Dokuz Eylül University
Discipline

Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Dokuz Eylül University

17

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

17 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siber mağduriyet yaşamış ergenlerin internet kullanım özelliklerinin ruhsal sorunlarının ve aile stillerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Gelişen teknoloji sonucu internet çocuk ve ergenlerin hayatında önemli bir yere sahiptir. İnternet ve teknolojik cihaz kullanımı; bilgiye ulaşma, sosyal iletişim, merak duygusunu giderme gibi imkanlar sağlasa da siber zorbalık ve siber mağduriyet dahil birtakım çevrim içi riskle ilişkilendirilmiştir. Siber mağduriyet son yıllarda önemi gittikçe artan güncel bir konudur. Bu çalışmada siber mağduriyet yaşamış ergenlerin internet kullanım özellikleri, ruhsal sorunları ve internet aile stillerinin incelenmesi ve bulguların klinik karşılaştırma grubu ile kıyaslanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Siber Mağduriyet Ölçeği'ne göre (12-17 yaş aralığında) siber mağduriyet yaşayan 42 ergen "siber mağdur" ve siber mağduriyet yaşamayan 42 ergen "kontrol" gruplarını oluşturmuştur. Psikiyatrik değerlendirme KSADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) kullanılarak yapılmıştır. Ek olarak katılımcılara Sosyodemografik ve İnternet Kullanımı Veri Formu, İnternet Bağımlılığı Ölçeği (İBÖ), Çocuk ve Gençler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ), Çocukluk Çağı Kaygı Tarama Ölçeği (ÇATÖ), Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği (ÇDÖ), İnternet Aile Stili Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Siber mağdur grupta ders başarısı (p=0.043) ve akran ilişkisi (p=0.006) daha kötü bulundu. Siber mağdur grupta okul devamsızlığı (p=0.002) ve disiplin cezası alma (p=0.01) daha fazlaydı. Siber mağdur grupta sigara kullanımı, psikotrop kullanımı, geçmişte intihar girişim sayısı anlamlı daha yüksek bulunmuştur. Ebeveyn birlikteliği kontrol grubunda daha yüksekti (p=0.004). Siber mağdur grupta Major Depresif Bozukluk tanısı daha fazladır (p=0.001). Siber mağdur grubun günlük internet (p<0.001) ve sosyal medya kullanım süresi (p=0.006) daha yüksek saptanmıştır. Teknolojik aletlere erişebilirlik açısından iki grup arasında anlamlı farklılıklar mevcuttur. Siber mağdur gruptaki ergenlerin internet kullanımına başlama yaşı daha küçüktür (p=0.006). Siber mağdur grupta kontrol grubuna göre İBÖ, ÇDÖ, ÇATÖ puanları anlamlı daha yüksek saptanmıştır. Ayrıca ÇDDÖ İçe Yönelim, Dışa Yönelim ve Toplam Sorun puanları da siber mağdur grupta anlamlı düzeyde daha yüksektir. İnternet Aile Stilleri açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktur. SMÖ ve ÇATÖ Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu alt ölçek puanı; SMÖ ve ÇDDÖ Anksiyete/Depresyon, Kurallara Karşı Gelme, Saldırgan Davranışlar, Dikkat Sorunları alt ölçek puanları; SMÖ ve ÇDDÖ Dışa Yönelim, Toplam Sorun puanları arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızdaki siber mağduriyet yaşayan ergenlerin daha fazla ruhsal sorunlar yaşadıkları, riskli internet kullanım özelliklerine sahip oldukları, daha kötü okul başarısı ve akran ilişkilerine sahip oldukları düşünüldüğünde; bu bulgular siber mağduriyetin önlenmesinin ve siber zorbalıkla mücadelenin önemine vurgu yapmaktadır. Gençlerin, ailelerin, okul yönetimleri ve öğretmenlerin siber mağduriyet ile ilgili farkındalıklarının artırılması gerekmektedir.

AileDışa yönelim davranış problemiEbeveyn stili+7
Nazan Gündoğan
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk ve psikotik bozukluk erken dönemde aile odaklı terapinin etkilerinin incelenmesi

Giriş: Bipolar bozukluk ve şizofreni, yaşam boyu süren, bireye, ailelerine ve topluma önemli bir yük oluşturan bozukluklardır. Farklı psikiyatrik bozukluklar olmakla birlikte, örtüşen semptomlar, genetik ve nörobiyolojik faktörler, kronik seyir ve işlevsellikte bozulma gibi ortak noktalara sahiptirler. Son zamanlardaki takip çalışmaları bu bozuklukların erken evrelerine odaklanmaktadır. Erken tanı ve tedavi amacıyla farmakolojik yaklaşımların yanı sıra psikososyal müdahalelere de giderek daha fazla başvurulmaktadır. Hedefe yönelik erken müdahaleler, semptomları olan gençlerin yaşadığı psikososyal stresi, hastalık prograsyonunu ve yıkıcı nöroprogresif süreçleri azaltma potansiyeline sahip oldukları için oldukça önemlidir. Müdahale çalışmaları çoğunlukla yetişkin bireyleri kapsamakta olup çocuk ve ergenler için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bipolar bozukluk ve şizofreni hastalar üzerindeki etkilerinin yanı sıra bakım verenlere de yük oluşturmaktadır. Ailenin bakım vermedeki aktif rolü nedeniyle aile yükü kavramı son yıllarda giderek önem kazanmıştır. Hem gence hem de ailesine yönelik psikososyal müdahalelerin bu grubun işlevselliğine katkıda bulunabileceği düşünülmektedir. Ancak psikotik ve bipolar bozukluklarda erken müdahalelerin etkilerini karşılaştıran araştırmalar sınırlıdır. Bu çalışma, aile odaklı terapinin bu bozuklukların erken evrelerindeki bireyler ve aileleri üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmamızda aile odaklı terapinin genç bireylerin semptomatolojisi, aile iletişim becerileri, genç bireylerin başa çıkma yetenekleri, aile yükü ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmamıza Bipolar Bozukluk Tip I-II, şizofreniform bozukluk veya şizofreni kriterlerini karşılayan, atak sonrası remisyon sağlanmış hastalar dahil edilmiştir. Araştırma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi ve Hastalıkları Anabilim Dalı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 15-21 yaş arası genç ve en az bir ebeveyni değerlendirilmeye alınmıştır. Toplamda aile odaklı terapi oturumlarını tamamlayan 10 bipolar bozukluk ve 10 psikotik bozukluk tanılı genç ve ebeveyni çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik değerlendirmeler Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDRS), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMRS), Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SAPS), Kısa Negatif Semptom Ölçeği (BNSS), Kişisel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) ve Akıl Hastalığına İçgörüsüzlük Ölçeği (SUMD) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca gençlerden Başa Çıkma Stratejileri Ölçeği Kısa Formu (Brief-COPE), Kısaltılmış Duygu Dışavurum Ölçeği (KDDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme Anketi (WHOQOL), Mc Master Aile Değerlendirme Ölçeği (Mc Master Family Assesment Device) doldurmaları istenmiştir. Eş zamanlı olarak ebeveynden de Beck Depresyon Ölçeği, Zarit Bakımveren Yükü Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme Anketi (WHOQOL), Mc Master Aile Değerlendirme Ölçeği (Mc Master Family Assesment Device) doldurmaları istenmiştir. Terapi öncesi-sonrası grup içi sonuçların değerlendirilmesinde ise bağımlı örneklem t testi kullanılmıştır. Grupların zaman içindeki değişimi ise Tekrarlayan Ölçümlerde ANOVA (Repetetive Measures ANOVA) yöntemi ile gerçekleştirilmiş olup grup*zaman etkisine bakılmıştır. Sürekli değişkenlerin birbiriyle ilişkisinin incelenmesinde Pearson korelasyon testinden yararlanılmıştır. Bulgular: Aile Odaklı Terapi seansları sonrasında her iki gruptaki genç bireylerde depresif belirtiler, pozitif ve negatif belirtilerin şiddetinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş görülmüştür. Terapi oturumları sonrası her iki gruptaki gençlerin işlevsellik puanlarında anlamlı artış görülmüş olup; bu artış bipolar bozukluk grubunda daha fazla olmuştur. Ayrıca gençlerde problem odaklı ve duygusal odaklı başa çıkma yöntemlerinde artış görülürken, işlevsel olmayan başa çıkma yöntemlerinde azalma görülmüştür. Aile odaklı terapi seansları ebeveynlerin duygu dışavurum düzeyleri üzerinde de olumlu bir etki yaratmış, duygusal ifade ve eleştirellik düzeylerini azaltmıştır. Aile işlevselliği üzerinde bipolar bozukluk grubundaki ebeveynler arasında problem çözme, iletişim ve genel işlevsellik alt alanlarında anlamlı etkiler gözlenirken psikotik bozukluk grubundaki ebeveynler yalnızca davranışsal kontrol alt alanında anlamlı farklılıklar bildirmişlerdir. Grup karşılaştırmalarında psikotik bozukluk tanısı alan gençler ve bipolar bozukluk tanılı gençlerin ebeveynleri, aile odaklı terapi seanslarından daha fazla fayda gördüklerini bildirmiştir. Aile odaklı terapi oturumları sonrası bipolar bozukluk grubundaki ebeveynlerde depresif belirtilerde ve algılanan bakım veren yükünde anlamlı azalmalar görülürken, psikotik bozukluk grubundaki ebeveynlerde algılanan bakım veren yükünde anlamlı bir azalma görülmüş, depresif belirtilerdeki azalma istatistiksel anlamlılığını yitirmiştir. Bu sonuç, genç bireylerin tedavi sürecine önemli katkı sağlayan ebeveyn ruh sağlığının ele alınmasının önemini vurgulamaktadır. Özellikle psikotik bozukluk tanısı alan gençlerin ebeveynlerine psikiyatrik destek sağlanması ve tedavi sürecinde ebeveynlerin depresif belirtilerinin ele alınması tedaviye uyum ve işlevsellik açısından olumlu etki yaratabilir. Sonuç: Bulgularımız Aile Odaklı Terapinin bipolar bozukluk ve psikotik bozukluk tanısı alan hastalarda hastalık şiddeti, yaşam kalitesi ve işlevselliği ile aile işlevselliği üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Bu çalışma, Aile Odaklı Terapinin Bipolar Bozukluk ve Psikotik Bozukluk tanılı gençlerde erken dönemdeki etkilerini birlikte değerlendiren ilk pilot çalışma olması nedeniyle önemlidir.

Bipolar bozuklukErgenlerPsikiyatrik hastalar+7
Tevhide Ekin Süt
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk atak psikoz ve prodrom psikoz olan adolesanlarda nötrofil/lenfosit oranı , monosit/lenfosit oranı ve CRP'nin psikopatolojiyle ilişkisi

Amaç : Şizofreni spektrum bozuklukları genellikle ergenlik ya da genç erişkinlik döneminde ortaya çıkan psikotik bulguların yanı sıra bilişsel işlevler ve sosyal ilişkilerde ciddi bozulmalarla seyreden nörogelişimsel psikiyatrik bozukluklardır. Şizofreninin bağışıklık hipotezi giderek artan bir ilgi görmektedir. Lökositlerin iltihaplanma gibi stresli durumlara verdiği fizyolojik yanıt, nötrofil sayısının artmasına ve lenfosit sayısının azalmasına neden olduğundan ve Nötrofil/lenfosit oranı(NLO) kolaylıkla hesaplanabildiğinden, son zamanlarda sıklıkla inflamasyon göstergesi olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ve Erişkin Ruh Sağlığı ve Hastalıkları birimlerinden takipli 12-23 yaş arasındaki ilk atak psikozu ve prodrom psikozu olan olgularda ucuz ve tekrarlanabilir bir test olan hemogram tetkikiyle bakılan NLO, MLO ve CRP'nin bir klinik inflamasyon belirteci olarak psikozu olan adolesanlarda kullanılabilirliğinin test edilmesi, semptom şiddeti ile klinik inflamasyon arasındaki korelasyonun gösterilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ve Erişkin Ruh Sağlığı ve Hastalıkları birimlerine başvurmuş 12-23 yaş arasındaki ilk atak psikozu olan olgular ve prodrom psikozu olan olgular ile sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 143 olgudan oluşmaktadır. Hastaların dosyaları geriye dönük olarak taranarak çalışma için gerekli verilere ulaşılmıştır. Olguların tanıları, görevli klinisyenler tarafından, DSM-IV (2013 öncesi) ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuştur, Prodrom psikoz grubunda alınan olguların tanısı ise ERIraos (Early Recognition Inventory; ERIraos-Türkçe Versiyonu) ile değerlendirilmiştir. İşlevsellik Çocuklar İçin Genel Değerlendirme Ölçeği (The Children's Global Assessment Scale-CGAS) ile hastalık klinik şiddeti ise Klinik Global İzlenim–Şiddet (CGI-S) ve Pozitif ve Negatif Semptom Ölçeği (PANSS) ile değerlendirilmiştir. Bulgular: İlk atak psikoz olgularının NLO, PLO ve MLO değeri sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p=0.027 ;p=0.008 ;p=0.005). İlk atak psikoz grubunun nötrofil değeri prodrom psikoz grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.025). İlk atak psikoz grubunun CGAS değeri 32 (26-42.75), prodrom psikoz grubunun CGAS değeri 67 (59-72), sağlıklı kontrol grubunun CGAS değeri ise 81.5 (78-85)saptanmıştır. İlk atak psikoz grubunun prodrom ve sağlıklı kontrol gruplarına göre CGAS değerindeki düşüklük istatistiksel açıdan anlamlıdır ( p=0.000). CGI-S puanları açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0.000).CGI-S puanları ile platelet değeri ve monosit arasında istatistiksel olarak orta düzeyde anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (p=0.007; p=0.009). Sonuç: Çalışmamızda ilk atak psikoz tanısı ile prodrom psikoz ve sağlıklı kontroller arasında immünolojik süreçler ve değerler arasında farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Literatürde erişkin örneklemli şizofreni hastalarında immüniteyi araştıran çalışmalar mevcut olsa da, adolesan grupta ve pordrom psikoz grubunda yapılan araştırma sayısı oldukça kısıtlıdır. Çalışmamızın sonuçlarına göre ilk atak psikoz tablosu ortaya çıkan olgularda sağlıklı kontrollere göre immünitede baskılanma gözlenmektedir. Bu bulgu bizlere adolesan grupta bu hematolojik parametrelerin hastalık tablosunun değerlendirilmesinde kullanılabileceğini gösterir. Çalışmamızda hastalık şiddeti ile negatif korelasyonda olan parametreler bulunmuştur. Bu parametreler hastalık şiddetini takip etmekte ve tedavi yanıtını izlemekte kullanılabilir. Anahtar Kelimeler : İlk Atak Psikoz ; Şizofreni ; Prodrom Psikoz ; Nötrofil Lenfosit Oranı; Platelet Lenfosit Oranı; Monosit Lenfosit Oranı ; CRP; Adolesan

C reaktif proteinErgenlerMonosit/lenfosit oranı+4
Ecem İnce
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı olguların WISC-R alt testleri ve psikiyatrik profillerinin yavaş bilişsel tempo ve özgül öğrenme bozukluğu eştanılarıyla karşılaştırılması

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan olgularda yavaş bilişsel tempo belirtileri gösterenler ile Özgül Öğrenme Bozukluğu tanılı olgular arasında Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği (WISC-R) alt test profillerini değerlendirmek, YBT'ye özgü nörobilişsel profili ortaya koymaya yardımcı olmak ve olguların psikiyatrik özelliklerinin karşılaştırmasını yapmaktır. Geriye dönük hasta dosyası ve bilgisayar kayıtları taramasıyla olgular tespit edilmiştir. Yavaş Bilişsel Tempo belirtilerini ortaya çıkarmak için Öğretmen Bilgi Formu (ÖBF) değerlendirmeleri incelenmiş; WISC-R test sonuçları hasta dosyaları ile bilgisayar ortamından elde edilerek incelenmiştir. 844 çocuk ve ergen çalışmaya dahil edildi. Olgu grupları YBT belirtileri göstermeyen DEHB (n=348), YBT belirtileri gösteren DEHB (DEHB+YBT, n=116) ÖÖB eştanısı alan (DEHB+ÖÖB, n=252) ÖÖB tanısına ek olarak YBT belirtileri olan (DEHB+YBT+ÖÖB, n=128) dört grup oluşturulmuştur. WISC-R sözel zekâ bölümü puanı DEHB grubunda diğer gruplardan yüksek saptandı. DEHB+YBT sadece genel bilgi alt testinde DEHB'den anlamlı düzeyde düşük saptandı. Performans alt testlerinde anlamlı farklılık bulunmamaktaydı. Ayrıca ÖBF psikiyatrik profillerinde dikkatsizlik, depresyon, anksiyete skorları YBT'nin eşlik ettiği gruplar diğer gruplardan yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda, sözel kavramsal beceriler, bilgi edinme becerisi gibi nörobilişsel alanlarda ÖÖB'de bozulmanın fazla olduğu, YBT'nin de daha az olmak üzerebuna eşlik ettiği; ayrıca anksiyete, depresyon gibi içe yönelim belirtiler ve dikkatsizlik ile YBT'nin birlikteliğinin daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuNeurobilişsel işlevlerTeşhis testleri+5
Eren Halaç
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı olan çocuk ve ergenlerin ortam terapisinden faydalanımının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada özkıyım amacı olmayan kendine zarar verme davranışı bulunan olgular ile özkıyım girişimi ve kendine zarar verme davranışı olan olguların ortam terapisinden faydalanımlarının karşılaştırılması; bu bireyler arasındaki sosyodemografik farklılıklarının ve psikiyatrik tanılarının incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Metot: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Çalışmada özkıyım amacı olmadan kendine zarar verme ve suisid girişimi olan grup 64, özkıyım amacı olmadan kendine zarar verme davranışı olan grup 67 kişiden oluşmaktadır. Yatış ile taburculuk sonrasında uygulanan bireysel ve ailesel risk değerlendirilmesi, HoNOSCA-TR Klinik Gidiş Değerlendirme Ölçeği ve Çocuğun Global Değerlendirme Ölçeği (CGAS)'nin istatistiği yapılmıştır. Bulgular: Suisid girişimi ve KZVD olan grupta daha fazla kız cinsiyet ve lise öğrencisi olduğu saptanmıştır. Suisid girişimi ve KZVD olan grupta davranım bozukluğu ve şizofreni daha az; majör depresif bozukluk, borderline kişilik bozukluğu ve alkol madde kullanımı daha fazla olduğu saptanmıştır. KZVD metodları karşılaştırıldığında suisid girişimi ve KZVD olan grupta faça kullanımı daha fazla, yumruk atma ise daha az saptanmıştır. Alkol madde kullanımı olan bireylerde KZVD uygulama yılı ve suisid girişim sayısı daha fazla saptanmıştır. Faça uygulayanlarda HoNOSCA değişimin daha fazla olduğu bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda kullanılan ölçek puanlarında anlamlı değişimlerin olduğu; gruplar arasında cinsiyet, kendine zarar verme metodu ve alkol madde kullanımında farklılıklar olduğu; kendine zarar verme yöntemi ile ortam terapisinden faydalanım arasında farklılık olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kendine zarar verme davranışı, özkıyım, HoNOSCA, CGAS

Kendine zarar verme davranışı
Bahar Şen
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konjenital adrenal hiperplazi tanılı olguların genetik sonuçları ile klinik bulguları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada konjenital adrenal hiperplazi tanılı çocukların klinik bulguları ve genetik sonuçları ile fenotip arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir klinik çalışma olup, 1999-2022 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Endokrinoloji polikliniğinde KAH tanısı alan 0-18 yaş çocuk hastaların dosyaları incelendi. Hastaların dosyalarından izlem sırasında elde edilen demografik verileri, antropometrik ölçümler, klinik bulgular, laboratuvar sonuçları ve mutasyon analizi sonuçları toplandı. Veriler SPSS 23 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Olguların (n=69) 36 (%52,2)'sının tuz kaybettiren, 17 (%24,6)'si basit virilizan, 10 (%14,5)'u non klasik ve 6 (%8,7)'sı 11-beta hidroksilaz eksikliği idi. 40 (%58)'ı kız, 29 (%42)'u erkek cinsiyette yetiştirildi. Başvuru medyan yaşı; tuz kaybettirenlerin 0 ay (0-3 ay), basit virilizan olguların 60 ay (3-132 ay), nonklasik tipte 108,5 ay ( 10-183 ay), 11 beta hidroksilaz eksikliğinde 29 ay (0-95 ay) idi. 21- OHE, özellikle tuz kaybettiren tipi en sık görülen ve en erken tanı konulan gruptu. Obezite sıklığı puberte başında ve son muayenede sırasıyla %45,4'ü ve %38,8 idi. Genital düzeltme operasyonu geçiren olguların sıklığı %33,3 idi. Santral erken puberte sıklığı % 24 idi. Erişkin final boya ulaşan hastaların %85'i hedef boyun altında kaldı. 38 kız olgunun 15 (%39)'inde PKOS öyküsü, 29 erkek olgunun 6 (%20)'sında TART öyküsü mevcuttu. Akraba evliliği oranı %59,4 ve olguların %17,4'ünde aile öyküsü vardı. Olguların 45 (%63,7)'i homozigot, 11 (%15,9)'i heterozigot, 14 (%20,4)'ünün birleşik heterozigot mutasyona sahipti. En sık IVS-2 (%44,8) mutasyonları izlenmiş olup tuz kaybettiren ve basit virilizan olgularda IVS-2 mutasyonu sıklığı sırasıyla %62,3 ve %37,5 idi. TK ve BV tipinde en sık IVS2-13 C/A >G genotipi mevcut idi. NK tipinde en sık görülen mutasyon p.V281L (%60) ve Q318X (%13,3), 11B (OH) eks. ise c.1120 C>G (%72) mutasyonu idi. Basit virilizan olgularda ise en sık olarak IVS-2 (%37,5) mutasyonu ardından I172N (%25) ve V281L (%25) mutasyonları mevcuttu. Sonuç: Akraba evliliğinin yüksek olduğu ülkemizde KAH görülme insidansı ve mutasyon çeşitliliği fazladır. KAH tanısı alan hastalarda mutasyon analizi yapılması erken tanı, prenatal tanı ve tedavi planı oluşturulması açısından önemlidir. Bu sayede özellikle kuşkulu genitalyanın görülmediği erkeklerde adrenal yetmezlik nedeniyle gelişebilecek ölümler engellenir. Çalışmamızda KAH izleminde gelişen erken puberte, PKOS, TART ve obezite gibi ek sorunların prevalansı yüksekti. Sonuç olarak KAH beraberinde getirdiği ek sağlık sorunları ve erken dönemde hastaların tuz kaybı ve adrenal krize bağlı hayatlarını kaybedebilme riski sebebiyle ciddi bir hastalıktır. Genetik çalışmaların yaygınlaşması genotip- fenotip ilişkisi ve hastalığın erken tanı, tedavi ve prognozu hakkında bilgi vermesi açısından önemli olup bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Konjenital adrenal hiperplazi (KAH), 11 beta hidroksilaz eksikliği, 21 hidroksilaz eksikliği, TART(testiküler adrenal rest tümör), genotip- fenotip ilişkisi, tuz kaybettiren, basit virilizan, nonklasik.

Ezgi Akgül
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ebeveynlerdeki problemli internet kullanımının çocuklardaki psikopatoloji ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Günümüzde ebeveynlerin çoğunun interneti hem bilgi kaynağı olarak hem de sosyal destek alma amacıyla kullandıkları çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak ebeveynlerin problemli internet kullanımı (PİK) ve çocuklarındaki psikopatoloji arasındaki ilişkiyi inceleyen az sayıda çalışma mevcuttur. Bu nedenle çalışmamızda ebeveynlerdeki PİK'in çocuklardaki psikopatoloji ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ebeveyninde PİK saptanan 3-6 yaş arası 63 çocuk ve ebeveyninde PİK saptanmayan yine 3-6 yaş arası 63 çocuk dahil edildi. Ebeveynlere Sosyodemografik Veri Formu, İnternet Kullanım Alışkanlıkları Formu (İKAF), Young İnternet Bağımlılığı Ölçeği (YİBÖ), Medya ve Tutumları Ölçeği, Kısa Semptom Envanteri (KSE) ve Erken Çocukluk Envanteri-4 (EÇE-4) ölçeği klinisyen tarafından uygulandı. Verilerin istatistiksel analizinde Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences- SPSS for Windows, 21.0) kullanıldı. Bulgular: Ebeveyninde PİK olan çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) (p=0,009), Sosyal Fobi (SF) (p=0,013) ve Özgül Fobi (ÖF) (p= 0,041) anlamlı olarak daha yüksek oranda saptanmıştır (p<0,05). Semptom şiddeti açısından yapılan değerlendirmede DEHB (p=0,017) ve Akran Çatışması (p=0,015) PİK olan ebeveynlerin çocuklarında anlamlı olarak daha yüksek oranda bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca PİK olan ebeveynlerdeki obsesif-kompülsif bozukluğun (OKB) (p=0,037), hostilitenin (p=0,030), çevrim içi arkadaşlığın (p=0,028) ve sosyal ağ arkadaşlığının (p=0,037) çocuklardaki psikopatolojiyi yordayabileceği saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda ebeveynlerdeki PİK'in çocuklardaki DEHB, SF ve ÖF ile ilişkili olduğu sbulunmuştur. Ayrıca PİK olan ebeveynlerdeki hostilitenin, OKB'nin ve sosyal medya veya diğer çevrimiçi ortamlarda arkadaşlık kurmanın çocuklardaki psikopatoloji için risk faktörü olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Problemli İnternet Kullanımı, İnternet bağımlılığı, Sosyal Fobi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Özgül Fobi, Hostilite, OKB.

Ana-babaHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuObsessif kompülsif bozukluk+5
Sevde Taşcı
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda antidepresan ilaç kullanımı ve sonuçları: Dosya tarama çalışması

AMAÇ: Çalışmamızın amacı, Otizm spektrum bozukluğu(OSB) olan çocuk ve ergenlerde otizmle birlikte ortaya çıkan anksiyete bozukluğu(AB), obsesif kompulsif bozukluk(OKB) ve depresif bozuklukta(DB) SSGİ tedavisinin etkinliğini, tedavi esnasında görülen yan etkilerin tipini ve sıklığını, ve bu durumlarla ilişkili olabilecek sosyodemografik ve klinik özellikler arasındaki ilişkiyi incelemektir. YÖNTEM ve GEREÇ: Bu çalışmada kliniğimizde herhangi bir sebeple SSGİ tedavisi alan OSB'li çocuk ve ergenlerin dosyalarının geriye dönük taraması yapılmıştır. Çalışmaya, dahil edilme kriterlerini karşılayan 42 çocuk ve ergen alındı. İlaç başlanmadan önce ve tedavi sürecinde, KGİ-Ş/YE, GGA, SDKL, UKU ölçeği kullanıldı. Tedavi etkinliğinin, ilaç yan etkilerinin ve sıklığının yanı sıra sosyodemografik özellikler, psikiyatrik tanı ve komorbidite gibi klinik özelliklerle ilişkisi araştırılmıştır. Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde SPSS 21.0 programı kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda SSGİ kullanma endikasyonuna göre örneklemimizin %38.1'ini(n:16) AB, %33.33'ünü(n:14) OKB, %28.6'sını(n:12) DB olan OSB'li hastalar oluşturmaktaydı. SSGİ alan OSB'li hastaların tedavi öncesi ve sonrasındaki 3. ay KGİ-Ş skorları, her bozukluk için ayrı ayrı karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı. GGA'nın emosyonel ve total alt biriminin skorları tedavi öncesi ve sonrasındaki 3. ayda karşılaştırıldığında tüm örneklem için istatistiksel olarak anlamlı düşme saptanmıştır. Olguların %57.1'inde (n:24) ruhsal yan etkiler, %28.6'sında (n:12) davranışsal aktivasyon, %42.9'unda (n:18) otonomik yan etkiler ve %2.4'ünde (n:1) manik kayma saptanmıştır. UKU otonomik yan etkilerin OSB şiddetiyle ters, annede psikiyatrik hastalık varlığıyla pozitif korelasyon gösterdiği saptanmıştır( r2:0.262, p: 0.010). Konuşma beceri düzeyindeki artışın, davranışsal aktivasyon geliştirmede yordayıcı olduğu saptanmıştır (r2:0.203, p:0.011). UKU değerlendirme sonucuna göre hastaların %21.4'ünde (n:9) yan etkilerden dolayı ilacın kesildiği saptanmıştır. SONUÇ: Klinisyenler SSGİ başlamayı düşündüğü her OSB'li çocuk ve ergen hastada muhtemel yan etkileri iyi bilmeli ve takip sürecinde iyi sorgulamalıdır. Çalışmamızdan elde edilen veriler, hangi hasta popülasyonunda, ne tür yan etkiler gelişebileceğine dair bir takım öngörülerde bulunmakla birlikte, tüm hastalarda olası yan etkilerin standart bir şekilde sorgulanmasını önermekteyiz. Psikofarmakolojik tedavi esnasında karşılaşılan yan etkiler tedavi uyumsuzluğunun ve başarısızlığının önemli sebeplerindendir. SSGİ'ye düşük dozla başlama ve yavaş titrasyon, hasta ve hasta yakınlarının tedavi başlangıcında bilgilendirilmesi, hastanın dikkatli takibi ve yan etkilerin doğru yönetilmesi tedavi uyumu ve başarısı açısından önem teşkil etmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: OSB, SSGİ, çocuk, ergen, yan etki, etkinlik, anksiyete, depresyon, OKB

AnksiyeteAntidepresif ajanlarDepresif bozukluk+3
Nurgül Bakman
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum bozukluğu olan ergenlerde premenstruel disforik bozukluk yaygınlığı, allopregnenolon-progesteron-östrojen serum düzeyleri ve ilişkili faktörlerin araştırılması

Amaç: Premenstrüel disforik bozukluk (PMDB) menstrual siklusun luteal fazı boyunca süren ve mensturasyonun başlamasıyla son bulan, somatik, bilişsel, duygusal ve davranışsal belirtilerle karakterize yaygın siklik bir bozukluktur. PMDB patofizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamıştır, ancak ovulasyon sonrası korpus luteum tarafından üretilen dolaşımdaki gonadal steroid hormonlar, özellikle allopregnenolone ile zamansal ilişki bulunmuştur. Bizim çalışmamızın temel amacı, Otizm Spektrum Bozukluğu olan ergenlerde Premenstruel Disforik Bozukluğun yaygınlığını ve estradiol, progesteron, pregnenalone,allopregnenolonserum düzeylerinin araştırılmasıdır. Bu araştırma sonucunda elde edilecek veri ve bulgular, OSB ve PMDB etiyopatogenezinin aydınlatılması konusunda yol gösterici olacaktır. Ayrıca ailelerin, hekimlerin OSB'li bireylerde PMDB ile ilgili belirtilerin farkındalığını arttırarak uygun müdahelelerin yapılmasına vesile olacaktır. Gereç ve yöntemler:İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, dışlama ve dahil etme kriterlerini sağlayan, 12-18 yaş arası 35 otizmli kız ergen çalışmaya alındı. DSM V'e dayalı psikiyatrik değerlendirmenin ardından, ebeveynlertarafından Sosyodemografik veri formu, Çocukluk Otizmini Derecelendirme Ölçeği dolduruldu. Ayrıca yine ebeveynler tarafından luteal ve foliküler fazda olmak üzere iki kere Sorun davranışlar kontrol listesi ve Adet Öncesi Değerlendirme Formu dolduruldu.Örneklemden yaklaşık 5-8 ml venöz kan alındı. Serum örnekleri ELISA yöntemi ile değerlendirilerek allopregnanolon, estradiol, progesteron ve pregnenolone düzeyleri belirlendi. Bulgular: Çalışmamızda OSB tanısı olan olguların %60'ı DSM V'e dayalı psikiyatrik değerlendirmede PMDBtanısı almıştır. PMDBgrubunda OSB şiddeti (p=0.022), özbakım becerilerinde gerilik (p=0.022) ve zihinsel yetersizlikvarlığı (p=0.039) PMDB olmayan gruba kıyasla daha yüksek saptanmıştır. Yine PMDB grubunda daha belirgin olmak üzere SDKL ile belirlenen problem davranışlarda luteal fazda foliküler faza oranla artış gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Serum estradiol, progesterone, pregnenalone ve allopregnenalone düzeyleri incelendiğinde PMDB olan grupta PMDB olmayan gruba göre estradiol anlamlı düzeyde yüksek (z=-2.088, p= 0.037), progesterone ve allopregnenalone düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük (z =-2.458, p=0.013; z=-2.610, p=0.008, sırasıyla) olduğu belirlenmiştir. Serum pregnenolone düzeyleri açısından ise PMDB olan grup ile PMDB olmayan grup arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (z=-1.785, p=0,077). Sonuçlar:OSB'li çocuklarda PMDB sıklığı %60 gibi yüksek bir oranda saptanmıştır. Adet döngüsünün luteal fazında problem davranışlarında artış olması çalışmamızın önemli bulgularındandır. Yine otizmli bireylerde PMDB ile ilişkili olabilecek gonadal streroid hormonları ile ilişkili sonuçlarımız, bu bireylerde PMDB etyolojine dönük önemli veriler sağlayabileceğini düşünmekteyiz. İleri çalışmalarda bu bireylerin ve ailelerinin yaşam kalitesini oldukca bozan bu problemlere dönük psikososyal, psikoterapötik ve psikofarmakolojik yaklaşımların etkinliğini inceleyen çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: OSB,PMDB, ergen, allopregnanolon, estradiol, progesteron ve pregnenolone

AllopregnanolonErgenlerOtistik çocuklar+4
Aydan Galandarova
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk ve ergenlik çağında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı almış erişkinlerin güncel sosyodemografik ve tıbbi durumunun değerlendirilmesi

Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu nedeni ile başvurmuş çocuk ve ergenlerin, erişkin dönemdeki sosyodemografik özellikleri, akademik yaşantıları, adli-tıbbi geçmişleri, tedavi uyumları ve yaşam kaliteleri hakkındaki bilgilerin öğrenilmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya çocukluk döneminde 01.01.2000-01.01.2020 tarihleri arasında polikliniğimizde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu nedeniyle takip edilmiş, 18 yaşını bitirmiş, gönüllü 62 hasta alınmıştır. Zihinsel yetersizliği olan, yaygın gelişimsel bozukluk tanısına sahip olan veya gerçeği değerlendirmesini bozacak ve bilişsel işlevlerini ciddi anlamda etkileyecek bir psikiyatrik hastalığa sahip olan bireyler çalışmaya dahil edilmemiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 20,65±3,3 ve DEHB tanı yaşı ortalaması ise 11.33±3.49 olarak saptanmıştır. Katılımcıların %25.8'inin sınıf tekrarı yaptığı, %22.6'sının eğitim süresi içinde disiplin cezası aldığı, %67.7'sinin sigara kullandığı, %48.3'ünün alkol kullandığı, %14.5'inin de madde kullanımı olduğu; %14.5'inin polis ile başının derde girdiği, %22'sinin adli sorun yaşadığı, %58.1'inin kaza öyküsü olduğu saptanmıştır. Tedavi öyküleri incelendiğinde, %96.7'sinin çocukluk ve ergenlik döneminde metilfenidat kullandığı, %12.9'unun atomoksetin kullandığı, %19'unun ise antipsikotik ilaç kullanımı olduğu bulunmuştur. Tedavi sürelerinin aralığı geniş olmakla beraber medyan değeri 36 ay olarak hesaplanmıştır. Katılımcıların %85.5'i tedaviden fayda gördüğünü, %66.1'i ise tedavi sırasında yan etki olduğunu belirtmiştir. En sık yan etki iştahsızlık ve uyku değişikliği olarak bulunmuştur. Katılımcıların %41.9'unda çocukluk ve ergenlik döneminde komorbidite varlığı saptanmış olup, sırasıyla en sık olarak karşıt olma karşıt gelme bozukluğu veya davranım bozukluğu, anksiyete bozuklukları ve duygudurum bozuklukları olarak saptanmıştır. Katılımcıların %37.1'sinin erişkin dönemde DEHB tedavisine devam etmek amacıyla erişkin psikiyatrisine başvurduğu, %6.4'ünün erişkin psikiyatrisinde tedaviye devamlarında zorluk yaşadığını, %21'inin ise son 6 ayda DEHB takibine devam etmekte olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların %25.8'sine ise erişkin dönemde DEHB dışında psikopatoloji tanısı konmuştur. Bunlar sırasıyla en sık anksiyete bozukluğu ve duygudurum bozukluklarıdır. Katılımcıların ilaç kullanım süreleri ile WHOQoL-BREF yaşam kalitesi ölçeğinin alt alanları olan fiziksel puan, ruhsal puan, sosyal puan ve çevresel puan arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Katılımcıların fiziksel alan puan ortalaması 16,38±2,74; ruhsal alan puan ortalaması 14,97±3,19; sosyal alan puan ortalaması 14,88±3,33; çevresel puan ortalaması ise 15,87±2,52 olarak hesaplanmıştır. Sonuç olarak, erişkin dönemde devam eden DEHB belirtileri ve/veya çocukluk döneminde DEHB ve tedavi süreci kişilerin işlevsellik düzeyleri, eşlik eden komorbiditeleri ve akademik ve iş hayatlarındaki zorluklar ile kişinin yaşam kalitesini etkilemektedir. Hastalığın erişkin dönemdeki yansıması ve bu duruma etki eden faktörlerin tanımlanması amacıyla sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmış daha geniş örneklemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Yaşam Kalitesi, Prognoz, Sonuç

ErgenlerHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+5
Aybike Erdem
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk ve ergenlerde serum matrix-metalloproteinaz 9 ve tissue inhibitör metalloproteinaz-1 'in değerlendirilmesi

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) , irrasyonel veya mantıksız bulunan, belirgin gerginliğe neden olan veya işlevselliği önemli ölçüde etkileyen; yineleyici, zorlayıcı düşünceler, imgeler ve/veya kompulsiyonların varlığı ile tanımlanmıştır(APA 2013). OKB'nin etyopatogenezi tam olarak anlaşılamamış olup, immun sistem değişikliklerin de hastalığı başlatıcı veya tetikleyici olduğu düşünülmektedir. Dahası, çocukluk çağı başlangıçlı OKB'nin bazı tipleri olan PANDAS(Pediatric Autoimmune Neuropsychiatric Disorders Associated with Streptococcal Infections) ve PANS (Pediatric Acute-onset Neuropsychiatric Syndrome) streptokok veya başka infeksiyonlar tarafından tetiklenmektedir(Sivri 2018). Matrix Metalloproteinazlar(MMP) ekstraselüler matrixte majör modülatör olup, hücre adezyon molekülleri, nörotrofinler ve sitokinleri sağlamaktadırlar. Tissue inhibitör metalloproteinazlar(TIMP) ise MMP etkilerini inhibe etmektedirler. Hasar sonucu MMP-9 ve TIMP-1 arasında dengesizlik oluşması durumunda, çeşitli yapısal ve nörokimyasal değişiklikler oluşabilmektedir. Bu süreçler de artan eksitasyona ve nöronal dolaşımda değişikliklere yol açabilmektedir( Mizoguchi 2013). MMP-9, tüm MMP'ler arasında santral sinir sisteminde en çok çalışılan molekül olup normal şartlarda beyinde çok düşük seviyede bulunmaktadır. MMP'ler sinaptik plastisisitede de rol oynamakla birlikte, yine MMP-9 sinaptik plastisisite ile en çok ilişkili olan MMP olup, öğrenme ve hafızada da rolü olduğu belirtilmektedir(Bereun 2019). Ayrıca nörogenez, nöroplastisisite, immun cevap ve nöroinflamasyonda rol oynamaktadır. Erişkin hastalarda serum MMP-9 düzeyi ile ilişkili olarak şizofreni, depresyon, bipolar bozukluk, demans, Alzheimer gibi birçok nöropsikiyatrik hastalıkta çalışmalar yapılmıştır(Yamamori 2013, Rybakowski 2013).Ayrıca Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde serum MMP-9 düzeylerinin yüksek olduğuna dair yapılmış bir çalışma bulunmaktadır (Kadziela-Olech, Halina,,2015.) Bugüne kadar bildiğimiz kadarıyla OKB hastalarında MMP-9 veya TIMP-1 düzeylerini ölçen çalışma bulunmamaktadır. Biz de çalışmamızda polikliniğimizde OKB tanısı konulmuş hastalarda, serum MMP-9 ve TIMP-1 düzeylerini ve MMP-9/TIMP-1 oranlarını değerlendirmeyi planlamaktayız.

ErgenlerMatriks metalloproteinaz 1Matriks metalloproteinaz 9+2
Selçuk Dalyan
Akdeniz University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otizm spektrum anketi-ergen versiyonu Türkçe formunun geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Otizm Spektrumu Anketi-Ergen Versiyonu normal zekalı bir bireyin eşik altı otistik özelliklerinin derecesini ölçmeye yönelik, ebeveyn bildirimine dayalı bir tarama aracıdır. Bu çalışmada Otizm Spektrum Anketi (OSA) Türkçe versiyonunun Asperger sendromu/yüksek işlevli otizmi (AS/YİO) olan, psikiyatrik bozukluğu (PB) olan ve sağlıklı kontrol grubundaki ergenlere uygulanarak geçerlik ve güvenirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma grubu, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran 11-18 yaş aralığında 80 AS/YİO, 71 PB (35 major depresif bozukluk, 18 obsesif kompulsif bozukluk ve 18 sosyal fobi) ve toplumda ulaşılan 249 sağlıklı kontrol ergenden oluşmaktadır. 40 AS/YİO ergenin ebeveynine OSA-Ergen tekrar uygulanmıştır. Faktör analizi ve OSA-Ergen ölçeği ile alt ölçeklerinin korelasyonları değerlendirilmiştir. Otizm Spektrum Tarama Ölçeği-Türkçe Versiyonuyla (OSTÖ) karşılaştırılarak ölçüt geçerliği ve ROC analiziyle kesme puanı belirlenmiştir. Bulgular: OSA-Ergen Cronbach α değeri 0,829 olarak saptanmıştır. Test-tekrar test ile OSA-Ergen ve alt ölçek puanları açısından 'çok güçlü' anlamlı korelasyon değerleri bulunmuştur. Faktör analizinde toplam varyansın %30,31'ini açıklayan dört bileşenli 41 maddelik bir yapı elde edilmiştir. OSA-Ergen'in OSTÖ ile 'güçlü' anlamlı korelasyon gösterdiği belirlenmiştir. ROC analizinden elde edilen duyarlılık ve özgüllük değerleri arasından OSA-Ergen kesme noktasına en uygun duyarlık (0.975) ve özgüllük (0.991) değerleri 24 puan için belirlenmiştir. OSA-Ergen toplam ve alt ölçek puanları erkeklerde kızlara oranla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: OSA-Ergen'in Türkçe formunun ergenlerde iyi düzeyde geçerli ve güvenilir bir gereç olduğunu destekleyen bulgulara ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Otizm Spektrum Anketi-Ergen Versiyonu, geçerlik ve güvenirlik, asperger sendromu, yüksek işlevli otizm, geniş otizm fenotipi.

AnketlerAsperger sendromuErgenler+5
Elif Çetinoğlu
Dokuz Eylül University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer nakli bekleyen ve nakil sonrası dönemde olan çocuk ve ergen hastalarda yaşam kalitesi, psikopatoloji ve travma sonrası stres bozukluğunun değerlendirilmesi

Bu çalışmada, karaciğer nakil listesinde olan ve karaciğer nakli olan pediatrik hasta grubunda yaşam kalitesi, psikopatoloji yaygınlığı, travma sonrası stres bozukluğu bulgularının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Ocak 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Gastroenteroloji bölümü polikliniğinde takipleri süren son 2 ay ile 5 yıl arasında karaciğer nakli olmuş olan (nakil grubu-NG) (n:20) ve karaciğer nakil sırasında bekleyen (nakil öncesi grup-NÖG) (n:10) 5-18 yaş arası toplam 30 gönüllü çocuk ve ergen ile ebeveynleri dahil edilmiştir. Zihinsel gelişim geriliği olan, gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuş olan olgular çalışma dışı bırakılmıştır. Kontrol grubu olarak daha önce herhangi bir sebeple çocuk psikiyatrisi polikliniğine başvurusu olmayan, bilinen önemli bir tıbbi rahatsızlık öyküsü ve zihinsel gelişim geriliği bulunmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile eşleştirilmiş 5-18 yaş arası 20 çocuk ve ergen ile ebeveynleri dahil edildi. Bütün çocuk ve ergen ile ebeveynleri kliniğe davet edildi ve bir çocuk psikiyatristi tarafından değerlendirildi. Çocuk ve ergenlerin yaşam kalitelerini değerlendirmeye yönelik çocuk-ergen ve ebeveynlerine Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKO) verildi. Var olabilecek psikopatolojileri saptamak amacıyla Çocuklar için Depresyon Ölçeği (ÇDÖ) ve Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) verildi. Çocuk ve ergenlere Travma Sonrası Stres Bozukluğunu değerlendirmek için Çocuklar için Travma Sonrası Stres Tepki Ölçeği (ÇTSSTÖ) verildi. Gruplar çocukların verdiği çocuk yaşam kalitesi ölçek puanları açısından karşılaştırıldığında; kontrol grubunda yaşam kalitesi ölçek toplam puanı NG ve NÖG'e kıyasla anlamlı derecede daha yüksek olarak bulunmuştur. Çocukların verdiği yaşam kalitesi ölçek puanları açısından NG ve NÖG arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Gruplar ebeveynlerin verdiği çocuk yaşam kalitesi ölçek puanları açısından karşılaştırıldığında; kontrol grubunda yaşam kalitesi ölçek toplam puanı NG'ye kıyasla anlamlı derecede daha yüksek olarak izlendi NÖG ve kontrol grubu arasında ebeveynlerin verdiği yaşam kalitesi ölçek puanları açısından anlamlı fark bulunmadı. NG'de ebeveynlerin verdiği yaşam kalitesi ölçek puanları NÖG 'ye göre düşük olmakla birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. NG'de hastaların 17'sinde (%85), NÖG'de 7'sinde (%70) kontrol grubunda ise 2'sinde (%10) klinik olarak anlamlı anksiyete düzeyi saptandı. Çalışma grupları ve kontrol grubu arasında klinik olarak anlamlı anksiyete düzeyi gösteren hasta sayısı açısından anlamlı farklılık bulundu. NG'de 4 hastada (%20), NÖG'de 2 hastada (%20), kontrol grubunda 1 hastada (%5) klinik olarak anlamlı depresyon düzeyi saptandı. Üç grup arasında klinik olarak anlamlı depresyon düzeyi gösteren hasta sayısı açısından anlamlı fark bulunmadı. Grupların anksiyete ve depresyon ölçeği puan ortalamaları karşılaştırıldığında kontrol grubu ölçek puanları NG ve NÖG'ye göre anlamlı derecede düşük izlendi. Her iki ölçek puanı açısından NÖG ve NG arasında anlamlı fark saptanmadı. NG'de hastaların 11'i (%55), NÖG'de 6'sı (%60) kontrol grubunda ise 2'sinde (%10) klinik olarak anlamlı TSSB düzeyi saptandı. Çalışma grupları ve kontrol grubu arasında klinik olarak anlamlı TSSB düzeyi gösteren hasta sayısı açısından anlamlı farklılık saptandı. Gruplar arasında travma puanları karşılaştırıldığında kontrol grubu ölçek puanları NG ve NÖG'ye göre anlamlı derecede düşük izlendi. Travma puanları açısından NG ve NÖG arasında anlamlı fark saptanmadı. KN adayı olan ve KN sonrası dönemdeki pediatrik hastalar sağlıklı kontrollerle kıyaslandığında daha düşük yaşam kalitesi ve yüksek oranlarda psikiyatrik bozukluk sıklığı saptanmıştır. Bu bulgular nakil bekleyen pediatrik hastaların psikiyatrik bozukluklar açısından risk altında olduğunu, ve riskin nakil sonrası dönemde de devam ettiğini göstermektedir. Bu bakımdan karaciğer nakil sürecindeki hastalar için tedavinin her aşamasında düzenli psikiyatrik değerlendirme ve izlem sağlanmasının önemi büyüktür. Anahtar kelimeler: Pediatrik, karaciğer nakli, yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu

AnksiyeteDepresyonErgenler+7
Mihriban Ünay
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntihar amacı olmayan kendine zarar verme davranışı olan ergenlerin çocukluk çağı travması, disosiyatif yaşantılar ve bağlanma yönünden incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada intihar amacı olmayan kendine zarar verme davranışı bulunan olgular ve kendine zarar verme davranışı olmayıp herhangi bir psikiyatrik hastalığa sahip olgular ile sağlıklı kontrol grubunun çocukluk çağı travmaları, disosiyatif yaşantılar ve bağlanma yönünden incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Metot: Çalışma Dokuz Eylül Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada kendine zarar verme davranışı ve herhangi bir psikopatoloji tanısı bulunan 14-18 yaş arası 40 olgu ilk olgu grubunu, bu gruba benzer psikiyatrik hastalık tanısı bulunan fakat kendine zarar verme davranışı bulunmayan 14-18 yaş arası 40 olgu ikinci olgu grubunu ve bu gruplara benzer sosyodemografik özellikleri olan 14-18 yaş arası 40 ergen ise sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Çalışmada olgu ve kontrol gruplarında KZVD tanısının değerlendirmesi için DSM-5 (Uluslararası Tanı Ölçütleri) kullanılmıştır. Tüm katılımcılarda eşlik eden psikiyatrik bozukluklar KSADS-PL (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli) ile değerlendirilmiştir. Hem olgu hem kontrol gruplarına Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ), Ebeveyn ve Arkadaşlara Bağlanma Ölçeği Kısa Formu (EABÖ) ve Ergen Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (ADES) verilerek doldurmaları istenmiştir. KZVD ile ilişkili bağımsız değişkenler ve eşlik eden psikiyatrik güçlükler sistematik olarak incelenmiştir. Bulgular: Üç grup arasında yapılan analizlere bakıldığında sigara kullanımı, alkol kullanımı, eşyalara zarar verme öyküsü, insanlara zarar verme öyküsü, intihar düşünceleri, intihar girişimi, intihar girişimi sayısı, ailede intihar öyküsü, ADES toplam puanı, ÇÇTÖ toplam puanı, EABÖ anne, baba ve arkadaşa bağlanma toplam puanları, ÇTTÖ alt ölçeklerinden cinsel, fiziksel ve duygusal istismar, EABÖ alt ölçeklerinde ise arkadaş iletişim hariç diğer tüm alt ölçeklerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. KZVD öyküsü ve herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunan ilk grup ile KZVD öyküsü bulunmayıp herhangi bir psikiyatrik tanısı bulunan ikinci grup karşılaştırıldığında birinci grubun alkol kullanımın, insanlara ve eşyalara zarar verme öyküsünün daha fazla olduğu, daha çok intihar düşüncesi ve girişimi bulunduğu, ADES toplam puanının daha yüksek olduğu, EABÖ alt ölçeklerinden babaya bağlanma toplam puanın daha düşük olduğu, ÇÇTÖ alt ölçeklerinden ise fiziksel ve duygusal istismar puanlarının ise daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan tüm katılımcıların aldığı puanların ortalamasına göre çalışmada kullanılan ölçekler arasındaki korelasyonu değerlendirmek amacıyla analiz yapıldığında ADES toplam puanı ÇÇTÖ Ölçeği toplam puanı ile, ÇÇTÖ toplam puanı EABÖ anneye bağlanma alt ölçeği toplam puanı ile, ÇÇTÖ duygusal istismar alt ölçek puanı EABÖ anne ve babaya bağlanma alt ölçeği toplam puanları ile yüksek düzeyde korele bulunmuştur. Sonuç: İntihar amacı olmayan kendine zarar verme davranışı bulunan olgular ve kendine zarar verme davranışı olmayıp herhangi bir psikiyatrik hastalığa sahip olgular ile sağlıklı kontrol grubunun çocukluk çağı travmaları, disosiyatif yaşantılar ve bağlanma açısından anlamlı farklılık saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kendine zarar verme, çocukluk çağı travması, disosiasyon, bağlanma

BağlanmaDissosiyatif bozukluklarErgenler+3
Beste Dila Eren Sarıkaya
Dokuz Eylül University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı hastaların covıd-19 pandemi sürecinde tedavi uyumlarının, uyku alışkanlıklarının, yeme tutumlarının, anksiyete düzeylerinin ve internet kullanım alışkanlıklarının değerlendirilmesi

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu kişinin yaşına uygun olmayan dikkatsizlik, hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri ile karakterize çocukluk dönemindeki en yaygın nörogelişimsel bozukluklardan biridir. DEHB'ye pek çok komorbid hastalık ve durum eşlik etmektedir. COVID-19 pandemi sürecinde DEHB ve uyku ve anksiyete ile ilgili çalışmalar yapılmış ancak DEHB ile uyku, anksiyete, yeme tutumu ve internet kullanımını birlikte inceleyen çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada DEHB tanılı hastaların tedavi uyumlarının, uyku alışkanlıklarının, yeme tutumlarının, anksiyete düzeylerinin ve internet kullanım alışkanlıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gazi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve çalışma kriterlerine uyan 82 DEHB ve 51 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Araştırmacı tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu, CADÖ-KF, ÇUBÖ, ÇADÖ, GGA, YTT-40 ve YİBT-KF anketleri hem ebeveyn hem çocuklar tarafından dolduruldu. Çalışmaya 42 kız ve 91 erkek olmak üzere 133 kişi katıldı. DEHB olan grupta erkekler kızlardan 3.5 kat daha yoğunluğu bulundu. DEHB olan gruptaki hastalar anlamlı olarak daha yüksek internette oyun oynama ve ekran süresine sahipti. DEHB ve sağlıklı grup; ÇADÖ panik puanları, YİBT, YTT-40, CADÖ, GGA ve ÇUBÖ puanları arasında DEHB olan grup daha yüksek puan aldı. DEHB tanılı hastaların tedaviye devam eden ve etmeyen gruplar arasında hiçbir ölçek puanı açısından farklılık saptanmadı. Çalışmamız DEHB grubunda bulunan tedavi alan ve almayan hastaların COVID-19 pandemi sürecinde uykuya geçiş saatlerinde gecikme, kilo artışı, fiziksel aktivitelerinde azalma, çevrimiçi eğitime uyumda daha fazla zorluk yaşadıkları ve çevrimiçi derse odaklanma sürelerinin daha kısa olduğu bulundu. DEHB olan grubun tedaviye devam etme oranlarının düşük olduğu, DEHB şiddetini değerlendiren ölçeklerden yüksek puanlar aldıkları, uyku bozukluklarına daha yatkın oldukları ve internet bağımlılığı ölçeğinden daha yüksek puan aldıkları bulunmuştur. Çalışmamızda DEHB olan grubun sağlıklı kontrollere göre daha fazla ÇADÖ-panik puanı aldığı, internette oyun oynama ve ekran süresinin daha fazla olduğu bulunmuştur. DEHB olan grupta belirgin olarak daha fazla uyku problemleri olduğu bulunmuştur. Ayrıca DEHB grubunda ve sağlıklı kontrol grubundaki çocuk ve gençlerin yarıya yakının kilo artışı olduğu bulunmuştur. DEHB olan çocukların COVID-19 pandemi sürecinde çevrimiçi eğitime daha az uyum sağladıkları saptanmıştır. DEHB tanılı olguların fiziksel aktivitelerinin artırılması, açık hava etkinliklerinin teşvik edilmesi, okul gibi düzenli ve yapılandırılmış ortam ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalı ve düzenli hekim kontrolüne devamlılık sağlanmalıdır.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu
Esra Kara Aşkın
Gazi University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk ve ergen psikiyatri servisinde yataklı tedavi etkinliğinin klinik değişkenler ve sosyodemografik özellikler ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları servisinde yatırılarak tedavi edilen çocuk ve ergenlerde tedavi etkinliğinin sosyodemografik ve klinik özellikler ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma İnönü Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları servisinde yapılmıştır. Çalışmaya 12-18 yaş aralığındaki yatırılarak tedavi edilen 42 olgu dahil edilmiştir. Katılımcılarla ÇDŞG-ŞY uygulanarak ve DSM 5 tabanlı psikiyatrik görüşme yapılarak psikiyatrik değerlendirmeleri yapılmıştır. ÇGDÖ ve HoNOSCA yataklı tedavi başlangıcı ve taburculukta uygulanarak yataklı tedavi sürecindeki iyileşmeleri belirlenmiştir. Sosyodemografik özellikler değerlendirilmiş ve YİYDDE, DDGÖ, PDÖ, ADÖ kullanılarak ölçüm yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda yataklı tedavi ile ÇGDÖ puanlarında anlamlı artış ve HoNOSCA puanlarında anlamlı azalma olduğu bulunmuştur. Yataklı tedavi başlangıcı ve taburculuk arasında ÇGDÖ ve HoNOSCA puanlarındaki iyileşmeler ile YİYDDE alt ölçekleri (inhibisyon, set değiştirme, başlatma, çalışma belleği, planlama/organize etme, düzenli olma, izleme, davranışsal düzenleme indeksi, üstbiliş indeksi, global yönetici puanı) arasında ve ADÖ alt ölçekleri (roller, duygusal tepki verebilme, genel işlevsellik) arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu bulunmuştur. Bipolar Afektif Bozukluk tanısı ile HoNOSCA puanlarındaki azalma arasında anlamlı pozitif korelasyon, Borderline Kişilik Bozukluğu ile ÇGDÖ ve HoNOSCA puanlarındaki iyileşme arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu bulunmuştur. ÇGDÖ ve HoNOSCA puanlarındaki iyileşme ile yataklı tedavi başlangıcındaki ÇGDÖ puanları arasında anlamlı negatif korelasyon, yataklı tedavi başlangıcındaki HoNOSCA puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu bulunmuştur. Sosyodemografik özellikler, yatış süresi, DDGÖ ve PDÖ puanları ile tedavi sonuçları arasında anlamlı ilişki saptanamadı. Sonuçlar: Sonuçlar değerlendirildiğinde çocuk ve ergen psikiyatrisinde yataklı tedavinin etkin bir tedavi yöntemi olduğu, tedavi başlangıcında daha düşük işlevselliğe ve daha fazla belirti düzeyine sahip hastaların tedavi ile daha fazla iyileşme gösterdikleri, tedavi öncesi yürütücü işlevler, aile işlevselliği ve tanıların tedavi sonuçlarını etkileyen faktörler olduğu anlaşılmaktadır. Sonuçlarımız yürütücü işlevleri ve aile işlevselliğinde daha fazla bozulma gösteren hastaların daha az iyileşme gösterdiğini düşündürmektedir. Yataklı tedavilerin etkin kullanımı için tedavi sonuçları ile ilişkili faktörlerin belirlenmesinin önemli olduğu, bu konuda yapılacak daha fazla ve büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz.

Aile işlevleriBilişDuygu düzenleme+6
Muhammed Enes Bingöl
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sınırda zihinsel işlevselliği ve zihinsel yetersizliği olan çocuk ve ergenlerde intihar davranışı ve risk faktörleri

Sınırda Zihinsel İşlevselliği Ve Zihinsel Yetersizliği Olan Çocuk Ve Ergenlerde İntihar Davranışı Ve Risk Faktörleri Amaç: Çalışmamızın amacı sınırda zihinsel işlevselliği (SZİ) ve zihinsel yetersizliği (ZY) olan çocuk ve ergenlerde intihar davranışı sıklığını belirlemek ve intihar davranışı ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya polikliniğimize başvuran 8-18 yaş arası SZİ, hafif ve orta düzey ZY'si olan 207 olgu dâhil edildi. Bütün olgular ve ebevenleri ile DSM-5'e dayalı psikiyatrik görüşme yapıldı ve intihar davranışları sorgulandı. Sonrasında olgulara Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği-Yeniden Gözden Geçirilmiş Formu (WISC-R) uygulandı. Ebeveynlere ise sosyodemografik veri formu ve Sorun Davranışlar Kontrol Listesi Türkçe Formu (SDKL) doldurtuldu. Bulgular: Sonuç olarak SZİ ve ZY'si olan çocuk ve ergen olgularımızın %22,7'sinde intihar düşüncesi; %8,2'sinde intihar girişimi hayatlarının herhangi bir döneminde gözlenmiştir. Ergen yaş grubunda olmanın, duygudurum bozukluğu,ve dışa atım bozukluğu varlığının, antipsikotik, seçici serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) ve birden fazla psikotrop ilaç kullanımının, fiziksel istismar, fiziksel ve duygusal ihmal varlığının intihar düşüncesi riskini artırdığı tespit edilmiştir. Duygudurum bozukluğu, psikoz ve dışa atım bozukluğu, antipsikotik, SSRI, duygudurum düzenleyici, benzodiazepin ve en az iki psikotrop ilaç kullanımı, cinsel istismara maruz kalma, ailede psikiyatrik hastalık ve madde kullanım öyküsü, sosyal desteğin kısıtlı oluşu ve psikiyatrik hospitalizasyon öyküsü intihar girişimi olan olgularda yüksek bulunmuştur. SDKL- zarar veren davranışlar ve diğer davranışlar alt ölçek puanları ile toplam puan hem intihar düşüncesi hem de intihar girişimi olan grupta daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: İntihar davranışları, SZİ ve ZY olan çocuk ve ergenlerde oldukça sık görülmektedir ve pek çok faktör intihar davranış riskini artırmaktadır. Bu alanda çalışan klinisyenlerin bu olgularda intihar davranışını ayrıntılı sorgulaması ve saptadığımız risk faktörlerine dikkat etmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Zihinsel yetersizlik, intihar davranışı, çocuk ve ergen

Pelin Çon Bayhan
İnönü University
2016
00