
114
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Dicle Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Kliniği'nde yatan akut miyeloid lösemi'li hastalarda antifungal profilakside kullanılan posakonazol ve itrakonazol tedavilerinin karşılaştırılması
Amaç: İnvazif fungal enfeksiyonların (İFE) remisyon indüksiyon tedavisi alan akut miyeloid lösemi (AML) tanılı hastalarda ciddi morbidite ve mortaliteye yol açması, profilaktik tedavi yaklaşımının önemini arttırmaktadır. Yaptığımız bu tez çalışmasında AML tanılı hastalarda antifungal profilakside kullanılan posakonazol ve itrakonazol tedavilerinin etkinliğini karşılaştırma amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Hastanesi 'nde Ocak 2015 ve Aralık 2019 tarihleri arasında yeni AML tanılı remisyon indüksiyon tedavisi alan 67 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların 34'ü posakonazol, 33'ü ise itrakonazol antifungal profilaksisi aldı. Tüm hastalar İFE gelişmesi açısından incelendi. Posakonazol ve itrakonazol gruplarında profilaksi altındayken İFE gelişme insidans oranları birincil sonuçtu. İkincil sonuç ise 30 ve 100 günlük sağkalım oranları ve İFE'ye yol açan risklerin incelenmesi olarak planlandı. Bulgular: Posakonazol grubunda 12 (%35,2), itrakonazol grubunda ise 20 (%60,6) hastada İFE gelişti. Yapılan çok değişkenli regresyon analizinde antifungal profilakside kullanılan posakonazolün itrakonazole göre İFE riskini istatiksel olarak anlamlı şekilde azalttığı görüldü (OR:4,54, %95 GA: 1,16-17,77, p=0,030). Yüz günlük sağkalım karşılaştırıldığında; posakonazol grubunda 5 (%14,7), itrakonazol grubunda ise 14 (%42,4) hasta hayatını kaybetti (p=0,012). Ölüm sebeplerinin İFE ile ilişkisi incelendiğinde; posakonazol grubunda 1 (%2,9) hasta, itrakonazol grubunda ise 4 (%12,1) hastanın ölümü İFE ile ilişkili olarak saptandı (p=1,000). Sonuç: Literatürde profilakside kullanılan posakonazol tablet formunun diğer antifungal profilaksi ilaçlarıyla karşılaştırmalı çalışmalarının az sayıda olduğu görülmektedir. AML hastalarında remisyon indüksiyon tedavisinde posakonazol profilaksisi itrakonazole göre İFE'yi önlemede daha etkilidir ve bu hastalarda posakonazol kullanılması daha faydalı olacaktır.
HBsAg taramasında kullanılan ELISA ve RPHA'nun duyarlılıklarının kıyaslanması ve RPHA testinin duyarlılığını artırma denemeleri
Bu çalışma, HBsAg taramalarında, RPHA ile ELİSA'nın duyarlılıklarını karşılaştırmak ve RPHA'nun duyarlılığını artırmak amacı ile planlandı. Bu amaçla, ELİSA ile taranarak HBsAg pozitif bulunan toplam 207 serum, 4 grup halinde, RPHA ile test edildi. RPHA ile negatif bulunan serumlar, test serum miktarları, uygun oranda, bir misli artırılarak tekrar tarandı ve bu aşamaya 1. konsantrasyon aşaması denildi. Bu aşamadan sonra da negatif bulunan serumlarda aynı değişiklik uygulanarak test tekrarlandı ve bu aşamaya 2. konsantrasyon aşaması denildi. 4 grup halinde çalışılan serumlarda, RPHA'nun ELİSA'ya göre duyarlılığı 1. grup için % 69.8, 2. grup için % 76.9, 3. grup için % 94.0, 4. grup için % 80.0 olarak bulundu. 1. konsantrasyon aşamasından sonra duyarlılık 1. grup için % 88.0, 2. ve 3. gruplar için % 100, dördüncü grup için % 92.0 olarak bulundu. 2. konsantrasyon aşamasından sonra ise, 1. grup için duyarlılık % 91.5, 4. grup için % 96.0 olarak bulundu. Bu çalışma RPHA yönteminde antijeni konsantre edebilmek için uygulanan bu değişikliğin, RPHA'nun duyarlılığını anlamlı derecede artırdığını gösterdi. Sonuç olarak hızlı, basit ve ucuz bir yöntem olan RPHA'nun bu değişiklik uygulandığında, duyarlılık bakımından da ELİSA'ya yakın bir yöntem olarak, küçük merkezlerde, hızlı sonuç verilmesi gereken kan bankalarında, ELİSA yerine güvenle kullanılabileceği belirlendi.
Ventilatör ilişkili pnömoni tanısında; Elabela, visfatin, chemerin gibi enflamatuar biyobelirteçlerin rolünün değerlendirilmesi
Amaç: Ventilatör ilişkili pnömoni; yoğun bakımda yatan hastalarda görülen nozokomiyal enfeksiyonlar arasında ilk sıralarda yer almaktadır. VİP; nozokomiyal enfeksiyonlar arasında en yüksek mortalite oranına sahip hastalıktır. Hastaların morbidite ve mortalitelerinde ciddi artışa, hastanede kalış sürelerinde uzamaya ve ciddi bir maliyet yüküne neden olmaktadır. Ventilatör ilişkili pnömoni tanısında rutin pratikte kullanılan laboratuar parametreleri WBC, CRP ve prokalsitonin gibi parametrelerdir. Son yıllarda gündeme gelen; elabela, visfatin ve chemerin gibi yeni enflamatuar biyobelirteçlerin, birçok hastalık grubunun tanısında, takibinde ve prognozunda faydalı olup olmadığı üzerine çalışılmaktadır. Bizim tez çalışmamızda amacımız, VİP tanısında; elabela, visfatin ve chemerin gibi biyobelirteçlerin faydalı olup olmayacağını ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 01.05.2021-01.10.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi 3. basamak yoğun bakımlarda yatmakta olan ve ventilatör ilişkili pnömoni tanısı koyduğumuz (bu tanım; 2 günden uzun süredir mekanik ventilatöre bağlı hastalarda radyolojik olarak yeni gelişen pnömonik infiltrasyonları olan, sekresyon artışı ve oksijen ihtiyacında artış olup klinik olarak pnömoni tanısı konan hastaları kapsamaktadır) hastalar alındı. Hastalardan VİP tanısı konan ilk gün, sonrasında 7. gün ve 14. gün WBC, CRP ve prokalsitonin değerleri çalışıldı ve eş zamanlı elabela, visfatin ve chemerin parametrelerinin çalışılması için kanlar alındı. 30 sağlıklı bireyden kontrol grubu için kanlar alındı. 1., 7. ve 14. günlerde tespit edilen elabela, visfatin ve chemerin değerleri, hem kontrol grubunda tespit edilen değerler ile hem de WBC, CRP ve prokalsitonin değerleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların 28 günlük sağkalım oranları değerlendirildi. Bulgular: VİP hastalarında ölçülen chemerin değerleri, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,041). Elabela ve visfatin değerleri açısından ise hasta ve kontrol grupları arasında istatistiki olarak anlamlı fark saptanmadı (p değerleri sırasıyla 0,577 ve 0,089). Hastaların chemerin değerleri ile CRP ve prokalsitonin değerleri arasında da istatistiki olarak anlamlı şekilde pozitif korelasyon belirlendi (p değerleri sırasıyla 0,033 ve 0,001). Hastaların elabela ve visfatin düzeyleri ile WBC, CRP ve prokalsitonin düzeyleri arasında ise istatistiki olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Elabela, visfatin ve chemerin düzeyleri ile 28 günlük mortalite arasında anlamlı ilişki saptanmadı. 28 günlük mortaliteyi öngörmede istatistiki olarak anlamlı olduğu belirlenen tek biyobelirteç; CRP idi (p=0,016) Sonuç: Son yıllarda keşfedilen biyobelirteçlerden olan chemerin'in, VİP tanısı koymada faydalı olduğu görülmektedir. Çalışmamızda diğer biyobelirteçler; elabela ve visfatin düzeylerinin ise VİP tanısında faydası olduğu gösterilememiştir. Chemerin, VİP tanısında anlamlı gözükmekte ancak her üç biyobelirteçte mortalite öngörüsünde faydalı bulunmamıştır. Literatürde bu biyobelirteçlerin VİP tanısındaki yeri ile ilgili henüz başka bir çalışma bulunmamakta olup bulgularımız bu açıdan önemlidir. Yaptığımız çalışmadan hareketle chemerin'in VİP tanısı koymadaki etkinliği için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ventilatör ilişkili pnömoni, elabela, visfatin, chemerin
Kandidemi tespit edilen erişkin ve pediatrik hastalarda risk faktörleri ve antifungal duyarlılıkları
Giriş ve Amaç: Kandidemi invazif kandidozda en sık görülen klinik tablodur. Kan kültüründe Candida spp. üremesi tedavi edilmesi gereken bir klinik durumdur. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de ve hastanemizde ciddi enfeksiyonlara neden olmaktadır. Bu enfeksiyonlar uzamış hasta yatışı, artan mortalite ve morbidite ve ekonomik kayıplarla birlikte önemli bir sorun haline gelmektedir. Çalışmamızda hastanemizde yatan erişkin ve pediatrik hastalarda gelişen kandidemilerin risk faktörlerini ve antifungal duyarlılıklarını araştırmayı ve tiplerinin belirlenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatmakta olan hastalar, hasta ve kontrol grubu olarak dâhil edildi. Çalışma bir vaka kontrol çalışması olarak planlandı. Aralık 2013- Aralık 2014 tarihleri arasında bir yıl boyunca hasta verileri retrospektif olarak kaydedildi. Vaka grubuna kandidemi gelişen hastalar alındı. Kontol grubuna, her vakaya karşılık bir kontrol hastası olmak üzere, kandidemi gelişmeyen hastalar seçildi. Her iki grup için demografik özellikler, SOFA (Sequental Organ Failure Assessment) skoru, eşlik eden hastalıklar, invaziv alet kullanımı, kullanılan antibiyotikler ve süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 42 kandidemili hasta ve 42 kontrol hastası olmak üzere 84 hasta dâhil edildi. Kandidemili hastaların 28'i erkek (% 67) iken kontrol grubunun 25'i erkek (% 60) idi. Kandidemili hastaların yaş ortalaması 47,3±32, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 56,7±27,2'idi. Gruplar arasında ortalama yaş, cinsiyet arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Hasta ve kontrol grubunun klinik bulgularını karşılaştırdığımızda hastane enfeksiyon varlığı, sepsis varlığı, kandidüri varlığı, ateş yüksekliği hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek saptandı (sırasıyla p=0,012, p=0,004. P=<0,001, p=0,027). Çalışmada izole edilen 42 suşun 22'si (% 52,4) candia albicans, diğerleri non candida albicans olarak belirlendi. Non candida albicanslar ise kendi içinde candida parapsilozis (% 16,7), candida glabrata (% 9,5), candida tropikalis (% 7,1), candida crusei (% 4,8) ve tiplendirilmeyen non-candida albicanslar (% 9,5) olarak saptandı. Candida albicans suşunun sadece birinde (% 4,5) flukonazola direnç saptanırken, non-candida albicans suşlarının 7'sinde (% 35) flukonazole direnç saptandı. Candida albicans suşlarında diğer antifungal ilaçlardan amfoterisin B, flusitozin, caspofungin ve vorikonazole direnç saptanmadı. Non-candida albicans suşlarında flusitozine 4 hastada, vorikonazole bir hastada ve amfoterisin B'ye bir hastada direnç saptandı. Caspofungine ise hiçbir hastada direnç saptanmadı. Ayrıca hasta grubunda batın cerrahi uygulaması, CVP (Santral Venöz Basınç) kateteri varlığı, Total parenteral nutrisyon, endotrakeal entübasyon, kan transfüzyonu sıklığı ve SOFA skoru kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (sırasıyla p=0,002, p=0,028, p<0,001, p=0,045, p<0,001, p=0,024). Sonuç: Kandida enfeksiyonları ülkemizde ve hastanemizde önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Sonuç olarak antibiotik tedavisine yanıt alınamayan, TPN alan, CVP kateteri takılan, kan transfüzyonu ve batın cerrahisi uygulanan hastalarda kandidemi riski göz ardı edilmemelidir. Çalışmamız hastanemizde izole edilen kandida suşlarının tiplendirilmesi ve antifungal duyarlılıkların belirlenmesi açısından yapılan ilk tez çalışmasıdır. Kandida suşlarının tiplerinin ve duyarlılıklarının bilinmesi antifungal tedavi kararını vermemizde bize önemli bir yol gösterecektir. Anahtar Kelimeler: Kandida, Antifungal ilaçlar, Kandida duyarlılık testleri, Risk
Brucella tanısında; decoy receptor 3, lipopolysaccharide-binding protein, sfingozin 1 fosfat gibi enflamatuar biyobelirteçlerin rolünün değerlendirilmesi
Amaç: İnflamatuar bir hastalık olan brusellozda beyaz küre (WBC) ve C- reaktif protein (CRP) gibi laboratuvar parametreleri tanıyı destekleme ve tedavi yanıtını değerlendirmede kullanılmaktadır. Bu çalışmada, yeni inflamatuar biyobelirteçlerden olan decoy reseptör 3 (DcR3), lipopolisakkarit bağlayıcı protein (LBP) ve sfingozin1 fosfatın (S1P) brusella tanısındaki rolünü araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmaya 01.08.2021 ve 01.12.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji servisinde yatan ve/veya polikliniğine başvuran bruselloz tanılı 50 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı birey dahil edildi. Bireylerden alınan kanlar biyokimya tüplerine alınıp santrifüj edildi, serumları ayrılarak -80ºC derecede saklandı. Çalışmada enzim-linked immuno sorbent assay (ELİSA) yöntemi kullanıldı. Serum DcR3, LBP, S1P seviyeleri Human DcR3, Human LBP, Human S1P (Sunred Biological Technology, Shanghai, Çin) ticari kitleri ile BioTek ELx50 Microplate Washer ve BioTek ELx800 Microplate Reader (BioTek Instruments Inc, USA) cihazları kullanılarak saptandı. Bulgular: Brusella hastalarında ölçülen DcR3, LBP, S1P değerleri, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,000, p=0,000, p=0,001). Hasta grubunda ölçülen DcR3, LBP, S1P değerleri arasında pozitif korelasyon mevcuttu. DcR3, LBP, S1P düzeyleri ile WBC ve CRP düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Yeni keşfedilen biyobelirteçler olan DcR3, LBP ve S1P bruselloz tanısında faydalı olabilir. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız, bu biyobelirteçlerin bruselloz tanısındaki rolüne ilişkin ilk çalışmadır. Bu açıdan bulgularımız önemlidir. Yaptığımız çalışmadan yola çıkarak brusella tanısında DcR3, LBP, S1P'ın etkinliğinin net ortaya konması için daha ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, Decoy Receptor 3, Lipopolysaccharide-Binding Protein, Spingozin 1 Fosfat
İmmünsüpresif hastalarda HBVizyon projesi öncesi ve sonrası iki yılda hepatit B tarama ve profilaksi oranlarının karşılaştırılması
Amaç: Hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşan bir hasta, iyileştikten sonra bile cccDNA hepatosit nükleusunda varlığını sürdürdüğünden tam bir iyileşme söz konusu değildir. Bu sebeple immünsüpresif tedavi verildiğinde, hastada reaktivasyon gelişme riski mevcuttur. Kılavuzlar immünsüpresif tedavi verilecek hastalarda hepatit B taraması önerdiği halde tarama oranları istenilen düzeyde değildir. Bu tez çalışmasında amaçlanan, HBV tarama oranlarını arttırmak için oluşturulan HBVizyon programının tarama ve profilaksi üzerindeki etkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: HBVizyon programı, immünsüpresif ilaç raporu çıkarıldığında veya önceden belirlenmiş ICD-10 tanı kodları girildiğinde, HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG çalışılmasını önermekte ve herhangi birinde pozitiflik durumunda Enfeksiyon Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanlarına yönlendirme uyarısı yapmaktadır. Çalışmaya HBVizyon projesinin uygulanmaya başlanmasından (24.01.2017) önceki ve sonraki iki yıllık dönemde (Ocak 2015-Aralık 2018), Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji ve Dermatoloji polikliniklerine başvuran, immünsüpresif tedavi başlanan hastalar alınmış; hastaların HBVizyon öncesi ve HBVizyon sonrası taranma oranları, konsültasyon durumları ve profilaksi durumları retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: HBVizyon sonrası grubunda HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG tarama oranları (sırasıyla %92, %91, %83,7), HBVizyon öncesi gruba göre (sırasıyla %81, %79, %40) yüksekti (p<0,001, p<0,05, p<0,001). Alt gruplara bakıldığında Romatoloji hastalarında (%40'tan %81'e) ve Dermatoloji hastalarında (%20'den %88'e) HBVizyon sonrası taranma oranlarında iyileşme gözlendi (p>0,05). HBVizyon öncesi profilaksi başlanan hasta oranı %2,4 iken HBVizyon sonrası %67,9'a yükseldi (p<0,001). Sonuç: HBVizyon programının immünsüpresif tedavi öncesi hepatit B tarama oranını ve profilaksi uygulamasını iyileştirdiği saptandı. Uyarı sisteminin geliştirilmesi için HBV DNA istenmesi gibi ek uyarılar eklenebilir ve immünsüpresif tedavi veren hekimlerden geri bildirim anketleri yapılabilir. Anahtar kelimeler: HBVizyon, reaktivasyon, hepatit B virüs, profilaksi
Vankomisin dirençli enterokok kolonizasyon ve enfeksiyonunda risk faktörleri
Bu retrospektif vaka-kontrol çalışmasının amacı, vankomisin dirençli enterokok rektal kolonizasyonu ve enterokokkal bakteriyeminin risk faktörlerini değerlendirmektir. Çalışmamızda hastanemiz üçüncü düzey(toplam 85 erişkin hasta yatağına sahip) yoğun bakımlarında takip edilen ve perirektal sürüntü kültürlerinde VRE izole edilen; VRE ile kolonize 108 hasta ve VRE ile kolonize olup daha sonra kan kültüründe VRE üremesi olan 14 hasta risk faktörleri açısından değerlendirildi. VRE ile kolonize hastalarda ; Antibiyotik kullanımında; piperasilin tazobaktam (p=0.007), sefoperazon sulbaktam (p=0.028), karbapenem (p<0.001), kolistsin (p=0.001), sulbaktam (p=0.001) ve glikopeptidler (p<0.001) risk faktörü olarak anlamlı bulunurken, invaziv girişimlerden endotrakeal entübasyon (p=0.006), nazogastrik katater (p=0.003), trakeostomi (p=0.024), hemodiyaliz (p=0.048), reentübasyon (p=0.008), SVK (p<0.001) anlamlı bulundu. VRE kolonize hastalarda altta yatan hastalıklarda immünsupresyon (p=0.041) anlamlı bulundu. VRE rektal kolonizasyonu saptanan hastaların ortalama yatış günü 24,65 ± 48,82, VRE rektal kolonizasyonu saptanmayanlar da ortalama yatış günü 9,12±15,25‟dir. Yoğun bakımda uzun süre yatan hastalarda VRE kolonizasyon riski anlamlı bulunmuştur (p=0.002). Ayrıca çalışmamızda VRE kolonizasyonunda APACHE-II skorunun ≥ 20 değeri istatiksel olarak anlamlıydı (p=0.001). VRE suşu olarak kolonize hastaların 82'si (%75,9) E faecium, 6'sı (%5,6) E faecalis ve 20'sinin (%18,5) Enterococcus species olduğu tespit edildi. VRE bakteriyemi gelişen hastalarda ; Risk faktörleri incelendiğinde, antibiotiklerden vankomisin kullanımı (p=0.009) anlamlı bulundu. İnvaziv girişimlerden reentübasyon (p=0.006), altta yatan hastalıklardan ise Diabetes mellitus (P=0.004) ve koroner arter hastalığı (p=0.003) anlamlı bulundu. VRE kolonize hastalardan VRE bakteriyemisi gelişen hastaların tamamında E faecium suşu tespit edildi.
Kronik hepatit B'ye bağlı fibrozisin saptanmasında fibrotest ve elastografinin değeri
Hepatit B dünya genelinde sık görülen, kronikleşebilen bulaşıcı bir hastalık olması yönüyle önemli bir epidemiyolojik sorundur. Kronik olgularda hepatoselüler karsinom (HSK) ve siroz gibi ciddi komplikasyonlara sebep olduğundan tanı ve takibi önem arz etmektedir. Kronik Hepatit B'li (KHB) hastalarda karaciğer fibrozis evresi, seçili olgularda tedavi endikasyonunu belirlemesinin yanısıra prognostik öneme de sahiptir. Geleneksel olarak karaciğer biyopsisi fibrozis evresini belirlemede altın standart kabul edilir. Ancak karaciğer biyopsisinin histopatolojik değerlendirmede değişkenlik gösterebilmesi ve invaziv olması yönüyle komplikasyonlara açık olması biyopsinin yararını kısıtlamaktadır. Günümüzde karaciğer biyopsisinin yerini alabilecek noninvaziv testler hakkında birçok araştırma yapılmaktadır. Bunlar arasında bulunan FibroTest'in ve Acustic Radiation Force Impulse (ARFI) kuantifikasyon elastografinin tanısal değeri araştırma konumuz olmuştur. Hastanemize KHB nedeni ile başvuran ve son bir hafta içinde karaciğer biyopsisi yapılmış olan 32 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan FibroTest çalışılmak üzere kan alındı ve aynı gün içinde ARFI elastografi bakıldı. Çalışma kriterlerine uyan 28 patoloji, 30 FibroTest ve 31 ARFI elastografi sonucu değerlendirmeye alındı. Patoloji sonuçları baz alınarak noninvaziv tetkiklerin tanısal performansı değerlendirildi. Hastalar belirgin fibrozisi olan (Grup 2: Ishak evre F3-4-5-6) ve olmayan (Grup 1: Ishak evre F0-1-2) şeklinde iki gruba ayrıldı. Belirgin fibrozisi ayırdetmek için bakılan ROC eğrisi altında kalan alan (AUROC) FibroTest için 0,56 saptanarak düşük tanısal performans gösterirken ARFI elastografi için 0,92 değeri ile iyi tanısal performans göstermiştir. FibroTest ve ARFI elastografinin kendi aralarında bakılan korelasyon testinde uyum saptanmamıştır. Patoloji sonucu ile ARFI elastografi arasında ise anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda KHB'de belirgin fibrozisi ayırdetmede FibroTest yetersiz bulunurken ARFI elastografinin iyi tanısal performans gösterdiği kanısına varılmıştır.
Karbapenem dirençli enterobacteriaceae enfeksiyonlarında risk faktörleri
Giriş ve Amaç : Enterobacteriaceae ailesi tıbbi önemi olan çok sayıda gram negatif (GN) bakterilerden oluşmaktadır. GN bakteriler hem toplum kökenli hem de hastane kökenli enfeksiyonların önemli etkenleri arasında yer almaktadır. Son birkaç yıla kadar son derece nadir olarak görülen karbapenem direnci dünya genelinde Enterobacteriaceae ailesinde giderek artmaktadır. Carbapenem Resistant Enterobacteriaceae (CRE) enfeksiyonlarında risk faktörlerinin belirlenmesinin, erken ve uygun ampirik tedavi başlama ve enfeksiyon kontrol önlemlerinin uygulanmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda CRE ile enfekte olan hastalarda risk faktörlerinin ve mortalite ile olan ilişkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Vaka-Kontrol çalışması olarak planlandı. Herhangi bir mikrobiyolojik kültür örneğinde CRE üremesi saptanan ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı tarafından enfeksiyon etkeni olarak kabul edilip tedavi başlanan, yatış tanıları ve cinsiyetleri göz önüne alınmaksızın ≥18 yaş hastalar vaka grubu olarak alındı. Kontrol grubu ise CRE üremesi olduğu tarihte vakalar ile aynı serviste yatan, klinik örneklerde CRE üremesi olmayan hastalar arasından rastgele seçildi. Her vaka için 2 kontrol hastası alındı. Bulgular: Çalışmaya 70 CRE üremesi olan vaka dahil edildi. Bu 70 vakanın 55'i K.pneumoniae, 7'si E.coli, 6'sı Enterobacter cloacae, 1'i Enterobacter asburiae ve 1 tane de Enterobacter aerogenes'ti. Vaka grubunda tespit edilen CRE nin 18'i endotrakeal aspirat (ETA) kültüründe, 28'i kan, 12'si idrar, 9'u yara, 3'ü de dren kültüründe tespit edildi. Vaka grubunda 38'i kadın 32'si erkek olup kontrol grubunda ise 70'i kadın ve 70'i erkek idi. Vaka grubunda ortalama yaş 57.5 ±19.9 olup kontrol grubunda ise 59.3 ±18.7 idi. Vaka grubunda hastaların %55.7'si, kontrol grubunda ise hastaların %20.7'si ölümle sonuçlandı. Çalışmamızda risk faktörü açısından; immünsüpresyon, endotrakeal entübasyon, mekanik ventilasyon, idrar sondası, TPN, SVK, trakeostomi, CRE öncesi idrar sondası günü, endotrakeal entübasyon günü, mekanik ventilasyon günü, SVK günü, TPN günü, nazogastrik günü, abdominal dren günü, CRE gelişmeden önce toplam yoğun bakım yatış süresi, CRE gelişmeden önce toplam yatış süresi, APACHE II, piperasilin/tazobaktam, karbapenem, glikopeptit, colistin, piperasilin/ tazobaktam günü, karbapenem günü ve glikopeptit günü anlamlı bulundu. Ayrıca çalışmamızda; mekanik ventilasyon, APACHE-II sınıf skoru, immünsüpresyon ve CRE gelişmeden önce toplam yoğun bakım yatış süresi bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Sonuç: CRE enfeksiyon sıklığı hastanemizde giderek artmaktadır. Bu etken ile gelişen enfeksiyonlarda mortalite diğer mikroorganizmalar ile gelişen enfeksiyonlara göre daha yüksek seyretmektedir. CRE etkeni ile oluşan enfeksiyonları azaltmak için, düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, enfeksiyon kontrol komitesinin önerileri dikkate alınmalıdır. İnvaziv girişimlerin endikasyonları iyi konulmalı ve gereksiz invaziv girişimlerden kaçınılmalıdır. Tedavi başlanacak hastalarda da akılcı antibiyotik kullanım ilkesi dikkate alınarak tedavi başlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae, risk faktörleri, mortalite.
Kronik hepatit b hastalarında vitamin d düzeylerinin değerlendirilmesi
ÖZET Giriş ve Amaç: Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu halen tüm dünyada önde gelen sağlık sorunlarından biridir. Karaciğer, vitamin D'nin metabolizması ve depolanmasında önemli bir organdır. vitamin D'nin, hücre farklılaşması, çoğalması ve bağışıklık modülasyon inhibisyonu da dâhil olmak üzere çok önemli bir biyolojik etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Son zamanlarda, vitamin D düzeylerinin HBV enfeksiyonu gibi viral enfeksiyonlara karşı immün sistem ve konak yanıtını etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmamızda amaç sağlıklı bireylerde ve HBV ile enfekte bireylerdeki vitamin D düzeyini karşılaştırıp vitamin D düzeyinin HBV replikasyonu ve hastalığın progresyonu ile ilişkisini saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında başvuran HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı negatif 29 hasta, HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı 2000-20000 IU/ml olan 30 hasta, HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı >20000 IU/ml olan 31 hasta ile HBsAg negatif ve komorbiditesi olmayan; ancak halsizlik, yorgunluk şikâyeti ile polikliniğimize başvurup vitamin-D düzeyleri bakılmış olan 45 kontrol grubu çalışmamızda değerlendirmeye alındı. Hastaların bazal, 6. ay ve 12. ay 25 (OH) D düzeyleri incelendi. Bulgular: Hastaların 77'si erkek (%57), 58'i kadındı (%43). Hastaların yaş ortalaması 40,8 olup gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Kadın ve erkek arasında bazal, 6. ay ve 12. ay D vitamini düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p:0,133,p:0,319,p:0,212). Kronik Hepatit B (KHB)'li hastaların ortalama vitamin D düzeyi 23,37±10,71 µg/l, kontrol grubunun ortalama vitamin D düzeyi 35,54±10,42 µg/l olarak saptandı (p<0,001). Bu durumda KHB'li hastalarda vitamin D düzeyi yetersiz olup kontrol grubuna göre daha düşük saptandı. Kontrol grubunun ise vitamin D düzeyleri normal sınırlarda idi. KHB'li hastaların grup içi vitamin D düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı. Bu çalışmada düşük vitamin D düzeyinin yüksek viral yük ile ilişkili olmadığı sonucuna varıldı. Sonuç: KHB hastalarında vitamin D düzeyi yetersiz bulundu. Düşük vitamin D düzeyi yüksek viral yük ile ilişkili olmamakla birlikte daha detaylı tasarlanmış, prospektif ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca hastalar; vitamin D eksikliği ve yerine koyma tedavisi açısından değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, vitamin D, viral yük, karaciğer
Hastane kaynaklı çoklu antibiyotiğe dirençli Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonlarında risk faktörleri araştırması
Giriş ve Amaç: Pseudomonas aeruginosa, birçok antibiyotiğe karşı doğal dirençli olup yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden ciddi hastane enfeksiyonlarına neden olabilir. Gelişen dirençlerin bir araya gelmesi ve antibiyotikler arasında çapraz direnç gelişimi, `'çoklu antibiyotik dirençli'' P. aeruginosa (ÇADPa) sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada hastanemizde yatan hastalarda ÇADPa enfeksiyonlarının risk faktörleri araştırıldı.Materyal ve Metot: Dicle Üniversitesi Hastanesinde ÇADPa enfeksiyonu için risk faktörlerini belirlemek amacıyla prospektif olarak vaka-kontrol çalışması yapıldı. Hastalara, klinik örneklerden ÇADPa izole edilen bakterilerin kaydedilmesi ile ulaşıldı. ÇADPa ile hastane enfeksiyonu gelişen hastalar vaka grubu olarak alındı. İki farklı kontrol grubu oluşturuldu. Her vakadan sonra gelen uygun ilk hasta kontrol grubuna dahil edildi. Birinci kontrol grubunda (K?1) çoklu antibiyotik direnci olmayan P. aeruginosa suşları vardı. İkinci kontrol grubuna (K?2) ise çoklu antibiyotik direnci olmayan Gram negatif bakterilerin yaptığı hastane enfeksiyonları alındı. Vaka ve kontrol hastalarının demografik özellikleri, laboratuvar değerleri ve muhtemel ÇADPa risk faktörleri kaydedildi. ÇADPa suşlarının antibiyotik duyarlılıkları `'Disk Diffüzyon Testi'' (Oxoid) ile doğrulandı. ÇADPa gelişimi için risk faktörü olabilecek değişkenler tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile test edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda yaş ortalamaları vakaların 29,8 ± 27,2 yıl, K-1'de 29,2 ± 25,9 yıl, K-2'de 46,6 ± 24,8 yıl idi. Vakaların % 59'u, K-1'in % 69'u, K-2'nin % 61'i erkekti. Tek değişkenli analizde her iki grupta da çok sayıda değişken risk faktörü olarak görülmekteydi. Çok değişkenli analize göre K?1 ile karşılaştırıldığında anlamlı olan risk faktörleri; Karbapenem kullanımı (p<0,011; RR=5,71), uzun süreli hospitalizasyon (p<0,006; RR=4,12), İnvaziv girişim sayısı ?3 (p<0,018; RR=4,68), Kronik bakım hastası (p<0,027; RR=0,35), Risk faktör fayısı ?7 (p<0,009; RR=7,41), Geçirilmiş cerrahi operasyon (p<0,001; RR=0,83) ve Total parenteral nütrisyon (p<0,016; RR=0,14) idi. Çok değişkenli analize göre K?2 ile karşılaştırıldığında ise anlamlı risk faktörleri; Karbapenem kullanımı (p<0,022; RR=29,2), uzun süreli hospitalizasyon (p<0,041; RR=6,61), İnvaziv girişim sayısı ?3 (p<0,002; RR=208), Kronik bakım hastası (p<0,018; RR=0,28), Yanık (p<0,001; RR=734), Pnömoni (p<0,012; RR=0,17) ve Sepsis (p<0,005; RR=0,35) olarak bulundu.Sonuç: ÇADPa ciddi bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Özellikle hastanede uzun süre yatan, çok sayıda invaziv girişim yapılan, uzun süreli antibiyotik (özellikle karbapenem) kullanımı olan ve çok sayıda başka hastalığı olanların ÇADPa gelişimi açısından dikkatle izlenmesi gerekmektedir.
Dicle üniversitesi hastanesi´nde yatan hastalarda antibiyotik kullanımının değerlendirilmesi
Naiv kronik hepatit B hastalarında lamivudin ve adefovir dipivoksil monoterapilerinin maliyet-etkinlik açısından değerlendirilmesi.
Giriş ve Amaç: Kronik hepatit B (KHB) virus enfeksiyonu dünyada tahmin edilen prevalansıyla 400 milyondan fazla kişide görülmektedir. KHB'si ve viral replikasyon bulguları olan hastalar ciddi karaciğer hastalığı yönünden yüksek risk altındadırlar. Farmakoekonomik araştırmalar, özellikle sağlık ve sosyal alanda, kaynakları optimize etme kararını vermede yardımcı olabilir. Bu çalışmada, KHB'li hastalarda lamivudin ve adefovir dipivoksil ile uzun dönem tedavide maliyet-etkinliğinin analizi amaçlandı.Materyal ve Metot: Maliyet-etkinliği hesaplamada, karar ağacı analiz modeli kullanılmıştır. Her iki oral ajanın tedavi ile ilgili maliyet-etkinliği, KHB'li 100 hastada yapılan kohort çalışmasıyla tespit edildi. Tüm veriler klinik kayıtlarından alındı.Bulgular: Çalışmada, dört yıl boyunca hasta başı toplam maliyet; lamivudin grubu için 19.477 YTL, adefovir grubu için ise 37.296 YTL olarak hesaplandı. Tedavi sonu virolojik yanıt; lamivudin grubunda % 40, adefovir grubunda % 81 olarak gözlendi. Ortalama maliyet-etkinlik oranı; lamivudin için 48.693 YTL, adefovir için 46.044 YTL olarak bulundu (p = 0.045). Adefovirin lamivudine göre artımlı maliyet-etkinlik oranı 43.461 YTL olarak bulundu. Bu rakam (43.461 YTL), her iki ilacın da (lamivudin ve adefovir) ortalama maliyet-etkinlik oranından daha düşüktü. Yapılan duyarlılık analizi, dördüncü yıl sonundaki tedaviye yanıtın, maliyet-etkinliği belirlemede önemli faktör olduğunu göstermiştir.Sonuç: Farmakoekonomik açıdan, KHB'li hastalarda adefovir dipivoksil ile uzun dönem tedavi maliyet-etkin bir seçenektir.
Diyabetik ayak enfeksiyonlu hastalarda sürüntü kültürü ile derin doku kültürünün karşılaştırılması
Giriş ve Amaç; DM un kronik bir komplikasyonu olan DA yaralar tı bbi , sosyal ve ekonomikbir problem olup, gittikçe artan oranlarda ciddi bir sağ lı k sorunu olmaya devam etmekte. Bu nedenleenfekte DAÜ lerinin tedavisi için etken mo. nın izole edilmesi hayati bir önem taşır. Etken mo. n nizolasyonu için çe itli örnek alma metotlar mevcut olup, bunlar aras nda önceleri kontaminasyon riskiyüksek kabul edilen ancak son zamanlarda steril olarak al narak bula riski azalt lan SK leri ile DDK ündeizole edilen mo. lar aras nda uyum oranının belirlenmesi amaçlandı .Materyal ve Metot; Çal maya Ekim 2006 ile kasım 2007 tarihleri arasında, Dicle ÜniversitesiHastanesi nde Klinik mikrobiyoloji ve Enfeksiyon hastalıklar , Ortopedi ve Travmatoloji ve Endokrinolojiservislerinde yatan 63 DAE lu hasta al nd . DAE tan m klinik olarak enfeksiyon bulgular dikkateal narak yap ld . Yaralar ülser, abse ve osteomiyelit olarak ayrıldı . Ülser tipi nöropati, iskemi venöroiskemi olarak sınıflandırıldı . Yara lokalizasyonu parmak, metatars, orta ayak ve topuk yerle imiolarak incelendi. Yara olu um süresi açısından akut (< 30gün) ve kronik (>30gün) olarak ayr ld . Yaras n flamas nda Wagner evrelemesi kullanıldı . Mikrobiyolojik kültür için her bir hastadan eşzamanlıolarak steril SK ile DDK ü alındı . Aerob ve anaerob kültür için hızlı bir ekilde laboratuvara gönderildi.Elde edilen mikrobiyolojik veriler duyarlılık ve özgüllük formülü doğrultusunda analiz edildi veyorumlandı .Bulgular; Vakalar n % 52 si kad n ve ya ortalamalar 58,1 ± 12 y l idi. % 94 ünün tip2 diyabetivard . Ortalama diyabet süreleri 9,3 ± 6,8 y l idi. % 60 hasta OAD tedavisi almaktayd . HbA1C ( %)ortalamas 9,8 ± 2,6 idi. % 68 i akut bir sürece sahipti. Hastalar n % 60 Wagner 1+2 iken, % 40Wagner 3+4 idi. Yara yerle imi % 73 vakada parmak ve metatarsdayken, % 27 sinde orta ayak vetopuktayd . Vakalar n % 63 ünde ülser, % 24 ünde osteomiyelit ve % 13 ünde abse formasyonundayd .Yara etyolojisinde % 81 nöropati, % 13 nöroiskemi ve % 6 iskemi mevcut idi. DDK ünde 77 mo. üredi veal nan materyal ba na ortalama 1,2 iken, SK ünde 91 mo. üredi ve ortalama 1,4 idi. Mikrobiyolojikinceleme sonucunda % 58,7 oran nda her iki kültürde ayn mo. ürerken, % 20,6 oran nda SK ünde dahafazla mo. üredi ancak üreyen mo. lar içinde DDK ünde üreyen mo. lar da vard . % 20,6 oran nda ise heriki kültürde farkl mo. üredi. Ortalama duyarl l k % 84,4 ve özgüllük % 84,6 olarak bulundu. En s k izoleedilen mo. S.aureus ( SK da % 32 , DDK ünde % 36,5) idi. Bunu ikinci s kl kta Klebsiella spp. izledi.Sonuç; DAÜ leri gittikçe artan s kl kta ciddi bir sa l k sorunu olmaya devam etmektedir. Bunedenle DA geli imi hemen hemen kaç n lmaz olan diyabet hastalar nda ülser geli meden önce düzenli53ayak kontrolleri yap larak koruyucu önlemler al nmal . DAE nu geli ti inde etken mo. n n izolasyonu içingereken önem gösterilerek en k sa zamanda uygun tedavi ba lanmas hem amputasyon riskini azaltmadahem de mortaliteyi önlemede en etkili yol olarak görünmektedir.
Delta hepatitinde uzun süreli pegile-interferon tedavisinin etkinliği
Delta virüs infeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de görülen önemli bir karaciğer hastalığıdır. Viral hepatitin az rastlanılan bir formudur. Klinik olarak ciddi bir seyir gösterir. Buna rağmen tedavi seçenekleri çok az veya yetersizdir. Diğer viral hepatit türlerine göre fulminan hepatit, erken siroz gelişimi, terminal karaciğer yetmezliğine ilerleyiş ve yüksek hepatoselüler karsinom gelişim riski ile karakterize şiddetli bir hastalık formuna neden olabilmektedir. Kronik delta hepatiti tedavisinde interferonlar dışında yararı kanıtlanmış bir tedavi seçeneği yokturÇalışmaya kronik delta hepatiti tanısı konulan ve daha önce hiç tedavi almamış toplam 21 hasta alındı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Birinci grupta 11 hastaya bir yıl süreyle, ikinci grupta 10 hastaya ise iki yıl süreyle PEG IFN- ?? 2a tedavisi verildi. Bu tedavi seçeneklerinin karaciğer fonksiyon testleri, virolojik göstergeler ve karaciğer histopatolojisi üzerine etkileri araştırıldı. Hastaların başlangıç demografik özellikleri değerlendirildiğinde gruplar arasında yaş, cinsiyet, nekroinflamasyon derecesi, fibrozis, viral yük, karaciğer fonksiyon testleri ve hematolojik göstergeler bakımından anlamlı fark yoktu. Tedavinin sonunda birinci gruptaki 11 hastanın 2'sinde (%18.1), ikinci gruptaki 10 hastanın üçünde (%30) HDV-RNA negatifleşirken, bu negatiflik her iki grupta da tedaviden sonraki 24. haftanın sonuna kadar devam etti. Gruplar arasında, tedaviye yanıt açısından karşılaştırıldığında yüzdesel olarak anlamlı, ancak sayı yetersiz olduğu için istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca çalışmamızdaki, KDH'li hastalarda PEG-IFN-?-2a'nın bir ve iki yıllık tedavi sonu başarı oranları ülkemizde yapılan çalışmalarla benzer bulunduHer iki grupta en sık görülen yan etki grip benzeri semptomlar idi. Yan etkilerin görülme sıklığı açısından gruplar arasında anlamlı fark gözlenmediSonuç olarak, kronik delta hepatitinde iki yıllık PEG-IFN-?-2a tedavisinin, bir yıllık tedaviye üstünlüğü yüzdesel olarak anlamlı bulundu. Ancak çalışma sayısının ve literatür bilgisinin yetersiz oluşu gelecekte farklı çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.Anahtar Kelimeler: HDV, tedavi süresi, peginterferon
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten mikroorganizmaların etken olduğu hastane kaynaklı enfeksiyonlarda risk faktörlerinin araştırılması
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde 01 Ocak 2008-31 Aralık 2008 tarihleri arasında Enterobactericae ailesi üyesi mikroorganizmalar tarafından oluşturulan sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarda (SHİE), GSBL üreten mikroorganizmaların risk faktörleri prospektif olarak araştırıldı. Toplam 32941 hasta ve 982 SHİE takip edildi. Toplam SHİE hızı 2.98 ve 1000 hasta yatış gününde SHİE dansitesi 4.77 olarak hesaplandı. 982 SHİE'nin 273'ü (%27.8) Enterobacteriaceae ailesi üyesi mikroorganizmalar tarafından oluşturulmaktaydı. Çalışmamızda dahil edilme kriterlerine uyan 236 enfeksiyon değerlendirmeye alınırken, 37 enfeksiyon çalışma dışı bırakıldı. 126 SHİE (%53.4) GSBL (+), 110 SHİE (%46.6) GSBL (-) mikroorganizmalar tarafından oluşturulmaktaydı.Tek değişkenli analiz sonuçlarında; yara/yumuşak doku enfeksiyonu (p=0.005; OR=3.64), cerrahi kliniklerde yatış (p=0.006; OR=2.41), ürolojik patoloji (p=0.008; OR=3.06), öncesinde hastanede yatış (p<0.0005; OR=3.32), öncesinde cerrahi operasyon (p<0.0005; OR=2.99), öncesinde antibiyotik kullanımı (seftriakson, siprofloksasin, amikasin veya metronidazol) (p<0.0005; OR=31.16) ve invaziv girişimler (p=0.003; OR=2.98) GSBL üretimini arttıran risk faktörleri olarak tespit edildi. Çok değişkenli analiz sonuçlarında; akciğer hastalığı (p=0.035; OR=2.80), invaziv girişimler (p=0.003; OR=4.36) ve öncesinde antibiyotik kullanımı (seftriakson, siprofloksasin veya amikasin) (p<0.0005; OR=29.90) GSBL ile ilişkili önemli bağımsız risk faktörleri olarak bulundu.Sonuç olarak; çalışmamızda öncesinde antibiyotik kullanımı başta olmak üzere, GSBL üretimini etkileyen ve çoğu önlenebilir çok sayıda risk faktörü belirlendi. Bu risk faktörlerinden biri veya daha fazlasının var olduğu hastalarda GSBL olasılığı göz önünde bulundurularak tedavi seçimi yapılmalı ve risk faktörlerinin ortadan kaldırılması sağlanmalıdır.
Bruselloz olgularının klinik ve laboratuar sonuçlarının değerlendirilmesi
Bruselloz ülkemizde özellikle doğu ve güneydoğuda daha çok yaz ve ilkbahar aylarında yaygın görülen zoonotik bir enfeksiyondur.Temel bulaş yolu süt ve süt ürünlerinin iyi pişirilmeden tüketilmesidir.En önemli risk grubunu tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesim oluşturmaktadır.Bruselloz bir çok sistemi tuttuğundan zengin bir klinik tablo göstermektedir. Özellikle yüksek ateşe eşlik eden gece terlemeleri ile yaygın kas-eklem ağrıları brusellozu düşündürmelidir. Bruselloz kan değerlerinde lökopeni, anemi ve trombositopeni gibi bulgulara neden olmaktadır. Bu bulgular gerekli tıbbi tedavi ile 1-2 hafta içinde normal seviyeye gelmekte hastaya ve hekime ciddi bir sıkıntı yaşatmamaktadır.Biyokimyasal parametrelerde ALT, AST, sedim ve CRP değerlerinde genellikle hafif-orta düzeyde artışa neden olmaktadır.Bruselloz en sık osteoartiküler sistem tutulumlarına neden olurken diğer sistem tutulumları daha nadir görülmektedir.Ultrasonografik bulgu olarak en sık karaciğer ve dalak büyüklüğü görülmektedir.Kan kültürü brusellozun kesin tanısında en sık kullanılan yöntem olup pozitifliği bir çok faktörler tarafından etkilenmektedir.Özellikle kontrolsüz antibiyotik kullanım sıklığı kan kültür pozitiflik oranını %50-60'lara varan oranda azaltmıştır.Tanı amaçlı en sık kullanılan serolojik testler rose bengal, STA ve brucella capt testleridir.Bu testlerin duyarlılıkları hem kendi aralarında hem de brusellozun klinik evrelerine göre ciddi olmayan farklılıklar gösterse de temelde %90'ın üzerinde bir duyarlılığa sahip güvenilir tanı yöntemleridir.Çok nadir olarak klinik takiplerde bruselloz düşündüğümüz fakat rose bengal ve STA'nın negatif olduğu durumlarda brucella capt testi pozitif olabilir. Bu nedenle klinik olarak bruselloz düşünülen fakat rose bengal ve STA testleri negatif olan özellikle kronik bruselloz olgularında brucella capt testininde yapılması bu tür olguların tanısında yol gösterici olabilir.
Bakteriyel menenjit tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerinin karşılaştırılması
Menenjit, beyni çevreleyen meningeal zarların ve spinal kordun enflamasyonudur. Günümüzde menenjit vakalarının büyük bir kısmından Haemophilus influenzae (H. influenzae), Streptococcus pneumoniae (S. pneumoniae) ve Neisseria meningitidis (N. meningitidis) sorumlu tutulmaktadır. Menenjit, kraniyum ve spinal kord gibi hayatsal açıdan önemli bölgelerde geliştiğinden önemli morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Hem mortalite hem de nörolojik sekel oranının azaltılmasında erken tanı ve uygun antimikrobiyal kullanımı önemlidir. Bu nedenle bakteriyel menenjitin etyolojik tanısı için Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) kültürü ve Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bakteriyel menenjitin etyolojik tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerini ve bu yöntemlerle etken tespitine etki eden faktörleri araştırmayı amaçladık. Aralık 2009-Nisan 2012 tarihleri arasında kliniğimizde tanı konulan 57 akut bakteriyel menenjit hastası bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar demografik özellikleri, klinik semptom ve bulgulari, predispozan faktör varlığı, muayene ve laboratuvar bulguları, tedavi rejimleri ve gelişen komplikasyonlar, BOS kültürü sonuçları, BOS PCR sonuçları, BOS kültürü ve BOS PCR pozitifliğine etki eden faktörler açısından değerlendirildi. Çalışmaya alınan 57 hastanın BOS kültürlerinden 10 (%17,5) örnekte üreme saptanmış, kalan 47 (%82,5) örnekte üreme saptanmamıştır. Üreme olanların hepsinde S. pneumoniae üremiştir. Bu 10 örneğin hepsinde PCR pozitif olarak saptanmış olup, PCR?da da kültür ile aynı etken saptanmıştır. Alınan 57 BOS örneğinden 34?ünde (%59,6) PCR pozitifliği saptanmış olup kalan 23 (%40,4) örnekte PCR negatif olarak saptanmıştır. PCR pozitif 34 örneğin 33?ünde (%97,05) S.pneumoniae saptanmışken, sadece 1 (%2,95) örnekte N. meningitidis saptanmıştır. Örneklerin 23?ünde (%40,4) kültür ve PCR negatif olarak bulunmuştur. Kültürün pozitif, PCR?ın negatif olduğu örnek saptanmamıştır. Sonuç olarak; çalışmamızda mortalite ve sekel oranları çoğu yayına göre daha düşük bulunmuş olsa bile, menenjitler komplikasyon ve mortalite oranı yüksek bir hastalık grubudur. Bu hastalarda erken tanı ve tedavi prognoz ve sekellerin önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Kronik hepatit B tedavisinde yeni yanıt göstergelerinin eşliğinde antiviral ilaçlara yanıt oranlarının değerlendirilmesi
Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu global bir sağlık problemi olup HBV viralreplikasyonu artan morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Ülkemizde ve dünyada yeniantiviral ilaçlar kullanıma girmiş olmasına rağmen mevcut antiviral ajanlarla hedeflenenHbsAg kaybına henüz ulaşılması zor görünmektedir. Kronik hepatit B (KHB)enfeksiyonunda tedaviye yanıtı etkileyen konak ve virüse ait çok sayıda faktör bulunmaktaolup bunlar tedavi kararını verirken önem taşımaktadır. KHB tedavisinde tedaviye yanıtıngöstergeleri henüz net olarak ortaya konmamış olup her geçen gün bu konuyla ilgili yenifikirler ortaya atılmaktadır. Tedaviye yanıt göstergelerinin kalıcı virolojik yanıt üzerineolan etkileri de net olarak tanımlanmamıştır. Tedaviye yanıt göstergeleri içinde sontanımlananlardan biri de HbsAg ve HbeAg'nin kantite edilerek değerlendirilmesi fikridir.Bu tez çalışmasında KHB enfeksiyonu nedeniyle tedavi verilen hastalarda kullanılanantiviral ilaçların etkinliğinin değerlendirilmesi, tedavi aylarına ait yanıtların birbirleriyleolan ilişkileri ve kalıcı yanıtın göstergelerinin belirlenmesi gibi yeni yanıt göstergelerininincelenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışma 1 Nisan 2007-31 Aralık 2010 tarihleri arasında KTÜ Tıp FakültesiEnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi.Çalışmada kronik viral hepatit B tanısıyla enfeksiyon hastalıkları polikliniğinde takipedilen ve tedavi endikasyonu alan hastalardan, potent oral antiviral tedavi başlanmış olanhastaların yanıtlarının değerlendirilmesi planlandı. Hastaların takiplerinde 12.hafta,24.hafta, 48.hafta, 96.hafta ve 144.haftaya ait virolojik, biyokimyasal ve serolojik yanıtlarile bu yanıtların birbirleriyle olan ilişkileri değerlendirildi. Yeni yanıt göstergeleri erkenvirolojik yanıt (EVR) pozitifliğinin 48.hafta sonu yanıtın öngördürücüsü olabilirliği, HbeAg pozitif hastalarda HbeAg seviyelerindeki düşüş ile HBV DNA düşüşü arasındakiilişkinin değerlendirilmesi olarak belirlendi. Elde edilen veriler SSPS programınaaktarılarak değerlendirildi.Çalışmaya 72 entekavir (ENT) ve 45 tenofovir (TDF) başlanmış toplam 117 hastadahil edildi. Hastaların 12.hafta, 24.hafta, 48.hafta, 96.hafta, 144.haftaya ait virolojik yanıtoranları ENT verilen grupta sırayla %95.8, %20.8, %68, %75.4, %66.7 iken TDF verilengrupta sırayla %86.6, %20, %71.1, %78.6 olarak saptandı ve her iki grup arasında yanıtoranları açısından anlamlı fark saptanmadı. Hastaların %92.3'ünde EVR(+)'liği saptanmışolup bu hastalardan %72.2'sinde 48.hafta sonunda cevap elde edilmiştir. 12. haftadakiHBV-DNA seviyesindeki azalma ile 48.haftadaki yanıt arasında anlamlı ilişki saptandı(p=0.023). HbeAg(+) 62 hastanın tedavi öncesi-tedavinin 24.haftası ile 24.hafta-48.haftaHBV DNA düzeylerindeki düşüşle HbeAg titrelerindeki düşüş arasında anlamlı ilişkisaptandı ( r=0.32 p=0.017, r=034 p=0.01).Sonuç olarak, KHB tedavisinde potent antiviraller arasında etkinlik açısından birfark saptanmazken, IFN bazlı tedavilerde yanıt öngördürücüsü olarak kullanılan EVR yani12.haftadaki HBV DNA'daki log düşüşünün oral antiviral ajanlarda da yanıt göstergesiolarak kullanılabileceğini göstermektedir. Ayrıca HbeAg(+) hastalarda, HbeAgtitrelerindeki düşüş ile HBV DNA seviyelerindeki düşüş arasında pozitif korelasyonsaptanması ile HbeAg titre takibinin yeni bir takip parametresi olarak kullanılabileceğitespit edildi.
Santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonlarında risk faktörleri
ÖZET Amaç: Santral venöz kateterler (SVK) başta yoğun bakım üniteleri (YBÜ) olmak üzere birçok serviste farklı endikasyonlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. SVK ilişkili komplikasyonların en önemli nedenlerinden birisi olan kan dolaşımı enfeksiyonları hastaların hastanede yatış sürelerininin uzamasına, sağlık personellerinin iş yükünün artmasına, maliyet artışına ve ciddi oranlarda mortaliteye neden olmaktadır. Çalışmamızda SVK ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonları (SKİ-KDE) gelişiminde risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Hastalar ve Yöntem: Hastanemizde takılan SVK ile ilgili bilgiler dokuz aylık sürede prospektif olarak toplandı. SKİ-KDE gelişen grup ile kontrol grubunda risk faktörleri karşılaştırıldı. Bulgular: İki yüz seksen bir hastaya takılan 356 SVK toplamda 5667 kateter günü takip edildi ve kateterizasyon süresi ortalama 15,9 ± 12,7 gün bulundu. Kırk altı (% 12,9) vakada SKİ-KDE tespit edildi. SKİ-KDE hızı 1000 kateter gününde 8,12 hesaplandı. Çok değişkenli analizde ileri yaş ve kateterizasyon süresinin uzaması SKİ-KDE gelişiminde bağımsız risk faktörü olarak bulundu. En sık izole edilen etkenler koagülaz negatif stafilokok (% 15,2), Candida spp. (% 13) ve Klebsiella pneumoniae (% 13) idi. Sonuç: Bu çalışma ileri yaşın ve kateterizasyon süresinin SKİ-KDE gelişiminde bağımsız risk faktörleri olduğunu göstermiş olup önlenebilir risk faktörlerinin bulunması sağlık personelinin eğitimi ve müdahale çalışmalarının önemini ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: santral venöz kateter, bakteriyemi, enfeksiyon, risk faktörleri
Kırım kongo kanamalı ateş hastalarında endotel disfonksiyonunun değerlendirilmesi
Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA), Crimean-Congo hemorrhagic fever virus (CCHFV) ile oluşan, temelde ateş ve kanama ile seyreden mortalitesi %3-30 olarak bildirilen bir hastalıktır. Mortalitenin en önemli nedeni masif kanamalardır. Hastalığın patogenezi ve kanamanın nedeni tam olarak bilinmemektedir. KKKA patogenezinde endotel anahtar rol oynamaktadır. Endotelin hemostaz ve tromboz mekanizmasında önemli bir yeri vardır. Çalışmamızda KKKA hastalarında endotel disfonksiyonunun serumdaki belirteçlerinin [asimetrik dimetil arjinin (ADMA), endotelin-1 (ET-1), trombomodülin (TM), von Willebrand faktör (wWf) ve hücrelerarası adezyon molekülü-1 (ICAM-1)] araştırılması, kanama ile olan ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Nisan 2008 ile Eylül 2011 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı?nda KKKA tanısı ile izlenen 36 kanaması olan ve 37 kanaması olmayan hasta alındı. KKKA tanısı T.C. Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezince doğrulandı. Kontrol grubu olarak da 29 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların rutin biyokimyasal ve hematolojik testleri de hastanemiz biyokimya laboratuarında, endotel disfonksiyonu belirteçleri ise biyokimya araştırma laboratuarında çalışıldı. Elde edilen veriler SPSS programına aktarılarak istatistiksel analizler yapıldı. Anlamlılık düzeyi de p<0,05 olarak alındı. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 45,1±16,8 olup, hastaların %53.4?ü kadındı. Kontrol grubunun yaş ortalaması 41,1±11,3 olup, gönüllülerin %44.8?i kadındı. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ateş, halsizlik ve yaygın vücut ağrısı en sık başvuru semptomu olarak tespit edildi. Konjunktival hiperemi ve hematüri bulguları kanamalı hastalarda, kanamasız hastalara göre anlamlıderecede daha fazla görüldü. Kanamalı hastalarda PT, aPTT, INR, D-dimer, AST, LDH, CPK ve myoglobin değerleri yüksek, trombosit sayısı ise düşüktü. Tüm değerler istatistiksel anlamlı idi. Hastaneye başvuruda hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu 95 arasında ADMA, ET-1, TM, vWf ve ICAM-1 seviyeleri arasında anlamlı fark vardı(p<0,05). Kanamalı ve kanamasız gruplar arasında ise sadece TM ve vWf arasındaki fark anlamlı bulundu (p<0,05). Klinik takibin 5. gününde ise gruplar arasında ICAM-1 haricindeki diğer dört biyobelirtecin farkları anlamlı idi (p<0,05). Belirli cut-off?un üzerindeki ve altındaki değerlerde biyobelirteçlerin farklı oranlarda duyarlılık ve özgüllüklerle kanamayı göstermeleri açısından anlamlı oldukları görüldü. Biyobelirteçlerler ayrı ayrı ele alınarak yapılan korelasyon analizlerinde bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerle aralarında anlamlı olarak negatif ve pozitif korelasyonlar vardı. Elde ettiğimiz bulguları özetleyecek olursak; çalışmamızda serum ADMA seviyeleri endoteldeki hasarın henüz şiddetli olmadığı günlerde düşük iken, ilerleyen günlerde endotel hasarının şiddeti ile doğru orantılı olarak artmaktadır. ET-1 düzeyleri ise hastaneye başvuruda KKKA hastaları için endotel hasarının iyi bir göstergesidir. Ancak kanamayı göstermesi açısından erken bir prediktif değeri yoktur ve endotel hasarının şiddeti ile korele olarak düzeyleri artmıştır. TM bu biyobelirteçler arasında endotel hasarınıgöstermede en göze çarpan biyobelirteçtir. TM, hastalığın başlangıcında endotel hasarına cevap olarak kogülasyonu engellemede kullanıldığı için azalmaktadır. Ancak hastalığın ilerleyen günlerinde hasarlanmanın derecesi ile doğru orantılı olarak düzeyi artmıştır. vWf KKKA hastalarında endotel hasarının şiddetini ve buna paralel olarak hastanın kanamalıseyredebileceğini göstermede iyi bir biyobelirteçtir. ICAM-1 ise hastaneye başvuruda KKKA? nde endotel hasarını göstermede iyi bir gösterge olmasına rağmen, kanamayıgöstermede yetersizdir. Sonuç olarak; KKKA hastalığında endotel disfonksiyon belirteçlerinin düzeyleri endoteldeki hasarla orantılı olacak şekilde değişmektedir. Özellikle hafif endotel hasarının olduğu dönemlerde ADMA ve TM düzeylerinin kontrol grubundan düşük olduğu halde, hasarın şiddeti ile birlikte artmasının nedenlerinin daha ayrıntılı çalışmalarla açıklanması, bu hastalığın patogenezi ve tedavisi için yol gösterici olacaktır.
Kronik hepatit B'ye bağlı karaciğer hasarı ve HBV DNA düzeyi ile hbsag ekspresyonu arasındaki ilişki
Amaç: Kronik Hepatit B (KHB) tüm dünyada önemli bir sağlık sorunudur. Son yıllarda serum HBsAg kantitasyonunun hepatit B virüsü enfeksiyonunun monitorizasyonunda kullanılabileceğine dair veriler artmıştır. Bu çalışmada KHB'nin doğal seyrinde HBsAg düzey değişikliklerini değerlendirmek ve HBsAg düzeyi ile HBV DNA düzeyi ve karaciğer histopatolojisi arasındaki korelasyonu belirlemek amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya 06 Ağustos 2016-07 Haziran 2017 tarihleri arasında hastanemizin Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı polikliniği ve İç Hastalıkları AD Gastroenteroloji Dal polikliniğine başvuran, kronik hepatit B tanı kriterlerine uyan, takip ile tedavi kararı açısından başvuru tarihinden önceki son 1 yıl içinde ve başvuru sonrasında karaciğer biyopsisi yapılmış ancak tedavi almamış gönüllü ve 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Hastalardan alınan serum örneklerinde HBsAg düzeyleri Elektrokemilüminesans yöntemi ile araştırıldı. Bulunan sonuçlarının, serum HBV DNA düzeyi ve karaciğer biyopsisi ile saptanan HAI ve fibrozis skoru ile korelasyonu analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 66 hastada serum HBsAg düzeyi ile cinsiyet, serum ALT düzeyi, HAİ düzeyi arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=351, p=365, p=0.062). Hastalarda serum HBsAg düzeyleri ile yaş arasında negatif, orta güçte, anlamlı olmayan ilişki saptandı (r=-286, p=0.02). Hastaların HBsAg düzeyi ile fibrozis skorları arasında pozitif, orta güçte, anlamlı bir ilişki (r=0.386, p=0.001) saptanırken, HBV DNA düzeyi ile pozitif, güçlü düzeyde ilişki (r=0.740, p<0.001) saptandı. Tartışma: Bu çalışmada serum HbsAg düzeyi ile HBV DNA düzeyi ve fibrozis ağırlığı arasında korelasyon olduğu saptandı. Bu sonuçlar, serum HbsAg kantitasyonunun fibrozis ağırlığını öngörmede ve HBV reaksivasyonunu gösteren tanısal belirteç olarak kullanılabilirliğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Hepatit B virüsü, kantitatif HBsAg, fibrozis, HBV DNA
Streptococcus pneumoniae enfeksiyonu için risk faktörü taşıyan erişkinlerde nazofaringeal pnömokok taşıyıcılığının araştırılması ve serotip dağılımının belirlenmesi
Amaç: İnvaziv pnömokok hastalığı insidansı ve mortalitesi, 65 yaş ve üstü kişilerde genel topluma göre çok daha yüksek görülmektedir. Hastalıktan korunmanın en etkili yolu aşı yaptırmaktır. Çocukluk çağı konjuge pnömokok aşılarının yaygınlaşması ve erişkin yaş grubunda aşının kullanıma girmesi ile hastalığın insidansı ve serotip dağılımı değişmiştir. Nazofaringeal taşıyıcılık hastalık oluşma patogenezinde ilk ve en önemli aşamalardan birisidir. Bu çalışma ile pnömokok enfeksiyonu için risk taşıyan, huzurevinde yaşayan 65 yaş ve üstü erişkinlerde pnömokok taşıyıcılık oranı ve serotip dağılımının belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Narlıdere Huzurevinde yaşayan ≥65 yaş kişilerden pnömokok taşıyıcılığı araştırmak için nazofaringeal sürüntü alındı. Alınan örneklerden kültür yapılıp koloni görünümü, optokin duyarlılığı ve safrada erime testi sonuçlarına göre pnömokok tanımlandı. Pnömokok taşıyıcılık oranı ve taşıyıcılık için risk faktörleri belirlendi. Kapsül şişme reaksiyonu kullanılarak izole edilen pnömokokların serotipi belirlendi. Bulgular: Çalışmaya katılan 341 kişiden 10'unda pnömokok izole edildi ve pnömokok taşıyıcılık oranı %2.9 olarak hesaplandı. Pnömokok kolonizasyonu açısından risk faktörü olarak, ileri yaş, immunkompromize durum ve kronik böbrek yetmezliği belirlendi. İzole edilen pnömokokların serotipleri 7F, 23F, 10, 11, 15. 17, 20 ve 33 olarak belirlendi. On üç değerli konjuge pnömokok aşısının kapsayıcılığı %20 olarak saptandı. Tartışma: Bu çalışma sınırlı bir grupta yapılmış ve pnömokok taşıyıcılığı oranı düşük bulunmuş olmasına karşın, konjuge pnömokok aşısı dışı serotiplerin taşıyıcılıkta ağırlıkta olması önemli bir bulgudur. Ayrıca ileri yaş olma ve immunkompromize olma pnömokok taşıyıcılığı açısından risk faktörü olarak saptandı. Pnömokok aşı kapsayıcılığını değerlendirmek üzere benzer çalışmaların risk altındaki farklı erişkin gruplarında yapılması, serotip kaymasının izlenebilmesi için belli aralıklarla tekrarlanması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Streptococcus pneumoniae, taşıyıcılık, erişkin, serotip, pnömokok aşısı
Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde yatan hastalarda izeole edilen gram negatif bakteriler ve antibiyotik direnci
ÖZET Gram negatif bakteri (GNB)'lerde antibiyotik direnci tüm dünyada artmaktadır. Çalışmamızda yatan hastalardan izole edilen GNB'lerin bazı antibiyotiklere karşı direnci değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı ampirik antibiyotik tedavisi için yol gösterici sonuçlar elde etmekti. Diyarbakır, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Mayıs 2003 ile Nisan 2005 yıllan arasında klinik örneklerden izole edilen 898 GNB toplandı. Antibiyotik direncini saptamak için mikrodilüsyon yöntemi kullanıldı. E. coli (282), Enterobacter spp. (215), P. aeruginosa (101), Klebsiella spp. (95), S. maltophilia (69) ve Acinetobacter spp. (52) en sık izole edilen GNB'lerdi. Tüm izolatlarda antibiyotik direnç oranları seftriaksona % 73, sefotaksime % 68, seftazidime % 63, trimetoprim-sulfametaksazole % 60, siprofioksasine % 51, amikasine % 20, imipeneme % 3 ve meropeneme % 2 idi. Bu hastanede 3. kuşak sefalosporine, trimetoprim-sulfametaksazole ve siprofioksasine karşı direnç diğer antibiyotiklere göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak uygun ampirik antibiyotik tedavisi için her hastanenin kendi direnç oranlarını izlemesi gerekmektedir. Surveyans çalışmaları ampirik tedavi yaklaşımı için yol gösterici olacaktır. 57
Yoğun bakım ünitesinde yatan hastalardan üretilen staphylococcus aureus'lar için konak risk faktörlerinin S.aureus virulans faktörlerinden olan Panton- Valentine Lökosidin(PVL)geninin araştırılması
Amaç: Yoğun Bakım Ünitesine kabul edilen hastaların nazal Staphylococcus aureus taşıyıcılık oranının, taşıyıcılık için risk faktörlerinin, S.aureus suşlarında Panton-Valentine lökosidin (PVL) ve Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) suşlarında Stafilokok kaset kromozom mec (SCCmec) tiplerinin bulunma oranının belirlenmesi planlandı. Bu amaçla YBÜ'ne yatan hastalardan hastaneye yatışlarının ilk 48 saati içerisinde alınan burun sürüntülerinden izole edilen S. aureus için virulans faktörlerinden olan PVL geninin polimeraz zincir reaksiyonu ile gösterilmesi ve S. aureus taşıyıcılığı için konak risk faktörlerinin araştırılması amaçlandıGereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Mart-31 Kasım 2011 tarihleri arasındaki dokuz aylık sürede, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Yoğun Bakımlarında yatan 250 hasta dahil edildi. Hastalardan, hastaneye yatışlarının ilk 48 saatinde (hasta yakınları bilgilendirilerek onay alındıktan sonra, demografik verilerini, kronik hastalıkları ve risk faktörlerini saptamak amacıyla bir form doldurulup) nazal sürüntü örnekleri alındı. S. aureus suşlarının CLSI standartlarına göre identifikasyonu ve metisiline duyarlılıkları saptandı. Üretilen tüm S. aureus suşlarından multiplex polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ile PVL için lukS-PV ve lukF-PV, SCCmec varlığı araştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 250 hastanın 42'sinde (%16,8) S. aureus burun taşıyıcılığı saptandı. Bu S. aureus suşlarının sadece bir tanesi MRSA (%0,4) idi. S. aureus burun taşıyıcılığı açısından yapılan risk analizinde; erkek cinsiyet, insülin kullanımı ve siroz varlığı S. aureus taşıyıcılığını arttıran risk faktörleri olarak değerlendirildi. Sigara kullanımı negatif risk faktörü olarak bulundu. İzole edilen 42 S. aureus suşunun hiçbirinde PVL geni bulunmadı. İzole edilen 1 MRSA suşununun SCCmec tip III olduğu görüldü.Tartışma: Bizim çalışmamızı da destekleyen ülkemizde yapılmış birçok çalışmada MRSA kolonizasyon oranları düşük saptanmıştır. Çalışmamızda MRSA oranı düşüklüğü ve PVL geni taşıyan suşa rastlanmamış olması nedeniyle Amerika Birleşk Devleti`nde ve Avrupa'nın birçok ülkesinde ciddi bir sağlık sorunu olan toplum kökenli metisiline dirençli S. aureus (TK-MRSA) enfeksiyonları ülkemiz için henüz önemli bir sorun oluşturmamaktadır. Toplum kaynaklı enfeksiyonların ampirik tedavisi düzenlenirken bu bulguların göz önünde tutulması ve glikopeptid, lipopeptid veya oksazolidinon grubu antibiyotiklerin ilk seçenek olarak kullanılmaması gerektiği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Staphylococcus aureus, PVL, MRSA, SCCmec
Karaciğer transplantasyonu yapılan hastaların BK virüs yönünden izlemi
Amaç: BK Virüs (BKV)` ün böbrek transplantasyon ve kök hücre alıcılarındaki etkileri net olarak biliniyorken, böbrek dışı solid organ alıcılarındaki etkileri tartışmalı olduğundan karaciğer transplantasyonu yapılan hasta grubunda BKV? yi araştırmayı planladık. Çalışmamızda temel olarak, karaciğer transplantasyonu yapılmış hasta grubunda, transplantasyon sonrası ilk 3 ayda toplanan kan ve idrar örneklerinde, üç farklı yöntemle BKV? nin araştırılması ve karaciğer, böbrek fonksiyonları ve greft disfonksiyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İkincil amacımız ise bu hasta grubunda Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) ile BKV DNA saptama testinin rutinde kullanımının önemini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2011 -31 Aralık 2011 tarihleri arasında DEUTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı karaciğer transplantasyon ünitesinde ardışık olarak karaciğer transplantasyonu yapılan, gönüllü ve 18 yaşından büyük hastalar çalışmaya alındı. Hastalar transplantasyon sonrası ilk 3 ay, 2 haftada bir değerlendirildi. Her değerlendirmede kan ve idrar örnekleri toplanarak PZR ile BKV DNA ve idrarda decoy hücreleri araştırıldı, klinik veriler kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 39 hastadan 5 (% 12.8)? inde BK viremi, 11 (% 28.2)?inde BK virüri ve 13 (%33.3)?ünde decoy hücreleri saptandı. BKV pozitif ve negatif grup arasında demografik veriler, böbrek-karaciğer fonksiyonları, greft sağ kalımı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Kanda BKV DNA pozitifliği standart alındığında decoy hücresi incelemesi ve idrarda PZR ile BKV DNA saptanmasının duyarlılığı her iki yöntem için de % 40 bulunurken, negatif prediktif değerleri decoy için % 88.4, idrarda BKV DNA PZR için % 89.2 olarak saptandı. Tartışma: Karaciğer transplantasyon hastalarında idrarda BKV hangi yöntemle araştırılırsa araştırılsın testlerin negatifliği pozitifliğinden daha değerlidir. Bu testler BKV enfeksiyonlarının dışlanmasında rutinde kullanılabilir ancak pozitiflik saptandığında sonuçların kan BKV DNA PZR sonuçları ile izlenmesi gerekir. İstatistiksel anlamlı fark saptanamasa da, böbrek ve karaciğer fonksiyon testlerinde nedeni açıklanamayan bozulmalar saptandığında, BKV? nin dikkate alınması gereken bir etken olduğu düşünülmektedir. Bu hastalarda rejeksiyon gelişiminde BKV? nin rolünün değerlendirilebilmesi için prospektif daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Polyomavirüs, BK Virüs, BKV, PZR, Decoy, Karaciğer transplantasyonu
Kronik hepatit B'li hastalarda serum neopterin düzeylerinin karaciğer nekroenflamasyonu ile korelasyonu
Amaç: Gama interferon stimülasyonuna yanıt olarak insan makrofaj ve monositlerinden sekrete edilen bir sitokin olan neopterinin, kronik hepatit B enfeksiyonunda karaciğerde nekroenflamasyon ve fibrozis derecesini gösteren bir belirteç olduğunun gösterilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 04 Ocak 2013 - 01 Ekim 2013 tarihleri arasında hastanemizin Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı polikliniği ve İç Hastalıkları AD Gastroenteroloji Dal polikliniğine başvuran, kronik hepatit B tanı kriterlerine uyan, takip ile tedavi kararı açısından başvuru tarihinden önceki son 1 yıl içinde ve başvuru sonrasında karaciğer biyopsisi yapılmış ancak tedavi almamış gönüllü ve 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Hastalardan alınan serum örneklerinde neopterin düzeyleri ELISA yöntemi ile araştırıldı ve bulunan sonuçlar, karaciğer biyopsisi ile saptanan HAI ve fibrozis skoru ile korele edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 64 hastada serum neopterin düzeyleri, yaş, cinsiyet, serum ALT düzeyi ve serum HBV DNA düzeyi arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı (p= 0.07, p=0.329, p=0.101, p=0.134). Hastalarda serum neopterin düzeyleri ile HAI ve fibrozis skorları arasında pozitif korelasyon ve istatistiksel anlamlılık saptandı (p=<0.001, p=0.001). Hastaların 16' sında (%25) HBeAg pozitif, 48'inde (%75) HBeAg negatif saptanırken, hem HBeAg pozitif hem HBeAg negatif hasta grubunda serum neopterin düzeyleri ile HAI ve fibrozis skoru arasında pozitif korelasyon olduğu gösterildi (p=0.009, p=0.034, p=0.002, p=0.011 ). Sonuç ve Öneriler: Kronik hepatit B enfeksiyonunda nekroenflamasyon ve fibrozis gelişimine T lenfositler ve makrofajların rol aldığı immun yanıt yol açmaktadır. Bu immun yanıt sırasında makrofajlardan salgılanan neopterinin karaciğerdeki nekroenflamasyon ve fibrozis varlığı ve derecesini yansıttığı düşünülmektedir. Serum neopterin düzeyi ile karaciğer biyopsisi ile saptanan HAI ve fibrozis skoru arasında pozitif korelasyonun ve istatistiksel anlamlı bir ilişkinin olduğu gösterilmiş olup, neopterinin karaciğerdeki nekroenflamasyon ve fibrozis derecesini göstermede umut vaadeden bir belirteç olduğu düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Neopterin, nekroenflamasyon, fibrozis, hepatit B
The retrospective and prospective analysis of infection agents and antimicrobial therapies in febrıle neutropenic patients with hematologic malignancies
Bu çalışmada Ekim 2005-Ekim 2008 arasında izlenen hematolojik maligniteli febril nötropenik hastalarda gözlenen enfeksiyonlar ve antimikrobiyal tedavilerin incelenmesi amaçlandı. 335 febril nötropenik hasta değerlendirildi.Hastaların % 24.1'inde ateşin nedeni bulunamadı, %20'sinde tanı klinik olarak, % 55.9'unda mikrobiyolojik olarak dökümante edildi. Etken olarak en sık Gram pozitif mikroorganizmalar (%27.8) izole edildi. Gram negatif mikroorganizmaların oranı %25.1, fungusların oranı %18.2 idi. Bakteremi görülme oranı %27.4, en sık izole edilen mikroorganizma Gram negatif mikroorganizmalar (%47.8) idi.Başlangıç ampirik tedavide sefepim, sefoperazon/sulbaktam veya piperasilin/tazobaktam ile monoterapi başlanan veya bunların amikasin ile kombinasyonunun başlandığı atakların değerlendirilmesinde; atakların 43'üne monoterapi, 280'ine kombinasyon tedavisi başlandığı görüldü. Başlangıç ampirik antibakteriyel tedavilerin toplam yanıt oranları; sefepim + amikasin %91.0, piperasilin/tazobaktam + amikasin %89.2, piperasilin/tazobaktam' da %80.6 idi.Antifungal tedavilerin başlanma zamanı tüm antifungaller için ortalama 7.0±4.6 gün idi. Antifungal tedavide, Klasik amfoterisin B (%36.8), Lipozomal amfoterisin B (%9.6), Kaspofungin (%38.2) ve Vorikonazol (%17.6) kullanıldı. Antifungal tedavi modifikasyonu ile ateşin kontrol altına alınma zamanı ortalama 4.4±5.1 gündü. Antifungal tedaviler mortalite açısından değerlendirildiğinde anlamlı fark tespit edilmediÇalışmamızın sonuçları; bu hasta grubundaki enfeksiyonların erken tanımlanması ve gelecek yıllar için yerleşik bir tedavi protokolü oluşturulması konusunda katkı sağlayacaktır. Elde edilen veriler hastaların takip ve tedavilerinin en uygun şekilde yapılabilmesine ışık tutacaktır.
Toplum kökenli alt solunum yolu infeksiyonlarında atipik etkenlerin araştırılması
İmmün yetmezlikli hastalarda invazif fungal enfeksiyon gelişimindeki risk faktörlerinin retrospektif değerlendirilmesi
İmmünsüpresif hastalarda invazif fungal enfeksiyon (İFE) görülme sıklığı giderek artmaktadır. Çalışmamızın amacı hematolojik maligniteli ve non-hematolojik immünsüpresif hasta gruplarında saptanan invazif fungal enfeksiyon tiplerini ve dağılımını karşılaştırmak; invazif fungal enfeksiyon gelişiminde olası risk faktörlerini saptamak; mortaliteyi değerlendirmek; altta yatan hastalıkları karşılaştırmaktır. Bu retrospektif çalışmaya, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi'nde 01 Ocak 2012 ve 1 Nisan 2014 tarihleri arasında İFE tanısı almış, 84 erişkin hasta dahil edildi. Vakaların tanımlanması ve sınıflandırılmasında European Organization for Research and Treatment of Cancer/Invasive Fungal Infections Cooperative Group and the National Institute of Allergy and Infectious Diseases Mycoses Study Group (EORTC/MSG) konsensus grubunun yeniden gözden geçirilmiş kriterlerine göre yapıldı. Bu kriterlere göre endemik mikozlar haricinde olan İFE olguları; "kanıtlanmış" (proven), "olası" (probable), "mümkün" (possible) şeklinde üç grupta değerlendirildi. Elde edilen tüm veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS®) 11 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA®) sistemine aktarıldı. Değişkenlerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Tüm analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Olguların dağılımı; kanıtlanmış İFE (58/84, %69), olası İFE (12/84, %14.2), mümkün İFE (14/84, %16.6) olarak tespit edildi. Kanıtlanmış İFE olgularının %91.3'ü (53/58) invazif kandidiyazis (52 kandidemi ve 1 kandidal mediastinit), %5.1'i (3/58) ise PA olarak saptandı. Ayrıca iki ayrı olguda nazofaringeal invazif fungal tutulum (1/58, %1.7) ve kolonda invazif fungal tutulum (1/58, %1.7) belirlendi. Olası ve mümkün İFE hastalarının hepsi (26/26, %100) PA olarak saptandı. Bilinen İFE risk faktörleri olan immünsüpresif tedavi kullanımı, renal replasman tedavisi ihtiyacı, mekanik ventilasyon ihtiyacı, santral venöz kateter mevcudiyeti, üriner kateter mevcudiyeti, GİS kateter mevcudiyeti, mukozit/diyare/ileus hikayesi, malnutrisyon, kan ürünü transfüzyonu, bakteriyel enfeksiyon, antibakteriyel tedavi, hastane ve yoğun bakım yatış süreleri, nötropeni süresi tüm hastalarda irdelendi. Hematolojik malignite ve non-hematolojik immünsüpresif gruplar arasında, immünsüpresif tedavi kullanımı ve nötropeni süresi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bunun dışındaki parametreler için iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı (p<0.05); bu faktörlerin her iki grubu da etkileyen ortak risk faktörleri olduğu sonucuna varıldı. Çalışmamız genel olarak literatürle uyumlu olmakla birlikte özellikle kaba mortalite oranlarında İK hasta grubunda görülen yüksek mortalite dikkat çekicidir. Yine İFE epidemiyolojisi açısından bölgesel ve hastaya yönelik farklılıkların olabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Verilerimiz sınırlı ve tek bir hastaneye başvuran hastaların verileri olmakla beraber, bu konuyu irdeleyen nadir çalışmalardan biridir. Benzer çalışmaların yapılması İFE epidemiyolojisine, hematolojik ve non-hematolojik kökenli hasta grupları arasındaki farklılıkların aydınlanmasına ışık tutacaktır. Giderek sıklığı artan invazif fungal enfeksiyonların risk faktörlerinin iyi bilinmesi, yeni gelişen tanı yöntemlerinin kullanılması ve multidisipliner yaklaşılması ile değerlendirilmesi gerekmektedir.
Erişkin yoğun bakım ünitelerinde candida albicans ve non-albicans candida nozokomiyal kan dolaşımı enfeksiyonları: Risk faktörleri ve mortalitenin kıyaslanması
Kandidemi, hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde de görülen erken tanı ve tedavisi zor, mortalitesi yüksek olan önemli kan dolaşımı enfeksiyonudur. Kandideminin yüksek mortalite oranları ile seyretmesi nedeniyle kandidemi gelişme riski yüksek hastaların önceden belirlenerek, preemptif veya profilaktik tedavi yaklaşımları uygulanması önemlidir. Kandidemi etkeni olan türler ve kandidemi insidansı yıllar içerisinde ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkedeki hastaneler arasında değişebilmektedir. Kandidemi etkeni en sık C. albicans olarak bildirilirken, son yıllarda non-albicans Candida türleri ile gelişen kandidemi insidansında artış görülmeye başlanmıştır. Bu çalışma 1 Ocak 2011-31 Ağustos 2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi erişkin yoğun bakım ünitelerinde yatan ve kandidemi saptanan hastalarda retrospektif olarak yapıldı. Çalışmaya alınan hastaların epidemiyolojik ve klinik verileri yapılandırılmış formlara kaydedildi. İstatistiksel değerlendirme için T-testi, Mann Whitney U testi, Ki-Kare ve Fisher's Exact analizi uygulandı, p<0.05 olması anlamlı kabul edildi. Çalışmaya 106 kandidemi olgusu alındı: 58'inde (%55) C. albicans, 48'inde (%45) non-albicans Candida türleri izole edildi. Non-albicans türlerden C. glabrata %19 (n=20), C. tropicalis %11 (n=12), C. parapsilosis %7 (n=7), Candida spp %4 (n=4), C. lusitaniae %2 (n=2) olarak belirlendi. C. famata, C. guilliermondii ve C. dubliniensis ise birer olguda izole edildi. Öncesinde azol kullanımı non-albicans kandidemi gelişimi için risk faktörü olarak bulundu, öncesinde kullanılan geniş spektrumlu antibiyotikler ile C albicans ve non-albicans kandidemileri arasında ise risk faktörü açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Çalışmamızda C. albicans ve non-albicans suşlarla gelişen kandidemide hastaların öncesinde antibiyotik kullanımının %99, santral venöz kateter varlığının %87, üriner kateter varlığının %92, total parenteral nutrisyon alma durumunun %68, mekanik ventilatör uygulanımının %44, abdominal cerrahi geçirme durumunun %23 oranlarında olduğu izlendi. Ancak bu parametrelerle non-albicans ve C. albicans kandidemileri arasında risk faktörü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Kandidemi gelişen hastalar altta yatan hastalıkları açısından değerlendirmeye tabi tutulduğunda; diabetes mellitus, kronik obstruktif akciğer hastalığı, hematolojik malignite, solid organ malignitesi, solid organ nakli, nötropeni, böbrek yetmezliği, hemodiyaliz durumu ile non-albicans ve C. albicans kandidemileri arasında risk faktörü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Bazı hastalarda eksitus sonrası kandidemi tespit edilmesi nedeniyle antifungal duyarlılık testleri hepsinde çalışılamamıştır. Antifungal duyarlılık 106 kandidemi suşunun sadece 82'sinde (%77) çalışılmıştır. Antifungal duyarlılık testlerinde flusitosin, flukonazol, vorikonazol ve itrakonazol hepsinde çalışılırken, kaspofungin ve amfoterisin B bazı Candida suşlarında çalışılmıştır. Çalışma süresi boyunca üç farklı yöntem ile antifungal duyarlılık çalışıldığından istatistiksel olarak karşılaştırma yapılamadı. Ellisekiz C. albicans suşunun 48'inde (%83), 20 C. glabrata suşunun 12'sinde (%60), 12 C. tropicalis suşunun yedisinde (%58), yedi C. parapsilosis suşunun altısında (%86) antifungal duyarlılık çalışılmıştır. Çalışmamızda az sayıda izole ettiğimiz Candida spp (n=4), C. lusitaniae (n=2) ve birer adet izole edilen C. famata, C. guilliermondii ve C. dubliniensis'in suş duyarlılığı, sayı azlığı nedeniyle değerlendirmeye alınmamıştır. Toplam 106 Candida suşunun 15'inde kaspofungin duyarlılığı, 39'unda amfoterisin B duyarlılığı çalışılmış ve hepsinde duyarlı bulunmuştur. Antifungal duyarlılık testi çalışılan C. albicans ve C. parapsilosis suşlarının hepsi flukonazol, vorikonazol, itrakonazol, kaspofungin ve amfoterisin B duyarlı bulundu. C. glabrata'da; flukonazol %42 duyarlı, %33 doza bağlı duyarlı, %25 dirençli, vorikonazol %50 duyarlı, %25 doza bağlı duyarlı, itrakonazol %50 duyarlı, %25 doza bağlı duyarlı olarak saptandı. C. tropicalis'de; vorikonazol %100 duyarlı, flukonazol %86 duyarlı, %14 doza bağlı duyarlı, itrakonazol %86 duyarlı, %14 doza bağlı olarak saptandı. Yoğun bakım ünitelerimizde kandidemi saptanan hastaların %69'unda ölüm gelişti. Ölenlerin %53'ü non-albicans, %47'si C. albicans ile kandidemi gelişen hastalardı. Non-albicans türlerde mortalite daha fazla izlendi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Yoğun bakım ünitelerinde uzun süreli yatan, santral venöz kateteri olan, uzun süre geniş spektrumlu antibiyotik tedavisi alan, invazif terapötik işlemlerin sık uygulandığı hastalarda kandidemi gelişebileceğinin akılda tutulması ve her merkezin kendi kandidemi epidemiyolojik verilerine hakim olarak, erken ve etkin antifungal tedaviye başlanmasının kandidemi mortalite ve morbiditesi üzerinde olumlu etki oluşturacağı aşikardır. Anahtar kelimeler: Yoğun bakım ünitesi, kandidemi, Candida türleri, risk faktörleri
Gram negatif bakteriyemi etkenleri ve artan antibiyotik direnci
Medikal gelişmelere rağmen son yıllarda bakteriyemi ve sepsis riski artmaktadır. Bunun en büyük sebebi ileri yaş popülasyonunun artması, kronik hastalığı olan kişilerin yaşam sürelerinin uzaması, immünsupresif ilaçların yaygın olarak kullanılmaya başlanması, teşhis ve tedavi amaçlı invaziv girişim uygulamalarındaki artıştır. Tüm dünyada giderek artan antibiyotik direnci ve dirençli bakterilere karşı tedavide kullanılabilecek antibiyotik seçeneklerinin çok kısıtlı olması nedeni ile enfeksiyonların tedavisinde zorluklar yaşanmaktadır. Bu çalışma; Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi'ne başvuran hastalarda saptanan gram negatif bakteriyemilere ait verilerin toplanması ile bir takip protokolü hazırlamak ve ülkemize ait veri tabanına katkıda bulunmak amacı ile yapılmıştır. Sık rastlanan gram negatif bakteriyemi etkenleri olan; Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Enterobacter spp., Pseudomonas aeruginosa, Acinetobacter baumannii'nin hastanemizde son oniki yıllık süreçte dağılımları, sıklıkları ve antibimikrobiyal direnç oranları irdelenmiş olup; uygun antibiyotik seçimi için kılavuz olabilecek veriler araştırılmıştır. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi bünyesinde, Ocak 2004 – Aralık 2015 tarihleri arasındaki oniki yıllık dönemde, mikrobiyoloji laboratuvarına yatan erişkin hastalardan gönderilen 3604 adet kan kültürünün mikrobiyolojik tetkik sonuçları; retrospektif olarak hasta medikal takip ve dokümantasyon sistemi olan Nucleus ve AviCenna programlarından elde edilen veriler doğrultusunda incelenmiştir. Hastane kaynaklı veya toplum kaynaklı ayrımı gözetilmemiştir. Ortalama yaş 64.8 ± 18,0 olarak saptanmıştır. Yaş ortanca değer; 66,0 dır. Hastaların %50,5'i kadın (n=1819), %49,5'i erkektir. (n=1785) Çalışmamızda; dirençli gram negatif bakteriyemi görülme oranları yıllar içerisinde artış göstermektedir [2004 yılı n=90 (%2,5), 2015 yılı n=550 (%15,3)]. Sıklık sırasına göre en fazla görülen gram negatif bakteriler; E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa, A. baumannii, Enterobacter spp dir. İkibinonbeş yılı için; E. coli (%36,0), K. pneumoniae (%21,8), P. aeruginosa (%16,9), A. baumannii (%12,0), Enterobacter spp (%6,0) saptanmıştır. Gram negatif bakteriler arasında GSBL (Genişlemiş spektrumlu β-laktamaz) pozitiflik oranları açısından, K. pneumoniae ve E. coli irdelenmiş olup; son üç yılda GSBL poziflik oranlarında artış olduğu tespit edilmiştir. GSBL pozitif suş oranları E. coli ve K.pneumoniae'da benzerdir. Özellikle K. pneumoniae ve P. aeruginosa'da son üç yılda belirgin artış gösteren karbapenem direnci çarpıcıdır. A. baumannii tüm antibiyotik gruplarına yüksek oranlarda direnç göstermektedir. İkibinonbeş yılı için antibiyotik direnç oranları; amikasin %72,7, imipenem %87,9, meropenem %87,9, levofloksasin %87,9, siprofloksasin %87,9 ve trimetoprim-sulfametoksazol %80,3'dür. Empirik antibiyotik tedavisine erken dönemde başlanması, doğru antibiyotik seçimi ve uygun süre antibiyotik kullanımı önemlidir. Akılcı antibiyotik yönetimi, yeni antimikrobiyal ilaçların geliştirilmesi ve kullanıma girmesi dirençli gram negatif bakteriyemilerin tedavisindeki problemlerin aşılmasında etkili olacaktır. Anahtar Kelimeler: Bakteriyemi, Gram negatif, Direnç oranları, Kan Kültürü
Multipl travmalı hastalarda sağlık hizmeti ilişkili infeksiyonlar; risk faktörleri, mortalite
Politravma; birden fazla vücut alanı veya sistemde hasar meydana getiren kinetik, termal veya kimyasal enerjinin dokulara transferi sonucu oluşan yapısal doku hasarıdır. Günümüzde politravma 40 yaş altı sağlıklı grupta en önemli mortalite nedenidir. Ülkemiz nüfusunun %81,8'inin bu yaş grubunda yer aldığı düşünülürse, politravmatize hasta grubunun tedavi süreci daha da önem kazanmaktadır. Travma nedeniyle yoğun bakım ünitelerine yatan hastaların sıklıkla invaziv tanı ve destek uygulamalarına maruz kalmaları, altta yatan hastalıklarının ağırlıkları, uzun süre yoğun bakım ünitelerinde kalma ve zaman içinde geniş spektrumlu antibiyotiklerin fazla kullanılması sağlık hizmeti ile ilişkili infeksiyon (SHİİ) gelişmesine yol açar. Bu çalışma 13.11.2013 tarih ve 235 sayılı etik kurul kararı ile 01 Kasım 2013-31 Ekim 2014 tarihleri arasında 1 yıllık süre ile Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Anestezi Yoğun Bakım Üniteleri (AYBÜ)'nde (I-II ve III) yapılmıştır. Multipl travma nedeniyle 18 yaş üstü ve 48 saatini yoğun bakımda tamamlamış olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS 16.0 programı kullanılmıştır. Sonuçlarda p değeri <0,05 olanlar anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya kabul edilen 137 hastanın 113'ünün erkek, 24'ünün kadın hasta olduğu ve travmanın en sık nedenini 61 hasta ile (% 44,53) araç dışı trafik kazalarının (ADTK) oluşturduğu görülmüştür. İncelenen 137 hastanın 97'sinde SHİİ görülmüştür. Risk faktörü olarak; entübasyon, mekanik ventilasyon, santral ven kateterizasyonu, nazogastrik sonda uygulanması, sıvı replasmanı, parenteral beslenme saptanmıştır. En sık görülen SHİİ'larının, %52 ile ventilatör ilişkili pnömoni, daha sonra %16,6 ile üriner sistem infeksiyonu ve %16,6 ile santral kateter ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu, %8,3 laboratuvar olarak kanıtlanmış kan dolaşımı infeksiyonu, %3,2 ile cerrahi alan infeksiyonu olduğu saptanmıştır. SHİİ'lere neden olan etkenler incelendiğinde Gram-negatif bakterilerin daha fazla olduğu, Gram-negatif bakterilerden ise Acinetobacter spp ve Pseudomonas aeruginosa türlerinin ilk sırada geldiği tespit edilmiştir. Çalışmamızda; pnömoni ve üriner sistem infeksiyonlarına neden olan etkenler olarak Acinetobacter spp. ve P. aeruginosa türleri tespit edilmiştir. Santral kateter ilişkili kan dolaşımı infeksiyonlarına neden olan mikroorganizmalar ise Acinetobacter spp, Enterobacter faecium ve Stenotrophomonas maltophilia olarak saptanmıştır. Ayrıca cerrahi alan infeksiyon etkeni olarak da Acinetobacter spp. tespit edilmiştir.
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde izlenen yetişkin hastalarda kandidemi olgularının epidemiyolojisi, risk faktörleri, antifungal duyarlılıkları ve mortalite açısından farklılıklarının saptanması
Hastane kaynaklı invazif mantar enfeksiyonları çoğunlukla ağır seyirli, hızlı ilerleyen, tanısı zor ve tedaviye dirençli enfeksiyonlar olmaları nedeniyle ciddi morbidite ve mortalite nedeni olarak bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda kandidemi etkenlerinin ülkeler arası, aynı ülkede yıllar veya hastaneler arasında, gerek insidans gerekse etken spektrumu açısından değişimler gösterdiği tespit edilmiştir. 1 Ağustos 2014 – 31 Mayıs 2016 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yataklı servisler ve yoğun bakım ünitelerinde yatan ve rutin takiplerinde alınan kan kültürlerinde Candida üremesi olan 18 yaş üstü yetişkin hastalar, risk faktörlerinin saptanması, kan kültürlerinden izole edilen Candida'ların tiplendirilmesi, antifungal duyarlılıklarının çalışması, Candida türüne göre hastanede yatış süresi, morbidite ve mortaliteye etkileri açısından prospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaneye yatıştan 48 saat sonra en az bir kan kültüründe Candida spp. üremesi olan ve CDC kriterlerine uygun olarak hastane kaynaklı kandidemi tanısı alan 102 hasta çalışmaya alınmıştır. Demografik özellikleri, altta yatan hastalıkları, risk faktörleri, klinik veriler, mikrobiyolojik verileri, antifungal duyarlılıkları, antifungal ve antibakteriyel tedavileri ve sonuçları çalışma için hazırlanan olgu takip formuna kayıt edilmiştir. Kandidemi insidans hızı 1000 başvuruda 1.22 vaka olarak bulunmuştur. 102 kandidemili hastanın 37 (%36.3)' sinde etken C.albicans iken, 65 (% 63,7)'inde albicans dışı Candida'lar saptanmıştır. C. albicans en sık görülen tür olarak tespit edilmiş olup, bunu C. parapsilosis 23 (%22,5), C.tropicalis 17 (%16,7), ve 4. Sırada da C. glabrata 13 (% 12,7 ) izlemektedir. En sık görülen risk faktörleri sırası ile geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (% 98), üriner kateter varlığı (% 96,1), eşlik eden hastane kaynaklı enfeksiyon varlığı ( %92,2), santral venöz kateter (% 80,4) kullanımı olarak saptanmıştır. Gastrointestinal sistem kanaması C. albicans riskini arttırdığı görülmüştür. Çalışmaya alınan Candida türlerinin hepsine antifungal duyarlılık testi çalışılmıştır ( anidulofungin, kaspofungin, mikafungim, flukonazol, vorikonazol, itrakonazol, flusitozin ve amfoterisin B ). Antifungal duyarlılık testi olarak kolorimetrik mikrodilüsyon yöntemi olan Sensititre Yeast One paneli (TREK diagnostics, Thermofisher, United Kingdom) kullanımıştır. Sensititre Yeast One panelinin değerlendirilmesinde CLSI M27-S4 verileri esas alınmıştır. Buna göre tüm Candida suşları arasında en fazla direnç vorikonazole (%2,9) ve flukonazole (%2,9) bulunmuştur. C. albicans suşlarında hiçbir antifungal ajana direnç saptanmamıştır. Albicans dışı Candidalar'dan C. parapsilosis'in %8,7 flukonazol direnci, %4,3 vorikonazol direnci saptanmıştır. C. tropicalis'in %5.9 flukonazol, %5.9 vorikonazol direnci bulunmuştur. C. krusei'nin %12,5 oranında vorikonazol direnci tespit edilmiştir. Kandidemi ilişkili kaba mortalite oranı ise %79,3 olarak saptanmıştır. Mekanik ventilatör kullanımı, santral venöz kateter kullanımı ve total parenteral nutrisyon desteği alınmasının mortaliteyi arttırdığı halde, diğer risk faktörlerinin mortalite üzerine etkisi olmadığı tespit edilmiştir. Altta yatan hastalıklardan en sık görülen Diabetes Mellitus ve ikinci sırada onkolojik malignite varlığı olarak saptanmıştır. Kandidemi etkeni en sık C. albicans olup bunu C. parapsilosis ve C. tropicalis izlemektedir. Antifungal ajanlara duyarlılığın azalmış olduğu ve intrensek dirençli nadir görülen Candida türlerinin merkezimizde henüz sorun oluşturmadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda saptanan kandidemi risk faktörlerinin, kandidemi gelişme riski olan hastaların önceden belirlenmesinde, preemptif ve profilaktik antifungal tedavi başlanmasında yol gösterici olacağı düşünülmektedir.
Genel cerrahi anabilim dalında cerrahi alan infeksiyonu sürveyansı
Giriş, amaç: Hastane infeksiyonları, hastaların hastanede kalış süresinin uzamasına ve ciddi sosyoekonomik sorunlara yol açmaktadır. Hastane infeksiyonları içinde cerrahi alan infeksiyonlarının (CAİ) önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu çalışmada Genel Cerrahi Anabilim Dalı`nda ameliyat edilen hastalarda gelişen CAİ sıklığı ve risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Hastalar, yöntem: Çalışmaya Şubat - Nisan 2010 tarihleri arasında acil ve elektif ameliyat edilen 469 hasta alındı. CAİ, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Sağlık İstatistikleri ve Ulusal Hastane İnfeksiyonları İzlem Sistemi [National Nosocomial Infection Surveillance (NNIS)] verilerine dayanılarak insizyonel (yüzeyel/derin) ve organ/boşluk olarak tanımlandı. Hastalar hazırlanan ?Cerrahi Hasta İzlem Formu? ile cerrahi alan infeksiyonu açısından postoperatif birinci, ikinci, yedinci,14., 21. ve 30. günlerde muayene edildi. Verilerin istatistiksel analizleri ki kare testi, t test ve ileriye doğru çoklu lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan 469 hastadan 65 (%13.9) 'inde CAİ gelişti. CAİ gelişen hastaların; 39 (%60)'u erkekti, 49 (%75.3)'u fazla kiloluydu, 33 (%50.8)'ünde malinite vardı ve 47 (%72.3)'si antibiyotik profilaksisi almıştı. 226 temiz ameliyatın 18 (%8) `inde, 197 temiz-kontamine ameliyatın 33 (%16.8) `ünde, yedi kontamine ameliyatın ikisinde (%28.6) ve 39 infekte ameliyatın 12 (%30.8) `sinde CAİ saptandı. Operasyon süresi 36 (%55.3) hastada üç saatten uzundu. 55 (%84.6) hastada ilk 24 saat içinde oral beslenme başlandı. 61 (%93.8) hastada üriner kateter vardı ve laboratuar testi bakılan 42 hastanın 22 (%52.3) `sinde alkalen fosfataz ve gama glutamil transferaz yüksekliği vardı. Çoklu lojistik regresyon analizi sonunda cinsiyetin erkek olması, vücut kitle indeksinin yüksekliği, operasyon süresinin uzaması, postoperatif erken oral beslenme başlanmaması, üriner kateter varlığı ve karaciğer fonksiyon testleri yüksekliği CAİ oranlarını arttıran anlamlı risk faktörleri olarak belirlendi.Sonuç: Bu çalışmada hastanemiz Genel Cerrahi Anabilim dalında CAİ sıklığı literatür ile uyumlu bulundu. Ancak özellikle temiz ve temiz kontamine operasyonlarda CAİ oranlarının yüksek olmasında uygunsuz antibiyotik profilaksisinin ve postoperatif izlem sürecindeki sağlık bakımı ile ilgili risk faktörlerinin rol oynadığı saptandı. Bu veriler hastanemizdeki CAİ'nın önlenebilmesi gerekli önlemlerin alınmasını kolaylaştıracaktır.Anahtar kelimeler: Cerrahi alan infeksiyonu, sürveyans, genel cerrahi, risk faktörleri
Santral venöz kateterlerde kullanılan materyaller ile kandidaların biyofilm üretimi arasındaki ilişki
Amaç: Kateter ilişkili kan dolaşım infeksiyonları içinde kandidalar kan kültürlerinde saptanan etkenler arasında dördüncü sıradadır. Bu çalışmada,kandidemi etkeni olan kandida türlerinin in-vitro ortamda ve farklı materyallerden yapılmış santral venöz kateter yüzeyinde biyofilm oluşumu ile yüzey farklılıklarının rolünün araştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmamızda kan kültürlerinden izole edilmiş C.albicans, C.tropicalis, C.parapsilosis ve C.glabrata suşlarında petri de glukozlu sıvı sabouraud besiyeri yöntemiyle slime faktör varlığı çalışıldı. Her kandida türünden slime olumlu birer suş gelişigüzel seçildi. Silikon, karbotan ve poliüretan materyalden yapılmış kateterler 0.5cm uzunlukta kesilerek, 96 kuyucuklu plate kuyucuklarına konarak mI'sinde 107 hücre içeren hücre süspansiyonu ile 37°C'de 72 saat inkübe edildi. İnkübasyon sonrası yıkama işlemlerinin ardından MTT indirgeme reaktivatörü kullanılarak biyofilm içindeki hücre miktarının saptanması için spektrofotometrede 540nm dalga boyunda absorbans ölçümü yapıldı. Kateter yüzeyine tutunan hücreler %2.5'lik gluteraldehit ve %1'lik Osmiyum tetra-okside'le fikse edilerek etüvde kurutuldu. Altınla kaplanarak Scanning elektronik mikroskop ile görüntüler incelendi.Bulgular: Çalışmamızda en fazla C.parapsilosis'in slime oluşturduğu(%83.4), C.albicans ile non-albikans türler arasında slime üretimi açısından anlamlı farklılık olduğu görüldü(p=0.0001). C.albicans, C.parapsilosis ve C.glabrata'nın çalışılan üç kateter türüne de eşit olarak tutunduğu, C.tropicalis'in en az karbotan katetere tutunduğu(p=0.011) ikinci en az silikon katetere tutunduğu(p=0.024) görüldü.Sonuç: Çalıştığımız kateterlerin C.tropicalis dışında birbirlerine üstünlüklerisaptanmadı. Karbotan kateterin C.tropicalis tarafından oluşturulan biyofilme daha dirençliolmasına rağmen diğer türlerle önemli oranda kolonize olduğu görüldü. Çalışmanın sonucunagöz önüne alındığında kateter alımı planlanırken kandideminin sık olduğu ünitelerde eğermaliyet etkinse karbotan kateterin tercih edilebileceğinin uygun olacağı kanaatindeyiz.Anahtar Sözcükler: Biyofilm, Kandida, Kateter.
Hematolojik maligniteli hastalarda SEN virüs sıklığının ve kan transfüzyonu ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç: SEN virüs, kan transfüzyonu ile bulaşan ve hepatit tablosu oluşturabilen bir etkendir. Hematolojik maligniteli hastalar tedavileri sırasında sık olarak kan ürünü almaktadır. SEN virüs açısından risk altında olan bu hasta grubunda viremi sıklığını ve bunun kan ürünü nakil sayısı ile ilişkisini incelemeyi amaçladık.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı servisinde 27.5.2010 ile 27.5.2011 tarihleri arasında yatarak tedavi gören, gönüllü, hematolojik kanser tanılı, kan ürünü almış olan olgular çalışma kapsamına alındı. Kontrol grubuna ise Dokuz Eylül Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı servisinde 27.5.2010 ile 27.5.2011 tarihleri arasında çeşitli tanılar ile yatarak izlenen, gönüllü ve hiç kan ürünü almamış olgular dahil edildi. Olgulardan birer kez örnek alındı ve gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile SEN virüs viremisi açısından değerlendirildi.Bulgular: Hematolojik maligniteli 80 hastanın 30'unda (%37,5) ve kontrol grubundaki 80 olgunun 40'ında (%50) SEN virüs viremisi saptandı. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı(ki kare=2,535, p=0,1). Lenfoma tanısı ile izlenen 26 olgunun 15'inde (%57,7), lösemi ile izlenen 45 olgunun 10'unda (%22,2) SEN virüs bulundu. İki grup arasındaki fark anlamlı olarak bulundu(ki kare =9,088, p=0,003). Nötropenik 38 olgunun 11'inde (%28,8) SENV saptanırken, bu rakam nötropenik olmayan 42 olgunun 19'unda (%45,2) saptandı ve anlamlı bir fark saptanmadı(ki kare= 2,259 p=0,133). Nötropenik olguların yedisinde (%18,4) SEN virüsün H genotipi saptanırken, nötropenik olmayan hastaların ise 17'sinde (%40,5) saptandı. İki grup arasındaki fark anlamlı olarak saptandı( ki kare= 4,621, p=0,032). Bir ile beş kan ürünü almış 28 olgunun 13'ünde (%46,4), altı ile 30 kan ürünü almış 28 olgunun 11'inde (%39,3), 31 ve üzerinde kan ürünü almış olan 24 olgunun ise 6'sında (%25,0) SEN virüs viremisi saptandı. Fakat, gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı(ki kare=2,590, p=0,274).Sonuç: Hematolojik maligniteli hastalarda SEN virüs sıklığı %37,5 olarak saptandı. Kontrol grubu ile arasında fark saptanmadı. Nötropenik hastalarda SEN virüs genotip H viremisi, nötropenik olmayanlara göre düşük saptandı. Bu bulgu virüsün kemik iliğinde replikasyonunu ve beyaz küreler aracılığı ile taşınıyor olabileceğini düşündürdü. Kan ürünü sayısı ile SEN viremisi sıklığının değişmemesi ise zaman içersinde immünitenin gelişiyor olabileceğini akla getirdi.
Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinde ventilatörle ilişkili pnömonideki risk faktörleri, etken dağılımı, antibiyotik duyarlılıkları ve mortalite
Hastane infeksiyonları, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunu olup, morbiditesi ve neden olduğu mortalite ile maliyetten dolayı son yıllarda üzerinde yoğun olarak durulan bir konu haline gelmiştir.Bu çalışmada, Yoğun Bakım Ünitelerinde (YBÜ'lerinde) yatan hastalarda, Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) gelişmesine etki eden risk faktörleri, etken dağılımı, antibiyotik duyarlılıkları ve mortalite belirlenmeye çalışılmıştır.Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Reanimasyon YBÜ'lerinde yatan, mekanik ventilatöre bağlı, iki günün üzerinde izlemi olan, 16 yaş ve üzerindeki hastalar dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler için SPSS 18.0 programı kullanılmıştır. Sonuçlardan p değeri < 0,05 olanlar anlamlı kabul edilmiştir.Çalışmaya dahil edilen 87 hastanın 28'inde (%32,1) VİP gelişmiştir. Mortalite VİP gelişen olgularda %39,3 ve VİP gelişmeyen olgularda ise %33,9 olarak bulunmuştur (p=0,624). YBÜ'nde yatış süresi (p<0,001), mekanik ventilasyon süresi (p<0,001), kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) (p=0,012), hipertansiyon (HT) (p=0,041), trakeostomi (p<0,0001), reentübasyon (p<0,0001) ve nazogastrik sonda (NGS) kullanımı (p=0,006) VİP gelişmesi için risk faktörü olarak saptanmıştır. Lojistik regresyon analizinde reentübasyon (p=0,008) ve trakeostomi (p=0,001) bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir.İzole edilen bakteriyel patojenler arasında en sık Acinetobacter spp. (%54,5) ile Pseudomonas aeruginosa (%30,3) görülmüştür. Acinetobacter spp'nin kolistin direnci %12,5 olup diğer grup antibiyotiklere direnci %80'in üzerinde bulunmuştur. Pseudomonas aeruginosa'nın ise kinolon ve beta-laktam grubu antibiyotiklere direnci %10-20 arasındadır.Sonuç olarak; hastane infeksiyonlarının oluşumu tamamen önlenemez; ancak maliyeti oldukça düşük infeksiyon kontrol programlarının etkin olarak uygulanmasıyla sebep oldukları yüksek ek maliyet, uzamış yatış sürelerini ve mortalite azaltılabilir.
Hematolojik maligniteli olgularda febril nötropeni atakları ve sekonder enfeksiyonlar
Bu çalışmada 01.01.2007- 31.12.2008 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniğinde FEN atağı gelişimi açısından 795 hasta yatışı izlenmiştir. Bin nötropeni gününe düşen FEN atak oranı 74,3 ve 1000 hasta gününe düşen febril nötropeni oranı 24,4 olarak bulunmuştur. Hastalar primer atak ve sekonder infeksiyon olarak ayrı kategorilerde değerlendirilmiş ve 24 aylık izlem sonunda 188 hematolojik maligniteli hastada toplam 366 (% 46) febril nötropeni atağı gelişmiştir. FEN ataklarının % 67,7'sinde klinik veya mikrobiyolojik olarak dökümente infeksiyon görülmüş, bunların % 14,7'lik kısmını kan dolaşım yolu infeksiyonları oluşturmuştur. Tüm patojen izolatların % 57,8'i gram-negatif bakteri, % 39,4'ü gram-pozitif bakteri olarak bulunmuştur. Primer febril nötropeni ataklarının % 24,5'inde sekonder infeksiyon gelişmiştir. Bin nötropeni gününe düşen sekonder infeksiyon atağı oranı 14,6 ve 1000 hasta gününe düşen sekonder infeksiyon oranı 4,8 saptanmıştır. Sekonder infeksiyon atakları gelişen hastaların % 94,5'inde klinik veya mikrobiyolojik olarak dökümente edilmiş infeksiyon saptanmıştır. Sekonder atakların % 32,5'inde gram-negatif bakteriler, % 60'ında gram-pozitif bakteriler etken olarak bulunmuştur. FEN atakları sonrası infeksiyona bağlı mortalite hızı % 9,8 olarak saptanmıştır. Nötropeni süresinin 10 günden uzun olması mortaliteyi 7 kat, MASCC skorunun < 21 olması da mortaliteyi 8 kat arttırmaktadır. Yeni tanı olguların remisyonda olup kemoterapi alanlara göre 9 kat mortal seyrettiği görülmüştür. İnfeksiyon sınıflamasına bakıldığında mikrobiyolojik olarak saptanmış infeksiyon odağı olanlara göre nedeni bilinmeyen ateş tablosundaki olguların 8,9 kat daha mortal olduğu saptanmıştır. Sekonder atak sonrası infeksiyona bağlı mortalite hızı % 27,8 olarak bulunmuş, sekonder ataklar sırasında gelişen mantar infeksiyonlarının mortaliteyi 17 kat arttırdığı görülmüştür. Sonuç olarak hastanemizde hematolojik olgularda primer FEN ataklarında gram-negatif organizmaların öne çıktığı ve GSBL sentez oranının yüksek olduğu, sekonder infeksiyonlarda ise gram-pozitif etkenlere bağlı infeksiyonlarda artış olduğu ve mantar infeksiyonlarının mortalite üzerinde etkili olduğu görülmüştür.
Hastane su ve hava sisteminde Aspergillus spp tayini ve aynı dönemde invaziv pulmoner aspergilloz olguları
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatrik ve Erişkin Hematoloji Servisi, Pediatrik ve Erişkin KİT Ünitesi?de Aralık 20011 ? Temmuz 2012 tarihleri arasında çalışma planına göre hastane havası, su sistemi örnekleri alınarak Aspergillus spp tayini ve aynı dönemli İnvaziv aspergilloz olguları prospektif olarak değerlendirildi. Çalışma planına göre aylık 18 farklı bölgeden hava örneği ve 14 farklı bölgeden su örneği alındı. Sekiz ayda toplam 144 hava örneği ve 112 su örneği alındı. Hava örneklerinde 16 Aspergillus spp üremesi oldu (%11.1). En fazla Aspergillus spp üremesi Pediatrik Hematoloji servisi koridorunda saptanmıştır (%37,50). Hava örneklemelerinde A. fumigatus üremesi Aspergillus alt grupları içinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0,045). Su sistemi örneklerinden toplam 7 Aspergillus spp üremesi saptanmıştır (%6.25) 6 tanesi hasta odası banyo başlığında üremiştir (%85,71). Hava ve su üremelerinin farklı yerlerde olması bize ilk planda kontaminasyonu düşündürmemektedir. Aspergillus alt gruplarında aynı genotipte olan iki A. fumigatus ve iki A.flavus izolatı saptanmıştır, ancak üreme yerlerinin farklılığı nedeni ile çalışmamızda hastane su sisteminden havaya Aspergillus spp sporlarının geçişini destekleyen bulguya rastlanmamıştır. Sekiz ayda İPA tanısı ile izlenen 17 pediatrik, 21 erişkin hasta grubu olmak üzere toplam 38 vaka izlenmiştir, takiplerinde kanıtlanmış İPA tanısıyla izlenen hasta olmadı. Hasta kültürlerinde Aspergillus spp üremesi olmaması nedeni ile mikrobiyolojik olarak; hava ve su örneklerinde Aspergillus spp üremeleri ile hastadan alınan kültür üremeleri arasındaki ilişki incelenememiştir. Olası ve şüpheli IPA tanısıyla izlenen hastalarda, hava ve su örneklerinde aylık üremeler arasında yüzdesel birikimsel olarak istatistiksel anlam bulunamamıştır
Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üreten Escherichia coli'nin neden olduğu toplum kökenli üriner sistem infeksiyonlarında risk faktörleri
Hastane ve toplum kökenli infeksiyonlarda etken olarak önemli rol oynayan Gram-negatif bakterilerde antibiyotiklere karşı direnç giderek artmaktadır. Bu direncin en sık edenlerinden biri de β-laktamaz enzim-GSBL-üretimidir. GSBL üreten mikroorganizmalar sadece hastane kökenli infeksiyonların değil son on yılda toplum kökenli infeksiyonların da önemli etkenleri arasında yer almaya başlamıştır. Toplum kökenli infeksiyonların çoğunluğunu da GSBL pozitif Escherichia coli (E. coli)'nin etken olduğu üriner sistem infeksiyonları (ÜSİ) oluşturmaktadır. GSBL pozitif mikroorganizmaların toplum kökenli ÜSİ'lerde sıklığının artması ampirik oral tedavi seçeneklerini sınırlandırmakta, uygun olmayan tedavi seçenekleriyle maliyeti artırmaktadır. Yapılan çalışmalarla da bu infeksiyonlarla etkilenen hastaların daha çok altta yatan risk faktörleri olan hastalar olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada GSBL üreten E.coli'nin neden olduğu üriner sistem infeksiyonlarında GSBL üretimine yol açan risk faktörlerinin belirlenerek GSBL üretimi ve buna bağlı mortalitenin ve morbiditenin en aza indirilmesini sağlayacak korunma ve kontrol önlemlerini almak amaçlanmıştır. Nisan 2012-Nisan 2013 tarihleri arasında polikliniklerimize ayaktan başvuru yapan ve idrar kültüründe E. coli üremesi olan ve toplum kökenli üriner sistem infeksiyonu kriterlerini karşılayan 103 hasta çalışmaya alınmış, GSBL-pozitif E. coli infeksiyonlu olgular vaka grubu, GSBL-negatif E.coli infeksiyonlu olgular kontrol grubuna dahil edilmiştir. E.coli izole edilen hastaların demografik özellikleri, hastane yatışı, idrar kültürünün gönderildiği poliklinik, daha önceki hastaneye yatış öyküsü, altta yatan hastalıkları, immünsüpresif tedavi alımı, operasyon varlığı, invaziv girişimleri (üriner kateter, sistoskopi, kolonoskopi), geniş spektrumlu antibiyotik alımı, Charlson komorbidite skoru gibi risk faktörleri değerlendirilmiştir. İki grup risk faktörleri yönünden karşılaştırılmıştır. Solid metastatik tümörlü hastalarda (%15,4'e karşılık %2), orta-ağır renal hastalıkta (%26,9'a karşılık %9,8), demansta (%5,8'e karşılık %0) anlamlı farklılık vardır (p< 0,05). Üriner cerrahi öyküsü bulunması durumunda üriner İnfeksiyon gelişmesi vaka grubunda %26,9, kontrol grubunda %9,8 olarak bulunmuş ve istatistiki olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,025). Komplike ÜSİ olanlarda skor puanı daha yüksek saptanması anlamlı olarak saptanmıştır (p<0,05). Tekrarlayan ÜSİ öyküsüne bakıldığında vaka ve kontrol grubunda sırasıyla %44,2 ve %11,8 olarak bulunmuştur. Bu durum istatistiki olarak anlamlıdır (p<0,001). Antibiyotik kullanımı ise vaka grubunda %34,6, kontrol grubunda %11,8 olarak bulunmuş olup anlamlıdır (p<0,05). Komplike ÜSİ-komplike olmayan ÜSİ ile gelen hastalar değerlendirildiğinde Charlson skoru puanı ortalaması komplike olmayanlarda 1,59 iken 2,4 olarak bulunmuştur. Komplike ÜSİ olanlarda skor puanı daha yüksek saptanması anlamlı olarak saptanmıştır (p<0,05). Hastanemize başvuran ve GSBL üreten E.coli nin neden olduğu toplum kökenli üriner sistem infeksiyonlarında risk faktörlerinin saptanması ile bundan sonraki tedavi seçeneklerinin belirlenmesi ve infeksiyon kontrol önlemlerinin alınmasında çalışmamızın yol gösterici olacağını düşündürmektedir. CLSL, GSBL'nin rutin olarak taranması ve bildirilmesini önermemektedir. Ancak bu yaklaşımın ülkemiz koşullarında tanı, tedavi ve infeksiyon kontrol uygulamaları açısından uygun olmadığı kanaatindeyiz. Biz çalışmamızın sonucuna göre GSBL üreten mikroorganizmaların rutin laboratuarlarda araştırılması ve klinisyenlere bildirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Bu GSBL üreten mikroorganizmalara bağlı infeksiyonlarda tedavi başarısı için gereklidir
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi infeksiyon hastalıkları polikliniği'nde takip edilen kronik hepatit c hastalarında ıl-28b gen polimorfizimi ve kalıcı viral yanıt ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Kronik hepatit C'nin standart tedavisi pegIFN+RBV olmasına karşın son yıllarda kullanım için onay almış IFN'lu ve IFN'suz tedavi rejimleri gündemdedir. Tüm tedavi rejimleri için kalıcı viral yanıt tedavi bitiminden 24 hafta sonra saptanamaz HCV RNA düzeyi (<50 IU/ml) olarak tanımlanır. Son yıllarda KVY'ı etkileyen genetik faktörler üzerinde çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu faktörler içinde en çok araştırılan kromozom 19 üzerinde yer alan IL28B gen bölgesinde tanımlanan tek nükleotid polimorfizmleridir. Yapılan çalışmalarda rs12979860 ve rs8099917 major genotipe sahip hastalarda KVY alınma oranı yüksek olarak saptanmıştır. Bu araştırmada Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İnfeksiyon Hastalıkları Polikliniği'nde takip edilen kronik hepatit C hastalarında IL-28B gen polimorfizmi ve kalıcı viral yanıt ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 2006 ile 2013 yılları arasında pegIFN+RBV tedavisi almış ve tedavi bitiminden sonra en az 6 ay süreyle takip edilmiş genotip-1 HCV ile infekte 18-65 yaş arası 40 adet erişkin hasta çalışma için seçildi. Hastalardan genotip analizi için onamları alındıktan sonra kan örnekleri toplandı. Genotip analizleri, hastaların tedavi öncesi biyokimyasal, demografik özellikleri ve tedavi sırasında izlenen özellikleri ile KVY arası ilişki retrospektif olarak değerlendirildi. Hasta grubunda en çok izlenen rs12979860 genotipi CT %60 oranında, en sık izlenen rs8099917 genotipi olan TT ise %57.5 oranında saptandı. Tek değişkenli analizlerde KVY alınan grupta KVY alınmayan gruba göre EVY anlamlı olarak yüksek saptandı. rs12979860 CC genotipte CC dışı genotiplere göre KVY anlamlı olarak yüksek saptandı. rs8099917genotipte TT dışı genotiplere göre EVY ve KVY anlamlı olarak yüksek saptandı. Çoklu değişkenli logistik regresyon analizde KVY ile ilişki rs8099917 TT genotip ve ALT ile anlamlı olarak saptandı. Çalışmamız sonucunda Türk toplumunun IL28B genotip dağılımını saptayarak beyaz ırkın verileri ile uyumlu olduğunu gösterdik. Tedavi öncesinde KVY için öngörüde bulunurken IL28B genotipinin göz önünde bulundurulabileceğini düşünmekteyiz. Ancak her hastayı KVY'ı etkileyen diğer özellikleriyle birlikte değerlendirip tedavi planına hasta özelinde karar vermeliyiz
Cıprofloxacın nefrotoksisitesinin sıçanlarda incelenmesi
Oral ciprofloxacin'in sıçanlarda nefrotoksisiteye neden olup olmayacağı, β-NAG, β2-Microglobülin, mikroalbümin, kreatinin klirensi, BUN, Na, K, pH parametreleri ölçülerek araştırıldı. 0, 4, 7, 14. günler olmak üzere ratlar, her bir grupta 6 sıçanın yer aldığı 4 gruba ayrıldı. 14. Gün grup, 4 ve 7. gün ciprofloxacin verilip 7 gün bekletilerek çalışılan sıçanlardan oluşturuldu. Sıçanlara nazogastrik ile 400mg/kg/gün ciprofloxacin verildi. Her grupta yer alan sıçanlar, çalışma gününün sonunda metabolik kafeslere yerleştirildi ve 24 saatlik idrar, kan ve böbrek örnekleri alındı. 24 saatlik idrar örneklerinde β--NAG (spektrofotometre), β2-Microglobülin (kemilüminisanas), Mikroalbümin (radyoimmünassay), kreatinin (otoanalizatör) çalışıldı. Kan örneklerinden Na, K, BUN, kreatinin (otoanalizatör) çalışılarak kreatinin klirensi hesaplandı. Ciprofloxacin verilmeyen grubun (Grup 1) β-NAG değeri 7.8±1.31 U/L, 4 gün ciprofloxacin verilen grubun (Grup 2) 27.1±5.7 U/L, 7 gün ciprofloxacin verilen grubun (Grup 3) 15.6±2.1 U/L değerine yükselmiş, 7 gün ciprofloxacin verilip 7 gün bekletilen grubun (Grup 4) β-NAG değeri ise 7.5±1.14 U/L değerine düşmüştür. Diğer nefrotoksiste parametrelerinde ve böbrek biyopsilerinde anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Bu sonuçlar, ciprofloxacin'in sıçanlarda erken dönem doza bağımlı olmayan tübüler hasar oluşturarak nefrotoksisiteye yol açtığını göstermektedir. Çalışmamızdan çıkan diğer bir sonuç da; β-NAG'nin ciprofloxacin nefrotoksisitesinin erken dönemde saptanmasında kullanılabilecek bir belirteç olabileceğidir. Sonuçlarımız ciprofloxacin'in nefrotoksisteye neden olabileceğini ve oluşan renal hasarın mekanizmasında tübüler hasarın rol aldığını vurgulamaktadır.
Bruselloz şüphesi olan hastalarda tanı şansının arttırılması ve tanıda kullanılan testlerin karşılaştırılması
Klinik örneklerden izole edilen Stafilokoklarda Makrolid- Linkozamid- Streptogramin B direncinin fenotipik ve genotipik yöntemlerle araştırılması
Amaç: Klinik örneklerden izole edilen stafilokoklarda, MLSB direnç fenotipinin ve dirençten sorumlu genlerin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Mikrobiyolojik yöntemler ve 16S rRNA sonuçlarına göre stafilokok olarak tanımlanan suşlar çalışmaya alınmıştır. MİK agar dilüsyon yöntemi ile eritromisin ve klindamisin yanı sıra vankomisin, linezolid, gentamisin, levofloksasin ve fusidik asit duyarlılıkları belirlenmiştir. MLSB direncini fenotipik olarak saptamak için D test yapılmış ve suşlar indüklenebilir MLSB, yapısal MLSB, MSB ve duyarlı olarak belirlenmiştir. Eritromisine dirençli olan suşlarda, direnç mekanizmalarının saptanması için PCR ile ermA, ermB, ermC ve msrA genleri araştırılmıştır.Bulgular: Elli dört S. aureus ve 28 KNS olmak üzere toplam 82 suş çalışmaya alınmıştır. Metisilin direncine göre 28 suş MRSA, 26 suş MSSA, 14 suş MRKNS ve 14 suş MSKNS olarak tanımlanmıştır. MİK agar dilüsyon testine göre direnç oranları eritromisin %54.9, linkozamid %35.4, gentamisin %45.1, fusidik asid %20.7 ve levofloksasin %53.7 olarak saptanmıştır. D test sonucunda en yüksek oranda yapısal MLSB direnci bulunmuştur. 25 suşta yapısal MLSB direnci (tüm suşların %30.5'i, makrolid dirençlilerin %55.5'i). 15 suşta indüklenebilir MLSB direnci (tüm suşların %18.3'ü. makrolid dirençlilerin %33.3'ü). 5 suşta MSB direnci saptanmıştır. MSB dirençlilerin tümünde PCR ile msrA geni bulunmuştur. Toplamda ermA geninin prevalansı %32.9. ermB %1.2, ermC % 7.3, msrA %6.1 saptanmıştır. Gen kombinasyonu olarak ermA+C %4.9. ermA+msrA %1.2 oranında bulunmuştur. Bir suşta direnç mekanizması belirlenememiştir.Sonuç: Rutin duyarlılık testleri ile belirlenemeyen indüklenebilir MLSB direnci D test ile kolaylıkla belirlenebilir. Bunun sonucunda stafilokokal infeksiyonlarda iyi bir seçenek olan klindamisin kullanımına daha doğru şekilde karar verilebilir. Direnç genlerinin saptanması için hızlı sonuç veren bir yöntem olan PCR kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Stafilokok, MLSB direnci, D test, ermA, ermB, ermC, msrA.İletişim adresi: Dr. Güliz Uyar GüleçAdnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı. Aydın/ Türkiyegulizuyar@yahoo.com
Kistik fibrozisde oluşan solunum enfeksiyonlarında bakteri fenotipik özelliklerinin araştırılması
Amaç: İn vitro koşullarda KF?li ve normal insan epitelyumunun P. aeruginosa ile enfekte edilmesi sonrasında bakterinin fenotipik yapı (biyofilm oluşumu, aderans oluşumu, büyüme oranları) özelliklerindeki değişimlerinin tespit edilmesidir.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda green florasan protein (GFP) transfer edilmiş P.aeruginosa `nın bronşiyal epitelyum hücresi, kistik fibrozis trakeal epitelyum hücresi, normal insan trakeal epitelyum hücresi, kistik fibrozis bronşiyal epitelyum hücresinde kantitatif (fluorometride 485-532 dalga boyunda okutularak) ve kalitatif (florasan mikroskopda) yöntemle aderans tayini yapılmıştır. Mikroorganizmanın büyüme oranları fluorometrede 37 oC de inkübasyonda 485-535 nm dalga boyunda 0, 6, 8, 12 ve 16. saatlerdeki fluoresans değerlerine bakılarak tespit edildi. Kristal viyole boyama yöntemi ile slime üretimine bakıldı. İstatistik yöntemi olarak T-test kullanıldı. P<0.05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: P. aeruginosa? nın normal ve KF trakeal ve bronşiyal epitelyum hücrelerine adherans oranı karşılaştırılmıştır, aynı bölge normal ve KF epitelleri arasında aderans farkı istatistiksel olarak (p<0.05) anlamlı bulunmuştur. GFP P. aeruginosa suşlarının aderanslarının florasan mikroskopda görüntülemesinde aderansda farklılık net olarak belirlenememekle birlikte ilginç olarak IB3 hücrelerinde bakteri morfoloji değişikliği tespit edilmiştir Farklı zaman dilimlerinde tüm hücrelerin büyüme oranları kontrol grubu ve kendi aralarında karşılaştırılmıştır istatiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilememiştir. Buna karşın normal ve KF bronşiyal epitelyum hücrelerinde slime üretiminin KF hücrelerinde normal epitelyum hücresi ve kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştirSonuç: Çalışmamızda P.aeruginosa?nın KF epitelinde aderans ve biyofilm üretimi gibi fenotipik farklılıkların görülmesinin epitelyum yüzey yapısında oluşan yapısal değişikliklerin bakteri aderansına ve muhtemelen bu değişiklikler sonucu oluşan olumsuz ortam veya bu değişikliklere neden olan genetik uyarının bakteri üzerine direkt etkisine bağlı olarak biyofilm üretimini arttırdığını düşündürmektedir. KF? li hastalarda P.aeruginosaenfeksiyonlarının tam olarak tedavi edilememesinin ana nedenlerinden birisinin bakterinin uğradığı fenotipik değişiklikler olabileceği düşünüldü.Anahtar Kelimeler: Kistik Fibrozis, Pseudomonas aeruginosa, Aderans, Biyofilm
Sepsis tanısında moleküler yöntemlerin konvansiyonel yöntemler ile karşılaştırılması
Sepsis Tanısında Moleküler Yöntemlerin Konvansiyonel Yöntemlerle Karşılaştırılması Sepsis, birçok sistemi tutan, özellikle hemodinamik değişikliklere yol açabilen, şok, organ fonksiyon bozukluğu ve yetmezliğine kadar gidebilen öldürücü bir enfeksiyon hastalığıdır. Tüm tıbbi gelişmelere karşın sepsis halen yüksek mortalite ile seyreden bir klinik tablodur.Erken tanı ve tedavi prognozu olumlu yönde belirleyen en önemli etmendir. Etkeni belirleme konusunda günümüzde en sık kullanılan test kan kültürüdür; ancaketkinliği istenilen düzeylerde değildir. Moleküler tetkikler bu konuda geleceği olan uygulamalardır. Bu çalışmada moleküler yöntemlerden polimeraz zincir reaksiyonuyönteminin, sepsis tanısındaki etkinliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza sepsis tanısı konulan 116 hasta dahil edilip, toplamda 232 kan örneği incelenmiştir. Hastaların 74 (%64)'ü erkek, 42 (%36)'si kadın idi. Hastaların yaşları 17- 90 (60,74 ±16.263) arasında değişmekte idi. Çalışmamızda sepsis ataklarındaetken mikroorganizmayı saptama oranı kan kültürü ile %47,4 iken PCR ile pozitif sonuç alınamadı. Tüm hastalardan alınan toplam 232 şişe kan kültürünün 90 (%38,79)'ında üreme saptanmıştır. Kan kültüründe üreyen mikroorganizmaların dağılımı yapıldığında en çok Gram pozitif bakteri üremesi (n:49, %54,44) saptanmış olup, bunları Gram negatif bakteriler (n:32, %35,56) ve Candida spp.(n:9, %9)türleri izlemiştir. En fazla üreyen mikroorganizmalar sırasıyla KNS (%43,3), E.coli(%10) ve Candida spp. (%10) idi. Çalışmamızda hiç bir örnekte PCR pozitifliğine rastlanmamasının nedeni olarak, daha önce yapılmış diğer çalışmalardan farklı bir PCR yöntemi olan klasik PCR yönteminin kullanılmış olmasını düşünmekteyiz. Çalışmamızda kullanılan klasik PCR yöntemi ile örneklerden 16S rRNA geninin çoğaltılamaması ise yeterli bakteri DNAsı bulunmamasına bağlı olabilir. Amplikonlardan nested PCR ile 16S rRNA geninin daha küçük fragmanlarının elde edilebilmesi mümkün olabilir ya da daha önceki çalışmalarda kullanılan Multipleks real time PCR temelli yöntemlerle PCR çalışılması uygun olacaktır
Tigesiklin ve vankomisin antibiyoterapi etkinliklerinin in vitro metisiline dirençli staphylococcus aureus (MRSA) ile oluşturulan biyofilm modelinde karşılaştırılması
Günümüzde yüksek mortaliteye, uzun süreli hospitalizasyona (hastanede yatış) ve artan maliyete yol açan kan dolaşımı enfeksiyonlarının en sık sebebi damar içi kateterlerdir. Tüm kateter ile ilişkili enfeksiyonların %75-90'ını stafilokoklar oluşturur. Koagülaz negatif stafilokoklar (KNS) bu enfeksiyonların %35-50'sinden sorumludur ve plastik kateterlere diğer mikroorganizmalardan daha kolay yapışır. Metisiline dirençli S. aureus (MRSA) ise KNS'lerden sonra ikinci sırada (%15-20) en sık etkendir. Günümüzde antibiyotik direnci önemli bir sorundur. MRSA' ya bağlı kateter enfeksiyonlarında tedavi seçenekleri ise kısıtlıdır. Tigesiklin geniş spektrumlu, iyi tolere edilebilen yeni enjektable glisilsiklin bir antibiyotiktir. Bu çalışmada, in vitro MRSA biyofilm modelinde tigesiklin ve vankomisinin etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık. Bu amaçla silikon disklerde oluşturduğumuz biyofilm tabakası, 24 saat ve antibiyotik kilit tedavisi modelinde beş gün boyunca günlük dört saat süreyle, tigesiklin ve vankomisine maruz bırakıldı. Çalışmanın sonucunda silikon disklerde oluşturduğumuz biyofilm tabakasına, tigesiklinin vankomisinden istatiksel olarak daha etkili olduğu bulundu. Bu sonuca göre kateter enfeksiyonları tedavisinde tigesiklinin iyi bir alternatif tedavi seçeneği olabileceğini düşünmekteyiz.
Tükürükten ayrıştırılan HCV antikorları ile Serum HCV-RNA arasındaki korelasyonun belirlenmesi
Amaç: Tükürükte Hepatit C virusuna(HCV) karşı bulunan antikorlar ile kandaki HCV-RNA ve antikorları arasındaki ilişkiyi araştırmak ve epidemiyolojik çalışmalar ön planda olmak üzere saha çalışmalarında bu yöntemin kullanılabilirliğini saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize başvuran 75 anti-HCV(+) ve 75 anti-HCV(-) olgunun tükürük ve kan örnekleri alındı. Tükürük almak için çeşitli ticari kitler yerine hastaların ağız bakımı için geliştirilmiş olan sünger çubuklar kullanıldı. Alınan örnekler modifiye Ortho HCV 3.0 SAVe ELISA(Ortho Clinical Diagnostics, US) kiti ile çalışıldı. Kan örnekleri ise uygun koşullarda alınıp anti-HCV ve HCV-RNA tetkikleri çalışılmak üzere hastanemiz merkez laboratuvarına gönderildi.Bulgular: Çalışılan 75 anti-HCV(+) hastanın otuzsekizinde(%50,7) HCV-RNA(+), 65(%86,7)'inde tükürük anti-HCV(+) saptandı. Kontrol grubundaki 75 olgudan onunun(%13,3) tükürüğünde anti-HCV(+) saptandı. Serum anti-HCV altın standart olarak kabul edildiğinde tükürük anti-HCV duyarlılığı %86,7 ve seçiciliği %86,7 olarak sonuçlandı. HCV-RNA(+) olan 38 hastanın 36(%94,7)'sında tükürük anti-HCV(+) bulundu. HCV-RNA düzeyi altın standart olarak kabul edildiğinde ise bu testin duyarlılığı %94,7 olarak sonuçlandı.Sonuç: Anti-HCV'nin tükürükte araştırılması oldukça yeni bir tanı yöntemi olup tükürük örneğinin alınması kolay, acısız, hızlı ve daha az teknik ekipman gerektiren bir yöntemdir. Non invaziv bir teknik olması, bulaş riski oluşturmaması, eğitimli personele ihtiyaç duyulmadan kişinin kendi kendine örnek almasına olanak tanıması bu tekniği saha çalışmaları için çekici kılmaktadır. Çalışmamızın duyarlılık ve seçicilik sonuçlarına göre bu yöntem epidemiyolojik araştırmalarda kullanılmaya aday alternatif bir tekniktir. Ülkemizde bu konu ile ilgili yapılan araştırma olmaması, ayrıca hazır tükürük alma kiti kullanılmadan yapılan ilk araştırma olması nedeniyle de ayrı bir yeri bulunmaktadır.
Yoğun bakımlarda kan dolaşım enfeksiyonu gelişen hastalarda maliyet analizi
Amaç: Hastane kaynaklı kan dolaşımı enfeksiyonları (KDE) yoğun bakım ünitelerin (YBÜ)'de yatan genel durumu ağır hastalarda ciddi sağlık problemleri oluşturmaktadır. Bu hastalarda yoğun kemoterapötik ilaç kullanımı yanında yoğun invaziv girişimler uygulanmaktadır. Bu çalışmada santral venöz kateter (SVK) kaynaklı primer KDE ile oluşan ek maliyeti, ek yatış süresini, ek mortalite oranlarının saptanması amaçlandı.Yöntem: Mart 2006- Mart 2008 yoğun bakım ünitelerine yatan primer KDE gelişen hastalarda KDE insidansı, ek maliyet, ek yatış süresi, ek mortalite oranı, sağkalım ve KDE gelişimi üzerine risk faktörlerinin değerlendirildiği bir olgu kontrol çalışması yapıldı.Bulgular: Hastane kaynaklı KDE kümülatif insidansı 13,8 ve insidans yoğunluğu 2,01 bulundu. KDE'ye atfedilen ortalama ek maliyet 19902,44 $, t: 5,579, p=0.000 bulundu. Ek antibiyotik maliyeti toplam 68850,3 $, günlük 4076 $ saptandı. t:9,28 p= 0,00. KDE gelişen grupta ortalama 15,61 gün (t=4.00 p= 0.00) yatış süresinde uzama saptandı. KDE'ye atfedilen olgu fatalite hızı % 15,2 bulundu. KDE gelişiminde lojistik regresyon analizi ile SVK uygulama süresi [ ( exp (B)) 0,837 (%95 CI=0,749- 0,936) ] ve Feeding uygulama süresi [ (exp (B)) 0,841 ( %95 CI=0,781- 0,906 ) bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Sağkalım üzerine hemodiyaliz ([exp (B) ]= 2,919 (CI= 1,469- 5,800)) ve SVK uygulama süresi ([exp (B)= 0,867 ( CI=0,825- 0,911) bağımsız risk faktörü olarak bulundu.Sonuç: Hastane kaynaklı SVK ilişkili KDE gelişen hastalarda maliyette artış, yatış süresinde uzama ve mortalite oranlarında artış olduğu saptandı. Bu sonuçlarla SVK takılırken maksimum koruyucu önlemlerin alınması ve periyodik kateter bakımının iyi yapılmasının nozokomiyal SVK ilişkili KDE'larının önlenmesi için gerekliliğini vurgulamaktadır