
674
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Acil servise başvuran tekli veya çoklu zehirlenmelerde etken düzeyi ve laboratuvar verilerinin etkinliği
ÖZET Acil Servise Başvuran Tekli veya Çoklu Zehirlenmelerde Etken Düzeyi ve Laboratuvar Verilerinin Etkinliği Amaç: Acil servislerde zehirlenmeler sık başvuru nedenleri arasındadır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran zehirlenme olgularının demografik, etiyolojik ve klinik özelliklerini ortaya koymak, ilaçların çeşitlerinin ve düzeylerinin, klinik ve EKG bulgularıyla karşılaştırılması tedavi yaklaşımları açısından zehirlenme verilerine katkıda bulunabilmektir. Bu veriler ışığında zehirlenme olgularının tanı ve tedavisinde öncelikleri belirlemeyi amaçlamıştır. Bölgesel toksikoloji merkezi gibi çalışan Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran zehirlenme olguları, tanı ve tedavide primer mezkez olarak uzun yıllar hizmet verecektir. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak 01/Ocak/2016 - 31/Aralık/2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma süresince Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine toplamda 172102 hasta başvurdu. Bu hastaların 1021 tanesi zehirlenme hastası idi. Zehirlenme tanısıyla başvuran hastalardan Fakülte Etik Kurulunun onayladığı onam formunu okuyup onaylayan 18-67 yaş arası 207 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait demografik ve ilaç bilgileri, klinik ve vital bulgular, zehirlenme bulguları, EKG ve toksikolji laboratuarı verileri, başvuru tarihi, izlem süresi bilgi formunda kayıt edildi(Ek-1) ve çalışma verileri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 207 zehirlenme hastası dahil edildi. Bu hastaların 84'ü erkek 123'ü kadın idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 32,1±10,6 bulundu. Hastaların (n:45; %21,7)'si yanlışlıkla ilaç almıştır; (n:162; %73,3)'ü özkıyım amacıyla ilaç kullanmıştır. Hastaların Adli Tıp toksikoloji laboratuvarına gönderilen kan örneklerinde (n:138; %66,7)'sinde laboratuvar sonucu pozitif geldi. En sık zehirlenme etkenleri sırasıyla antidepresan ilaçlar, parasetamol, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve etil-metil alkol olarak bulundu. Hastaların EKG bulguları incelendi (n:104; %50,2)'sinde QTc uzun, (n: 13; %6,3)'ünde QRS uzun, (n:3; %1,4)'ünde PR mesafesi uzun bulundu. AVR derivasyonunda R yüksekliği olan (n:22; %10,6) hasta saptandı. Etken maddeler ve EKG bulguları irdelendiğinde QT uzunluğu, QRS genişlemesi ve AVR derivasyonunda R değişikliği olan hastaların antidepresan ilaç içenler, etil-metil alkol zehirlenmesi olanlar ve uyuşturucu madde ile zehirlenen hastalarda görüldüğü belirlendi. Sonuç: En çok kullanılan ilaçlar ilk sırada antidepresan ilaçlar, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve parasetamol yer almaktadır. Bu ilaçların reçetesiz ulaşılabiliyor olması, bu ilaçlar ile olan zehirlenme olgularının sık ve daha fazla olmasının nedeni olabilir. Reçetesiz satılan ilaçların kontrol altına alınarak, özellikle intihar eğilimi olan kişilerin sosyal güvenlik çemberi içine alınarak, zehirlenme olgularını azaltabilir. Hastaların EKG bulguları değerlendirilerek hangi etken ile zehirlendiği hakkında fikir verebilir ve olguların takip ve tedavi sürecinde hekimlere yardımcı olabilir. Anahtar sözcükler: Zehirlenmeler, Toksikasyonlar, EKG bulguları
Acil serviste takılan santral venöz kateterlerin değerlendirilmesi
Son yıllarda acil servislerde takılan santral venöz kateter sayıları giderek artmakta ve özellikle kritik hastaların bakımında önem kazanmaktadır. Çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı tarafından acil servis ve acil yoğun bakımda gerçekleştirilen santral venöz kateter işleminin endikasyonları, takılma şekli ve yöntemi ile girişim sırasındaki ve sonrasındaki komplikasyonları araştırmayı amaçladık. Hipotezimiz santral venöz kateter uygulamasının ultrason eşliğinde yapılması antikoagülan ve/veya antiplatelet kullanan hastalarda kullanmayanlara göre kanama komplikasyonu oranını değiştirmeyeceği düşünüldü. Çalışmamıza 15.11.2018-15.10.2019 tarihleri arasında acil servis ve acil yoğun bakımda acil tıp anabilim dalı tarafından santral venöz kateter uygulaması yapılmış, 18 yaşını doldurmuş ve gebe olmayan 178 vaka alınmıştır. Santral venöz kateterizasyon işlemini uygulayan hekim tarafından hastanın yaş, cinsiyet, acil servise başvuru şikayeti, öz geçmişindeki hastalıkları, ilaç kullanımı, santral venöz kateter uygulama yolu ve tarafı, kateter takılma nedeni, hastaya yapılan toplam ponksiyon sayısı, işlem sırasında ultrason kullanımı, başarılı kateterizasyon işlemini gerçekleştiren asistanın kıdemi, komplikasyon durumu, hastanın kan değerleri, kateterin kaç gün kaldığı ve hastanın sonlanımı olgu rapor formuna kaydedilmiştir. Araştırma verileri SPSS 21.0 istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 67 (18-96 yaş) olarak bulunmuştur. Hastaların %55.6'sı erkek ve %44.4'ü kadın olarak bulunmuştur. Hastaların %36.5'inde antikoagülan veya antiplatelet ilaç kullanım öyküsü mevcuttu. Hastaların acil servise başvuru nedenleri değerlendirildiğinde en sık sebeplerin nefes darlığı, genel durum bozukluğu ve bulantı – kusma gibi dahili sebepler olduğu görülmüştür. Hastaların %50.6'sında tercih edilen yol internal juguler ven olduğu görülmüş ve bunu femoral ven ve subklaviyen ven takip etmiştir. Santral venöz kateter endikasyonlarına bakıldığı zaman en sık sebepler sırasıyla hemodiyaliz ihtiyacı, damar yolu ihtiyacı ve santral venöz basınç ölçümü olmuştur. Hastaların %52.2'sine ilk ponksiyonda başarılı kateterizasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Geriye kalan grupta başarılı kateterizasyon işlemi 2 veya daha fazla ponksiyonda yapılabilmiştir. Hastaların %78.7'sine ultrason eşliğinde santral venöz kateter işlemi uygulanmıştır. Hastaların %44.9'una 2 yıl altında eğitim alan, %33.7'sine 2-3 yıl arası eğitim alan ve %21.3'üne 3 yıl üstünde eğitim alan acil tıp asistanları santral venöz kateter takmıştır. Hastaların kateterleri ortalama olarak 9 gün (1-47 gün) takılı kalmıştır. Hastalarımızda en sık görülen komplikasyonlar ventriküler disritmi ve subkutan hematom olmuştur. Cinsiyet, antikoagülan ve/veya antiplatelet ilaç kullanımı, tercih edilen ven ve işlem sırasında ultrason kullanımı ile komplikasyon durumu arasındaki ilişkiye bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Fakat santral venöz kateter uygulayan hekimin kıdemi ile komplikasyon durumu incelendiğinde hekimlerin kıdemi arttıkça komplikasyon oranlarının arttığı yönünde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç çıkmıştır. Sonuç olarak antikoagülan ve/veya antiplatelet ilaç kullanımı olan hastalarda acil servis şartlarında ultrason eşliğinde santral venöz kateter uygulaması yapılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Santral Venöz Kateter, Acil Servis, Komplikasyon.
Acilde ABY-KBY nedeniyle bikarbonat alan hastaların tanı ve takibinde mitokondriyal enzimlerin hücresel asidozu belirlemedeki etkisini araştırmak ve anlık kan gazı ile karşılaştırılması
Metabolik asidoz oluşması ve beraberinde tampon sistemlerin tükenmesi; hastaların kan pH değerlerinin tampon sistemlerinin koruma mekanizmasından çıkarak daha da düşmesine bunun sonucu olarak da klinik olarak gördüğümüz kardiyak, nörolojik ve hemodinamik anstabiliteye neden olmaktadır. Asidozun bu etkilerinden hastaları korumak ve belki de tampon kaybına neden olan döngüyü kırmak için çoğu klinisyen alkali tedavilere başvurur. Bu alkali tedavilerden de en önemlisi iv bikarbonat tedavisidir. Bu tedavinin türlü yan etkileri mevcut olmakla birlikte etkilere karşılık hastaların klinik durumunun iyi yönetilerek uygulanan bikarbonat tedavisi ile hastalara yarar sağlanabilir. Bikarbonat tedavisinin neden olduğu net yarar ya da net zarar durumunu monitorize etmek klinisyenlerin tedavilerini yönlendirmesinde katkısı olacaktır. Bu nedenle acil serviste bikarbonat tedavisi endikasyonu konulan hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan serum örneğinde L-laktat, fosfofruktokinaz-1, Gliseraldehid-3-fosfat dehidrogenaz ve piruvat dehidrogenazin aktivitesinin serum kan gazı değerleri ile korele olup olmadığını ve hücre içi asidozun artması ile bu markırların etkilenme düzeylerini bulmayı hedefliyoruz. Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na bağlı Acil Tıp Kliniği'nde prospektif olarak yürütülen çalışmaya 01.12.2017 – 01.12.2019 tarihleri arasında 31 hasta dahil edilmiş, kan pH değerine göre ciddi, orta, hafif şiddette ve normal olarak değerlendirilen hastalara ortanca 50 mmol (min-max: 20-100) olmak üzere iv bikarbonat tedavisi uygulanmıştır. Tüm olgulara uygulanan bikarbonat tedavisi ile pH değeri ortalama 7,22'den (SD±0,1) 7,28'e (SD±0,1) yükselmiş ve kan HCO3 değeri ortalama 14,49 mEq'dan (SD±3,35) 16,9 mEq'a (SD±3,33) yükselmiştir. Bununla beraber hastaların ortalama parsiyel CO2 düzeylerindeki 34,29 mmHg'den (SD±8,84) 35,73 mmHg'ye (SD±11) olan değişiklik anlamlı bulunmamıştır. Tüm olguların pre ve post PFK değerleri karşılaştırıldığında enzim aktivitesinde 16,72 nmol'den (SD±1,87) 15,94 nmol'e (SD±2,11) düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş olup klinik sonlanımına bi etkisi saptanmamıştır. Tüm olguların pre ve post G3PD değerleri karşılaştırıldığında enzim aktivitesinde 17,3 nmol'den (SD±9,23) 16,34 nmol'e (SD±9,59) olan düşüşü istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte ex olan hastaların pre ve post G3PD değerleri taburcu olan hastaların pre ve post G3PD değerlerine göre anlamlı miktarda yüksek ölçülmüştür. (pre ve post G3PD değerleri için p değeri sırasıyla 0,014 ve 0,006) Bu nedenle G3PD aktivitesi hücre içi asidoz monitorizasyonunda klinikte kullanılmak için uygun bir markır olmasa da prognozu öngörmede kullanılan bir markır olabilir. Bikarbonat tedavisinde uygulanacak miktarın, "yeterli solunum desteği, volüm kontrolü ve iyonize Ca+2'un düzeltilmesi" gözetilmek koşuluyla; hastaların asidoz şiddetini bir üst dereceye taşımayı hedefleyerek hesaplanması uygun yaklaşım olabilir. Anahtar kelimeler: Glikoliz, Metabolik asidoz, Acil servis, piruvat dehidrogenaz, fosfofrutokinaz, gliseraldehid-3-fosfat dehidrogenaz
Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran iş kazası vakalarının analizi
Amaç: İş kazaları bir iş yerinde çalışırken ya da o iş yerine servisle ulaşım esnasında beklenmedik bir kaza ya da yaralanma sonucu oluşan ve çalışan kişinin zararlanmasına yol açan yaralanmalardır. İş kazaları ülkemizde ve dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Ayrıca bu kazaların tedavi giderleri ve iş gücü kayıpları nedeni ile iş kazalarının ekonomik boyutu da önemlidir. Bu çalışmada Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesine başvuran iş kazası geçirmiş hastaların demografik bilgileri, yaralanma özellikleri, yaralanma türleri, yaralanma tipi, yaralanma şiddeti ve tedavi gereksinimlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın verileri, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine iş kazası olarak getirilen ve iş kazası tutanağı tutulan 1868 hastanın dosyası retrospektif olarak incelenerek elde edilmiş olup, hastaların demografik özellikleri ve yaralanma ile ilgili bilgileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda acil servise iş kazası sebebiyle başvuran toplam 1868 hasta değerlendirilmiştir. Hastaların %91,9'u erkek hastalar olup %8,1'i bayanlardan oluşmaktadır. Hastalar ay olarak en fazla ağustos ayında (p<0,05), gün olarak en fazla pazartesi günü (%17 ve p<0,05) ve saat olarak da en sık sabah saat 10.00-12.00 arasında başvurmuşlardır (p<0,05). Acil servise iş kazası sebebi ile başvuran hastaların çoğunluğunu organize sanayi bölgesinde çalışan işçiler oluşturmaktaydı (p<0,05). Yaralanma tipi olarak en fazla penetran yaralanmalar gözlenmiş olup (p<0,05), en sık olarak da el ve yüz bölgelerinde lokalize penetran yaralanmalar şeklinde meydana gelmiştir (p<0,05). Bu hastaların değerlendirmesinde görüntüleme yöntemi olarak en fazla (%54,76) x-ray kullanılmıştır ve bu hastaların %27.19´u primer onarım ile tedavi görmüşlerdir (p<0,05). Hastaların %87.5 (n=1634)inin tedavisi için konsültasyon ihtiyacı olmamıştır (p<0,05). Hastaların %96,8´inin tedavisi acil serviste tamamlanıp ayaktan taburcu edilmiştir (p<0,05). Hastaların %44,2´sinin kati raporu acil serviste düzenlenmiş olup bunu %31,4 ile ortopedi kliniği takip etmiştir (p<0,05). Sonuç: İş kazaları ülkemizde ve dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu yapılan çalışmada İş kazalarının en fazla yaz aylarında gözlendiği ay olarak da en fazla ağustos ayında gözlendiği, günlerden ise en fazla pazartesi günü ve sabah saatlerinde meydana geldiği tesbit edilmiştir. Bu çalışmada iş kazaları en fazla lokalize penetran yaralanmalar olarak gözlenmiş olup anatomik olarak da en fazla el ve yüz bölgesinde gözlenmiştir. Bu çalışmaya göre iş kazalarına bağlı ölüm oranı düşük çıkmasına rağmen ülke genelinde iş kazalarına bağlı ölüm maalesef yüksek oranda gözlenmektedir. İş kazaları konusunda alınacak önlemler ve yapılacak eğitimlerin bu ölümleri ve yaralanmaları azaltacağı kanaatindeyiz. Anahtar sözcükler: iş kazası, acil servis, yaralanma, ölüm, iş sağlığı güvenliği.
Acil servise solunum sıkıntısı ile başvuran olgularda yüksek akımlı oksijen tedavisinin etkinliğinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada solunum sıkıntısı ile erişkin acil servise başvuran hastalarda yüksek akımlı nazal kanül oksijen (YANKO) tedavisi uygulanan hastaların tedavi öncesi, tedavi süreci ve sonrasında yaşamsal bulgularındaki ve kangazı değerlerindeki değişimler dikkate alınarak tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma 01 Temmuz 2017 ve 01 Şubat 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp ABD'na solunum sıkıntısı ile başvuran, standart oksijen tedavisi ile, oksijen saturasyonu ≥ 93'e yükselmeyen, 18 yaş üstü 65 hastaya YANKO tedavisi verilerek yapılmıştır. Hastalarımızın acil servise geliş, YANKO tedavisinin 1. saat ve 4. saat vital bulguları ve kangazı parametreleri, biyokimyasal parametreler (BUN, Kreatinin, AST, ALT), acil serviste aldıkları tanılar, tedavi basamaklarındaki oksijen saturasyon değerleri, mekanik ventilator desteği gereksinimleri ve hastaların sonlanım durumları hasta veri kayıt formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza 65 hasta dahil edildi. Hastaların 36'sı (% 55,4) erkek, 29'u (% 44,6) kadındı. Hastaların özgeçmişlerinde 25 hastanın KOAH, 20 hastanın İCAH tanısı mevcuttu. Tüm hastalara YANKO tedavisi uygulandı. YANKO tedavisi alan 25 hasta Pnömoni, 20 hasta KOAH atak, 11 hasta Dekompanse kalp yetmezliği tanısı almıştır. Çalışmadaki 65 hastadan 4.saatte elde edilen kangazı parametreleri (pH, PCO2, PO2, CHCO3) ile özgeçmişlerindeki hastalıklar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (p<0,05). Elde edilen bu sonuca göre İnterstisyel Akciğer Hastalığı grubunda yer alan hastaların kangazı parametrelerinin, diğer hasta gruplarına göre normal düzeylere geldiği belirlendi. Hastaların PCO2 1.saatteki ve 4.saatteki değerinde KOAH'lı hastaların, İnterstisyel Akciğer Hastalığı ve diğer hasta gruplarından daha fazla asidozda oldukları belirlendi (p<0,05). YANKO tedavisi alan 65 hastanın acil servise geliş ve 4.saatte bakılan kan gazında PO2 değeri karşılaştırmasında geliş kangazına ağır hipoksemik olan 35 hasta (% 53,8) sayısı 4.saatte 12 hastaya (% 18,4) gerilediği gözlenmiştir. Sonuç: Acil serviste akut solunum sıkıntılı hastalarda YANKO tedavisinin tüm hasta gruplarında PO2 değerlerini arttırdığı ve Mekanik Ventilatör desteği ihtiyacını azalttığı görüldü. YANKO tedavisini İntersitisyel Akciğer Hastalığı tanısı olan hastalarda Ph, PCO2, PO2 ve CHCO3 gibi kangazı parametrelerinde diğer hasta gruplarına oranla daha belirgin iyileşme olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Solunum sıkıntısı, Yüksek akımlı oksijen tedavisi.
Acil servise başvuran/getirilen akut iskemik inme hastalarının inme alt tipinin araştırılması
Amaç: İnme, dünya genelinde mortalitesi ve morbiditesi yüksek hastalık grubudur. Çoğu vakanın 70 yaşın altındaki hastalar olduğu düşünüldüğünde inme sadece yaşlı grup hastalığı değildir. İş gücü kaybı ve artmış sağlık harcamalarına neden olmasından ötürü inme risk faktörlerinin belirlenmesi, önlenmesi ve etiyolojik nedenlerinin ortaya konması önem arz etmektedir. Bu çalışmada, iskemik inmenin etiyolojik alt tipleri ile ön ve arka sistem inmelerinin arasındaki ilişkiyi, etiyolojik alt tip ile etkilenen damarların arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkilerin mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01/01/2019 ve 31/12/2021 tarihleri arasında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvurup intraserebral kanamanın bilgisayarlı tomografi ile ekarte edilip akut iskemik inme tanısı konulan ve sonrasında nöroloji servisi ya da yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan 403 hastanın demografik verileri, risk faktörleri, inme alt tipi ve mortalite oranları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş ortalaması 72.35 ± 12.43 olup %50.4' ü kadın idi. Çalışmamızda, inme risk faktörleri sıklık sırasına göre hipertansiyon (HT) (%80.9), diabetes mellitus (DM) (%43.7), geçirilmiş iskemik inme (%32.3), atriyal fibrilasyon (AF) (%32.0), hiperlipidemi (HL) (%31.5), sigara içimi (%31.3), koroner arter hastalığı (KAH) (%30.0) ve konjestif kalp yetmezliği (KKY) (%13.4) idi. Damar sulama alanlarına göre akut iskemik inme, %45.7 ile en çok orta serebral arter (MCA) sulama alanında, mortalite oranı ise %20.59 ile en sık 0-30 gün içinde gözlendi. Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) sınıflamasına göre; hasta grubumuz çoktan aza doğru aterotrombotik inme %50.6, kardiyoembolik inme %28.3, laküner inme %12.4, 'nedeni bilinmeyen inme' %7.2 ve 'diğer inme nedenleri' %1.5 olarak sıralandı. Oxfordshire sınıflamasına göre; hastalarımızın %41.2' si parsiyel anterior sirkülasyon enfarktı (en sık), %28.5' i posterior sirkülasyon enfarktı, %18.4' ü total anterior sirkülasyon enfarktı (TACI) ve %11.9' u laküner serebral enfarkt grubundaydı. TOAST sınıflamasına göre; risk faktörlerinden HT, 'diğer inme nedenleri' hariç tüm inme alt tiplerinde; DM, aterotrombotik inmede ve laküner inmede; HL, laküner inmelerde; KAH, 'nedeni bilinmeyen inme' grubunda, KKY ve AF kardiyoembolik inmelerde; sigara içimi, 'diğer inme nedenleri' grubunda anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0.000). Aynı sınıflamaya göre tanısal testler bakımından; AF varlığı (%88.6), düşük EF (<%40) (%26.3), mitral yetmezlik (%19.3) ve triküspit yetmezlik (%16.7) en sık kardiyoembolik inme grubunda; sol ventrikül hipertrofisi (%21.1) ve ≥%70 (ciddi) ipsilateral karotis darlığı (%27.0) ise en sık aterotrombotik inme grubunda tespit edildi (p=0.000). Oxfordshire sınıflamasına göre; risk faktörlerinden HT varlığı (%93.2) ve tanısal testler bakımından ≥%70 (ciddi) ipsilateral karotis darlığı (%50.0) en sık TACI inme grubunda saptandı (p<0.05). Her iki sınıflamaya göre, yaşam oranı en yüksek laküner inme grubunda idi (p<0.05). Yine her iki sınıflamanın etiyoloji ve damar tutulumu açısından birbiriyle uyumlu olduğu görüldü (p=0.000). İleri analizlerde, MCA inmelerine ait mortalite oranı diğer damar sulama alanlarına göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.000). Sağ veya sol MCA total enfarktlarında mortalite oranları arasında istatistiksel açıdan fark izlenmezken (p>0.05), sağ ve sol MCA alt divizyon enfarktlarında yaşam oranlarının daha fazla olduğu bulundu (p=0.000). Cinsiyete göre bakıldığında; kadın hastalarda, erkek hastalara göre mortalite oranının sağ MCA inmelerinde anlamlı yüksek olduğu saptandı (p=0.046). Sonuç: Akut iskemik inmenin çoğunun MCA (sol>sağ) sulama alanında meydana geldiğini, MCA inmelerinin mortalitesinin daha sık olduğunu, özellikle sağ MCA inmelerinde mortalitenin kadın cinsiyette daha belirgin olduğunu ve MCA alt dal tıkanmalarında yaşam süresinin daha uzun olduğunu saptadık. Bu konuda, geniş vaka serilerini içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Akut iskemik inme, İnme sınıflandırması, orta serebral arter inmesi, kadın, mortalite
ST elevasyonlu ve non-ST miyokard enfarktüslerinde plazma aterojenik indeksi (PAI) ve CHA2DS-VASc skorlarının ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada acil servise başvuran ve myokard enfarktüsütanısı alan hastaların CHA₂DS₂-VASc skoru ile Plazma aterojenik indeks (PAİ), monosit HDL oranı (MHR), platelet lenfosit oranı (PLR) ve Nötrofil lenfosit oranları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca ST elevasyonlu (STEMI) ve Non-ST Miyokard Enfarktüsleri (NSTEMI) ile korelasyonlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma 2020-2023 tarihleri arasında Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil servisinde myokard enfarktüsü tanısı konulan hastalar üzerinde yapılmış olup retrospektif tanımlayıcı bir uzmanlık tezi araştırmasıdır. Çalışmaya 200 STEMI, 200 NSTEMI hastası ve 200 kontrol grubu sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ve kontrol grubunun tamamının yaş ortalaması 60,70±12,33'tür. Gruplara göre skorlar ve kan değerleri karşılaştırıldığında CAD VASC, PAİ, PLR, NLR ve MHR skor değerlerinde önemli farklılık olduğu bulunmuştur. CAD VASC skoru NSTEMİ grubunda STEMİ ve kontrol grubuna göre daha yüksektir. PAİ skoru hem NSTEMİ hemde STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. MHR STEMİ grubunda kontrol gurubuna göre daha yüksektir. NLR hem NSTEMİ hem STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. CAD VASC skoru ile NLR ve PLR arasında pozitif yönde zayıf korelasyon olduğu bulunmuştur. PAİ ile MHR arasında pozitif yönde zayıf, PLR ile negatif yönde zayıf korelasyon olduğu tesbit edilmiştir. CADVASC skorundaki bir birimlik artış MI riskini 1.60 kat, PAİ skorundaki bir birimlik artış 3.24 kat, NLR'deki bir birimlik artış 2.59 kat artırırken, PLR'deki bir birimlik artış MI riskini 1.013 kat azaltmaktadır. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre myokardiyal infarktüs geçiren hastalarda ateroskleroz göstergesi olan bütün inflamasyon parametrelerinin yükseldiği tesbit edilmiştir. CHA₂DS₂-VASc ile PAI arasında önemli bir korelasyon bulunamamıştır, ancak CHA₂DS₂-VASc skorunun özellikle NSTEMI'de PAİ'nin ise her iki MI gurubunda bariz yüksek olduğu tesbit edilmiştir. Bu itibarla CHA₂DS₂-VASc skoru kliniklerde ve acil servislerde özellikle NSTEMI'yi öngördürücü etkisi yüksek iken; PAİ'nin belirli bir miyokard enfarktüsü alt grubunu öngördürücü etkisi belirgin değildir. Bu iki parametrenin miyokard enfarktüsü risk skorlamalarında kullanılabilirliğinin daha net değerlendirilmesi için daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: myokard infarktüsü, stemi, nstemı, cha₂ds₂-vasc, paı, nlr
Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede kullanılabilecek biyomarker ve fizyololik parametreler
Yüksek irtifa hastalıklarına yatkın bireyleri önceden tespit edebilmek için hastalığın oluşumunda rol alan fizyolojik ve biyokimyasal süreçler aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmada daha önce hipoksi, pulmoner hipertansiyon, akut kalp yetmezliği ve inflamasyon süreçlerinin araştırılmasında kullanılmış 8 farklı biyomarker (BNP, HIF-1α, NGAL, MMP-3, MMP-9, SESN2, Substance P, U-II) değerlendirilmiş ve bunların Yüksek İrtifa Hastalıkları ile ilişkisi araştırılmıştır. Türkiye Dağcılık Federasyonu'nun Rize'de düzenlediği eğitim tırmanışına katılan dağcı grubundan gönüllü olarak çalışmaya katılan 52 kişinin 2200 metredeki birinci kamp alanında vital bulguları ölçülmüş, venöz kan örnekleri alınmış ve Lake Louise Skorlaması uygulanmıştır. Bu kamp alanında hastalık tespit edilmeyen bireylerin daha yüksek irtifadaki ikinci kamp alanında vital bulgularının ölçümü ve Lake Loise Skorlaması tekrarlanmıştır. Buna göre dağcı grubu Akut Dağ Hastalığı olan (ADH+) ve Akut Dağ Hastalığı olmayan (ADH-) şeklinde iki gruba ayrılarak elde edilen veriler karşılaştırmalı değerlendirilmiştir. Değerlendirmeye alınan 52 kişilik dağcı ekibinde ortalama yaş 34,58 ± 11,53 olup en düşük yaş 20 en yüksek yaş 61'dir. 6 kadın ve 7 erkek olmak üzere toplam 13 kişiye (%25) Akut Dağ Hastalığı tanısı konulmuştur. Cinsiyet ile hastalığa yatkınlık arasında bir ilişki saptanmadı (p=0.232). Araştırılan markerlerdan MMP-9 ve Substance P'nin Akut Dağ Hastalığı olan grupta birinci kamp alanındaki değerlerinin daha yüksek olduğu (p=0,037 ve p=0.038), diğer sonuçların ise her iki irtifada istatistiksel olarak farklı olmadığı saptandı. Fizyolojik parametrelerde ise irtifa arttıkça oksijen saturasyonunun düştüğü (p<0.01), nabız sayısının arttığı (p<0.01), sistolik ve diastolik tansiyonlarda anlamlı fark olmadığı (p=0.238 ve p=0.484) tespit edildi. Yüksek irtifa hastalıklarını öngörmede araştırma konusu olan biyomarkerlardan MMP-9 ve Substance P hafif bir hipoksik stres ortamında hasta grubunda daha yüksek tespit edilmiş ve bu biyomarkerların hastalığın öngörülmesinde kullanılabileceği düşünülmüştür. Ayrıca yüksek irtifaya çıkıldıkça meydana gelen hipoksi ve taşikardi gibi fizyolojik cevapların ise ADH+ ve ADH- gruplar arasında farklılık göstermediği görülmüştür.
Karbonmonoksit zehirlenmelerinde hastalığın şiddetini belirlemede laktat düzeyinin rolü
Amaç: Acil servise başvuran CO zehirlenmesi saptanan hastalarda hastalığın şiddetini belirlemede laktat düzeyinin rolünü incelemektir. Gereç ve yöntemler: 01.01.2014 - 01.12.2019 tarihleri arasındaki hastanemiz acil servisine başvuran tüm CO zehirlenme vakaları retrospektif olarak incelenerek CO maruziyeti olan 18 yaş üzeri hastalar belirlendikten sonra bu hastalarda COHb ve laktat düzeyi çalışılmış olan 151 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların acil serviste kalış süreleri, yataklı servise yatışı yapıldı ise yoğun bakım ve servisteki yatış süreleri, entübasyon veya hiperbarik oksijen tedavisi gibi ileri tedavi yöntemleri uygulandı ise bu tedaviler ile ilgili süreleri, laboratuvar değerleri toplanarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 63'ü (%41,7) erkek, 88'i (%58,3) kadın olmak üzere toplam 151 karbon monoksit zehirlenmesiyle acil servise başvuran hasta dahil edilmiştir. Semptomlar incelendiğinde en çok %14,6 oran ile senkop tespit edilmişken bunu %13,3 oranıyla baş ağrısı, bulantı, kusma takip ettiği görülmüştür. Zehirlenme nedenlerine bakıldığında %31,1'inin soba dumanı, %25,2'sinin yangın dumanı, %40,4'ünün de nedeninin bilinmediği tespit edilmiştir. CKMB değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %29,5 arttırdığını ve CO Hb değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %7,9 arttırdığı saptanmıştır. COHb değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %4,7 arttırdığı ve Troponin I değerindeki bir birimlik artışın hastanın klinik durumunun ciddi olması ihtimalini %0,2 arttırdığı görülmüştür. Hastaların ciddiyet durumlarını CKMB, troponin I ve oksijen tedavisi sonrası laktat değişimi değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı yordayıcı olduğu saptanmıştır. Klinik ciddiyeti belirlemede en önemli parametrenin CKMB olduğu görülmüştür. Yoğun bakım ve HBO tedavi ihtiyacını belirlemede Troponin I nın en etkili faktör olduğu bulunmuştur. Sonuç: Sonuç olarak laktat değerlerinin beklediğimiz gibi hastalığın şiddetini değerlendirmede etkili olmadığını tespit ettik. Fakat CKMB ve Troponinin hem HBO tedavisinde hem YBÜ yatışında hem de kliniğin ağır seyretmesiyle yakın ilişkili olduğunu saptadık. Daha net bilgiler elde edilmesi için çok merkezli ve daha çok kişi ile çalışmalar yapılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: CO zehirlenmesi, Acil Servis, Laktat, CKMB, Troponin.
65 yaş üzeri hastalarda evde sağlık hizmetlerinin acil servis yoğunluğuna etkisi
Bu çalışma, evde sağlık hizmetlerinin (ESH) 65 yaş üzeri bireylerde acil servis başvuru sıklığı ve hastane yatış süreleri üzerindeki etkisini değerlendirmek amacıyla retrospektif olarak planlanmıştır. Kırşehir il merkezinde ikamet eden, Aralık 2021-Mayıs 2023 tarihleri arasında Evde Sağlık hizmetleri (ESH) kaydı bulunan ve hizmet almaya devam eden 310 hastadan, çalışma kriterlerini karşılayan 156 hasta analize dahil edilmiştir. Veriler, Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) ve Halk Sağlığı Yönetim Sistemi (HSYS) aracılığıyla toplanmıştır. Çalışma kapsamında hastaların demografik özellikleri, Barthel Bağımlılık Düzeyleri, komorbid hastalıkları, ESH'ye başvuru nedenleri ve acil servis başvuru sıklıkları incelenmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 83,3 yıl olup %82,1'i kadındır. En sık görülen kronik hastalıklar hipertansiyon (%80,1), diyabet (%48,7) ve koroner arter hastalığı (%39,7) olarak saptanmıştır. Barthel İndeksi ortalaması 75.9 olup hastaların büyük çoğunluğu (%80) orta derecede bağımlı olarak değerlendirilmiştir. ESH başvurusu öncesi ve sonrası acil servis başvuru sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0.817). Ancak laboratuvar tetkiki amacıyla ESH'ye başvuran hastalarda acil servis başvurularında anlamlı bir azalma gözlenmiştir (p=0.048). Kırmızı alanda muayene edilen hasta sayısı ile Barthel İndeksi arasında zayıf ama anlamlı negatif korelasyon bulunmuştur (Rho=-0.162, p=0.045). Ayrıca, yoğun bakımda yatış süresi ile Barthel İndeksi arasında da anlamlı negatif ilişki saptanmıştır (Rho=-0.222, p=0.006). Sonuç olarak, evde sağlık hizmetlerinin bazı klinik parametreler üzerinde olumlu etkileri gözlenmekle birlikte, genel anlamda acil servis başvuru sayısı ve yatış süreleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı farklara ulaşılamamıştır. Bu durum, ESH'nin kapsam ve etkinliğinin artırılması, multidisipliner yaklaşımla yeniden yapılandırılması gerekliliğini gündeme getirmektedir. Anahtar kelimeler: Evde sağlık hizmetleri, acil servis, yaşlı, Barthel İndeksi, hastane yatışı
Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastaların elektrokardiyografi bulgularının tanı ve tedavideki etkinliği
Amaç: Senkop, beyin kan akımının geçici olarak bozulması sonucu kısa sürede gelişen, kendiliğinden iyileşen, ani bilinç ve postural tonusun kaybıdır. Senkop acil serviste sık karşılaşılan tıbbi bir problem olup, oldukça basit nedenlerden hayatı tehdit edebilecek ciddi aritmilere kadar geniş bir yelpazede yer alan birçok hastalık senkop oluşmasına neden olabilir. Bu çalışmada Acil servise senkop yakınması ile başvuran yetişkin hastalarda, EKG bulguları ile senkop arasındaki ilişkiyi belirlemeyi, senkopun risk faktörlerini tespit ederek acil tanı ve tedavideki etkinliğini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak Aralık 2017- Mart 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil servisine senkop yakınmasıyla başvuran 150 hasta dahil edildi. Hastaların 25 mm/sn hızında 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi ve hastalar monitörize edildi. Çekilen EKG'lerde kalp hızı, PR, QRS, QT aralıkları hesaplandı. EKG'lerde ritm analizi, dal bloğu varlığı, AV-Tam blok varlığı, iskemi bulguları, WPW Sendromu, Brugada Sendromu, ARVD varlığına bakıldı. Çalışmaya aldığımız hastalarda senkop/nöbet ayrımı yapıldı. Nöbet geçirdiği saptanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların senkop tipleri belirlendi. Ayrıca hastalara ait yaş, cinsiyet, altta yatan hastalıklar, ek yakınmalar, senkop süreleri, vital bulguları, senkop tipleri, EKG ve laboratuar verileri, acilde kalış süreleri, acilde konulan tanıları, taburculuk ve hastaneye yatış durumları bilgi formuna kayıt edildi. SPSS programına elde edilen veriler girilerek çalışmanın istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 72 (% 48,0)'si erkek, 78 (% 52,0)'i kadın olmak üzere toplam 150 hasta dahil edildi. Çalışmamızda hastaların EKG sonuçlarına bakıldığında; Aritmisi olan hasta sayısı 18 (% 22,0), dal bloğu olan hasta sayısı 20 (% 13,3), AV-Tam blok olan hasta sayısı 5 (% 3,3), iskemi bulguları olan hasta saysı 5 (% 3,3), Brugada Sendromu olan hasta sayısı 2 (% 1,3), ARVD'si olan hasta sayısı 1 (% 0,7) olarak saptandı. Altmış beş yaş ve üzeri olan hastalar ile EKG'lerinde PR, QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Benzer şekilde senkop tipi kardiyak senkop olan hastalar ile EKG'lerinde QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. EKG'lerinde QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu, AV-Tam blok ve iskemi bulguları bulunanlar ile hastaneye yatış yapılanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastalarda öykü ve iyi bir fizik muayene ile birlikte 12 derivasyonlu EKG çekilmesi erken tanı ve hızlı tedavi için son derece anlamlıdır. 65 yaş ve üzeri anormal EKG bulgusu (aritmi, QRS genişliği, QT uzunluğu, dal bloğu, AV-Tam blok) varlığında ve ek hastalığı olanlarda senkop görülme sıklığı artmakta olup anormal EKG bulguları ile senkop tekrarlaması arasında ilişki olmadığı belirlendi. Senkop süresi 5 sn altında olması durumunda VT olasılığının arttığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, Senkop, Elektrokardiyografi bulguları
Şok ve/veya organ yetmezliği gelişen zehirlenmeli hastaların prospektif analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı şok ve organ yetmezliği gibi mortalitesi yüksek zehirlenmeli hastaların prospektif olarak incelenerek, literatüre tanı, tedavi, klinik seyir ve sonuçlarla ilgili değerli verileri kazandırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamız yerel etik kurul tarafından onay alındıktan sonra, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim dalında Eylül 2015-Ocak 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya; ciddi zehirlenmeler nedeni ile Acil Tıp Anabilim dalına başvuran şoku veya akut organ yetmezliği olan, çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üstü ardışık 89 hasta kabul edilmiştir. Hastaların demoğrafik özelliklerinin yanı sıra, aldıkları ilaç veye maddelerin tipi, alım şekli, dozu ayrıntılı olarak sorgulanarak kaydedildi. Hastaların acil tedavisi ve yatışı sırasında şok veya akut organ yetmezliği gelişme zamanı, akut organ yetmezliğinin tipi, zehirlenmenin tedavisi, kullanılan antidotlar ve ekstrakorporeal metotların tipi ayrıntılı bir şekilde kaydedildi. Zehirlenme şiddetini belirlemek için zehirlenme güvenlik endeksi kullanıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri için SPSS v.23,0 programı kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların sonlanım şekli raporlandı. Bulgular: Çalışmaya şok ve akut organ yetmezliği olan toplam 89 hasta dahil edildi. Hastaların 72 (%80,9)'si erkek, 17 (% 19,1)'si kadındı. Hastaların yaş ortalaması ortalaması 49,1 (19-90) iken, kadın hastaların yaş ortalaması 42,7 (19-90), erkek hastalar ise 50,6 (19-90) olarak bulundu. Akut organ yetmezliği ve şok tablosu olan hastalarımızın aldığı ajanlar sorgulandığında; 51 hastanın metil alkol, 12 hastanın kardiyovasküler ajan (KKB, BB, ARB), 6 hastanın alüminyum fosfit, 4 hastanın karbonmonoksit, 4 hastanın mantar maruziyeti olduğu görülmektedir Çalışmaya alınan 89 hastanın, ortalama yatış süreleri 6,29 (1-50) gün olarak bulundu. Zehirlenme şikayeti sonrası exitus olan hastaların ortalama yatış süresi ise 7,60 (1-50) gün olarak bulundu. Acil servise başvuran 89 hastadan 30'u exitus olurken 52'u ise taburcu olmuştur. Ekstrakorporeal tedavi metodları uygulanan hastalarda mortalitenin düşük, acil servise başvurduğunda hipotansiyona bağlı şoku olan hastalarda mortalitenin yüksek olduğu tespit edildi. Laboratuvar bulguları incelendiğinde wbc, laktat, baz açığı, potasyum yüksekliği olan ve kan Ph'ı, bikarbonat düşük olan zehirlenme hastalarında mortalitenin yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Mortalitesi yüksek zehirlenme hastalarında vakit kaybetmeden zehirlenmenin tipini şeklini belirleyerek, gerekli antidot tedavi ve ekstrakorporeal metodları uygulamak sağkalım oranlarını arttırabilir. Akut organ yetmezliği ve şok yapan zehirlenmeler arasında metil alkol ve alimunyim fosfit zehirlenmelerinin tüm tedavilere rağmen halen mortaliteleri yüksektir. Acil hekimleri zehirlenme şiddetini belirlerken zehirlenme güvenlik endeksine ek olarak çalışmamızda mortalite yüsekliğinde anlamlı bulunan 1. saatte hipotansiyon tespit edilen, lökosit değeri, baz açığı, laktat yüksekliğinin ve kan Ph'ı, bikarbonat düşüklüğünü prognostik kriter olarak kullanılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Acil, Şok, Akut Organ Yetmezliği, Zehirlenme, Laktat, Baz Açığı.
Acil servise tekrarlayan başvuruları olan hastaların istatiksel analizi
Bu çalışmada, Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine yedi gün içerisinde yapılan tekrar başvurular incelenmiştir. Araştırmanın amacı, bu başvuruların sosyo-demografik özelliklerini, tıbbi ve toplumsal nedenlerini ortaya koymak ve önlenebilir başvuruları belirlemektir. Retrospektif kesitsel tipte yapılan çalışmada, 2023 yılı boyunca acil servise başvuran hastaların verileri Entegre Hastane Yönetim Sistemi üzerinden elde edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş, cinsiyet, ikamet yeri, başvuru şikayetleri, triyaj kodları, başvuru sonuçları ve başvurular arasındaki klinik yönetim özellikleri analiz edilmiştir. Bulgulara göre, tekrar başvuru yapan hastaların çoğunluğunun genç yaş grubunda ve merkezde ikamet eden bireyler olduğu, en sık başvuru nedeninin gastrointestinal sistem şikayetleri olduğu saptanmıştır. İkinci başvuruların büyük kısmında şikayetlerin aynı olduğu ve ek tetkik ihtiyacının arttığı belirlenmiştir. Ayrıca, hekim deneyimi ve hastaların demografik özellikleri ile başvuru sonuçları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Sonuç olarak, acil servislere tekrarlayan başvurular hem sağlık sistemi hem de hasta yönetimi açısından önemli bir sorun oluşturmaktadır. Bu durumun önlenebilmesi için birinci basamak sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, hasta eğitiminin artırılması ve riskli hasta gruplarına yönelik özel stratejiler geliştirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, tekrar başvuru, rekürren hasta, sağlık hizmetleri, hasta yönetimi
Deneysel serebral iskemi modelinde kan-beyin bariyeri biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı ratlar üzerinde oluşturulan fokal serebral iskemi modeli üzerinde, kan-beyin bariyeri tight junction proteinlerinden olan occludin, claudin-5, JAM-A ve astrosit hasarı göstergesi olan S100B proteinlerinin biyokimyasal ve histolojik değerlendirmeleri ile literatüre ve klinik kullanıma yeni biyobelirteçler ekleyebilmektir. Her bir grupta sekiz hayvan olacak şekilde (n=8) iskemi sürelerine göre A grubu (1,5 sa), B grubu (4,5 sa), C grubu (6 sa), D grubu (24 sa), kontrol grubu dahil beş grupta incelenen toplam 40 adet Wistar Albino cinsi erkek rat üzerinde sağ A. Carotis Communis ve sağ A. carotis externa oklüzyonu yapılarak yeni bir fokal serebral iskemi modeli oluşturulmuştur. Ratlar iskemi sürelerinin dolmasının ardından occludin, claudin-5, JAM-A ve S100B düzeylerini incelemek için kan ve beyin dokularının alınması sonrasında sakrifiye edilmişlerdir. Beyin dokuları ayrıca histolojik incelemeye tabi tutulmuş, piknotik nükleus yüzdesi, apoptotik indeks ve occludin, JAM-A, S100B immünoreaktivite yoğunlukları incelenmiştir. Elde edilen veriler SPSS ve Jamovi programları kullanılarak analiz edilmiştir. Serum JAM-A ve serum claudin-5 düzeyleri, piknotik nükleus yüzdesi, apoptotik indeks değerleri ile occludin, JAM-A ve S100B immünoreaktivite yoğunluk değişkenleri gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar göstermiştir (p<0,05). Elde edilen veriler sonucunda, yaptığımız deneysel fokal serebral iskemi modelinde tight junction proteinlerinden olan Serum JAM-A' nın occludin ve claudin-5 proteinlerine kıyasla daha anlamlı ve hızlı artışlar gösterdiği izlenmiştir. Bu veriler önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden biri olan iskemik inmenin prognoz ile komplikasyonlarının tahmin edilmesinde ve tedavi şeklinin belirlenmesinde JAM-A' nın yol gösterici bir biyobelirteç olabileceğini ispatlar niteliktedir. Anahtar kelimeler: JAM-A, Occudin, Claudin-5, S100B, İskemi, İnme
Acil serviste pulmoner embolinin dışlanmasında transtorasik ekokardiyografinin ve ultrasonun (EKO-US) etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner emboli (PE), tedavi edilmediği takdirde mortalitesi %30 olan, ancak uygun şekilde tedavi edildiğinde %2-8'e düşen yaygın bir kardiyopulmoner acildir. Bu araştırmada Pulmoner Emboli dışlanmasında EKO-US'un etkinliğinin değerlendirilmesi ve pulmoner emboli şüphesi olan hastalarda yapılan EKO-US'un pulmoner emboli tanı koyma gücünün araştırılmıştır. Yöntem: Araştırmamıza dahil olan hastalar acil servise ait ultrason ile yatak başında, tarafımızca temel ve ileri USG kursu alan araştırmacı ve kardiyoloji hekimi ile çift kör olarak değerlendirilmiştir. Araştırmaya 52 hasta dahil edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statics Version 26 programında yapılmıştır. Değişkenlerin EKO bulguları ile uyumu Kappa uyum analizi ile değerlendirilmiştir. Pulmoner BT Anjio pozitifliğini tahmin gücü tahmininde ROC analizi kullanılmış ve p˂0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya alınan olguların %50' si erkek %50' si kadındır. Pulmoner emboli tanısı alanlarda embolinin türünün dağılımı incelendiğinde pulmoner emboli tanısı alanların (n=20) %30'unun lober (n=6); %30'unun segmenter (n=6); %5 olduğu saptanmıştır. Olguların PE tanılarına göre EKG, güncel EKO, CUS ve BT bulguları dağılımı incelendiğinde; Triküspit yetersizlik jet akım velositesi yüksekliği, RV/LV (PSSA), RV/LV (A4), D-shape, McConnel, DVT (CUS) ve BT RV/LV (PSSA) bulguları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p˂0,05). ROC analizi sonuçları incelendiğinde; Wells ve Geneva skorları için hesaplanan Cutoff değerleri; güncel EKO'da Triküspit yetersizlik jet akım velositesi yüksekliği, RV/LV (PSSA), D-Shape, McConnel bulguları ile BT RV/LV oranı bulgularının PE tanısı koyma gücü için hesaplanan AUC değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Araştırmamız sonuçlarında Pulmoner Emboli tanısı alan hastalarda; Ekokardiyografinin kolayca elde edilebilir ve sağ ventrikül (RV) işlev bozukluğunu göstererek PE' de tanı koymaya yardımcı olabileceği saptanmıştır. Sonuçlar yatak başı ekokardiyografide sağlayıcının şüphe indeksini yükselterek acil servis doktorlarının pulmoner embolide daha hızlı karar vermesine yardımcı olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner emboli, Ekokardiyografi, Acil Tıp, USG
Mantar zehirlenmesi olgularında NGAL'in tanısal ve prognostik değeri
Giriş ve Amaç: Mantar zehirlenmesi olguları çeşitli şikayetler ile acil servise başvurmaktadırlar. Bazı olgularda da böbrek yetmezliği gelişmektedir. Böbrek hasarının erken tespiti büyük önem arz etmektedir. Çalışmamızda mantar zehirlenmesi ile acil servise başvuran 18 yaş ve üstü hastalarda akut böbrek hasarlanmasının erken dönemde tespiti için NGAL'in bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na 1 Eylül 2017-31 Mayıs 2019 tarihlerinde başvuran 18 yaş üstü olup dahil edilme kriterlerine sahip hastalar çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, özgeçmişleri, şikayetleri, fizik muayeneleri değerlendirildi. Sıfırıncı saat, 6. Saat ve 3. Gün kreatinin ile 0. Saat ve 6. Saat kan ve idrar NGAL seviyelerine (otoanalizer Getein cihazı ile) bakılarak NGAL ile kreatinin değişimi arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışma şartlarını karşılayan 47 hastanın verileri incelendi. Bulgular: 47 hastanın 24'ü (% 51,1) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları erkeklerde 49,83±18,40 (18- 84 yaş), kadınlarda 41,17±15,05 (20-69 yaş) idi (p=0,085). En sık şikayetler, bulantı (n=39, % 83), kusma (n=39, % 83), karın ağrısı (n=21, (% 44,7) idi. Ortalama yatış süreleri 1,28±0,61 (1-3 gün) idi. Sıfırıncı ve 6. saat NGAL ortalama değerleri sırasıyla idrar için 379,57±397,57 ve 421,03±506,71; serum için 1116,17±762,47 ve 1260,86±1103,13 idi. WBC 0. saat ile serum 0. ve 6.saat arasında anlamlı ilişki vardı (0. saat p=0,009, 6. saat p=0,017). Sıfırıncı ve 6. saat platelet değerleri ile 0. saat serum NGAL seviyeleri arasında anlamlı ilişki vardı (0. saat platelet p=0,013, 6. saat platelet p=0,008). İdrar 0. saat NGAL ile delta kreatinin 0-3 arasında yakın ilişki vardı (p= 0,052). Serum 6. saat NGAL değeri ile delta kreatinin 0-3 arasında yakın kuvvetli ilişki vardı (p=0,035). İdrar 0. ve 6. saat NGAL arasında zayıf (p=0,005), idrar delta kreatinin 6-3 ile 0-3 arasında orta (p=0,000), serum 0. ve 6. saat NGAL arasında orta (p=0,000), delta kreatinin 0-3 ile serum 6. saat NGAL arasında zayıf (p=0,026), delta kreatinin 6-3 ile 0-3 arasında orta derece korelasyon vardı (p=0,000). Tartışma ve Sonuç: Hastaların 0. ve 6. Saat serum NGAL değerleri yüksek olmasının serum kreatinin değerinin 3. Gün yükselebileceğini gösterebilir. Bu nedenle NGAL, 18 yaş ve üstünde mantar yemeye bağlı acil servise başvuran olgularda böbrek hasarlanmasını erken gösterebileceği bir biyomarkır olarak kullanılabilir. NGAL değeri WBC ve platelet sayısından etkilenebilir. Bu konuda daha çok araştırma gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Akut böbrek hasarı, Kreatinin, Mantar, NGAL.
Kardiyovasküler ilaç zehirlenmelerinde prospektif analiz
Amaç: Bu çalışmanın amacı; kardiyovasküler ilaç zehirlenmesi ile gelen hastaların prospektif olarak incelenerek literatüre tanı, tedavi ve sonuçlarla ilgili verileri kazandırmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 2017 – 2020 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp ABD'a ; kazara ya da özkıyım amacı ile kardiyovasküler ilaçlarla zehirlenmeyle merkezimize başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üstü ardışık 25 hasta kabul edilmiştir. Normal klinik süreci ile ilgili harici herhangi bir laboratuar parametresi çalışılmamış olup, herhangi farklı bir ilaç uygulanmamıştır.. Çalışmamıza Hastaların demoğrafik özelliklerinin yanı sıra, aldıkları ilaçlar ve dozu ayrıntılı olarak sorgulanarak kaydedildi. Hastaların acil tedavisi ve yatışı sırasında şok veya bradikardi gibi hayati bulguların gelişme zamanı, zehirlenmenin tedavisi, kullanılan antidotlar, ekstrakorporeal metotların tipi ve yapılan invaziv girişimler ayrıntılı bir şekilde kaydedildi. Elde edilen verilerin istatistiksel değerlendirmeleri için SPSS v.23,0 programı kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların sonlanım şekli raporlandı. Bulgular: Çalışmaya acil servise kardiyovasküler ilaç zehirlenmesiyle başvuran 25 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 8 (% 32,0)'i erkek, 17 (% 68,0)'si kadındı.. Hastaların hastaneye geliş vitallerinde % 56,0 (n:14)'sında hipotansiyon, %16,0 (n:4)'sında bradikardi saptandı. Kardiyovasküler ilaç zehirlenmesiyle acil servise başvuran hastalardan; % 52,0 (n: 13)'sine Kalsiyum, % 36,0 (n: 9)'sına Glukagon, % 32,0 (n: 8)'sine Lipit, % 12,0 (n: 3)'sine Atropin, % 20,0 (n: 5)'sine pozitif inotrop, % 4,0 (n: 1)'üne Entübasyon ve % 4,0 (n: 1)'üne Pacemakerların kullanıldığı tespit edilirken, hastalara Hemodiyaliz, Hemofiltrasyon, Plazmaferez ve İntraaortik balon pompasının kullanılmadığı saptandı. Sonuçlar: Kardiyak etkileri olan ilaçları alarak acil servise başvuran zehirlenme hastalarında vakit kaybetmeden zehirlenmenin tipini şeklini belirleyerek, gerekli antidot tedavi ve ekstrakorporeal metodları uygulamak sağkalım oranlarını arttırabilir. Bu ilaçların yüksek oranda bradikardi ve kardiyojenik şok yaptığı ve tedavilerle bu hastaların mortalitesiz ve morbiditesiz taburcu olabileceği düşünülmüştür. Hastaların % 56,0 (n: 14)'sının tedavi sonucunda taburcu oldukları, % 44,0 (n: 11)'ünün kendi istekleriyle hastaneden ayrıldıkları, ölüm vakasının ise olmadığı saptanmıştır. Kalsiyum kanal blokeri alan hastaların beta blokeri alan hastalara oranla daha çok kardiyojenik şoka, beta bloker alanlarda ise kalsiyum kanal blokeri alanlara göre daha çok bradikardi yaptığı görülmüştür. Kalsiyum kanal blokeri alan hastaların ilaç kan düzeylerinde yükseklikle klinik bulguların bağlantılı olduğu, beta bloker alan hastalarda ise ilaç düzeyi yüksekliğiyle hastanın kliniği arasında bağlantı olmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler ilaç zehirlenmeleri, Beta bloker, Zehirlenme, Kalsiyum kanal blokeri, Zehirlenme, Acil.
KoAH tanılı ve steroid kullanan hastaların enfeksiyon kaynaklı acil servis başvurularının prospektif değerlendirilmesi
KOAH Tanılı ve Steroid Kullanan Hastaların Enfeksiyon Kaynaklı Acil Servis Başvurularının Prospektif Değerlendirilmesi Giriş ve amaç: Steroidler KOAH hastalarında atak sıklığı, hastanede yatış süresi ve mortaliteyi azalttığı bilinen ve kılavuzlarda kullanımı açıklanmış ilaçlardır. Klinik gözlemimiz ülkemizde KOAH hastalarının steroid kullanımlarının kılavuz önerisinin çok üstünde olduğu şeklindedir. Çalışma amacımız steroid kullanımının yaygın olduğu KOAH tanılı hastalarda steroide bağlı sürrenal baskılanma var mı ve steroid kullanımı ile sık acil servis başvuru arasında ilişki var mı sorularına yanıt aramaktır. Hastaların enfeksiyon ile sepsis sıklığında artış olup olmadığını ve mortalitelerine etkilerini de araştırmayı amaçladık. Metod: Prospektif kesitsel klinik araştırma olan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (ÇÜTF) tek merkezli olarak Etik Kurulu onayı ve Bilimsel Araştırmalar Proje biriminin desteği ile yapıldı. Çalışmaya 1 Mayıs 2018-1 Ekim 2019 tarihleri arasında nefes darlığı şikayeti ile ÇÜTF Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip KOAH hastaları dahil edildi. Hastalara ait demografik, klinik ve rutin laboratuvar verileri ile laktat klirensi, CRP, prokalsitonin, ACTH, kortizol seviyeleri, acil servise başvuru sayıları, yatış durumları ve süreleri, 1 aylık mortaliteleri incelendi. Hastalar son 3 ayda steroid kullanıp kullanmama ve indeks acil servis başvurularında steroid alıp almama durumlarına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilip verileri tam olan 50 hastanın 41'i (% 82,0) erkekti. Hastaların yaş ortalamaları 66,72 yıl (49-85 yaş aralığı) idi. Hastaların şikayet, fizik muayene bulguları, ek hastalıkları, yatış ve mortalite verileri, ACTH, prokalsitonin, laktat ortalamaları acil serviste steroid alan ve almayan hastaları içeren gruplar arasında benzerdi. Hastalardan acil serviste steroid tedavisi alanların balgam şikayeti (p=0,005), KY ek hastalığı oranı (p=0,007), analjezik kullanmama durumu (p=0,033), solunum sayıları (p=0,049), ral (p=0,049), ronküs (p=0,00), nötrofil yüzdesi (p=0,028), Hb (p=0,011) ve HCT (p=0,018) ortalamaları, almayanların oranından istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu. İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almamış hastalardan, son 3 ayda steroid kullananların lenfosit yüzdelerinin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,041). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların hemoglobin ve hematokrit değer ortalamaları incelendiğinde, son 3 ayda steroid kullanmayanlara göre, kullananlarda istatistiksel olarak daha yüksek olduğu görüldü (Hb için p=0,010 ve HCT için p=0,004). İndeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi almış hastaların, son üç ayda steroid kullanmayanların kortizol seviyelerinin kullananlardan istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde düşük olduğu bulundu (p=0,013). Ancak indeks başvuruda steroid alan hastaların ortalama kortizol değerleri almayanlardan ve son 3 ayda steroid kullananlarda da düşük bulundu (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda indeks başvuruda acil serviste steroid tedavisi alanlarda balgam şikayeti, KY varlığı, solunum sayısı, ral ve ronküs sıklığı, nötrofil yüzdeleri, hemoglobin ve hematokrit değerleri steroid almayan hastalara kıyasla istatiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Kortizol ve ACTH değerleri steroid kullananlarda düşüktü ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da KOAH hastalarında steroid kullanımına bağlı sürrenal baskılanma gelişebileceğini ve hastaların bu açıdan takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Ancak daha fazla sayıda hasta ve kortizol ve ACTH için mükerrer örnekleme yapılabilen ileri çalışmaların bu durumun daha net ortaya koyabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: KOAH, steroid, sürrenal baskılanma, ACTH, kortizol
Acil servise gelen svo tanısı alan hastalarda; Ck-mb, troponin-t, b12 vitamini, homosistein ve folik asit düzeyleri ile mortalite ve morbidite arasındaki ilişki
Amaç: Serebrovasküler olay acil servise sık başvuru nedenlerinden biri olup iskemik ya da hemorajik nedenlerle gelişebilen nörolojik defisitle ya da mortalite ile sonuçlanabilen bir hastalıktır. Bu çalışmada acil servise başvuran iskemik inmeli hastalarda, CK-MB, Troponin T, Folik Asit, B12 Vitamini ve Homosistein düzeylerinin morbidite ve mortalite üzerine ilişkilerini saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya Kasım 2018 - Ağustos 2019 tarihleri arasında acil servise başvuran, iskemik inme tanısı alan 57 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hasta ve/veya hasta yakınlarından, sözlü ve yazılı onam alındı. Hastaların sosyodemografik ve özgeçmiş bilgileri, klinik ve vital bulguları, elektrokardiyogram, beyin tomografisi, Kreatin Kinaz Miyokardiyal İzoenzimi(CK-MB), Troponin, Homosistein, Folik Asit ve Vitamin B12 dahil rutin kan biyokimyası, hemogram düzeyleri değerlendirildi. İstatistiksel analizler SPSS versiyon 17.0 programı ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 30 erkek (% 52,63) ve 27 kadın (% 47,37) olmak üzere toplam 57 hasta alındı. Hastaların yaş ortalaması 67,07±13,08 yıldı. 0-90 gün prognozu incelendiğinde şikâyeti kalmayan 17 hasta (% 29,82), şikâyeti azalan 20 hasta (% 35,09), şikâyeti aynı kalan 9 hasta (% 15,79) ve şikâyeti artan 2 hasta (%3,51) vardı. 9 hasta ise (% 15,79) ex oldu. Bu 9 hastanın 5'i 0-30 gün arasında, 4'ü 30-90 gün arasında ex oldu. 0-30 gün arası ex olan hastalar ile diğer hastalar arasında CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve Vitamin B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. 30-90 gün arası ex olan hastalar ile diğer hastalar arasında CK-MB, Troponin, homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. 0-30 gün arası ex olan hastalar ile sağ hastalar arasında CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki olmadığı görüldü. Şikayet durumuna göre CK-MB, Troponin, homosistein, Folik Asit ve B12 değerleri karşılaştırıldı ve anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Serebrovasküler hastalıklar mortalite ve sekelle sonuçlanabilen hastalıklar arasında yer almaktadır. Erken tanı ve tedavinin yanı sıra prognostik faktörler de giderek önem kazanmaktadır. Bizim çalışmamızda prognoz ve mortalite açısından CK-MB, Troponin, Homosistein, Folik Asit ve B12 paremetreleri incelenmiş olup anlamlı sonuçlar elde edilemedi. Bu konu hakkında daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: CK-MB, Folik Asit, Homosistein, Serebrovasküler olay, Vitamin B12
65 yaş ve üzeri karın ağrısı şikayeti ile acil servise başvuran hastaların prospektif değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamız travmaya bağlı olmayan karın ağrısı yakınması ile acil servise (AS)başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların ağrıya neden olan tanılarını; yaşlı (65-74 yaş) ve ileri yaşlı (75 yaş ve üzeri) hastalarda, erkek ve kadın hastalarda, cerrahi ve dahili tanı alan hastalarda; tanı farklılıklarını, yatış oranlarını, geliş semptomlarının yatış üzerine etkisini, cerrahi tanı alma sıklığını, konsültasyon istenme oranlarını, vital bulgu anormalliklerinin sıklığını, ek hastalıkların tanılara olan etkilerini karşılaştırmak amacıyla yapılmıştır. Materyal-metod: Çalışmaya acil servisimize başvuran 65 yaş ve üzeri travmaya bağlı olmayan karın ağrısı şikayeti ile başvuran 150 hasta dahil edildi. Hastaların yaş grupları, cinsiyet ve dahili ya da cerrahi ön tanıları ile karın ağrısına eşlik eden şikayetler, vital bulgular, muayene bulguları, yandaş hastalıklar, istenen konsültasyonlar, tanılar, sonuçlar ve yattığı birimler karşılaştırıldı ve aralarındaki korelasyon incelendi. Bulgu: Çalışmaya dahil edilen hastaların % 50,7'si kadın, % 49,3'ü erkek iken % 45,3'ü 65-74 yaş arasında, % 54,7'si 75 yaş ve üzerinde idi. Hastaların genel yaş ortalamaları 77,21 (65-98) yıldı. Hastaların % 78.6'sında karın ağrısının nedeni olarak dahili bir hastalık tanısı saptandı ve en sık konulan ön tanılar sıklık sırasına göre sırasıyla safra kesesi ve yolları hastalıkları, nonspesifik karın ağrısı (NSKA), idrar yolu enfeksiyonu (İYE), ileus, akut gastroenterit (AGE) ve pankreatit idi. Karın ağrısına eşlik eden en sık semptom bulantı, kusma olup; iştahsızlık ve gaz gaita çıkaramama cerrahi nedenlere bağlı karın ağrısı olanlarda daha fazla gözlendi (p<0,05). Hastalardan dahili bilimler tanısı konulanların bulantı, kusma, ishal, dizüri ve kabızlık bulgularının oranları, cerrahi bilimler tanısı konulan hastaların oranlarından daha yüksek bulundu (p<0,05). 65-74 yaş grubundaki hastaların ateş bulguları, 75 yaş ve üzerinde olanların oranından daha yüksek bulundu (p<0,05). Her iki yaş grubunda da karın ağrısına eşlik eden en sık kronik hastalık Hipertansiyon (HT) iken, kadınlarda HT erkeklere göre daha sık gözlendi (p<0,05). Erkek hastalarda astım-kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve malignite ek hastalık varlığı oranı, kadın hastaların oranlarına göre yüksek bulundu (p<0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların % 50'sine ilgili bölümlerden konsültasyon istenirken en sık genel cerrahi ve dahiliye bölümlerinden konsültasyon istendiği görüldü. Cerrahi tanı alan hastaların konsültasyon istenme oranları daha yüksek saptandı (p<0,05). Hastaların % 36'sı hastaneye yatırılırken hastaların en fazla yatırıldığı birim genel cerrahi yoğun bakım (% 18) idi. Yatış durumu açısından cerrahi bilimler tanısı konulan hastaların yoğun bakıma yatma oranları, dahili bilimler tanısı konulan hastaların oranlarına göre yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Yaşlı hastalarda klinik semptomlar silik ve atipik prezentasyonlar sık olduğundan karın ağrısı ile gelen hastaları acil patolojik durumlardan ayırt edebilmek için hekimlerin, yaşla birlikte olan fizyolojik değişiklikleri bilmesi gerektiğini ve yaşlı hastaları daha dikkatli değerlendirmeleri gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Acil servis, Geriatrik hasta, Karın ağrısı
Acil serviste santral ven kateterizasyonu başarısını etkileyen faktörler ve işlem öncesi vasküler değerlendirmenin işlem başarısına etkisi
Amaç: Santral ven kateteri (SVK) geniş bir damar yolu ihtiyacında santral venöz yapının içerisine yerleştirilen bir kanüldür. Santral ven kateteri (SVK) takılması kritik hastalıkların tanı ve tedavisinde yardımcı olabilir. Santral ven kateterinin acil servisteki en yaygın endikasyonları hipovolemi ve şokta sıvı tedavisi, kan ve kan ürünlerinin infüzyonu, hipertonik ilaç ve sıvıların infüzyonu, fazla miktarda kan kaybı beklenen büyük cerrahi girişimler, hastaya periferik venden damar yolu açılamaması, kalp pili yerleştirilmesi ve acil hemodiyaliz için geniş bir damar yolu ihtiyacı gibi durumlardır. Her geçen gün artan teknik gelişmeler ve anatominin daha iyi anlaşılması, santral ven kateterizasyonu girişimlerinin daha kolay, daha hızlı ve daha güvenli olarak yapılmasını sağlamaktadır; buna rağmen hala bazı risklerin görülme olasılığı mevcuttur. Biz bu çalışmada santral ven kateterizasyon işlemi öncesinde statik ultrasonografik değerlendirme ile vasküler yapıları boyut, tıkanıklık, anatomik yapısal farklılıklar ve anomaliler açısından inceleyerek bu işlemin kateterizasyon başarısı ve hasta yararına etkisinin olup olmadığının araştırılmasını ve acil serviste santral ven kateterizasyonu başarısını etkileyen diğer faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, prospektif bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile 1 Ocak 2019 - 31 Ocak 2020 tarihleri arasında Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran, santral ven kateterizasyonu uygulanması gereken ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine sahip 67 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan 33 hastaya santral ven kateterizasyonu yerleştirilmesi öncesinde vasküler yapıları değerlendirmek için statik ultrasonografi incelemesi yapıldı. Hastaların sosyodemografik verileri, hayati bulguları, laboratuvar bulguları, çalışma parametre ve işlem verileri ve işlemi gerçekleştiren araştırma görevlileriyle ilgili veriler daha önceden hazırlanan çalışma föyüne kayıt edildi. Araştırma verileri "SPSS for Windows 21.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 67 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 52,3±16,7 yıl ve hastaların % 73,1'i (n=49) erkekti. 33 hastaya statik USG tekniğiyle, 34 hastaya ise anatomik işaretler tekniği kullanılarak santral ven kateteri yerleştirildi. Her iki hasta grubunda da en sık SVK yerleştirilme nedeni zehirlenme sebebiyle hemodiyaliz uygulanmasıydı ( Statik USG grubu: % 48,5 ve Anatomik İşaretler grubu: % 64,7). Hasta grupları arasında sosyodemografik veriler açısından istatiksel anlamlı farklılık yoktu. Statik USG tekniğinin istatiksel olarak anlamlı oranda işlem başarı oranını arttırdığı (p=0,001), toplam girişim sayısını azalttığı (p=0,001) ve işlem sonrası kateter disfonksiyonu gelişmesini azalttığı (p=0,048) gösterildi. Hasta grupları arasında kullanılan kateter sayısı, SVK yerleştirme sırasında geçen süre, işlemi uygulayan hekim sayısı karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda statik USG tekniğiyle SVK yerleştirme işlemlerinde istatiksel anlamlı düzeyde yüksek başarı oranı, daha az işlem sonrası kateter disfonksiyonu gelişimi ve daha az girişim sayısı sağlanabildiği gösterildi. Ayrıca SVK yerleştirilmesi öncesi statik USG incelemesi yapılmasının istatiksel olarak anlamlı olmasa da SVK yerleştirilmesi sırasında geçen süreyi kısalttığı, kullanılan kateter sayısını azalttığı ve işlemi deneyen araştırma görevlisi sayısını azalttığı görüldü. SVK yerleştirilmesi için harcanan toplam sürenin ise statik USG yapılan grupta istatiksel olarak anlamlı oranda daha fazla olduğu görüldü. Daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla statik USG tekniğinin santral ven kateterizasyonu başarısına etkisi daha net ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Kateterizasyon, Santral ven kateteri, Statik ultrasonografi.
Acil servise karın ağrısıyla başvuran hastaların etiyolojisi, ailevi akdeniz ateşi ve irritable barsak sendromu sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Karın ağrılı hastalar acil servise başvuruların önemli bölümünü meydana getirir. Acil servislerde akut karın ağrısının tanı ve tedavisi gelişen teknolojik imkanlara rağmen hala önemli klinik sorunların önde gelen nedenlerindendir. Karın ağrısının doğru olarak değerlendirilmesi ve hastaya iyi bir bakım verilebilmesi için iyi bir hikâye alınması, karın içi ve karın dışı ağrı nedenlerinin iyi bilinmesi önemlidir. Tanıda öykü, fizik muayene, biyokimyasal tetkikler ve görüntüleme yöntemlerinden faydalanırken bile akut karın ağrısının tanısında sorunlar yaşanmaktadır. Bu durum IBS ve FMF gibi non-spesifik karın ağrısı bulgularına sebep olan ve spesifik görüntüleme bulgusu olmayan hastalıkların atlanmasına ve hastaların gereksiz cerrahiye alınmasına sebep olabilir. Biz bu çalışmamızla karın ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda karın ağrısı nedenlerinin dağılımı ile FMF ve IBS tanı sıklığını değerlendirdik. Böylece hastaların gereksiz cerrahiden korunması, tekrarlı acil servis başvurularının azaltılması, erken tanı ile ölümcül olabilecek komplikasyonların önlenebilmesi ve hastaların doğru ve etkin tedavi için yönlendirilmesini hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, ileriye dönük bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 1 Aralık 2019 - 30 Haziran 2020 yılları arasında Erişkin Acil Tıp Servisi'ne karın ağrısı şikayetiyle başvuran 18 yaş üzeri hastalar gerçekleştirildi. Hastaların serum fibrinojen, sedimantasyon, CRP ve laktat düzeyleri çalışıldı. Ayrıca hastaların detaylı aile ve genetik öyküleri sorgulandı. IBS tanısının konulması için ROME IV kriterleri ve FMF tanısı için Tel-Hashomer tanı kriterleri kullanıldı. Genetik tanı için PCR yöntemi kullanılarak MEFV gen mutasyon varlığını tespit etmek hedeflendi. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, hayati bulguları ve tıbbi özgeçmişlerinin yanı sıra, ek şikayetleri, laboratuar bulguları, ADBG, USG ve BT bulgularına ait veriler toplanarak önceden hazırlanan çalışma kayıt formuna kaydedildi. Araştırma verileri "IBM SPSS for Windows 23.0" programı aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 74 hasta alındı. Araştırmada değerlendirilen hastaların ortalama yaşları 46,32±18,2 yıl, hastaların 42 (% 56,8)'si kadın ve 32 (% 43,2)'si erkekti. Hastaların en sık ek şikâyeti % 44,6 (n: 33)'sında bulantı/kusmaydı. Hastalarda ağrı lokalizasyonu en sık hastalardan 41 (% 55,4)'inde yaygı ağrı şeklindeydi. Hastalarda en çok görülen fizik muayene bulgusu % 77,0 (n: 57)'sinde hassasiyetti. Hastaların acilde kalış süreleri ortalama 4,81±7,02 saatti. Hastaların VKİ ile USG sonuçları arasındaki ilişki incelendiğinde renal abse'nin görülme sıklığının VKİ değeri 40'ın üzerinde olan aşırı obez hastalarda istatistiksel açıdan anlamlı derecede daha fazla olduğu bulundu (p=0,043). Hastalarda genetik analiz sonucunda MEFV gen mutasyonu olan ve olmayan grupta serum fibrinojen değerleri aralarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. Hastalarda serum CRP düzeylerinin IBS tanısı alan hasta grubunda diğer hastalıklara sahip hastalara göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=,012). Hastaların klinik ön tanı ve tanıları ile ADBG arasındaki ilişki incelendiğinde; IBS tanısı alan hastalarda gaz görülme sıklığının, non spesifik ve diğer tanı grubunda yer alan hastalara göre daha yüksek oranda olduğu ve istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunduğu görüldü (p=0,020). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda karın ağrısı şikayetiyle acil servise başvuran hastaların etiyolojisi ve FMF ve IBS'nin sıklığı incelendi. IBS tanısında ADBG'de gaz görülmesinin klinisyen için uyarıcı olması gerektiği, böylece IBS düşünülen hastalarda etkin bir yönlendirme ve tedavi ile hayat kaliteleri artırılması ve acil servislere başvuru sayıları azaltılabileceği saptandı. Serum CRP, serum Laktat ve serum Fibrinojen düzeylerinin IBS ve FMF tanılarında yerinin olmadığı fakat ayırıcı tanılar için kullanılabileceği görüldü. Karın ağrısı bulunan hastalarda FMF tanısında tanı kriterlerinin her hasta için tanıyı karşılamakta yeterli olmadığı, bu nedenle karın ağrısı açıklanamayan hastalardan genetik analiz yapılması gerektiği bulundu. MEFV gen mutasyonu çalışılmasının hastaları gereksiz cerrahi riski ve gelişebilecek komplikasyonlardan koruyacağı, etkin tedavinin düzenlenmesi açısından fayda sağlayacağı görüldü. Anahtar Kelimeler: IBS, FMF, Karın ağrısı, MEFV, Görüntüleme, Ailevi akdeniz ateşi, İrritable barsak sendromu
Acil servise başvuran ölümcül zehirlenmelerin 10 yıllık retrospektif analizi
Acil Servise Başvuran Ölümcül Zehirlenmelerin 10 Yıllık Retrospektif Analizi Amaç: Zehirlenme vakaları günümüzde sıklıkla mortalite ve morbiditeye sebebiyet verebilen önemli toplumsal bir sorundur. Zehirlenme vakalarında çoğunlukla antidot uygulanması ve semptomatik tedavi ile sağkalım ve sağaltım sağlanabilse de, günümüzde genç sağlıklı bireylerin ölümüne kadar gidebilen sağlık sorunlarına yol açabildiği için hala önemini korumaktadır. Acil servisler zehirlenme hastalarının tanısının konduğu tedavisinin yapıldığı, hastaların şifa ile veya morbidite, mortaliteyle sonuçlanabildiği kliniklerdir. Bizim bu çalışmadaki, amacımız mortal seyreden zehirlenme hastalarının retrospektif olarak incelenerek, literatüre tanı, tedavi, sonuçlarla ilgili analiz verileri kazandırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma retrospektif olarak planlanıp Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 2009-2019 yılları arasında Erişkin Acil Tıp Servisine başvuran, 18 yaşından büyük, oral, intravenöz, inhalasyon veya cilt emilimi yoluyla kazara, zorla veya intihar amaçlı toksik madde veya ilaçlara maruz kalan ve morbidite veya mortalite ile sonuçlanan 59 hastayla gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen vakaların verileri hastane bilgi yönetim sistemi üzerinden ve hasta dosyalarından geriye dönük araştırıldı ve elde edilen veriler daha önceden oluşturulan veri toplama formuna kayıt edildi. Araştırma verileri "IBM SPSS 22 for Windows (SPSS Inc, Chicago, IL" aracığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 59 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 45,12±15,83 yıl ve hastaların % 72,9'u (n=43) erkekti. Çalışmaya dahil edilen hastaların % 45,8'i özkıyım amacıyla zehirlenme şeklindeydi. Olguların % 86,4'ünün toksik madde veya ilaca sadece oral yolla maruziyeti vardı. Çalışmaya dahil edilen hastaların % 49,2'si zehirlenme sonrası ilk 6 saatte hastaneye başvurmuştu. Ölümcül seyreden zehirlenmelerde özkıyım amacıyla olan zehirlenme hastalarında kaza nedeniyle olan zehirlenme hastalarına göre istatiksel anlamlı derecede yaş ortalamasının daha düşük olduğu bulundu (p=0,006). Ölümcül seyreden zehirlenmelerde, özkıyım amacıyla ilaç veya madde alan hasta grubunun kaza ile zehirlenen hasta grubuyla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı fark oluşturacak düzeyde özgeçmişlerinde de özkıyım girişimlerinin olduğu saptandı (p=0,040). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda özkıyım amacıyla zehirlenmenin gençlerde, kaza nedeniyle zehirlenmenin ise yaşlılarda daha fazla görüldüğü saptandı. Özkıyım amacıyla toksik madde veya ilaç alan hastaların özgeçmişlerinde de benzer girişimlerinin mevcut olduğu görüldü. Özkıyım amacıyla toksik madde veya ilaç alan hastaların daha güçlü ve daha toksik ilaçlar almalarından dolayı geliş vital bulguları anstabildi. Sebebi her ne olursa olsun zehirlenme hastalarının büyük çoğunluğunun ilk 6 saat içinde hastaneye başvurularının olduğu görüldü. Yapılacak daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalar ile zehirlenmelerde mortalite ve mortaliteye etki eden faktörlerle ilgili daha net veriler elde edilebilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, zehirlenme, ölümcül zehirlenme, geriye dönük, ölüm, kalıcı hasar
Dirençli başağrısı olan hastalarda optik sinir çapı ve NSE değerlerinin prospektif analizi
Amaç: Tez çalışmamızda acil tıp kliniklerine sıklıkla başvurusu olan dirençli baş ağrılı hastalarda, klasik tanısal çalışmaların yanı sıra, nöron hasarı ve kafa içi basınç artışı bulgularının, ultrasonografik optik sinir çapı ölçümü ve plazmada NSE ile değerlendirilerek, hastaların acil servis yönetimini, taburculuk ya da hospitalizasyon kararını kolaylaştırmaya yönelik veriler elde etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi yerel etik kurul tarafından onay alındıktan sonra, Aralık 2017 - Haziran 2020 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmamıza acil servise dirençli başağrısı nedeniyle başvuran, 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Acil servise başvuru anında bilinen dirençli başağrısı yaratabilecek, santral sinir sistemi hastalığı (Bilinen intrakranial kitle, bilinen psödotümör serebri vb.) olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Başağrısı sekonder nedenlerinin araştırılmasında kullanılan tetkik ve görüntülemelerinin yanı sıra, hastanın intrakranial basınç artışını değerlendirmek için yatak başı USG ile optik sinir çapına bakıldı. Nöron hasarı tespiti için plazmada nöron spesifik enolaz değerlendirildi. Hastaların, tanısı, yatış süreleri, ve sonlanım şekilleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza 33'ü erkek 33'ü kadın toplam 66 hasta alındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 43,05±17,06 bulundu. Dirençli baş ağrısının primer ve sekonder nedenleri araştırıldı. Hastaların 45(%68,2)'inde sekonder neden saptandı. Ultrasonografik optik sinir çapı değerlendirildiğinde, hastaların 17 (% 25,8)'sinin sağ, 21 (% 31,8)'inin ise sol optik sinir çapının 5 mm'in üstünde olduğu belirlendi. Sol optik sinir çapı artışıyla; NSE, laktat, AST, WBC değerleri yüksekliği arasında pozitif korelasyon olduğu tespit edilmiştir. Optik sinir çapı 5 mm ve üzerinde olan hastaların, yatış süresinin anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. Yatış kararı verilen hastaların NSE değerleri taburcu olan hastalara göre anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Dirençli baş ağrısı ile gelen hastalarda hayati tehlike yaratabilecek sekonder nedenlerin tanınması önemlidir. Ultrasonografik optik sinir çapı ölçümüyle intrakranial basınç artışı tespit edilebilir. Nöron hasarını değerlendirmede plazma NSE düzeylerinin artışı yol gösterici olabilir.
Kalp yetmezliğinde acil kardiyak görüntüleme yöntemlerinin etkinliği ve PROBNP ile ilişkisi
Amaç: Kalp yetmezliği, dokuların oksijen ve metabolik ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli miktarda kanı kalbin dokulara gönderme yeteneğindeki düşüş sonucu ortaya çıkan klinik bir durumdur. Kalp yetmezliği sıklığı gün geçtikçe artan, önemli kalıcı hasarlar ve ölümle sonuçlanan ciddi bir sağlık sorunudur. Kalp yetmezliği tanısında ekokardiyografi (EKO) altın standart olmakla beraber, zaman alıcı, uygulayıcıya bağımlı ve her zaman ulaşımı mümkün olmayan bir yöntemdir. Bu sebeple kalp yetmezliği için yeni tanı belirteçleri üzerinde çalışmalar devam etmektedir. B tipi natriüretik peptit (proBNP) ventrikül miyokardında üretilen fakat sadece ventrikül içi volümü, duvar gerginliği ve diyastol sonu basınç artışı gibi sol kalp yetmezliği durumlarında plazmaya salınan bir diüretik peptitdir. Kalp yetmezliği şikayetleri bulunan ve ekokardiografi'sinde ejeksiyon fraksiyonu %50'nin altında olan hastalarda serum proBNP düzeyleri kalp yetmezliği bulunmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksektir. Biz bu çalışmayla odaklanmış kardiyak USG'nin kalp yetmezliği tanısındaki yerini ve erken tanıdaki etkinliğini tespit etmek, serum proBNP düzeyleri ve diğer tanı yöntemleriyle tanıdaki etkinliğinin kıyaslanması ve kalp yetmezliği hastalarının acil serviste erken tanı almasının sağlanıp acilde kalış sürelerini azaltmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, ileriye dönük bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 2018 - 30 Haziran 2020 yılları arasında gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve ESC 2016 kılavuzuna göre kalp yetmezliği tanısı alan 18 yaş ve üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların sınıflandırılması için ESC 2016 kılavuzundaki sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna göre kalp yetmezliği sınıflaması kullanıldı. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, hayati bulguları ve tıbbi özgeçmişlerinin yanı sıra, başvuru şikayetleri, laboratuar bulguları, EKO ve USG bulguları ve EKG ve grafilere ait veriler toplanarak önceden hazırlanan çalışma kayıt formuna kaydedildi. Araştırma verileri "IBM SPSS for Windows 22.0" programı aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 38 hasta alındı. Araştırmada değerlendirilen hastaların ortalama yaşları 70,34±8,67 yıl, hastaların 26'sı (%68,4) erkek, 12'si kadındı (%31,6). Hastaların % 97'ünde (n=37) kronik ilaç kullanımı vardı.Hastaların acil servise en sık başvuru şikayeti %71,1 (n=27) ile nefes darlığıydı. Hastalarda en çok görülen fizik muayene bulgusu %92,1 (n=35) akciğerlerde raldi. Çalışmaya dahil edilen hastaların proBNP değerleri ve EKO bulguları arasındaki korelasyon ilişkisi incelendiğinde, ejeksiyon fraksiyonu ve proBNP değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı derecede negatif ilişki (r=-0,342, p=0,035) olduğu bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastaların VKİ değerlerine göre EKO bulguları karşılaştırıldığında aralarında, VKİ ve VCİ çapının aralarında istatistiksel açıdan anlamlı derecede pozitif ilişki (r=0,324, p=0,047) olduğu bulundu. VCİ çapı ve kollaps oranları ile proBNP değerleri arasında istatiksel anlamlı bir ilişki bulunmadığı (p=0,581; p=0,823) fakat KY ile birlikte kronik böbrek hastalığı veya Astım /KOAH tanıları bulunan hastalarda istatiksel anlamlı düzeyde VCİ kollaps oranlarının < %50 olduğu görüldü (p=0,012 ; p=0,024). Ayrıca daha önceden kalp kapak hastalığı olanlarda olmayanlara göre istaitksel anlamlı düzeyde daha fazla sağ ventrikül dilatasyonu görüldüğü saptandı (p=0,026). Hastaların EKG bulguları incelendiğinde, EKG'de ST değişimi olan hastalarda olmayanlara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde proBNP yüksekliği olduğu (p=0,018), EKG'si normal sinüs ritminde olan hastalarda olmayan hastalara göre proBNP değerlerinin istatiksel anlamlı düzeyde daha düşük olduğu (p=0,048) bulundu. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda kalp yetmezliği hastalarının acil servistei tanılarında EKO ve serum proBNP düzeylerinin etkinliği ve korelasyonu incenlendi. serum proBNP düzeyleriyle EF ölçümleri arasında istatiksel anlamlı negatif korelasyon olduğu bulundu. Ayrıca daha önceden kalp kapak hastalığı olanlarda olmayanlara göre istaitksel anlamlı düzeyde daha fazla sağ ventrikül dilatasyonu görüldüğü saptandı. EKG'de ST değişimi olan hastalarda olmayanlara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde proBNP yüksekliği olduğu ,EKG'si normal sinüs ritminde olan hastalarda ise diğer hastalara göre proBNP değerlerinin istatiksel anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulundu.Ayrıca kalp yetmezliği hastalarında eşlik eden Astım/KOAH veya KBH varlığında VÇİ çap ve kollaps oranları ile serum proBNP düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki olduğu görüldü. Daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla EKO bulguları ve serum proBNP düzeylerinin acil serviste kalp yetmezliği tanısında kullanımı aralarındaki korelasyon ilişkilerine daha net veriler ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: Ekokardiyografi, EKO, ultrasonografi, proBNP, kalp yetmezliği, vena cava inferior, odaklanmış kardiyak ultrasonugrafi, acil tıp
Acil servise iş kazası ile başvuran; gündüz vardiyası çalışanlarında gün içi uykululuk durumu ve depresyon durumunun epworth gün içi uykululuk skalası ve beck depresyon ölçeği ile değerlendirilmesi
Arka plan-hedef: Gelişen sanayileşme ve endüstri ile birlikte, artan iş kazaları oranı sadece ekonomik kayıplara değil ciddi bir mortalite ve morbiditeye de neden olmaktadır.Yaptığımız çalışmada hastanemize gündüz vardiyasında iş kazası geçirerek başvuran hastalar değerlendirilmiştir.Hastaların demografik bilgileri ile birlikte ; Beck Depresyon ölçeği ile depresyon durumları ve Epworth Gün İçi Uykululuk Ölçeğiyle gün içi uykululuk durumları değerlendirilmiş ve aralarındaki ilişki incelenmiştir. Gereç-yöntem: Çalışma 01.12.2019-01.03.2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Acil Servisine iş kazası ile doğrudan başvuran hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. 18 yaş üzeri, gündüz vardiyasında iş kazası geçiren 181 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.Veriler hastalar ile yüz yüze konuşarak prospektif olarak elde edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 33,72 ± 9,589 (18 - 58).Olguların büyük çoğunluğu %82.3 gibi bir değerle erkek cinsiyet olup ; %17.7 kadındı. Araştırmaya alınan 181 işçinin mevcut mesleklerinde çalışma yılı ortalaması 11,20±8,273 (1-38) olarak tespit edilmiştir.Katılımcıların gün içi uykululuk verileri değerlendirildiğinde, katılımcıların %47'sinde artmış ama ılımlı gün içi uykululuk, %31.5'inde normal gün içi uykululuk, %13.3'ünde artmış orta derecede uykululuk ve % 7.7'sinde şiddetli gün içi uykululuk tespit edilmiştir. Araştırmaya katılanların demografik özellikleri,eğitim durumu ve çalışma yılları ile gün içi uykuluk düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Araştırma kapsamına alınan katılımcıların Beck Depresyon Ölçeği toplam puan ortalama değeri 21,83±7,075 (min.9 –max. 40) olarak tespit edilmiştir. Katılımcıların Beck Depresyon ölçeği skoru değerlendirildiğinde, ortalama skor orta dereceli depresif durum ile uyumlu tespit edilmiştir. Araştırmaya katılanların eğitim durumu ile Beck Depresyon Ölçeği skorları arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Araştırmaya katılanların cinsiyete göre Beck Depresyon Ölçeğinden elde edilen sıra ortalamaları arasındaki farkın hangi gruplar arasında olduğunu belirlemek için yapılan t Testi sonuçları incelendiğinde; kadınların ortalamasının erkeklerden yüksek olduğu ve cinsiyetler arasında istatistiksel olarak önemli fark olduğu saptanmıştır Katılımcıların Epworth Gün İçi Uykululuk Ölçeği ile Beck Depresyon Ölçeği puanları arasında orta kuvvette, pozitif yönde istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Sonuç: Cinsiyetin, yaşın ve çalışma yılının depresyon puanını artırdığı, kadınların, meslek yaşamında uzun yıllar geçirenlerin ve gençlere nazaran daha ileri yaş grubunun daha depresif eğilimli oldukları görülmüştür.Çalışmaya katılanların %47'sinde tespit edilen artmış gün içi uykuluk durumu da düşünüldüğünde, gündüz uyku hali ve depresyon, endişe, kaygı gibi faktörlerin azaltılarak iş kazalarının ve iş kazalarına bağlı kayıpların azaltılması planlanmalıdır.
Yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hastalarda sağ kalp disfonksiyonu ve NT-proBNP düzeyinin sağkalımla ilişkisi
Amaç: Pulmoneremboli şiddet indeksi (PESI) pulmoner tromboemboli (PTE) hastalarında prognoz tahmininde kullanılmaktadır. Skorlamada kullanılan maddelerden biri olan 'öyküde kanser tanısı olmak', bilinç bozukluğuna sahip olmaktan sonra en yüksek puanı alan bileşendir ve prognoz açısından kötü prognoz puanına ulaşacak şekilde hastanın skorlamasını etkilemektedir. Buradan yola çıkarak; PTE tanısı alan kanser hastalarında klinik bulgular, EKG, EKO (sağ ventrikül fonksiyonları açısından), laktat, kan gazı, troponin, d-dimer ve NT-proBNP düzeylerinin prognoza etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Bu çalışmanın amacı kanser hastalarında PESI skorunun prognostik değeri ile klinik ve laboratuvar belirteçlerini karşılaştırmak ve PESI için kanser hastalarına özel ek skorlama tanımlayabilmektir. Materyal ve Metod: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Ocak 2019 - 30 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve yeni PTE tanısı alan tüm kanser tanılı 18 yaşından büyük hastalardan, çalışmaya katılmaya yazılı onam verenler dahil edildi. Hastalardan rutin testlere (hemogram, troponin T dahil biyokimya, kangazı) ek olarak, tanı aşamasında istenmediyse d-dimer, laktat ve NT-proBNP ölçümleri yapıldı. Hastaların demografik verileri ve laboratuar bulguları, elektrokardiyografi (EKG) ve ekokardiografileri (EKO), aldıkları tedavi, yatış durumu, yatış süresi ve acil serviste geçen ilk 1 saat, 24. saat, 1. ay ve 1-3. ay mortaliteleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 53 yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hasta alındı. Hastaların 28'i erkek (% 52,8) idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 62,80±12,89 yıl, (n= 16), % 30,2'sinin 70 ila 79 yaş arasında olduğu belirlendi. Hastalardan 13'ü (% 24,5) eksitus oldu. Eksitus olan hastalardan 3'ü (% 23,0) ilk 24 saatte, 7'si (% 53,9) 1. ay, 3'ü (% 23,1) ise 1-3. ay içerisinde eksitus oldu. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş grupları (p=0,259) ve yaş ortalamaları (p=0,052) ile mortalite bulguları arasındaki farklılıklar istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Çalışmadaki hastaların en sık (n=21, % 39.6) akciğer kanseri tanılı olduğu görüldü. Otuzüç (% 62,3) hastada kalp yetmezliği, 25 (% 47,2) hastada kronik akciğer hastalığı, 47 (% 88,7) hastada ise bilinç bozukluğu mevcuttu. Hastaların 31'inde (% 58,5) nabız 110/dakika üzerinde, 40'ında (% 75,5) sistolik kan basıncı 100 mmHg'nin altında, 31'inde (% 58,5) solunum sayısı 30/dakikanın üzerinde ve 34'ünde (% 64,2) oksijen satürasyonunun ise % 90'ın altında olduğu saptandı. Çalışmaya dahil edilen 53 hastanın PESI risk sınıflamasına göre dağılımları incelendiğinede; 8 hastanın (% 15,1) sınıf 2, 23 hastanın (% 43,4) sınıf 3, 12 hastanın (% 22,6) sınıf 4, 10 hastanın (% 18,9) ise sınıf 5 de yüksek riskli gurupda yer aldığı bulunmuştur. D-dimer için hesaplanan cut-off değeri 24,28 pg/dl, sensivitesi % 76,92, spesifitesi % 82,5 ve AUC değeri 0,764 olup, D-dimer değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,003). Kan ph değeri için hesaplanan cut-off değeri 7,3, sensivitesi % 69,23, spesifitesi % 85,0 ve AUC değeri 0,758 olup, kan pH değerinin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu tespit edildi (p=0,004). Laktatın cut-off değeri 3 mmol/l, sensitivitesi % 46,15, spesitivesi 77,5, (p=0,242), AUC değeri 0.615 bulundu. Çalışmamızda artmış laktat düzeyinin yani 3 ve üzerinde olmasının ölüm oranını artırdığı ancak bunun istatistiksel anlamlı olmadığ bulundu. TroponinT'nin cut-off değeri 47,49, sensitivitesi % 69,23, spesitivitesi % 68,42 AUC değeri 0,638 (p=0,140) ile istatistiksel olarak mortaliteyi ayırt etmede anlamlı bulunmadı. Nt-proBNP için hesaplanan cut-off değeri > 1340 pg/dl, sensivitesi 92,31, spesifitesi 70,0 ve AUC değeri 0,723 olup, Nt-pro BNP değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,002). Hastaların EKG'leri incelendiğinde % 8'inin normokardik sinüs, % 16'sının sinüs taşikardisi, % 14'ünün s1q3t3, % 4'ünün sağ dal bloğu, % 4'ünün yüksek hızlı atrial fibrilasyon, % 7'sinin de T negatifliği olduğu görüldü. Hastaların % 20'sinin taşikardik olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: PESI'ye göre yüksek riskli gurupta yeralan hastaların D-dimeri 24,28 pg/dl üzerinde ise '1 puan', kan pH değeri 7,3 ve altı olanlara '1 puan', Nt-proBNP değeri 1340 pg/dl üzeri görülenlere '1 puan' EKO'da sağ ventrikül disfonksiyonu olanlara '1 puan' atanarak yeni bir mortalite hesaplandı. Bu hesaplamaya mPESI adı verildi. Hastaların toplam sağkalım oranı ile gruplar arasındaki farklılıkları incelendiğinde; mPESI puanı 2 ve altında olan hastaların, 3 ve üzerinde olan hastalara göre ortalama toplam sağkalım oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı yüksek olduğu bulundu (p<0,05). mPESI 2 ve altında olan hastaların 1 aylık sağkalım oranları % 97,3, 3 aylık sağkalım oranları % 97,3 olarak bulunurken, mPESI puanı 3 ve üzerinde olan hastalarda 1 aylık sağkalım oranı % 33,3, 1-3 aylık sağkalım oranı ise % 16,7 olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Kanser, Pulmoner tromboemboli, PESI, mPESI, Sağ kalp yetmezliği, D-dimer, NT-proBNP, Laktat, Troponin, Kan gazı, pH
Acil serviste hızlı seri entübasyon yapılan hastalarda postentübasyon doğrulama ve hemodinamik cevabın değerlendirilmesi
Amaç: Günümüzde, acil servislere çok sayıda kritik hasta başvurmakta olup, hastaların ilk değerlendirmesinde havayolu güvenliğini sağlamak önceliğimizdir. Yetersiz oksijenasyon ve ventilasyonu olan birçok hastaya acil servislerde acil tıp hekimleri tarafından endotrakeal entübasyon prosedürleri uygulanmaktadır. Endotrakeal entübasyon uygulamasını yaparken, hastaya sniffing pozisyonu verilmesinin, işlemi kolaylaştırabileceği bildirilmiştir. Endotrakeal entübasyonda indüksiyon ajanı olarak midazolam, diazepam, ketamin, propofol vs gibi birçok ilaç kullanılmaktadır. Bu ilaçların hipotansiyon, apne, bradikardi gibi birçok komplikasyonları mevcuttur. Ayrıca endotrakeal entübasyon işleminin de çeşitli komplikasyonları mevcuttur. Bu komplikasyonlar diş hasarı ve basit aritmilerden başlayıp, özefageal entübasyon sonrası aspirasyon, hatta kardiyak arreste kadar giden ciddi komplikasyonlar olarak görülmektedir. Bu komplikasyonları en aza indirmek için endotrakeal entübasyonun erken doğrulanması ve hastanın postentübasyon hemodinamik cevabının değerlendirilmesi gerekmektedir. Günümüzde endotrakeal entübasyon doğrulanmasında kabul görmüş yöntemlerin dışında yeni bir yöntem olarak yatakbaşı transtrakeal ultrasonografi de acil servislerde ve yoğun bakımlarda kullanılmaya başlanmıştır. Biz bu çalışmada, acil serviste entübasyon gerçekleştirilen hastalarda, hastaya verilen sniffing pozisyonunun başarısını, entübasyon yerinin en kısa zamanda doğrulanmasında yatakbaşı transtrakeal ultrasonografinin yerini ve hızlı seri entübasyonda kullanılan ilaçların ve prosedürlerin hemodinamik cevaba etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, prospektif bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı ile 8 Mart 2019 - 30 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve endotrakeal entübasyon işlemi uygulanan 18 yaş ve üzeri 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Acil servise daha önceden entübe edilmiş olarak getirilen hastalar ve 18 yaşından küçük hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların sosyodemografik verileri, hayati bulguları, laboratuvar bulguları, çalışma parametre ve işlem verileri ve işlemi gerçekleştiren araştırma görevlileriyle ilgili veriler daha önceden hazırlanan çalışma föyüne kaydedildi. Araştırma verileri "SPSS for Windows 23.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 50 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalaması 67,1±16,92 yıl ve hastaların % 56,0'ı (n=28) erkekti. Çalışmada en sık endotrakeal entübasyon sebepleri % 62,0 ile GKS düşüklüğü ve % 60,0 ile hipoksik solunum yetmezliği bulunması idi. Hastaların acil servise en sık başvuru sebebi % 48,0 ile nefes darlığıydı. Hasta grupları arasında sosyodemografik veriler açısından istatiksel anlamlı farklılık yoktu. Çalışmaya dahil edilen olgularda hekimlerin entübasyon doğrulama sürelerinin ortalama 22,34±41,96 sn olduğu saptandı. Çalışmaya alınan olgularda entübasyon öncesi sniffing pozisyonu verilip verilmemesinin, entübasyon deneme sayısı ve başarılı entübasyon süresi üzerinde istatiksel açıdan anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü (p:0,621; p:0,858). İndüksiyon ajanı olarak "Midazolam + Fentanil" kullanılan hastalarda sistolik tansiyon (p<0,001) ve diastolik tansiyon (p=0,002) değerleri entübasyon sonrasında entübasyon öncesine göre istatiksel anlamlı oranda daha düşük bulundu (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda, indüksiyon ajanı olarak kullanılan "Midazolam+Fentanil" kombinasyonun, diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde sistolik ve diastolik kan basıncını düşürdüğü görülmüştür. Ayrıca hastalara entübasyon öncesinde Sniffing pozsiyonu verilip verilmemesinin entübasyon başarısı ve entübasyon deneme sayısına etkisinin olmayabileceği tespit edilmiştir. Hekimlerin kıdem yılı arttıkça, transtrakeal USG ile beraber birden çok doğrulama metodunu kullandığı görülmüş ve transtrakeal USG doğrulama süresinin kısalığının, hastaların sonlanımını iyileştireceği kanısına varılmıştır. Fakat daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla, transtrakeal USG tekniğinin endotrakeal entübasyonun doğrulanmasındaki etkinliği ve kullanılan indüksiyon ajanlarının hemodinamik cevaba etkileri daha net ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: HSE, entübasyon, indüksiyon, hızlı seri entübasyon, ultrasonografi, transtrakeal USG
Platelet variability index'in serebrovasküler olaylardaki tanısal değerinin değerlendirilmesi ve önemi
Arka Plan-Hedef: İnme, herhangi bir neden olmaksızın ani gelişip, fokal veya generalize serebral disfonksiyonla karşımıza çıkan, geçici ya da kalıcı olabilen bazen de mortalite ile seyreden vasküler nedenli klinik tablodur. Akut inmeye bağlı mortalite ve morbidite oranları yüksek olduğundan bu hastaların erken mortalite ve prognoz öngörüsünü yapmak önemlidir. Çalışmamızda kolay erişilebilir bir laboratuvar tetkiki olan tam kan sayımı parametrelerinden , MPV ve PLT değerleri ile MPV/PLT oranına bakarak, hastaların servis ,yoğun bakım yatışı ya da taburculuk durumları arasında bir ilişki olup olmadıgı,kan basıncı değerleri ile MPV/PLT oranları arasında ilişki olup olmadığı, 65 yaş üstü ve 65 yaş altı yaş gruplarında bu oranın hangi yönde etkilendiği değerlendirilmiştir.Ayrıca hastaların başvuru anındaki triaj kodu ile MPV,PLT,MPV/PLT değerleri arasında ilişki olup olmadığı değerlendirilmiştir. Gereç-Yöntem: 01.11.2019-01.09.2020 tarih aralığında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil servisine başvurup, yapılan tetkikler neticesinde non-travmatik serebrovasküler kanama ve iskemik inme tanısı alan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların demografik özelliklerine bakıldığında; çalışma grubunu 116 erkek (%58) 84 kadın hasta oluşturmaktaydı. Katılımcıların yaş ortalaması 68,14 tespit edilmiştir. Çalışmaya katılan 200 kişi değerlendirildiğinde 178 hasta iskemik inme (%89) 22 hasta hemorajik inme(%11) tanısı almıştır. Hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır(p<0.05). Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınçları değerlendirildiğinde; MPV/PLT ile sistolik kan basıncı değerleri arasında korelasyon bulunmuştur, istatistiki açıdan anlamlıdır (p< 0.05). Hastaların yoğun bakım, servis yatışı ya da taburcu olması ile MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde istatiksel açıdan anlamlı bir fark bulunamamıştır. Hastaların cinsiyeti ile hastaların PLT-MPV ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir (p>0.05). 65 yaş üstü hasta grupları ve 65 yaş altı hasta grupları arasındaki MPV-PLT ve MPV/PLT değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). İskemik ve Hemorojik İnme gruplarında MPV, PLT ve MPV/PLT oranların değerlendirildiğinde, her iki grup arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Triaj kodları da benzer şekilde değerlendirildiğinde; triaj kodları ve MPV/PLT değerleri arasında ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda iskemik inme ya da hemorajik inme ile acil servise başvuran hastaların MPV, PLT ve MPV/PLT değerleri ile hastaların demografik özellikleri, triaj kodu, sonlanımı, hastaların vital parametreleri ve GKS skorları arasındaki ilişki değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda hastaların sistolik kan basıncı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Ayrıca hastaların yaşı ve MPV/PLT oranları arasında korelasyon bulunmuştur. Hastaların başvuru anındaki triaj kodu ve GKS skorları ile MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Hastaların sonlanımı ile hastaların MPV/PLT oranları arasında istatiksel açıdan anlamlı ilişki bulunamamıştır. İskemik ve Hemorajik inme gruplarında, MPV/PLT oranları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler:Ortalama Trombosit Hacmi, Platelet, İskemik İnme, Hemorajik İnme
Acil servise başvuran metil alkol zehirlenmelerinin 5 yıllık retrospektif analizi
Amaç: Çalışmamız kapsamında, son 5 yıl içerisinde kliniğimize başvuran metil alkol zehirlenmesi vakalarını analiz etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz bilgi yönetim sistemini ve arşiv dosyalarını kullanarak son 5 sene içerisinde kliniğimize başvuran vakaların özgeçmişlerini, vital bulgularını, klinik özelliklerini ve laboratuvar bulgularını kaydettik. Bulgular: Çalışma kapsamında 72 vakanın bilgileri değerlendirilmiştir. Metil alkol zehirlenmesinden etkilenen vakaların büyük çoğunluğunu erkek cinsiyettekiler oluşturmaktadır. Ortalama yaş 51 civarında tespit edilmiştir. Vakaların 13'ü psikotrop ilaç kullanmakta idi. 4 vakanın hipertansiyon ve 4 vakanın diyabetes mellitüs tanısı mevcut idi. Vakanın özgeçmiş bilgileri ile prognozu açısından anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Dış merkezden sevk edilen vakalara göre direkt olarak kliniğimize başvuran hastaların ölüm oranları anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Hayatını kaybeden vakaların daha hipotansif olduğu ve satürasyonlarının daha düşük olduğu gözlenmiştir. Sıvı replasman tedavisi dışında en çok uygulanan tedavi yöntemi hemodiyaliz olup; hemodiyaliz ve folik asit tedavisi uygulanan vakalarda ölüm oranının daha az olduğu görülmüştür. 48 vakada göz bulgusu mevcudiyeti tespit edilmiştir ve göz bulgusu mevcudiyeti ile laboratuvar bulguları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. Sonuç: Metanol zehirlenme vakalarında hızlı tanı ve tedavi oldukça önemlidir. Vakanın vital bulguları, laboratuvar bulguları ve uygulanan tedavi yöntemleri prognoz açısından özellikle önemli görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Alkol, Metanol, Toksik, Zehirlenme
Acil servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Acil servise başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastaların tanı, takip ve yatış sürecinde nelere dikkat edilmeli, hangi hastalardan kültür alınırsa bu hastaların tekrarlı başvurusu, uzun süren yatışları ve komplikasyonlarının önüne geçilir sorularına cevap aramayı, YDE'nin Acil Serviste yönetimiyle ilgili ek önerilerde bulunmayı amaçlamaktayız. Materyal ve Metot: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Aralık 2019-31 Temmuz 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve Yumuşak Doku Enfeksiyonu tanısı alan hastalardan çalışmaya katılmaya yazılı onam veren 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel olmayan Klinik Çalışmalar Etik Kurulundan onaya ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastalardan başvuru anında tanı-takip-yönetim-yatış kararı için rutin tetkiklerin (biyokimya, hemogram ve sedimentasyon) yanı sıra alınacak olan kan örneklerinde CRP ve sedimentasyon bakıldı. Hastaya ait genel risk faktörleri ve YDE'ye ait risk faktörleri, son 1 ay içinde kullandıkları antibiyotikler, son 3 ayda Acil Servise başvuru sayıları, öykülerinde travma, cerrahi ya da hayvan ısırığının olup olmadığı sorgulandı. Hastalardan acilde kültür alınamadığı için yattıkları klinikte ya da takip edildikleri polikliniklerde gerek görülen hastaların kültürü alındı. YDE olan tırnaktan nativ yapıldı sonuçlar kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen YDE tanılı 60 hastanın 45'inin erkek (% 75), 15'inin kadın (% 25) olup yaş ortalamaları 58,03±17,28 iken, % 23,3 (n=14)'ünün 61 ila 70 yaş aralığında olduğu belirlendi. Hastaların tanıları incelendiğinde 60 hastanın 18'i apse,13'üselülit, 13'ü diyabetik ayak, beşi mantar, dörtü erizipel, ikisi dekübit yarası, ikisi karbonkül ve birer tane bülloz pemfigoid, greft rejeksiyonu, nekrotizan fasiyit tanısı aldılar. Tanı grupları ile yaş bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi(p>0,05). Çalışmamıza dahil edilen hastaların 46 (% 76,7)'sının ek hastalık vardı. Hastaların 30 (% 50)'unda DM, 22 (% 36,7)'sinde HT bulgusuna rastlanırken, 10 (% 16,7) hastada KAH hastalık öyküsü olduğu tespit edildi. 65 yaş üzerinde olan hastalarda ek hastalık (p=0,025) ve HT (p=0,022) görülme sıklığı, 65 yaş ve altında olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gözlendi Çalışmamızda yer alan hastaların 11 (% 18,3) yatırıldığı, yatışı olan hastalardan bir (% 9,1)'inin Endokrinoloji, dört (% 36,4)'ünde Enfeksiyon hastalıkları, iki (% 18,1)'sinin Genel Cerrahi, dört (% 36,4)'ünün Ortopedi servisinde yattıkları gözlendi. Hastaların 17 (% 28,3)'sinde geçmiş hastalık öyküsü olduğu saptanırken, 15 (% 88,2)'ünde travma varlığı, birer hastada ise cerrahi (% 5,9), hayvan ısırığı (% 5,9) bulguları tespit edildi. Çalışmamıza dahil edilen hastalardan 37 (% 61,7)'sinden kan kültürü, 33 (% 55,0)'ünden ise yara kültürü alındı. Kan kültürü alınan hastalardan 29 (% 78,4)'unda üreme olmadı. Üç (% 8,1) hastada MRSA, 2 (% 5,4) hastada Staf. epidermis, birer hastada E.coli (% 2,7), gram pozitif koklar (% 2,7) ve S.aureus (% 2,7) üredi. Yara kültürü alınan hastalardan 10 (% 30,3)'unda üreme gözlenmezken, yedi (% 21,4) hastada MRSA, İkişer hastada ESBL-E.Coli (% 6,1), Morgonella-Morganii (% 6,1) ve S. Epidermidis (% 6,1), Birer hastada ise C. Albicans (% 3,0), Enterecoc (% 3,0), Enterecoccus Faecalis (% 3,0), Enterecoccus-acinetobacter (% 3,0), ESBL-Klebsiella (% 3,0), S.aureus (% 3,0), S. Hominis (% 3,0), S.aureus (% 3,0), Strep.agalactia (% 3,0) ve VRE üremesi oldu. Hastaların kan kültürü değişkeni ile yaş bulguları arasındaki farklılıklar anlamlı bulunmazken (p>0,05), yara kültürü alınan hastaların yaş ortalamaları, yara kültürü alınmayan hastalara göre anlamlı düşük bulundu (p<0,05). Çalışma hastalarından 40 (% 66,7)'ına nativ yapılmazken, nativ yapılan hastaların 11 (% 55,0)'inde negatif, 9 (% 45,0) ise pozitiflik saptandı. Kadın hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,421) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,283), yatış varlığı (p=0,847) ve öykü varlığının (p=0,620) görülme sıklıkları yüksek ancak farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05). Altmış beş yaş üzerinde olan hastalarda nativ negatif ve pozitif olmasına göre görülme sıklıklarının yüksek(p=0,482), son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,665), yatış (p=0,785) ve öykü varlığının (p=0,293)bulgularının görülme sıklarının ise düşük olduğu ancak istatistiksel anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05).Kan kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının pozitif (p=0,313) ve öykü varlığı (p=0,382) görülme sıklıklarının düşük olduğu gözlenirken, son 1 ayda antibiyotik kullanımı (p=0,518) ve yatış varlığının görülme sıklıkları yüksek olmasına karşın, elde edilen farkın anlamlı olmadığı saptandı (p>0,05).Yara kültürü alınan hastalarda nativ bulgularının negatif ve pozitif olmasına göre karşılaştırıldığında (p=0,406), yatış (p=0,524) ve öykü varlığının (p=0,127) görülme sıklığının yüksek, son 1 ayda antibiyotik kullanımlarının (p=0,852) görülme sıklarının ise düşük olduğu gözlenmesine karşın, elde edilen farklılık anlamlı bulunmadı (p>0,05).Kan ve yara kültürü varlığı ile son 3 ayda acile başvuru sıklıkları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Kan ve yara kültürü alınan hastalarda laboratuar değerlerindeki farklılıkların istatistiksel anlamlı olmadığı görüldü. Hastaların Acil Servise başvurularında son 1 ayda antibiyotik kullanımları sorğulandı. Antibiyotik kullanımları incelendiğinde; 28 (% 75,6)'inde amoksisilik-klavulanik asit, ikişer hastada Meropem-linozolid (% 5,4) ve siprofloksasin- amoksisilik-klavulanik asit (% 5,4), birer hastada ise ertopenem (% 2,7), rifampisin (% 2,7), sefalosporin (% 2,7), tazocin (% 2,7) ve tigesiklin (% 2,7) kullandıkları gözlendi. Yatırılan hastaların son üç ayda Acile Servise başvuru sayısı 2 ve üzeri olma sıklığı anlamlı yüksek bulunurken (p=0,014), son bir ayda antibiyotik kullanım varlığı yüksek ancak anlamlı bulunamadı (p>0,05) Hastalarda ek hastalık varlığı tekil ve ikiden fazla olanlarda yatış varlığı daha sık gözlenmesine karşın elde edilen fark anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastaların labaratuvar bulgularında yatış varlığı olan hastalarda WBC, CRP düşükken, sedimentasyon bulguları daha yüksek bulundu (p<0,001). Tartışma ve Sonuç: Literatürde yumuşak doku enfeksiyonu tanılarında en sık görülen bakterilerle bizim kültürde ürettiklerimiz arasında farklılıklar tespit ettik. Aramızdaki bu farklılıkların, hastanemizde hastalara ampirik tedavi başlanıp bu tedavilere yanıt vermeyen, komplike enfeksiyon gelişen hastalardan kültür alınmasına ve buna bağlı antibiyotiklere dirençli bakterilerin üremesine bağlıyoruz. Antibiyotik tedavisine yanıt vermeyen hastaların buna bağlı çoklu Acil Servis başvuruları oluyor. Buradan yola çıkarak Acil Servise başvuran yumuşak doku enfeksiyonlarını ayrıntılı değerlendirip ateş, beyaz küre yüksekliği, eşlik eden ek hastalığı olan hastalardan, doğru antibiyotik seçimi ve hastanın komplike yumuşak doku enfeksiyonuna gidişini, tekrarlı Acil Servise başvurusunu engellemek, uzun süren hastane yatışlarının önüne geçmek için yara ve kan kültürleri Acil Serviste alınmasının, hastaların bu kültür sonuçları ile gerekirse Ayaktan Parenteral Antibiyotik Tedavisi (APAT) planlanması için Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine yönlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Yumuşak Doku Enfeksiyonu, yara kültürü, kan kültürü, Risk faktörleri, Acil Servis, Tedavi.
Gebelik ve postpartum dönemde akut kritik şikayetle acil servise başvuran hastaların prospektif analizi
Gebelik ve Postpartum Dönemde Akut Kritik Şikayetle Acil Servise Başvuran Hastaların Prospektif Analizi Amaç: Çalışmamız kapsamında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine kritik şikayetle başvuran gebelerin demografik ve klinik bilgilerini derlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda Mart 2020 – Aralık 2020 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan onay alınarak prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya, kliniğimize akut kritik şikayetlerle başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden 74 gebe dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında veriler, hastalardan anamnez alınarak, ilgili bölümlere yapılan konsültasyon notları değerlendirilerek, Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) tanı kodları incelenerek ve laboratuvar sonuçları kaydedilerek elde edilmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda 74 gebenin verileri derlenmiştir. Gebelerin ortalama yaşı 30,4 yıl olarak saptanmıştır. Gebelerin özgeçmişine bakıldığında toplam 9 gebede hipertansiyon, astım ve epilepsi hastalıkları tespit edilmiştir. Kritik şikayetle başvuran gebeler arasında en büyük grubu 3. Trimester döneminde bulunan gebeler oluşturmaktadır. Başvuru sırasında ortalama gebelik haftası 30,8 olarak saptanmıştır. Gebelerin başvuru şikayetleri incelendiğinde en fazla şikayetin vajinal kanama (n=21, %28.4 ) olduğu görülmüştür. Gebelere mevcut başvuruları sırasında en fazla konulan tanı ise preeklampsi olmuştur (%23). Acil Servis başvurusu sırasında en fazla konsültasyon istenen klinik Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğidir. Gebelerin 70'i Kadın Hastalıkları ve Doğum servisine yatırılmıştır. Gebelerin 44'ü Acil Servis başvuru ve sonrasındaki yatış sürecinde doğum yapmıştır ve ortalama doğum haftası 33 olarak tespit edilmiştir. Doğan bebeklerin 6'sı ölü doğum, 15'i sağlıklı doğum olarak gerçeklemiş olup 23'ü Yenidoğan Yoğun Bakıma yatırılmıştır. Ölü doğan bebeklerin ortalama doğum haftası 25,35±6.18 olarak saptanmıştır. Gebelerden alınan hemogram ve biyokimya örneklerinin sonuçları ile bebeğin son durumu karşılaştırıldığında ölü doğum yapan gebelerin kan HCO3 değeri diğer gruplara göre anlamlı olarak daha düşük olarak bulunmuştur. (p<0.05) Beyaz küre değerinin ise ölü doğum yapan gebelerde, diğer gruplara göre anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda acil servise kritik şikayetle başvuran gebelerin, en sık başvuru nedeninin vajinal kanama olduğu tespit edilmiştir. Bebek ve anne sağlığı açısından bu hastalara hızlı kadın doğum konsültasyonu yapılmalıdır. Gebelerin yapılan rutin tetkiklerinin yanı sıra, özellikle venöz kan gazında, sodyum bikarbonat değerinin ölü doğum yapan anneler de anlamlı düşük bulunması, hekimler açısından uyarıcı bir parametre olarak düşünülebilir. Aynı zamanda ölü doğum yapan gebelerde saptanan venöz kan gazında sodyum bikarbonat düşüklüğü, ağır fetal distresin bir labaratuvar göstergesi olabilir mi sorusunu akla getirmektedir. Sonuç olarak, bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile elde edilecek veriler, bölgemizde sık görülen hastalık profilllerinin de belirlenerek anne ve bebek sağlığının iyileşmesine katkıda bulunacaktır. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Doğum, Epidemiyoloji, Gebelik, Kritik
Pulmoner emboli acil tanısında görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pulmoner emboli acil servislerde akla gelmediğinde ölümcül seyreden bir hastalık olup ve tanınmasına olanak sağlayan yöntemleri incelediğimiz çalışmamızda, pulmoner emboli tanısını hızlandırıp, ileride ölüm oranlarının azalması yönünde katkı sunmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu ileriye dönük ve kesitsel çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisinde 1 Şubat 2019-27 Şubat 2021 tarihleri arasında başvuran pulmoner emboli şüphesiyle tetkik edilen, 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Hastaların demografik verileri, özgeçmişleri, laboratuvar bulguları, elektrokardiyografi , akciğer grafisi bulguları, Wells skorları değerlendirildi. Hastaların tamamına odaklanmış kardiyak ultrasonografi ve venöz kompresyon ultrasonografisi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 60 hasta dahil edildi ve bu hastaların 38 (% 63,3)'inde pulmoner emboli saptandı. Hastalardan 32 (% 53,3)'si erkek, 28 (% 46,7)'i kadındı, 54 (% 90)'ünün kronik hastalığı vardı. 5 (% 8,3) hasta Wells skoruna göre düşük, 41 (% 68,3) hastanın orta, 14 (% 23,3) hastanın ise yüksek riske sahip olduğu gözlendi. Emboli varlığı olanlarda solunum sistemi hastalığı görülme sıklığı daha düşük bulundu (p=0,011). Odaklanmış kardiyak ultrasonografi bulgularında emboli varlığı olan hastalarda vena kava inferiyor volümünün normal olması daha yüksek (p<0,05), sağ ventrikül dilatasyonu görülmesi daha yüksek bulundu (p<0,001). Wells'e göre orta riskli olan emboli hastalarında sağ ventrikül dilatasyonu daha sık görüldü (p=0,003). Laktat düzeyinin pulmoner emboli tanısına katkısı olmadığı bulundu (p=0,247). Beyaz küre sayısı pulmoner emboli hastalarında anlamlı yüksek bulundu (p=0,037). Emboli varlığı olan hastalarda taburculuk oranları daha düşük olduğu gözlenirken (p=0,001), yoğun bakıma yatış sıklıklarının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,029). 3 hastada SARS-COV-2 hastalığı tanısı konuldu ve bu hastaların tamamında emboli tespit edildi. Sonuç: Acil servise solunum sıkıntısı, göğüs ağrısı gibi yakınmalarda başvuran hastalarda odaklanmış kardiyak ultrasonografide özellikle sağ ventrikül dilatasyonu saptanması, tek başına ya da Wells skoru ile birlikte değerlendiririldiğinde tanıya önemli katkı sunmaktadır, Yüksek D-dimer ve beyaz kan hücresi sayısı, atelektazi olmaması acil serviste pulmoner emboli tanısına yöneltme ve tanı konulmasında etkindir. Anahtar Kelimeler: FOCUS, Laktat, Pulmoner Emboli, Wells Skoru
Acil serviste değerlendirilen iyatrojenik pnömotoraks olgularının retrospektif analizi
Acil Serviste Değerlendirilen İyatrojenik Pnömotoraks Olgularının Retrospektif Analizi Amaç: Çalışmamızın amacı acil servise başvuran iyatrojenik pnömotorakslı olguları geriye dönük değerlendirerek, radyolojik görüntüleme yöntemlerinin tanı ve takipteki etkisi ile tedavi yöntemini seçmedeki rolünü belirlemek, iyatrojenik pnömotorakslı hastaların takipleri ve prognoz tahmininde yardımcı olmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 1 Haziran 2017 ile 1 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda iyatrojenik pnömotoraks tanısı alan hastaların radyolojik görüntüleri ve arşiv dosya verileri derlenerek gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 61 hasta alınmıştır. Hastaların ortalama yaşı 63,49±15,11 yıl olup, 51'i erkektir. En fazla gözlenen başvuru şikayeti nefes darlığı (n=49, % 80) olup, en fazla gözlenen fizik muayene bulgusu cilt altı amfizemi (n=20, % 32,8) olarak gözlenmiştir. İyatrojenik pnömotoraksa en fazla neden olan girişimsel işlemler transtorasik ince iğne aspirasyonu (n=41, % 67,2), tru-cut biyopsi (n=10, % 16,4) ve torasentez (n=5, % 8,2) olup, hastaların büyük bir kısmına direkt grafi (n=36, % 59) ile tanı konulmuştur. Pnömotoraksı olan 61 hastanın 33 (% 54)'ü akciğer kanseridir. Pnömotoraksa neden olan işlem bölgesi ile maliyet ve tanı-takipte uygulanan radyolojik görüntüleme kesit sayıları arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Ön sol bölgeden işlem yapılan hastaların maliyetleri daha yüksek saptanmıştır (p=0,035). Takipte hastaların büyük kısmı direkt grafi (n=48) ile izlenmiştir. Bilgisayarlı tomografi ile takip edilen hastaların maliyetleri ve hastane yatış süreleri daha yüksek bulunmuştur (p=0,034, p=0,049). İyatrojenik pnömotoraks gelişen hastaların 33 (% 54,1)'üne tüp torakostomi uygulanmıştır. Toraks tüpü uygulanan hastaların yatış süreleri uzun, maliyetlerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur (p=0,000). Hastaların 33 (% 54,1)'ünde %20'den daha az pnömotoraks alanı saptanmıştır ve toraks tüpü uygulanmayan hastaların (n=28, % 45,9) tamamı bu grup içerisinde yer almaktadır. Takip sonucunda sadece bir hasta, yoğun bakımda, pnömoni ve septik şok nedeniyle hayatını kaybetmiştir. İyatrojenik pnömotoraks gelişen hastaların ortalama maliyeti kişi başı 1070 TL olarak saptanmıştır. Pnömotoraks yüzdesi arttıkça toplam maliyetin ve yatış gün sayısının arttığı bulunmuştur (sırasıyla p=0,000, p=0,003). Sonuç: Çalışma sonucunda elde ettiğimiz bilgiler ışığında iyatrojenik pnömotoraks gelişmesi; yatış sürelerini uzatan, hasta maliyetlerini artıran, ek görüntüleme ihtiyacını artıran tıbbi bir durumdur. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, İyatrojenik Pnömotoraks, Maliyet, Radyolojik görüntüleme
Toraks travması ile başvuran hastalarda perfüzyon indeksinin rolü
Amaç: Bu çalışmada acil servise toraks travması nedeniyle başvuran olgularda başvuru anında ölçülen perfüzyon indeksi (PI) değerinin, prognoza etkisinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Manisa Celal Bayar Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine toraks travması ile başvuran ve başvuru anında PI değeri kaydedilen 18 yaş üzeri 150 olguda yapıldı. PI değerine ek olarak olguların Glaskow Koma Skalası (GKS), Injury Severity Score (ISS) ve Revize Travma Skoru (RTS) ve klinik özellikleri kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların %78'i erkekti ve yaş ortalaması 44,74 ± 17,66 yıldı. Vakaların %12,7'si entübe edildi, %22'si taburcu edildi, %26,7'si servise yatırıldı, %50'si yoğun bakım ünitesi (YBÜ)'ne yatırıldı ve %1,3'ü ex oldu. Periferik PI değerininin (ODDS oranı 0,112 kat) ve ISS skorunun (ODDS oranı 2,077 kat) diğer değişkenlerden bağımsız olarak YBÜ'ye yatış ve mortaliteyi belirlemede istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Toraks travması ile başvuran hastalarda PI ölçümü diğer tarama testleri ile kıyaslandığında, geliş PI düzeyinin 0,95 kesim noktası için YBÜ'ye yatış ve mortaliteyi öngörmek açısından %83,6 sensitif, %81,8 spesifik olduğu saptandı. Başvuru PI değerinin; klinik skorlarla (GKS, RTS, ISS), nabız, solunum sayısı, sistolik kan basıncı ve SPO2 değerleri ile anlamlı düzeyde korelasyon ilişkisi gösterdiği belirlendi. Sonuç: Acil servise toraks travması ile başvuran olgularda başvuru anında değerlendirilen PI ve ISS değerlerinin diğer parametrelerden bağımsız olarak prognoz ile ilişkili olduğu saptanmıştır. PI noninvaziv, uygulaması kolay, hızlı ve tekrarlanabilir bir test olduğundan, acil tedavi veya müdahale gerektirebilecek toraks travmalı olgularda prognozu belirlemede kullanılacak bir parametre olarak umut vericidir.
Platelet/lenfosit oranı ve nötrofil/lenfosit oranı akut batında belirleyici mi?
Arka Plan-Hedef: Akut karın; ani gelişen, cerrahi girişim gerektirebilecek non-travmatik bir durumdur. Akut karın ağrısına sebep olan hastalıkların morbidite ve mortalitesi yüksek olduğundan hastaların erken tanı koyularak tedavisinin mümkün olan en kısa sürede başlanması önemlidir. Çalışmamızda kolay erişilebilir bir laboratuvar tetkiki olan tam kan sayımı parametrelerinden nötrofil/lenfosit (NLO) ve platelet/lenfosit (PLO) oranları değerlendirilmiştir. NLO ve PLO değerlerinin akut karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalardaki taburculuk servis ve yoğun bakım yatışlarını belirlemedeki gücü, hastaların ciddiyetini belirlemede etkili bir biyobelirteç olup olmadığı ve bu biyobelirteçlerin radyolojik olarak kesinleşmiş akut karın hastalıklarının tanılarında ki ortalama değerleri araştırılmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışma 15.01.2020-15.01.2021 tarih aralığında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisine karın ağrısı şikayetiyle başvuran ve radyolojik tanı "akut batın" olarak nitelendirilmiş olan 200 hasta ve kontrol grubu olarak belirlenen sağlıklı 100 kişide prospektif olarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların demografik özelliklerine bakıldığında; hasta grubunu 113 erkek (%56.5), 87 kadın (%43.5) oluşturmaktaydı. Kontrol grubunu ise 51 erkek %(51), 49 kadın (%49) oluşturmaktaydı. Hasta grubunun yaş ortalaması 51.06, kontrol grubunun ise 47.47'idi. Hastaların LDH, NLO ve PLO değerlerinin kontrol grubundan daha yüksek olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır. LDH değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.616 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >210 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %56.5, özgüllük düzeyinin %56, pozitif kestirim düzeyinin (PKD) %72, negatif kestirim düzeyinin (NKD) düzeyinin %39.2, doğruluk düzeyinin ise %56.3 olduğu saptanmıştır. NLO değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.904 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >2.877 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %85, özgüllük düzeyinin %83, PKD düzeyinin %90.9, NKD düzeyinin %73.5, doğruluk düzeyinin ise %84.3 olduğu saptanmıştır. PLO değeri için; ROC analizinin istatistiksel olarak anlamlı sonuç verdiği ve eğri altında kalan alanın 0.742 olduğu saptanmıştır. Kestirim değeri >129.787 olarak kabul edildiğinde, duyarlılık düzeyinin %69, özgüllük düzeyinin %68, PKD düzeyinin %81.2, NKD düzeyinin %52.3, doğruluk düzeyinin ise %68.7 olduğu saptanmıştır. Sonlanım tanısına göre NLO değeri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken, PLO değeri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Olguların LDH, PLO ve NLO değerleri ile WBC değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Olguların LDH, PLO ve NLO değerleri ile ateş yanıtları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda acil servise karın ağrısıyla başvuran hastalarda acil servislerde kalış süresini kısaltmada, mortalite ve morbitide oranlarının azaltılmasında ve karın ağrısı şikayetlerinin ciddiyetini belirleyebilmede laboratuvar tetkiklerinin rolü araştırılmış ve PLO, NLO değerlerinin karın ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda klinisyene akut karını göstermede anlamlı bulgular verdiği saptanmıştır. NLO ve PLO değerinin karın ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda karın ağrısı ciddiyetini belirlemede anlamlı olduğu bulunmuştur. Karın ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda NLO ve PLO ölçüm değerinin; kritik hastaları tanımlama, ileri görüntüleme sayısının azaltılmasını sağlama ve primer sonlanımı öngörmede yararlı ve klinisyene yol gösterici bir yöntem olabileceğini düşünmekteyiz.
Acil servise başvuran santral sinir sistemi enfeksiyonu öntanısı ile lomber ponksiyon yapılan hastaların real-time PCR yöntemi ile etkenlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada acil servise SSS enfeksiyonu öntanısı ile başvuran vakaların, PCR yöntemi ile viral ve bakteriyel etkenlerinin belirlenmesi, PCR sonuçlarının diğer laboratuvar sonuçları ve klinikleriyle birlikte değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Manisa Celal Bayar Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne 01.01.2018-01.12.2020 tarihleri arasında SSS enfeksiyonu şüphesi ile başvuran, 18 yaş üstü, gebe olmayan, dosyadaki verileri tam olan, tanı amaçlı BOS PCR yapılmış 45 hastanın dosyaları retrospektif incelenerek yapılmıştır. PCR sonuçlarının yanında, hastanın geçmiş öyküsü, şikayetleri, laboratuvar bulguları, kliniği ve klinik sonuçları elde edilmiştir. Bulgular: Olguların %55,6'sı erkek ve yaş ortancası 56'dır. Hastaların en sık görülen belirtileri bilinç bulanıklığı, ateş ve baş ağrısıdır. Vakaların BOS glukoz değeri ortancası 69, BOS protein ortancası 81'dir. Vakaların %11,1'inin BOS kültüründe, %20'sinin BOS PCR'ında üreme saptanmış ve %24,4'ünde Kraniyal BT bulgusu vardır. Olguların %86,7'sine tedavi uygulanmış, %26,7'si exitus olmuştur. PCR pozitif vakalarda BOS'ta lökosit olma durumu, BOS protein düzeyi ve PMN/lenfosit düzeyi anlamlı derecede yüksek iken, BOS glukoz düzeyi ve lenfosit yüzdesi düşük bulunmuştur. PCR ile dokuz vakaya tanı konulmuştur. Bunlardan altı tanesi bakteriyel etken, 2 tanesi HSV, bir tanesi HHV-6'dır. Mortalite, komplikasyon, yoğun bakımda yatma durumuyla tedavi alma arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Acil servise SSS enfeksiyonu şüphesi ile başvuranların, PCR ile dokuzunun, kültür ile beşinin etkeni belirlenmiştir. Çalışmamızda PCR'ın kültüre göre tanı koymada üstün olduğu tespit edilmiştir. En sık görülen bakteriyel etken S. pneumoniae, viral etken HSV'dir. Bazı BOS ve laboratuvar bulguları tanı koyma açısından katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, SSS enfeksiyonu, PCR
Acil servise multipl travma nedeniyle başvuran hastalarda vertebra fraktürlerine eşlik eden organ yaralanmalarının incelenmesi
Multipl Travmalı Hastalarda Vertebra Fraktürleri ve Birlikte Gözlenen Yaralanmaların Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada acil serviste vertebra fraktürü tanısı konan travma hastalarında eşlik eden diğer organ yaralanmalarının neler olduğu ve bunların sıklıklarının belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmada, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servis'ine Ocak 2016-Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran, 18 yaş ve üzeri ve en az bir vertebra korpus fraktürü olan travma hastaları retrospektif olarak incelendi. Vertebra fraktürlerine ek olarak travma mekanizması, eşlik eden organ yaralanmaları, yapılan müdahale ve hastaların prognozları incelendi. Bulgular: Hastaların %72'si erkek ve yaş ortalaması 46,07 idi. Vertebra fraktürüne neden olan en sık iki travma mekanizması yüksekten düşme ve trafik kazasıydı. Travmadan en çok etkilenen vertebra bölgesi torakolomber (%28,7) bölgeydi. Hastaların %52'sinde çökme fraktürü, %19,3'ünde burst fraktürü tespit edildi. Hastaların %8'inde nörolojik defisit, %3,4'ünde eksitus görüldü. Hastaların %41,3'ünde toraks yaralanması, %26'sında ekstremite yaralanması tespit edildi ve bunlar vertebra fraktürlerine en sık eşlik eden yaralanmalardı. Çalışmamızda servikal vertebra fraktürlerinde beraberinde kraniyal ve maksillofasiyal yaralanma görülmesi ve torakal vertebra fraktürlerinde beraberinde toraks yaralanma görülmesi anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Sonuç: Trafik kazaları ve yüksekten düşme vertebra fraktürüne neden olan en sık iki neden olarak tespit edilmiş olup önlenebilir nedenler olduğu düşünülmüştür. Ayrıca vertebra fraktürlerinde etkilenen vertebra bölgesine uzak bölge travmaları eşlik etmiş olsa da genel olarak anlamlı bir şekilde komşu yapıların travmalarının daha sık eşlik ettiği gözlendi. Anahtar Kelimeler: Acil servis, vertebra fraktürü, eşlik eden yaralanma, multitravma
Acil serviste kullanılan sepsis skorlama sistemlerinin tanısal ve prognostik açıdan karşılaştırılması
Acil Serviste Kullanılan Sepsis Skorlama Sistemlerinin Tanısal ve Prognostik Açıdan Karşılaştırılması Amaç: Çalışmada, acil servise başvuran ve sepsis düşünülen hastalarda tanı koyma, klinik prognozu ve mortaliteyi tahmin etme açısından sık kullanılan sepsis değerlendirme skalaları olan SIRS, qSOFA ve NEWS'in karşılaştırılması amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve sepsis tanısı alan hastalar çalışma kapsamında değerlendirildi. Bu hastalara SIRS, qSOFA, ve NEWS sepsis değerlendirme skalaları uygulandı. Hastalara ait demografik veriler, hastaların özgeçmişleri, vital bulgular, 30 günlük mortalite verileri ve laboratuvar bulguları kaydedilerek analiz edildi. Kesim değerlerinin saptanması için ROC analizi uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 87 hastanın ortalama yaşı 61,2±16,3 yıl olarak saptandı. Hastaların % 52,9'unun (n=46) kadın cinsiyette olduğu görüldü. Hastaların vital bulguları incelendiğinde ortalama nabız 111,9±22,9 ve ortalama solunum sayısı 25,9±6,6 idi. Diğer vital bulgular normal aralıkta saptandı. Çalışmamız sonucunda elde edilen verilere göre her üç skalanın, sepsis tanısı koyma ve hastalığın şiddetini değerlendirme açısından benzer performans gösterdiği bulundu ancak mortaliteyi tahmin etme açısından NEWS skalası diğer skalalardan üstün olduğu görüldü. qSOFA skalasının ikinin üstünde olması şiddetli sepsisi % 39,7 sensitivite ve % 86,2 spesifisite ile ve septik şoku % 54,8 sensitivite ve % 82,1 spesifisite ile gösterirken mortaliteyi % 45,2 sensitivite ve %76,8 spesifisite ile göstermektedir. SIRS skalasının ikinin üstünde olması ise şiddetli sepsisi % 100 sensitivite ve % 55,2 spesifisite ile ve septik şoku % 100 sensitivite ve % 28,6 spesifisite ile gösterirken 30 günlük mortaliteyi % 93,5 sensitivite ve % 25 spesifisite ile göstermektedir. NEWS skorlamasına bakıldığında kesim değerinin 6 olarak alınması durumunda SIRS gibi yüksek sensitiviteye (şiddetli sepsis için % 87,9, septik şok için % 96,8 ve mortalite için % 93,5) ve 10 alınması durumunda ise qSOFA gibi yüksek spesifiteye (şiddetli sepsis için % 82,8, septik şok için % 73,2 ve mortalite için % 78,6) sahip olduğu görüldü. Regresyon analizinde mortalite tahmininde en etkili laboratuvar değerinin serum ferritin düzeyi olduğu gösterildi. Serum ferritin düzeyinin 428,5 mg/dL'nin üstünde olmasının 30 günlük mortaliteyi % 87 sensitivite ve % 85 spesifisite ile saptayabileceği gözlendi. Sonuç: Çalışmamız sonucunda acil servise başvuran ve sepsis tanısı alan hastaların hızlı değerlendirilmesinde NEWS skorunun kolaylıkla kullanılabileceği ve mortaliteyi tahmin etme açısından oldukça başarılı olduğu gözlendi. Ayrıca sepsis hastalarında yüksek serum ferritin düzeyinin mortaliteyi yüksek sensitivite ve spesifisite ile saptayabileceği görüldü. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, NEWS, Prognoz, qSOFA, Sepsis, SIRS
Acil servise başvuran COVİD-19 tanılı hastalarda serum elektrolit seviyelerinin değerlendirilmesi
Acil Servise Başvuran COVİD-19 Tanılı Hastalarda Serum Elektrolit Seviyelerinin Değerlendirilmesi Amaç: Acil Serviste PCR pozitifliği saptanan COVİD-19 hastalarının, serum elektrolit seviyelerini analiz ederek, bu serum elektrolit seviyelerinin hastalık seyri üzerine, yatış süresine ve mortaliteye olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya 01.03.2020-01.04.2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran ve COVİD PCR'ı pozitif olan hastalar dahil edildi. Serum elektrolit değerleri bakılmamış ve eksik verisi olan hastalar çalışma dışında tutuldu. Hastaların demografik verileri, laboratuvar verileri, vital bulguları, yattıkları klinik ve yatış sonuçları kaydedildi. Bulgular: Toplam 350 hasta değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 55,9 yıl olup % 51,4'ü (n=180) erkek cinsiyette idi. Tüm hastaların % 24,3'ü (n=85) Acil Servisten direkt olarak taburcu edildi, % 58,3'ü (n=204) ilgili servislere ve % 17,4'ü (n=61) yoğun bakımlara yatırıldı. Taburcu olan hastalarda ortalama nötrofil/lenfosit oranı 3,3 iken yoğun bakıma yatırılan hastalarda bu oran ortalama 26,5 ve hayatını kaybeden hastalarda ise ortalama 43,8 olarak saptandı. Nötrofil/lenfosit oranının 6,4'ün üstüne çıkması durumunda % 69 sensitivite ve % 70 spesifisite ile mortalite tahmin edilebildiği saptandı. Hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozuklukları sırasıyla hipokalsemi (% 47,7), hipokloremi (% 43,7) ve hiponatremi (% 40,3) olarak saptandı. Hiponatremi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 27 iken hayatını kaybeden hastalarda % 62,1'e kadar çıktığı saptandı. Acil Servisten ilgili kliniğe yatırılan hastalarda hiponatremi gözlenme oranı taburcu olanlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,017). Hayatını kaybeden hastalarda en sık gözlenen ikinci elektrolit bozukluğu hiponatremi olarak bulundu. Acil Servisten taburcu edilen hasta grubu hariç tüm hastalarda en sık gözlenen elektrolit bozukluğu hipokalsemi olarak bulundu (% 47,4) ve hastalık seyri ağırlaştıkça hipokalsemi gözlenme oranı arttığı saptandı. Hayatını kaybeden hastalarda hipokalsemi görülme oranı % 79,3 olarak bulundu. Acil Servisten ilgili kliniklere yatırılan hastalarda hipokalsemi gözlenme oranı taburcu edilenlere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Tüm hasta grupları içinde en az gözlenen elektrolit düşüklüğü hipokalemi olarak saptandı(% 10,6). Yatış yapılan hastalarda hipokalemi ve hiperkalemi gözlenme oranı taburcu olan hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,001). Hipomagnezemi görülme oranı taburcu olan hastalarda % 12,9, yatan hastalarda % 27,2 ve hayatını kaybeden hastalarda % 55,2 olarak saptandı. Hipomagnezemi görülme oranı yatan hastalarda taburcu olanlara göre ve yoğun bakıma yatırılan hastalarda servise yatanlara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Hipokloremi gözlenme oranı tüm COVİD-19 hastalarında %43,7 olarak bulundu. Yatan hastalarda hipokloremi gözlenme oranı ise %47,5 bulundu. Yatan hastalar arasında yatırılan kliniğe göre veya hayatını kaybetme durumuna göre hipokloremi gözlenme durumu arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre COVİD-19 hastalarında başvuru sırasında ölçülen serum elektrolit değerlerinin hastalığın prognozu ile ilişkisi olduğu kanaatindeyiz. Acil Servise başvuran COVİD-19 hastalarında serum elektrolit değerlerinin değerlendirilmesi ve özellikle serum magnezyum, klor ve kalsiyum seviyelerinde düşüklük saptanan hastaların dikkatle takip edilmesi gerekmektedir. Eksik elektrolitlerin erken replasmanı hastalığın gidişatını olumlu yönde etkileyebilir. Anahtar Kelimeler: COVİD-19, Kalsiyum, Klor, Magnezyum, Potasyum, Sodyum
Karbonmonoksit zehirlenmesinde karboksihemoglobin (COHB) seviyesi ile görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılması ve tanıdaki etkinliği
Amaç: Acil servislere başvuran toksik gaz zehirlenmeleri içerisinde en sık gözlenen karbonmonoksit (CO) zehirlenmeleridir. Hastalar çok farklı şikayet ve bulgularla başvurabilmektedir. Zehirlenmelerin erken tanı ve tedavisi, zehirlenme kaynaklı oluşabilecek zararların önüne geçmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda laboratuvar bulguları ve görüntüleme bulguları karşılaştırılarak; hastalarda CO zehirlenmesi tanısı ve kliniği üzerine etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif ve kesitsel bir çalışmadır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'nde karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı almış, 18 yaş ve üzeri hastaların demografik verileri, özgeçmişleri, serum karboksihemoglobin (COHb) düzeyleri, laboratuvar verileri, vital bulguları, görüntüleme bulguları, EKG bulguları ve nörolojik muayene bulguları kaydedilerek değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 52 hasta dahil edildi. Hastaların %55,8'i erkek ve ortalama yaş 47,4 yıl idi. En sık gözlenen başvuru şikayetleri sırasıyla baş ağrısı (%59,6) ve bulantı/kusma (%55,8) idi. Hastaların %28,8'i anlamlı nöro-görüntüleme bulgularına sahipti. En sık gözlenen patolojik görüntüleme bulgusu periventriküler beyaz cevherde diffüz dansite kaybı (%17,3) idi. Görüntüleme bulgusu olan hastaların COHb düzeyleri yüksek olmasına rağmen bu yükseklik istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p=0,116). COHb düzeylerinin %22,5'in üstüne çıkması durumunda yaklaşık %75 duyarlılık ve özgüllük ile nörolojik muayene bulgusu saptandığı gösterildi (p=0,013). Yapılan analizlerde görüntüleme bulgusu saptanması üzerine en etkili parametrenin serum laktat düzeyi olduğu tespit edildi (p=0,009). Laktat düzeyinin 1,68 mmol/L'nin üstüne çıkması durumunda %65 duyarlılık ve özgüllük ile görüntüleme bulgusu; 2,05 mmol/L'nin üstüne çıkması durumunda ise yaklaşık %80 duyarlılık ve özgüllük ile nörolojik bulgu saptandığı gösterildi. Sonuç: Birçok değişken faktöre bağlı olarak hastanın COHb düzeyleri ile klinik durumu korelasyon göstermemektedir. Tanı koyabilmek adına karbonmonoksit zehirlenmesi düşünülen hastalardan mutlaka COHb düzeyi istenmesi gerekmektedir ancak bu hastaların takibinde kullanılabilecek en değerli parametrelerden birisinin serum laktat düzeyi olduğunu düşünmekteyiz. Acil servise şuur durum değişikliği ile veya baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı ve bulantı/kusma şikayetleri ile başvuran hastalarda CO zehirlenmesi tanısı akla gelmeli; altta yatan diabetes mellitus, hipertansiyon veya koroner arter hastalığı gibi ek hastalığı olanlarda klinik daha ağır seyredebildiği için dikkat edilmeli; COHb seviyesi ve laktat seviyesi tetkik edilmeli ve özellikle nörolojik etkilenim açısından nöro-görüntüleme (BT) uygulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Bilgisayarlı Tomografi, Karboksihemoglobin, Karbonmonoksit, Zehirlenme
Acil servise motosiklet kazası ve araç içi trafik kazası nedeniyle başvuran hastaların travma skorlarının ve prognozunun karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada acil servise araç içi trafik kazası veya motosiklet kazası ile başvuran çoklu travma hastalarının travma skorlarını ve prognozlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne çoklu travma ile başvuran 100 araç içi trafik kazalı ve 75 motosiklet kazalı olguda yapıldı. Olguların ISS, AIS, GKS, prognozları ve klinik özellikleri kaydedilmiştir. Bulgular: Olguların araç içi trafik kazası grubundakilerin %75 i erkek %25 i kadın, motosiklet kazası olgularının %94,7 si erkek %5,3 ü kadın idi. Yaş ortalaması araç içi trafik kazası ile başvuran olgularda 37,29 ± 16,02 saptanırken motosiklet kazalı olgularda 37,85 ± 15,40 saptanmıştır. En sık yaralanma bölgesi araç içi trafik kazalı olgularda %76 motosiklet olgularda ise %74,6 ile ekstremite yaralanması olduğu belirlendi. Travma skorları incelendiğinde GKS ortalaması araç içi trafik kazalı olgularda 13,30 +-3,56 motosiklet kazalı hastalarda 13,0+-3,09 dur. ISS ortalaması is araç içi trafik kazasında 24,28+-16,69 saptanırken, motosiklet kazalılarda 22,25+-17,32 saptanmıştır. Abbreviated Injury Score (AIS) karşılaştırıldığında araç içi trafik kazalı hastalarda 3,59 ± 1,20, motosiklet kazalı hastalarda 3,40 ± 1,26 saptanmıştır. Travma skorları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Araç içi trafik kazalı olgularda cerrahi girişim oranı %24, motosiklet kazalı olgularda %13,3 saptandı. Olguların her iki grubunda da mortalite %8 saptandı. Sonuç: Motosiklet kazalı ve araç içi trafik kazalı olgular incelendi. İki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Bu durumun çalışmanın kısa süreli, tek merkezli ve sadece multitravmalı hastaları kapsamasına bağlanabilir.
Acil servise karın ağrısı şikayetiyle başvurup akut pankreatit tanısı alan hastalarda geliş lipaz/amilaz oranı ve immatür granülosit yüzdesinin balthazar şiddet skoru ile ilişkisi
Arka plan-hedef: Akut Pankreatit (AP) tanısı alan hastalarda hastalığın ağırlığını, prognozunu belirlemek için çeşitli kriterler belirlenip skorlamalar ve sınıflamalar yapılmaktadır. Tüm skorlamalara ve çalışmalara rağmen özellikle şiddetli vakaları öngörmek zor olabilmektedir. Çalışmamızda acil servise karın ağrısı şikâyetiyle başvurup AP tanısı alan hastaların klinik seyrinin, elde ettiğimiz laboratuvar parametreleri Balthazar Şiddet Skorlaması arasında ilişkinin olup olmadığını değerlendirmeyi ve özellikle şiddetli olan vakaları daha erken yakalayabilmeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Araştırmamız retrospektif bir çalışma olup Ocak 2018-Ağustos 2021 arası Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi acil servisine başvuran karın ağrısı şikayetiyle başvurup ''Akut Pankreatit'' tanısı alan 300 hastadan 250 hasta çalışma kriterlerine uygun bulunup 18 yaş üstü erişkin hastalar dahil edilmiştir. Hastaların tüm parametreleri Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS), hasta dosyaları üzerinden taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 250 olgudan 135(%54) si kadındı ve yaş ortalamalası 56,11±16,70, ağrı skorlarının VAS'a göre hesaplanan ortalama değeri 5,71±1,515, hesaplanan Balthazar Şiddet Skorlarının ortalaması 2,43±1,525. Hastalara etiyolojik olarak bakıldığında biliyer nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 171(%68,4), alkolik nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 10 (%4).Hastaların sonlanmalarına baktığımızda ise 215 (%86) hasta servis yatmıştır. Kronik hastalığı olan 56'sı(%22,4) diyabet, 90'ı(%36) hipertansiyon ek hastalığı vardı. Çalışmamız sonucunda VAS ağrı skoruna göre yaptığımız gruplamalara göre kadın ve erkek hastalar arasında ağrı grupları bakımından fark bulunmamaktadır (p=0,202). Hesapladığımız Balthazar Şiddet Skorlarına göre hafif grupta 194(%77,6), orta grupta 52(%20,8), ağır grupta 4(%1,6) hasta tespit edilmiştir. Biliyer ve non biliyer olarak ayırdığımız gruplar arasındaki istatiksel ilişkiye baktığımızda iki grup arasında Hgb ve Htc açısından anlamlı fark bulunmakta olup ayrıca iki grup arasında nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ve platelet/lenfosit oranı (PLO) bakımından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda hasta sonlanımları ile tam kan sayımı parametreleri arasındaki ilişkiyi incelediğimizde IG% açısından yoğun bakıma yatırılanlar ile hem servis yatışı hem de taburcu olan grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0,006). Lipaz değeri açısından ise servis yatışları ile taburcu olan ve yoğun bakıma yatan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur ( p< 0,001). Balthazar Şiddet Skoruna göre ayırdığımız şiddet gruplarını laboratuar değerlerine göre karşılaştırdığımızda hafif ile orta-ağır şiddetli gruplar arasında tam kan sayımı parametrelerinden WBC, nötrofil, lenfosit, NLO ve PLO ayrıca LDH, Lipaz/Amilaz oranı açısından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p değerleri sırasıyla <0.001 ve 0.001). CRP açısından ise sonuçlar sınırda anlamlı sayılabilir (p= 0.051). NLO için cut-off 14,9082 alındığında %46,4 sensitivite, %85 spesifite, %47,2 PPV ve %84,6 NPV saptanmıştır. Lipaz/amilaz oranı için cut-off 2,2773 alındığında %69,6 sensitivite, %57,2 spesifite, %26,3 PPV ve %86,7 NPV saptanmıştır. Sonuç: Kronik hastalığı olanların çoğunluğunun hipertansiyon ve diyabet hastaları olduğu görülmüştür. Lipaz değerlerinin servis ve yoğun bakım yatışında önemli parametre olduğu tespit edilmiştir. Balthazar Şiddet Skoruna göre hafif ile orta-ağır şiddetli gruplar arasında WBC, nötrofil, lenfosit, NLO ve PLO, LDH ve Lipaz/Amilaz oranı açısından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. IG% değerlerinin akut pankreatit şiddetini belirlemedeki gücü istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. AP tanısında görüntülemeye ek laboratuvar bulgularını birleştirerek hastaları değerlendirmenin AP prognozu hakkında yol gösterici olabileceği görülmüştür. Anahtar kelimeler: akut pankreatit, Balthazar Şiddet Skoru, Immatür granülosit yüzdesi, lipaz amilaz oran
Orak hücre anemisi ağrılı kriz tanısında homosistein düzeyi ve MG'un tedavideki etkinliği
Amaç: Çalışmamızda ağrılı kriz ile acil servise başvuran yetişkin orak hücre anemi hastalarını klinik ve laboratuvar bulguları eşliğinde değerlendirerek ağrılı kriz tedavisinde magnezyumun(Mg+2) kriz ağrı düzeyleri üzerinde olan etkisini ve homosisteinin ağrılı krizde tanı değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Mart 2020 - Şubat 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniği'ne vazo-oklüziv ağrılı kriz ile başvuran 18 yaş üstü orak hücre anemisi olan hastaların dahil edildiği çalışmamızda toplam 62 hasta değerlendirildi. Hastalar başvuru sırasındaki VAS ağrı düzeylerine göre orta ve şiddetli olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların başvuru sırasındaki, geleneksel tedavi sonrasındaki ve Mg+2 tedavisi sonrasındaki vizüel ağrı skalası (VAS) skorları kaydedilerek karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 62 hastanın 32'si (%51,6) kadın idi. Hastalar cinsiyetlerine göre ayrıldığında yaş, ağrı şiddeti, hastaneye yatış oranları ve tekrarlı başvuru oranları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı gözlendi (p>0,05). Erkek hastaların homosistein seviyeleri 17±11,4 µmol/L iken kadın hastaların ortalama homosistein seviyeleri 11,7±5,7 µmol/L olduğu tespit edilmiş olup erkeklerde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik mevcuttu (p=0,033). Hastalar COVID-19 geçirip geçirmeme durumlarına göre ayrılarak değerlendirildiğinde; yaş, cinsiyet, VAS skoru, EKG bulguları, yatış durumu ve tekrarlı başvuru sayıları açısından iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmadığı saptandı (p>0,05). COVID-19 geçiren hastaların homosistein düzeyleri geçirmeyen hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,041). Hastalar VAS skorlarına göre orta ve şiddetli olarak iki gruba ayrılarak değerlendirildiğinde yaş, eritrosit replasmanı yapılma durumu, EKG bulgusu, ağrılı krizi tetikleyen etmen, yatış durumu, tekrarlı başvuru sayısı ve homosistein düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p>0,05). Homosistein düzeyleri orta şiddette ağrısı olan grupta daha yüksek olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Magnezyum tedavisi sonrası hem orta şiddette hem de şiddetli ağrı ile başvuran hastaların ağrı düzeyleri açısından anlamlı fayda gördükleri saptandı (p=0,001). Acil servisteki tedavilerinin ardından servis yatışına karar verilen hastaların da her aşamada saptanan VAS skorları taburcu edilen hastalara göre anlamlı olarak yüksek olarak tespit edildi (p=0,001). Sonuç: Acil servise vazo-oklüziv kriz ile başvuran orak hücre hastası erkeklerde ve COVID-19 geçirenlerde homosistein düzeylerinin anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Çalışmamız sonucunda Mg+2 tedavisinin orak hücre anemili hastaların vazo-oklüziv krizinde etkili bir tedavi olduğu gösterildi. Hastaların ağrı düzeylerini azaltmak için destekleyici tedavi amacıyla analjezik tedavinin yanına magnezyumun eklenebileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca homosistein düzeyi orak hücreli anemi hastalarında tanı açısından erkeklerde yardımcı olabileceğinden başvuru sırasında çalışılmasını önermekteyiz. Ağrı skalası skorunun yüksek olması ve tedavi ile gerilememesi servis yatış endikasyonu açısından anlamlıdır. VAS'a göre tedavi ile hastanın ağrısında gerileme olmaması bu hastalarda servis yatış endikasyonudur. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Orak hücreli anemi, Vazo-oklüziv kriz, Homosistein, Magnezyum
Acilde şok tanısı alan hastalarda, doku perfüzyon parametrelerinin ve laktat klirensinin erken şok tedavisindeki prognostik önemi
Amaç: Acil serviste etiyolojik neden ne olursa olsun şoklu hastanın tedaviye yanıtının değerlendirilmesi oldukça önem arz eder. Bu nedenle, acil serviste şok tanısı alan hastalarda, doku perfüzyon parametrelerinin ve özellikle laktat klirensinin, prognostik önemi ve kısa dönem mortalite ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındıktan sonra, Ocak 2020 – Ocak 2022 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda prospektif olarak gerçekleştirildi. Acil serviste farklı etiyolojik nedenlere sahip, 18 yaş üstü şok tanısı almış 91 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların; yaş, cinsiyet, şikayetleri, vital bulguları, mevcut hastalıkları, ultrasonografik verileri, laboratuvar değerleri ve perfüzyon parametreleri kayıt altına alınarak, laktat klirensi hesaplandı. Hastaların sonlanımı, hastaneye yatışı, acil serviste ilk 24 saatte gelişen mortalite ve 15., 30. gün mortalite değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %54,9'u (n=50) erkek cinsiyette olup ortalama yaş 60,8±19 yıl olarak saptandı. Hastaların %65,9'u (n=60) septik şok, %13,2'si (n=12) kardiyojenik şok, %7,7'si (n=7) hemorajik şok, %6,6'sı (n=6) hipovolemik şok, %4,4'ü (n=4) zehirlenmeye bağlı şok, %1,1'i (n=1) sürrenal yetmezliğe bağlı şok ve %1,1'i (n=1) ise anaflaktik şok hastası idi. COVID-19 pozitif olan hastaların oranı %13,2 (n=12) idi. Hastaların %72,5'inin (n=66) yoğun bakıma ve %11'inin (n=10) ise servislere yatırıldığı görüldü. Ortalama yatış süresi 8±6,1 gün idi. Şok tanısı konulan hastaların ilk 24 saat içindeki mortalitesi %5,5 (n=5), 15 gün içindeki mortalitesi %39,6 (n=36) ve 30 gün içindeki mortalitesi ise %47,3 (n=43) idi. Hastaların ilk gün, 15. ve 30. gün mortaliteleri ile geliş vital bulguları arasındaki ilişki incelendiğinde, ilk başvuru anında, solunum sayısı yüksekliği ve Glasgow koma skoru düşüklüğü saptanan hastaların mortalitesinin yüksek olduğu tespit edildi. (p=0,001). Hastaların ilk gün, 15. ve 30. gün mortaliteleri ile laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında, nötrofil/lenfosit oranı, ALT, AST, LDH, BUN, ferritin, CKMB, troponin, D-Dimer ve proklasitonin değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi. (P<0,05, P<0,001 anlamlı olarak kabul edildi.) Hastaların ilk gün, 15. ve 30. gün mortaliteleri ile laktat klirensi arasında yüksek anlamlı ilişki olduğu saptandı. Şok tiplerine göre laktat klirensleri karşılaştırıldığında en düşük laktat klirensinin zehirlenmeye bağlı şok gelişen hastalarda (-%15,9±139,2) gözlendiği saptandı. Septik şokta ve kardiyojenik şokta benzer ortalama laktat klirensi değerlerinin olduğu gözlendi (sırasıyla 17,9±38,9 ve 17,1±28,8). Hastaların diğer perfüzyon parametrelerine bakıldığında, geliş anındaki PH ve HCO3 düşüklüğü, laktat yüksekliği ve baz açığının yüksekliğinin mortalite ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu tespit edildi. Sonuç: Acil serviste şok tanısı alan hastalarda, laktat klirensi hesaplanmasının, tedaviye yanıtın değerlendirilmesini sağlayarak, güçlü bir erken prognoz belirteci olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Laktat klirensi, Mortalite, Perfüzyon parametreleri, Şok
Acil serviste toplum kökenli pnömoni tanısı alan hastalarda pnömoni skorlama sistemlerinin prognostik değeri
Amaç: Yoğun ve kalabalık acil servislerde kısıtlı zamanda, pnömonili bir hastada, hastalık seyrinin ciddiyetini öngörebilmek oldukça önemlidir. Çalışmamızda, acil servise başvuran pnömonili hastalarda, pnömoni ağırlık skorlamalarını kullanarak, hastaların kısa dönem mortalitesinin ve prognozunun belirlemesinde, klinik pratikte acil serviste kullanılabilecek en kolay ve etkin skorlama sistemini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 4 Eylül 2020 tarihli 103 sayılı toplantısında onay alındıktan sonra, Eylül 2020 – Ocak 2022 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda prospektif olarak gerçekleştirildi. Acil serviste klinik, fizik muayene, radyolojik, laboratuvar özellikleri ile pnömoni tanısı alan, çalışma için onam veren 18 yaş üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen 90 hastanın verileri, acil servise başvuru anında alınarak yatış ve sonlanımları takip edilmiştir. Hastaların verileri, vital bulguları, özgeçmişi, ek hastalıkları, hastaya tanısı konulan pnömoninin tipi ve ağırlığı, laboratuar değerleri, mikrobiyolojik etken analizleri, direkt grafi ve bilgisayarlı tomografi görüntüleme bulguları, CURB – 65, Expanded CURB – 65, SCAP, PSI, SMART COP, SOFA, qSOFA, A – DROP skorları, yatış yapılan ünite, hasta sonlanımı, kısa dönem mortalite verileri (ilk 15/30 gün exitus olma durumu) kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 90 hastanın %42,2'si (n=38) kadın, %57,8'si (n=52) erkek olup, yaş ortalamaları 67,19±14,96 yıl olarak bulunmuştur. Tez çalışmamız etkin aşılamanın olmadığı pandemi dönemine denk gelmiş olup, hastalarımızın 75'i PCR pozitif, diğer 15 hasta PCR negatif çıksa da COVID-19 ekarte edilemez. Hastaların pnömoni alanının anatomik yerleşimine bakıldığında 83'ünde (%92,2) interstisyel pnömoni, 7'sinde lober bronkopnömoni olduğu görülmüştür. Klinik tablo incelendiğinde ise atipik pnömoni 84 (%93,3) hastada, tipik pnömoni 6 hastada izlenirken, pnömoni ağırlık durumuna göre ise 67 (%74,4) hastada ağır, 23 hastada hafif pnömoni saptanmıştır. Hastaların yatış verileri değerlendirildiğinde 46'sının (%51,1) servise, 44'ünün yoğun bakıma yatırıldığı görüldü. Hastaların ortalama yatış gün sayısı ise 12,23±8,05 olarak bulundu. Hastaların 14'ü (%15,6) ilk 24 saatte entübe edilmiş olup, bu hastaların 12'si (%85,7) COVID-19 PCR pozitiftir. İlk 24 saatte entübe edilen hastaların tümü ilk 30 günde exitus olduğu tespit edilmiştir. Tüm hastaların mortalite verileri incelendiğinde, çalışmamıza dahil edilen hastaların 44'ünün (%48,9) exitus olduğu görüldü. Hastaların kısa dönem mortalite verileri incelendiğinde ise, 34'ünün (%37,7) ilk 15 gün, 41'inin (%45,5) ilk 30 gün içerisinde, 3'ünün (%3,3) ise ilk 30 günden sonra hastane içi exitus olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 46 (%51,1)'sının ise şifa ile taburcu edildiği görülmüştür. Servis ve yoğun bakıma yatırılan hastaların skorlama puanları istatistiksel olarak analiz edildiğinde, hesapladığımız tüm skorlama sistemleri (CURB-65, Expanded CURB-65, PSI, SCAP, SMART-COP, SOFA, qSOFA, A-DROP) yüksek skorlar için yoğun bakıma, düşük skorlar için servise yatışı belirlemek açısından anlamlı bulunmuştur. Hastaların ROC analizlerine göre, 15 günlük mortalitede en yüksek sensitiviteye sahip skorlamanın qSOFA olduğu görülürken, en yüksek spesifiteye sahip skorlamaların ise SOFA ve A-DROP olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 30 günlük mortalite için ROC analizlerine bakıldığında, en yüksek sensitiviteye sahip skorlamanın yine qSOFA olduğu görülürken, en yüksek spesifiteye sahip skorlamaların ise, SOFA ile Expanded CURB-65 olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda ise acil servise başvuran pnömoni hastalarında, qSOFA'nın 1 puan ve üzerinde olmasının ilk 15 ve ilk 30 günlük mortaliteyi yüksek duyarlılıkla saptadığı görüldü. Bu yüzden laboratuvar parametrelerinden bağımsız, vital bulgular ile hesaplanan qSOFA skorunun, acil serviste hastaların kan sonuçlarını beklemeden mortaliteyi öngörmemiz ve yoğun bakım yatışına karar vermek açısından oldukça etkin olduğu düşünülmüştür. İlk 15 günlük mortalite için A-DROP skoru, SOFA skoru ile eşit olmak üzere yüksek spesifitede bulunmuş olup, A-DROP skorunun kalabalık acil servislerde daha kolay hesaplanır olduğu ve daha etkin kullanılabileceği sonucuna varıldı. Ayrıca COVID-19 pnömonili hastalarda 'ilk 24 saatte entübasyon ihtiyacının olması' mortalite açısından kötü prognostik faktör olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Pnömoni, Viral Pnömoni, COVID-19, Mortalite, Prognoz
Acil servise başvuran ve akut pankreatit tanısı alan hastalarda farklı 3 pankreatit ağırlık skorlama sisteminin prospektif olarak karşılaştırılması
Arkaplan: Ciddi akut pankreatit (severe acute pancreatitis [SAP])'i erken tanımak mortaliteyi azaltmak için çok gerekli ve önemlidir. Akut Pankreatit (AP)'in ciddiyetini ve prognozunu belirlemek için yatak başı akut pankreatit şiddet indeksi (Bedside Index Severity Acute Pancreatitis [BISAP]), Glasgow prognoz skoru (Glasgow Prognostic Score [Imrie]) ve bilgisayarlı tomografi şiddet indeksi (Computed Tomography Severity Index [Balthazar]) gibi birçok skorlama sistemi mevcuttur. Ancak bu skorlama sistemlerinin acil serviste kullanımları için elimizdeki mevcut veriler yeterli değildir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, AP tanısı alan hastalarda yukarıda bahsi geçen üç skorlama sistemini hesaplamak, karşılaştırmak ve hangisinin SAP'i daha iyi öngördüğünü bulmaktır. Materyal ve Metod: Bu ileriye dönük, gözlemsel, tek merkezli ve kesitsel olarak yapılan çalışma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi acil servisinde 1 Nisan 2014 ve 31 Temmuz 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastaların demografik ve klinik parametreleriyle birlikte klinik sonlanımları kaydedildi. 18 yaş üstü bütün erişkin hastalar başvurudan sonraki 30 güne kadar takip edildi. Birincil sonlanım SAP gelişmesidir. İkincil sonlanım ise hastaneye yatış, yoğun bakıma yatış, hastanede kalış süresi ve tüm nedenlere bağlı ölümdür. Skorlama sistemlerinin SAP'i öngörme gücü alıcı işletim karakteristiği (Receiver-Operating Curve [ROC]) eğrisi altında kalan alan (Area Under the Curve [AUC]) ölçülerek yapıldı. Bulgular: AP tanılı toplam 150 hasta (ortalama yaş 66.7 ± 15.8; %66.1 erkek) çalışmaya dahil edildi. Bu 150 hastanın 25 tanesi (%16.6) SAP olarak sınıflandırıldı. Eğri altında kalan alan BISAP, Imrie ve Balthazar için sırasıyla 0.868, 0.801, 0.568 olarak bulundu. BISAP skorlama sistemi için en iyi kesme değeri 2'dir (AUC 0.868, %95 confidence interval [CI], 0.784-0.952, P<.001). Imrie skorlama sistemi için en iyi kesme değeri 2'dir (AUC 0.801, %95 [CI], 0.701- 0.901, P<.001). Sonuç: BISAP ve Imrie skorlama sistemlerinin SAP'i değerlendirmede iyi bir öngörme değeri vardır, bundan dolayı bu skorlama sistemleri acil servis başvurusunun erken dönemlerinde AP'in şiddetini değerlendirmek için daha kullanışlıdır. Bununla birlikte SAP'i değerlendirmede Balthazar skorlama sistemi düşük duyarlılık ve özgüllük göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Akut pankreatit, ciddi akut pankreatit, acil servis, skorlama sistemleri
Non ST segment elevasyonlu akut koroner sendrom hastalarında plasma st2'nin prognostik değeri
ARKA PLAN: Akut koroner sendromlar; klinik, iskemi derecesi, koroner anatomi ve prognoz açısından heterojen bir gruptan oluşurlar. Bu geniş yelpazenin içinde birden fazla klinik sorun olup, ortak özelliği hızlı karar verilip tedavi planı yapılması gereken klinik durumlar olmasıdır. Akut koroner sendrom terimi, ST segment elevasyonu olan (STEMI) ve olmayan (NSTEMI) miyokard infraktüsü ve kararsız (unstable) angina pektoris (UA) ortak olarak verilen bir isimdir. NSTEMI hastalarında göğüs ağrısına eşlik eden Elektrokardiyografi (EKG) bulgularında ST segment çökmesi veya T dalgalarında tersine dönme gibi bulgular olabilir fakat bu bulgular, hastaların %30-50'sinde görülür. Bu hastaların değerlendirilmesinde biyobelirteçler köşetaşları kadar önemlidirler. Miyokardiyal nekroz ve miyokardiyal disfonksiyonu gösteren biyobelirteçlerin (örneğin kardiyak troponin I-T, B-tipi natriüretik peptid (BNP) hastalar için uygun tedaviyi seçmede olduğu kadar risk değerlendirmesinde de kanıtlanmış faydaları vardır. Bu nedenle bu biyobelirteçler faydalı klinik testler olarak kabul edilirler. İnflamatuar sistemden köken alan tümör oluşumunu baskılayan biyobelirteç 2 (ST2), akut koroner sendrom vakalarında dikkate değer ölçüde prognostik bilgi sağladığı gösterilmiştir. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, acil servise göğüs ağrısı ile başvuran ve yapılan tetkikler sonucunda NSTEMI tanısı alan hastalarda plazma ST2 konsantrasyonlarını tespit etmek ve 28 günlük mortalite ile ilişkisini araştırmaktır. YÖNTEMLER: Bu çalışma prospektif, gözlemsel , tek merkezli , kesitsel bir çalışma olarak Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisi'nde yapılmış bir çalışmadır. Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalardan hızlı bir şekilde ağrının öyküsü, özellikleri alınmış ve eş zamanlı olarak EKG çekimi ve fizik muayeneleri yapılmıştır. Fizik muayene, EKG bulguları ve troponin sonucuna göre NSTEMI tanısı alıp çalışmaya dahil edilmesinde engel olmayan hastaların plazma ST2 değerleri belirlenmiştir. Bu hastalar başvuru sonrası 28 günlük periyotta mortalite açısından takip edilmişlerdir. BULGULAR: NSTEMI tanılı toplam 88 hasta çalışmaya dahil edilip 28 gün boyunca takip edildi. 28 günlük takip süresinin sonunda 18 (%20.5) hasta ölürken 70 (%79,5) hasta hayattaydı. Çalışmaya alınan hastalardan yaşayan 70 hastanın ortalama ST2 değeri 651.37±985.66 pg/mL, ölen 18 hastanın ortalama ST2 değeri 2253.66±1721.15 pg/mL olarak bulunmuştur, p<0.001. ST2 değeri ölenlerde, 28 günlük takip sonucu yaşayanlara göre daha yüksek olup mortalite ile ilişkili olduğu görülmüştür. ST2 kesme değeri %72.2 sensitivite %20.0 spesifite ile 1000 pg/mL bulunmuştur. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucuna göre; acil serviste NSTEMI tanısı alan hastalardan 28 günlük takip süreleri içerisinde ölmüş olan hastaların başvurudaki ST2 seviyeleri anlamlı şekilde hayatta kalanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. ST2 seviyesi NSTEMI tanılı hastalarda 28 günlük mortaliteyi göstermede güvenilir bir biyobelirteç olarak kabul edilmiştir.
Acil servise başvuran ve üst gastrointestinal sistem kanaması tanısı alan hastalarda farklı 3 gastrointestinal sistem kanaması skorlama sisteminin prospektif olarak karşılaştırılması
Arka plan / Hedefler: Hastaneye yatışların yaygın nedeni olan akut gastrointestinal kanamalar hayati tehlike oluşturabilen bir abdominal acildir. Üst gastrointestinal sistem (ÜGİS) kanamaları ciddi mortalite oranlarına sahiptir. ÜGİS kanamalarına bağlı mortalite gelişebilecek hastaları belirlemek amaçlı çok sayıda skor sistemi üretilmiştir. Bizim çalışmamızın amacı bu skor sistemlerinden Glasgow-Blatchford skoru (GBS), pre-endoskopik Rockall skoru (PRS) ve Rockall skorunun (RS) acil servislerde 28 günlük mortaliteyi belirlemedeki başarısını karşılaştırmaktır. Metot: GBS, PRS ve RS'nin 28 günlük mortaliteyi öngörmedeki başarısı prospektif olarak Celal Bayar Üniversitesi acil servisinde araştırıldı. Mayıs 2014-Mayıs 2015 tarihleri arasında toplamda 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm skorlama sistemleri için alıcı işletim karakteristiği eğrisinde eğri altındaki alan (EAA), özgüllük ve duyarlılık analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 210 hastadan 65'i (%31) kadın, 145'i (%69) erkekti. Hastaların %17.1'i 28 gün içinde hayatını kaybetti. Mortalite ile tüm skorlama (GBS, PRS ve RS) sistemleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Mortalite için EAA GBS için 0.705, PRS için 0.768, RS için 0.814 hesaplandı (sırasıyla p <0.001, p <0.001, p <0.001). Mortalite için GBS ≥10.5 değerinde duyarlılık %78 özgüllük %53, PRS ≥3 değerinde duyarlılık %85 özgüllük %59, RS ≥6 değerinde duyarlılık %76 özgüllük %77 saptandı (sırasıyla p <0.001, p <0.001, p <0.001) Sonuç: GBS, PRS ve RS acil serviste ÜGİS kanamalarına bağlı mortaliteyi öngörmede kullanılabilir. Üç skor siteminin mortaliteyi göstermesi başarısı birbirine benzemesine karşın RS yüksek EAA değeri ve yüksek özgüllük değeri ile bir adım öne çıkmaktadır.
Acil servise başvuran ve toplum kökenli pnömoni tanısı alan hastalarda 3 farklı pnömoni ağırlık indeksi ve proadrenomedüllin'in mortalite ile ilişkisi
ARKA PLAN: Toplum kökenli pnömoni (TKP) acil servislerde en sık görülen enfeksiyon hastalıklarından biridir. Tedavi başarısızlığı yüksek morbidite ve mortalite oranları ile ilişkilidir. Bu nedenle TKP hastalarında mortaliteyi tahmin etmede, ayaktan tedavi edilen hastaların güvenli yönetiminde, hastaneye yatırılmada veya yoğun bakım ünitesine (YBU) alınmasında çeşitli kurallar geliştirip kılavuzlar yayınlanmaktadır. Bu amaçla son yıllarda birçok yeni biyobelirteçde araştırılmakta olup proadrenomedüllin (Pro-ADM) bunların en önemlilerindendir. AMAÇ: Bu araştırmada acil serviste TKP tanısı alan hastalarda pnömoni ciddiyet indeksi (Pneumonia Severity Index [PSI]), CURB-65 (konfüzyon, üre, solunum sayısı, kan basıncı, <65 yaş) ve SOAR(sistolik kan basıncı, oksijen saturasyonu, yaş, solunum sayısı) indeksi hesaplandı.Yukarıda bahsi geçen 3 skorlama sisteminin ve Pro-ADM seviyesinin hastaneye ve yoğun bakıma yatışı ve aynı zamanda 28 günlük mortaliteyi öngörmedeki prognostik değerini araştırılmıştır. YÖNTEMLER: Bu çalışma prospektif, gözlemsel, tek merkezli, kesitsel bir çalışma olarak Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisi'nde yapıldı. Acil serviste TKP tanısı alan hastaların klinik skorları hesaplanmış, çalışmaya dâhil edilmesinde engel olmayan hastaların plazma Pro-ADM değerleri belirlenmiştir. Bu hastalar başvuru sonrası 28 günlük sürede mortalite açısından takip edilmişlerdir. BULGULAR: TKP tanılı toplam 90 hasta çalışmaya dâhil edilip 28 gün boyunca takip edildi. 28 günlük takip süresinin sonunda 20 (%22.2) hasta ölürken 70 (%77.8) hasta hayattaydı. Çalışmaya alınan hastalardan 57'si (%63.3) erkek, 33'ü (%36.7) kadındı. Yaşayan hastaların yaş ortalaması 68.3±10.4, ölenlerin yaş ortalaması 62.1±17.9 idi. Yaşayan 70 hastanın ortalama Pro-ADM değeri 45.7±21.2, ölen 20 hastanın ortalama Pro-ADM değeri 107.0±75.6 P <0.001 olarak bulunmuştur. Pro- ADM değeri ölenlerde, 28 günlük takip sonucu yaşayanlara göre daha yüksek olup mortalite ile ilişkili olduğu görülmüştür. Pro-ADM kesme değeri %75.0 sensitivite %21.4 spesifite ile 50 ng/mL bulunmuştur. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucuna göre; acil serviste TKP tanısı alan hastalardan 28 günlük takip süreleri içerisinde ölmüş olan hastaların başvurudaki Pro-ADM seviyeleri anlamlı şekilde hayatta kalanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Pro-ADM seviyesi TKP tanılı hastalarda 28 günlük mortaliteyi öngörmede güvenilir bir belirteç olarak kabul edilmiştir.