Dicle University
Discipline

Nuclear Medicine

Dicle University

64

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer ve rekürren kolorektal kanserli hastaların Tc99m IMMU-4(Fab' fragman) radioimmünsintigrafi ile değerlendirilmesi

Kolorektal malignensiler tüm kanserler arasında sıklık sırasına göre dördüncü, kanser mortalitesi açısından ise akciğer kanserlerinden sonra ikinci sırada yer almaktadır.Günümüzde kolorektal kanserlerin tanı ve takibinde konvansiyonel yöntemlerden en sık kullanılanı bilgisayarlı tomografidir. Ancak rekürren kolorektal kanserli olgularda postoperatif /postradyasyon anatomi değiştiğinden dolayı skar ile rekürrens ya da metastazın ayrımının BT bulgularıyla yorumlanması güçlük oluşturmaktadır.Bu çalışmada primer ve/ veya kolorektal kanserli hastalarda 99mTc anti-CEA (IMMU-4) monoklonal antikor sintigrafisi ile BT bulgularını karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğine başvuran kolorektal kitleli,kolorektal kanser şüphesi olan ve nüks kolorektal kanserli 10'u erkek, 8'i kadın; yaş aralığı 29-78yıl (ortalama yaş: 50.5+13.93 yıl) olan 18 hasta dahil edildi.Bütün vakaların kesin tanıları cerrahi sonrası histopatolojik olarak doğrulandı.18 hastanın 7 tanesi primer kolorektal kanser,8 tanesi rekürren hastalıklı , geriye kalan 3 hastadan 2'si kemik metastazlı olup 1 tanesi de malign melanomlu idi.Hastaların ortalama serum CEA düzeyleri 42.89+155.2 ng/ml olarak saptandı. Hastaların 5'i Duke's B , 10'u Duke's C ve 2 tanesi Duke's D kolorektal adenokanserliydi. Hastalara farklı günlerde batın-pelvik BT ve GE Millenium marka gama kamera kullanılarak 25 mCi (925 MBq) 99mTc -IMMU4 anti-CEA antikoru IV yoldan infüzyon şeklinde verilerek radioimmünsintigrafi çekildi.Enjeksiyon sonrası 3. ve 24. saatlerde anterior ve posterior pozisyonda tüm vücut görüntüleme yapıldı.Pelvis ve batında şüpheli aktivite tutulumu olan vakalarda 3.saatte SPECT görüntüleme uygulandı.RIS'de patolojik aktivite tutulumu saptanmayan bir olgunun postoperatif histopatolojisi malign melanom olarak geldi.Önceden kolorektal kanser tanısı almış 2 olguda rutin kemik sintigrafisi çekiminde femurda artmış osteoblastik aktivite tutulumu saptanması üzerine metastaz olup olmadığının araştırılması için RIS uygulandı.Aynı bölgelerde artmış 99mTc -IMMU4 anti-CEA antikor tutulumunun izlenmesi üzerine bu bölgeler metastaz lehine yorumlandı.Rektal kitlesi olan 2 hastaya yapılan monoklonal antikor sintigrafisinde rektosigmoid bölgede ve rektumda patolojik olarak yorumlanabilecek aktivite tutulumu saptanmasına karşın batın-pelvik BT'leri normal sınırlardaydı. Abdomino-pelvik bölgedeki primer ve rekürren kolorektal kanserlerin tespitinde RIS'in sensitivitesi %93.75,spesifitesi %100,doğruluk oranı %94.4, BT `nin sensitivitesi %87.5, spesifitesi %50, doğruluk oranı %88.8 olarak tespit edildi.Kemik metastazı olan kolon ve primer rektal kanserli iki hastada batın-pelvik BT'lerinde karaciğerde yaklaşık 1.5cm civarında hipodens lezyonlar saptandı.Ancak 99mTc anti-CEA monoklonal antikor sintigrafisinde böbrek , karaciğer ve dalakta fizyolojik aktivite tutulumunun fazla olması nedeniyle BT'de tariflenen karaciğer lezyonları değerlendirilemedi.Hastalar karaciğer biopsilerini kabul etmediğinden dolayı lezyonların histopatolojik olarak malign/benign ayrımı yapılamadı.17 hastanın 15'nin radioimmünsintigrafi ile postoperatif histopatoloji sonuçları uyumlu olarak bulundu. Hastaların serum CEA düzeyleri ile işaretli antikor sintigrafisinde tespit edilen patolojik aktivite tutulumları arasında anlamlı bir fark bulunamadı(p >0,05).Sonuç olarak; teknesyum işaretli anti-CEA antikor fragmanları ile yapılan RIS `in primer,rekürren ve uzak metastazları(özellikle kemik) olan kolorektal kanserlerin tespitinde ve de tüm vücut tarama imkanı sağladığı için BT'den daha duyarlı olduğunu ; bununla birlikte BT'nin de karaciğer metastazlarının tespitinde RIS'den daha yararlı olduğu kanaatine vardık.

Sevda Ar
Dicle University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoid osteomanın intraoperatif lokalizasyonunun belirlenmesinde gama prob uygulaması

Osteoid osteoma, benign ancak ağrılı bir kemik tümörüdür ve nidusun eksizyonu ile tedavi edilir. Erişilmesi zor yerleşimli olduklarından tümörün komplet eksizyonu için ve çevresindeki kemik dokunun gereksiz rezeksiyonunun olmaması için intraoperatif lokalizasyona ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, osteoid osteomanın preoperatif planlamasında ve intraoperatif lokalizasyonunda kullanılan yöntemlerden biri olan intraoperatif gama prob uygulamasının etkinliğini değerlendirmeyi amaçladıkÇalışmaya, klinik ve radyolojik bulgular sonucu osteoid osteoma ön tanısı konmuş ve operasyon planlanan, 10'u kadın, 16'sı erkek, yaş ortalaması 19.6 (6-45 yaş) olan 26 hasta dahil edildi. Tüm hastalar, preoperatif 15-20 mCi erişkin dozu ve çocuklar için azaltılmış dozda Tc99m MDP intravenöz verildikten 3 saat sonra yapılan kemik sintigrafisini takiben operasyona alındı. Tüm operasyonlar gama prob rehberliğinde yapıldı. İnsizyondan önce lezyon bölgesi gama prob sayımlarına göre belirlendi. İnsizyondan sonra lezyon bölgesi ve periferindeki normal kemik doku yüzeyinden ve eksizyon sonrası kaviteden gama prob ile radyoaktivite sayımları alındı. Kavite, radyoaktif sayımları periferindeki normal doku düzeyine yaklaşıncaya kadar genişletildi. Klinik sonuçlar postoperatif ağrı değerlendirmesiyle yapıldı ve eksize edilen kemik doku paraçaları histopatolojik olarak değerlendirildi.Operasyondan önce yapılan üç fazlı kemik sintigrafisi, tüm hastalarda BT'de tariflenen lezyon alanında artmış uptake gösterdi. İntraoperatif olarak, gama prob ile lezyon bölgesi tüm olgularda lokalize edildi. Lezyon periferindeki normal kemik bölgesinden alınan radyoaktivite sayımlarının ortalaması 221.330±91.93 iken, lezyon bölgesinin 897.110±208.088 olarak elde edildi ve aradaki farklılığın anlamlı olduğu görüldü (p<0.001). Lezyon/normal doku oranı ortalama 4/1 idi. Olgularımızda, rezeksiyon sonrası patolojik dokunun eksizyonundan sonra temizlenen kavitede radyoaktivite sayımları ortalama %62 (%30-%90) oranında azaldı. Rezeksiyondan sonra kaviteden alınan radyoaktivite sayımlarının ortalaması 338.111±153.647 olup, bu değer rezeksiyon öncesi lezyon bölgesinden alınan sayımların ortalaması 897.110±208.088 ile karşılaştırıldığında düşük ve anlamlı bulundu (p<0.001Histopatolojik inceleme sonucu 26 hastanın 21'i osteoid osteoma tanısı aldı. Postoperatif, 1 hasta dışında hastaların tümünde ağrıda iyileşme izlendi. Ortalama 18 aylık (8-25 ay) takip periyodunda 1 olgumuzda rekürrens gelişti. Osteoid osteoma dışında 5 olgumuzun 2'si enfeksiyon, 2'si enkondrom ve 1'i osteosarkom olarak tanı aldı. Osteosarkom tanılı olgu hariç, diğer 4 olgumuzda lezyon gama prob tekniği ile başarıyla eksize edildi.Sonuç olarak; Tc99m MDP'nin preoperatif enjeksiyonu sonrasında gama probun intraoperatif lokalizasyonda kullanımı; osteoid osteoma nidusunun operasyon esnasında lokalizasyonuna yardımcı olan, tümörün sınırlı ancak komplet cerrahi rezeksiyonuna rehberlik eden kullanımı basit ve güvenli bir tekniktir.

Osteom
Canan Can
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdrar yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda Tc 99m DMSA sintigrafisi ile saptanan renal skar ile primer vezikoüreteral reflü arasındaki ilişki

Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu ile birlikte bulunabilen vezikoüreteral reflü ve renal skarlaşmanın araştırılması ileride gelişebilecek hipertansiyon ve böbrek yetmezliği gibi komplikasyonların önlenmesi bakımından önemlidir. Bu çalışmanın amacı İYE'li çocuklarda DMSA sintigrafisi ile saptanan renal skar? ile primer VUR arası?ndaki iliş?kiyi değerlendirmek ve DMSA böbrek sintigrafisinde defekt değerlendirilmesinde anterior-anterior oblik görüntülerin katkısını ortaya koymaktır.Gereç- Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya DMSA sintigrafisi ile skar değerlendirmesi amacıyla kliniğimize yönlendirilen, 4-6 ay önce idrar yolu enfeksiyonu geçirmiş ve voiding sistoüretrografi çalışmasında VUR saptanan 179 hasta dahil edildi.Bulgular: DMSA sintigrafisinde 87 (%26.9) böbrekte skar saptandı. Skar saptanan böbreklerin 35'inde (%40.2) global defekt, 52'sinde (%59.8) fokal parankimal defekt mevcuttu. Her iki böbrekte skar dokusu üst polde (%51.9) daha sık olarak izlendi. VSUG'da düşük dereceli (grade I-II) VUR saptanan 92 üreterorenal ünitenin sadece 24'ünde DMSA sintigrafisinde skar mevcut iken yüksek dereceli (III-V) VUR saptanan 137 üreterorenal ünitenin 57'sinde (%41.6) skar mevcuttu. Cinsiyet ile reflüye bağlı skar gelişimi arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). 2 yaş altındaki hastalara ait 38 üreterorenal ünitenin yalnızca 3'ünde (%7.9) skar izlenirken 2 yaş ve üzerindeki hastalara ait üreterorenal ünitenin 84'ünde (%29.5) skar izlendi. DMSA sintigrafisinde posterior- posterior oblik pozisyonda saptanan 35 global defektin 34'ü (%97), 64 fokal defektin 44'ü (%69) anterior - anterior oblik pozisyonda saptandı. Posterior-posterior oblik görüntüde izlenen defekte ek bir defekt anterior-anterior oblik görüntüde saptanmadı. Yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde renal skar oluşumunu belirleyen en önemli risk faktörlerinin yüksek dereceli reflünün mevcudiyeti ile tanı anında 2 yaş üzeri hasta yaşı olduğu saptandı (p<0.01).Sonuç: İdrar yolu enfeksiyonu geçiren VUR'lu çocuklarda DMSA sintigrafisi bulgularına göre reflünün derecesi ve yaş skar dokusu gelişiminde önemli bir risk faktörüdür. DMSA sintigrafisinde alınan anterior-anterior oblik görüntüler parankimal defekt değerlendirilmesinde rutin görüntülemedeki bulgulara ek bir katkı sağlamamaktadır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiRadyonüklid görüntüleme+5
Bilgi Yağcı Akyol
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign Plevral Mezotelyoma ve Asbestoziste F-18 FDG PET-CT, CT VE DTPA Aerosol sintigrafi bulgularını karşılaştırılması

Amaç: Malign plevral mezotelyoma (MPM) plevranın mezotelyal hücrelerinden kaynaklanan, plevranın primer maligniteleri arasında en sık görülen bir kanserdir. MPM asbest maruziyetine bağlı olarak gelişebilmektedir. Asbest maruziyetinde akciğer parankim ve plevrada çeşitli benign ve malign lezyonlar oluşmaktadır. Bu lezyonlar görüntüleme yöntemleri ile gösterilebilmektedir. Bu çalışmada, asbest maruziyetine bağlı oluşan MPM hastalarında plevral kitle ve plevral kalınlaşma F-18 FDG PET-CT ile görüntülenmiştir. Hesaplanan tümörSUVmax/ karaciğerSUVmax değerlerinin, ölçülen plevral kalınlık boyutunun ve DTPA aerosol sintigrafisiyle hesaplanan kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri ile arasındaki korelasyon belirlenmiştir. Ayrıca asbest teması olduğu bilinen hastalar ile hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubu arasındaki kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri karşılaştırılmıştır.Materyal ve metod: Bu çalışmaya MPM tanısı almış ve PET/CT görüntülemesi yapılmış 22 hasta, klinik olarak ve Toraks CT'lerinde Benign Asbestozis saptanan 10 hasta ve kontrol grubu olarak 16 sağlıklı birey olmak üzere 48 kişi dahil edildi. MPM'li hastaların yaş ortalaması 54,55±13,21 (31-83 yaş aralığı), benign asbestozisli hastaların yaş ortalaması 54,70±5,50 (45-62 yaş aralığı), kontrol grubu yaş ortalaması 56,31±582 (43-64 yaş aralığı) idi. MPM ve Benign asbestozisli hastalarda parankim hasarını belirlemek amacıyla Tc-99m DTPA Aerosol Sintigrafisi yapıldı. Kontrol grubu olarak; daha önce DTPA aerosol sintigrafisi yapılan, sigara içme öyküsü olmayan, bilinen sistemik bir hastalığı ve plevral kalınlaşmaya sebep olacak akciğer patolojisi bulunmayan, asbest maruziyeti olmayan sağlıklı bireyler retrospektif olarak değerlendirmeye alındı.Bulgular: MPM (malign plevral mezotelyoma) tutulum lokalizasyonları üst, orta, alt olmak üzere 3 alana ayrılarak her alanın tümörSUVmax/karaciğerSUVmax ile plevral kalınlaşma değerleri ve kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasındaki ilişki Pearson korelasyon testiyle incelendi. Her 3 alanda tümörSUVmax/karaciğerSUVmax ile plevral kalınlaşma değerleri arasında pozitif korelasyon (p<0,001), tümörSUVmax/karaciğerSUVmax kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında negatif korelasyon saptandı (p<0,001). Aynı şekilde her 3 alanda plevral kalınlık ve kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p<0,001). MPM (malign plevral mezotelyoma), asbest temaslı hastalar ile kontrol grubu kapiller epitelyal permeabilite(KEP) değerleri arasında yapılan karşılaştırmada anlamlı farklı olduğu izlenmiştir (p<0,001). MPM'li hastalar değerlendirilip International Mesothelioma Interest Group (IMIG) sistemine göre evrelendirildi. Evre 1-2 birinci grup Evre 3-4 ikinci grup olarak alındı. Bu grupların ortalama KEP değerleri karşılaştırıldı. Gruplar arasındaki KEP değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).

AerosollerAsbestAsbestoz+5
Nurşin Agüloğlu
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sigara içenlerde nazal mukosilier transport hızının 99m Tc-Makroagregat albumin kullanılarak rinosintigrafi ile değerlendirilmesi

Nazal mukosilier klirens solunan havadaki yabancı partiküllerin zararlı etkilerine karşı solunum yollarının korunmasında rol oynayan vücudun önemli savunma mekanizmalarından biridir. Sigaranın nazal mukosilier klirens üzerindeki etkisini araştıran farklı tekniklerle yapılmış birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda bazı araştırmacılar sigaranın nazal mukosilier aktiviteyi bozduğunu bildirirken diğer bazıları ise bunun tersine sigaranın nazal mukosilier aktiviteyi olumsuz yönde etkilemediğini ileri sürmüşlerdir. Biz, bu çalışmada sigaranın nazal mukosilier transport hızı (NMTH) üzerindeki etkisini rinosintigrafi ile araştırmayı amaçladık.Bu çalışmaya 18-55 yaş arasında, sigara içen 48 kişi (8 kadın, 40 erkek) ve sigara içmeyen 30 gönüllü (8 kadın, 22 erkek) dahil edildi. Tüm gönüllüler KBB ve Göğüs hastalıkları uzmanları tarafından muayene edildi. NMTH'nı olumsuz yönde etkileyebilecek nazal, paranazal ve sistemik hastalıkları olanlar, 18 yaşından küçükler ve gebeler çalışmaya alınmadı. Tüm vakalara 99mTc-MAA ile rinosintigrafi yapılarak NMTH'ları hesaplandı. Rinosintigrafi ile ölçülen NMTH larının tekrarlanabilirliğini göstermek için 13 sağlıklı gönüllüye aynı gün içinde birkaç saat arayla iki çekim yapılarak iki kez NMTH'ları hesaplandı.Sigara içenlerde ortalama NMTH'ı 5,7 ± 3,1 mm/dk, kontrol grubunda ise 9,2 ± 3 mm/dk olarak hesaplandı. Yapılan istatistik analizde sigara içenlerin NMTH'ları kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.0001). Çift çekim yapılan 13 kişide birinci çekimde hesaplanan ortalama NMTH'ı 7,9 ± 3,4 mm/dk, ikinci çekimde ise 7,7 ± 3,3 mm/dk olarak bulundu. Bu iki değer karşılaştırıldığında arada istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca sigara içenlerde ölçülen NMTH'ları ile sigara içme yılı, günlük içilen paket sayısı ve paket/yıl arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak, rinosintigrafi testi tekrarlanabilir NMTH sonuçları vermektedir. Bu çalışmada elde ettiğimiz bulgular Sigara içmenin NMTH'nı azalttığını göstermiştir (p<0.0001).

Mukosilyer temizlemeNazal mukozaRadyonüklid görüntüleme+2
Yusuf Dağ
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanserli hastalarda kemik metastazlarının belirlenmesinde kemik sintigrafisi ile kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz düzeylerinin karşılaştırılması

Giriş ve amaç: Hayatı tehdit eden bir sağlık sorunu olan kanserlerin takibinde metastazların erken tespiti önemlidir. Kanserlerin kemik metastazlarının belirlenmesinde kemik sintigrafisi önemli bilgiler veren ve öncelikle tercih edilen bir yöntemdir. Bu çalışmamızda kemik sintigrafisiyle iskelet sisteminde metastaz saptanan hastalarda, kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerlerinin kemik sintigrafisi bulguları ile uyumunu göstermeyi amaçladık.Materyal metod: Patolojik olarak kanser tanısı almış 92 hastaya rutin Tc-99m HDP ile kemik sintigrafisi çekildi. Hastaların kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerleri çalışıldı.Bulgular: Doksan iki hastanın 54'ünde kemik sintigrafisinde kemik metastazı tespit ettik, 92 hastanın 38'inde ise metastaz tespit etmedik. Sintigrafik olarak kemik metastazı saptadığımız hasta grubu ile kemik metastazı saptamadığımız hasta grubu arasında kemik spesifik alkalen fosfataz ve total alkalen fosfataz değerleri açısından anlamlı fark bulduk (p<0.001). Ancak kemik metastazı saptanan 54 hastanın 25'inde kemik spesifik alkalen fosfataz ve 54 hastanın 23'ünde de total alkalen fosfataz değerleri normal sınırlarda saptandı.Sonuç: Biz çalışmamızda kanserli hastalarda kemik metastazlarının tespitinde total ALP ve kemik spesifik ALP değerlerinin özgüllüğünü yüksek olarak saptadık (%89.4 ve %92.1). Ancak kemik metastazlarının saptanmasında kemik spesifik alkalen fosfatazın kemik sintigrafisinin yerini alması beklenemez. Kemik sintigrafisi normal olan hastalarda bir sonraki görüntüleme zamanının tayininde kullanılabilir, ani yükselen kan değerleri sintigrafik çalışmanın erken programlanmasını sağlayabilir.

Alkalen fosfatazKemik neoplazmlarıKemik ve kemikler+3
Serdar Altındağ
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Histopatolojik tiplerine göre akciğer kanserlerinde PET/BT'deki SUVmax değerlerinin karşılaştırılması ve küçük hücre dışı akciğer kanserlerinde SUVmax değeri ile klinik evreleme arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Pozitron emisyon tomografisinde (PET) standardize edilmiş uptake değeri (SUV) tümör hücrelerinde F-18 FDG uptake'ni ölçmek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda akciğer kanserlerinin histopatolojik tipleri arasında SUVmax açısından fark olup olmadığını ve küçük hücre dışı akciğer kanserlerinde (KHDAK) SUVmax ile klinik evreleme arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız için olgular retrospektif olarak operasyon öncesi PET/BT çekimi yapılmış ve sonrasında histopatolojik olarak akciğer kanseri tanısı almış hastalardan seçildi. Çalışmaya 90 hasta alındı. Yaşları 27-83 arasında olup ortalama 60,16±10,88 idi. PET/BT görüntülerindeki sonuçlarından tümör boyutları ve SUVmax hesaplandı. KHDAK'li olgularda TNM evreleme sistemine göre klinik evreleme yapıldı. Küçük hücreli akciğer kanserleri (KHAK) ile KHDAK'lerin ve subtipleri arasındaki ortalama SUVmax'ları karşılaştırıldı. KHDAK'lerinde ortalama SUVmax ile nodüler evreleme ve kilinik evreleme arasındaki ilişki araştırıldı.Bulgular: Bu çalışmada, hastalar histopatolojik olarak 17 KHAK, 27 adenokarsinom, 29 skuamöz hücreli akciğer karsinomu, 17 sınıflandırılamayan KHDAK şeklinde dağılım gösterdi. KHAK'deki ortalama SUVmax (11,28±3,44) ile KHDAK'i ortalama SUVmax'ı (15,19±7,52) arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,023). Subtipler arasındaki en yüksek SUVmax değeri skuamöz hücreli kanserde hesaplandı. Skuamöz hücreli karsinom (17,48±8,60), adenokarsinom (12,73±5,26), sınıflandırılamayan KHDAK (11,75±3,85), KHAK (11,28±3,44) şeklinde idi. Birbirleri ile karşılaştırıldıklarında ise aralarındaki farkta istatistiksel olarak anlamlı idi. Skuamöz hücreli karsinom ile KHAK arasında fark (p=0,008), adenokarsinom ile arasındaki fark (p=0,028) ve sınıflandırılamayan KHDAK ile arasındaki fark (p=0,017) olarak bulundu. KHDAK'lerinin SUVmax değeri ile tümör boyutu (5,48±2,42) arasında istatistiksel olarak zayıf derecede (r=,231, p=0,028), SUVmax ile nodüler ve klinik evreleme arasında orta derecede ilişki tesbit edildi. Sırasıyla (r=,302, p=0,009), (r=,319, p= 0,006).Sonuç: Akciğer kanserlerinde subtipler arasında en yüksek SUVmax değeri skuamöz hücreli karsinomda görüldü. SUVmax artışı ile tümör boyutu, nodüler evre ve klinik evre arasında pozitif bir ilişki tesbit edildi. Ancak bu konuda daha geniş ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerNeoplazm evreleri+3
Murat Cengiz
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında SUVmax'ın değeri

ÖZET Amaç: Çalışmamızda, Plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında maksimum standardize uptake value (SUVmax) değerinin önemini ve sitopatoloji sonucu ile korelasyonunu araştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Diyarbakır Eğitim Araştırma Hastaneleri hastalarından her hangi bir endikasyonla 18F-FDG-PET/BT?si çekilmiş olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Nedeni bilinmeyen plevral efüzyonlu kişilerde malignite şüphesi sebebiyle tetkik edilen ve bilinen malignitesi olan hastalar olmak üzere primer patolojisi ayırt edilmeksizin PET/BT raporlarında plevral efüzyonu olan tüm hastalar değerlendirildi. PET/BT raporlarında FDG tutulumu olan ve olmayan plevral efüzyonlu olgulardan sitopatolojik inceleme sonucu olan 21?i erkek 15 ?i kadın toplamda 36 plevral efüzyonlu olgu çalışmaya dahil edildi. PET/BT?deki plevral efüzyon SUVmax değerleriyle sitopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak analiz edildi. İstatistiksel olarak mann whitney U testi ve Chi-kare (?2) testi kullanıldı. Hipotezler çift yönlü olup, p?0.05 ise istatistiksel olarak sonuç anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda yaş ortalaması 54.2 olan 21 erkek, 57.1 olan 15 kadın toplamda 36 plevral efüzyonlu hasta incelendi. Hastaların 21 tanesinin sitopatolojik incelemesi benign (% 58.3),15 tanesinin malign (% 41.7) olarak bulundu. Geriye dönük yapılan incelemede 36 hastanın 20 tanesine plevral biobsi yapılmış olduğu görüldü ve bunlardan 12 mezotelyoma, 5 hasta plevrit, 3 hastanın biobsisi tümör negatif normal plevral doku olarak bulundu. Geri kalan 16 hastanın primer patolojisinin dağılımının ise 7?si akciğer ca, 1 `i pankreas ca, 1?i primeri bilinmeyen adenokanser, 1?i soliter pulmoner nodül nedeniyle takipli hasta, 1 `i tüberkülozis, 5?i malignite şüpheli primeri bilinmeyen plevral efüzyonlu hasta olduğu tespit edildi. SUVmax değeri tüm hastalar arasında en düşük 0,6 ve en yüksek 3,2 olmak üzere total hastaların ortalama SUVmax değeri: 1,55±0,72; benign grubta ortalama SUVmax değeri: 1,47±0,6; malign grubta ortalama SUVmax değeri:1,66±0,8 olarak hesplandı. Çalışmamızda istatistiksel analiz sonuçları plevral efüzyonda SUVmax değerinin malign ve benign ayrımında p = 0,585 olup herhangi bir anlamlı farkın olmadığı görüldü. 5 malign hastada SUVmax <1,0 , 10 malign hastada SUVmax <2,0 ve 5 benign hastada SUVmax >2,0 olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda primer malignitesi olan/olmayan veya primeri bilinmeyen plevral efüzyonlu malignite şüpheli hastalarda plevral efüzyonda SUVmax ile malignite ve benignite arasında doğrudan doğruya direkt bir ilişki saptanmamıştır. Bu nedenle klinik şüphe halinde SUVmax?ı düşük olan hastaların da malign olabileceği, SUVmax?ı yüksek olan hastaların da benign olabileceği göz önünde bulundurularak tanı ve tedavi algoritmi dikkatle yürütülmelidir. Ayrıca plevral efüzyonun malign ve benign ayırımında kullanılacak eşik FDG tutulum değeri(SUVmax) için daha geniş hasta gruplu prospektif çalışmalara gereksinim olduğunu düşünmekteyiz. ANAHTAR KELİMELER: Plevral efüzyon, malign, benign, SUVmax, FDG-PET/BT

Plevra hastalıklarıPlevral efüzyonPlevral efüzyon-habis+1
Deniz Karahan
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer hastalığı yönünden normal´ler ile kronik karaciğer parenkimal hastalıklarında kantitatif dinamik karaciğer perfüzyon sintigrafisi

Mehmet Özgüven
Dicle University
1987
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde Ga-67-sitrat ve Tc-99m tetrofosmin sintigrafilerinin karşılaştırılması

ÖZET Sanayileşmiş ülkelerin çoğunda, malignitelerden ölümlerin en büyük nedeni akciğer kanserleridir. Amacımız küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitratm teşhissel önemini değerlendirmektir. Çalışmamıza küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olan (12'si skuamöz hücreli akciğer kanseri, 2'si adenokanser, l'i indiferansiye büyük hücreli akciğer kanseri) toplam 15 hasta (14 erkek, 1 kadın, yaş ortalaması 61, yaş aralığı 45-75 yıl) dahil edildi. Histopatolojik tişbis bronkoskopik biyopsi, perkutan torasik iğne biyopsisi, cerrahi örnekler ve sputum sitoloji ile kondu. 740 MBq 99mTc-tetrofosmin iv verildikten sonra 20.dk., l.h., 2.h., 3.h. ve 4.h.de anterior ve posterior planar toraks imajlan ve 20.dk. ve 4.h. de SPECT imajlan aldık. 370 MBq 67Ga-sitrat iv verildikten sonra 24h., 48h. ve 72h.lerde anterior ve posterior planar toraks ve SPECT imajlan aldık. Göğüs çevresinde 360°'lik sirküler SPECT uyguladık. Bilgisayarı 64x64 matriks kullanılarak 25 sn'den 64 görüntü alınacak şekilde programladık. Transaxial, sagittal ve koronal SPECT kesitleri planar imajlardaki bulgularla teyit edildi. Planar toraks imajlan üzerinde tümör ve kontrlateral normal akciğerden ilgi alanlan (ROI) çizdik. Bundan tümör/kontrlateral normal akciğer uptake oranlan hesapladık. İstatistik metodu olarak Mann Whimey-U ve Student's t-testi kullandık. P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul ettik. 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitrat ile küçük hücreli olmayan akciğer kanseri teşhisinde planar çalışmada duyarlılık %80 ve %93, SPECT'te %93 ve %100 saptadık. Tümör/kontralateral normal akciğer uptake oranlarını 99mTc-tetrofösmin ve 67Ga-sitrat ile respektiv olarak 1.49±0.342 ve 2.07±1.24 bulduk (p<0.05). Ne 99mTc4etrofosminin 20.dk., l.h., 2.h" 3.h. ve 4.h imajlanndan nede 67Ga-sitratm 24h., 48h. ve 72h. imajlanndan hesaplanan tümör/kontrlateral normal akciğer uptake oranlan arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulamadık(p>0.05). Buna ilave olarak, bir hastamızda, tumoral olmayan hemoptizi alanında 67Ga-sitrat uptake'i izledik. Sonuç olarak küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinin tespitinde 99mTc-tetrofosmin ve 67Ga-sitratın, duyarlılığı yüksek ajanlar olduğu kanaatine vardık. I.l

Akciğer neoplazmlarıRadyonüklid görüntülemeTeknesyum Tc-99m
Ersoy Kekilli
Dicle University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myokardiyal viabilitenin değerlendirilmesinde Tc 99m-MIBI infüzyon ve Tc 99m-MIBI +kısa süreli GİK(glukoz, insülin, potasyum) infüzyon çalışmalarının karşılaştırılması

ÖZET: Revaskularizayon işleminden fayda görecek kişilerin seçiminde canlı myokard dokusunun gösterilmesi önemlidir. Bu çalışmadaki amacımız, bölgesel myokardial viabilitenin gösterilmesinde MİBİ infüzyon ve MIBI infuzyon + GIK infuzyon protokollerinin etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmamıza ekolarında sol ventrikül disfonksiyonu saptanan ; anjiografileri ve treadmil EKG leri yapılmış 21 hasta dahil edildi Tüm hastalara inisiyal Tc 99 MİBÎ infüzyonu ve 2 gün sonra Tc99m MİBİ infüzyon+GİK ( %30 dextroz 50U insulm 80 meq KC1 )infüzyon protokolleri saatte 2-5 ml/kg olacak şekilde 2 saat boyunca uygulandı ve lsaat sonra SPET imajlar alındı., sonuçlar vizüel olarak ve polar mab kullamlarak değerlendirildi MİBİ infüzyon+GİK infüzyon çalışmasında elde edilen TPS ve bölgesel reversibilite indeks sonuçlan, MİBİ infüzyon çalışmasında elde edilen sonuçlarla, mann-Whitney-U testine göre karşılaştırıldı.Bu iki grup arasındaki sonuçlar anlamlı bulundu p<0,05 Sonuç olarak MIBI nfüzyon+GIK infüzyon çalışma protokolü myokardial viabilitenin gösterilmesinde kullanılabilecek bir yöntem olduğu sonucuna vardık. Sonuç olarak: myokardial viabilitenin gösterilmesinde MIBI infüzyon+ GİK infüzyonunun kullanılabileceği sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: myokardial viabilite, Mibi infüzyon, GİK infüzyon, myokard perfuzyon spect 56

Halil Kömek
Dicle University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz adenomlarının değerlendirilmesinde Tc-99m-MIBI sintigrafisinin rolü

Amaç: Bu çalışmada Tc-99m-MIBI kullanılarak yapılan beyin SPECT'in hipofiz adenomlarının görüntülenlenmesinde kullanılıp kullanılamayacağını araştırmayı amaçladık. Materyal Metot: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalında tam konulan ll'i kadın 6'sı erkek ortalama yaşlan 39.7+15.3 (23-71) olan 17 hipofiz adenomu olgusu (4 prolaktinoma, 9 akromegali, 1 TSH sekrete eden adenom 3 Cushing hastalığı) çalışma kapsamına alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuna benzer yaşta ve benzer cinsiyeti olan sağlıklı bireyler alındı(yaş ortalaması 35.5+ 10.7, 22-49 yaş aralığında 5 erkek 12 kadın). Çalışmaya alman tüm vakalara MR çekildi. Hipofiz adenomunun olup olmadığı teyit edildi. Bu çalışmada Tc-99m-MIBI kullanılarak yapılan beyin SPECT çalışması hipofiz adenomu olan grup ile kontrol grubuna uygulandı. SPECT çekim sonrasında hipofiz adenomunun en iyi görüldüğü 4 coronal ve 4 sagital kesit üzerine adenomun tümünü içerek şekilde ilgi alanı (ROI) çizildi ve bu bölgelerden sayım yapılarak sagital kesit ortalama count, coronal kesit ortalama count'u ve her iki kesitin ortalamasından oluşan ortalama count hesaplandı. Ayrıca çizilen ROI'den lezyon çapı belirlendi. Kontrol grubunda da hipofizin görüldüğü alanlardan aynı veriler elde edildi. Kontrol grubu ile vaka grubunun verileri Mann-Whitney-U testi ile karşılaştırıldı. Ayrıca kadın erkek oranlarım karşılaştırmak için ki-kare testi uygulandı. Verilerin arasındaki korelasyonlarının tayini için ise Pearson korelasyon testi uygulandı. Bulgular: Hipofiz adenomu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında gerek yaş gerek cinsiyet dağılımı açısından gruplar arasında fark gözlenmedi. Sagital ROI ortalama çapı ve coronal ROI ortalama çapı hipofiz adenomu olan grupta kontrol grubuna. göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.0001) Sagital kesit ortalama count'u kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (sırası ile 15,20±6,68 ve 9,42±3,45, p<0.001). Coronal ve sagital kesitlerin toplamının ortalamasını yansıtan 63ortalama count ise kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu ( sırasıyla 13,78 ±6,55 ve 9,58± 3,30, p=0.017). Pearson korelasyon testi ile MR ile saptanan adenomun çapı ile ortalama count arasında (r=0.555*p=0.021) anlamlı pozitif korelasyon vardı. Ortalama count ile ortalama sagital çap (ROI çapı) ve ortalama coronal çap arasında anlamlı pozitif korelasyon mevcuttu (sırası ile r=0.651*. p=0.001 ve r=0.748*, p=0.001). Sonuç: l- Tc-99m-MIBI hipofiz adenomlannın görüntülenmesinde kullanılacak bir ajan olabilir. 2-Hipofiz adenomunun büyüklüğü arttıkça Tc-99m-MIBI tutulumu artmaktadır. 3-MR bulgulan ile Tc-99m-MIBI sintigrafi bulgulan biribirini destekler niteliktedir. 4- MR anatomik detayı belirlerken, MIBI SPECT:öncelikle adenomun MIBI tutulumu ile parelel olarak fonksiyonu hakkında bilgi verir. 64

Şadiye Altun Tuzcu
Dicle University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanserinde yeniden evrelemede PET/BT'nin yeri

AmaçF-18-florodeoksiglukoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi(F-18 FDG PET/BT) pek çok kanser türünde evrelemede, yeniden evrelemede, tedaviye bağlı değişikliklerin ve tedavi yanıtının değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır ancak mide kanserinde kullanımı konusunda yayınlar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada radyolojik ya da klinik olarak rekürrens şüphesi olan mide kanseri hastalarında F-18 FDG PET/BT' nin rekürrensin değerlendirilmesindeki tanısal etkinliğini saptamayı amaçladık.Gereç ve YöntemMide kanseri tanısı ile tedavi sonrası izlemde olan ve Ocak 2008 ile Mart 2012 tarihleri arasında rekürrens şüphesi ile PET/BT yapılmış 130 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Patolojik FDG tutulumu izlenen alanların sayı ve bölgeleri incelendi ve kesin tanıları ile karşılaştırılarak PET/BT' nin tanısal etkinliği hesaplandı. Taşlı yüzük hücreli ve müsinöz adenokarsinom histolojik türleri ayrıca değerlendirilerek bu grupta PET/BT' nin tanısal etkinliği incelendi. Değişik organlarda rekürren ve benign lezyonların ayrımında kullanılabilecek eşik SUVmax değerleri ile PET/BT sonuçlarının hastanın klinik takip ve tedavi kararına olan etkisi ayrıca incelendi.Bulgular130 hastanın 91' inde rekürrens saptandı. Hasta bazında değerlendirmede PET/BT' nin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri ve tanısal doğruluğu sırasıyla % 91.2, % 61.5, % 84.6, % 75.0 ve % 82.3 olarak bulundu. Taşlı yüzük hücreli ve müsinöz adenokarsinom histolojik türleri ile diğer histolojik türler arasında hasta bazında PET/BT' nin tanısal doğruluğu arasında anlamlı bir fark bulunamadı. PET/BT ile ayrıca iki hastada ikinci primer malignite saptandı ve PET/BT sonuçları doğrultusunda 20(% 15) hastanın önceden planlanan takip/tedavi yöntemi değiştirildi.SonuçF-18 FDG PET/BT mide kanserinde rekürrensin değerlendirilmesinde tanısal etkinliği yüksek bir görüntüleme modalitesidir ve hastaların önemli bir kısmında takip/tedavi kararında klinisyenin kararını etkilemektedir.Anahtar KelimelerPozitron-emisyon tomografi/bilgisayarlı tomografi, mide tümörleri, nüks

Mide neoplazmlarıNeoplazm evreleriNeoplazmlar+3
Hakan Cayvarlı
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokal ileri evre rektum kanserli hastalarda neoadjuvan kemoradyoterapi öncesi ve sonrası PET-BT: evreleme, tedavi cevabı değerlendirmede yüksek rezolüsyonlu pelvik MR, Ki-67 ve GLUT1 ile korelasyon

Amaç: Lokal ileri evre rektum kanserlerinde (LİRK) neoadjuvan kemoradyoterapi cevabı değerlendirmede PET-BT'den elde ettiğimiz SUV parametrelerinin; pelvik MR ve patoloji sonuçlarıyla oluşturulan alt grublardaki ayırma güçünü ve immünohistokimyasal boyalar olan Ki-67 ve GLUT1 ile korelasyonu olup olmadığını araştırmayı amaçladıkYöntem: Kasım 2009-Şubat 2012 tarihleri arasında biyopsi ile rektum kanseri tanısı almış, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Nükleer Tıp bölümünde evreleme ve tedavi cevabı için iki kez F-18 FDG PET/BT çekimi yapılan 29 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi öncesi (TÖ), Tedavi sonrası (TS) SUV değerleri (erken ve geç SUVmaks-ort, LBM SUVmaks-ort, tümör/karaciğer (T/KC) SUV, retansiyon oranları (RO) ve ?SUVmaks hesaplanmıştır. Patolojik evre, patolojik tam cevap, tümör regresyon (TRG) dereceleri ve MR (TÖ-TS) evreleme verileriyle oluşturulan alt grublarda SUV değerleri karşılaştırılmıştır. Biyopsi ve cerrahi materyale Ki-67 ve GLUT1 ile immünohistokimyasal boyamaları yapılarak boyanma oranları ile SUV değerleri arasındaki korelasyona bakılmıştır.Bulgular: TS tümörden hesaplanan SUV parametreleri genel olarak TÖ göre azalmıştı (p<0.001). Geç görüntülerden elde edilen tüm SUV parametreleri erken görüntülerdeki tüm SUV parametrelerinden yüksek olarak saptandı (p<0.001).Patolojik tam cevap varlığı, TRG, makroskopik tümör varlığı, belirgin fibrozis varlığı, TÖ MR'a göre patolojik T evre gerilemesi, TÖ MR'a göre patolojik N evre gerilemesi, TÖ-TS MR'a göre T evre gerilemesi, TÖ-TS MR'a göre N evre gerilemesi olacak şekilde 8 farklı grup oluşturuldu.TRG değerleri açısından 3 gruba ayrıldığında; TRG1 12 (%41), TRG2 10 (%35), TRG3 7 (%24) hasta vardı. TRG göre oluşturulan 3 grup için TSg T SUVort/KC SUVort (p:0.047) ve LBM TSg T SUVort (p:0.036) değerleri arası fark anlamlı saptandı. Tam cevap olan 5 (%17), tam cevap olmayan 24 (%83) hasta vardı. TSg SUVmaks-ort, LBM TSg SUVmaks-ort ve T/KC erken ve geç değerlerinde istatiksel anlamlı fark saptandı. Makroskopik tümör görülen 17 (%59), makroskopik tümör olmayan 12 (%41) hasta vardı. TSg T SUVort, LBM TSg T SUVmaks-ort değerleri makroskopik tümör olmayan grupta istatiksel anlamlı olacak şekilde düşüktü. T/KC değerleri açısından bakıldığında ise hem erken hem geç görüntülerde fark istatiksel olarak anlamlı idi. Patolojik olarak cerrahi materyalde belirgin fibrozis rapor edilen 22 (%76) hasta, belirgin fibrozis izlenmeyen 7 (%24) hasta vardı. SUV parametreleri açısından TSg T SUVmaks (p:0.047) ve LBM TSg T SUVort (p:0.047) değerleri fibrozisin belirgin olduğu grupta istatiksel anlamlı düşük hesaplanmıştır. Diğer gruplarda SUV değerleri açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı.TS erken görüntülerde elde edilen TS T SUVmaks, TS T SUVort, TS T SUVort-maks/KC SUVort, LBM T SUVmaks-ort değerleri TS Ki-67 değerleri ile orta düzeyde korele idi. TS T SUVort/KC SUVort TS GLUT1 ile de orta derecede korelasyon gösteriyordu.Sonuç: LİRK hasta grubunda neoadjuvan KRT cevabı değerlendirmede F-18 FDG PET-BT etkili bir yöntemdir. Tedavi cevabı değerlendirmek için kullanılacak SUV parametreleri içersinde en önce anlamlı sonuçlar tümör/karaciğer oranları ile oluşan değerlerdir. Daha sonra LBM SUV değerleri anlamlılık kazanmaktadır.TS Ki-67 pozitifliği ile SUV değerleri korele bulunması SUV değerinin iyi bir metabolik gösterge olduğunu teyit etmektedir. TS GLUT1 ile TS T/KC oranlı SUV değerlerinin korelasyon göstermesi de; tedavi cevabı değerlendirmede T/KC oranının SUV parametreleri içersinde metabolik aktiviteyi daha doğru gösterdiğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: F-18 FDG PET-BT, SUV değerleri, LİRK, Ki-67, GLUT1.

FlüorKemoterapi-adjüvantManyetik rezonans görüntüleme+6
Murat Koç
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

F-18 FDG PET/BT ile saptanan insidental tiroit lezyonlarında malignite ve diğer patolojilerin prevalansı; kesitsel bir çalışma

Amaç ve Hipotez: Kliniğimizde F-18 FDG PET ile tetkik edilen hastalarda tiroit insidentaloma sıklığının ve altta yatan patolojilerin saptanmasıdır. Yöntem: F-18 FDG PET görüntüleri prospektif olarak değerlendirildi, tiroit insidentalomaları tespit edildi. Hastalar endokrinoloji uzmanına yönlendirildi. Klinik muayene sonrası tanısal algoritma uygulandı. Kesin tanıya İİAB ve/veya total tiroidektomi ile veya USG ile nodül saptanmayanlarda ya da biopsi alınamayan bir cm?den küçük nodüllerde ise USG bulguları ve biyokimyasal testler sonrası klinik olarak ulaşıldı. Bulgular: Çalışmada prospektif olarak izlenen 4204 hastanın 178?inde (%4.2) tiroit insidentaloması tespit edildi. Bu hastalardan 116?sı çalışmaya dahil edildi, 68?inde (%59) fokal, 35?inde (%30) diffüz, 13?ünde (%11) ise diffüz-fokal uptake izlendi. Diffüz tutulum paterni izlenen hastalarda malignite saptanmadı. Bu hastalardan 30?unda tiroidit tanısı (birinde cerrahi ile), birinde Graves? hastalığı tanısı konulurken, dördünde bulgular normaldi. Fokal ve diffüz-fokal tutulum saptanan hasta gruplarında sırasıyla %29 ve %33 oranında malignite saptandı. Malignite saptanan hastalarda SUVmax değeri benign hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti(p=0.006). Malign-benign ayrımı için SUVmax eşik değeri 3.5 ve bu değer için duyarlılık ve özgüllük sırasıyla %73 ve %66 olarak hesaplandı. İİAB sonucu benign gelen iki hastada total tiroidektomi sonrası fokal FDG tutulumu izlenen nodüllerde malignite saptandı.Sonuç: F-18 FDG PET tiroit insidentalomaları seyrek olmayarak karşılaştığımız bir durumdur. Fokal ve diffüz-fokal tutulum paterni izlenen hastaların yaklaşık üçte birinde malignite saptanmaktadır. Diffüz tutulum gösteren tiroit insidentalomalarında eşlik eden malignite tespit edilmemiştir. Malign-benign ayrımında SUVmax eşik değeri 3.5 olarak kullanılabilir. Fokal tiroit insidentalomalarında İİAB ile benign sitoloji bildirilse dahi ihmal edilemeyecek oranda malignite riski devam etmektedir.Anahtar Kelimeler: F-18 FDG PET, tiroit, insidentaloma, malignite

NeoplazmlarPozitron emisyon tomografiTiroid hastalıkları+2
Mine Şencan Eren
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testis kanserli hastalarda F-18 fdg PET -BT'nin hasta yönetimine olan etkisi: Hesaplanan standart uptake değerinin (suv) histopatoloji, hastalığın evresi, serum tümör belirteçleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda testis kanseri tanısı ile post operatif evreleme, tedaviye yanıt değerlendirme ve yeniden evreleme amacıyla F-18 FDG PET-BT tetkiki uygulanan hastalarda, bu tetkikin hastanın yönetimine olan etkisinin, bu tetkikte hesaplanan standart uptake value (SUV) değerinin; testis tümörü histolojik alt tipleri, hastalığın evresi, serum tümör belirteçleri düzeyi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Nükleer Tıp Anabilim Dalında mart 2008-temmuz 2012 tarihleri arasında testis kanseri tanısıyla post operatif evreleme, tedaviye yanıt değerlendirme ve yeniden evreleme amacıyla F-18 FDG PET-BT tetkiki uygulanan toplam 30 erkek hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Metastatik odakların, PET görüntülerinden SUVmax, SUVmean değerleri hesaplanmıştır. SUVmax değerinin en yüksek olduğu lezyonda BT görüntülerinden HUmax, HUmean değerleri ve maksimum lezyon boyutu hesaplanmıştır. Rezidü ve metastatik lezyonların F-18 FDG tutulumu ile BT'deki lezyon özellikleri (HU değerleri ve lezyon boyutu), serum tümör belirteci düzeyleri, primer kitle histopatolojisi ve patolojik evre arasındaki ilişki değerlendirilmiştir.Bulgular: Viabl tümör pozitif ve viabl tümör negatif lezyonlar arasında SUVmax değeri açısından anlamlı bir fark izlenirken (p=0.01), SUVmean değeri açısından anlamlı bir fark mevcut değildir (p=0.06).Rezidü lezyonlarda SUVmax ile HUmax değerleri arasında (r=0.42 p=0.01), SUVmax ile HUmean arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0.36 p=0.03).Primer kitlenin patolojik evrelemesine göre hem SUVmax değerleri arasında hem de SUVmean değerleri arasında anlamlı farklılık izlenmemiştir (p=0.3-0.2).Viabl tümör pozitif lezyonlarda serum tümör belirteci düzeylerine göre SUVmax değerleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p=0.00) ve viabl tümör pozitif lezyon varlığında serum tümör belirteci düzeyleri ile SUVmax değerleri arasında olumlu güçlü korelasyon vardır (r=0.52 p=0.01).PET'in rezidü lezyonları değerlendirmede yanlış pozitiflik oranı düşük iken (%3), yanlış negatiflik oranı yüksektir (%26).Çalışmamızda rezidü lezyonları değerlendirmede PET'in duyarlılığı %64, özgüllüğü %89, PPD'i %94, NPD'i %47 ve doğruluk değeri %71 olarak tespit edilmiştir. PET ile BT görüntülerinin birlikte değerlendirilmesiyle yanlış negatiflik oranının azaldığı dikkati çekmektedir.Sonuç: Çalışmamıza germ hücreli tümörlerde viabl tümör pozitif rezidü lezyonlarda düşük F-18 FDG tutulumunun nedeni literatürde belirtildiği gibi düşük tümör metabolizması olabileceği gibi, germ hücreli tümörlerde özellikle nonseminomlarda kistik/nekrotik komponentli heterojen düşük dansitedeki lezyonların varlığına sekonder olabileceği de dikkati çekmiştir.Germ hücreli tümörlü hastalarda rezidü ve metastatik lezyonların F-18 FDG tutulumu serum tümör belirteci düzeyi ile anlamlı korelasyon gösterirken, primer kitle histopatolojisi ve patolojik evrelemesi ile F-18 FDG tutulumu arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır.Pozitif PET bulgusu rezidü lezyonda viabl tümör varlığı açısından oldukça güçlü bir prediktördür. Ancak yüksek yanlış negatiflik oranı nedeniyle PET'in prognositik değeri düşüktür. Bu nedenle PET negatif rezidüel lezyonlar için mutlaka diğer tetkikler de (BT, tümör belirteçleri) göz önünde bulundurularak cerrahi karar alınmalıdır.Anahtar Kelimeler: F-18 FDG PET-BT, testis kanserleri

NeoplazmlarPozitron emisyon tomografiTestiküler neoplazmlar+1
Melike Şentay Aşcıoğlu
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi saptanan hastalarda hastanın pretest hastalık riski olasılığının test yorumuna katkısının belirlenmesi

Amaç: Çalışmamızda myokard iskemisi araştırılması amacıyla MPS yapılan MPS'de iskemi lehine perfüzyon defekti izlenen ve KAG yapılan hastaların sonuçlarıyla, MPS test öncesi klinik verilerinden elde edilmiş olan TÖO ve TSO'larını birlikte değerlendirerek, test yorumunda TÖO faktörünü irdelemeyi, MPS testini hastalık var yada yok olarak yorumlamaktansa olasılıkla sonuç verebilmeyi amaçladık.Yöntem: 2008 Ocak-2011 Temmuz tarihleri arasında Nükleer Tıp Anabilim Dalında bilinen KAH'ı olan veya olmayan hastalarda koroner damar tıkanıklığı araştırması amacıyla MPS yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi, pozitif MPS bulguları olan ve KAG yapılmış 228 hasta çalışmaya dahil edildi. Daha önceden bilinen KAH olmayan (KAHN) 139 hastanın test esnasındaki yaş, cinsiyet ve göğüs ağrısı semptomu değerlendirilerek hastaların Diamond Forrester yöntemine göre TÖO'ları hesaplandı. MPS için yapılan egzersiz testi verilerine ulaşılan 64 hasta ayrıca test sonucunun pozitif veye negatif olmasına göre değerlendirildi. Literatürde bildirilen olabilirlik oranları (LR) kullanılarak TÖO değerlerinden TSO hesaplandı. Hastalar TÖO ve TSO'larına göre düşük, orta ve yüksek risk gruplarına ayrıldı ve KAD ile bu gruplar arasındaki ilişki değerlendirildi. Egzersiz verilerininde dahil edildiği grupta yapılan ROC eğrisinin sonuçları değerlendirildi. Daha önceden bilinen KAH olan (KAHP) 89 hasta ayrıca değerlendirilerek bu hastalarda TÖO hesaplanmayarak sadece yaş, cinsiyet, göğüs ağrısı özellikleri ile KAG sonuçları arasında ilişki olup olmadığı araştırıldı. Ayrıca her iki grupta da Autoquant sisteminden elde edilen SDS (Toplam diferansiyel skor) değerleri de KAG sonuçları ile birlikte değerlendirildi.Bulgular: Toplam 125 hastada koroner arter darlığı (KAD) izlendi. KAHP hastaların %74.2'sinde, KAHN grupta %42.4'ünde KAD vardı (p=0.000).KAHN gruptaki hastalarda hesaplanan TÖO ve TSO'lara göre oluşturulan risk grupları arasında KAD açısından anlamlı farklılık izlendi (p=0.000, p=0.024).Egzersiz verilerininde olduğu 64 hastada klinik verilerden elde edilen TSO'a göre ROC EAA:0.656, egzersiz verileri dahil edildiğinde ise EAA.0.734 olarak hesaplandı. Özgüllük ve duyarlılığın sırasıyla %67.9 ve %77.8 ile her ikisininde birlikte yüksek olduğu değer TSO'lığın %80 olduğu değerdi.KAHP grupta hastaların yaş ve cinsiyet özelliklerine göre KAD açısından anlamlı fark izlenmezken, tipik göğüs ağrısı olan hastalarda KAD anlamlı olarak yüksek saptandı.Sonuç: MPS'nin hastaları KAG'ye yönlendirmesinde doğru pozitif hastaların seçimini arttırmak amacıyla; bilinen KAH'ı olmayan hastalarda MPS değerlendirirken hastaların yaş cinsiyet ve ağrı tipinden hesaplanan klinik TÖO'ının, yapılan egzersiz testi verilerinin değerlendirilmesinin; MPS iskemiyi düşündürüyor ise hastaların TÖO'larından TSO'larını hesaplayarak, çalışmamızda belirtildiği gibi %80 ve üzeri sınır değer alınarak bu değerin üzerinde TSO'ı olan hastalarda MPS'nin yüksek olasılıkla pozitif olarak yorumlanmasını ve bu hastaların öncelikle KAG'ye yönlendirilmesini önermekteyiz.TSO'ı %80 altında olan hastalarda ise MPS'nin düşük olasılıkla pozitif olarak yorumlanmasını ve bu hastalarda KAG kararının ek risk faktörlerinin veya ek bir tanı testinin göz önünde bulundurularak alınmasını önermekteyiz.Daha önceden bilinen KAH olan hastalarda ise KAD daha sık görülürken, klinik test öncesi risk değerlendirmede yaş ve cinsiyet faktörlerinin bu hastalarda KAD açısından anlamlı risk öngörüsü sağlamadığı, aynı şekilde egzersiz test verilerinin ve SDS skorlarının da bu hastalarda TÖO tespitine katkısının olmayacağı, ancak, zaten daha önceden var olan KAD öyküsü ve revaskülarizasyon öyküsü olduğundan bu hastaların MPS pozitif olduğunda yüksek olasılıkla KAG ile KAD saptanma riski olduğunun unutulmaması gerekmektedir

Kalp hastalıklarıKoroner anjiyografiMiyokard+3
Nazlı Pınar Karahan Şen
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyalizin tiroid sintigrafisi ile iyot-131 tiroid uptake'i üzerine etkileri ve kronik böbrek yetmezliğinde tiroid hastalıklarının tanısında sintigrafinin yeri

Böbrekler, tiroid hormon metabolizmasında ve ekskresyonunda önemli role sahip olduğundan son dönem böbrek yetmezlikliğinde (SDBY) tiroid metabolizması da etkilenmektedir. Çalışmaya SDBY'si olan 32 hasta dahil edildi. Hemodiyalize giren tüm hastalarda diyaliz öncesi ve sonrası Tc-99m perteknetat ile tiroid sintigrafisi yapıldı. Enjeksiyondan sonra 15. ve 50. dakikada görüntüler alındı ve kamera programı ile uptake hesaplandı. Bir başka diyaliz seansından sonra I-131'in oral verilmesini takiben 4. saat ve 24. saatlerde I-131 uptake'ine bakıldı. Hemodiyaliz hasta grubunda diyaliz öncesinde ve sonrasında, erken-geç uptake değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber (p>0.05), geç görüntülerde hesaplanan Tc-99m uptake'i daha yüksekti. Kronik ambulatuar peritonel diyaliz tedavisi alan hasta grubunda erken ve geç uptake değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05) ve 24. saat I-131 uptake değeri hemodiyaliz grubundan belirgin derecede düşüktü (p<0.01). Tc-99m perteknetat'ın tiroid bezi tarafından tutulumunun geç görüntülemede fazla olması sodyom-iyodin simporter aktivitesindeki fonksiyonel azalmaya bağlı olabilir. Hemodiyaliz grubu ile karşılaştırıldığında KAPD grubunda I-131 uptake'inin düşük olması bu hasta grubunda iyot yükünün fazla olmasından kaynaklanıyor olabilir. Tc-99m perteknetat uptake'i ile I-131 uptake'i arasındaki uyumsuzluk normalden yüksek bulundu. Hastaların %21.4'ünde ultrasonografi ile tiroid sintigrafisi arasında uyumsuzluk tespit edildi. Hiçbir yakınması olmayan SDBY'li hastalarda ultrasonografik olarak homojen olan tiroid bezinde sintigrafide irregüler radyoaktivite dağılımı gözlenmesi yanıltıcı sonuçların ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Aynur Özen
Baskent University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diferansiye tiroid kanserli hastalarda sodyum iyot simporter proteininin ablasyon başarısı üzerine etkisi

Bu çalışmada diferansiye tiroid kanseri tanısı alan hastaların parafin bloklarında immunohistokimyasal olarak sodyum iyot simporter ekspresyonunun I-131 ablasyon başarısı üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. 100 mCi I-131 ile radyoaktif iyot uygulaması sonrası ablate olan ve olmayan hastaların NIS ekspresyonlarını, NIS'in intraselüler dağılımını, post ablasyon iyot tarama sintigrafisinde izlenen rezidü dokunun iyot tutulumunu ve ablasyon başarısı üzerine olan etkisini değerlendirdik. Ayrıca aynı hastalara ait tümöral doku örneklerinde de NIS'in yüzde boyanması ve lokalizasyonunu inceledik. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya en az 6 ay süreyle takip edilmiş ve kontrolleri I-131 taramaları ile yapılmış, 100 mCi I-131 radyoaktif iyot tedavisi sonucu ablate olan ve olmayan 27 kadın, 8 erkek toplam 35 hasta dahil edildi (ort yaş 44.17 ± 12.9). Bu hastalardan 21'i ablate oldu, 14 hastada ablasyon başarısız kabul edildi. NIS ekspresyonu ile rezidü dokunun iyot tutulumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ablate olan ve olmayan gruplar arasında karşılaştırma yapıldığında iki grup arasında hem NIS ekspresyonları ve hem de rezidü tiroid dokusunun iyot tutulumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı [sırasıyla (p=0.308) (p=0.985) ]. Ablate olan hastaların %47.6'sında, ablate olmayan hastaların %78.6'sında sitoplazmada; ablate olan hastaların %52.4'ünde, ablate olmayan hastaların %14.3'ünde bazolateral membranda NIS ekspresyonu izlendi. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı [sırasıyla (p=0.139) (p=0.054) ]. Çalışmaya dahil ettiğimiz 35 hastanın incelenen preperatlarında toplam 41 tümör odağı; ablate olan grupta 27, ablate olmayan grupta 14 tümör odağı vardı. 5 hastada birden çok tümör odağı vardı. Ablate olan gruptaki 27 tümör odağının 20'sinde, ablate olmayan gruptaki 14 odağın 9'unda tümör dokusunda NIS ekspresyonu izlendi. Ablate olan gruptaki tümörlerin ortalama %60.9'luk, ablate olmayan gruptaki tümörlerin ise %43.8'lik kesimlerini kaplayan alanlarda boyanma izlendi. Her iki gruptaki hastaların tümör odaklarında sayıca sitoplazmik boyanma daha sıktı. Diferansiye tiroid karsinomlarında rezidü dokunun iyot tutulumu, ablasyon başarısı ve prognoz açısından daha sağlıklı veriler elde edilebilmesi için, operasyon esnasındaki TSH düzeyleri ile tümöral ve nontümöral dokudaki NIS ekspresyonu ve NIS lokalizasyonunu karşılaştıracak daha geniş kapsamlı çalışmalara gereksinim vardır.

Gözde Mütevelizade
Baskent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

kolorektal kanserlerin yeniden evrelemesinde PET/BT nin önemi

Bu çalışmada, kolorektal kanserli hastalarda, uygulanan cerrahi, kemoterapi, radyoterapi sonrası takip döneminde hastalığın nüksünü düşündürür belirti ve bulgu varlığında nüksü doğrulamak ve hastalığın yayılım bölgelerini saptamak için yapılan yeniden evrelemede F-18 FDG PET/BT'nin öneminin saptanması amaçlanmıştır. Bunun için PET/BT görüntüleri, günümüzde onkolojik hastaların tanı ve takibinde rutin olarak kullanılan görüntüleme yöntemi olan BT ile karşılaştırılmış ve serum CEA düzeyi ile görüntüleme yöntemlerinin uyumu incelenmiştir. Ayrıca, yeniden evrelemede patolojik bulgu saptanan hastalarda uygulanan tedavi sonrası tedaviye cevabın belirlenmesinde PET/BT'nin rolü de araştırılmıştır. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmaya, yaş ortalaması 65.814.63 yıl olan, kolorektal kanser tanısı almış, cerrahi, kemoterapi, radyoterapi uygulanmış, takiplerinde nüks şüphesi bulunan 39 erkek, 63 kadın toplam 102 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalara yeniden evrelendirme amacıyla F-18 FDG ile PET/BT görüntülemesi yapılmış olup PET/BT sonuçları, eş zamanlı olarak yapılan BT, serum CEA düzeyi ve klinik, eğer varsa histopatolojik incelemenin sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Çalışmada, nüks şüphesi olan kolorektal kanserli olgularda, PET/BT'nin patoloji saptama oranı %98, BT'nin %64.7 olarak hesaplanmıştır. BT'de patoloji izlenmeyen 34 hastada PET/BT ile patolojik lezyonların görüntülenebildiği, serum CEA düzeyi normal olan 70 hastanın 68'inde PET/BT ile, 45'inde ise BT ile patolojik lezyonun lokalize edildiği görülmüştür. Yapılan değerlendirmede, nüks hastalığın saptanmasında PET/BT'nin BT'den daha başarılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Nüksün en sık rastlandığı karaciğerde lezyon belirlemede BT'nin sensitivitesi %80, spesifitesi %76; PET/BT'nin sensitivitesi %88, spesifitesi %92 bulunmuştur. Yeniden evreleme sonrası uygulanan tedaviye yanıtın değerlendirildiği PET/BT çalışmasında, SUV değerlerindeki değişime göre hastaların %95'inin uygulanan tedaviye kısmi yanıt verdiği, %3.9'unun tam yanıt verdiği, %1'inin ise stabil olarak seyrettiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu bilgiler ışığında, takip döneminde nüks şüphesi olan kolorektal kanserli olguların yeniden evrelemesinde ve sonrasında yapılan tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde F-18 PET/BT'nin yararlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Kolorektal kanser, PET/BT, BT, yeniden evreleme.

Alev Çınar
Baskent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diferansiye tiroid kanseri tanılı I-131 ablasyon tedavisi verilen hastalarda hastaya ve hastalığa ait faktörlerin ablasyon başarısı üzerine etkileri

Diferansiye Tiroid Kanseri Tanılı I-131 Ablasyon Tedavisi Verilen Hastalarda Hastaya ve Hastalığa Ait Faktörlerin Ablasyon Başarısı Üzerine Etkileri.Tarık ŞENGÖZ, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fak. Hastanesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı 35340, İnciraltı ? İzmirAmaç ve Hipotez: Diferansiye tiroid kanseri tanısı almış ve I-131 ablasyon tedavisi verilmiş hastalarda, hastaya ve hastalığa ait faktörlerin ablasyon başarısı üzerinde etkilerinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Yöntem: Temmuz 2007- Eylül 2009 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp ABD Radyonüklid Tedavi Polikliniği'ne başvuran, diferansiye tiroid karsinomu tanısı almış, total/totale yakın tiroidektomi yapılmış ve I-131 ablasyon tedavisi verilmesi için refere edilmiş hastalar ve çalışma süresi içinde en az 6. ay kontrollerine gelen tüm hastalar değerlendirmeye alındı. Hasta dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastalara ait yaş, cinsiyet, tümör tipi, tümör subtipi, tümör kapsül varlığı ve invazyonu, tümör boyutu, tümör sayısı, tümör lokalizasyonu, tiroid kapsül ve lenf/damar invazyonu, patolojik lenf nodu varlığı, operasyon şekli, preablasyon Tg, AntiTg, TSH, metastaz tarama için görüntülemeler (tiroid ve kemik sintigrafisi, boyun ve abdomen USG, toraks ve beyin BT), verilen doz, post ablasyon I-131 TVT, 6. ayda diagnostik I-131 TVT, boyun USG, Tg, ATG sonuçları değerlendirildi. Tiroid lojunda rezidü saptanmayan hastalar `ablasyon başarılı' , rezidü saptanan hastalar ise `ablasyon başarısız' olarak kabul edildi. Tetkik sonuç raporlarında tiroid lojunda rezidü doku varlığı tanımlanan ve `ablasyon başarısız' grupta değerlendirilen hastaların I-131 TVT görüntüleri rezidü varlığı ve rezidü odak sayısı yönünden 2 nükleer tıp uzmanı tarafından tekrar değerlendirildi ve konsensus ile karar verildi. Hastaya ve hastalığa ait ablasyon başarısını etkileyebilecek değişkenler sayısal ve kategorik değişkenler olarak gruplandı. İstatistik analiz için ki-kare, Mann-Whitney U ve çoklu analiz yöntemi olarak da logistik regresyon yöntemleri kullanıldı, testler SPSS 15.0 programında yapıldı.Bulgular: Çalışmaya diferansiye tiroid karsinom tanılı 191 hasta alındı. İlk ablasyon tedavisi sonrası ablasyon başarısı %74.3 olarak hesaplandı. Hastaların 15'inde (%7.8) ablasyon öncesi metastaz saptanmıştı. Metastatik hastalarda ilk doz sonrası ablasyon başarısı %66 iken metastaz negatif grupta ise %75 idi. Kümülatif ablasyon başarıları metastatik grupta %93, metastaz negatif grupta ise %80 idi. Patolojik lenf nodu sayısı ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki bulunurken (p=0.025), diğer faktörler ( lenf nodu sayısı, yaş, cinsiyet, tümör tipi, tümör odak sayısı, tiroid kapsül ve lenf/kan damar invazyonu vb.) ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Diferansiye tiroid kanser tanılı ve I-131 ablasyon tedavisi verilen hastalarda patolojik lenf nodu sayısı ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki mevcuttur. Ancak bu bulgunun örneklem büyüklüğünün küçük olması nedeniyle istatistiksel hataya bağlı da olabileceği düşünülmüştür. Bu değişken dışında diğer prognostik faktörler ile ablasyon başarısı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ablasyon başarısı hastaya ve hastalığa ait prognostik faktörlerden bağımsızdır.Anahtar Kelimeler; Diferansiye tiroid kanseri, I-131 ablasyon tedavisi, prostostik faktörler,ablasyon başarısı

AblasyonCerrahi tedaviNeoplazm metastazları+3
Tarık Şengöz
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soliter pulmoner nodüllerin değerlendirilmesinde dual faz F-18 FDG PET/BT'nin tanısal rolü

Amaç: Bu çalışmada dual faz F-18 FDG PET-BT'nin soliter pulmoner nodülün (SPN) malignite potansiyelinin değerlendirilmesindeki rolü, farklı SUV değerlerinin tanıya katkısı, malign-benign ayrımı için eşik SUV değeri hesaplanması, geç fazdaki SUV değişikliğinin tanısal gücünün değerlendirilmesi ve PET-BT sırasında elde dilen düşük doz BT'nin SPN değerlendirmesine katkısının araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya 36 hasta (15 kadın; 21 erkek, yaş aralığı, 32-83 yaş) dahil edildi. Tanı histopatolojik olarak veya nodülün en az 1 yıllık BT ile izlemi baz alınarak doğrulandı. F-18 FDG enjeksiyonundan 1 ve 2 saat sonra F-18 FDG PET-BT görüntüleri elde edildi. BT görüntüleri radyoloji uzmanı, PET/BT görüntüleri ise 2 nükleer tıp uzmanı tarafından görsel olarak (nodül aktivitesinin akciğer dokusu ve mediastene oranına göre) değerlendirildi. Yorumcuların şüpheli olarak tanımladıkları nodüllere düşük doz BT bilgileri eşliğinde tekrar değerlendirme yapmaları istenerek düşük doz BT'nin katkısı değerlendirilmiştir. SUV değerleri (erken ve geç SUVmaks, SUVort ve bu değerlere vücut yüzey alanı (BSA), vücut kitle indeksi (LBM) ve açlık kan şekeri (Glk) ile düzeltme faktörü uygulanması ile elde edilen SUV değerleri), nodül aktivitesi/mediasten aktivitesi (subkarinal alan düzeyine çizilen ROİ) oranları (nod/med) ve retansiyon indeksleri (Rİ) hesaplandı. F-18 FDG PET/BT ve düşük doz BT, erken ve geç görsel ve semikantitatif F-18 FDG PET/BT bulguların tanısal değerleri ve yorumcular arasında görsel değerlendirmedeki değişkenlik karşılaştırıldı.Bulgular: Histopatolojik sonuçlar veya takip ile 20 hasta malign tümör tanısı alırken 16 hasta benign tanı aldı. Malign ve benign SPN grubu arasında boy, enjeksiyon dozu, kilo, açlık kan şekeri, BSA ve LBM değerlerinde istatiksel açıdan anlamlı farklılık mevcut değildi. Hastaların ortanca (min-maks) SUVmaks. değeri benign grupta 1.5 (0.5-4.1) ve malign grupta 4 (1.3-38) olarak hesaplandı. Malign ve benign grup arasında hem erken ve hem de geç SUVmaks, SUVort, BSA-SUVmaks, BSA-SUVort, LBM-SUVmaks, LBM-SUVort, Glk-SUVmaks, Glk-SUVort ve nod /med değerlerinde malign SPN'lerde daha yüksek olma üzere malign ve benign SPN grupları arasında anlamlı farklılık mevcuttu. Düşük doz kontrastsız BT ile %88 duyarlılık, %59 özgüllük ve %67 doğruluk değerleri elde edildi. Düşük doz BT ile radyolojik olarak SPN karakterlerinin bilinmesi nükleer tıp uzmanlarının nodül ile ilgili yorumunu değiştirmedi. ROC analizine göre; literatürde bildirilen SUVmaks. eşik değeri olan 2.5 ve bizim araştırma grubumuzda geç görüntülerde en yüksek AUC değeri elde ettiğimiz SUVmaks 3.05 eşik değeri için duyarlılık, özgüllük ve doğruluk hesaplandı. Erken görüntülerde 2.5 ve 3.05 için sırasıyla %94-75 duyarlılık, %75-80 özgüllük ve %83-78 doğruluk saptandı. Geç görüntülerde ise duyarlılık %100-88, özgüllük %75-85 ve doğruluk %86-86 olarak elde edildi. Rİ için tanısal ayırım gücü yüksek bir eşik değer belirlenemedi. Geç BSA ve LBM SUVmaks değerleri ile duyarlılık %100 ve özgüllük %80 idi. Erken değerlendirmede nükleer tıp uzmanlarının arasındaki duyarlılık ve özgüllük farkları geç değerlendirmede ortadan kalktı, yorumcular arasında tama yakın uyum sağlandı.Sonuç: Dual faz F-18 FDG PET/BT SPN'lerin natürünün değerlendirilmesinde tanısal duyarlılık, özgünlük ve doğruluğu artırmaktadır. Nükleer tıp uzmanları arasındaki görsel yorum farklarını en aza indirmektedir. Nükleer tıp uzmanlarının düşük doz BT nin radyolojik bulgularından haberdar olmaları SPN hakkındaki kararlarını etkilememektedir. LBM, BSA ve açlık kan şekeri düzeyine göre düzeltilmiş SUV değerleri rutinde kullanılan ve vücut ağırlığına göre hesaplanan SUVmaks değerleri ile karşılaştırıldığında anlamlı bir tanısal üstünlük sağlamamıştır. Erken görüntüler için 2.5, geç görüntüler için 3.05 SUVmaks değerleri malign ve benign nodülleri ayırt etmekte yüksek ayırım gücüne sahip eşik değerleri olarak kabul edilebilir. Retansiyon indeksi açısından yüksek ayırım gücüne sahip bir eşik değeri bulunamamakla birlikte, yüksek Rİ nodülün malign olma potansiyelini artırmaktadır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıSoliter pulmoner nodül+2
Yusuf Demir
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

T1-4 N0-3 M0 oral kavite kanserlerinde sentinel lenf nodunun saptanmasında lenfosintigrafi ve dual faz F-18 FDG PET-BT'nin tanısal değeri

Amaç: Bu çalışmada oral kavite kanserli hastalarda primer tümör alanının ve lenfatik metastazların değerlendirilmesinde dual faz F-18 FDG PET-BT'in tanısal rolü, sentinel lenf nodunun (SLN) saptanması, F-18 FDG PET-BT ile metastatik lenf nodlarının saptanabilirliğinin bölgesel farklılıkları, primer tümör alanındaki F-18 FDG tutulum miktarı ile lenf nodu metastazı arasındaki ilişki, konvansiyonel görüntüleme yöntemleri ile karşılaştırıldığında F-18 FDG PET-BT ve sentinel lenf nodu biyopsisinin (SLNB) tedavi yaklaşımında değişikliğe yol açıp açmadığı araştırıldı.Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya 16 hasta (4 kadın; 12 erkek, yaş aralığı, 29?81 yaş) dahil edildi. 16 hastaya operasyon öncesi F?18 FDG PET-BT ve operasyondan 2 saat önce lenfosintigrafi yapıldı. F?18 FDG enjeksiyonundan 1 (erken) ve 2 saat (geç) sonra F?18 FDG PET-BT görüntüleri elde edildi. Tanısal BT veya MR görüntüleri radyoloji uzmanı tarafından değerlendirildi. PET/BT görüntülerinde lenf nodunda malignite yorumu 3 kritere göre değerlendirildi. 1: Görsel olarak, 2: Tümör/komşu kas dokusu SUVmax (T/M) oranı, 3: Tümör boyutuna göre düzeltilmiş SUVmax değerleri. Bu üç kriter için 1. ve 2. saat çekimler alınarak ayrı ayrı değerlendirme yapıldı. Operasyon sonrası histopatolojik değerlendirme boyun seviyelerine göre kaydedildi. Ayrıca lenf nodlarında erken görüntülerde tümör/karaciğer SUVmax oranına (T/Kc) bakıldı, SUVmax değeri, T/M ve T/Kc oranlarında malignite için cut off değerleri araştırıldı.Bulgular: Histopatolojik sonuçlar ile 5 hastada boyunda metastatik lenf nodları saptanırken (N+), 11 hastada lenf nodu metastazı saptanmadı (N-). F?18 FDG PET-BT'nin BT'sinde 43 lenf nodundan 14 tanesi malign, 29 tanesi benign olarak değerlendirildi. N(+) ve N(-) hastalar arasında yaş, tümör derinliği ve mitoz sayısı için fark bulunmazken primer tümör alanı için erken ve geç SUVmax değerleri arasında anlamlı değişiklik saptandı (P=0,011). Görsel olarak malign olarak değerlendirilen lenf nodlarının ortalama SUVmax değeri, T/M oranı ve T/Kc değeri sırasıyla erken çekimde ortalama 7,67±4,95, 7,10±3,18, 2,85±1,83 iken geç çekimde SUVmax değeri ve T/M oranı 8,0±5,68 ve 9,08±4,31; benign olarak değerlendirilen lenf nodlarının erken çekimde ortalama SUVmax değeri, T/M oranı ve T/Kc değeri 1,69±0,43, 1,49±0,48 ve 0,59±0,22 iken geç çekimde SUVmax değeri ve T/M oranı 1,66±0,36 ve 1,66±0,69 olarak saptandı. Histopatolijik metastatik lenf nodu saptanan bölgelerdeki lenf nodlarının erken ve geç çekim arasında SUVmax değeri için (p=0.00) ve T/m oranı için (p=0.01) anlamlı fark saptanırken, benign lenf nodları için anlamlı değişiklik saptanmadı. En yüksek sensitivite, spesifisite, NPV ve PPV değerler T/M oranına göre hem erken hem de geç çekimler için elde edildi. ROC analizi sonucunda benign-malign lenf nodu ayrımında erken çekimde SUVmax 3,4 ve T/m oranı 3,2 eşik değeri için; geç çekimde SUVmax 4,0 ve T/m oranı 3,8 eşik değeri için sensitivite % 93, spesifisite % 96 olarak saptandı. T/Kc oranı için 1 eşik değeri için sensitivite ve spesifisite % 93 olarak saptanmıştır.Lenfosintigrafi ile 40 adet, gama probe ile 31 adet sentinel lenf noduna ait olabilecek aktivite tutulumu saptandı. N(+)hastalığı olan 5 hastada 32 adet metastatik lenf nodu saptandı. 3 hastada lenfosintigrafi ve gama probe ile saptanan 5 adet lenf nodunda metastaz saptandı. SLNB'si metastaz açısından pozitif olan 5 lenf nodunun 2'sinde Hematoksilen-Eozin boyaması (H&E) ile metastaz saptanırken, 3'ünde immunohistokimya ile metastatik odak saptanmıştır. SLNB 2 hastada yanlış negatif olarak saptandı. SLNB ile yanlış değerlendirilen iki hastada skip metastazlar F-18 FDG ile saptandı. SLNB ile metastaz saptanan F-18 FDG PET-BT'de atlanan lenf nodu metastazı saptanmadı.Sonuç: F?18 FDG PET/BT oral kavite kanserlerinde boyun evrelemesinde tanı değerini güçlendiren, skip LN metastazlarını yakalayabilen bir modalite olarak değerlendirilebilir. Çalışmamızda geç çekimlerin LN metastazlarının degerlendirilmesinde sensitivite ve spesifisiteyi düşürdüğünü saptadık. Ayrıca N(+) ve N(-) hastalar arasında primer tümör maksimum derinlikleri ve primer tümördeki mitoz sayısı arasında anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen N(+) hastalarda primer tümör alanındaki F-18 FDG tutulumu N(-) hastalara göre anlamlı şekilde daha yüksek olarak tespit edildi. Bu bulgu ile SUVmax yüksekliğinin tümör agresifliğini bağımsız bir faktör olarak gösterdiği ve N(+) hastalığı öngördüğü söylenebilir. Çalışmamızda tespit edilen eşik değerleri malign ve benign lenf nodlarını ayırt etmekte yüksek ayırım gücüne sahip eşik değerler olarak kabul edilebilir. T/M oranı lenf nodunda malignite değerlendirilmesinde en yüksek tanı değerine sahip krıter olarak saptandı. Ancak, hasta sayısının fazla olduğu çalışmalar gerekmektedir.

Ağız neoplazmlarıLenf nodlarıLenfatik metastazlar+4
Erdem Sürücü
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stabil greft fonksiyonu olan böbrek transplantasyon olgularında glomerüler filtrasyon hızı ölçümünde sistatin c ve beta trace protein'in klinik değeri; TC 99M dtpa kan örnekli yöntem ile karşılaştırma

Glomerüler filtrasyon hızı (GFH) ölçümü böbrek fonksiyonunun en iyi göstergesidir. Bu nedenle böbrek transplantasyonunda grefte ait GFH ölçümü çok önemlidir. GFH ölçümünde altın standart yöntem inülin klirensidir. Ancak inülin klirensi oldukça zahmetli, zaman alıcı ve ekonomik olmayan bir analiz yöntemidir. Bu nedenle gerek bilimsel çalışmalarda, gerekse rutin çalışmalarda inülin klirensi ile korelasyonu ve uyumu yüksek olan Nükleer Tıp yöntemleri (Tc-99m DTPA, Cr-51 EDTA) tercih edilmektedir. Ayrıca son yıllarda GFH ölçümünde sistatin C (Sis C) ve beta trace protein (BTP) de kullanılmaktadır. Ancak literatürde, böbrek transplantasyon olgularında GFH ölçümünde Sis C ve BTP?nin değeri ile ilgili bilgiler kısıtlıdır ve sonuçlar tartışmalıdır. Bu çalışmada böbrek greft fonksiyonları stabil olan transplant hastalarında GFH?nın belirlenmesinde Sis C ve BTP?nin etkinliğini belirlemek amaçlanmıştır.Çalışmaya böbrek nakli sonrası en az 6 ay geçmiş olan, klinik ve laboratuar olarak stabil greft fonksiyonu olan, yaşları 19 ile 67 arasında değişen (yaş ortalaması: 38.15), 60 erkek, 29 kadın, toplam 89 böbrek transplant hastası dahil edildi. Çalışmada 3 farklı yöntemle hastaların GFH?ları hesaplandı: 1) Altın standart yöntem olan Tc-99m DTPA çift kan örnek yöntemi (ÇKÖY) ile GFH hesaplandı; 2) Serum Sis C (mg/l) düzeyi ile 8 ayrı formül kullanarak GFH hesaplandı; 3) Serum BTP (mg/l) düzeyi ölçülerek 3 ayrı formül ile GFH hesaplandı.Sis C ve BTP kullanarak hesaplanan GFH?larının, Tc-99m DTPA ÇKÖY ile hesaplanan GFH?ları ile korelasyonlarına bakıldı. Her iki parametre ile hesaplanan GFH?ları, altın standart yöntem ile anlamlı olarak korele bulundu. Ancak Sis C ile hesaplanan GFH değerleri, BTP ile hesaplan GFH değerlerine oranla daha yüksek korelasyon gösterdi. Ayrıca regresyon analizi ile Sis C ve BTP?in Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH?nı yansıtmadaki performansları karşılıklı olarak değerlendirildiğinde Sis C?nin Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH?nı yansıtmadaki p değeri <0.01, BTP?in Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH?nı yansıtmadaki p değeri =0.706 bulundu.Bland Altman analizi kullanılarak %95 güven aralığında (ortalama ± 1.96SS), Tc-99m DTPA ÇKÖY GFH değerleri ile Sis C ve BTP kullanarak hesaplanan GFH değerleri arasındaki fark değerlerinin saçılım grafikleri oluşturuldu. Analiz sonucu elde edilen en güvenilir uyum aralığının Sis C ile hesaplanan GFH ile olduğu gözlendi.Sonuç olarak çalışmamızda, Sis C?nin transplante böbreğin GFH?nı yansıtmada iyi bir belirteç olabileceğini gösterdik. Ancak BTP değeri ile hesaplanan GFH?nın transplante böbreğin fonksiyonunu göstermede yetersiz olduğunu bulduk. Bu bulgulara göre çalışmamızdaki veriler Sis C?nin, BTP ile karşılaştırıldığında GFH?yi yansıtmada daha üstün olduğunu göstermiştir

Böbrek nakliGlomerüler filtrasyon hızıProteinler+2
Ali Ozan Öner
Akdeniz University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mikroküre tedavisi almış primer ve metastatik karaciğer kanserli hastalarda tümör yanıtı ve sağkalıma etki eden faktörlerin araştırılması

Y-90 mikroküre ile radyoembolizasyon primer ve metastatik karaciğer kanserli hastaların tedavisinde daha yaygın kullanılmaya başlanmıştır. Tanısal anjiyografi sonrası elde edilen Tc-99m MAA sintigrafisinin tedavi etkinliğinin öngörülmesinde, doz hesaplamasında önemli rol oynadığı düşünülmekle birlikte bu alanda Tc-99m MAA sintigrafisinin kantitatif değerlendirilmesi ile yapılmış çalışma sayısı kısıtlıdır. Bu çalışmada amacımız; Tc-99m MAA SPECT görüntüleri kullanılarak objektif tümör yanıtı sağlamak için bir tümör dozu gerekip gerekmediğini değerlendirmek ve bu eşik değerin tümör yanıtı, sağkalım ve karaciğer toksisitesi açısından prediktif olup olmadığını kontrol etmektir. Yöntemler: Çalışmamıza Ağustos 2010 ve Nisan 2013 tarihleri arasında anrezektabl karaciğer tümörü tanısı ile Y-90 resin (SIR-Spheres®) veya cam (TheraSphere®) mikroküre tedavisi almış 54 hasta dahil edildi (20 kadın, 34 erkek, median yaş 60). Tc-99m MAA SPECT görüntüleri ve MIRD (The Medical Internal Radiation Dozimetry) yöntemi kullanılarak normal karaciğer ve tümör için ortalama dozlar her bir hasta için hesaplandı. Yanıt RECIST ve EORTC kriterlerine göre değerlendirildi. Sağkalım analizlerinde Kaplan Meier sağkalım analizi ve univariate cox regresyon analizi kullanıldı. Tümör yanıtı ile çalışmadaki diğer parametrelerin ilişkisine logistik regresyon analizi ile bakıldı. Univariate analizde p< 0,10 olan değişkenler multivariate analizle değerlendirildi. Sonuçlar: 54 Y-90 mikroküre tedavisi yapıldı (8?i Y-90 cam mikroküre ile; 46?sı Y-90 resin mikroküre ile). Multivariate analizde yanıt ile ilişkili tek parametre tümöre verilen dozdu (p<0,01). ? 250 Gy tümör dozu ile RECIST ve EORTC kriterlerine göre hastaların sırayla %59 ve %77?sinde objektif tümör yanıtı izlendi ve her iki kritere göre tümör kontrol oranı %95 olarak belirlendi. Ayrıca multivariate analizde sadece tümör tarafından emilen doz ile progresyonsuz sağkalım (PSK) (p<0,001) ve genel sağkalım (GSK) (p=0,018) arasında ilişki saptandı. Tümöre verilen doz ?250 olduğunda median PSK 2 aydan 10.7 aya (p<0,001) ve median GSK 9 aydan 17.6 aya (p=0,018) çıkmaktadır. Bunun dışında median 40 Gy (10-102 Gy) karaciğer dozu ile radyoembolizasyondan sonraki 3 ayda hastaların %3.7?sinde (2/54) ?G2, %3.7?sinde (2/54) ?G3 geçici karaciğer toksisitesi gözlendi. G4 karaciğer toksisitesi hiçbir hastada gözlenmedi. Bu hastaların hiçbirinde klinik radyasyon hepatiti ve terapi ile indüklenen karaciğer yetmezliği izlenmedi. Yorumlar: Tc99m-MAA SPECT radyoembolizasyona yanıt, progresyonsuz sağkalım ve genel sağkalımın tahmini anlamında prediktif değere sahiptir. Tc-99m MAA SPECT görüntülerine dayanan dozimetre hasta seçimi ve özellikle seçilen hastalarda tedavi planının adaptasyonu için kullanılabilir

Antineoplastik ajanlarKaraciğer neoplazmlarıNeoplazm evreleri+5
Serkan Demirelli
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

68ga-dotatate ve 68ga-dotanoc'un fizyolojik biyodistribüsyonunun semikantitatif değerlendirilmesi

Nöroendokrin Tümörlerin (NET) en önemli özelliği, hücre yüzeylerinde belirgin somatostatin reseptör (SSTR) ekspresyonu yapmalarıdır. Bugüne kadar beş ayrı SSTR alt tipi (SSTR1-5) tanımlanmıştır. 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC, NET görüntülemede sıklıkla kullanılan ajanlardır. 68Ga-DOTATATE, SSTR2?ye selektif olarak yüksek afinitede bağlanma gösterirken, 68Ga-DOTANOC SSTR2, SSTR3 ve SSTR5 olmak üzere daha geniş bir bağlanma profiline sahiptir. Ancak bu görüntüleme ajanlarının tutulumu sadece NET?lere özgü değildir. Hipofiz, adrenal, böbrekler, dalak başta olmak üzere normal organ ve dokularda da çok geniş ve değişken tutulum gösterirler. Literatürde, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un NET tanı ve tedavi yönetiminde diğer yöntemlere üstünlüğünü gösteren pek çok çalışma olmasına rağmen, fizyolojik tutulumun izlendiği tümör dışı organlardaki biyodistribüsyonu ile ilgili çok az veri bulunmaktadır. Bu çalışmada, NET tanısı ile 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC PET/BT görüntüleme yapılan hastalarda; 1)Fizyolojik tutulum alanlarının saptanarak bu alanlardaki tutulumların SUVmax ve SUVmean (±SD) gibi semikantitatif parametreler kullanılarak ortalamalarının (±SD) ve 2)Değer aralıklarının (min-max) belirlenmesi, 3)Tutulumların çekime alınma süresi (>60 ve ? 60 dakika) ile ilişkisinin değerlendirilmesi ve 4)Elde edilen verilerin literatür ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, bölümümüzde 68Ga-DOTA işaretli (TATE ve NOC) PET/BT görüntüleme yapılan toplam 40 hastada (23 K, 17 E, ortalama yaş: 52,50±15,82) fizyolojik tutulum alanları görüntüler üzerinden semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Kırk hastadan 25?ine 68Ga-DOTATATE; 15?ine 68Ga-DOTANOC ile çekim yapılmıştır. Çalışmamızda, dalak, adrenaller, pankreas baş kesimi, palatin tonsil ve meme dokusu tutulumlarında, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC grupları arasında SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Lenf nodlarında ise iki grup arasında SUVmean değerleri benzer olarak bulunurken, SUVmax değerleri 68Ga-DOTATATE grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Prostat ve timus için, veri sayısının yetersiz olmasından dolayı istatistiksel değerlendirme yapılamamıştır. Bunların haricindeki diğer tüm organlarda 68Ga-DOTATATE tutulumları, 68Ga-DOTANOC tutulumlarına oranla SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca mide (fundus-diğer) ve pankreas (baş-gövde-kuyruk) kendi içerisinde bölgelere ayrılarak da değerlendirilmiştir. Buna göre mide fundus kesiminde diğer alanlara göre ve pankreas baş kısmında gövdeye ve kuyruk kısmına göre 68Ga-DOTATATE tutulumları, 68Ga-DOTANOC tutulumlarına oranla SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Sağ ve sol adrenal arasında ise iki ajan açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde ince ve kalın barsak tutulumları açısından da iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. İki grup arasındaki tutulumlar çekime alınma süresine göre (60< ve ?60 dakika) değerlendirildiğinde ise; 68Ga-DOTANOC grubunda palatin tonsil ve mide fundusta SUVmean değerleri 60 dakikadan daha sonra çekime alınan grupta anlamlı olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Bunun haricindeki diğer tüm organlarda, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC grupları arasında süreye göre SUVmax ve SUVmean değerleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Literatür ile karşılaştırıldığında ise, bizim çalışmamızda hipofiz, karaciğer ve dalakta hem 68Ga-DOTATATE hem de 68Ga-DOTANOC için istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek SUVmax ve SUVmean değerleri bulunmuştur. Pankreas baş kesiminde literatür ile karşılaştırıldığında her iki ajan için de bazılarında daha yüksek, bazılarında ise benzer SUVmax ve SUVmean değerleri elde edilmiştir. Parotis, akciğer, böbrek, adrenal, pankreas gövde kesimi, kalın barsak, kas ve kemik iliğinde ise literatür ile benzer değerler saptanmıştır. 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC PET/BT, NET görüntülemede standart bir yöntem haline gelmiştir. Ancak, pek çok organda izlenen fizyolojik tutulumlar, değerlendirme aşamasında sıkıntılara neden olmaktadır. Literatürde, 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un NET tanı ve tedavi yönetiminde diğer yöntemlere üstünlüğünü gösteren pek çok çalışma olmasına rağmen, fizyolojik tutulumun izlendiği tümör dışı organlardaki biyodistribüsyonu ile ilgili çok az veri bulunmaktadır. Literatürde, bizim çalışmamız dışında 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un biyodistribüsyonunu çok sayıda organda karşılaştıran başka çalışma bulunmamaktadır. Sadece, Kabasakal ve ark.?nın 20 hastadan oluşan çalışmasında, aynı hasta grubunda 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un çoğunluğu tümöral dokular olmak üzere hipofiz, adrenaller, karaciğer, dalak ve tükrük bezleri olmak üzere sınırlı organlarda normal dağılımına bakılmıştır. Sonuç olarak, bu çalışma 68Ga-DOTATATE ve 68Ga-DOTANOC?un normal organlardaki distribüsyon paternini SUVmax ve SUVmean değerlerini kullanarak semikantitatif olarak göstermiştir. Pek çok organda tanımladığımız tutulum paternleri ve tutulum değer aralıklarının belirlenmesinin (SUVmax ve SUVmean), görüntü yorumlamada fizyolojik/tümöral ayrımı açısından katkı sağlayabileceği düşünüşmüştür

GermanyumNeoplazmlarNöroendokrin tümörler+6
Evrim Sürer Budak
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign beyin tümörlerinde PET/BT bulgularının difüzyon MR ve perfüzyon MR bulgularıyla karşılaştırılması

Bu çalışmada malign beyin tümörlerinde 18F FDG PET görüntülemede elde edilen metabolik aktivite (SUVmax) ile difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemedeki (DAMRG) difüzyon katsayısı (ADC) ve perfüzyon manyetik rezonans görüntülemede elde edilen rölatif beyin kan volümü (rCBV) arasında bir ilişki olup olmadığı; grade 4 glioblastomdan metastatik beyin kitlelerinin ayırımında FDG PET görüntülemenin katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beyin Cerrahisi kliniğine intrakranial kitle tanısı/ön tanısı ile başvuran, 9 erkek, 11 kadın, toplam 20 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmaya konvansiyonel MR ve FDG PET/BT görüntülemeleri olan olgular dahil edilmiştir. Bu hastalardan daha önce opere edilmiş ancak sonraki incelemelerinde nüks ya da rezidü kitle saptanmayan olgular, ekstraaksiyal yerleşimli kitlesi olanlar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm vakalarda primer lezyonun ADC değeri ile geç görüntülerdeki metabolik aktivitenin kontralateral korteksin metabolik aktivitesine oranı ile elde edilen değer arasında (GSUV/ GSUVK) istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p<0.05, r =-0.52) Ayrıca primer tümörün perfüzyonu (rCBV) ile erken ve geç görüntülemede kitlenin SUVmax değerlerindeki % değişim (GSUV- ESUV/100* ESUV) arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunmuştur (p<0.01, r = -0.63). Bunların dışında grade 4 glioblastomdan metastatik beyin kitlelerinin ayırımında geç görüntülemenin tanısal değeri (duyarlılık %100, özgüllük %75) olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre FDG PET intrakranial kitlelerin tanısında ek katkı sağlamakta olup, özellikle geç görüntülemenin beyin lezyonlarında mutlaka yapılması gerektiğini düşünmekteyiz

Beyin neoplazmlarıDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntüleme+3
Murat Sipahi
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik diz lezyonlarının kemik sintigrafisi ile değerlendirilmesi

Aysun Özdemir
Akdeniz University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül anevrizması ve koroner stenozları nedeni ile anevrizmektomi ve koroner by-pass cerrahisine giden hastalarda sol ventrikül fonksiyonlarının Muga yöntemi ile gösterilmesi

R. Bülent Türk
Akdeniz University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer ve metastatik akciğer kanserlerinin götüntülenmesinde Tc-99m MIBI ve T1-201`in rolü

Fatma Tunçdemir
Akdeniz University
1997
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar artritlerin değerlendirilmesinde Tc-99m HIG ve Tc-99m medronate kemik sintigrafisinin rolü

Gülizar Kaçar
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik olarak şüpheli akut apandisitlerin değerlendirilmesinde Tc-99m HMPAO işaretli lökosit sintigrafisinin yeri

Şule Özuğur
Akdeniz University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediyatrik olgularda protein kaybettiren enteropatinin tanısında Tc-99m human serum albümin sintigrafisinin yeri

Gonca Bural
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Graves oftalmopatili hastalarda orbital ga - 67 sintigrafisinin hastalık aktivitesini belirlemedeki rolü

İbrahim Oğuz Çeri
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aktif dönemdeki ülseratif kolit hastalarında hastalık şiddetinin ve yaygınlığının belirlenmesinde Tc 99m HMPAO işaretli lökosit sintigrafisinin rolü

Funda Aydın
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarında Tc-99m DMSA sintigrafisinin yeri

İdrar yolu enfeksiyonu ile birlikte bulunabilen vezikoüreteral reflü ve renal skarın araştırılması ileride gelişebilecek hipertansiyon ve böbrek yetmezliğinin önlenmesi bakımından önemlidir. Akut pyelonefritin tanısı ve lokalize edilmesindeki yüksek duyarlılığı ve özgüllüğü nedeniyle DMSA sintigrafisi pyelonefrit kuşkusu olan hastalarda tanı ve takip stratejisinin belirlenmesinde büyük önem taşımaktadır. Bu retrospektif çalışmada klinik ve laboratuvar bulgulara dayanılarak idrar yolu enfeksiyonu tanısı konulan 110 hastaya Tc-99m DMSA kortikal sintigrafisi ve MSUG verileri değerlendirilmiştir. Çalışmada tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu sonucu oluşan renal skarları DMSA sintigrafisi ile göstermek, bu renal skarları vezikoüreteral reflü sonuçları ile karşılaştırmak ve renal skarların vezikoüreteral reflü varlığı ve derecesi, hasta yaşları ve cinsiyetleri ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Tanımlayıcı istatistiklerde yüzde, ortalama, ± standart sapma, gruplar arası karşılaştırmalarda ki-kare analizi ve Fisher'ın kesin testi kullanılmıştır. P<0.05 değeri anlamlı olarak kabul edilmiştir. VUR saptanan 49 hastanın 37'sinde (%66) skar dokusu geliştiği gösterilmiştir. VUR'sü olmayan 61 hastanın %22'sinde skar dokusu saptanmıştır. Elde edilen veriler istatiksel olarak karşılaştırıldığında VUR varlığında böbreklerde skar gelişme olasılığının yüksek olduğu görülmüştür (p<0,001). Çalışmamızda DMSA'da skar dokusu saptanan 37 böbrekten 31'inde (%84) reflünün derecesi III-V, 6'sında (%16) ise I-II'dir. Akut pyelonefrit ve renal skar oluşma riski VUR'un şiddeti ile koreledir. VUR'un derecesi ile skar varlığının sıklığı istatiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0,002). Erkek çocuklarda reflü varlığı kız çocukları ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,015). Yaş arttıkça vezikoüreteral reflü sıklığı azalırken, sebat eden reflü varlığında renal skar gelişme olasılığı artmaktadır. Skar dokularının böbreklerdeki dağılımı incelendiğinde, her iki böbrekte de skar dokusu, alt ve üst pollerde orta zona göre daha sık izlenmiştir (sağ böbrek üst polde %35, alt polde %36 ve orta zonda %29; sol böbrek üst polde %51, alt polde % 25, orta zonda %24). Sonuç olarak tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına bağlı oluşabilecek renal skar dokusunun saptanmasında DMSA sintigrafisi ilk seçilecek yöntemdir. DMSA sintigrafisi bulgularına göre VUR varlığı ve reflünün derecesi skar dokusu gelişiminde önemli bir risk faktörüdür.

B lenfositleriRadyonüklid görüntülemeRetrospektif çalışmalar+6
Elif Acar
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunum yolu hastalığı olan çocuklarda gastroözofageal reflü sintigrafisinin değeri

Bu çalışmada, solunum hastalığı tanısı alan bebek ve çocuklarda sintigrafik olarak gastroözofageal reflü varlığının tespit edilmesi ve hastaların tanı, yaş grubu, cinsiyet, semptom ve bulguları ile GÖR sıklıkları arasındaki ilişkiyi araştırmak hedeflenmiştir.Reaktif hava yolu hastalığı tanısı alan 72 hasta ve tekrarlayan solunum enfeksiyonu tanısı alan 41 hasta, toplam [113 hasta (65 erkek, 48 kız; yaş aralığı: 1 ay - 16 yaş, ortalama yaş: 6.76)] gastroözofageal reflü sintigrafileri retrospektif olarak değerlendirildi. Reaktif hava yolu hastalığı tanısı olan 72 hastanın 47'sinde (%65) ve tekrarlayan solunum enfeksiyonu tanısı alan 41 hastanın 29'unda (%70) reflü saptandı. Reaktif hava yolu hastalığı ve tekrarlayan solunum enfeksiyonu tanısı olan hastalarda reflü sıklığı yönünden istatiksel olarak anlamlı fark yoktu. Erkek ve kız hastalarda GÖR sıklıkları değerlendirildi. 65 erkek hastadan 48'inde (%74) ve 48 kız hastadan 28'inde (%58) GÖR pozitifliği tespit edildi. Erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, cinsiyet ile GÖR varlığı arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Hastalar yaşlarına göre 3 gruba ayrıldı. Sırasıyla 0-2 yaş arası, 3-5 yaş arası ve 6-16 yaşları arasındaki gruplar, reflü sonuçlarıyla değerlendirildi. Sintigrafik olarak grup 1'de 20 hastanın 15'inde (%75), grup 2'de 23 hastanın 16'sında (70), grup 3'te 70 hastanın 45'inde (%64) sintigrafik olarak GÖR saptandı. Bu sonuçlara göre yaşın artması ile GÖR varlığının sıklığı azalmakla birlikte, yaş grupları arasında GÖR sıklığı yönünden istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Hastalarda sık rastlanan öksürük (%90), nefes darlığı (%48), hırıltılı solunum (%44), yüksek ateş (%38) ve burun akıntısı (%19) semptom ve bulguları ile GÖR arasındaki ilişki araştırıldı ve hastalarda sık rastlanan semptom ve bulgular ile GÖR arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05).Solunum hastalığı olan bebek ve çocuklarda GÖR'ün yüksek sıklıkla saptanması, bu hastalıkların etyopatogenezinde GÖR'ün önemli rolü olduğuna işaret etmektedir. GÖR'ün tespitinde sintigrafi; invaziv olmayan, pratik, fizyolojik, duyarlı ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: gastroözofageal reflü, gastroözofageal sintigrafi, solunum semptomları

Hamdi Afşin
Adnan Menderes University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperparatiroidide Tc-99m MIBI çift fazlı paratiroit sintigrafisinin katkısı

Çalışmamızın amacı Tc-99m MIBI çift fazlı paratiroit sintigrafisinin anormal paratiroit bezinin preoperatif görüntülenmesinde tanısal değerini araştırmak, diğer önemli görüntüleme yöntemi olan ultrasonografi ile karşılaştırmak ve sintigrafinin duyarlılık ve özgüllüğünü etkileyen faktörleri belirlemekti.Bu retrospektif çalışmaya biyokimyasal olarak parathormon yüksekliği saptanan ve tanı amacıyla paratiroit sintigrafisi yapılmak üzere kliniğimize gönderilen 56 hasta dahil edildi. Hastaların serum parathormon, kalsiyum, kan üre nitrojeni ve kreatinin değerleri kaydedildi. Olguların tümünün Tc-99m MIBI çift fazlı paratiroit sintigrafisi ve ultrasonografi sonuçları değerlendirildi. Elde edilen veriler patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı.Paratiroit patolojilerini saptamadaki duyarlılık ve özgüllük oranlarıyla değerlendirildiğinde, sintigrafi adenomu göstermede ultrasonografiden daha üstün olduğu saptandı. Hiperplaziyi belirlemede ise ultrasonografi sintigrafiden daha üstün bulundu. Sintigrafinin anormal paratiroit bezi varlığını saptamada da ultrasonografiden daha başarılı olduğu görüldü. Sintigrafi adenomu ve anormal paratiroit bezini saptamada doğruluk, pozitif kestirim değeri ve negatif kestirim değeri açısından ultrasonografiye üstünlük gösterirken, hiperplaziyi saptamada ultrasonografi doğruluk, pozitif kestirim değeri ve negatif kestirim değeri açısından sintigrafiden daha iyi oranlara sahip bulundu. Ayrıca ileri yaş grubunda sintigrafinin adenomu ve anormal paratiroit bezini saptamada duyarlılığının genç yaş grubuna göre daha düşük olduğu saptandı.Çalışmamız, Tc-99m MIBI çift fazlı paratiroit sintigrafisinin adenomu ve anormal paratiroit bezini görüntülemede ultrasonografiden daha duyarlı olduğunu göstermiştir. Hiperplaziyi saptamada ise ultrasonografinin daha üstün olduğu görülmüştür. Primer hiperparatiroidili hastalarda preoperatif görüntülemede USG'nin sintigrafiyi tamamlayıcı rolü, ileri yaş grubunda sintigrafinin anormal paratiroit bezini göstermedeki düşük duyarlılığı nedeniyle yaşlı hastalarda daha da önem kazanmaktadır.

HiperparatiroidizmHiperparatiroidizmRadyonüklid görüntüleme+1
Sevinç Armağan
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toksik nodüler guatr hastalarında radyoaktif iyot-131 tedavisinin etkinliği

Bu retrospektif çalışmanın amacı kliniğimizde radyoaktif iyot-131 tedavisi alan toksik nodüler guatr hastalarında tedavi sonuçlarını değerlendirerek hasta yaşı, cinsiyet, nodül çapı, kullanılan İyot-131 dozu, altta yatan etiyoloji ve antitiroit ilaç kullanımı gibi demografik ve klinik faktörlerin tedavi sonuçları üzerine etkisini değerlendirmektir.Ocak 2007 ile Kasım 2011 yılları arasında toksik nodüler guatr tanısıyla, radyoaktif iyot-131 tedavisi alan 233 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait yaş, cinsiyet gibi demografik veriler yanında tiroit sintigrafisi ve ultrasonografi görüntüleme sonuçları, tedavi öncesi ve sonrası kontrollerde yapılan tiroit fonksiyon testleri, verilen İyot-131 dozu ve antitiroit ilaç kullanımına ait veriler değerlendirildi. Nodül çapı <2 cm olan hastalara 555 MBq ve nodül çapı >2 cm olanlara ise 740 MBq olacak şekilde sabit doz radyoaktif iyot-131 tedavisi verildi. Hastaların altıncı ay ve 12. ay kontrollerindeki tiroit fonksiyon testlerine göre tedavi başarısı değerlendirildi. Altıncı ayda hipotiroidi ve ötiroidi gelişen hastalar kür olarak kabul edildi.Toksik nodüler guatr tanısı alan 233 hastanın 163' ü (%70) kadın ve 70' i (%30) erkekti. Tüm hastalar 28 ile 86 yaş arasında olup yaş ortalaması 64±10 yıldı. Çalışmamızda hastalara radyoaktif iyot-131 tedavisi verildikten sonra altıncı ayda kür oranı % 93,9 olarak saptandı. Altıncı ay kontrolünde 233 hastanın 74' ünde (%31,7) hipotiroidi, 145' inde (%62,2) ötiroidi ve 14' ünde (%6) hipertiroidi olduğu görüldü. Yaş ve cinsiyet gibi demografik faktörlerin tedavi etkinliğini değiştirmediği görüldü. Ayrıca altta yatan etiyoloji ve antitiroit ilaç kullanımı ile tedavi etkinliği arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ayrıca bizim çalışmamızda kür oranı nodül çapı<2cm olan ve 555 MBq I-131 doz verilen hastalarda, nodül çapı> 2 cm olan ve 740 MBq doz verilen hastalara göre daha yüksek bulundu.Çalışmamızda, toksik nodüler guatr hastalarında 555 MBq ve 740 MBq İyot-131dozlarının yüksek kür oranları sağladığı görülmüş ve bu hastalarda radyoaktif iyot-131 tedavisi' nin etkili, kolay ve güvenilir bir tedavi yöntemi olduğu gösterilmiştir.

Guatr-nodülerHipertiroidizmRadyoaktif iyot+1
Hatice Şakı
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserlerin evreleme ve tedavi takibinde PET/BT'nin rolü

Bu çalışmanın amacı kolorektal kanser tanısı almış hastalarda F-18 florodeoksiglukoz (FDG) Pozitron Emisyon Tomografi/Bilgisayarlı Tomografinin (PET/BT) evreleme, tedaviye yanıt ve yeniden evrelemedeki rolünü değerlendirmektir. Nisan 2013-Eylül 2014 tarihleri arasında yeni tanı almış ya da cerrahi ve/veya medikal tedavi uygulanmış 61 kolorektal kanserli hastanın PET/BT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Verilerin doğrulanması histopatolojik bulgular ya da en az altı aylık klinik takip ve/veya radyolojik görüntüleme yöntemleri ile tedavi yanıtı takip edilerek yapıldı. Hastalar bölgesel lenf nodu, periton yayılımı, karaciğer, akciğer ve diğer uzak metastazlar açısından lezyon bazında değerlendirildi. Genel olarak evrelemede PET/BT'nin duyarlılık, özgüllük, PPD, NPD ve doğruluğu sırasıyla %64,9, %92,9, %70,2, %97,5 ve %95'tir. Tedavi yanıt değerlendirmede PET/BT'nin duyarlılık, özgüllük, PPD, NPD ve doğruluğu sırasıyla %97,0, %88,7, %84,6, %97,9 ve %91,9'dur. Yeniden evrelemede ise PET/BT'nin duyarlılık, özgüllük, PPD, NPD ve doğruluğu sırasıyla %83,3, %85,1, %50, %96,6 ve %84,8 olarak saptandı. PET/BT korektal kanserli hastalarda evreleme, tedavi yanıtı değerlendirmesi ve rekürrens belirlemede güvenilir bir görüntüleme yöntemidir. Hastalarda herhangi bir şikayet oluşmadan rekürrensi tespit edebilir. Bunun sonucunda erken dönemde tedavi değişikliği yapılarak mortalite azaltılabilir.

Kolorektal neoplazmlarNeoplazm evreleriNeoplazmlar+2
Meryem Özlem Özkan
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre meme kanserinde sentinel lenf nodu biyopsisi amacıyla yapılan kombine ve intradermal radyokolloid enjeksiyon tekniklerinin karşılaştırılması

Meme kanseri, kadınlar arasında 2. en sık görülen kanserdir. Kadın kanserleri arasında %33 oranında görülür ve kansere bağlı kadın ölümlerinin %20'sinden sorumludur. Aksiller lenf nodlarının durumu erken evre meme kanserinde en güçlü prognostik faktördür. Aksiller lenf nodu disseksiyonu, geleneksel olarak lenf nodlarının malignite durumunu saptamaktadır. Sentinel lenf biyopsisi, meme kanserinde standart olarak, aksiller disseksiyonun yerini hızla alan, evrelemede doğruluğu yüksek minimal invaziv bir metottur.Çalışmamızın amacı, erken evre meme kanserinde sentinel lenf nodu haritlamasında kombine (perikaviter+intradermal ve peritümöral+intradermal) ve intradermal radyokolloid enjeksiyonların etkinliğini karşılaştırmaktır. Histopatolojik olarak meme kanseri tanımlanan 237 meme kanserli hastaya, sentinel lenf nodu haritalaması için radyokolloid ve mavi boya enjeksiyonu sonrası aksiller disseksiyon yapıldı. 41 hastaya tümör çevresinde dört kesime ve yüzeyindeki deri içine kombine; 196 hastaya ise tümör çevresinde dört kesime ve deri içine intradermal enjeksiyon yapıldı. Her iki gruptan toplam 110 kişiye, tümör çevresinde intrademal veya intraparankimal veya subareolar mavi boya enjeksiyonu yapıldı. Sentinel lenf nodları lenfosintigrafi, introperatif elle tutulur gama prob ve mavi boya ile saptandı. Sırasıyla preoperatif lenfosintigrafinin, gama probun ve mavi boyanın SLN'yi tespit oranları, %96.2, %94.2 ve %76.4'tü. Kombine ve intradermal radyokolloid enjeksiyonunda, preoperatif lenfosintigrafi ve gama probla SLN tespit oranları sırasıyla %90.2, %96.2 ve %85.4, %94.9'du. İntradermal enjeksiyon kombine enjeksiyona oranla, preoperatif lenfosintigrafi ve gama probla sentinel lenf nodunu anlamlı olarak daha fazla gösterdi (p değerleri sırasıyla 0,05 ve 0,002 dir). Yalancı negatiflik oranları intradermal enjeksiyonda %9.2 ve kombine enjeksiyonda ise %16.6 idi.Sonuçlarımız, SLN tespitinde kombine enjeksiyona karşı intradermal radyokolloid enjeksiyonunun daha başalılı olduğunu göstermektedir. İntardermal enjeksiyon yalancı negatiflik oranını azaltmaktadır.

Hasan Bozkurt
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tc-99m MIBI paratiroid sintigrafisi değerlendirmesinde gözlemciler içi ve gözlemciler arası değişkenliğin saptanması

Amaç ve hipotez: Tc-99m MIBI paratiroid sintigrafilerinin yorumlanmasında gözlemciler içi ve gözlemciler arası farklılıkların olmadığının gösterilmesidir.Yöntem: Dijital görüntü arşivinde son 18 ayda görüntülenen hastalar belirlendi. Standart çekim protokollerine uygunluk yönünden değerlendirildi. Standart dışı veya optimal olmayan çalışmalar dışlandı. Doksan sekiz hastaya ait paratiroid sintigrafileri en az 8 yıldır nükleer tıp uzmanı olarak çalışan 4 gözlemci tarafından değerlendirildi. Gözlemciler aynı görüntüleri iki hafta arayla iki kez değerlendirdi. Değerlendirmeler iş istasyonlarında bilgisayar ekranında yapıldı. Her vaka için form dolduruldu. Formda, lezyon varlığı, eğer lezyon var ise sayısı, lokalizasyonu, şüpheli mi kesin mi olduğu, şüpheli ise nedeni, değerlendirme için ek bir tetkik gerekip gerekmediği ve son yorum soruldu. İstatistiksel analiz için Cohen kappa ve total uyum yüzdeleri kullanıldı, testler SPSS 11.0 programında yapıldı.Bulgular: Sekiz değerlendirmede dört gözlemci en az 38, en çok 43 vakada lezyon veya lezyonlar bildirmişti. Gözlemciler içi uyumluluk ?çok iyi? düzeydeydi. Gözlemciler kendi aralarında ise en az bir değerlendirmede ?çok iyi uyumluluk? göstermişti. Lezyon sayısı ve son yorum konularında da gözlemciler kendi içinde ?çok iyi uyumluluk? göstermişti., gözlemciler arası uyum ise ?iyi? ve ?çok iyi? düzeydeydi. Lezyon lokalizasyonunun belirlenmesinde ikinci ve üçüncü gözlemciler kendi içinde, şüphe varlığı konusunda ise üçüncü gözlemci kendi içinde ?çok iyi uyum? göstermişti. Bu iki konuda diğer gözlemcilerin kendi içinde ve tüm gözlemcilerin kendi aralarında uyumu ?iyi? düzeydeydi. Şüphe nedeni ve ek tetkik gerekliliği sorgulandığında gözlemciler içi ve gözlemciler arası uyum oldukça düşüktü ve ?orta?, ?zayıf?, ?çok zayıf? düzeyindeydi.Sonuç: Tc-99m MIBI paratirioid sintigrafisi, paratiroid bezi lezyonlarının saptanmasında, sayılarının ve lokalizasyonlarının belirlenmesinde gözlemciler içi ve gözlemciler arası uyumun çok iyi düzeyde olduğu bir tetkiktir.Anahtar Kelimeler;Tc-99m MIBI, paratiroid sintigrafisi, gözlemciler içi uyumluluk, gözlemciler arası uyumluluk

Teknesyum Tc-99m
Cafer Dalar
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometium kanserli hastalarda operasyon öncesi değerlendirmede PET-BT nin yeri

Amaç: Endometrium kanseri tanısı almış hastalara operasyon öncesi evrelendirme amacıyla yapılan dual faz F-18 FDG PET-BT'nin SUV değerlerinin; serum CA125 düzeyi, patoloji ve MR ile korelasyonun ve myometrial invazyonu öngörmede yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Aralık 2008- Eylül 2009 tarihleri arasında DEÜTF Nükleer Tıp Anabilim dalında preoperatif evreleme amacıyla dual faz F-18 FDG PET-BT incelemesi uygulanan 30 hastanın dosya bilgileri ve görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. SUV değerleri (erken ve geç SUVmax-mean-min, ROI1.2SUVmax-mean-min ve SUVToplam) ve retansiyon indeksleri hesaplanmıştır. F-18 FDG PET-BT ile elde edilen myometrial invazyon, evre, lenf nodu metastazı bulguları, patoloji ve MR sonuçları ve CA125 değerleriyle karşılaştırılmıştır.Bulgular: Otuz hastanın yaş ortalaması 59±9(43-76) idi. Cerrahi 2002 FIGO evrelemesine göre, dokuz hasta evre 1A, 10 hasta evre 1B, iki hasta evre 1C, altı hasta evre 3C, birer hasta evre 2B, 3A ve 4B'dir. Hastaların ortalama SUVmax değerleri 13.3±7olarak hesaplanmıştır. PET-BT; evre, myometrial invazyon derinliği ve lenf nodu metastazı ile korele bulunmuştur. ROC analizine göre; myometrial invazyon var-yok ayrımında SUV1max 8.6 kesme noktası için %90 duyarlılık, %89 özgüllük bulunmuştur. Yüzeyel ve derin invazyon ayrımında SUV1Toplam için 1282 kesme noktasında %86 duyarlılık ve %77 özgüllük saptanmıştır. PET-BT'nin lenf nodu metastazı saptamadaki duyarlılığı %85, özgüllüğü %100, PPV %100, NPV %95, doğruluğu %96 olarak hesaplanmıştır. MR'ın lenf nodu metastazı saptamada duyarlılığı %57, özgüllüğü %100, PPV %100, NPV %88, doğruluk %90 olarak hesaplanmıştır.Sonuç: F-18 FDG PET-BT, endometrium kanserli hastalarda prognostik faktörler ile korelasyonu olması, lenf nodu metastazı ve myometrial invazyon değerlendirmede başarılı olması, tüm vücut incelemesi olduğu için tek bir çalışmada klinisyene hastalık izleminde ve tedavisinde yardımcı bilgi sağlayabilecek bir yöntemdir. Retansiyon indeksi, geç çekim, SUVmin ve ROI12.cm SUV değerlerinin endometrium kanser değerlendirmede ek katısı olmadığı saptanmıştır.

Sadet Ayhan
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserli hastalarda Ga-68 PSMA PET/BT'nin rolü

ÖZET Prostat Kanserli Hastalarda Ga-68 PSMA PET/BT'nin Rolü Burak Sönmezer, Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Nükleer Tıp Anabilim Dalı Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nükleer Tıp Anabilim Dalı, 35340, İnciraltı-İzmir Amaç: Prostat kanseri nedeniyle Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesi yapılan hastaların görüntülemelerinde saptanan bulguları; patoloji, laboratuvar ve diğer görüntüleme bulguları ile karşılaştırmak ve aralarındaki ilişkiyi analiz etmektir. Yöntem: Mart 2016- Mart 2017 tarihleri arasında "evreleme" ve "yeniden evreleme" amaçlı Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesi yapılan 123 hasta retrospektif olarak incelendi. Evreleme grubu hastalarında D'Amico risk sınıflaması yapıldı. Her iki grupta Ga-68 PSMA PET/BT'de saptanan bulgular diğer görüntüleme yöntemleri (TorakoAbdominal BT, Pelvik/Abdominopelvik MR, Kemik Sintigrafisi) ile kıyaslandı. Tüm hastaların prostat, lenf nodu, kemik, visseral organ ve en yüksek SUVmax değerleri ölçüldü. Bu değerler ile Gleason Skoru, Gleason Grade'i ve laboratuvar bulguları arasındaki korelasyon değerlendirildi. Ga-68 PSMA PET/BT'de patolojik bulgu saptanmayan hastalar ile patolojik bulgu saptanan hastalar arasında patoloji bulguları ve laboratuvar bulguları arasındaki farklılıklar incelendi. Yeniden evreleme grubunda hastaların aldıkları tedaviye göre SUVmax değerleri farklılıkları incelendi. Bulgular: Evreleme grubunda prostat SUVmax ve en yüksek SUVmax değerleri ile Gleason Grade'i ve PSA değerleri arasında orta düzeyde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla r:0.42, r:0.5, r:0.54, r:0.53). Evreleme grubunda Ga-68 PSMA PET/BT, diğer görüntülemeler ile karşılaştırıldığında; 22 (%67) hastada 72 ek lezyon saptamıştır. Gleason Grade'i 2 ve altında olan hastalar ile 2'nin üzerinde olan hastaların, prostat SUVmax ve en yüksek SUVmax değerleri anlamlı farklılık göstermektedir (sırasıyla p:0.005, p:0.002). PSA değeri 20 ng/ml ve altında olan hastalar ile 20 ng/ml'nin üzerinde olan hastaların prostat SUVmax değerleri anlamlı farklılık göstermektedir (p:0.045). Yeniden evreleme grubunda visseral organ ve en yüksek SUVmax değerleri ile PSA değerleri arasında orta düzeyde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla r:0.56, r:0.43). Ga-68 PSMA PET/BT ve anatomik görüntüleme yöntemlerinin (BT/MR) lezyon saptamadaki uyumluluk oranları prostat bazında % 66.2, lenf nodu bazında % 67.5, kemik bazında % 70.2 (kemik sintigrafisi ile % 75.2), visseral organ bazında % 79.7'dir. Ga-68 PSMA PET/BT'de patolojik bulgu saptanmayan hastalar ile patolojik bulgu saptanan hastalar arasında; PSA değerleri, PSA hızları, Gleason Skoru/Grade'i ve HT alıp-almama durumları anlamlı farklılık göstermektedir (sırasıyla p:<0.001, p:0.034, p:0.032, p:0.030, p:<0.001). Ayrıca yeniden evreleme grubunda alınan tedaviye göre (KT, HT, Lu-177 PSMA) SUVmax değerleri de anlamlı farklılık göstermektedir. Tüm grupta Ga-68 PSMA PET/BT'de kemik tutulumu saptanmayan hastalar ile kemik tutulumu saptanan hastalar arasında ALP ve Ca değerleri anlamlı farklılık göstermektedir (sırasıyla p:0.010, p:0.003). En yüksek SUVmax değerleri ile LDH değerleri arasında çok zayıf korelasyon saptanmıştır (r:0.19). Perinöral invazyonu olmayan hastalar ile olan hastaların en yüksek SUVmax değerleri anlamlı farklılık göstermektedir (p:0.012). Sonuç: Çalışma bulgularımız orta-yüksek risk grubundaki hastalarda evreleme amaçlı, nüks şüphesi veya biyokimyasal nüks durumu olan hastalarda yeniden evreleme amaçlı Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesinin rutin kullanıma girmesi gerektiğini düşündürmektedir. Ga-68 PSMA PET/BT'de saptanan bulguların ve SUVmax değerlerinin, gerek histopatolojik bulgular ile gerek laboratuvar bulguları ile ilişkili olması, SUVmax değerlerinin de prognostik faktör olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Ga-68 PSMA PET/BT, SUVmax, Gleason Skoru, Gleason Grade, PSA, PSAdt, PSA Hızı, TorakoAbdominal BT, Pelvik MR, Kemik Sintigrafisi.

Abdominal duvarManyetik rezonans görüntülemeNeoplazmlar+6
Burak Sönmezer
Dokuz Eylül University
2018
00
Master'sOpen AccessEN

Software module development for high resolution pet system

ABSTRACTSOFTWAREMODULE DEVELOPMENT FOR HIGH RESOLUTION PET SYSTEMSAim: ClearPET is a small animal PET scanner device which is made by the CCC (CrystalClear Collaboration) and used at the Juelich Research Center. A program based on IDL 6.1(Interactive Data Language) named Module_Check written is aimed to be used for qualitycontrol of the ClearPET.Material, Method: The Module_Check program was written to evaluate the informationwhich come from each module group and are stored in .ang files during the detection. In theprogram, the user shall input the address of the data. After that, the necessary graphs andoutputs can be selected. Module_Check was tested with the 68Ge and blank scan data acquired18 68while the gantry was in fixed state, and F, Ge and blank scan data taken during gantryrotation. Maximum, minimum and average values and their standard deviations were foundby program. Module_Check was tested whether or not it could find errors which were alreadyknown by checking ASCII formatted data manually.68Results: Graphics taken while the gantry was in fixed state was linear. Graphics of the Ge18and F counts taken during gantry rotation was like sinus curve. Minimum and maximumangle values were observed at about 90° and 270° in these sinusoidal graphics. Averages of68minimum and maximum angle values of Ge counts were determined as 53°±15° and227°±12°. Besides, averages of minimum and maximum angle values of module group counts18 68taken with F source were calculated as 246°±16° and 75°±16°. Counter to Ge, minimum18angle value was between 180°-270° and while maximum value was between 0°-90° in Fmeasurements. Blank scan measurement gives a noisy line though taken during gantryrotation. % deviation between minimum and maximum counts for rotating gantry was 16.9 for68 18Ge and 5.6 for F. This program can detect the errors. The program showed that ModuleGroup 1 measurements were inaccurate for the blank scan data of in which error was knownbefore. Additionally, the program found out that the measurements of Module Group 3 from289th to 335th in 18F experiment were inaccurate. This error wasn?t known before the creationof the module group graphics.Conclusion: Module_Check program runs correctly. This program may be suggested in orderto use finding the errors of cassettes (module groups) of the ClearPET.Keywords: ClearPET, Module_Check, module group, gantry rotation, sinusoidal graphic,error detection.XXIIÖZYÜKSEK REZOLÜSYONLU PET SISTEMLERI ÇIN MODÜL GELIŞTIRILMESIAmaç: ClearPET CCC (Crystal Clear Collaboration) tarafından yapılan ve Jülich AraştırmaMerkezi?nde kullanılan küçük hayvanların taranması için yapılmış bir PET cihazıdır.CearPET?in kalite kontrolünde kullanılması amacıyla Module_Check isimli IDL 6.1(Interactive Data Language) tabanlı bir program yazılmıştır.Materyal, Metod: Module_Check modül gruplarından gelen ve dedeksiyon boyunca .angdosyalarında depolanan bilgileri değerlendirmek için yazılmıştır. Kullanıcı verinin adresiniprograma girmelidir. Sonrasında gereksinim duyulan grafikler ve çıktılar seçilebilir.68Module_Check gantry sabit konumdayken çekilmiş Ge ve boş tarama verileri ve gantry18 68dönerken alınan F, Ge ve boş tarama verileri kullanılarak test edilmiştir. Maksimum,minimum, ortalama değerler ve bunların standart sapmaları program tarafından bulunmuştur.Ayrıca daha önceden ASCII formatlı verilerin manuel olarak kontrol edilmesiyle bulunmuşbir hatanın Module_Check tarafından saptanıp saptanamayacağı test edilmiştir.Bulgular: Gantry sabitken alınan verilerin grafikleri lineer görünümdedir. Gantry dönerken68 18alınan Ge ve F sayımlarının grafikleri sinüs eğrisine benzemektedir. Bu sinüs şeklindekigrafiklerde minimum ve maksimum açı değerleri yaklaşık 90° ve 270°?lerde gözlenmiştir.68Ge için minimum ve maksimum açıların ortalama değerleri 53°±15°ve 227°±12°olarakbulunmuştur. Ayrıca 18F kaynağı ile alınan modül grup sayımları için minimum ve maksimum18 68açı değerlerinin ortalamaları 246°±16°ve 75°±16°?dir. F ölçümlerinin tam tersi, Ge?unmaksimum açı değerleri 0°-90° aralığında iken, minimum açı değerleri 180°-270° aralığındayer almaktadır. Boş tarama ölçümleri gantry dönerken alınmasına rağmen gürültülü bir çizgişeklinde görünmektedir. Gantry dönerken alınan sayımlarda minimum ve maksimum68 18arasındaki % sapma Ge için 16.9, F için 5.6?dır. Bu program hataları dedekteedebilmektedir. Program yanlışlığı daha önceden bilinen boş tarama verilerinde 1. Modül18Grup sayımlarının hatalı olduğunu saptamıştır. Buna ek olarak program F deneyindeki 3.Modül Grup?ta 289.ölçümden 335.?ye kadar olan ölçümlerin hatalı olduğunu saptamıştır.Bu hata modül grup grafikleri oluşturulmadan önce bilinmemekteydi.Sonuç: Module_Check programı doğru olarak çalışmaktadır. Bu programın ClearPETkasetlerinin hatalarını bulması için kullanılması tavsiye edilebilir.Anahtar Kelimeler: ClearPET, Module_Check, modül grubu, gantry dönüşü, sinüsşeklindeki grafik, hata dedeksiyonu.XXIII

Pınar Çelik
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Radyoaktif işaretli manyetik partiküllerin manyetik alan ile yönlendirilmesi.

Manyetik alan yardımıyla ilaçlar birçok hastalıkta istenilen bölgeyeyönlendirilebilmektedirler. Böylece ilaçların terapötik gücü arttırılabilmekte ve yan etkileriazaltılabilmektedir. Bu amaçla iyot-131 ile işaretli manyetik partiküller elde edilmesidüşünüldü. Bağlanma tekniği olarak üç yöntem kullanıldı. 1)I-131, manyetitle direkt bağlandı,2) bağlayıcı ajan olarak 8-OHQ önce I-131 ile bağlandı arkasından manyetit ilave edildi, 3) 8-OHQ önce manyetitle bağlandı arkasından I-131 ilave edildi. Oluşturulan radyoaktif manyetikpartiküller statik ve iki ayrı akışkan dinamik modelde manyetik alan etkisi ile yönlendirilmeyeçalışıldı. Yönlendirme aşamasında gama kamera ve gama sayaç ile ölçümler alınarakpartiküllerin manyetik alan etkisiyle ne kadar tutulabildiği saptandı. Oluşturulan manyetikpartiküllerin bağlanma etkinliği %99.33 olarak bulundu. Partiküllerin büyüklüğü ise 26,7 -134,6 nm arasında bulundu. Statik ve dinamik ortamda manyetik partiküllerin mıknatıstarafında toplandığı görsel olarak ve kantitatif olarak saptandı. Başlangıçta verilen aktiviteniniki modelde sırasıyla %19.6 ve %29.6'sı manyetik alan etkisi altında tutulabildi. Mıknatısetkisi altında kalan hücre modelinde tutulan manyetik partikül miktarının yeterli düzeydeolmaması akışkan modeldeki sıvının akım hızının yüksek olmasına bağlı olabileceğidüşünüldü.

Kağan Dağdeviren
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemik metastazlı meme kanseri hastalarında prognostik faktörler ile kemik sintigrafisinin ilişkisi

Kemik metastazının erken dönemde saptanmasının hastaların yasam sürelerini uzattığı gösterilemediğinden, kemik sintigrafisinin rutin takipteki yeri tartısmalıdır. Çalısmamızda kemik metastazı ile birlikteliği gösterilmis histopatolojik faktörlerin varlığında asemptomatik vakalarda kemik sintigrafisinin rutin takipte önerilebileceği düsüncesiyle yola çıktık. Meme kanseri tanısı almıs hastalarda biopsiyle meme kanseri tanısı konduktan ne kadar süre sonra kemik metastazı ortaya çıktığını kemik sintigrafisiyle yapılan takipler sonucunda saptamayı amaçladık. Ayrıca meme kanseri olan hastalarda kemik metastazı çıkma süresi ile tümör tipi, klinik evre, östrojen reseptör (ER), progesteron reseptör (PR), c-erb B-2 onkoproteini, tümörün mitotik indeksi, nükleer derecesi ve lenf damar invazyonu ile aralarında iliski olup olmadığını arastırdık. Çalısmaya yasları 25 - 80 yıl arasında olan, meme kanseri tanısı almıs ve kemik sintigrafisiyle kemik metastazı saptanmıs 87 hasta retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların tümör tipi, biopsi tarihi, klinik evrelemesi, ER, PR, c-erb B?2, tümörün mitotik indeksi, nükleer derecesi, lenf damar invazyonu varlığı, kemik sintigrafisinde saptanmıs olan ilk metastaz zamanları ve lezyon sayıları not edildi. Meme kanseri tanısı konmus olan histopatoloji tarihi ile kemik sintigrafisinde metastaz saptanan ilk tarih arasındaki zaman farkı kaydedildi. ER, PR ve c-erb B-2'nin kemik metastazı ortaya çıkma süresi ile olan iliskisi için Mann Whitney U testi; lenf damar invazyonu ile kemik metastaz süresi için students' t testi; tümör tipi, klinik evre, mitoz, nükleer derece ile kemik metastaz süresi için ise Kruskal-Wallis testi uygulandı. Lezyon sayısı ile tümör tipi, klinik evre, mitoz, nükleer derece, ER ve PR durumu arasındaki iliski olup için ki-kare testi uygulandı. Ortalama kemik metastaz süresi 26.4 ± 34.7 ay olarak bulundu. ER, PR, c-erb B-2 , tümör patolojisi, mitotik indeks ve nükleer derece ile kemik metastazı ortaya çıkma süresi arasında istatiksel olarak anlamlı bir iliski saptanmadı. Evre 4 olan hastalarda kemik metastazı ortaya çıkma süresi diğer evrelerdeki hastalar ile kıyaslandığında daha kısa olarak bulundu (p = 0.009). Lezyon sayısı ile tümör tipi, evre, mitoz, nükleer derece, ER ve PR durumu arasında anlamlı bir iliski saptanmadı. Sonuç olarak; bu çalısmada kemik metastazı ile herhangi bir prognostik faktör arasında iliski gösterilememis olmakla birlikte, bu konuyu arastıran daha genis seriler yapılması ve metastatik hastalarda da prognostik faktörleri arastıran çalısmaların artması rutin takipte kemik sintigrafisinin yerinin aydınlatılmasına faydalı olacaktır.

Yaşar İmren
Dokuz Eylül University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisinin beyin perfüzyonuna etkisi Tc 99m HMPAO beyin SPECT ile prospektif bir çalışma

ÖZET: Koroner arter bypass cerrahisi sonrası nörolojik ve nörofizyolojik komplikasyonların geliştiği bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı: 1)Koroner arter bypass cerrahisi öncesi ve sonrası beyin perfüzyon paternini Tc 99m HMPAO beyin SPECT tetkiki ile araştırmak. 2)Nörolojik ve nörofizyolojik komplikasyonların etiyolojisinde önemli rolü olan beyin kan akımı değişikliklerinin lokalizasyonunu saptamada bu tetkikinin yerini tartışmaktır. Çalışmaya koroner arter bypass cerrahisi yapılmış 18, kapak replasmanı yapılmış 3 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 55.7±6.11 idi. Kontrol grubu olarak kolesistektomi ve psriferik damar cerrahisi yapılan ve yaş ortalaması 53.8±5 olan 5 hasta ile çalışıldı. Hastalara operasyondan 1 hafta önce ve 4-6 hafta sonra Tc 99m beyin HMPAO SPECT görüntülemesi yapıldı. Açık kalp operasyonu yapılan hastaların hiç birinde şiddetli nörolojik defisit gelişmedi. 18 bypass hastasının 5'inde operasyon sonrası hafif nörolojik semptomlar, kognitif yetilerde bozulma ve affektif yapıda depresyonu andıran değişiklikler oluştu. Semptom gelişen hasta grubunda vizüel olarak frontal h i po perfüzyon, semikantitatif olarak frontal ve sol parietal hipoperfüzyon saptandı. Bu gruptaki hastaların kompüterize beyin tomografileri normaldi. Semptom gelişmeyen grupta ve kontrol grubunda Tc 99m HMPAO beyin SPECT ile anlamlı perfüzyon değişikliği bulunmadı. Tc 99m HMPAO beyin SPECT görüntülemesinin, koroner arter bypass cerrahisine bağlı olarak ortaya çıkan nörofizyolojik disfonksiyonlara eşlik eden beyin perfüzyon değişikliklerini göstermede ve lokalize etmede kullanılabileceği sonucuna varıldı. 35

BeyinKoroner arter bypassPerfüzyon+2
Berna Değirmenci
Dokuz Eylül University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antidepresif ilaçların alveolokapiller membran geçirgenliğine etkisinin belirlenmesinde Tc-99m DTPA aerosol inhalasyon sintigrafisi

Bu çalışma fluoksetin ve maprotilinin 4-6 haftalık tedavi periyodu sonunda akciğer alveolokapiller membran permeabilitesinde değişiklik oluşturup oluşturmadığını araştırmak amacıyla planlandı. Bu amaçla pulmoner epitelyal permeabilitenin değerlendirilmesinde sensitif bir yöntem olan Tc-99m DTPA aerosol sintigrafisi ile tedavi öncesi ve sonrası klirens hızlan arasında fark olup olmadığı araştırıldı. Değişik psikiyatrik tanılar ile izlenen 25 hasta (3 erkek; Yaş ortalaması: 37 ± 12) çalışmaya dahil edildi. 15 hasta fluoksetin (20 mg/gün), 1 1 hasta maprotilin (75 mg/gün) ile tedavi edildi. Hastalara 5 mi serum fizyolojik içinde 40 mCi Tc-99m DTPA, submikronik boyutta partikül üreten Ventiscan Biodex IH nebulizör ile 10-12 L/dk hava akım hızıyla 3 dakika süreyle, supin pozisyonda inhale ettirildi, inhalasyonu takiben akciğerler posteriordan görüntülendi. GE XC/T Gama Kamera, düşük enerjili genel amaçlı kolimatör kullanılarak, 1 dakikadan 30 adet görüntü 64x64 matrix ve 1 zoom ile elde edildi. Kantitatif değerlendirme için her iki akciğer periferine, santral bölgelere ve her iki akciğerin üst, orta ve alt zonlarına ilgi alanları çizildi. Zaman/aktivite eğrileri elde edildi. Bu eğrilere teknesyum bozulması için düzeltme uygulandı ve monoeksponansiyel fit konuldu. Her iki akciğerin periferik ve santral bölgeleri, üst, orta ve alt zordan için aktivitenin yanlanma süresi (T1/2 ) hesaplandı. Her iki akciğer periferik ve santral bölgeleri için hesaplanan yanlanma sürelerinin ortalaması alınarak tüm akciğerin periferik ve santral aktivite yanlanma süresi bulundu. Ayrıca her iki akciğer için periferik penetrasyon indeksi (PI), birinci dakika görüntüsünden akciğerin periferik ilgi alanındaki sayımın, total akciğer sayımına oranı olarak hesaplandı. Periferik T m Santral T m PITedavi öncesinde sigara içen hastaların tüm akciğer bölgeleri için alveoler klirens hızlan sigara içmeyen hastalar ile kıyaslandığında hızlanmış olarak saptandı. Tüm grup, ayrı ayrı fluoksetin ve maprotilin grubunun her iki akciğer ve total akciğer periferik ve santral klirensleri tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırıldığında klirens hızlarında değişiklik saptanmadı. Aynı şekilde her üç grubun bölgesel klirensleri tedavi öncesi ve sonrası incelendiğinde bölgesel klirens hızlan arasında da fark izlenmedi. Fluoksetin kullanan hasta grubunda ise, tedavi sonrası radyoaerosolün periferik penetrasyonu tedavi öncesine göre azalmış olarak bulundu. Fluoksetinin plazma serotonin düzeyini arttırması ve serotoninin hem direk olarak hem de indirek olarak düz kaslarda kontraksiyona yol açması (86-88) sebebiyle küçük ve orta hava yollanndaki kontraksiyona bağlı olarak periferik penetrasyonun kötüleştiği düşünüldü. Sonuç olarak; 4-6 haftalık tedavi süresince fluoksetin ve maprotilin ile tedavi edilen hasta grubumuzda alveolokapiller membran permeabilitesinde değişiklik izlenmemiş olması nedeniyle, bu ilaçların 4-6 haftalık tedavi süresinde pulmoner toksisite açısından güvenle kullanılabileceklerini söyleyebiliriz. Ancak yüksek doz ve uzun süreli kullanırdan ile ilgili yorumda bulunabilmek için bu ilaçlarla daha yüksek dozlarda tedavi edilen hastaların, daha uzun süreyle takip edildiği çalışmalara gerek vardır. Fluoksetin kullanan hastalarda aerosol inhalasyan sintigrafisi ile solunum fonksiyon testlerinin korele edildiği ve fluoksetin kullanan hastaların daha uzun süreli takip edildiği çalışmalar planlanmalıdır. Bununla birlikte özellikle KOAH, astım öyküsü olan ve sigara içen hastalarda fluoksetinin daha dikkatli kullanılması gerektiğini söyleyebiliriz. İlaç toksisite çalışmalarında tedavi öncesi ve sonrası klirens hızlan arasındaki fark araştırılacağında, özellikle sigara kullanan hastalarda bu dönemde sigara içme paternindeki değişiklikler pulmoner klirens hızlarında farklılığa yol açacağından ve toksisiteye bağlı oluşması beklenen klirens değişikliklerinin değerlendirilmesinde zorluklara neden olacağı araştırma planlanmasında göz önünde bulundurulmalıdır.

Antidepresif ajanlarFluoksetinKan hava bariyeri+1
Gamze Çapa
Dokuz Eylül University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Palpabl ve non-palpabl meme lezyonlarının benign-malign ayırımında Tc-99m Sestamibi'nin tanı değeri (Sintimammografi)

Meme karsinomları erişkin kadınlarda ikinci sıklıkta görülen kanser türüdür. Meme karsinomunun erken dönemde saptanmasında ve ayırıcı tanısında fizik muayene ile birlikte mammografınin oldukça duyarlı yöntemler olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte mammografınin pozitif prediktif değerinin düşük oluşu, dens memelerde ve fıbrotik değişikliklerin bulunduğu vakalarda düşük duyarlılık göstermesi bu tetkikin dezavantajlarını oluşturmaktadır. Biz bu çalışmada non-palpabl ve palpabl meme lezyonlarmın ayırıcı tanısında Tc-99m sestamibi'nin tanı doğruluğunu araştırmayı amaçladık. Çalışmaya klinik ve mammografık olarak meme lezyonu bulunan, yaşları 42 ile 60 arasında değişen; 18'inde (%33) palpabl kitle ve mammografık lezyon, 35'inde (%67) tarama mammografısi sırasında nonpalpabl lezyon saptanan 53 hasta dahil edildi. Hastalara 20 mCi Tc-99m-Sestamibi enjeksiyondan 15 dk sonra anterior, her iki lateral ve her iki lateral posterior oblik (30°) pozisyonlardan 10'ar dakikalık planar görüntüler alındı. Sintimammografı, mammografı, ve histopatoloji sonuçlan birbirinden bağımsız ve kör olarak değerlendirildi. Sintimammografıde unifokal veya multifokal Tc-99m sestamibi tutulumu izlenen görüntüler sestamibi (+), diffuz artmış veya homojen Tc- 99m sestamibi tutulumu izlenen görüntüler ise sestamibi (-) olarak değerlendirildi. Sestamibi (+) ligi malignite, sestamibi (-) ligi ise benign lezyon kriteri olarak alındı. Hastaların tümünde sintimammografı sonucundan bağımsız olarak eksizyonel biyopsi yapıldı. Tüm grupta ve alt gruplarda elde edilen sonuçlar; Tc-99m sestamibinin fizik muayene ve mammografîyi tamamlayıcı bir yöntem olarak, meme lezyonlarmın saptanmasında ve ayırıcı tanısında klinik olarak kullanım alanı bulabileceğini düşündürmektedir. Alt gruplardaki ümit verici ilk sonuçların daha geniş hasta serilerinde gösterilmesi, klinik kullanım alanlarını belirleyecektir. 37

MamografiMeme neoplazmlarıTeknesyum Tc-99m
Recep Bekiş
Dokuz Eylül University
2000
00