Dicle University
Institute

Institute of Health Sciences

Dicle University

324

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Diyarbakır ilinde çocuklarda gözlenen brusellozun çapraz bulaş dinamiği ve izolatların filogenetik soyağacının araştırılması

Bruselloz enfekte hayvanlarla doğrudan temas, süt ve süt ürünlerinin taze olarak tüketilmesi, enfekte damlacıkların inhalasyonu ile bulaşabilen, brusella türlerinin neden olduğu bir hastalıktır. Özellikle çocuk hastaların tedavisinde güçlüklere ve nükslere neden olmaktadır. Bu tezde brusellozun endemik olduğu Diyarbakır yöresinde izole edilen Brucella suşlarının tür düzeyinde tanımlanması, antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi multilocus variable number tandem repeat analysis (MLVA) yöntemiyle moleküler epidemiyolojik analizlerinin yapılması amaçlandı. Çalışmaya 2000-2013 yıllarında Diyarbakır Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nde, brusella enfeksiyonu tanısı alan çocuklardan izole edilmiş toplam 77 Brucella suşu dahil edildi. Konvansiyel yöntemler ile suşların tür düzeyine tayini ve antibiyotik duyarlılık testleri gerçekleştirildi. Polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle Brusella türleri tanımlandı ve ardından MLVA yöntemi ile suşların genotip tayini yapıldı. 77 hastanın 40'ı erkek, 37'si kız olup yaş aralığı 2-16 yaş (ortalama 9.14 ± 3.4 yaş) arasındaydı. Bütün hastalarda yakın zamanda pastörize edilmemiş süt veya süt ürünleriyle beslenme hikayesi mevcuttu. Karın ağrısı (58%), artralji (%56), miyalji (%40) en sık şikayetlerdi. En sık klinik bulgular arasında ateş, artrit, hepatomegali ve splenomegali yer alıyordu. Mevsimsel dağılım açısından sonbahar sonu ve yaz aylarında sıklık gösteriyordu. Suşların tamamının B.melitensis biovar 3 olduğu saptandı. İki izolat seftriaksona dirençli bulunurken, suşların tamamı doksisiklin, streptomisin ve trimetoprim-sülfametoksazole duyarlıydı. Tigesiklin ve Rifampisin için MİK aralıkları 0,016-0,23 ve 0,38-1,5 µg/ml olarak belirlendi. Moleküler epidemiyolojik analizler sonucunda 77 suşta 42 farklı MLVA-16 profili belirlendi. Bu 42 profilin 18 tanesi en az iki veya daha fazla suş içermekteydi. Geriye kalan 24 suş ise özgü profil gösterdi. Suşlar arasındaki kümeleşme oranı %66.7 olarak tespit edildi. Lokuslardan ayırım gücü en yüksek lokus Bruce 30 iken, bunu sırasıyla Bruce 16, Bruce 9, Bruce 7, Bruce 4 takip etti. Suşlarının tamamının MLVA-11'e göre genotip 122, MLVA-8'e göre ise genotip 43 olduğu ve Doğu Akdeniz genotipinde yer aldığı belirlendi. Sonuç olarak yörede çocuklarda bruselloz halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Suşlar arasında çapraz bulaş oranı yüksektir. Çalışmamız bölgede hayvan hareketliliğin kontrol altına alınmasının, et ve süt ürünlerinin denetim altına alınmasının, çocukların beslenmesinde kontamine ürünlerden kaçınılmasına yönelik eğitim faaliyetlerinin gerekliliğini ortaya koymuştur.

BrusellaBrusellozBulaşıcı hastalıklar+3
Tuba Dal
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessEN

The level of high mobility group box 1 (HMG B1) protein in peritoneal washing fluids in gynecologic pathologies

High mobility group box (HMGB) proteins are multifunctional nuclear proteins. In the eukaryotic cells, HMG B1 is located in the nucleus, cytoplasm and extracellular space. It modifies gene transcription, DNA replication, repair and recombination. The presence of HMG B1 has been studied in various cancers. It performs different pathogenic roles in malign tumor occurrence, tumor spread and angiogenesis. In this study, we hypothesized that, a research which show the levels of HMG B1, in peritoneal washing fluids in gynecologic pathologies obtained during procedure of tumor surgery, may be important to prediction of determining the malignancy. In this study, it was evaluated concentration of HMG B1 in peritoneal washing fluids in malign and benign gynecologic pathologies as a biochemical marker. A total of 67 patients who had been admitted in gynecology clinic were evaluated. Patients with gynecologic tumoral pathologies were grouped as benign and malign group, according to pathological data. HMG B1 concentrations were measured in samples by using a commercial ELISA. Concentrations of HMG B1 proteins in peritoneal washing fluids were compared between these two groups. In conclusion, these findings demonstrate that levels of HMG B1 protein in peritoneal washing fluids obtained during tumor surgery in the patient with malign gynecologic pathologies are statistically higher than benign group (p<0,05).

Biomarkers-tumorSurgery-abdominalHMGB 1+4
Özlem Demirpençe
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusundaki dna hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerinin araştırılması

Cep Telefonlarından Yayınlanan Farklı Frekanslı Radyo Frekans Radyasyonun Ratların Beyin Dokusundaki DNA Hasarı, Bazı Oksidan ve Antioksidan Enzimler Üzerindeki Etkilerinin Araştırılması (ALKIŞ M.E. Doktora Tezi, Sayfa: 110, Diyarbakır 2017) Haberleşme teknolojisindeki gelişmeyle birlikte modern yaşamın vazgeçilmezi haline gelen mobil telefonların kullanıcı sayısı ve kullanım süreleri gün geçtikçe artmaktadır. En son 4.5G yeni nesil cep telefonlarının kesintisiz, hızlı ve kaliteli internet hizmeti sunmalarıyla günlük hayatta daha fazla radyo frekans radyasyonuna maruz kalma söz konusu olmaktadır. Mobil telefondan kaynaklanan radyasyona en çok maruz kalan dokuların başında beyin gelmektedir. Yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonunun (RFR) dokularda DNA hasarına neden olabileceği iddia edilmektedir. Bu çalışmamızın amacı cep telefonlarından yayınlanan farklı frekanslı (900MHz, 1800MHz ve 2100MHz) radyo frekans radyasyonun ratların beyin dokusunda DNA hasarı, bazı oksidan ve antioksidan enzimler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 28 adet Sprague dawley erkek sıçan rastgele 4 eşit gruba (n:7) ayrıldı. Gruplar; 1.grup: sham- kontrol, 2.grup: 900MHz, 3.grup: 1800MHz ve 4.grup: 2100MHz şeklinde belirlenmiştir. Deney grubu ratlara 6 ay boyunca her gün ve günde 2 saat RF jeneratörlerinden elde edilen RF radyasyonu uygulandı. Sham-kontrol grubu ratlara ise RF uygulamasının dışında aynı deney prosedürü uygulandı. Pleksiglas kafesler içinde ortalama±standart sapma güç yoğunluğu ve elektrik alan değerleri sırasıyla; 900MHz frekansında 0.1841±0.078 mW/cm2, 26.42±6V/m 1800MHz frekansında 0.2392 ± 0.046 mW/cm2, 30.04±2.88 V/m ve 2100MHz frekansında 0.1160±0.046 mW/cm2, 20.95±4.97V/m olarak ölçülmüştür. Çalışma sonunda ratların beyin dokusundan elde edilen kesitlere Komet assay tekniği uygulanarak deoksiribonükleik asit (DNA) hasarı saptanmaya çalışıldı. Ayrıca beyin dokusu örneklerinden malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG), total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stress indeksi (OSİ) düzeyleri ve serum nitrik oksit (NO) seviyeleri analiz edilerek oksidatif stres, lipid peroksidasyon ve oksidatif DNA hasar durumu değerlendirildi. Çalışmamızın biyokimyasal bulgularında, tüm deney gruplarının sham grubuna oranla TAS seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, TOS, OSI, MDA ve 8-OHdG değerlerinde ise anlamlı artış meydana geldiği ve gruplar arasında da anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p<0.01). Çalışmamızın NO değerlendirilmesinde, deney gruplarının sham-kontrol grubuyla karşılaştırılmasında üç deney grubunda da nitrik oksit seviyesinde artış gözlenmiştir. 900 MHz uygulama grubu ile sham-konrol grubu arasındaki artış istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05), 1800 MHz ve 2100 MHz gruplarının sham-kontrol grubu arasındaki artışın ise istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Komet Assay bulgularında ise, deney gruplarının sham grubuna oranla tail moment ve tail intensity değerlerinde artma meydana geldiği fakat yapılan istatistiksel analizler sonucunda gruplar arasındaki tail moment parametresindeki artışın istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05) olduğu, tail intensity parametresindeki artışın ise, sadece 2100MHz grubu ile diğer gruplar arasında anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.01). Uygulanan frekans artıkça analiz edilen tüm parametre değerlerinde de artış olduğu tespit edildi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, cep telefonundan kaynaklanan 900, 1800 ve 2100 MHz RF radyasyon maruziyetinin rat beyin dokusunda oksidatif hasara neden olabileceği, lipid peroksidasyonun artışını indükliyebileceğini, oksidatif DNA hasarının oluşumunu artırabileceğini ve ayrıca 2100 MHz RF radyasyon uygulamasının DNA tek zincir kırıklarını oluşturabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Radyofrekans radyasyon, Komet assay, Beyin, Oksidatif stres, Oksidan-antioksidan seviye, Lipit Peroksidasyon, DNA hasarı, Nitrik oksit.

Mehmet Eşref Alkış
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessEN

Comparison shear bond strenght of bulk composite and posterior composites with different surface treatments

Aim; Acid and laser etching is applied on the dentin surface to increase the bond strength. In this study, the effects of both the layering methods and the etching methods on dentin bonding strength of composites were investigated. Materials and Methods; In our study, 180 noncarious and unrestored third molar teeth were used. All of the teeth were embeded to the auto polimerisan acryl in the rectangular plastic mold which were at the 3cm and 6cm edges and 4cm long as occlusal surface facing paralel with ground. The samples were randomly divided into three main groups (n = 60). Group 1 acid etching Group 2 Laser (Er: YAG) etching, and Group 3 control group. After that each group divided 4 sub groups. Four different restorative fillings materials were used on dentin surfaces of the samples in the subgroubs. The restorative filling materials were polymerized on the dentin surface by placing them in silicone transparent molds 3 mm in diameter and 4 mm in height. 3M P60, 3M Bulk fill,Tetric N Ceram and Tetric N Ceram Bulk fill restorative materials were used. Self-etch Universal Single Bond was used. In the Instron Universal test machine power applied as 1mm/minute speed till restoration broken from sample. Data recorded as a MPa. Fracture tips established on the broken samples surface with stereo microscope 40X magnification. Results; It was found that in 3M posterior and bulk fill groups while acid etching had higher shear bond strength compared to laser-etching statistically, laser-etching had higher shear bond strength compared to non-etching statistically (p<0,05). No statistically significant differance was found between laser etching,acid etching and control groups in Tetric N Ceram and Tetric N Ceram bulk fill applied samples. In this study, the difference between Tetric N Ceram and Tetric N Ceram bulk fill in the laser treated groups was found to be statistically significant (p<0,05). Conclusion; Laser etching may be used as an alternative to acid etching. Bulk fill method may be used in clinics in terms of bonding strength as an alternative to layering method. Keywords; Er:YAG, bond strength, bulk fill

Dental bondingDental materialsDental restoration+4
Mahmut Karacan
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Akkaraman ırkı koyunlarda iskemi modifiye albümin (ima) ve bazı serolojik parametrelerin düzeyleri ile abortlar arasındaki ilişki

Koyunculuk işletmelerinin en büyük sorunlarından biri olan ve büyük ekonomik kayıplara sebep olanabortus,multifaktöriyel bir gebelik komplikasyonudur.Abortlarınsebepleri farklı olsa da artan oksidatif stresin patolojik süreçte rol aldığı bilinir. Şimdiye kadar koyunlarda olası abort vakalarının erken tanısı için güvenilir biyokimyasal bir belirteç önerilmemiştir.Oksidatif stres biyomarkırı olarak kabul edilenİskemimodifiyealbümin'in (İMA) insanlarda yapılan araştırmalardaoksidatif stresle ilişkili hastalıklar vekomplike gebeliklerdearttığı belirtilmiştir. Bu araştırmada koyunlarda abortusun erken tanısında maternal serum İMA düzeyinin önemi ve oksidatif stres belirteçleri ile ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada, gebeliklerinin 1.5-2.5 ayları arasında olan 135adet gebe ve 13 adetnon-gebe (gebe olmayan) olmak üzere toplam 148 adet Akkaraman ırkı koyundan serum örnekleri alınmıştır. Gebeliklerinin son dönemlerinde abort yapan koyunların (n=22) serumları,abortgörülmeyenlerden seçilerek ayrılmıştır. Abort görülmeyenler koyunların arasından (n=24) tanesi pozitif kontrol grubu olarak seçilmiştir. Ayrıca fizyolojik değişimlerin etkisini tanımlamak içingebe olmayan koyunlardan (n=13) alınan kan örnekleri de çalışılmıştır. Serum İMA ve albümine göre düzeltilmiş İMA (İMAR) düzeyleri sağlıklı gebelere göre abort yapan koyunlarda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p<0.05 p<0.05). Abort yapan koyunlarda Total Oksidatif Stres (TOS) düzeyi sağlıklı gebelere göre artmışken (p<0.001),Total Antioksidan (TAS) düzeyi önemli derecede azalmıştır (p<0.001). Ayrıca Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) değeri sağlıklı gebelerle karşılaştırılınca abort yapanlarda istatistiksel olarak önemli derecede yüksek bulunmuştur (p<0.001). Sonuç olarak; bu çalışmada koyunlarda geç dönemabortların erken tanısında serum İMA'nın kullanılabileceğine dair anlamlı sonuçlar elde edilmiş veklinisyenler için önemli bir yardımcı olabileceği kanaatine varılmıştır. Ancak, koyunlardaki abort ve İMA arasındaki ilişkiyi daha iyi değerlendirebilmek için gebeliğin farklı dönemlerinde yapılacak daha çok araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Koyun,Abort, İskemi Modifiye Albümin (IMA)

Abortus-veteriner hekimlikAkkaraman koyunlarıAlbüminler+4
Songül Peker
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı sürelerde cep telefonları ile konuşanların kulak kıllarında dna hasarının tesbiti

Radyofrekanslar; (RF) iletişim, haberleşme, güvenlik, sterilizasyon vetedavi gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Günlük yaşamımızı kolaylaştıran RF'ların sağlık üzerine olumsuz etkiler oluşturduğu da bir gerçektir. Bilimsel kanıtlara dayanan bu veriler, kamuoyunda endişelere neden olmaktadır. Radyofrekans radyasyonların (RFR)'ların maruziyetin süresine bağlı olarak insanlarda; uykusuzluk, dikkat eksikliği, çınlama, nörovegetatif problemler vekanser gibi, hayatı tehdit eden sorunlaraneden olduğu öne sürülmektedir. Bu etkilerin oluşumunda; maruziyet süresi, kaynağa olan uzaklık ve soğurma gibi etkenlerin önemli rolleri olduğu da, bilinen bir gerçektir. Sözlü, yazılı ve görsel iletişimin günlük yaşamın vazgeçilmezleri arasına girmesi nedeniyle, cep telefonu kullanıcı sayısı ve maruziyet süresi her geçen gün, büyük bir hızla artmaktadır.Cep telefonu kaynaklı radyofrekanslara birebir maruz kalan organların kulak ve beyin olduğu da, unutulmamalıdır. Son yıllarda yapılan in vitro ve in vivo çalışmalarda, radyo frekans radyasyonların (RFR) canlı dokularda DNA hasarına neden olabileceği belirtilmektedir. Buna karşın, insan doku örnekleriyle yapılmış çalışma sayısı ise oldukça sınırlıdır. İnsana zarar vermeyen, etik açıdan sorun oluşturmayan, kolay elde edilebilen en iyi biyolojik insan materyallerinden biri de, kulak kıllarıdır. Cep telefonu kullanımı sırasında, radyofrekanslara en çok maruz kalan organın kulak olduğu düşünülürse, cep telefonu kaynaklı radyofrekansların, herhangi bir DNA hasarına neden olup olmadığının ortaya konması için, kulak kılları iyi bir biyolojik örnektir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı, cep telefonu kaynaklı RFR'ların, "Canlı insan kulak kıl folikülü hücre DNA'larını" etkileyip, etkilemediğini ortaya koymaktır. Bu nedenle; cep telefonu kullanımından kaynaklanan RFR'larincanlı insan kulak kıl folikülü hücrelerindeki DNA üzerine etkileri Comet Assay metodu ile araştırmak olmuştur. Bu çalışma toplam dört gruptan oluşmaktadır (n:120). Kontrol grubunda yer alan denekler(n=30), hiç cep telefonu kullanmayanlardan oluşmaktadır. 2. Grupta(n=30) yer alanlar günde 30 dakika, üçüncü grupta(n=30) olanlar günde 30-60 dakika arası, 4. grupta(n=30) yer alanlar ise, günde bir saatten fazla cep telefonu kullananlardan oluşturuldu. Ancak her grupta 114 kulak kıl folikül hücresi izole edilebildi. Dolayısıyla bu çalışmada toplam 456 adet hücre izole edilmiş oldu. Bu araştırmada DNA' nın baş uzunluğu, kuyruk uzunluğu, comet uzunluğu, baştaki DNAoranı, kuyruktaki DNA oranı, kuyruk momenti ve Olive kuyruk momentleri değerlendirildi. Elde edilen veriler, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıllarındaki DNA yapılarını değiştirebilecek bir potansiyele sahip olduğunu gösterdi. Gruplar arası yapılan karşılaştırmalar da, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<.01). Sonuç olarak, cep telefonu kaynaklı RF radyasyonların, kulak kıl folikül hücre DNA'larında, tek zincir kırıklarına neden olduğu ortaya konuldu. AnahtarKelimeler:Cep telefonu, radyo frekanslar, kulak kıl folikül hücresi, DNA, Comet assay

Cep telefonuComet tekniğiDNA+4
Mehmet Akdağ
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif dna hasarının araştırılması

Radyofrekans radyasyonlara maruz kalan hamilelerin plasenta ve kordon kanlarında protein oksidasyonu, oksidatif stres parametreleri ve oksidatif DNA hasarının araştırılması Elektromanyetik kirlilik, özellikle son on yılda dünya genelinde önemli bir çevre sorunu olmaya başlamıştır. Cep telefonları ve diğer kablosuz iletişim kaynakları, günümüz dünyasında, elektromanyetik kirliliği hızla arttıran önemli etkenlerdir. Günlük yaşamın vazgeçilmez araçlarından biri olan, cep telefonlarının yaydığı radyofrekans radyasyonların (RFR), sağlık üzerine etkilerine ilişkin araştırma sonuçları, kamuoyunu her geçen gün daha da endişelendirmektedir. Cep telefonu kaynaklı RF maruziyetlerinin biyolojik etkilerine ilişkin yapılan araştırmalar, Dünya Sağlık Örgütünün bu radyasyonları, "Muhtemel kanserojen yani 2B grubuna" almasıyla sonuçlanmıştır. Başta beyin tümörleri olmak üzere, çeşitli sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilen RFR ların etkilemesi muhtemel en önemli gruplardan biri de, hamileler ve doğacak bebekleridir. Yapılan araştırmalar, ana rahmindeki bebeklerin, RFR lara duyarlı canlılar olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı, gebe kadınların, cep telefonlarından yayılan RFR lara maruz kalmalarının, kendileri ve bebekleri açısından, bir risk oluşturup oluşturmadığını ortaya koymaktır. Gebelik dönemindeki, RFR maruziyeti konusunda, bugüne kadar yapılan çalışmaların neredeyse tümü, hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Söz konusu araştırma sonuçlarının çoğu, hamilelerin ve dolayısıyla fetüsün, RFR lardan olumsuz etkilenebileceğini öne sürmektedir. Bunun aksini ileri süren araştırmaların da var oluşu konuyu tartışmalı hale getirmektedir. Konuya ilişkin insan çalışmalarının bulunmayışı, bu tartışmaların sürmesine ve dolayısıyla hem zaman hem de ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hayvan araştırmalardan elde edilene benzer olumsuz sonuçlar elde edilmesi durumunda, hamilelik süresince uyulması gereken kurallar geliştirilecektir. Bu da hem anne hem de bebek sağlığı açısından son derece önemlidir. Ayrıca, konunun aydınlatılması, dünya bilimine ve sağlık ekonomisine önemli katkılar sunacaktır. Bu çalışmada, cep telefonu kaynaklı, RFR ların etkileri, 149 hamile kadın ve bebeklerinde araştırıldı. Gebeler, günlük cep telefonu kullanım sürelerine göre, 2-15 dakika (n: 39), 15-60 dakika (n: 37), 60 dakikadan fazla kullananlar (n: 36), cep telefonu kullanmayan kontrol grubu (n: 37) olmak üzere, dört gruba ayrıldı. Farklı sürelerde cep telefonu ile konuşan gebe kadınların plasenta ve bebeklerinin kordon kanlarında, oksidatif stres parametreleri olan, protein karbonil (PCO), malondialdehit (MDA), toplam oksidan düzeyi (TOS), toplam antioksidan düzeyi (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ), 8-Hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG) değerlerine bakıldı. Bunlara ek olarak kordon kanından elde edilen serum örneklerinde, Comet analizi ile DNA lardaki hasar durumu değerlendirildi. Ayrıca annelere uygulanan anket ve bebeklerin yeni doğan muayenelerinden elde edilen verilerin, istatistiki değerlendirmeleri ile, RFR ların etkileri belirlenmeye çalışıldı. Comet analiz sonuçları, kuyruk yoğunluğu ve kuyruk momentleri ile konuşma süresi arasında doğrusal bir ilişki olduğunu gösterdi. Yapılan istatistiksel analizler, hem kuyruk yoğunluğu hem de kuyruk momenti değerlerinin, 60 dakikadan fazla cep telefonu ile konuşan kadınlarda (4. grup), kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu (p<0,001). Kordon kanlarında ve plasenta doku örneklerinde bakılan, 8-OHdG, MDA, PCO, TOS, OSİ (oksidatif stres bulguları) değerleri ile cep telefonu konuşma süreleri arasında doğru, TAS değerlerinde ise ters bir orantı olduğu gözlendi. 60 dakikadan fazla konuşan kadınların, göbek kordon kanlarında, tüm oksidatif stres bulguları, kontrol ve ikinci gruba (2-15 dak konuşanlar) göre daha yüksek bulundu (p<0,001). 3. (15-60 dak) ve 4. (60 dakikadan fazla) grupların, plasentaya ilişkin oksidatif stres parametreleri de, kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,001). Kordon kanı Comet analiz bulguları, 900 MHz ve 1800 MHz arasında istatistiki açıdan bir fark olmadığını gösterdi (p>0.05). İstatistiki anlamlılık olmamasına rağmen, kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu, 1800 MHz grubunda, daha düşük bulundu. Kan ve plasenta oksidatif stres bulgularında, frekansa bağlı bir değişim gözlenmedi (p>0.05). Anket ve yeni doğan muayeneleri, 4. gruptaki kadınların, çocuk sayısının düşük olduğunu gösterdi. Bebeklerin doğum ağırlıkları ile konuşma süresi arasında bir ilişki gözlendi (p=0,044). 4. gruptakilerin doğum ağırlıklarının, kontrol ve 2. gruba göre düşük olduğu tespit edildi. Konuşma süresi ile doğum haftası arasında bir bağ olduğu gözlendi (p=0,014). 4. grupta zamanında doğum oranı %50 iken, diğer gruplarda %70.3 (kontrol), %84.6 (2. grup), %75.7 (3. grup) olarak bulundu. 4. gruptaki gebelerde, preeklampsi oranı ilginç bir şekilde daha düşük bulundu (p=0,030). Konuşma süresi ile düşük sayısı arasında bir ilişki olduğu gözlendi (p=0,026). Örneğin, 4. gruptaki düşük sayısı, kontrole göre istatistiki olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca, 4. grupta, gebelik süresince, ÜSYE (üst solunum yolu enfeksiyonu) geçirme oranının, diğer gruplara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,014). Konuşma süresinin artmasıyla, konuşma sıklığının arttığı tespit edildi (p<0,001). Örneğin, günde 4 ve daha fazla sıklıkta konuşanların oranı 3. ve 4. gruplarda daha yüksektir. Anket ve yeni doğan muayenelerinden elde edilen diğer bulgular (anne yaşı, baba yaşı, gebelik boyunca annenin aldığı kilo, gebelik süresince gittiği doktor kontrolü sayısı, baş çevresi, boyu, telefonun SAR değeri, akrabalık, anne ve baba mesleği, anne ve baba eğitimi, bebeğin gebelik haftasına göre ağırlığının sınıflandırılması, bebeğin cinsiyeti, doğum şekli, fetal distres, mekonyum varlığı, toksoplazma, rubella, sitomegalovirüs, herpes simpleks ve HIV varlığı, plasental hastalık, sistemik hastalıklar, amniyon sıvısının durumu, çoğul gebelik, ölü doğum, gebenin vitamin kullanımı, demir, D vitamini, folik asit, radyasyon maruziyeti, idrar yolu enfeksiyonu, vajinit, karyoamniyonit, sigara ve alkol kullanımı, günlük içilen sigara miktarı, baz istasyonu varlığı, baş dönmesi, huzursuzluk, konsantrasyon kaybı, hafıza kaybı, uyuşukluk, baş ağrısı, kulak ağrısı, yüzde yanma, yüzde hassasiyet oluşumu), gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Elde edilen veriler tümüyle değerlendirildiğinde, cep telefonlarından yayılan RFR ların, anne ve fetüste, TAS düzeyinde düşüşe ve TOS düzeyinde artışa yol açtığını, dolayısıyla oksidatif stresi arttırdığını gösterdi. Ayrıca, RFR ların, 8-OHdG, MDA, PCO gibi oksidatif hasar göstergelerinin oluşumunu tetiklediği tespit edildi. 8-OHdG düzeyindeki artışın, DNA daki oksidatif hasarı göstermesine ek olarak, Comet bulguları da, RFR ların, DNA tek zincir kırıklarına neden olduğunu gösterdi. Sonuç olarak, RFR maruziyet süresi ile, oluşan oksidatif ve DNA hasarı, düşük doğum ağırlığı, erken doğum, gebeliğin düşük ile sonlanması, gebelikte bağışıklık sisteminin zayıflaması arasında bir ilişki olduğu ortaya kondu. İlk olduğunu düşündüğümüz, bu moleküler insan çalışması, konuya ilişkin tartışmaların netlik kazanmasına, önemli katkılar sunmaktadır. Buna rağmen daha fazla insan çalışmalarına gereksinim vardır.

Anne-bebek etkileşimiAntioksidanlarDNA hasarı+7
Hava Bektaş
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Ortodontik ve periodontal tedavi amacıyla çekilmiş daimi premolar dişlerde mikro bilgisayarlı tomografi yardımıyla mine ve dentin dokusunun mineral yoğunlukları ile hacim değerlerinin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızın amacı; genç ve erişkin bireylerde ortodontik ve periodontal sebeplerle çekilmiş dişlerin mikro bilgisayarlı tomografi kullanılarak mine-dentin dokularının hacimlerinin ve mineral doku yoğunluklarının ölçülebilirliğini göstermektir. Gereç ve Yöntem: Ortodontik ve periodontal problemler nedeniyle çekilmiş çürüksüz dişler kullanılmıştır. Dişler, Dicle Üniversitesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran hastalardan elde edilmiştir. Dişler İnönü Üniversitesi Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Merkezinde mikro BT (Skyscan 1172, Bruker, Belgium) cihazıyla taranmıştır. Mikro BT ile taranan örneklerin görüntü verilerinin bilgisayar ortamında CTAn programı yardımıyla, mine, dentin dokularının hacimlerinin hesaplanması ve mineral yoğunlukları tespit edildi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan karşılaştırmalarda ortodontik tedavi amacıyla çekilmiş olan genç maksiller 1. premolar dişlerin (grup 1) mine ve dentin dokularının okluzal, orta, apikal bölge mineral yoğunluk değerleriyle, periodontal tedavi amcıyla çekilmiş olan dişler (grup 2) kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Ayrıca ortalama mine ve dentin dokusunun mineral yoğunluk değerleri kıyaslandığında istatistiksel bir fark görülmemiştir. Gruplar kendi aralarında karşılaştırılmalarında mine, dentin ve pulpa hacminin kron hacmine göre yüzdelik oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0.05). Grup 1 dişlerin mine ve pulpa hacminin kron hacmine göre yüzdelik oranı grup 2 dişlere göre daha fazla olmasına rağmen dentin hacminin kron hacmine göre yüzdelik oranı daha azdır. Sonuç: Mikro BT tekniğinin, diş dokularında zamanla görülen hacimsel değişimlerin ve hassas ve doğru bir şekilde ölçüm yapılabilecek bir görüntüleme yöntemi olduğunu düşünmekteyiz. Bununla birlikte mikro BT ile çalışma gruplarındaki mine ve dentin dokularındaki yoğunlukların güvenilir bir şekilde ölçülebileceği sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: Mikro bilgisayarlı tomografi, hacim, mineral yoğunluk, mine, dentin.

Şemsettin Yıldız
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel olarak oluşturulmuş osteoporotik rat modellerinde üzüm çekirdeği ekstresinin kemik üzerine olan etkilerinin biyomekanik ve dansitometrik olarak incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada deneysel olarak oluşturulan osteoporotik rat modelleri üzerinde, doğal bir antioksidan olan üzüm çekirdeğinin kemik üzerine olan etkileri dansitometrik ve biyomekanik kırma testi uygulanarak incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 40 adet rat rastgele dört gruba ayrıldı. Kontrol grubuna hiçbir işlem ve ilaç uygulanmadı. OVE ve OVÜÇE gruplarına overektomi işlemi uygulanarak osteoporotik hale getirildi. Sham(SH) grubu ise overektomi işlemi taklit edilerek overler açıldı fakat overektomi yapılmadan operasyon sonlandırıldı. OVÜÇE grubuna 8 hafta boyunca günde 300 mg/kg olacak şekilde üzüm çekirdeği ekstresi gavaj yöntemiyle verildi. OVE ve SH gruplarına ise her gün aynı miktarda musluk suyu gavaj yöntemiyle verildi. Bulgular: Deney sonucunda sakrifiye edilen deneklerin sağ mandibula ve sağ femurları tam orta noktadan üç nokta kırma testi uygulanarak kemik kırılganlıkları ölçüldü. Her iki ölçüm sonucunda SH grubuyla Kontrol grubu arasında hiçbir fark bulunmadı(P>0,05). OVE grubunda ise Kontrol grubuna göre her iki ölçümde belirgin düzeyde düşüş görüldü(P<0,05). OVÜÇE grubunda ise Kontrol grubuna göre kemik kırılganlığında farklılık bulunamazken(P>0,05), kemik yoğunluğunda artış gözlendi(P<0,05). Sonuç: Bu sonuçlar üzüm çekirdeği kullanan bireylerde, osteoporozun vücutta meydana getirdiği negatif etkilerin ortadan kalkabileceği ve osteoporoza bağlı karşılaşılabilecek komplikasyonların engellenebileceği gösterilmiştir.

AntioksidanlarBitki özütüBiyomekanik+6
Gürkan Kaya
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Organik olarak satışa sunulan tavuk etlerinin mikrobiyolojik kalitesi

Amaç: Bu tez çalışmasında dondurulmuş olarak satışa sunulan organik tavuk parça etlerinin mikrobiyolojik kalitesinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu tez çalışmasında dondurularak satışa sunulan organik tavuk baget (n:80), göğüs (n:80) ve kalçalı but (n:80) olmak üzere toplam 240 tavuk parça eti örneği, Diyarbakır ilindeki süpermarketler ile bazı online internet marketlerinden temin edildi. Örneklerde toplam mezofil aerobik bakteri, toplam psikrofil aerobik bakteri, koliform bakteri, E. coli biyotip I ile küf ve maya sayısının tespitinde dökme plak yöntemi, Pseudomonas spp. sayısının tespitinde ise yayma plak yöntemi kullanıldı. Bulgular: Analiz edilen 240 tavuk parça eti örneğinin sırasıyla % 100, % 100, % 100, % 81,66, % 54,16, % 34,16 ve % 83,33'ünün toplam mezofil aerobik bakteri, toplam psikrofil aerobik bakteri, Pseudomonas spp., koliform, E. coli biyotip I ile küf ve maya mikroorganizmaları ile kontamine olduğu belirlendi. Analiz edilen 240 örnekte ortalama toplam mezofil aerobik bakteri sayısının 4.99±0.80 log10 kob/g, toplam psikrofil aerobik bakteri sayısının 5.29±0.96 log10 kob/g, koliform bakteri sayısının 3.53±0.92 log10 kob/g, E. coli biyotip I sayısının 2.45±0.65 log10 kob/g, Pseudomonas spp. sayısının 4.63±1.10 log10 kob/g, küf sayısının 2.03±0.42 log10 kob/g ve maya sayısının 3.68±1.13 log10 kob/g düzeyinde olduğu bulundu. Sonuç: Bu tez çalışması sonuçları dondurulmuş tavuk parça etlerinin indikatör ve bozulma yapıcı önemli bazı mikroorganizmalar ile belirli oranlarda kontamine olabileceğini göstermektedir. Bu kapsamda tüketicilerin organik tavuk etlerini tüketirken mikrobiyel açıdan güvenli olarak görmemesi gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Organik, Tavuk Eti, Mikrobiyolojik Kalite, Hijyen, Gıda Güvenliği

Besin kirlenmesiBesinlerBesinler-organik+5
Reşat Çiftçi
Dicle University · Institute of Health Sciences
2017
00