
272
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Sınıf III iskeletsel anomalili hastalarda ortognatik cerrahi sonrası farengeal hava yolu ve sefalometrik değişimler ile postoperatif hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi
Büyüme gelişimini tamamlamış hastalarda şiddetli dentofasiyal anomalilerin düzeltilmesinde ortognatik cerrahi prosedürleri uygulanmaktadır. Ortognatik cerrahi işlemlerinde iskeletsel yapıların hareketi, yüz estetiğini önemli ölçüde etkileyerek yumuşak dokularda değişiklik meydana getirmektedir. Burun, üst ve alt dudak, çene ucu gibi etkilenen bölgelerin dışında, farengeal bölgede de değişiklikler görülmektedir. Özellikle alt çenenin geri alındığı cerrahi prosedürler sonrasında, alt ve üst çene ile ilişkili bu yapıların pozisyonlarının değişiklik göstermesi, solunum etkinliğini değiştirebilmektedir. Çalışmamızda Sınıf III maloklüzyona sahip tek çene ve çift çene ortognatik cerrahi ile tedavi edilen hastaların tedavi sonrası posterior farengeal hava yolundaki değişimi belirlemek, hava yolu ölçümlerini sefalometrik filmler üzerinde boyutsal ve alansal parametrelerle ortaya koymak, cerrahi operasyon sonrası sert doku ve yumuşak doku parametreleri ile hyoid kemik ve dil konumlarında meydana gelen değişimleri belirlemek, çift çene cerrahi grubu hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası ölçümlerini kontrol grubu hastaların ölçümleriyle karşılaştırmak ve cerrahi sonrası hasta memnuniyetini değerlendirmek amaçlanmıştır. Araştırmamız iskeletsel Sınıf III maloklüzyona sahip tedavileri tek çene (9 birey) ve çift çene (32 birey) ortognatik cerrahi şeklinde yapılan bireylerden tedavi öncesi ve sonrası alınan ayrıca iskeletsel Sınıf I maloklüzyona sahip 25 bireyden alınan sefalometrik filmler üzerinden yürütülmüştür. Radyografiler üzerinde bireylerin iskeletsel ve dişsel yapılara ait ölçümleri ile yumuşak doku, hyoid kemik, dil ve farengeal hava yoluna ait boyutsal ve alansal ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Farengeal hava yolu parametreleri ImageJ yazılım programı ile ölçülmüştür. Çalışmamız sonucunda, iskeletsel Sınıf III maloklüzyona sahip çift çene ve tek çene ortognatik cerrahi ile tedavi olmuş bireylerde operasyon sonrası orofarengeal ve hipofarengeal hava yolunda önemli düzeyde daralmalar meydana gelmiştir ve her iki grupta da dil daha posterosuperiorda konumlanmıştır. Tespit edilen daralmalara rağmen hasta memnuniyet anketinde yüksek memnuniyet skorları gözlenmiş ve hastaların solunum problemi yaşamadığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Ortognatik Cerrahi, Hasta Memnuniyeti, Sınıf III Maloklüzyon, Farengeal Hava yolu
Modifiye hızlı üst çene genişletme apareyinin iskeletsel ve dental etkilerinin sonlu elemanlar yöntemiyle incelenmesi
Maksiller darlık en sık görülen iskeletsel anomalilerden biridir. Maksiller darlığın sebep olduğu posterior çapraz kapanışın görülme sıklığı %2,7 ile %18,2 arasındadır. Tek taraflı posterior çapraz kapanış çift taraflıya oranla daha sık görülmektedir. Posterior çapraz kapanışın tedavisi yaş, anomalinin şiddeti gibi pek çok faktöre bağlı olarak hastadan hastaya farklılık göstermektedir. Bununla birlikte iskeletsel posterior çapraz kapanışın en yaygın tedavisi, midpalatal süturun ayrılarak maksiller kemik kaidesinin genişletildiği hızlı maksiller genişletmedir (Rapid Mxillary Expansion, RME). Bu çalışmanın amacı geleneksel bonded RME (G-RME) apareyi, Full cap splint RME (F-RME) apareyi ve asimetrik modifiye RME (M-RME) apareyinin etkilerini sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Üç senaryoda kullanılan üç farklı model şu şekildedir; 1) Molar ve premolar dişlerin akrilikle kaplandığı G-RME apareyi, 2) Palatinal mukoza açıkta kalacak şekilde tüm dişlerin akrilikle kaplandığı F-RME apareyi, 3) Sağ tarafta tümdişlerin sol tarafta premolar ve molar dişlerin akrilikle kaplandığı asimetrik M-RME apareyi. Bütün modellerde RME vidasına horizontal düzlemde 5 mm yer değiştirme uygulandıktan sonra oluşan stres seviyeleri ve yer değiştirmeler sonlu elemanlar stres analizi yöntemi ile incelenmiştir. Posterior dişler G-RME apareyi ile F-RME apareyine göre daha fazla genişlemiştir. M-RME apareyiyle ise posterior dişler, premolar ve molar dişlerin akrilikle kaplandığı tarafta tam kaplama olan tarafa göre daha fazla genişlemiştir. Anterior dişler F-RME apareyi ile G-RME apareyine göre daha fazla genişlemiştir. M-RME apareyi ile anterior dişler, tam kaplama olan tarafta diğer tarafa göre daha fazla genişleme olmuş ve orta hat tam kaplama olan tarafa kaymıştır. M-RME apareyi ile sapmış olan orta hat düzeltilebilir ve posterior bölgede tek taraflı genişleme sağlanabilir. Anahtar Sözcükler: Modifiye RME Apareyi, Hızlı Maksiller Genişletme, Sonlu Elemanlar Analizi
Hızlı üst çene genişletmesinin intrakraniyal basınç üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; posterior çapraz kapanışla karakterize üst çene darlığı bulunan bireylerde rutin olarak yapılan hızlı üst çene genişletmesinin kafa içi basıncı üzerindeki etkisinin ultrasonografi eşliğinde optik sinir kılıf çapı ölçümü ile değerlendirilmesidir. Çalışmaya çift taraflı posterior çapraz kapanışa sahip, 11-15 yaş aralığında, toplam 25 hasta dâhil edilmiştir. Tüm hastalara hızlı üst çene genişletmesi amacıyla akrilik cap splint tipi aparey uygulanmıştır. İlk vida aktivasyonundan hemen önce (T0), hastalar monitörize edilerek vital bulguları kaydedilmiş ve ultrasonografi eşliğinde optik sinir kılıf çapı ölçümü yapılmıştır. Vida, araştırmacı tarafından 1 çeyrek tur çevrildikten 1 dakika sonra (T1), 10 dakika sonra (T2), ve 60 dakika sonra (T3) sonra aynı ölçümler tekrarlanmıştır. Hastaların vida aktivasyonu sırasındaki ağrı algısı (T1,T5) 4 kategorili sözel derecelendirme ölçeği (VRS-4) ile değerlendirilmiştir. Tedavinin aktif ekspansiyon fazının son seansında, ilk aktivasyon seansındaki ölçüm protokolü tekrar uygulanmıştır (T4,T5,T6,T7). Çalışma sonucunda vida aktivasyonundan 1 dakika sonra (T1,T5) ultrasonografik olarak ölçülen optik sinir kılıf çapı ölçüm değerlerinde, vida aktivasyonundan önce (T0,T4) ölçülen optik sinir kılıf çapı ölçüm değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edilmiştir (p<0.01). İlk vida aktivasyonundan önce yapılan ölçümlerle son vida aktivasyonundan 60 dk sonra yapılan ölçümler (T0-T7) değerlendirildiğinde aralarındaki ilişki anlamsız bulunmuştur (p>0.01). Sonuç olarak hızlı üst çene genişletme tedavisi gören hastalarda, vida aktivasyonunun hemen ardından ultrasonografik olarak ölçülen optik sinir kılıf çapı değerinde kritik değerin üzerine çıkmayan artış saptanmış, bu artışın bir saatlik zaman dilimi içerisinde giderek azaldığı ve bu durumun tekrarlayan aktivasyonlardan etkilenmediği tespit edilmiştir.
Mandibular bukkal shelf bölgesine farklı konumlarda yerleştirilen farklı materyale sahip mini vidaların üzerinde ve çevre kemikte farklı yönde uygulanan kuvvetler sonucu oluşan stresin ve vidadaki devrilme miktarının ölçülmesi
Bu araştırmanın amacı; iki farklı materyalden üretilen mini vidaların, mandibulada bukkal shelf bölgesine farklı konumlarda yerleştirilmesi ve farklı yönlerde, farklı büyüklüklerde kuvvet uygulanması sonucunda hem vidada hem de kemikte oluşan stres dağılımını ve vidadaki defleksiyonu değerlendirmektir. Bu araştırmada vida materyali olarak paslanmaz çelik ve titanyum kullanılmıştır. Vidalar oklüzal düzlemle 70° açı yapacak şekilde mandibular bukkal shelf bölgesine 2. molar dişin meziali ve distali olmak üzere iki farklı konumda yerleştirilmiştir. Bu doğrultuda 4 farklı FEM (sonlu elemanlar analizi) modeli oluşturulmuştur. Her bir modeldeki mini vidaya oklüzal düzleme paralel ve dik olacak şekilde sagital ve lingual yönde 200, 300, 400, 500 gr kuvvet uygulanmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler ışığında mandibular bukkal shelf bölgesi için en uygun vida materyali ve yerleştirme konumunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, kuvvet uygulanmasının ardından mini vida üzerinde meydana gelen en büyük stres birikimi mini vidanın boyun bölgesinde gözlenmiştir. Ayrıca artan kuvvetle birlikte stres miktarı da artış göstermiştir. Ayrıca paslanmaz çelik mini vidalar üzerinde biriken stres miktarının titanyum mini vidalara göre daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bunlara ek olarak artan kortikal kemik kalınlığı ile stres miktarında azalma meydana geldiği bulunmuştur. Çalışmamızın diğer sonuçlarına göre, uygulanan kuvvetin miktarına bağlı olarak mini vidalarda eğilme meydana gelmiştir. Eğilme miktarı artan kuvvetle birlikte artış göstermektedir. Ayrıca paslanmaz çelik mini vidalarda meydana gelen eğilme miktarının titanyum vidalara göre daha düşük olduğu bulunmuştur. İlaveten, artan kortikal kemik kalınlığı ile eğilme miktarında bir azalma meydana gelmiştir.
Şeffaf plak tedavisinde uygulanan 3 farklı arayüz aşındırma yönteminin tutarlılık ve etkinliklerinin değerlendirilmesi
Ortodontik tedavide arayüz aşındırması, şeffaf plak tedavisinde planlanan diş hareketlerinin tam olarak gerçekleşmesi ve bu vesileyle tedavi sonuçlarının kalitesinin belirlenmesinde kritik bir öneme sahip olup; hafif ve orta şiddetteki çapraşıklıkların giderilmesi, siyah üçgenlerin giderilmesi, Bolton diş boyut uyumsuzluklarının ortadan kaldırılması, arayüz temas noktalarının şekillendirilmesi ve dental ark stabilizasyonunun sağlanması amacıyla ortodontik tedavide sıklıkla tercih edilen bir uygulamadır. Bu çalışmanın amacı, şeffaf plak (Invisalign®) tedavisinde sıklıkla kullanılan 3 farklı arayüz aşındırma yönteminin tutarlılığını değerlendirerek şeffaf plak tedavilerinde en etkin arayüz aşındırma yöntemini ortaya koymaktır. Ayrıca bu yöntemlerle arayüz aşındırması uygulanan hastalarda ağrı ve anksiyete düzeylerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Bu prospektif çalışmada her grupta 14 birey olacak şekilde 3 grup oluşturulmuştur. Birinci gruba (n=14, 150 diş) manuel abraziv stripler (ContacEZ), 2. gruba (n=14, 134 diş) motor destekli 3/4 salınımlı segmental diskler (KOMET), 3. gruba (n=14, 133 diş) ise motor destekli abraziv stripler (SWISS) ile arayüz aşındırması uygulanacak olan toplam 42 hasta dahil edilmiştir. Arayüz aşındırması uygulanan tüm dişlere, aşındırma işlemi sonrasında meydana gelen pürüzlü yüzeyleri gidermek için Sof-Lex disk ile polisaj işlemi uygulanmış olup tüm arayüz aşındırma işlemleri tamamlandıktan sonra metal bir ölçüm cetveli ile yapılmış olan aşındırma miktarının doğruluğu teyit edilmiştir. Planlanan ve uygulanan arayüz aşındırma miktarları arasındaki fark, diş ve kadran düzeyinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Ek olarak hastaların anksiyete ve ağrı düzeylerini değerlendirmek için anket uygulanmıştır. Arayüz aşındırması işleminin genel tutarlılığının Grup 1'de önemli ölçüde düşük olduğu (p<0,05), Grup 2 ve 3'te ise yüksek olduğu gözlenmiştir (p>0,05). Kadran düzeyinde uygulanan ortalama arayüz aşındırma miktarının planlanan miktara göre Grup 1'de üst sol kadranda önemli ölçüde daha az (p<0,05), Grup 2'de üst sağ kadranda daha fazla (p<0,05) olduğu belirlenmiştir. Grup 1'de 11, 21, 32, 33 ve 43 numaralı dişler için planlanan ve uygulanan arayüz aşındırma miktarları arasındaki ortalama fark anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Anket verilerine göre anksiyete ve ağrı düzeyleri yöntemler arasında farklılık göstermezken, yaş ile anksiyete ve ağrı düzeyleri arasında negatif korelasyon gözlenmiştir. Hastaların her 3 yöntemde de benzer şekilde rahat oldukları belirlenmiştir. Bu çalışmanın şeffaf plak tedavisi uygulayan klinisyenler için arayüz aşındırma yöntemi tercihinde faydalı olacağı düşünülmektedir.
Ortodontik bonding sonrası farklı CAD/CAM seramik yüzeylerde glaze veya cila uygulamasının renk stabilitesine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, CAD/CAM estetik seramik materyallerin, ortodontik tedavi sonrası meydana gelebilecek renk değişimlerinin in vitro olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda zirkonya takviyeli lityum silikat seramik (VITA SUPRINITY® PC), feldspat seramik (VITABLOCS® MARK II) ve lusit takviyeli feldspat seramik (GC LRF INITIAL® BLOCK) CAD/CAM seramiklerden 20şer adet olmak üzere toplamda 60 adet, 12 x 14 x 1.5 mm boyutunda örnek üretilmiştir. Örnekler 6 gruba ayrılmış (n=10) ve ortodontik uygulma sonrası her malzemenin birer grubuna yeniden glaze, diğer grubuna ise manuel cila uygulanmıştır. Renk ölçümleri kolorimetre cihazı ile imalat sonrası, braketler koparıldıktan ve karbid frez ile kompozit kalıntısının temizlenmesinden sonra ve yüzey işlemlerinden sonra ölçülmüştür. Gruplara göre ΔE değerlerinin karşılaştırılmasında iki grup arası karşılaştırmalarında Mann-Whitney U testi ve çoklu karşılaştırmalar için ise Kruskal-Wallis test ve Dunn-Bonferroni testleri kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre Vita Suprinity ortodontik uygulamalar sonrasında klinik olarak anlamlı derecede renk değişikliği göstermiştir. Vita Mark II ve GC LRF Initial Block daha düşük renk değişikliği göstermiştir. Tüm uygulmalar ayrı ayrı değerlendirildiğinde Vita Suprinity en yüksek, Vita Mark II ise en düşük renk değişikliği gösteren CAD/CAM seramiktir. Ayrıca CAD/CAM seramik markası, materyallin yapısı ve uygulanan yüzey işlemi (glaze veya polisaj) malzemelerin renk değişim derecesini etkilemektedir.
Ortognatik cerrahi sonrası submandibuler bölgedeki yumuşak doku değişikliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: İskeletsel Sınıf 3 ve Sınıf 2 malokluzyonlu bireylerde bilateral sagittal split osteotomisi ile mandibulanın cerrahi hareketleri sonrası submandibular yumuşak dokularda meydana gelen değişikliklerin radyografik analizlerle değerlendirilmesidir. Birey ve Yöntem: Ortognatik cerrahi ile mandibulanın ileri veya geri alınan toplam 74 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Bunların 42'si mandibulanın geri alındığı Sınıf 3 (MG) bireylerden oluşurken 32'si Sınıf 2 malokluzyona (Mİ) sahiptir. Ortognatik cerrahi öncesi ve operasyondan en az 6 ay sonra alınmış lateral sefalometrik radyograflar üzerinde lineer, açısal ölçümler ve alan ölçümleri yapılmıştır. Analizler Dolphin Imaging Software programı üzerinde yapılmıştır. Grup içi operasyon öncesi ve sonrası (T1-T0) farkları bağımsız örneklem t-testi kullanılarak değerlendirilmiştir. İskeletsel mandibuler sefalometrik parametrelerdeki değişim ile submandibuler yumuşak dokular arasındaki ilişkinin varlığı Pearson korelasyon analizi yapılarak her iki grup için değerlendirilmiştir. Ayrıca MG ve Mİ grupları arasında submandibular yumuşak doku değişiklikleri arasında farklılık olup olmadığı bağımsız örneklem T testi ile incelenmiştir. Bulgular: MG'de mandibulanın geri hareketi ile birlikte submandibular doğrunun uzunluğu (CMe') azalmış, servikofasiyal açı artmış, menton noktasında yumuşak doku kalınlığı (Me-Me') artmış, Alan 1, 4 ve 5'te istatistiksel olarak anlamlı (p<0,05) azalma gözlenmiştir. Mİ'de servikofasiyal açı azalmış, submandibuler doğrunun (CMe') horizontal düzlemlerle (HR ve MP) yaptığı açılar azalmış, alan ölçümlerinde ise Alan 1'de artış görülmüştür. MG ve Mİ arasında submandibuler uzunluk, boğaz uzunluğu, dudak-çene ucu-boğaz açısı, servikofasyal açı ve Alan 4 parametrelerinde cerrahi sonrası anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p<0,05). Her iki grupta da Pog ve Me noktalarının sagittal yön hareketi (Pog-VR ve Me-VR) ile boğaz uzunluğu, dudak-çene ucu boğaz açıları arasında korelasyon olduğu görülmüştür. Mandibular ve vertikal yön parametreleri ile alan ölçümleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde ise MG'de Alan 2'nin, Mİ'de Alan 3'ün orta derecede negatif korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Sonuç: Ortognatik cerrahi sonrası mandibulanın bağlantılı olduğu yumuşak dokularla olan ilişkisi birçok farktörden etkilenebilmektedir. Her iki cerrahi hareket tipinde de submandibular bölgede belirgin değişiklikler olmakla birlikte bunların tahmini oldukça zordur. Beklenenin aksine mandibulanın geri hareketine rağmen bu bölgede alan ölçümlerinde azalma görülürken mandibulanın ileri hareketinde ise aksine artış gözlenmiştir.
Erken karışık dişlenme dönemindeki hastalarda yavaş üst çene genişletmesinin iskeletsel, dental ve yumuşak doku etkilerinin değerlendirilmesi
Posterior çapraz kapanış erken dönemde tedavi edilmediğinde, ilerleyen dönemde daha komplike problemlere neden olabilmektedir. Bu çalışmada erken karışık dişlenme dönemindeki hastalarda uygulanan Leaf Ekspansiyon Apareyinin dentofasiyal yapılara olan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tedavi grubuna 7 – 10 yaş aralığında tek taraflı posterior çapraz kapanışı olan 12 hasta, kontrol grubuna ise benzer yaş aralığındaki posterior çapraz kapanışı olmayan 12 hasta dahil edilmiştir. Tedavi başında (T1) ve tedavi sonunda (T2) alınan dijital tarama modelleri, panoramik, ve sefalometrik filmler üzerinde yapılan ölçümler, grup içinde ve gruplar arası olacak şekilde karşılaştırılmış olup iskeletsel, dental ve yumuşak doku değişimleri değerlendirilmiştir. Tedavi sonunda yapılan model analizine göre palatal yüzey alanı, intermolar genişlik, ark çevresi, molar açı ve rugaların transvers ölçümlerinde anlamlı bir artış gözlenmiştir. Kontrol grubuna kıyasla tedavi sonundaki Alan 1, Alan 2 ve interlateral ruga genişlikleri anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Tedavi sonunda yapılan lateral sefalometrik analizlerde maksillanın anlamlı düzeyde öne ve aşağı doğru yer değiştirdiği, üst kesici dişlerin aşağı yönde hareket ettiği, anterior yüz yüksekliğinde anlamlı bir artış meydana geldiği gözlenmiştir. Kontrol grubuyla tedavi sonundaki bu ölçümler arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştir. Yumuşak doku ölçümlerinden olan UL-Ver mesafesinin tedavi başındaki değeri kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde düşük iken tedavi sonu değeri ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Tedavi sonunda yapılan posteroanterior sefalometrik analizlerde ölçülen tüm iskeletsel ve dental genişliklerde anlamlı bir artış görülse de bu ölçümlerle kontrol grubu değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Üst daimi kaninlerin pozisyonu ve eğiminin değerlendirildiği panoramik filmler üzerinde yapılan ölçümlerde T2-T1 gözlem döneminde ve tedavi sonu ile kontrol grubu değerleri arasında önemli bir değişim tespit edilmemiştir. Çalışmamız sonucunda erken dönemde uygulanan Leaf Ekspansiyon Apareyinin dental etkilerle birlikte bir miktar iskeletsel etki de gösterdiği, fasiyal yumuşak dokuları ve üst kanin dişlerin eğimini önemli oranda değiştirmediği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Leaf Ekspansiyon Apareyi, Posterior Çapraz Kapanış, Karışık Dişlenme, Yavaş Üst Çene Genişletmesi
Maksiller posterior intrüzyon amacıyla farklı iskeletsel ankraj aygıtlarından uygulanan farklı vertikal kuvvetlerin kemikte oluşturduğu stresin ve ankraj aygıtlarındaki devrilmenin ölçülmesi
Bu araştırmanın amacı maksiller posterior intrüzyon amacıyla uygulanan farklı vertikal kuvvetler altında üç farklı iskeletsel ankraj aygıtında ve kemikte oluşan stres dağılımını ve ankraj aygıtlarında meydana gelen defleksiyonu değerlendirmektir. Araştırmamızda ankraj aygıtları olarak; 1. Paslanmaz Çelik İnfrazigomatik Krest Vidası, 2. Titanyum İnterradiküler Vida, 3. Paslanmaz Çelik Zigoma Plağı kullanılacaktır. Bu doğrultuda 3 ayrı sonlu elemanlar analiz modeli oluşturulacaktır. Her bir modeldeki iskeletsel ankraj aygıtından oklüzal düzleme dik olarak 250, 350, 450 gr olacak şekilde 3 farklı büyüklükte kuvvet uygulanacaktır. Çalışmadan elde edilen veriler ışığında maksiller posterior intrüzyon uygulaması için en uygun iskeletsel ankraj aygıtı ve kuvvet büyüklüğünün belirlenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre vidalar üzerindeki en yüksek gerilim değerleri vidaların boyun ve 1. Yivi bölgesinde meydana gelmiştir. Zigoma plağı için en yüksek gerilim 1. Vidada yani kuvvetin uygulanma noktasına en yakın olan vidada meydana gelmiştir. Aygıtlar arasında en yüksek stres değerleri infrazigomatik krest vidasında en düşük ise zigoma plağında bulunmuştur. Aygıtlardaki devrilme miktarları da gerilim sıralamasında olduğu gibi en çok infrazigomatik krest vidasında en az ise zigoma plağında bulunmuştur. Aygıtların kemik üzerinde oluşturduğu maksimum gerilme en az zigoma plağında bulunmuştur. İnterradiküler vidanın ve infrazigomatik krest vidasının kemik üzerinde oluşturduğu gerilme değerleri benzer bulunmuştur
Şeffaf plaklar ve sabit mekaniklerle yapılan ortodontik tedavilerde hasta perspektifi
Bu çalışmanın amacı şeffaf plaklar (ŞP) veya sabit ortodontik tedavi (SOT) mekanikleri ile tedavisine başlanan hastaların tedavi başındaki beklentilerini, tedavi sistemini seçme motivasyonlarını, tedavi boyunca yaşadıkları psikososyal ve fiziksel rahatsızlıklar ile ağrı düzeylerini, 6 aylık tedavi sonundaki memnuniyetlerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya 16 yaşın üzerinde, şiddetli transversal, vertikal veya sagittal dental problemi olmayan, kolay-orta derecede maloklüzyon şiddetine sahip ve her iki dental arkta diş çekimi gerekmeden tedavi edilmesi planlanan 44 katılımcı dahil edilmiştir. Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı'nda ve 4 farklı özel klinikte tedavi edilen hastalar tedavi seçeneği tercihlerine göre ŞP ve SOT gruplarına ayrılmıştır. Tedavi başı anketleri ile hastaların demografik verileri ve tedaviden beklentileri değerlendirilmiştir. Tedavinin birinci (T1), üçüncü (T2) ve altıncı (T3) ayları sonunda elde edilen anketlerde hastaların memnuniyet, psiko-sosyal ve fiziksel rahatsızlık düzeylerinin değerlendirilmesinde "Visual Analog Scale" (VAS) kullanılmıştır. Tedavi başlangıcında ŞP grubundaki hastaların estetik ve konfora dair beklentileri mevcutken; SOT grubunda yer alan hastalarda ekonomik beklentiler, tedaviye duyulan güven ve tedavi süresinin hızlı olacağının düşünülmesi gibi faktörler ön plana çıkmıştır. Her iki grupta da sosyal çevreden olumsuz tepkiler, görünüme bağlı rahatsızlık, sosyal yaşam ve günlük aktiviteler üzerindeki etki T1'de en yüksek ölçülmüş ve zamanla azalma eğilimi göstermiştir. Sosyal yaşama etki, tedavi sistemine uyum sağlama zorluğu, dış görünüşe bağlı rahatsızlık ve hijyen sağlamada zorluk ŞP grubunda SOT grubuna göre daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Ağrı düzeyi her iki grupta da tüm dönemlerde benzerdir. ŞP grubunda dil rahatsızlığı, SOT grubunda dudak ve yanak rahatsızlığı daha sık bildirilmiştir. Şeffaf plak tedavi ücretlerinin daha yüksek olmasına rağmen, ŞP grubundaki hastalar tedavi maliyetinden SOT grubundaki hastalara göre daha memnun olduklarını belirtmişlerdir. Tedavi süreci ile ilgili memnuniyet gruplar arasında benzer bulunmuştur. Hastalar şeffaf plaklarla tedavide labial sabit ortodontik tedaviye göre tüm zaman dilimlerinde benzer ağrı ve memnuniyet düzeyleri gösterirken, daha az psiko-sosyal ve fiziksel rahatsızlık yaşadıklarını belirtmişlerdir. Her iki grupta da hastalar beklentileri doğrultusunda tedavi sürecinden memnun olduklarını; %85'ten fazlası aynı mekaniklerle tekrar tedavi edilmek istediklerini belirtmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Şeffaf Plak, Aligner, Sabit Ortodontik Tedavi, Hasta Perspektifi, Hasta Memnuniyeti, Hasta Konforu, Anket Çalışması
Beneslider ve minivida destekli pendulum apareylerinin dentoalveoler ve iskeletsel etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı, palatinale yerleştirilen minividalardan destek alan ve distalizasyon kuvvetini elastik kollar (minivida destekli Pendulum) ve rijit bir ark (Beneslider) aracılığıyla ileten iki maksiller molar distalizasyon sisteminin dentoalveoler ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya minivida destekli Pendulum (Grup 1; 15 kız, 3 erkek; ortalama yaş, 16,5±2,1 yıl) ve Beneslider (Grup 2; 11 kız, 7 erkek; ortalama yaş, 15,7±1,5 yıl) apareyleriyle tedavi edilmiş toplam 36 hasta dahil edilmiştir. Hastalardan molar distalizasyonu öncesi ve sonrasında alınan lateral sefalometrik film ve dijital modeller analiz edilerek dentoalveoler ve iskeletsel değişimler karşılaştırılmış ve ayrıca aparey başarı oranları değerlendirilmiştir. Tedavi başı kronolojik yaş, cinsiyet dağılımı ve Sınıf II maloklüzyon şiddeti gruplar arasında benzerdir. Tedavi süresi Grup 1'de anlamlı düzeyde daha kısadır; ancak 1. molarlar bu grupta daha fazla distale devrilmiş ve kron, trifurka ve kök ucu seviyelerinden ölçülen distalizasyon değerleri ve distalizasyon hızları daha az bulunmuştur. Ayrıca Grup 1'de SNB açısı anlamlı azalma, ANB ve SN.GoGn açıları anlamlı artış sergilemiş; aynı ölçümlerdeki değişimler ise Grup 2'de ihmal edilebilir düzeyde kalmıştır. Birinci molarlarda görülen distobukkal rotasyon Grup 1'de anlamlı düzeyde daha fazladır. Üst 2. molarlarda meydana gelen distalizasyon ve devrilme miktarları ile aparey başarı oranları gruplar arasında benzerdir. Minivida destekli Pendulum apareyi maksiller 1. molarlarda daha fazla distale devrilme ve distobukkal rotasyon ile kök apeksinde mezializasyon hareketine neden olmuştur. Buna karşın Beneslider apareyi birinci molar dişlerde paralele daha yakın bir hareket ile birlikte kökte anlamlı distalizasyon sağlayarak maksiller molar distalizasyonunda daha etkin olduğunu kanıtlamıştır. Apareyler, minivida destekli Pendulum grubunda %88,89, Beneslider grubunda %94,44 oranında başarılı olmuştur. Anahtar kelimeler: Beneslider, iskeletsel ankraj, maksiller molar distalizasyonu, minivida, Pendulum, Sınıf II maloklüzyon Bu tez çalışması Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmıştır (Proje no: D-KA 22/22).
Farklı ekspansiyon apareylerinin ve cerrahi kesilerin maksiller ekspansiyona etkilerinin sonlu elemanlar analiziyle incelenmesi
Amaç: Ortodontide rapid maksiller ekspansiyon protokolü ile maksillada iskeletsel transversal darlığın tedavisi sağlanır, bu yöntem fizyolojik sınırı aşan bir kuvvet iletimi sayesinde midpalatal suturanın ayrımını sağlar. Erişkinlerde ekspansiyonun yan etkilerinden kaçınmak için rutinde cerrahi destekli rapid maksiller ekspansiyon (SARPE) protokolü uygulanmaktadır. Son yıllarda ise özellikle SARPE'ye alternatif bir protokol olarak mini vida destekli rapid maksiller ekspansiyon (MARPE) protokolü uygulanmaya başlamıştır. Bu çalışmanın amacı, farklı cerrahi tekniklerin ve üç farklı ekspansiyon apareyinin yetişkinlerde maksiller ekspansiyon üzerindeki etkisini, maksillada yer değiştirme ve çevre yapılar üzerindeki strese odaklanarak sonlu elemanlar analizi (FEA) kullanarak değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: ANSYS yazılımı kullanılarak; MARPE, SARPE'de uygulanan farklı cerrahi yaklaşımlar ve üç farklı ekspansiyon apareyini karşılaştırmak için yedi FEA modeli oluşturulmuştur. Model I, cerrahi yapılmadan mini vidalar ile sadece kemikten destek alan MARPE ekspansiyon apareyidir. Model II, Model III ve Model IV, pterygomaksiller sutura (PMS) ayrımı yapılmadan oluşturalan SARPE modelleridir. Model V, Model VI ve Model VII ise PMS ayrımı olan SARPE modelleridir. Bulgular: PMS ayrımı olmayan modellerde, ikinci molar dişten santral kesici dişe doğru z ekseni boyunca yer değiştirmede bir artış görülürken, PMS ayrımı olan modellerde tüm dişlerde eşit miktarda yer değiştirme bulunmuştur. Tüm modellerde, z ekseni boyunca yer değiştirme miktarı medial pterygoid çıkıntıda lateral pterygoid çıkıntıya göre daha fazla olmuştur. Stres analizine göre en yüksek stres, Model I'de gözlenmiştir. Sonuç: MARPE modelinin mini vida bölgesinde stres değerleri belirgin bir şekilde daha yüksektir. Çeşitli ekspansiyon apareyi tasarımları, PMS ayrımı yapılan SARPE modellerinde birbirine çok yakın ve sıfıra yakın stres seviyeleri göstermiştir. MARPE modeli maksillada transversal ve yukarı doğru bir rotasyon göstermiştir. PMS ayrımı yapılmayan SARPE modellerinde, maksillada 'V' şeklinde bir ekspansiyon modeli gözlenmiştir. Bunun aksine, PMS ayrımı yapılan modellerde maksillada paralel bir ekspansiyon modeli gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Hızlı maksiller genişletme, Minivida destekli hızlı maksiller genişletme, Palatal genişletme teknikleri, Pterygomaksiller sutura, Sonlu elemanlar analizi Bu tez çalışması Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: D-KA23/02) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir.
Ortodontik tedavi sonucu anterior dentoalveoler bölgede oluşan periodontal değişimlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı Sınıf II maloklüzyonun düzeltiminde kullanılan sabit ortodontik tedavi mekaniklerinin anterior bölgede sebep olduğu dentoalveoler değişimleri incelemektir. Çalışmaya ortalama yaşları 14,91 yıl (13-17 yıl aralığında) olan 6 kız ve 6 erkeğe ait toplam 96 alt ve üst kesici (santral ve lateral) diş dahil edilmiştir. Bu bireylerden 3 kız ve 3 erkek maksiller sağ ve sol üst 1. premolar dişleri çekilerek, diğer 3 kız ve 3 erkek ise minivida destekli Pal-Distalizer aygıtı ile maksiller molar distalizasyonu uygulanarak tedavi edilmiştir. Toplam tedavi süresi ortalama 29,91 aydır (24-47 ay aralığında). Tedavi başında (T0) ve sonunda (T1) alınmış olan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri analiz edilmiş ve oluşan dentoalveoler değişimler değerlendirilmiştir. Sınıf II maloklüzyonu ortodontik tedavisi sonucunda, maksiller ve mandibuler kesici dişlerin inklinasyonlarında artış, kök uzunluklarında azalma ve her seviyede mesiodistal ile bukkolingual yönde rezorpsiyon meydana gelmiştir. Maksiller kesicilerin palatinali ve mandibuler kesicilerin bukkal ve lingualinde mine-sement sınırı ve marjinal kemik (MSS-MK) arasındaki mesafe artmış, marjinal kemik kaybı gözlenmiştir. Alt ve üst keser proklinasyonu, alveoler kemikte yeniden şekillenmelere neden olmuş; apikal ve servikal bölgelerde kemik kalınlıklarında değişiklikler saptanmıştır. Yaş ilerledikçe kök rezorpsiyonu artmış, pubertal dönemde kız bireylerde bu durum erkeklere göre daha belirgin olmuştur. Çekimli tedavilerde servikal bölgede daha fazla mesiodistal kök rezorpsiyonu görülürken, distalizasyon yapılan bireylerde MSS'ye göre bukkal kemik kalınlığında daha fazla azalma tespit edilmiştir.
Ortodonti hastalarında objektif tedavi ihtiyacı, öz-benlik saygısı ve sosyoekonomik durumun tedavi beklentileri ve memnuniyeti üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Ortodonti hastalarında objektif tedavi ihtiyacı, öz-benlik saygısı ve sosyoekonomik durumun tedavi beklentileri ve memnuniyeti üzerindeki etkisinin değerlendirilmesidir. Birey ve Yöntem: Çalışmamıza 2019 Mayıs - 2019 Aralık ayları arasında kliniğimize başvuran tedaviye yeni başlayan, ortodontik tedavisi devam eden ve tedavisi biten 15 yaş ve üzeri 453 hasta dahil edilmiştir. Hastalara Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı A.D. ile birlikte hazırlanan bir anket formu ve İki Boyutlu Benlik Saygısı Ölçeği ile Dental Estetiğin Psikososyal Etkisi Ölçeği (PIDAQ) uygulanmıştır. Verilerin analizi IBM SPSS Statistics 25.0 paket programında yapılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 19,4±6,2 yıldır. Hastaların %65,8'i kadın (n=297), %34,2'si erkek (n=155)tir. Hastaların aylık ortalama hane geliri 6910 ± 6731 TL dir. Hastaların %74,8'i kendi isteği ile tedaviye karar vermiştir. Tüm hastaların %93,8'i düzgün ve güzel dişler ağız sağlığını iyileştireceğini, % 61,8'i okul/iş hayatını daha başarılı hale getireceğini, %86,1'i sosyal ilişiklerinde başarıyı artıracağını düşünmektedir. Hastaların %98,1'i ortodontistinin tedavi esnasında nazik davrandığını bildirmiştir. Hastaların %33,6'sı tedavi ücretlerini yüksek bulmaktadır. Hastaların %95'i tedaviyi kendine uygun bulmuştur. İki Boyutlu Benlik Saygısı Ölçeği' ne göre kendini sevme alt grubunda ortalama 31,63 puan elde etmişlerdir. Yani hastaların benlik saygısı yüksektir. Öz yeterlilik alt grubunda ise ortalama 27,94 puan almışlardır. Hastaların beğendikleri bedensel özelliklerinin sayısı ile kendini sevme ve öz yeterlik puanları arasında pozitif yönlü korelasyon vardır. Dental Estetiğin Psikososyal Etkisi Ölçeği (PIDAQ) puanlarına göre sosyal etki ve psikolojik etki puanları ile cinsiyet arasında ilişki saptanmıştır. Her iki alan puanı da erkeklerde kadınlardan daha düşüktür. Yani dental estetikten psikolojik olarak daha az olumsuz etkilenmektedirler. PIDAQ puanları ile beğenilen bedensel özellik sayısı ve İki Boyutlu Öz Benlik Saygısı Ölçeği puanları arasında negatif korelasyon mevcuttur. PIDAQ ile Kendini Sevme alt grubu arasında güçlü bir negatif korelasyon bulunmaktadır. Tedavi aşamalarına göre PIDAQ puanları arasında anlamlı farklar mevcuttur. Tedavisi biten hastaların puanları en düşüktür. Yani dental estetiğin yaşam kalitesi üzerindeki etkisi daha azdır. Sonuç: Araştırmaya katılan hastaların sosyoekonomik olarak orta, yüksek duruma sahip olduğu gözlenmiştir. Araştırmamıza katılan hastaların objektif tedavi ihtiyacı değerlendirildiğinde %36,4'ü engelleyici malokluzyona sahip ve tedavi görmesi şarttır. Tedavisi biten hastalar aldıkları ortodontik tedaviden oldukça memnundur. Çalışmamıza katılan hastaların büyük çoğunluğu genel olarak fiziksel görünümlerinden memnundur. Araştırmaya katılan hastaların benlik saygıları yüksek bulunmuştur. PIDAQ ölçeğine göre erkeklerde dental estetiğin yaşam kalitesine etkisi daha azdır. PIDAQ puanları ile beğenilen vücut özellik sayısı ile negatif korelasyon bulunmuştur. Öz benlik saygısı yüksek olan bireylerde PIDAQ puanları daha düşüktür. Yeni başlayan hasta grubunda dental estetiğin yaşam kalitesi üzerine etkisi en fazladır. Anahtar Kelimeler: Benlik saygısı, dental estetiğin psikososyal etkisi, PIDAQ, DAI, ortodontik tedavi ihtiyacı
Farklı ortodontik tedavi çeşitlerinin, braketleme yöntemlerinin ve kompozit çeşitlerinin diş yüzeyinde kompozit artığı bırakma ve beyaz lezyon oluşturmaları açısından in vitro incelenmesi
Bu çalışmamızda farklı adeziv tipleri ve adeziv yapıştırma tekniklerinin braket etrafında oluşan artık adeziv alanı ve beyaz lezyon alanı üzerindeki etkisi incelenmektedir. Çalışmamızda ortodontik tedavi sebebiyle çekilmiş, lezyonsuz ve hasarsız 90 adet alt ve üst birinci ve ikinci küçük azı dişi kullanılmıştır. Bu dişler kronları dışarıda kalacak şekilde, üçerli gruplar halinde alçı bloklara gömülmüştür. Her grup 18 dişten oluşmak üzere 5 grup oluşturulmuştur. 1. grupta, direkt teknik ve Transbond XT kullanılarak yapıştırma işlemi yapılmıştır (A grubu). 2. grupta, direkt teknik ve renkli adeziv olan Transbond Plus kullanılarak yapıştırma işlemi yapılmıştır (B grubu). 3. grupta, indirekt teknik ve Transbond XT kullanılarak yapıştırma işlemi yapılmıştır (C grubu). 4. grupta, şeffaf essix plağı uygulanmıştır (D grubu). 5. grup kontrol grubudur ve herhangi bir ortodontik işlem veya aygıt uygulanmamıştır (E grubu). Tüm dişler, ilgili teknikler ve materyaller uygulandıktan sonra 28 gün boyunca pH siklusuna sokulmuş ve karyojenik ortam yaratılmıştır. pH siklusu sonunda braketlenmiş olan grupların braket çevresi SEM cihazı ile görüntülenip artık adeziv alanı miktarları ölçülmüştür. Daha sonra braketler sökülüp diş yüzeyleri temizlenmiştir ve standart bir düzenekte tüm gruplardaki dişlerin fotoğrafları çekilmiştir. Çekilen fotoğraflar üzerinden beyaz lezyon alanı ölçümleri yapılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile değerlendirilip, gruplar arası karşılaştırmalarda One Way ANOVA testi ve değişkenler arası ilişkinin incelenmesinde Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmamızın sonuçlarına göre, renkli kompozitler kullanıldığında braket çevresinde oluşan taşkın kompozit daha iyi temizlenebilmektedir. Yoğun karyojenik ortamda tedavi çeşidi veya artık materyal fazlalığı fark yaratmaksızın az veya çok mutlaka beyaz lezyonların oluştuğu gözlenmiştir. Beyaz Lezyon oluşumu kontrol ve essix grubunda daha yüksektir. İlaveten, indirekt bonding grubunda taşkın kompozit miktarı arttıkça beyaz lezyon alanı azalmış, aralarında ters yönlü ilişki izlenmiştir.
Karma dentisyon döneminde modifiye HAAS ve hafızalı genişletme apareyleri ile yapılan maksiller genişletmenin etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; her ikisi de süt dişlerinden destek alan, hızlı ekspansiyon apareyi modifiye Haas ve yavaş maksiller ekspansiyon apareyi olan Ni-Ti Memory Leaf expander ile karma dişlenme döneminde yapılan üst çene genişletmesinin dental ve iskeletsel etkilerinin karşılaştırılması ve birinin diğerine üstün olup olmadığının değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde 2016- 2020 yılları arasında modifiye Haas veya hafızalı genişletme apareyleri ile tedavi edilmiş toplam 38 hastanın tedavi başı ve sonu lateral ve posteroanterior sefalometrik filmleri ile dental modelleri dahil edilmiştir. Kullanılan genişletme apareyine göre hastalar 2 gruba ayrılarak incelenmiştir- Grup 1 (modifiye Haas grubu) 18 ve Grup 2 (Ni-Ti Memory Leaf-Expander grubu) 20 bireyden oluşmuştur. Tedavi başı (T0) ve genişletme tedavisi sonrası aparey sökümünde (T1) alınmış dijital sefalometrik radyografların analizleri Dolphin Imaging yazılımı ile yapılırken dental modellerin 3Shape 3D tarama cihazı ile dijital görüntüleri elde edilerek bu modellerin ölçümleri Blender 2.90 Version Software ile yapılmıştır. Tedavi grupları arasında farkların önemliliği Student's testi ile veya Mann Whitney U testiyle değerlendirilmiştir Bulgular: Gruplar arasında demografik özellikleri bakımından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Lateral sefalometrik analizlerde hem ekspansiyon sonrası meydana gelen değişiklikler hem de meydana gelen değişiklik miktarları açısından, gruplar arası anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Posteroanterior film ölçümlerinde internazal, interjugular ve antegoniyal çentikler arası mesafelerde her iki grupta anlamlı artış izlenmiş, artış miktarları bakımından gruplar arasında bir farka rastlanmamıştır (p>0,05). Model ölçümlerinde ise total alan, anterior alan, orta alan, posterior alan, molar devrilme açısı, üst intermolar, alt intermolar ve ark çevresinde istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenmiştir. Grup 1'de anterior alan ve molar devrilme açısında daha fazla artış gözlemlenmiştir (p= 0.010 ve p=0.009). Sonuç: Her iki aparey sistemi ile benzer ve etkili genişletme sağlanmıştır. Yeni hafızalı genişletme apareyi, erken dönem maksiller ekspansiyon hastalarında, hasta/veli kooperasyonu gerektirmemesi nedeniyle kovansiyonel genişletme apareyleri yerine güvenli ve etkili bir alternatif olarak tercih edilebilir.
Farklı ortodontik arayüz aşındırma yöntemlerinin diş yüzeyinde oluşturduğu pürüzlülük ve mineral kaybının ın vitro incelenmesi
Bu çalışmanın amacı farklı arayüz aşındırma yöntemlerinin uygulanması sonrası mine yüzeyindeki pürüzlülük ve mineral kaybının incelenmesidir. Bu çalışmada çürüksüz, hasarsız ve lezyonsuz 90 adet daimi üst ve alt keser diş kullanılmıştır. Bu dişler kronları dışarıda kalacak şekilde alçı bloklara gömülmüştür. Her grup 18 dişten oluşmak üzere 5 grup oluşturulmuştur. Çalışmada arayüz aşındırması için 5 farklı teknik uygulanmıştır. 1. grupta, stripping şeritleri (Swiss Dentacare G5-ProLign) kullanılmıştır (A grubu). 2. grupta, segmental diskler (Komet Dental OS2M 000 140) kullanılmıştır (B grubu). 3. grupta, stripping diskleri (Komet Dental 8934A 900 180) kullanılmıştır (C grubu). 4. grupta, Profin stripping uçları (Dentatus Profin Lamineer IPR LTA-P4/2) kullanılmıştır (D grubu). 5. grupta ise stripping zımparaları (Sunshine Dental DS 25) kullanılmıştır (E grubu). Tüm dişlerde sadece tek bir arayüz aşındırılmıştır. İşlem yapılmayan mine yüzeyleri ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Tüm arayüzeyler yüzey pürüzlülüğü açısından Optik Profilometre ve mineral kaybı açısından SEM/EDX cihazı ile incelenmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalarda Post-hoc karşılaştırmalı Bonferonni düzeltmeli Kruskal-Wallis H testi kullanılmıştır. Optik profilometre ölçümlerine göre çalışma grupları ve kontrol grubu arasında yüzey pürüzlülüğü açısından anlamlı bir farklılık olduğu görülmektedir (p<0,05). Kontrol grubuna ait yüzey pürüzlülüğü değerlerinin daha düşük olduğu gözlenmektedir. Yüzey pürüzlülüğü, aşındırma sonrasında anlamlı düzeyde artmaktadır. Optik profilometre incelemesine göre, beş çalışma grubu arasında yüzey pürüzlülüğü açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı görülmüştür (p>0,05). SEM/EDX incelemesine göre, tüm gruplar mineral yoğunluğu açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Kontrol grubuna ait mineral yoğunluğu değerlerinin daha yüksek olduğu görülmüştür; ancak bu durum istatistiksel olarak anlamlı değildir. Çalışmamızda elde edilen veriler, kullanılan yöntem farketmeksizin tüm ortodontik arayüz aşındırma yöntemlerinin aşındırılan mine yüzeyini daha pörözlü ve bakteriyel kolonizasyona açık hale getirdiğini, ancak önemli miktarda mineral kaybına sebep olmadığını göstermiştir.
Tek taraflı maksiller kanin gömülülüğünde etiyolojik faktörlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı maksiller kanin gömülülüğünde etkili olan radyografik faktörlerin tek taraflı gömülülük vakalarına ait konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri kullanılarak sürmüş tarafla karşılaştırmalı değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışma maksillada palatinalde ya da bukkalde tek taraflı gömülü kanin dişi bulunan ve daha önce teşhis amaçlı konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri olan 52 bireyin (19 erkek, 33 kadın) KIBT görüntüleri üzerinden yürütülmüştür. KIBT görüntüleri Dolphin Imaging & Management Solutions yazılım programında analiz edilmiştir. Yapılan analizlerde gömülü kanin ile ilişkili değişkenler incelenmiş olup yapılan lineer ve angular ölçümler gömülü ve sürmüş kanin tarafıyla karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Maksiller anterior çapraşıklıkla bukkal konumlu kanin gömülülüğü arasında ilişki bulunurken, palatinal konumlu kanin gömülülüğü arasında herhangi bir ilişki bulunmamıştır. Yapılan ölçümlerde gömülü ve sürmüş kanin tarafları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Gömülü kaninlerin kasp tepelerinin orta hat ve maksiller düzleme olan uzaklığı sürmüş kaninlere göre daha kısayken maksiller okluzal düzleme olan uzaklıkları daha fazla hesaplanmıştır (p˂0.001). Sürmüş kaninlerin kök hacimleri gömülü kaninlere oranla daha küçük bulunmuştur (p˂0.035). Gömülü kanin ile orta hat, lateral keser, santral keser ve birinci premolar arasındaki açı sürmüş taraftan daha geniş olarak ölçülmüştür (p˂0.001). Ayrıca lateral keser hacimleri, lateral kron meziyodistal ve bukkolingual genişlikleri, lateral keser kök ve total uzunlukları açısından gömülü ve sürmüş taraf arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir (p<0.05). Bu bulgular göz önünde bulundurulduğunda kanin kasp tepesi ile orta hat, maksiller düzlem ve maksiller okluzal düzlem arasındaki mesafe, kanin-orta hat, lateral keser, santral keser ve birinci premolar açısı, kanin kök hacmi ve lateral keser boyutlarının maksiller kanin gömülülüğünde etkili değişkenler olarak tanımlanabileceği sonucuna varılabilir. Sonuç: Kanin gömülülüğünde erken evrede tespit edilebilen etiyolojik faktörler aydınlatılmış ve kanin gömülülüğünün erken belirleyici parametreleri tanımlanmıştır. Böylece panoramik filmler gibi iki boyutlu radyografiler üzerinden bile erken evrede kanin gömülülüğünün teşhis edilebilmesi mümkün olabilecek ve interseptif tedavi ile erken müdahale veya rutin kontroller ile gözlemleme kararı daha net verilebilecektir.
Metal ve farklı tip seramik braketlerin sökümü sonucu mine yüzeyinde oluşan hasarın in vitro incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; sabit ortodontik aygıtların aktif tedavinin bitiminde dişlerden çıkartılması amacıyla uygulanan debonding işleminin mine yüzeyini nasıl etkilediğini belirlemektedir. Araştırmamız 1 tip metal braket ve 4 farklı tip seramik braketin diş yüzeyinden sökümünden sonra mine yüzeyinin in vitro ortamda değerlendirildiği 5 farklı çalışma grubunu içermektedir. 105 adet çekilmiş premolar diş rastgele 5 gruba ayrılmıştır. Bu dişler kronları dışarıda kalacak şekilde, üçerli gruplar halinde akrilik bloklara gömülmüştür. Bütün premolar dişler çalışma öncesi SEM ile 40X büyütme altında görüntülenmiştir. Birinci gruptaki (A grubu) numunelere Master Series metal braket, ikinci gruptaki (B grubu) numunelere monokristalin Inspire Ice seramik braket, üçüncü gruptaki (C grubu) numunelere silanla kaplanmış monokristalin Inspire Ice seramik braket, dördüncü gruptaki (D grubu) numunelere polikristalin Symetri seramik braket, beşinci gruptaki (E grubu) numunelere silanla kaplanmış polikristalin Symetri seramik braket Transbond XT adeziv rezin kullanılarak yapılmıştır. Yapıştırma işlemini takiben örneklere Universal test cihazı ile sıyırma shear bond kuvvetleri (SBS) uygulanmıştır. MPa cinsinden braket kopması için gereken kuvvet değerleri ölçüldükten sonra ARI skorlaması ile artık yapıştırıcı miktarı belirlenmiştir. Diş yüzeyleri 12 bıçaklı tungsten karbit frez ile temizlendikten sonra braket sökümünün mine yüzeyine etkisini belirlemek amacıyla ikinci SEM görüntüsü alınmış ve hem mine çatlağı sayısındaki hem de en uzun çatlağın boyundaki değişim incelenmiştir. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro wilk testi ile incelenmiştir, Grupların arasındaki karşılaştırmalarda One Way ANOVA testi ve değişkenler arası ilişkinin incelenmesinde Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Tüm gruplar içinde en yüksek SBS değeri E grubunda 20,58 MPa ile tabanına silan uygulanmış Symetri braketlerde bulunmuştur. En düşük SBS değeri, A grubunda 9,46 MPa ile Master Series metal braketlerde bulunmuştur. En yüksek ARI scoru A grubunda görülmüştür. T0-T1 dönemleri arasındaki değişim incelendiğinde "Mine Çatlağı Sayısı" ve "Mine Çatlağı Uzunluğu" değerlerindeki artış A, B, C, gruplarında D ve E grubuna göre anlamlı derecede daha düşük (p<0,05) bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Debonding, Mine çatlağı, Seramik braket
İndirekt yapıştırma tekniğinde kullanılan 3 farklı transfer kaşığı ile braket konum doğruluğunun karşılaştırılması
Sabit ortodontik tedavi başarısında braketlerin doğru konumlarında yapıştırılmaları oldukça önemlidir. Braketlerin daha doğru konumda yapışmasını sağlamak için indirekt yapıştırma yöntemi kullanılabilir. İndirekt braketleme klinikte geçen süreyi azaltmasından ve braketlerin daha doğru konuma yapıştırılmasına olanak sağlamasından dolayı klinisyenler tarafından sıklıkla tercih edilmektedir. Bu çalışmanın amacı; indirekt yapıştırma tekniğinde kullanılan mevcut ve pratik transfer kaşıklarının konum doğrulukları açısından karşılaştırılmalarıdır. Bu çalışmada üç farklı transfer kaşığı; şeffaf silikon (polivinilsiloksan/Memosil II), vakumla şekillenen çift fazlı (Erkodent) ve kişiye özel bilgisayar ile tasarlanan transfer kaşığı (E-IDB) braket doğruluğu açısından, üç boyutlu tarayıcılar kullanılarak karşılaştırılmıştır. Braketlemeler model üstünde yapılarak aynı hastanın bir başka modeline aktarılmıştır. Transfer öncesinde yapılan tarama ile transfer sonrasındaki taramalar çakıştırılarak doğrusal ve açısal tutarsızlıklar ölçülmüştür. Her diş grubunda Grup 2 (E-IDB), Grup 1 (vakumla şekillenen) ve 3 (memosil)'den anlamlı derecede daha düşük konumsal sapma ve XY (angulasyon), YZ (tork) düzlemlerinde daha düşük açısal sapma göstermiştir. Grup 3, XZ düzleminde (rotasyon) açısal sapma yönünden anlamlı derecede daha yüksek değerlere sahiptir (p<0,05). Tüm gruplarda, açısal sapmalar konumsal sapmalara göre daha fazla bulunmuştur. Molar tüplerde, braketlere göre daha çok konumsal sapma olduğu bulunmuştur. Güncel yaklaşımların, ekstra maliyetlerine karşın yeterli etkinlikte olup olmadığı tartışılmıştır. Bu çalışma indirekt yapıştırma tekniğini kullanan klinisyenler için transfer kaşığı seçiminde faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: İndirekt yapıştırma tekniği, transfer doğruluğu, transfer kaşığı, 3D tarayıcı, braket konumu
Alt-üst 1. küçük azı, sadece üst 1. küçük azı çekilerek ve çekimsiz, servikal headgear kullandırılarak tedavi edilen angle sınıf II vakaların keser konumu ve profil değişimleri açısından karşılaştırılması
ÖZET Bu çalışmanın amacı; sadece üst birinci küçük azı dişlerini ve alt-üst birinci küçük azı dişlerini çekerek ve de çekim yapılmadan servikal headgear kullanılarak, sabit ortodontik mekaniklerle tedavi edilmiş bireylerde, meydana gelen profil ve keser konumları değişikliklerini tedavi başında ve sonunda alınmış lateral sefalometrik filmler üzerinde biyometrik olarak incelemek ve karşılaştırmaktır. Hem alt, hem de, üst birinci küçük azı dişleri çekilerek tedavi edilen bireylerin tedavi başlangıcındaki kronolojik yaş ortalamaları 13.47 ± 1.63 yıl, ortalama tedavi süreleri 1.8 ± 0.53 yıldır. Bu bireylerin 7'si kız, 6'sı erkektir. Yalnız üst çeneden birinci küçük azı dişleri çekilerek tedavi edilen bireylerin tedavi başlangıcındaki kronolojik yaş ortalamaları 14.12 ± 1.92 yıl, ortalama tedavi süreleri 1.5 ± 0.42 yıldır. Bu bireylerin de 8' i kız, 5' i erkektir.Diş çekimi yapılmaksızın, servikal headgear kullanılarak tedavi edilen bireylerin tedavi başlangıcındaki kronolojik yaş ortalamaları 13.98 ± 1.72 yıl, ortalama tedavi süreleri 1.7 ± 0.48 yıldır. Bu bireylerin 6' sı kız, 7' si erkektir. ' Her üç çalışma grubundaki, tedavi öncesi ve bitimindeki değişikliklerin araştırılması amacıyla Wilcoxon testi uygulanmıştır. Her üç gruptaki olguların birbirleriyle karşılaştırılması içinse, ANOVA varyans analizi ve Duncan testi kullanılmıştır. Sonuçta her üç tedavi grubunda da, gerek dişsel ölçümlerde, gerekse sert ve yumuşak doku profil ölçümlerinde düzelmeler kaydedilmiş, yumuşak dokuların dişleri ve kemik yapıyı değişen oranlarda takip ettiği görülmüştür. Alt üst birinci küçük azıların çekildiği tedavi grubundaki yumuşak doku profil değişimleri, diğer iki gruptan daha belirgin olarak gerçekleşmiştir. Diş çekimi yapılan gruplarda GoGnSN açısında anlamlı bir değişim meydana gelmezken, bu açıdaki artış, servikal headgear grubundaki bireylerde önemli bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Sınıf II Bölüm 1 malokluzyon, Çekimli tedavi, Profil Değişimleri
Molar distalizasyonunda pendulum apareyi- K loop apareyinin kombine kullanımı ile servikal headgear kullanımı sonucu oluşan dentofasiyal etkilerin karşılaştırılması
ÖZET Bu araştırmanın amacı; Pendulum apareyi-K loop apareyinin kombine kullanımı ile Servikal Headgear" in dentoalveoler etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışma grubu, angle sınıf II kapanış ilişkisi gösteren, transversal yönde iskeletsel veya dental maksiller darlık göstermeyen, dik yön yüz boyutları normal sınırlar içerisinde olan 30 bireyden oluşmuştur. Bunlardan 15 bireye Pendulum-K loop apareyi, diğer 15 bireye ise Servikal Headgear, ortalama 12 ±2.93 hafta süreyle uygulamıştır. Pendulum-K loop grubundaki bireylerin tedavi başında yaş ortalaması 14.97 ± 3.36 yıl, Servikal Headgear grubundaki bireylerin ise 14.22 ± 2.93 yıldır. Pendulum-K loop ve Servikal Headgear grubu GoGn-SN açıları ile araştırma süresi açısından eşleştirildi. Araştırma başlangıcı ve sonunda ortaya çıkan değişiklikleri ölçmek için bireylerden standart koşullar altında lateral sefalometrik, panoramik film ve model fotokopileri elde edildi. Pendulum-K loop ve Servikal Headgear grupları bireylerinden araştırma başlangıcı ve sonunda elde edilen lateral sefalometrik filmler ile model fotokopilerine uygulanan açısal ve boyutsal toplam 25 parametrenin değişimleri ölçülerek, grup içi ve gruplararası farkların önem kontrolü "eşleştirilmiş t testi" ve "student t testi" ile yapıldı. Üst molar distalizasyonu ile uygulama süresince önemli değişim gösteren parametreler arasında "Spearman" korelasyon testi uygulandı. Pendulum-K loop apareyi ile ortalama 12 ± 2.93 haftada, 4.53 ± 1.46 mm üst molar distalizasyonu, Servikal Headgear grubunda ise 2.23 ± 1.68 mm üst molar distalizasyonu elde edildi. Distalizasyon sırasında, Pendulum-K loop grubunda 5.13° ± 4.90° distal devrilme, Servikal Headgear grubunda ise 0.80°± 2.27° meziyal devrilme olduğu izlendi. Üst molar dişlerin intrüzyonunun Pendulum-K loop grubunda 0.90 ± 1.04 mm, Servikal Headgear grubunda ise 0.20 ± 1.48 mm olduğu bulundu. Her iki grupta da bu dişlerin transversal yönde meziyobukkal rotasyon yaptığı, Pendulum-K loop grubunda bu rotasyona bağlı olarak üst molar dişlerin meziyobukkal tüberkülleri arası mesafenin arttığı görülürken, Servikal Headgear grubunda hem meziyobukkal hemdedistopalatinal tüberküller arası mesafede istatistiksel olarak önemli düzeyde artış görülmüştür. Destek dişlerde (üst 1. ve 2. premolar dişler) öne doğru hareket ve meziyal devrilmenin Pendulum-K loop grubunda; üst 1.premolar dişlerde 0.23 ± 1.86mm ve 1.67° ± 3.44°, üst 2. premolar dişlerde ise 0.27 ± 1.62 mm, 2.20° ± 2.51° olduğu görülmüştür. Servikal Headgear grubunda ise üst 1. premolar dişlerde 0.23 ± 1.86 mm ve 1.67° ± 3.44°, üst 2. premolar dişlerde ise distal hareket ve distal devrilme 0.27 ± 1.62 mm, 2.20° ± 2.51° olduğu görülmüştür. İlk grupta 1. ve 2. premolar dişlerde oluşan meziyalizasyon istatistiksel olarak önemsiz iken, Servikal Headgear grubunda oluşan distalizasyon istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Pendulum-K loop grubunda keser dişlerde görülen labial hareket ve devrilmenin istatistiksel olarak önemsiz olması, kombine apareyin üst keser dişlere kadar yansıyan bir ankraj kaybına neden olmadığını düşündürmektedir. Servikal Headgear grubunda görülen 1.07° lik palatoversiyon ve 1.57 mm lik retrüzyon miktarının ise istatistiksel olarak önemli olması, Servikal Headgear* in uyguladığı distalizasyon kuvvetinin üst keser dişlerde dikleşmeye ve retrüzyona yol açtığını göstermektedir. Araştırma süresince değişim gösteren parametreler ile üst molar distalizasyonu arasında, Pendulum-K loop grubunda, üst molar distalizasyon ile üst molar dişlerin meziyobukkal tüberkülleri arası mesafe arasında önemli düzeyde korelasyon görülmüştür. İki parametre arasında ters korelasyon olması, bize üst moların distalize olurken meziyobukkal tüberkülleri arasındaki mesafenin arttığını göstermektedir. Servikal Headgear grubunda ise, headgear ile yapılan molar distalizasyonu ile üst 1. ve 2. premolar dişlerin distalizasyonu arasında önemli düzeyde korelasyon olduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Molar distalizasyonu, sınıf II maloklüzyon, hasta uyumu vı
İki farklı yöntemle alınmış sefalometrik röntgen filmlerinde iskeletsel sınıf III vakalara ilişkin ölçülen değerlerin karşılaştırılması
ÖZET Bu çalışma, iki farkis metodla elde edilen lateral sefalomeîrik radyografiler üzerinde, dentoiskeietsel yapılarla yumuşak dokuyu da değerlendiren STCA (Yumuşak Doku Sefalomeirik Film Analizi) analiziyle, konvansiyonel iskeletsel sefalometrik analizlerde kullanılan ölçümlerin karşılaştırılması ve iskeletsel bir ölçüm olan Wits ölçümü ile profil fotoğrafları üzerinde ölçülen ve yumuşak dokuyu anteroposterior yönde temsil eden profil açısının sınıf 3 anomalilerin ayırıcı teşhisindeki benzerlik oranının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmada 28 bireyden STCA metoduyla ve konvansiyonel metodla röntgen filmleri alınmış ve daha sonra her hastadan STCA metoduyla klinik profil fotoğrafı çekilmiştir. STCA metodunda röntgen filmleri doğal baş pozisyonunda (NHP), dudaklar istirahat halinde ve sentrik ilişki konumunda alınmıştır. Konvansiyonel metotta, röntgen filmleri bireyler Frankfurt Horizontal Düzlem (FH) yer düzlemine paralel olacak şekilde dudaklar kapalı ve dişler sentrik okluzyon pozisyonunda elde edilmiştir. Her iki metodla alınmış röntgen filmleri üzerinde iskeletsel, dentoalveolar ve yumuşak doku ölçümleri Por-Dios programıyla bilgisayarda yapılmıştır. Konvansiyonel ölçümlerle birlikte STCA analizinde kullanılan ölçümler ve ekstra kraniyal referans düzlemi olarak kullanılan Gerçek Vertikal Düzlem (TVL) projeksiyon ölçümleri de kullanılmıştır. İki metod arasındaki ölçüm farklılıkları ve benzerlikleri, istatistiksel olarak student-f testi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca anteroposterior iskeletsel ilişkiyi değerlendirmede kullanılan Wits ölçümü ile klinik profil fotoğrafları üzerinde ölçülen profil açısının da sınıf 3 anomalilerin ayırıcı teşhisinde benzerlik gösterip göstermediği araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda; overjet, overbite miktarları, alt keser-NB doğrusu ilişkisi, TVL projeksiyon ölçümleri ve vertikal yöndeki ölçümler iki grupta istatistiksel olarak önemli bulunmuştur. Yüzün alt 1/3 bölgesini kapsayan yumuşak doku ölçümleri istatistiksel olarak önemli farklılıklar göstermiştir.Dudakların istirahat pozisyonunda olması ve bireylerin sentrik ilişkide konumlandırılmaları, STCA metodunda, vertikal yön yumuşak doku ölçümlerinin konvansiyonel metoda göre daha fazla bulunmasına neden olmuştur. Iskeletsel sınıf 3 anomalilerin ayırıcı teşhisinde kullandığımız Wits ölçümü ile profil fotoğraflarından ölçülen profil açısının teşhiste %71.5 oranında benzerlik gösterdiği bulunmuştur. Bu çalışma sonucunda iki metod arasındaki farklılığın özellikle yumuşak doku ölçümlerinde değişikliklere sebep olduğu görülmüştür. Lateral sefalometrik filmler çekilirken yumuşak dokular değerlendirileceği zaman, lateral sefalometrik filmi elde etme metodu da göz önüne alınmalıdır. Sınıf 3 vakaların teşhis ve tedavi planlamalarında sefalometrik filmler ve profil fotoğrafları birlikte değerlendirilmelidir. Anahtar Sözcükler: Doğal baş pozisyonu, dudak postürü, sefalometri, sentrik ilişki, sınıf 3 anomaliler. Vİ
Konvansiyonel teknik ve bilgisayar ile yapılmış sefalometrik analizlerin güvenilirlik açısından karşılaştırılması
ÖZETÇelik, E., Konvansiyonel Teknik ve Bilgisayar ile Yapılmış SefalometrikAnalizlerin Güvenilirlik Açısından Karşılaştırılması, Başkent Üniversitesi SağlıkBilimleri Enstitüsü Ortodonti Programı Doktora Tezi, 2007. Bu çalışmadaki amaç,farklı araştırmacıların analiz metodlarından parametreler alarak oluşturduğumuzanaliz sisteminde, farklı bilgisayar programları (Jiffy Orthodontic Evaluation (JOE),Vistadent 2.1 AT) ile elde edilen ölçümleri, konvansiyonel çizim tekniği ilekarşılaştırmaktır. Çalışma sonucunda hem teknikler arasında, hem de programlarınbirbirlerine karşı olan güvenilirliğini saptamak hedeflenmiştir. Çalışmamızda, BaşkentÜniversitesi Ortodonti Anabilim Dalı hasta arşivinden seçilmiş toplam yüz yirmi beşadet bireyin, tedavi başı lateral sefalometrik filmleri kullanılmıştır. Tüm sefalometrikkayıtlar aynı pantomogram ile (PM 2002 CC Proline Planmeca Oy SF-00810 HelsinkiFinland) alınmıştır. Tüm sefalometrik analizler aynı araştırmacı tarafından yapılmıştır.Tekniklerden biri konvansiyonel (elle çizim), diğer ikisi ise farklı bilgisayaryazılımlarından (JOE ve Vistadent 2.1 AT) oluşmaktadır. Çalışmada toplam yirmiyediadet açısal ve boyutsal parametre kullanılmıştır.Sonuçlara göre çalışmamızda yirmisekiz adet parametreden yirmibir adetparametrede istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Bu parametreler: BaNAaçısı, SNA açısı, Condylion-A mesafesi, Condylion-Gnathion mesafesi, SNB açısı,Maksillo-mandibular fark, WITT'S ölçümü, ANB açısı, GoGn. SN açısı, Ar.GoGnaçısı, Palatal düzlem-mandibular düzlem açısı, Üst keser-NA açısı, Alt keser-NBmesafesi, İnterinsizal açı, Overbite ölçümü, Overjet ölçümü, IMPA açısı, Oklüzaldüzlem eğimi, Alt dudak-E düzlemi, Üst dudak uzunluğu, A - Nasion perpendikülermesafesidir.Nasolabial açı, ANS-Menton mesafesi, Antero-posterior yüz oranı, Alt keser-NB açısı, Nasion perpendikülar - Pg mesafesi, Gonion - Menton mesafesi, Üst keser-NA mesafesi üç grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterenparametrelerdir.JOE yazılımı, Vistadent 2.1 AT yazılımına oranla, konvansiyonel tekniğe dahayakın sonuçlar vermiştir. JOE grubunda Nasolabial Açı ölçümünün tekrarlamakatsayısı, en düşük olan parametredir.Anahtar kelimeler: Sefalometri, güvenilirlik, JOE, Vistadentiii
İskeletsel sınıf III bireylerde maksiller ekspansiyon ve protraksiyon uygulamasının dentofasiyal yapılara ve temporomandibular ekleme olan etkilerinin incelenmesi
ÖZETKöse, C., İskeletsel Sınıf III Bireylerde Maksiller Ekspansiyon VeProtraksiyon Uygulamasının Dentofasiyal Yapılara Ve TemporomandibularEkleme Olan Etkilerinin İncelenmesi, Başkent Üniversitesi Sağlık BilimleriEnstitüsü Ortodonti Programı Doktora Tezi, 2007. Ortodontik tedavi iletemporomandibular düzensizlik (TMD) arasındaki ilişki literatürde geniş olaraktartışılmıştır. Çene ucundan destek alarak maksillaya kuvvet uygulayan yüzmaskelerinde, bu kuvvetin yaklaşık olarak %75'inin TME bölgesine iletildiğibelirtilmiştir. Bu çalışmadaki amaç, hızlı üst çene genişletmesi/yüz maskesiuygulamasının dento-fasiyal yapılar ve kondil-disk-glenoid fossa üçlüsü üzerindekietkilerinin kontrol grubu ile karşılaştırılmalı olarak incelenmesidir. Bu amaçlaçalışmada, iskeletsel ve dişsel sınıf III düzensizliğe sahip 14 hasta tedavi grubunu,12 hasta ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışmaya pubertal atılım öncesigelişim döneminde olan ve TMD belirti ve bulguları bulunmayan bireyler dahiledilmiştir.Çalışmanın materyali, tedavi-kontrol öncesi ve sonrası alınan, lateral sefalometrikfilmler, el-bilek filmleri, manyetik rezonans görüntüleri (MRG) ve alçı modellerdenoluşmaktadır. Sefalometrik filmler üzerinde, iskeletsel, dentoalveolar ve yumuşakdoku ölçümleri, manyetik rezonans görüntüleri üzerinde kondil-disk konumu şeklive fossa morfolojisi ile ilgili ölçümler yapılmıştır. Alçı modellerde ise kanin ve1.molar dişler arası transvers genişlikler ölçülmüştür.Çalışmanın bulguları değerlendirildiğinde, tedavi grubunda sagittal maksillergelişim stimule edilmiş, mandibular gelişim, büyümenin posteriorayönlendirilmesiyle kontrol altına alınmıştır. Dento-alveolar yapılarda gözlenen, altkeserlerdeki retraksiyon ve overjet'teki artma Sınıf III düzensizliğin çözümüneyönelik olumlu katkıda bulunmuştur. Yumuşak doku ilişkisi, iskeletsel vedentoalveolar değişimlere paralel olumlu gelişim göstermiştir. Disk kondil ilişkisideğerlendirildiğinde, tedavi grubunda disk bir miktar anteriora yer değiştirmişancak kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gruplar arasında fark anlamsızbulunmuştur. Tedavi ile kondil-glenoid fossa ilişkisinde bir değişiklikgözlenmemiştir. Çalışma sonunda, tedavi grubunda kondiler açılanmada (kondilbaşı eğimi) azalma olduğu, ancak kontrol grubu ile karşılaştırıldığında gruplararasında önemli bir fark olmadığı saptanmıştır. Fossa morfolojisinde bir değişiklikbulunmamıştır. Diskin bölgesel konumu değerlendirildiğinde tedavi ile Bbölgesindeki disk konumunda artış gözlendiği ancak kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında gruplar arasında fark olmadığı bulunmuştur. Uygulamasonunda, disklerin %92,85'inin diskin normal şekli olarak kabul edilen, bikonkavkonfigürasyona sahip olduğu saptanmıştır. Hızlı üst çene genişletmesi/yüzmaskesi uygulamasının kraniyofasiyal yapılarda önemli miktarda düzeltici etkisibulunurken, TMD için predispozan bir etkisinin olmadığı saptanmıştır.Anahtar kelimeler: TME, MRG, üst çene genişletmesi/yüz maskesi, iskeletsel SınıfIII malokluzyon.
Çekimli olgularda zigoma ankrajının kanin retraksiyonuna etkilerinin incelenmesi
ÖZETBu çalışmanın amacı zigoma ankraj sistemiyle birlikte ve zigoma ankraj sistemiolmadan kullanılan PG retraksiyon springinin kanin retraksiyonuna etkilerinikarşılaştırmaktır.Bu amaçla, postpubertal gelişim döneminde, Angle sınıf I veya sınıf IImaloklüzyona sahip, üst birinci premolar dişlerinin çekim endikasyonu vemaksimum veya moderate ankraj gereksinimi olan 30 hasta bu çalışmaya dahiledildi. Hastalar 15 bireyden oluşan iki gruba ayrıldı. Maksimum ankraj olguları (16yıl 8 ay ortalama yaşa sahip, 9 kız, 6 erkek) implant destekli gruba alındı ve kaninretraksiyonu için PG retraksiyon springi kullanılırken posterior ankrajıgüçlendirmek için sağ ve sol zigomatik buttress bölgelerine zigoma ankrajsistemleri yerleştirildi. Moderate ankraj olguları (15 yıl 5 ay ortalama yaşa sahip,10 kız, 5 erkek) kanin retraksiyonu için zigoma ankraj sistemi kullanılmadan PGretraksiyon springi uygulanan ikinci gruba alındı. Kanin retraksiyonu başlangıcındave bitiminde alçı modeller ve lateral sefalometrik filmler alındı ve zigoma ankrajınınkanin retraksiyonuna etkilerini karşılaştırmak için kullanıldı. Sefalometrik ölçümlerve model ölçümleri istatistiksel olarak değerlendirildi.Ankraj güçlendirilmeden PG retraksiyon springi kullanılan grupta daha fazla olmaküzere her iki grupta da anlamlı ankraj kaybı gözlendi. Kanin retraksiyon hızı,kaninlerin sagital ve vertikal hareketlerinde gruplar arasında anlamlı farkgözlenmedi.Anahtar Sözcükler: Kanin retraksiyonu, PG retraksiyon springi, ankraj, zigomaankraj sistemi, mini plak
Bukkal segment distalizasyonunda zigoma ankrajı ve ağız dışı ankraj uygulamalarının karşılaştırılması
Bu tez çalışması bukkal segment distalizasyonunda zigoma ankraj sisteminin iskeletsel, dentoalveoler ve yumuşak dokular üzerindeki etkilerinin incelenmesi ve bu etkilerin servikal headgear ankrajıyla karşılaştırılması amacıyla yürütülmüştür. Dişsel Sınıf II posterior ilişki, iskeletsel Sınıf I veya II sagital ilişkiye sahip hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca araştırmaya alınmak için düşük açılı veya normal vertikal büyüme paterni, tüm daimi dişlerin varlığı, maksiller dental arkta çapraşıklık ve/veya artmış overjet, mandibuler dental arkta çok az yer darlığı olması veya hiç olmaması, normal veya artmış overbite, tam sürmüş maksiller ikinci molarlar gibi kriterler de aranmıştır. Bu kriterleri sağlayan 30 hasta 2 gruba ayrılmıştır. Distalizasyon başlangıcında ortalama yaşları 14.74 yıl olan 15 hastadan oluşan birinci grupta, zigoma ankraj sistemi ile bukkal segment distalizasyonu yapılmıştır. Zigoma plağından birinci premolar braketinin mezialindeki sıkıştırılabilir ark teli kuvvet çengeline uzanan nikel-titanyum kapalı sarmal yaylar ile, her iki tarafta 450 gram distalizasyon kuvveti uygulanmıştır. Distalizasyon başlangıcında ortalama yaşları 15.26 yıl olan 15 hastadan oluşan ikinci grupta, servikal headgear ile bukkal segment distalizasyonu yapılmıştır. Dış kolu başlangıçta okluzal düzleme paralel olan ve bukkal segmentte özellikle kanin ve birinci premolarlar arasında diastemalar açıldıktan sonra 10-15° yukarı açılandırılan yüz arkı kullanılarak her iki tarafta 450 gram distalizasyon kuvveti uygulanmıştır. Hastalardan headgearlerini günde en az 20 saat kullanmaları istenmiştir. Bütün hastalarda sınıf II bukkal ilişki başarıyla düzeltilip Sınıf I bukkal ilişki sağlanmıştır. Bukkal segment distalizasyonunun ortalama süresi zigoma ankraj grubunda 9.03 ± 0.62 ay, servikal headgear grubunda 9.00 ± 0.76 ay olarak ölçülmüş, gruplar arasında fark bulunmamıştır. Tedavi gruplarında oluşan değişiklikleri belirlemek için lateral sefalometrik filmler üzerinde 43, alçı modeller üzerinde 6 parametre ölçülmüştür. Normal dağılım gösteren ve homojen varyanslı olup tekrarlı ölçüm içeren grup ortalamaları İki Faktörlü Tekrarlı Ölçümler Varyans Analizi ve Bonferroni düzeltmeli t testi ile, yaş ve tedavi süresi parametrelerinin grup ortalamaları ise Student t testi ile karşılaştırılmıştır. Normal dağılıma uymayan veya heterojen varyanslı olan grup ortalamalarının karşılaştırılmasında ise bağımsız gruplar için Mann Whitney U testi, bağımlı gruplar için ise Wilcoxon testi kullanılmıştır. Bukkal segment distalizasyonuna bağlı olarak her iki tedavi grubunda da, `A' noktası geriye gitmiş, mandibula posterior rotasyon yapmış, ön yüz yükseklikleri artmıştır. Her iki grupta da maksiller posterior dişlerde p<0.001 düzeyinde önemli miktarda distalizasyon sağlanmıştır. Bunun yanısıra, zigoma ankraj grubundaki premolarlar dışında, her iki grupta da tüm maksiller posterior dişlerde distale devrilme görülmüştür. Zigoma ankraj grubunda maksiller posterior dişlerde vertikal hareket görülmezken, servikal headgear grubunda premolarlarda ekstrüzyon gözlenmiştir. Her iki grupta da maksiller keserler retrüze olmuş ve overjet azalmıştır. Overbite yalnızca servikal headgear grubunda azalmıştır. Alt ve üst dudaklarda her iki grupta da belirgin retrüzyon saptanmıştır. Bütün maksiller posterior dişlerde distobukkal rotasyona rastlanmış, ancak zigoma ankraj grubunda özellikle premolarlardaki rotasyon daha belirgin bulunmuştur. Zigoma ankraj sistemi ile hiç bir ağız dışı aygıt kullanmadan, servikal headgear ile benzer sonuçlar elde edilebildiği ve Sınıf II ilişkinin düzeltilebildiği gösterilmiştir.
Mikrovida implant ankrajı kullanılan çekimli vakalarda anterior segmentin kütlesel (en masse) retraksiyonu ile iki aşamalı retraksiyonunun karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Bu randomize prospektif klinik çalışmanın amacı, mutlak ankraj kontrolünü sağlamak amacıyla mikrovida implant ankrajı kullanılan çekimli vakalarda üst çenede anterior dişlerin kütlesel (en masse) retraksiyonu ile 2 aşamalı keser retraksiyonunun etkilerini incelemektir.Bu amaçla çekim boşluklarının maksimum ankrajla kapatılması gereken 16 hastaya sağ ve sol 1. molarlar ile 2. premolarlar arasına bukkal tarafa 1,2 mm çap ve 8 mm uzunlukta mikrovida implantlar iskeletsel ankraj amacıyla yerleştirilmiştir. Hastalar 8'er bireyden oluşan 2 gruba rastgele dağıtılmıştır. Birinci gruptaki bireylerde (18,5 ortalama yaşa sahip 6 bayan, 2 erkek) anterior segmentin retraksiyonu tek aşamada kütlesel (en masse) olarak gerçekleştirilmiştir. İkinci gruptaki bireylerde (19,7 ortalama yaşa sahip 6 bayan, 2 erkek) önce kanin dişler mikrovidalarla, sonra keser dişler bull-looplu arklarla retrakte edilmiştir. Tüm bireylerden retraksiyon başı (T1) ve retraksiyon sonunda (T2) lateral sefalometrik filmler ve alçı modeller elde edilmiştir. Yapılan ölçümler istatistiksel olarak Bağımlı t-testi, Wilcoxon testi, Student's t-testi ve Mann Whitney U testi ile değerlendirilmiştir.Mikrovida ankrajı kullanılarak kütlesel retraksiyon grubunda ortalama 7,3 ayda, iki aşamalı retraksiyon grubunda ortalama 8,1 ayda hastaların çekim boşlukları ankraj kaybı olmadan başarılı bir şekilde kapatılmıştır. Uygulanan toplam 32 mikrovidanın tamamı (%100) retraksiyon bitimine kadar yerlerinde stabil kalmıştır. Tedavi süresi bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulunamamış ancak retraksiyon hızı 1. grupta (0,74 mm/ay), 2. gruba göre (0,57 mm/ay) daha fazla olmuştur. Birinci grupta üst keserlerde 5,25 mm retraksiyon, 3,63° devrilme ve 0,81 mm intrüzyon hareketi görülmüştür. İkinci grupta üst keserlerde 4,63 mm retraksiyon ile 7,13° devrilme hareketi olmuş, intrüzyon hareketi meydana gelmemiştir. Sadece üst keserlerin devrilme hareketindeki farklılık gruplar arasında anlamlıdır (p<0,05). Buna bağlı olarak birinci grupta A noktasının 0,88 mm geriye hareketi meydana gelmiştir (p<0,05). Öte yandan, ikinci grupta mandibuler düzlem açısında 0,88° azalma anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Birinci grupta üst molarlarda anlamlı bir hareket gözlenmemiş, ankraj başarıyla korunmuştur. İkinci grupta üst molarlarda 0,63 mm distale devrilme görülmüş, bu hareket istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Her iki grupta da alt ve üst dudaklarda yaklaşık 2 mm retrüzyon meydana gelmiştir. Model ölçümlerine göre interkanin mesafe 1. grupta 2,38 mm (p<0,001), 2. grupta 2,75 mm azalmış (p<0,01), intermolar mesafe her iki grupta da değişmemiştir.Mikrovida ankrajı kullanılarak üst çenede gerçekleştirilen anterior segmentin kütlesel retraksiyonu daha hızlı diş hareketi sağlamış, elde edilen keser hareketi paralele yakın olmuş, molar ankrajı başarıyla korunmuş ve A noktasının daha fazla geriye hareketi gerçekleşmiştir. Öte yandan iki aşamalı retraksiyon işleminde keserler daha fazla devrilmiş, üst molarlarda distale devrilme görülmüş, alt ön yüz yüksekliğinde azalma meydana gelmiştir.
İskeletsel ankraj ile maksiller protraksiyonun dentofasiyal yapılar üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu prospektif çalışmanın amacı; miniplak ankrajı ile yüz maskesi uygulamasınıniskeletsel ve dentoalveoler yapılar ile yumuşak doku üzerindeki etkilerini,dişlerden ankraj alan konvansiyonel yüz maskesi grubu ve tedavi görmemişSınıf III kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak incelemektir.Bu amaçla, iskeletsel olarak prepubertal ya da pubertal büyüme-gelişimdöneminde bulunan, maksiller retruzyonun eşlik ettiği iskeletsel Sınıf IIIanomaliye sahip, vertikal yönde normal veya azalmış büyüme paterni gösteren,anterior çapraz kapanış ve Angle Sınıf III molar ilişkisi olan, pozitif overbitedeğeri gösteren ve klinik olarak retrüziv nazomaksiller bölgeye sahip 45 bireyçalışmaya dahil edilmiş ve 15'er bireyden oluşan 3 alt gruba ayrılmıştır.Uygulama gruplarındaki 30 bireye yüz maskesi tedavisinden önce hızlı maksillerekspansiyon apareyi simante edilmiş (RME), bir haftalık hızlı maksillerekspansiyondan sonra median palatal suturdaki açılma izlenerek maksillerprotraksiyona başlanmıştır. Birinci gruptaki bireylere (Miniplak+Yüz Maskesi:MP+YM) (10,91 ortalama yaşa sahip, 5 kız, 10 erkek), ankraj amacıyla,apertura piriformisin laterallerine cerrahi olarak yerleştirilen titanyumminiplaklardan, ikinci gruptaki bireylere (Yüz Maskesi:YM) (10,31 ortalamayaşa sahip, 7 kız, 8 erkek) ise ağız içindeki apareyin kancalarından yüz maskesiuygulanmış, üçüncü gruptaki bireyler (10,05 ortalama yaşa sahip, 8 kız, 7erkek) ise tedavi görmeyen kontrol grubunu oluşturmuş ve 7,5 ay boyuncaizlenmişlerdir. Gruplardaki bireylerden maksiller protraksiyon/gözlem başı vesonunda lateral sefalometrik filmler alınmış, Björk'ün yapısal çakıştırma metodukullanılarak ölçümler yapılmış ve istatistiksel olarak Wilcoxon ve Kruskall-Wallistestleri ile değerlendirilmiştir.Maksiller protraksiyon sonucu iskeletsel ankraj kullanılan grupta (MP+YM)maksillanın ileri hareketi 2,53 mm, ağız içi ankraj kullanılan grupta (YM) 1, 83mm bulunmuş ve iki grup arasındaki fark p<0,001 düzeyinde anlamgöstermiştir. YM grubunda, yüz maskesi uygulaması ile maksilla anlamlıderecede anterior rotasyon göstermiş, miniplak ankrajı kullanılan gruptamaksiller rotasyon önemli bulunmamıştır. Mandibulanın posterior rotasyonu veyüz yüksekliklerindeki artış, MP+YM grubunda YM grubuna göre daha azbulunmuştur. Kontrol grubunda ise hem maksilla hem mandibula öne doğrubüyümüştür. Maksiller protraksiyon sonucu YM grubunda üst dişlerde görülenprotruzyon ve mezyalizasyon, MP+YM grubunda engellenmiştir. Her ikiuygulama grubunda da maksillomandibular ilişkiler ve yumuşak doku profiliönemli derecede iyileştirilmiştir. Miniplak ankrajı ile yüz maskesi uygulamasısonucu konvansiyonel yüz maskesi uygulamalarının istenmeyen etkileriazaltılmış veya elimine edilmiş, daha kısa sürede daha etkili maksillerprotraksiyon sağlanmıştır.Anahtar Sözcükler: Sınıf III malokluzyon, maksiller retrüzyon, maksillerprotraksiyon, yüz maskesi, iskeletsel ankraj
Ortodontik braketlerin yapıştırılmasında kullanılan farklı adeziv sistemlerin mine dokusu üzerindeki etkilerinin in vitro olarak incelenmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı; 4 adeziv sistemin ve yüzeye uygulanmaşekillerinin, braket altı ve etrafındaki mine yüzeyindeki kalsiyum miktarı vemikrosızıntı üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesidir.Bu çalışma 2 ana bölümden oluşmuştur. İlk bölüm, 90 adet çekilmiş insan küçükazının kantitatif kalsiyum kaybı değerlendirmesini içermektedir. Bu dişleryapıştıralacak braketin çevresindeki mine yüzeyinin adeziv sistemlerdenkorunması ve korunmamasına göre rastgele 2 gruba ayrılmış ve bu iki grup da4'er alt gruba (n=10) ayrılmıştır: Bu gruplarda uygulanan adeziv sistemlersırasıyla; (1) Clearfil Protect Bond (Kuraray Dental, Osaka, Japan) + TransbondXT Light-Cure Adeziv (3M/Unitek, Monrovia, Calif), (2) GC ORTHO Conditioner+ Fuji Ortho LC Kapsül (GC Corporation, Tokyo, Japan), (3) Transbond PlusSelf-Etching Primer (3M/Unitek) + Transbond XT Light-Cure Adeziv, (4) %37fosforik asit (3M/ESPE, St Paul, Minn) + Transbond XT Primer (3M/Unitek) +Transbond XT Light-Cure Adeziv (3M/Unitek) dir. Bunların dışında mineyüzeyine herhangi bir işlemin uygulanmadığı dişlerden kontrol grubu (n=10)oluşturulmuştur. İkinci bölümde ise, 40 adet çekilmiş insan küçük azı yüzeyhazırlığına göre rastgele 2 gruba ve sonra yukarıda belirtilen adeziv sistemlerinkullanıldığı 4 alt guruba (n=5) ayrılmıştır. Kontrol grubu hariç tüm örnekleretermal siklusun ardından pH-siklusu uygulanmıştır. Tüm dişlerden iki kesitalınmıştır. Elementel analiz, örneklerden rastgele seçilen bir kesitte x-ışınıdağılım spektroskopisi (EDS) ile yapılmıştır. Mikrosızıntı değerlendirmesi içinboya penetrasyonu yöntemi kullanılmış, ışık mikroskobu altında her kesittenfotoğraf alınmıştır. Mikrosızıntı bilgisayara aktarılan bu görüntülerde imaj analizprogramı kullanılarak kantitatif olarak değerlendirilmiştir.viYüzey hazırlama şekilleri arasındaki fark Student's t ve Mann Whitney U testiile, adeziv sistemler arasındaki fark Tek Yönlü Varyans Analizi (One-WayANOVA) ve Kruskal Wallis testi sonrası post hoc Tukey veya parametrikolmayan çoklu karşılaştırma testleri ile, grup içi karşılaştırmalar ise Friedmantesti sonrası Wilcoxon İşaret testi ile istatistiksel olarak incelenmiştir.Kontrol ve diğer gruplar arasında kalsiyum miktarı açısından farkbulunmamıştır. Adeziv sistemler arasındaki fark sadece Grup B (yüzeyikorunmayan)'de braket altındaki mine yüzeyinde gözlenmiştir. Bu bölgede selfetchadeziv sistemin kullanıldığı gruplarda (Clearfil Protect Bond ve TransbondPlus Self-Etching Primer), diğer gruplara göre daha fazla kalsiyum miktarıbulunmuştur. İncelenen tüm mine bölgeleri arasında en fazla kalsiyum kaybıbraketin altındaki minede meydana gelmiştir. En az mikrosızıntı miktarı braketinaltında, en fazla ise servikal bölgedeki mine yüzeyinde gözlenmiştir. Yapılan buin vitro çalışmada, braketlerin altındaki mine yüzeyinde demineralizasyonmeydana gelmiş ve demineralizasyonun önlenmesinde mine yüzeyininkorunmasının yararı olmamıştır. Clearfil Protect Bond yüzey korunmadanuygulandığında kalsiyum kaybının azaltılmasında avantaj sağlamıştır. Sabitortodontik tedavi ile mine yüzeyinde oluşabilecek kalsiyum kaybını ve braketaltında meydana gelebilecek mikrosızıntıyı en aza indirmek için bu çalışmadauygulanan adeziv sistemler klinisyen tarafından tercih edilebilir.Anahtar Sözcükler: Beyaz nokta lezyonu, demineralizasyon, mikrosızıntı, xışınıdağılım spektroskopisi (EDS), imaj analiz programı
Alt keser intrüzyonunda mini implant ankrajı ile intrüzyon utility arkın etkinliklerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, mini implant ankrajı ile yapılan mandibular keser intrüzyonu ile konvansiyonel intrüzyon mekaniklerinden olan intrüzyon utility arkın dentofasiyal, periapikal ve gingival bölgeye olan etkilerinin karşılaştırılmasıdır.Çalışmamıza post pubertal gelişim döneminde olan, en az 5 mm derin kapanışa ve yeterli üst keser görünümüne sahip, dişeti gülümsemesi olmayan, 26 birey (20 kız, 6 erkek) dahil edilmiştir. Bu bireyler rastgele olarak, her grupta eşit sayıda birey olacak şekilde, 2 gruptan birisine dahil edilmiştir.Birinci gruptaki bireylere (yaş ortalaması 16±1,7 yıl; 10 kız, 3 erkek) mini implant ankrajı kullanılarak mandibular keserlere yerleştirilen segmental bir ark ile 30-40 gr intrüzyon kuvveti uygulanmıştır. İkinci gruptaki bireylere ise (yaş ortalaması 16,3±2,9 yıl; 10 kız, 3 erkek) utility ark ile alt keser intrüzyonu uygulanmıştır. Hastalardan tedavi başı (T0) ve intrüzyon sonunda (T2) lateral sefalometrik radyograflar, bilgisayarlı tomografi (BT) kayıtları ve alçı model; tedavi başı (T0), intrüzyon başı (T1) ve intrüzyon sonunda (T2) ise periapikal radyograflar ve gingival kayıtlar alınmıştır. Grup içi ve gruplar arası karşılaştırmalarda parametrik ve nonparametrik analiz yöntemleri kullanılarak istatistiksel olarak %95 güven aralığında anlamlı farklar araştırılmıştır.Her iki intrüzyon yönteminin de tedavide başarılı olduğu gözlenirken iki teknik arasında tedavi süresi ve dişsel etkiler yönünden benzer değişiklikler bulunmuştur. Dişin direnç merkezi referans alınarak yapılan değerlendirmede her iki grupta da anlamlı intrüzyon hareketi tespit edilmiştir. İntrüzyon utility arkı, ankraj aldığı molarlarda önemli bir devrilmeye yol açmaktadır ancak implant grubunda posterior diş deşteği bulunmadığından dolayı bu yan etki görülmemiştir. İntrüzyon esnasında her iki yöntemde de benzer miktarlarda keser protrüzyonu gözlenmiştir. Her iki grupta kök rezorpsiyonu görülmüş fakat kök rezorpsiyonu açısından iki grup arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. Tomografi ölçümlerinde utility ark grubunda sol ikinci keser dişte kök densitesinde anlamlı azalma tespit edilmiştir. Gingival ölçümlerde de cep derinliği, plak indeksi ve yapışık diş eti genişliğinde gruplar arası benzer miktarlarda artışlar görülmüştür.Sonuç olarak mini implant kullanılarak gerçekleştirilen keser intrüzyonu metodu ile utility ark ile keser intrüzyonunun mandibular molar dişler hariçvdentofasiyal bölgeye, periapikal dokulara ve periodontal dokulara benzer etkileri bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: mandibular keser intrüzyonu, mini implant, utility ark, bilgisayarlı tomografi, kök rezorpsiyonu
Ortodontik mikro-implantların primer stabilitesinin in vitro koşullarda incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, ortodontik self-drilling (SD) ve self-tapping (ST) mikroimplantlarınprimer stabilitesini incelemek ve karşılaştırmaktır. Ayrıca, mikroimplantlarınprimer stabilitesini etkileyen faktörler arasındaki korelasyonuaraştırmaktır. SD ve ST implantlar (n=72) bilgisayarlı tomografi ile kortikal kemikkalınlığı ve kemik yoğunluğu (Hounsfield unit) ölçüldükten sonra sığır iliak kemikbloklarına yerleştirilmiştir. İmplantların (n=24) yerleştirme torkları ölçülmüş veeşanlı olarak uygulayıcı tarafından yerleştirmeye karşı olan direnç subjektifolarak skorlanmıştır. İmplantlar yerleştirildikten sonra Periotest ölçümleriyapılmıştır. Her implanttan elde edilen aksiyal kesitlerde histomorfometrikkemik-implant teması (K.İ.T. %) ölçülmüştür. Toplam 48 implantta pull-out vepush-in testleri yapılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğiniincelemek amacıyla %95 güven seviyesinde Kolmogorov-Smirnov testiyapılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalar Mann-Whitney U, Bağımsız t-test veKi-Kare testleriyle %95 güven seviyesinde yapıldıktan sonra bu faktörlerarasındaki olası korelasyonları araştırmak için Spearman'ın korelasyon analiziyapılmıştır. SD ve ST implantların yerleştirme tork (P=.552) ve subjektif skorları(P=.324) benzer bulunmuştur. Periotest ölçümlerinden sadece Periotest 3ölçümü için gruplararası fark bulunmuştur (P=.013). Gruplararasıkarşılaştırmada maksimum pull-out (P=.166) ve push-in (P=.419) kuvvetlerifarklı bulunmamıştır. SD gruptaki K.İ.T. (%87.60) ST gruptakinden (%80.73)daha yüksek bulunmuştur (P=.046).K.İ.T. ve kortikal kemik kalınlığı arasında SD (r=0.909, P=.00) ve ST (r=0.823,P=.001) gruplarında pozitif korelasyon bulunmuştur. Pull-out değerleri vekortikal kemik kalınlığı (r=0.606, P=.037) ve kortikal kemik yoğunluğu (r=0.748,P=.005) arasında SD grupta pozitif korelasyon belirlenmiş olmasına karşın, STgrupta bu parametreler arasında korelasyon bulunamamıştır. Benzer şekildepush-in değerleri ve kortikal kemik yoğunluğu (r=0.661, P=.00) arasında SDgrupta pozitif korelasyon bulunmuş olmasına karşın, ST grupta push-indeğerleri ve bilgisayarlı tomografi parametreleri arasında korelasyonbulunamamıştır. Yerleştirme tork ve kortikal kemik kalınlığı arasında SD(r=0.544, P=.00) ve ST (r=0.516, P=.001) gruplarında pozitif korelasyon bulunmuştur. Ayrıca, yerleştirme tork ve kortikal kemik yoğunluğu arasında SD(r=0.661, P=.00) ve ST (r=0.568, P=.00) gruplarında anlamlı korelasyonbulunmuştur. Özellikle SD grupta yerleştirme tork ve Periotest değerleriarasında negatif korelasyon bulunmuştur (P<.05). Her iki grupta da subjektifskorlar arasında önemli farklılıklar bulunmuştur (P<.05). Yerleştirme tork ile pullout(r=0.916, P=.00) ve push-in (r=0.58, P=.048) değerleri arasında SD gruptapozitif korelasyon bulunurken, ST grupta bulunamamıştır. K.İ.T. ve yerleştirmetork değerleri arasında SD (r=0.657, P=.02) ve ST (r=0.839, P=.001)gruplarında pozitif korelasyon bulunmuştur. Bu çalışmada kulanılan SD ve STimplantların primer stabilitesi SD implantların çevresindeki kemik kütlesi dahafazla olmasına karşın benzer bulunmuştur. K.İ.T., kortikal kemik kalınlığı veyerleştirme tork değerleri arasında pozitif korelasyon görülürken, tork vePeriotest değerleri arasında negatif korelasyon görülmüştür.
Braketleme öncesi ve sonrası kullanılan non-steroidal antienflamatuar analjeziklerin ortodontik diş hareketiyle oluşan ağrı ve enflamatuar mediatörlerin seviyeleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Yıllar içerisinde sabit ortodontik tedavi yöntemleri iyileştirilmiş olmasına karşın, tedavi sırasındaki ağrı halen hastaların yüzleşmek zorunda oldukları büyük bir problemdir. Bu çift körlü, randomize, kontrollü klinik çalışmanın amacı braketlerin takılmasından sonra braketleme öncesi ve sonrası asetaminofen ve ibuprofen kullanımının etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi ve bu ilaçların dişeti oluğu sıvısındaki prostaglandin E2 seviyesi üzerine etkilerinin incelenmesidir. Ayrıca, klinik olarak hissedilen ağrı bulguları ile prostaglandin E2 salınım miktarı arasındaki ilişki araştırılacaktır. Çalışmamıza 48 (33 kız, 15 erkek; yaş ortalaması: 14,5±2,00 yıl) hasta dahil edilmiştir. Hastalar braketleme öncesi ve sonrası ibuprofen, braketleme öncesi ve sonrası asetaminofen ve braketleme öncesi ve sonrası plasebo gruplarına ayrılmıştır. Ağrı düzeyleri braketlemeden önce, braketlemeden sonra, 1. gün, 2. gün, 3. gün ve 7. günde görsel analog skala ile ölçülmüş ve prostaglandin E2 düzeylerine bakılması amacıyla eşzamanlı olarak cep sıvısı örneği alınmıştır. Prostaglandin E2 düzeyleri ELİSA testi ile araştırılmıştır. Elde edilen bulgular Wilcoxon işaret testi ve Kruskal Wallis testi ile değerlendirilmiştir. Çalışma koşullarına uymayan 3 hasta çalışmadan çıkartılmış, toplam 45 hasta değerledirmeye alınmıştır. Plasebo grubundaki ağrı 1. günde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuş, 2. ve 3. günlerde yüksek kalmış, 7. günde başlangıç seviyesine inmiştir (p<0,0011). İbuprofen grubunda ağrı düzeyleri anlamlı değişiklik göstermemiş, asetaminofen grubunda ise braketlemeden sonraki 1. ve 2. günlerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik bulunmuştur. Prostaglandin E2 düzeyleri gruplar içinde zamanla beraber anlamlı bir değişim göstermemiştir (p>0,0011). Gruplar arası karşılaştırmada ağrı düzeyleri ve prostaglandin E2 seviyesi açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,003). Ağrı düzeyleri ile prostaglandin E2 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki kurulamamıştır (p>0,05).Sabit ortodontik tedavi sırasında görülen ağrı ihmal edilmemesi gereken bir konudur. Bu çalışmada verilen ibuprofen ve asetaminofen dozları ağrıyı azaltmada plasebo ile benzer bulunmuştur. Analjezik kullanımı ortodontik diş hareketi sırasında prostaglandin E2 seviyesini etkilememiştir.
Konvansiyonel ve bilgisayarlı yöntemler ile yapılan posteroanterior analizlerin güvenilirliğinin değerlendirilmesi
Konvansiyonel ve Bilgisayarlı Yöntemler İle Yapılan Posteroanterior Analizlerin Güvenilirliğinin DeğerlendirilmesiSefalometrik radyografiler ortodontide kraniyofasiyal kompleksi değerlendirmede, morfoloji ve büyümeyi belirlemede, anomalilerin teşhisinde, tedavi planlamasında, büyüme sonucunu ve tedavi etkilerini değerlendirmede yaygın şekilde kullanılan teşhis aracıdır. Bunlardan lateral sefalogramlar, ön-arka yönde iskeletsel, dental ve yumuşak doku morfolojisi ve ilişkileriyle ilgili bilgiler sağlarken, posteroanterior sefalogramlar ise transversal yönde iskeletsel ve dentoalveoler ilişkiler ile ilgili bilgiler sağlar ve iskeletsel ve dental asimetrilerin teşhisi için kullanılırlar. Bu çalışmanın amacı, posteroanterior radyografilerin bilgisayar programı ve konvansiyonel teknikle değerlendirilerek elde edilen ölçümlerin karşılaştırılması ve teknikler arasındaki güvenilirliği belirlemektir. Çalışmamızda 150 adet bireyden alınan tedavi başı posteroanterior sefalometrik radyografiler kullanılmıştır. Direkt dijital yöntemle elde edilen radyografiler Pordios for Windows (Institute of Orthodontic Computer Science, Denmark) yazılım programı ile değerlendirilmiştir. Dijital radyografilerden kuru baskı lazer yazıcı cihazı kullanılarak elde edilen konvansiyonel radyografiler de elle çizim yöntemiyle değerlendirilmiştir. İki yöntemin karşılaştırılmasında, 25 parametreden 6'sında sınıfiçi korelasyon katsayısı 0.90'nın altında bulunmuştur. Fakat tüm parametreler için güvenilirlik 0.75'den yüksektir. Ölçümlerin ortalamaları karşılaştırıldığında ise 2 parametre (interkanin genişlik, sağ molar bukkal overjet) dışındaki tüm parametrelerdeki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Ölçümler arasındaki farklar klinik olarak ise kabul edilebilirdir. En az güvenilir olan parametre mandibular genişlik ölçümü olarak bulunmuştur.Sonuç olarak bilgisayar destekli sefalometrik analiz yöntemi, posteroanterior radyografilerin değerlendirilmesinde zaman kazancı sağlaması ve güvenilir olması ile konvansiyonel yönteme alternatif olmaktadır.Anahtar Kelimeler: Sefalometri, posteroanterior radyografi, güvenilirlik
Ortodontik tedavi sırasında diş minesindeki renk değişikliklerinin incelenmesi
Ortodontinin amacı; ortodontik anomalinin meydana gelmesini önlemek, gelişmekte olan bir anomaliyi basit yaklaşımlar ile durdurmak, meydana gelmiş ortodontik anomaliyi tedavi ederek, iyi bir fonksiyon ve estetik elde etmek ve erişilen durumun kalıcılığını sağlamaktır. Günümüzde bireyler sadece sağlıklı ve düzgün sıralanmış dişlerle yetinmeyip, mükemmel bir gülümsemeye de sahip olmak istemektedirler. Ancak ortodontik tedavi süresince mine yüzeyi pürüzlendirmesi, braket sökümü ve mine yüzeylerinin temizliği gibi diş yüzeyine yapılan işlemler, mine yüzeyinde fiziksel ve estetik değişikliklere neden olmaktadır. Bu sebeple, ortodontik tedavi tamamlandığında mine yüzeyini orjinal durumuna geri getirebilmek önemli bir hedeftir. Literatür incelendiğinde sınırlı sayıda in-vitro çalışma ortodontik adezivlerin renklenmesini değerlendirmiş, söküm ve cila sonrası mine yüzeyindeki renklenmeyi incelemiştir. Bu çalışmanın amacı da; üç farklı braket yapıştırma materyali kullanılarak braketleri yapıştırılan dişlerin, iki farklı frez ile yapılan bitim ve cila işlemlerinden sonra, mine yüzeylerinde oluşan renk değişikliklerini in-vitro olarak değerlendirmektir.Bu çalışmada 175 adet üst ve alt birinci ve ikinci küçük azı dişi kullanılmıştır. 25 adet diş kontrol grubu olarak seçildikten sonra, geriye kalan dişler braketlerin yapıştırılacağı sistemin farklılığına göre 50'şer dişten oluşan 3 gruba ayrılmıştır. Daha sonra her deney grubu da braketler söküldükten sonra diş yüzeyinde kalan adezivi temizleme frezinin farklılığına göre kendi içinde 25'er dişten oluşan 2 alt gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu dışındaki dişlere braketler, total-etch adeziv sistem, self-etch adeziv sistem ve rezin-modifiye cam-iyonomer siman kullanılarak yapıştırılmıştır. Kontrol grubundaki dişlerle beraber, braketleri yapıştırılan dişlere 24 saat hızlı yaşlandırma uygulanmıştır. Daha sonra braketler sökülerek diş yüzeylerinde kalan adeziv artıkları, tungsten karbid ve stainbuster frezler ile temizlenmiştir. Deney gruplarındaki dişlere 24 saat tekrar hızlı yaşlandırma uygulanmıştır. Diş renkleri tedavi başında, söküm sonrasında ve 2. yaşlandırma sonrası spektrofotometre ile ölçülmüş, CIE L* a* b* renk sistemine göre değerlendirme yapılmış ve ? E değerleri hesaplanmıştır.Kontrol grubunda ?12 seviyesinde görülen renklenme miktarı klinik eşik değerin (?E=3,7) üzerinde çıkmıştır ve bu renklenme miktarı RMCIS-tungsten karbid frez, RMCIS-stainbuster frez ve self-etch adeziv sistem-stainbuster frez grupları ile benzer bulunmuştur. Tungsten karbid frez alt gruplarındaki dişlerde, ortodontik tedaviyle oluşan renklenme değerleri, klinik eşik değerin üzerinde çıkmıştır. RMCIS grubunda oluşan renklenme miktarı, hem total-etch adeziv sistem hem de self-etch adeziv sistem grubunda oluşan renklenme miktarından daha az bulunmuştur. Bu gruptaki dişlerde, ortodontik tedaviden sonra oluşan renklenme de dahil edildiğinde, total-etch adeziv sistem grubunda oluşan renklenme miktarı, hem self-etch adeziv sistem hem de RMCIS grubunda oluşan renklenme miktarından daha fazla bulunmuştur. Stainbuster frez alt gruplarındaki dişlerden, sadece self-etch adeziv sistem grubunda ortodontik tedaviyle oluşan renklenme değerleri klinik eşik değerin (?E=3,7) üzerinde çıkmıştır. Self-etch adeziv sistem grubunda oluşan renklenme miktarı, hem total-etch adeziv sistem hem de RMCIS grubunda oluşan renklenme miktarından daha fazla bulunmuştur. Bu gruptaki dişlerde, ortodontik tedaviden sonra oluşan renklenme de dahil edildiğinde, RMCIS grubunda oluşan renklenme miktarı, total-etch adeziv sistem grubunda oluşan renklenme miktarından daha fazla bulunmuştur. Sadece ortodontik tedaviden sonra görülen renklenme değerlendirildiğinde ise, RMCIS grubundaki değerler hem total-etch hem de self-etch adeziv sistem grubundaki değerlerden daha fazladır.Sonuç olarak, ortodontik tedavi dişlerde renk değişikliğine neden olmaktadır. Renk değişikliğinde, kullanılan yapıştırıcı sistem ve kompozit temizleme materyali etkilidir. Ortodontik tedaviye bağlı minumum renk değişikliği için total-etch adeziv sistem-stainbuster frez kombinasyonu önerilmektedir.
Mandibuler simfize yerleştirilen miniplaklardan sınıf ııı elastik uygulaması ile elde edilen dentofasiyal etkilerin incelenmesi
Bu prospektif çalışmanın amacı; büyüme ve gelişim dönemindeki iskeletsel Sınıf III maloklüzyona sahip hastaların tedavisinde üst çeneye uygulanan akrilik ekspansiyon apareyinden simfizial bölgedeki miniplaklara intermaksiller Sınıf III elastik uygulamasının dentofasiyal yapılar üzerindeki etkilerini tedavi görmemiş Sınıf III kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak incelemektir.Bu amaçla, iskeletsel olarak prepubertal veya pubertal büyüme-gelişim döneminde bulunan, maksiller retrüzyonun eşlik ettiği iskeletsel Sınıf III anomaliye sahip, vertikal yönde normal veya azalmış büyüme paterni gösteren, anterior çapraz kapanış, pozitif overbite değerleri ve retrüziv nazomaksiller bölgeye sahip olan 34 bireye ait materyal çalışmaya dahil edilmiştir. Tedavi grubundaki 17 bireye intermaksiller Sınıf III elastik uygulamasından önce maksiller ekspansiyon apareyi simante edilmiş, bir haftalık hızlı (günde 2 tur) maksiller ekspansiyondan sonra median palatal suturdaki açılma izlenerek maksiller protraksiyona başlanmıştır. Tedavi grubundaki bireylere (11,3±1,5 yıl ortalama kronolojik, 10,6±1,4 yıl ortalama iskeletsel yaşa sahip, 7 kız, 10 erkek) mandibuler simfiz bölgesine sağ ve sol lateral ve kanin dişler arasına cerrahi olarak yerleştirilen miniplaklardan intermaksiller Sınıf III elastik uygulanmıştır. Kontrol grubundaki bireylerin (9,9±1,2 yıl ortalama kronolojik, 9,9±1,4 yıl ortalama iskeletsel yaşa sahip, 9 kız, 8 erkek) materyali ise, Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı arşivinden çalışmanın birey seçim kriterlerine uygun olan bireylerin lateral sefalometik radyografları seçilerek oluşturulmuştur. Tedavi grubundaki bireylerden tedavi öncesinde ve sonrasında lateral sefalometrik ve posteroanterior sefalometrik radyograflar ile alçı modeller alınmış, temporomandibuler eklem bozukluğu belirti ve bulguları değerlendirilmiştir. Her iki grupta da lateral sefalometrik radyograflar üzerinde Björk'ün yapısal çakıştırma metodu kullanılarak yapılan ölçümler ve hava yoluna ait ölçümler yapılmıştır. Tedavi grubunda ayrıca posteroanterior sefalometrik radyograflar, alçı modeller ve eklem değerlendirmesine ait ölçümler yapılmıştır. Tüm bu ölçümler istatistiksel olarak Student's t testi ve Bağımlı t testi ile değerlendirilmiştir.Tedavi grubunda protraksiyon sonrasında maksillada 3,82±1,46 mm ileri, mandibulada 4,21±1,58 mm geri hareket gözlenmiştir (p<0,001). Bu değerlerde tedavi ve kontrol grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Tedavi ile maksillada anlamlı anterior rotasyon (p<0,001), mandibulada anlamlı posterior rotasyon (p<0,001) gözlenmiştir. Tedavi grubunda overjet 6,62±1,08 mm artma, overbite 4,29±2,32 mm azalma gösterirken, kontrol grubunda overjet 0,15±0,52 mm azalmış, overbite 0,62±0,86 mm artmıştır. Tedavi grubunda maksiller ve mandibuler keser dişlerde anlamlı protrüzyon (p<0,001) gözlenirken, kontrol grubunda keser dişlerin inklinasyonlarında anlamlı değişim gözlenmemiştir.Tedavi sonucunda hava yolu boyutlarında anlamlı artış sağlanmıştır. Maksiller genişlikteki anlamlı artışa nazal genişlikteki anlamlı artış eşlik etmiştir.Tedavi grubunda üst çenedeki molar mezializasyonuna bağlı olarak üst arktaki ark boyu sapması miktarında anlamlı azalma gözlenirken, alt keser dişlerdeki protrüzyon sayesinde alt arktaki ark boyu sapması miktarında anlamlı artış gözlenmiştir.Protraksiyon sonrasında tedavi grubundaki bireyler temporomandibuler eklem bozukluğu belirti ve bulguları açısından değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim gözlenmemiştir.
Minivida destekli ve konvansiyonel maksiller ekspansiyon uygulamalarının nazomaksiller etkilerinin karşılaştırmalı olarak bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi
Maksillanın transversal yöndeki darlığı, kraniofasiyal bölgedeki iskeletsel problemlerin en yaygın olanıdır. Özellikle daha geniş ve estetik gülüşler elde etmek için çekimsiz tedaviye yönelinmesiyle beraber maksiller ekspansiyon, ark boyunun genişletilmesi ve mevcut çapraşıklığın hafifletilmesi için oldukça popüler bir tedavi alternatifi haline gelmiştir. Bunun yanı sıra konvansiyonel maksiller ekspansiyon apareyleri çevre dokularda ve dişlerde istenmeyen yan etkiler oluşturmaktadır. İskeletsel ankraj sistemleri bu yan etkilerin en aza indirilmesi amaçlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı minivida destekli maksiller ekspansiyon apareyi (MIDME) ve konvansiyonel bonded maksiller ekspansiyon apareyi (KBME) ile yapılan hızlı maksiller genişletmenin kraniyofasiyal yapılardaki etkilerini karşılaştırmalı olarak bilgisayarlı tomografi (BT) ile incelemektir.Bu prospektif randomize klinik çalışmaya posterior çapraz kapanışı olan ve maksiller genişletmeye ihtiyacı olan, büyüme ve gelişim dönemindeki 30 hasta dahil edilmiştir. 1. gruba (12,66±1,89 ortalama yaşa sahip, 11 kız, 4 erkek) MIDME apareyi, 2. gruba (13,29±0,98 ortalama yaşa sahip, 5 kız, 10 erkek) KBME apareyi uygulanmıştır. 1. gruptaki hastalara 1,6 mm çapında ve 8 mm uzunluğunda toplam 4 adet minivida (Tomas, Dentaurum, Germany) sağ ve sol tarafta önde kaninler hizasında, arkada 2. premolar ve 1. molar dişlerin kökleri arasına denk gelecek şekilde, dişlerin uzun akslarına 60-70? açıyla yerleştirilmiştir. 2. gruptaki hastalara KBME apareyi uygulanmıştır. Genişletme öncesi (T0) ve 6 ay sonrasında (T1) fotoğraf, model ve BT görüntüleri alınmıştır. Alınan BT görüntülerinden doğrusal, açısal ve hacimsel ölçümler Dolphin 11,5 programı yardımıyla yapılmıştır. İstatistiksel veriler SPSS 11,5 programına girilmiştir. T1 ve T2 değerleri arasındaki farklar gruplar arası Mann Whitney U testi ile grup içi Wilcoxon Signed Rank testi ile ölçülmüştür.Yapılan çalışmanın sonucunda 1. gruptaki overbite değerindeki azalma 2.gruba göre daha azdır. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamsızdır. Maksiller iskeletsel genişleme 1.grupta anlamlı olarak fazlayken (p<0,001), maksiller dentoalveoler genişleme 2. grupta anlamlı olarak daha fazladır (p<0,01). Kanin ve 1. molar dişler hizasında nazal genişlik ve nazal taban genişliği 1. grupta anlamlı olarak daha fazladır (p<0,01). Molar dişler üzerinde yapılan açısal ölçümlerde 1. ve 2. grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Nazal kavite hacmi ve sağ-sol maksiller sinüs hacim ölçümlerinde tedavi sonrası değerler önceki değerlerden fazla olmakla birlikte iki grup arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Periodontal açıdan değerlendirildiğinde 2. gruptaki hastaların tedavi sonunda anlamlı olarak lingual kemik kalınlığı artmış, bukkal kemik kalınlığı ise azalmıştır (p<0,01).Yapılan çalışma sonucunda MIDME apareyi iskeletsel olarak daha fazla maksiller genişletme sağlarken, genişletme esnasında posterior dişlerin daha az devrilmesine yol açmıştır.
Rapid ve semirapid maksiller ekspansiyon uygulamasının dentofasiyal ve periodontal etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, akrilik splintli bonded ekspansiyon apareyi ile yapılan yarı hızlı (semirapid) ve hızlı (rapid) maksiller ekspansiyondan sonra meydana gelen iskeletsel, dentoalveolar ve periodontal etkileri, ayrıca tedavi sırasında destek dişlerde meydana gelen kök rezorpsiyonunun şiddetini karşılaştırmaktır. Çalışmamıza büyüme-gelişim döneminde olan, tek veya çift taraflı maksiller darlığa sahip, üst iki premolar diş çekim endikasyonu bulunan Angle sınıf I veya sınıf II malokluzyonda, daimi dişlenmede ve sağlam 1.premolar dişlere sahip, daha önce ortodontik tedavi görmemiş olan 19 birey (8 kız, 11 erkek) dahil edilmiştir. Bu bireyler iki gruba ayrılmıştır. Yarı hızlı üst çene genişletme grubu (SRME) yaşlarının ortalaması 14,05±1,46 yıl olan 10 bireyden (5 kız, 5 erkek), hızlı üst çene genişletmesi grubu (RME) ise yaş ortalamaları 13,96±0,71 yıl olan 9 bireyden (3 kız, 6 erkek) oluşmaktadır. SRME grubunda genişletme tedavisi ortalama 61,7±20,4 gün,RME grubunda 33,4±9,6 gün sürmüştür. SRME prosedürü için vida ilk hafta günde 2 x 1/4 tur ve devamında 2 günde bir 1/4 tur, RME için ise vida günde 2 x 1/4 tur şeklinde çevrilmiştir. Hastalardan tedavi başı (T0), genişletme sonu (T1) ve 3 aylık pekiştirme dönemi sonunda (T2) lateral ve posteroanterior sefalometrik ve üst santral dişlerden paralel teknikle periapikal radyograflaralınmıştır. Kabul eden hastalardan tedavi başı (T0) ve 3 aylık pekiştirme dönemi sonunda (T2) üst çenelerinden düşük dozlu bilgisayarlı tomografi (BT) kayıtları alınmıştır. Ayrıca genişletme tedavisi bitiminde (T1) çekilen dişlerde taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile kök rezorpsiyonu incelemesi yapılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede grup içi değişimler bağımlı t testi ile incelenmiş, gruplar arası değişimlerin karşılaştırılması için ise Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. p<0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. vi Ancak, olası tüm çoklu karşılaştırmalarda Tip I hatayı kontrol edebilmek için Bonferroni Düzeltmesi yapılmıştır. Grup içi karşılaştırmalar incelendiğinde; SRME grubunda ANB ve SN-MP açılarında ve ANS-Me değerinde aktif tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiş, SN-MP açısında retansiyon döneminde gözlenen azalma yine istatistiksel olarak önemli bulunmuştur. U1-SN açısında hem aktif tedavi hem de tüm takip periyodu sonunda gözlenen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. BT görüntülerinde yapılan ölçümlerde ise posterior nazal kavite genişliği, palatal maksiller genişlik ve palatinal kökler arası mesafede önemli düzeyde artış gözlenmiştir. RME grubunda ise; SNB açısında aktif tedavi sonunda önemli düzeyde azalma, ANB ve SN-MP açılarında ise artış meydana gelmiştir. Retansiyon döneminde SN-MP açısında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma meydana gelmiştir. U1-SN açısında hem aktif tedavi hem de tüm takip periyodu sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma bulunmuştur. Her iki grupta da posteroanterior sefalometrik radyograflarda yapılan ölçümlerde nazal kavite genişliği ve total maksiller genişlikte hem aktif tedavi sonunda hem de tüm takip periyodu sonunda istatistiksel olarak anlamlı artış, sağ ve sol molar dişlerde ise anlamlı düzeyde tiping meydana gelmiştir. BT görüntülerinde yapılan ölçümlerde ise iki tedavi protokolü sonucunda posterior nazal kavite genişliği, palatal maksiller genişlik, palatinal kökler arası mesafe ve keser kökleri arası mesafede önemli düzeyde artış gözlenmiş, incelenen molar ve premolar dişlerin hepsinde bukkal kemik kalınlığı azalmış, palatinal kemik kalınlığı artmıştır. Gruplar arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı tek fark, PP?U1 ölçümünde bulunmuştur. Her iki grupta da bu ölçümde bir artış olmasına rağmen, RME grubunda daha fazla artış tespit edilmiştir. BT ölçümlerine ait bulgularda ise sol 6 numaralı dişin istobukkal kökü hizasındaki kemik kalınlığında, sağ ve sol 6 numaralı dişlerin bukkal alveolar kret seviyesi ölçümünde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. Her iki grupta kök ezorpsiyonu görülmüş fakat kök rezorpsiyonu açısından iki grup arasında anlamlı fark gözlenmemiştir. vii Sonuç olarak, her iki protokol ile de genişletmenin başarıyla gerçekleştirilebildiğigörülmüştür. Ancak RME protokolünün daha kısa sürmesi dolayısıyla randevu sayısının ve hekimin hasta başında harcadığı zamanın azalması ve bonded apareyin ağızda kalma süresinin kısalması bu uygulamayı daha tercih edilebilir kılmaktadır. Buna karşın SRME protokolü vertikal yön boyutlarının çok artmış olduğu, ciddi açık kapanış vakalarında tercih edilebilir. Ayrıca kısa dönemde değerlendirilen sonuçlara göre iki grup arasında anlamlı farklar olmasa da, uzun dönem etkileri değerlendiren başka çalışmaların yapılması faydalı olacaktır.Anahtar kelimeler: hızlı üst çene genişletmesi, yarı hızlı üst çene genişletmesi, bilgisayarlı tomografi, kök rezorpsiyonu.
Hiperdiverjan bireylerde fasiyal asimetri varlığının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı; konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kullanarak iskeletsel asimetrinin tespit edilmesi ve iskeletsel hiperdiverjan ve normodiverjan vakaların simetri açısından karşılaştırılmasıdır. Bu retrospektif çalışmaya, ortodontik tedavi amaçlı başvuran 104 hastanın KIBT görüntüleri dahil edilmiştir. Bu hastalar iki gruba bölünmüştür: Hiperdiverjan grubu, ortalama yaşları 14,23±5,14 olan 52 hastadan (33 kız ve 19 erkek); normodiverjan grubu ise ortalama yaşları 14,98±6,22 olan 52 hastadan (24 kız ve 28 erkek) oluşmuştur. Her iki grup da daha sonra servikal vertebra maturasyonlarına göre pre-peak ve postpeak olmak üzere 26 hastadan oluşan 2 alt gruba ayrılmıştır. Anatomik landmarklar tanımlanmış, koordinat düzlem sistemi kullanılarak her üç kesitte de değerlendirilmiş ve bu landmarklardan elde edilen asimetri indeksi analiz edilmiştir. Kraniyofasiyal asimetriye neden olan sağ ve sol anatomik yapıların ölçümleri ve istatistiksel analizleri yapılmıştır. Hiperdiverjan bireylerde, sağ ve sol ramus uzunlukları arasında daha fazla fark vardır ve ANS ile Me landmarkları daha asimetriktir. (p<0,01) Bu ölçümlerde, her iki diverjan grupta da pre-peak ve post-peak dönemi alt grupları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Landmark asimetri indeks değerleri, diverjan grupları arasında istatistiksel olarak anlamsızdır. Fasiyal asimetri, iskeletsel vertikal paternden etkilenmektedir. Hiperdiverjan bireylerde mandibular asimetri yatkınlığı daha fazladır.
Sagittal yöndeki iskeletsel sınıflandırma ile dentoalveoler morfoloji arasındaki ilişkinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi yöntemi ile incelenmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı; Sınıf I, II ve III iskeletsel patern ile dentoalveoler morfoloji arasındaki ilişkinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile incelenmesidir. Çalışmaya 60 hasta dahil edilmiş ve hastalar 3 gruba bölünmüştür. Sınıf I grubunda ANB açısı 0–4° olan 20 hasta (18 kız, 2 erkek; ortalama yaş 18,20±3,33); Sınıf II grubunda ANB açısı 4°'den büyük olan 20 hasta (11 kız, 9 erkek; ortalama yaş 18,25±4,92); Sınıf III grubunda ANB açısı 0°'den küçük olan 20 hasta (10 kız, 10 erkek; ortalama yaş 18,90±4,97) bulunmaktadır. KIBT görüntülerinde çenelerin sağ tarafında tüm dişlerin kök uzunluğu, kök genişliği, bukkolingual inklinasyonu, dehisens-fenestrasyon varlığı; interdental bölgelerindeki bukkal ve palatinal/lingual kortikal kemik ve spongioz kemik kalınlığı ölçümleri ve bu ölçümlerin istatistiksel analizleri yapılmıştır. Sınıf I, II ve III grupları arasında kök uzunluğu, kök genişliği, bukkal ve palatinal/lingual kortikal kemik kalınlıkları değerleri açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p˃0,05). Spongioz kemik kalınlıkları Sınıf II grubunda anlamlı derecede yüksektir (p˂0,001). Üst santral ve laterallerin bukkolingual inklinasyonu Sınıf II grubunda diğer gruplara göre anlamlı derecede düşüktür; alt çenede 2. molarlar hariç tüm dişlerin bukkolingual inklinasyonları ise Sınıf III grubunda diğer gruplara göre anlamlı derecede düşüktür (p˂0,001). Dişlerin bukkalinde, Sınıf I grubunda diğer gruplara göre daha fazla dehisens, Sınıf II grubunda ise diğer gruplara göre daha fazla fenestrasyon bulunmuştur. Dişlerin bukkolingual inklinasyonu, dehisens/fenestrasyon varlığı ve spongioz kemik kalınlıkları sagittal yöndeki iskeletsel ilişkiden etkilenmektedir.
Emzirme süresi ile parafonksiyonel oral alışkanlıklar, maloklüzyon ve fasiyal morfolojik yapı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı annenin bebeğini emzirme süresi ile bireydeki parafonksiyonel oral alışkanlıklar arasında bir ilişki olup olmadığını; ayrıca anne sütü alma süresi ile bireyde oluşan maloklüzyon, solunum ve profil tipi arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Ayrıca parafonksiyonel alışkanlıklar ve süreleri ile bu maloklüzyonlar arasında ilişki olup olmadığı da değerlendirilecektir. Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti ve Pedodonti Anabilim Dalları ve T.C. Sağlık Bakanlığı Ankara Topraklık Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi Ortodonti ve Pedodonti kliniklerine başvuran bireyler arasından yaşları 8 ile 12 arasında olan 678 çocuk (357 kız-321 erkek) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma hekimin maloklüzyonu incelediği bir klinik muayeneyi ve ardından çocuğun velisiyle yapılan yüz yüze görüşmeyi içerir. Anne sütü alma süresi ana bağımsız değişkendir. Çalışma sonunda 18 aydan fazla süre anne sütü emen bebeklerde emzik kullanmı ve parafonksiyonel oral alışkanlık görülme oranı anlamlı derecede daha düşük bulunmuştır. (p<0.05) Ayrıca anne sütü alım süresi arttıkça posterior çapraz kapanış insidansının azaldığı tespit edilmiştir.(p<0.05) 4 yıldan uzun süre emzik kullanımı ile posterior çapraz kapanış ve artmış overjet insidansının anlamlı şekilde arttığı bulgusuna varılmıştır. Sonuç olarak elde edilen veriler doğrultusunda yeterli süre anne sütü emmenin gerek emzirme fonksiyonunun kendisinden kaynaklı, gerekse anne sütü emmenin parafonksiyonel oral alışkanlık oluşma ihtimalini azaltıcı etkisinden kaynaklı, bireyde oluşabilecek muhtemel maloklüzyonlara engel olabileceği düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Parafonksiyonel oral alışkanlıklar, Posterior çapraz kapanış, Maloklüzyon, Emzirme süresi
Minivida destekli kütlesel (EN-MESSE) retraksiyon vakalarında piezoinsizyon yönteminin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu prospektif randomize kontrollü klinik çalışmanın amacı, üst çenede minivida destekli en-masse retraksiyon uygulanan vakalarda piezoinsizyon yönteminin etkinliğini değerlendirmektir. Çalışmaya üst 1. premolar çekim endikasyonu olup en-masse retraksiyon uygulanabilecek 30 birey dahil edilmiş ve rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Bütün bireylerde keser ve kaninlerde 0,018x0,025 inç, 2. premolar, 1. ve 2. molarlarda 0.022x0.028 inç slotlu braket ve tüpler kullanılmıştır. Seviyeleme safhası tamamlandıktan sonra sadece Grup I'deki bireylere piezoinsizyonlar yapılmıştır. Her iki grupta üst çenede sağ ve sol 2. premolar ve 1. molarlar arasına minividalar yerleştirilmiş ve lateral-kanin arasındaki tele yerleştirilen, vertikal kancalara NiTi kapalı sarmal yaylar asılarak 0.016x0.022 çelik tel üzerinde en-masse retraksiyon yapılmıştır. Tüm bireylerden lateral sefalometrik filmler, maksillanın anterior bölgesine ait bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri, ağız içi ve dışı fotoğraflar, alçı model ve anterior 3 dişten diş eti oluğu sıvısı (DOS) örnekleri alınmıştır. En-masse retraksiyon vakalarında piezoinsizyon yöntemi istatistiksel olarak anlamlı bir hızlanma sağlayamamıştır. Ortalama reseptör aktivatör nükleer κβ ligand (RANKL) yoğunluğu, miktarı ve DOS hacmi gruplar arasında benzer bulunmuştur. Piezoinsizyonlar dişlerin doğrusal ve açısal değişimleri üzerinde etkili olmamış, iki grupta da keser ve molarlarda meydana gelen hareketler benzer bulunmuştur. Alveoler kemikteki değişimler iki grup arasında benzerdir. Fenestrasyon ve dehisens yüzdelerindeki değişimlerde gruplar arasında fark bulunmamıştır. İnterkanin, interpremolar ve intermolar mesafeler ile kanin ve molar akslarındaki değişimler açısından gruplar arasında fark yoktur. Minividalar 250 gr kuvvete karşı %88,3 oranında başarı göstermiştir.
İndirekt yapıştırma tekniğinde kullanılan yapıştırıcıların bağlanma dayanıklılıklarının in vitro ve in vivo karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, indirekt yapıştırma tekniği için üretilen kimyasal yolla polimerize olan rezin ve ışıkla polimerize olan akışkan rezin kullanılarak yapıştırılan braketlerin bağlanma dayanımlarını in vivo ve in vitro olarak karşılaştırmaktır. Çalışmanın in vitro kısmında, 75 adet premolar diş, üç gruba ayrılmıştır. Bu dişlerin 25 adedi kontrol grubu olmuş ve I.grubu oluşturmuştur. Bu dişlere braketler, ışıkla polimerize olan rezin (Transbond XT, 3M, Unitek) ile direkt yöntemle yapıştırılmıştır. Dişlerin kalan 50 adedi, indirekt bondingi taklit edecek şekilde 5 adet typodont modele fikse edilmiştir. Bu modellerden alçı çalışma modelleri hazırlanmıştır. Çalışma modellerine braketler, ışıkla polimerize olan rezin (Transbond XT, 3M, Unitek) ile yapıştırılmıştır. Sol kadrandaki dişler II. grubu oluşturmuş ve braketler kimyasal yolla polymerize olan indirekt yapıştırma adezivi (Transbond IDB 3M,Unitek) ile yapıştırılmıştır. Sağ kadrandaki dişler ise III. grubu oluşturmuş ve ışıkla polimerize olanakışkan indirekt yapıştırma adezivi (Transbond Supreme LV, 3M, Unitek) ile braketler yapıştırılmıştır. Tüm örnekler, universal test cihazında bağlanma dayanımları yönünden değerlendirilmiştir. Daha sonra tüm örneklerin ARI skorlaması ile artık kompozit miktarları karşılaştırılmıştır. Çalışmanın in vivo kısmına 20 hasta dahil edilmiştir. Hastalardan elde edilen ölçüler üzerine braketler, ışıkla polimerize olan rezin (Transbond XT, 3M,Unitek) ile yapıştırılmıştır. Hastalarda splint-mouth çalışma dizaynı kullanılarak braketleme yapılmış, sağ üst ve sol alt kadranda braketler kimyasal yolla polimerize olan indirekt yapıştırma adezivi (Transbond IDB 3M,Unitek), sol üst ve sağ alt kadranda ise ışıkla polimerize olan indirekt yapıştırma adezivi (Transbond Supreme LV, 3M, Unitek) ile yapıştırılmıştır. Her hastada kadranlar saat yönünde döndürülmüş ve randomizasyon sağlanmıştır. Hastaların braket kopma oranları 12 ay süreyle takip edilmiştir. Elde edilen veriler, tek yönlü varyans analizi, Tukey testi ve Weibull analizi ile değerlendirilmiştir. Ortalama bağlanma dayanımı değerleri, Grup I için 17.6± 6.6 MPa, Grup II için 13.1±4.7MPa ve Grup III için 15.1±5.9 MPa olarak bulunmuştur. Grup I'in değerleri Grup II'den anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (P=0.019, P<0.05). Diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmemektedir (P>0.05). İn vivo çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde ise braket kopması yönünden gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (P>0.05). Sonuç: Kimyasal yolla polimerize olan indirekt yapıştırma adezivi (Transbond IDB 3M,Unitek) ve ışıkla polimerize olan indirekt yapıştırma adezivi (Transbond Supreme LV, 3M, Unitek) in vitro şartlarda yeterli bağlanma değerlerine ve in vivo olarak yeterli klinik performansa sahiptir.
Cinsiyetler arasındaki çene ucu belirginliğinin profile etkisinin ortodontistler, ağız diş ve çene cerrahları, plastik cerrahlar, ortognatik cerrahi tedavisi görmüş hastalar ve meslek dışı kişiler tarafından değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı cinsiyetler arası çene ucu belirginliğinin profil estetiği algısına olan etkisinin, ortodontistler, ağız diş ve çene cerrahları, plastik cerrahlar, ortognatik cerrahi operasyonu geçirmiş bireyler ve meslek dışı bireyler tarafından değerlendirilmesi üzerine yapılmış anket çalışmasıdır. Elektronik ortamda hazırlanan bu çalışmaya, yukarıda belirtilen beş farklı gruptan toplam 732 kişi katılmıştır. İskeletsel sınıf 1 değerler gösteren, dik yön değerleri normal sınırlar içerisinde olan, bir adet kadın ve bir adet erkek profil fotoğrafı photoshop programı yardımı ile modifiye edilerek yumuşak doku değerlerinin idealize edilmesi sağlanmıştır. Ricketts'in E doğrusuna göre ideal değerler gösteren kadın ve erkek profil fotoğraflarında çene ucu bölgesi, anteroposterior yönde ikişer milimetre aralıklarla 10 milimetreye kadar posteriora ve 8 milimetreye kadar da anteriora hareket ettirilmiştir. Katılımcılardan 11 kadın ve 11 erkek profil fotoğrafını ve aynı zamanda kendi profillerini de değerlendirmeleri istenmiştir. Çalışmada çene ucu algısının daha rahat değerlendirilebilmesi için fotoğraflar siyah-beyaz hazırlanmıştır. Veriler, SPSS 20.0 paket programı ile değerlendirilmiştir. Profil puanlamalarında ise Kruskall-Wallis H testi uygulanmıştır. Profil fotoğraflarının aldıkları puanlar değerlendirildiğinde kadın profillerinde ideal, hafif konveks ve hafif konkav profillerin daha kabul edilebilir olduğu, erkek profillerinde ise ideal profilin ve hafif konkav profillerin daha kabul edilebilir olduğu tespit edilmiştir. Değerlendirilen profil fotoğraflarında kadın katılımcılar, erkek katılımcılara oranla daha yüksek oranda cerrahi ihtiyacı belirtmişlerdir (p<0,05). Her iki cinsiyette de çene ucu önde olan profiller, çene ucu geride olan profillere oranla anlamlı düzeyde daha yüksek oranda ameliyat ile düzeltilme ihtiyacı duyulmuştur.
Farklı yüzey pürüzlendirmeleri yapılmış monolitik zirkonya, feldspatik porselen ve hibrit porselen materyali ile ortodontik metal ataşman arası bağlantı direncinin ve debonding sonrası yüzey özelliklerinin in-vitro incelenmesi
Bu çalışmanın amacı feldspatik porselen, hibrit seramik ve monolitik zirkon yüzeylerine farklı yüzey pürüzlendirme teknikleri uygulanarak yapıştırılan ortodontik ataşmanların bağlanma dirençlerinin değerlendirilmesi ve bu yüzeylerde kabul edilebilir bağlanmayı sağlayacak en uygun yöntemin tespit edilmesidir. Ayrıca debonding yapılan restorasyon yüzeylerinin artık kompozitin temizlenmesi sonrası yüzey özelliklerinin değerlendirilmesi de amaçlanmıştır. Çürüksüz 30 adet insan 2. küçük azı dişi, 56 adet feldspatik porselen, 56 adet monolitik zirkon ve 56 adet hibrit seramik çalışmada kullanılmıştır. Materyaller randomize olarak 4 deney grubuna ayrılmıştır (n=14): 1. Hidroflorik asit ile pürüzlendirme + silan; 2. Al2O3 ile kumlama + silan; 3. SiO2 ile kumlama; 4. Elmas frez ile pürüzlendirme + silan. Diş grubu için yalnızca ortofosforik asit ile pürüzlendirme yapılmıştır. Restorasyonu tamamlanan dişler ve materyaller 37°C'deki distile suda 7 gün bekletildikten sonra 5-55°C aralığında 1000 devir termal siklus uygulaması yapılmıştır. Örnekler, Universal test cihazına sokularak bağlanma dirençleri ölçülmüştür. Butonları sökülen örneklerdeki artık kompozit fiber kompozit frezlerle (stainbuster) temizlenip porselen kiti ile parlatılmıştır. Daha sonra optik profilometre cihazına sokularak 3 boyutlu yüzey pürüzlülük ölçümleri yapılmıştır. Buton kaidelerinde ise SEM'de ARI skorlaması hesaplanmıştır. Veriler istatistiksel olarak Kolmogorov Smirnov, Levene, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleriyle değerlendirilmiştir. Materyallerin birbirleriyle ve diş kontrol grubuyla yapılan kaşılaştırmaları sonucunda en yüksek bağlanma direnci feldspatik porselen grubunun HF asit ile pürüzlendirmesinde elde edilmiştir (p<0.001). HF asit uygulanan materyal gruplarında bağlanma dirençleri diğer alt gruplardan ve kontrol diş grubundan yüksek bulunmuştur (p<0.001). Ortalama pürüzlülük değerleri (Ra) incelendiğinde; en yüksek sonuçlar seramik+Al2O3, enamic+Al2O3 ve elmas frezin bütün materyallerle kombinasyonu için bulunmuştur (p<0.0038).
Farklı kalınlıklardakı sabıt Lıngual retaıner tellerının ındırekt ve dırekt yapıştırma teknıklerı ıle uygulandıklarında gıngıval dokularüzerındekı etkılerının ve başarı oranlarının ın vıvo karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, farklı kalınlıklardaki lingual retainerların indirekt ve direkt yapıştırma tekniği ile yapıştırıldığında gingival dokular üzerindeki etkilerini ve başarı oranlarını in vivo karşılaştırmaktır. Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde ortodontik tedavi görmüş ve pekiştirme tedavisine geçen toplamda 100 hasta çalışmamıza dahil olmuştur. Hastalar rastgele 5 gruba ayrılıp, 1. grupta 0,0215 inch multisarmallı retainer teli direkt teknikle, 2.grupta 0,0215 inch multisarmallı retainer teli indirekt teknikle, 3. grupta 0,0175 inch multisarmallı retainer teli direkt teknikle, 4.grupta 0,0175 inch multisarmallı retainer teli indirekt teknikle uygulanmış olup, kontrol grubu olan 5. grupta ise sabit retainer telleri olmadan şeffaf plaklar ile retansiyon sağlanmıştır. İndirekt teknikle retainer telleri yapıştırılan gruplarda retainer telleri bükülerek hazırlandıktan sonra modeller lak ile izole edilmiştir. Sert alçı çalışma modelleri üzerinde retainer telleri en doğru pozisyonda konumlandırıldıktan sonra ışıkla sertleşen Transbond LR (3M) rezini ile yapıştırılmıştır. Daha sonra şeffaf silikon ölçü maddesi ile transfer kaşıkları hazırlanmıştır. Ağız içinde asitleme işlemi için %37'lik ortofosforik asit kullanılıp 30 sn bekleyip yıkandıktan sonra bond sürülmüştür. Transfer kaşığındaki kompozit pedlerin kaidelerine ise ışıkla sertleşen akışkan Transbond Supreme LV adezivi sürülerek retainer teli dişlere yapıştırılmıştır. Direkt teknikle yapıştırılan gruplarda ise retainer telleri en doğru pozisyonda sert alçı model üzerinde bükülmüştür. Asitleme işlemi için %37'lik ortofosforik asit kullanılıp 30 sn bekleyip yıkandıktan sonra bond sürülmüştür. Model üzerinde bükülmüş retainer telli ağız içerisinde alt kanin ile lateral dişler arasına yerleştirilen ligatür telleri aracılığıyla doğru pozisyonda konumlandırılarak Transbond LR (3M) ile yapıştırılmıştır. Tüm gruplarda hastaların retainer teli yapıştırılmadan veya şeffaf plak kullandırılmaya başlamadan hemen önce, 1. haftada, 1. ayda, 3. ayda ve 6. ayda plak indeksi, gingival indeks, sondlama derinliği, sondlamada kanama, dişeti çekilme büyüme miktarı ve retainer tellerindeki başarısızlık oranlarını değerlendirmek amacıyla kapsamlı kontrolleri gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler, Shapiro Wilk, Mann Whitney U, Kruskal Wallis-H, Post-Hoc Çoklu Karşılaştırma Testleri, Ki-Kare, Pearson Ki-Kare analizleri ve Fisher's Exact Testi ile değerlendirilmiştir. Sonuç: Retainer telleriyle pekiştirmenin yapıldığı gruplarda sondlama derinliği, gingival indeks, plak indeksi, dişeti çekilmesi-büyümesi ve sondlamada kanama değerleri bakımından kalınlık durumları ve yapıştırma teknikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. Şeffaf plaklarla pekiştirmenin yapıldığı kontrol grubunda gingival indeks ve sondlamada kanama değerlendirmelerinde retainer gruplarına göre daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Pekiştirme tedavisinde retainer teli kullanımının peridontal sağlık açısından olumsuz bir etki oluşturmadığı saptanmıştır. 80 hastalık retainer gruplarında toplamda 10 kişide kopma görülmüştür. Bu 10 kişinin 5'i direkt yapıştırma tekniğinin kullanıdığı gruplarda 5'i ise indirekt yapıştırma tekniğinin kullanıldığı gruplardadır. Kaninlerde kesici dişlere göre daha düşük oranlarda kopma oluşmuştur.
İki farklı kapaklı braket sistemi kullanılarak yapılan sabit ortodontik tedavi sırasında hissedilen ağrının karşılaştırılması
Mustafa Dedeoğlu, İki Farklı Kapaklı Braket Sistemi Kullanılarak Yapılan Sabit Ortodontik Tedavi Sırasında Hissedilen Ağrının Karşılaştırılması, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Ortodonti Doktora Programı, Doktora Tezi, 2018 Bu çalışmanın amacı, iki farklı kapaklı braket sistemi kullanılarak tedavi edilen hastalarda ilk ark teli uygulanması sonrası hissedilen ağrının çeşitli zaman aralıklarında karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamıza randomize olarak seçilmiş 17'şerli iki grupta Angle Sınıf I maloklüzyon ve basit çapraşıklığa sahip 34 hasta dahil edilmiştir. Standart olarak ağızda 2. molar - 2. molar arası sürmüş tüm daimi dişler aynı seans braketlenmiştir. 1. grupta Damon Q, 2. grupta SmartClip SL3 braketler uygulanmıştır. Damon Q grubunda başlangıç ark teli olarak 0.014 inç bakır nitinol, SmartClip grubunda 0.014 inç süper elastik nitinol ark telleri kullanılmıştır. Hastalara başlangıç ark teli bağlandıktan hemen sonra 7 sayfalık bir ağrı ölçüm formu verilmiştir. Bu form, braketlemeden hemen sonraki 2. saat, 6. saat, 2. gün, 3. gün ve 7. günde hastaların çiğneme, ön dişler üzerinde ısırma ve arka dişler üzerinde ısırma sırasında hissettikleri ağrı düzeylerini üzerlerine dikey birer çizgi çizerek işaretlemeleri istenen, her sayfada 100'er mm'lik 3'er adet görsel analog skalası (VAS) içermektedir. Skalanın başlangıcında hissedilen ağrı ''hiç yok'' anlamına gelen 0 değeri, sonunda hissedilebilecek ''en şiddetli'' ağrı anlamına gelen 10 değeri bulunmaktadır. Katılımcılardan 8. günde doldurdukları formları doktoruna geri getirmeleri istenmiştir. Hastalardan toplanan ağrı ölçüm formları üzerinde işaretlenen VAS değerleri cetvel ile manuel olarak ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Bu çalışmada elde edilen veriler SPSS Statistics Version 20 paket programıyla analiz edilmiştir. Gruplar arasındaki farklılıklar incelenirken değişkenlerin normal dağılım göstermemesi nedeniyle Mann-Whitney U testinden yararlanılmıştır. İkiden çok bağımlı değişkenlerin analizlerinde normal dağılım göstermemeleri nedeniyle Friedman's Two-Way ANOVA kullanılmış, anlamlı farklılıkların çıkması durumunda Çoklu Karşılaştırma Testleri'nden yararlanılarak birbiriyle farklılık gösteren değişkenler tespit edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, SmartClip grubunda 2. ve 6. saatte çiğnemede daha az ağrı hissedildiği tespit edilmiştir. Damon grubunda ağrı 6. saatte, SmartClip grubundaysa 2. günde maksimum seviyeye ulaşmıştır. SmartClip grubu ilk iki günde çiğnemede daha düşük ağrı hissederken, 2. gün ve sonrasında Damon grubuyla benzer ölçüde ağrı skorları bildirmişlerdir. İki braket sistemi arasında ön ve arka dişler üzerinde ısırmada yapılan ölçümlerde herhangi bir zaman diliminde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: pasif kapaklı braketler, sabit ortodontik tedavi, ağrı, Damon, SmartClip
Konvansiyonel ve CAD-CAM teknik ile hazırlanan sabit retainer tellerinin, gingival dokular üzerindeki etkilerinin ve başarı oranlarının kısa dönem karşılaştırılması
Yasemin Kartal, Konvansiyonel ve CAD-CAM teknik ile hazırlanan sabit retainer tellerinin, gingival dokular üzerindeki etkilerinin ve başarı oranlarının kısa dönem karşılaştırılması, Başkent Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Ortodonti Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 2018 Bu çalışmanın amacı, günümüzde en çok kullanılan ve uzun dönemde başarısı ortaya konmuş, 0,0215 inç beş sarmallı paslanmaz çelik telden elde bükülen retainer ile yeni tanıtımı yapılmış, CAD-CAM teknik ile hazırlanan 0,014×0,014 inç kalınlıkta, köşeli nikel-titanyum sabit retainerların gingival dokular üzerindeki etkilerini ve başarı oranlarını kısa dönemde karşılaştırmaktır. Çalışmaya Başkent Üniverisitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti bölümünde ortodontik tedavisi tamamlanmış olan ve retansiyon için alt çene ön bölge 6 dişe (sağ-sol kanin ve keserler) sabit retainer ile pekiştirme tedavisi yapılması planlanan 52 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, 26 kişilik 2 gruba ayrılmıştır. 1. gruba dahil 26 bireye, 0.014×0.014 inç nikel-titanyumdan CAD-CAM yöntemiyle hazırlanmış Memotain (CA-Digital, Mettmann, Almanya) retainer teller, alt ön 6 dişin lingual yüzeyine direkt yöntemle uygulanmıştır. 2. gruba dahil 26 bireye, 0,0215 inç beş sarmallı paslanmaz çelikten (GC Orthodontics America Inc, Alsip, ABD) elde bükülen retainer teller, alt ön 6 dişin lingual yüzeyine direkt yöntemle uygulanmıştır. Bu gruba ait tüm apareyler aynı kişi tarafından bükülmüştür. Hastalara teller yapıştırıldıktan sonra, 1. haftada, 1. ayda, 3. ayda ve 6.ayda kontrol randevuları verilmiştir. Kontrol randevularında, tellerin başarısızlık oranları (kopma, kırık, diş hareketi olup olmadığı) ve periodontal ölçümleri kaydedilmiştir. Periodontal değerlendirmede; cep derinliği, gingival indeks, plak indeksi, dişeti büyüme/çekilme miktarı, sondlama kanama ölçümleri yapılmıştır. Çalışmada, 6 ay sonunda, tüm sabit retainerlar için başarı oranı %75 , memotain için başarı oranı %76.9, 0,0215 inç çok sarmallı retainer için başarı oranı %73.1 bulunmuştur. İki grup arasında, hiç bir takip aşamasında, başarı açısından istatistiksel bir fark görülmemiştir. Başarısızlık tipi incelendiğinde, %100 oranda mine-adeziv ayrılmasına bağlı geliştiği tespit edilmiştir. Kopmaların en fazla keser dişlerde olduğu, kanin dişlerin daha az etkilendiği bulunmuştur. Çalışmanın, 1. hafta, 1.ay, 3. ay ve 6. ay kontrollerinde, her iki tip retainerın gingival parametreleri arasında anlamlı farka rastlanmamıştır. İlk 6 ayda, sabit retainerların, hastaların periodontal sağlığına negatif etkileri olmamıştır. Anahtar Kelimeler: Sabit retainer, Periodontal indeks, CAD-CAM, Pekiştirme, Memotain
Mandibuler yetmezliğe bağlı sınıf ıı malokluzyonların aktivatör ve miniplak destekli forsus apareyleri ile tedavileri sonucu oluşan etkilerin karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Bu çalışmada aktivatör apareyi ve miniplak destekli Forsus FRD apareyi kullanılarak yapılan fonksiyonel tedaviler sonucu oluşan değişiklikler karşılaştırılmaktır. Çalışmada miniplak destekli Forsus FRD apareyi grubu prospektif olarak oluşturulmuş, aktivatör apareyi grubu ise retrospektif olarak seçilmiştir. Birinci grubu miniplak destekli Forsus FRD apareyi ile tedavi edilen 18 birey (ortalama yaş 13,52 ± 1,23), ikinci grubu aktivatör apareyi ile tedavi edilen 18 birey (ortalama yaş 11,72 ± 1,36) oluşturmaktadır. Birinci grupta seviyeleme sonrasında, maksiller arkta 0,017x0,025 inç paslanmaz çelik tele geçildiğinde, miniplaklar bilateral olarak simfiz bölgesine yerleştirilmiştir. Forsus FRD apareyi maksiller 1. moların headgear tüpünden miniplağa uygulanmıştır. İkinci grupta keserler başabaş ilişkiye gelecek şekilde mumlu kapanış kayıdı alınmış ve aktivatör apareyi uygulanmıştır. Her iki grupta da Sınıf I molar ilişki sağlanacak şekilde birinci grupta ortalama 10,72 ± 1,71 ay, ikinci grupta ortalama 13,78 ± 5,17 ayfonksiyonel tedavi yapılmıştır. Tedavi etkilerini değerlendirmek için fonksiyonel tedavi öncesi (T1) ve sonunda (T2) lateral sefalometrik filmler alınmıştır. Mann Whitney U ve Wilcoxon testleri istatistiksel değerlendirmede kullanılmıştır. Araştırmamızın sonuçlarına göre, her iki grupta da mandibular büyüme stimüle edilerek efektif mandibular uzunlukta artış sağlanırken, ikinci grupta anlamlı düzeyde daha fazla etki görülmüştür. Birinci grupta maksiller molarların distalizasyonu ve intrüzyonu, maksiller keserlerin ekstrüzyonu ve retrüzyonu gözlenmiştir. İkinci grupta ise maksiller molarlar ve keserlerde anlamlı değişiklik görülmezken, mandibuler keserlerde intrüzyon ve protrüzyon görülmüştür. Elde edilen overjet düzeltimi aktivatör grubunda yarıdan fazla oranda iskeletsel kaynaklı iken, mini plak destekli Forsus FRD grubunda dental düzeltimin daha fazla olduğu görülmüştür. Her iki grupta da overbite ve overjet azalırken, yumuşak doku profilinde iyileşme görülmüştür. Her iki grupta da büyüme gelişim döneminde mandibular retrognati kaynaklı Sınıf II maloklüzyonun tedavisinde iskeletsel, dentoalveoler ve yumuşak doku değişimlerinin kombinasyonu ile düzelme elde edilmiştir.
Mandibular ark distalizasyonunda kullanılan ortodontik minivida ve ramal plak ankrajının dental etkilerinin sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı Sınıf III malokluzyona sahip bireylerde iki farklı geçici ankraj ünitesinden destek alan total mandibular ark distalizasyonu tekniğini sonlu elemanlar yöntemi ile karşılaştırarak mandibular dentisyona etkilerini öngörmektir. Bunun için bilgisayarlı tomografilerden ve 3D Doctors programından yararlanılarak iki farklı mandibular model elde edilmiştir. Bu dişli modellere braketler, ark teli, minivida ve miniplak 3 boyutlu tarayıcılar ile taranıp modellentikten sonra yazarların çalışmalarında uygun gördüğü anatomik bölgelere yerleştirilmiştir. Birinci modelde mandibular arka distalizasyon amaçlı kuvvet Kook ve ark. yaptığı çalışmada olduğu gibi miniplaktan 300gr olacak şekilde ayarlanmış, ikinci modelde ise bu kuvvet Chang ve ark. yaptığı çalışmada belirttiği üzere minividadan 200gr olarak tutulmuştur. Farklı şiddette ve vektörde kuvvetlere maruz kalan mandibular dentisyondaki değişimler x, y ve z akslarında incelenmiştir. Sonuçlara baktığımızda miniplak ve minivida grubunda dişlerin x aksında pozitif yönde hareket ettiklerini, bu hareketin minivida grubunda anterior ve posterior diş gruplarında daha belirgin olduğu görülmektedir. Kuvvet vektörünün en fazla olduğu y aksında miniplak ve minivida grubunda anterior ve posterior dişlerin distal yönde tipping'e uğradıklarını bu devrilmenin miniplak grubunda daha fazla olduğu bulunmuştur. Z aksındaki değişimler yorumlandığında ise her iki mandibular arkın anterior rotasyona uğradığı, miniplak grubunda anterior ve premolar dişlerin ekstrüzyonuna posterior dişlerin intrüzyonunun eşlik ettiği, minivida grubunda ise genel bir intrüzyonun görüldüğü bu intrüzyonun posterior dişlerde anterior dişlere oranla daha az olduğu gözlemlenmiştir.