıldı: Grup 2A KÇB ile, grup 2C KÇB + KÇB sonrası topikal % 5'lik fortifiye vankomisin damla ile, grup 2D topikal % 5'lik fortifiye vankomisin damla ile tedavi edildi ve grup 2B tedavisiz bırakılarak kontrol grubu olarak ayrıldı. Mikroorganizma süspansiyon damlatılmasını takiben 3. gün KÇB uygulandı ve topikal damla tedavisi başlandı. Mikroorganizma süspansiyonu damlatılmasını takiben 3. gün ve 7. gün biyomikroskobik ve mikrobiyolojik değerlendirme yapıldı. Tedavi ettiğimiz tüm gruplarda tedavi öncesine göre keratit odağındaki küçülme, korneal ödemdeki gerileme, korneal sürüntü örneklerinden elde edilen kültürdeki üremede azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,01). 7. günde keratit odağında grup 1C ve 1D'de 1B'ye göre, grup 2A, 2C ve 2D'de 2B'ye göre istatistiksel olarak anlamlı küçülme olduğu görüldü (p<0,01). 7. günde korneal ödemde grup 1D'de 1B'ye göre, grup 2A, 2C ve 2D'de 2B'ye göre istatistiksel olarak anlamlı gerileme olduğu izlendi (p<0,01). 7. günde korneal sürüntü örneklerinden elde edilen kültürdeki üremede grup 1C ve 1D'de 1B'ye göre, grup 1C ve 1D'de 1A'ya göre, grup 2A, 2C ve 2D'de 2B'ye göre, grup 2C'de 2A'ya göre istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü (p<0,01). Klinik ve mikrobiyolojik olarak KÇB tedavisinin etkinliğini değerlendirdiğimiz çalışmamızda, KÇB tedavisinin, KÇB tedavisi ile kombine topikal antibiyotik tedavisinin ve topikal antibiyotik tedavisinin Pseudomonas Aeruginosa (PA) ve Metisilin Rezistan Staphylococcus Aureus (MRSA) keratitlerinde enfeksiyonun yoğunluğunu ve şiddetini azaltmakta etkili olduğu sonucuna ulaştık. Bu sonuçlar ışığında dirençli bakteriyel keratitlerin tedavisinde topikal antibiyotiklerle birlikte uygulanan KÇB tedavisinin daha etkili olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kornea, Bakteriyel Keratitler, Kollajen Çapraz Bağlama
Değişik katarakt tiplerinde nano indentasyon ile ön lens kapsülünün elastik modülüs özellikleri ve kapsül morfolojisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada nano indentasyon cihazı kullanılarak, katarakt dışında herhangi bir oküler patolojisi olmayan, psödoeksfoliasyon sendromu olan ve ön kameraya tripan mavisi verilen olgularda lens ön kapsülünün elastik modülüs ve sertlik gibi mekanik özelliklerinin değerlendirilmesi aynı zamanda bu değerlerin yaşla korelasyonunun ölçülmesi amaçlanmıştır. Ayrıca tarayıcı elektron mikroskop ile bu 3 grupta kapsül kalınlığının ölçülerek karşılaştırılması hedeflenmiştir. Ocak 2014 ve Haziran 2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Bölümü'nde normal senil katarakt tanısıyla opere edilen (grup1) psödoeksfoliasyonu olan hastalar (grup2) ve ön kamarada kapsül boyası olarak tripan mavisi(TM) (0,06% Blue Rhexis) verilen (grup3) 3 grup oluşturulmuştur. Her grupta 24 olgu olmak üzere toplam 72 ol yer almaktadır. Hastaların katarakt operasyonu sırasında çıkarılan ön lens kapsülleri çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya alınan hastalarda gözde katarakt dışında ek patoloji, göze herhangi bir ilaç uygulaması ve sistemik herhangi bir hastalık bulunmamaktadır. CSM instrument nanoindentasyon tester cihazı kullanılarak Oliver & Pharr metodu ile esneklik, Martens Hardness metodu ile sertlik değerlendirilmiştir. Buna ek olarak FEI Quanta 400F Tarayıcı elektron mikroskop (SEM) kullanılarak kapsül kalınlıkları ölçülmüştür. Yaş ve cinsiyet bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi (p= 0,997). FEI Quanta 400F Tarayıcı elektron mikroskop (SEM) kullanılarak kapsül kalınlığı açısından değerlendirildiğinde katarakt dışında herhangi bir oküler patolojisi olmayan hastalar grubunun kapsül kalınlığı ortalaması 18.19±2.18 µm, psödoeksfoliasyon sendromu olan olgular grubunda 18.41±2.64 µm, katarakt operasyonu sırasında kapsül boyası kullanılan grupta ise 18.36±1.95 olarak ölçüldü.Kapsül kalınlığı açısından bakıldığında üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,975). Nano indentasyon tester cihazı ile Oliver & Pharr metodu kullanılarak yapılan Young's modülüs ölçümlerde grup 1 de ön kapsül esneklikortalaması 7.53±1.07 GPa, grup 2de ortalama 6.007±1.25 GPa, grup 3 te iseortalama 8.12±0.98 GPa olarak ölçüldü.Psödoeksfoliasyon sendromu olan olgular grubu diğer iki gruptanda anlamlı derecede esnekliği fazla olarak ölçüldü (p=0.000). TM kullanılan grupta kapsül esnekliği normal gruptan daha az bulundu ancak bu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,942). Nano indenter ile ön kapsül sertliği ölçümlerinde grup 1 de kapsül sertliği ortalama 326.41±98.40 MPa, grup 2 de 210,5±52.32 MPa, grup 3 de ise ortalama 315.54±163.15 MPa olarak ölçüldü. Psödoeksfoliasyon sendromu olan olgular grubunda kapsül sertliği diğer iki gruptan anlamlı derecede az olarak saptandı (p<0.01). TEM kullanılarak ölçülen ön lens kapsül kalınlık değerlerine bakıldığında 3 grup arasında kapsül kalınlığı açısından anlamlı fark görülmezken yaşla olan korelasyonunda yaş artışıyla birlikte kapsül kalınlığında da artış saptanmıştır. Nano indenter kullanılarak ön lens kapsülü sertlik ve esneklik değerlerine bakıldığında ise psödoeksfoliasyonlu kapsülü olan hastalar grubunun normal hasta grubuna ve TM kullanılan hasta grubuna göre esnekliğinin daha fazla sertliğinin ise daha az olduğu bulunmuştur. TM kapsül sertliğini arttıran ve esnekliği azaltan bir faktör olarak bulunmadı.
Kalp dışı ameliyat yapılan hastalarda eşlik eden kardiyak sorunların sıklığı ve morbidite, mortalite üzerine etkileri
ÖZET Dünyada artan nüfus ve ortalama yaşam sürelerinin uzamasıyla kalp dışı ameliyat sayısı da artmıştır. Yaşam süresinin uzaması cerrahi gereksinimi olan hastalarda yandaş hastalık olasılığını da arttırmaktadır. Yandaş hastalıklarla beraber perioperatif morbidite ve mortalite oranları da artış göstermektedir. Perioperatif gözlenen morbidite ve mortalitenin en sık sebeplerinden birisi kardiyak komplikasyonlardır. Bu çalışmada , kalp dışı cerrahi nedeniyle opere olan hastalardaki kardiyak hastalık oranını belirlenmesi ve bu kardiyak sorunların perioperatif kardiyak morbidite ve mortalite üzerine etkisinin olup olmadığının retrospektif olarak saptanması amaçlandı. Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu onayı alındıktan sonra Mayıs 2012 – Haziran 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde on sekiz yaş üstü kalp dışı cerrahi geçiren 3003 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, operasyon sırasındaki verileri (anestezi şekli, cerrahi girişimin tipi, vital bulgular, kullanılan kristalloid ve kolloid miktarları, kan ve kan ürünü replasmanı, oluşan hemodinamik komplikasyonlar), operasyon sonrası verileri (ilk 48 saatteki hemodinamik komplikasyonlar, ilk 48 saatteki mortalite varlığı, yoğun bakım ihtiyacı ve kalış süresi, hastane kalış süresi) kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen 3003 hastanın 32'sinde (%1,1) kardiyak mortalite, 1163'ünde (%38,7) kardiyak morbidite saptandı. Kardiyak hastalıklar tüm hastalar içinde 1183 hastada (%39,4) saptandı. Kardiyak hastalığı olan hastaların 588'inde (%19,6) perioperatif morbidite, 16'sında (%0,5) perioperatif mortalite gözlemlendi. İleri yaş, vücut ağırlığı, koroner arter hastalığı, hipertansiyon, konjestif kalp yetmezliği, valvüler kapak hastalığı, aritmi, hiperlipidemi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, kronik böbrek hastalığı, diyabetes mellitus, inme, anemi, koagulopati ve kanserin varlığının; Beta bloker, diüretik, kalsiyum kanal blokeri, anjiyotensin dönüştürücü enzim ihibitörü, anjiyotensin reseptör blokeri, vazodilatör, antikoagulan, antitrombotik, statin, oral antidiyabetik, insülin, antitiroid ve bronkodilatör kullanımının; Amerikan Anestezi Birliği (American Society of Anaesthesiology, ASA) sınıflamasının; genel cerrahi, kulak burun boğaz ve torasik cerrahinin; total kristalloid, kolloid, eritrosit süspansiyonu ve taze donmuş plazma miktarları açısından perioperatif kardiyak morbidite olan ve olmayan hastalarda istatistiksel anlamlı farklılıklar bulundu (hepsi için p<0,05). Aritmi, kronik böbrek yetmezliği, anemi ve nörodefisitin perioperatif mortalite sıklığı üzerine etkisi olduğu bulundu (hepsi için p<0,05). Sonuç olarak tüm parametreler içinde yaş, ileri yaş, koroner arter hastalığı, kanser, diüretik kullanımı, ASA, intraoperatif kullanılan total eritrosit ve kolloid miktarı kalp dışı cerrahi geçiren hastalarda perioperatif kardiyak morbidite için risk faktörü olarak bulundu. Perioperatif kardiyak mortalite içinse kronik böbrek yetmezliği ve nörodefisit risk faktörü olarak bulundu. Kalp dışı cerrahi yapılan hastalarda perioperatif kardiyak morbidite ve mortalite için belirlediğimiz risk faktörlerinden düzeltilebilir olanların değiştirilmesi veya iyileştirilmesi ile perioperatif kardiyak komplikasyon sıklığının azalacağı düşünüldü. Anahtar kelimeler; kalp dışı cerrahi, perioperatif kardiyak morbidite, perioperatif kardiayak mortalite, risk faktörleri