
276
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Karbonmonoksit zehirlenmesinde karboksihemoglobin (COHB) seviyesi ile görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılması ve tanıdaki etkinliği
Amaç: Acil servislere başvuran toksik gaz zehirlenmeleri içerisinde en sık gözlenen karbonmonoksit (CO) zehirlenmeleridir. Hastalar çok farklı şikayet ve bulgularla başvurabilmektedir. Zehirlenmelerin erken tanı ve tedavisi, zehirlenme kaynaklı oluşabilecek zararların önüne geçmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda laboratuvar bulguları ve görüntüleme bulguları karşılaştırılarak; hastalarda CO zehirlenmesi tanısı ve kliniği üzerine etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif ve kesitsel bir çalışmadır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'nde karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı almış, 18 yaş ve üzeri hastaların demografik verileri, özgeçmişleri, serum karboksihemoglobin (COHb) düzeyleri, laboratuvar verileri, vital bulguları, görüntüleme bulguları, EKG bulguları ve nörolojik muayene bulguları kaydedilerek değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 52 hasta dahil edildi. Hastaların %55,8'i erkek ve ortalama yaş 47,4 yıl idi. En sık gözlenen başvuru şikayetleri sırasıyla baş ağrısı (%59,6) ve bulantı/kusma (%55,8) idi. Hastaların %28,8'i anlamlı nöro-görüntüleme bulgularına sahipti. En sık gözlenen patolojik görüntüleme bulgusu periventriküler beyaz cevherde diffüz dansite kaybı (%17,3) idi. Görüntüleme bulgusu olan hastaların COHb düzeyleri yüksek olmasına rağmen bu yükseklik istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p=0,116). COHb düzeylerinin %22,5'in üstüne çıkması durumunda yaklaşık %75 duyarlılık ve özgüllük ile nörolojik muayene bulgusu saptandığı gösterildi (p=0,013). Yapılan analizlerde görüntüleme bulgusu saptanması üzerine en etkili parametrenin serum laktat düzeyi olduğu tespit edildi (p=0,009). Laktat düzeyinin 1,68 mmol/L'nin üstüne çıkması durumunda %65 duyarlılık ve özgüllük ile görüntüleme bulgusu; 2,05 mmol/L'nin üstüne çıkması durumunda ise yaklaşık %80 duyarlılık ve özgüllük ile nörolojik bulgu saptandığı gösterildi. Sonuç: Birçok değişken faktöre bağlı olarak hastanın COHb düzeyleri ile klinik durumu korelasyon göstermemektedir. Tanı koyabilmek adına karbonmonoksit zehirlenmesi düşünülen hastalardan mutlaka COHb düzeyi istenmesi gerekmektedir ancak bu hastaların takibinde kullanılabilecek en değerli parametrelerden birisinin serum laktat düzeyi olduğunu düşünmekteyiz. Acil servise şuur durum değişikliği ile veya baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı ve bulantı/kusma şikayetleri ile başvuran hastalarda CO zehirlenmesi tanısı akla gelmeli; altta yatan diabetes mellitus, hipertansiyon veya koroner arter hastalığı gibi ek hastalığı olanlarda klinik daha ağır seyredebildiği için dikkat edilmeli; COHb seviyesi ve laktat seviyesi tetkik edilmeli ve özellikle nörolojik etkilenim açısından nöro-görüntüleme (BT) uygulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Bilgisayarlı Tomografi, Karboksihemoglobin, Karbonmonoksit, Zehirlenme
Acil servise karın ağrısı şikayetiyle başvurup akut pankreatit tanısı alan hastalarda geliş lipaz/amilaz oranı ve immatür granülosit yüzdesinin balthazar şiddet skoru ile ilişkisi
Arka plan-hedef: Akut Pankreatit (AP) tanısı alan hastalarda hastalığın ağırlığını, prognozunu belirlemek için çeşitli kriterler belirlenip skorlamalar ve sınıflamalar yapılmaktadır. Tüm skorlamalara ve çalışmalara rağmen özellikle şiddetli vakaları öngörmek zor olabilmektedir. Çalışmamızda acil servise karın ağrısı şikâyetiyle başvurup AP tanısı alan hastaların klinik seyrinin, elde ettiğimiz laboratuvar parametreleri Balthazar Şiddet Skorlaması arasında ilişkinin olup olmadığını değerlendirmeyi ve özellikle şiddetli olan vakaları daha erken yakalayabilmeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Araştırmamız retrospektif bir çalışma olup Ocak 2018-Ağustos 2021 arası Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi acil servisine başvuran karın ağrısı şikayetiyle başvurup ''Akut Pankreatit'' tanısı alan 300 hastadan 250 hasta çalışma kriterlerine uygun bulunup 18 yaş üstü erişkin hastalar dahil edilmiştir. Hastaların tüm parametreleri Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS), hasta dosyaları üzerinden taranarak kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 250 olgudan 135(%54) si kadındı ve yaş ortalamalası 56,11±16,70, ağrı skorlarının VAS'a göre hesaplanan ortalama değeri 5,71±1,515, hesaplanan Balthazar Şiddet Skorlarının ortalaması 2,43±1,525. Hastalara etiyolojik olarak bakıldığında biliyer nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 171(%68,4), alkolik nedenli pankreatit tanısı alan hasta sayısı 10 (%4).Hastaların sonlanmalarına baktığımızda ise 215 (%86) hasta servis yatmıştır. Kronik hastalığı olan 56'sı(%22,4) diyabet, 90'ı(%36) hipertansiyon ek hastalığı vardı. Çalışmamız sonucunda VAS ağrı skoruna göre yaptığımız gruplamalara göre kadın ve erkek hastalar arasında ağrı grupları bakımından fark bulunmamaktadır (p=0,202). Hesapladığımız Balthazar Şiddet Skorlarına göre hafif grupta 194(%77,6), orta grupta 52(%20,8), ağır grupta 4(%1,6) hasta tespit edilmiştir. Biliyer ve non biliyer olarak ayırdığımız gruplar arasındaki istatiksel ilişkiye baktığımızda iki grup arasında Hgb ve Htc açısından anlamlı fark bulunmakta olup ayrıca iki grup arasında nötrofil/lenfosit oranı (NLO) ve platelet/lenfosit oranı (PLO) bakımından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda hasta sonlanımları ile tam kan sayımı parametreleri arasındaki ilişkiyi incelediğimizde IG% açısından yoğun bakıma yatırılanlar ile hem servis yatışı hem de taburcu olan grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0,006). Lipaz değeri açısından ise servis yatışları ile taburcu olan ve yoğun bakıma yatan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur ( p< 0,001). Balthazar Şiddet Skoruna göre ayırdığımız şiddet gruplarını laboratuar değerlerine göre karşılaştırdığımızda hafif ile orta-ağır şiddetli gruplar arasında tam kan sayımı parametrelerinden WBC, nötrofil, lenfosit, NLO ve PLO ayrıca LDH, Lipaz/Amilaz oranı açısından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p değerleri sırasıyla <0.001 ve 0.001). CRP açısından ise sonuçlar sınırda anlamlı sayılabilir (p= 0.051). NLO için cut-off 14,9082 alındığında %46,4 sensitivite, %85 spesifite, %47,2 PPV ve %84,6 NPV saptanmıştır. Lipaz/amilaz oranı için cut-off 2,2773 alındığında %69,6 sensitivite, %57,2 spesifite, %26,3 PPV ve %86,7 NPV saptanmıştır. Sonuç: Kronik hastalığı olanların çoğunluğunun hipertansiyon ve diyabet hastaları olduğu görülmüştür. Lipaz değerlerinin servis ve yoğun bakım yatışında önemli parametre olduğu tespit edilmiştir. Balthazar Şiddet Skoruna göre hafif ile orta-ağır şiddetli gruplar arasında WBC, nötrofil, lenfosit, NLO ve PLO, LDH ve Lipaz/Amilaz oranı açısından istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. IG% değerlerinin akut pankreatit şiddetini belirlemedeki gücü istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. AP tanısında görüntülemeye ek laboratuvar bulgularını birleştirerek hastaları değerlendirmenin AP prognozu hakkında yol gösterici olabileceği görülmüştür. Anahtar kelimeler: akut pankreatit, Balthazar Şiddet Skoru, Immatür granülosit yüzdesi, lipaz amilaz oran
Orak hücre anemisi ağrılı kriz tanısında homosistein düzeyi ve MG'un tedavideki etkinliği
Amaç: Çalışmamızda ağrılı kriz ile acil servise başvuran yetişkin orak hücre anemi hastalarını klinik ve laboratuvar bulguları eşliğinde değerlendirerek ağrılı kriz tedavisinde magnezyumun(Mg+2) kriz ağrı düzeyleri üzerinde olan etkisini ve homosisteinin ağrılı krizde tanı değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Mart 2020 - Şubat 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniği'ne vazo-oklüziv ağrılı kriz ile başvuran 18 yaş üstü orak hücre anemisi olan hastaların dahil edildiği çalışmamızda toplam 62 hasta değerlendirildi. Hastalar başvuru sırasındaki VAS ağrı düzeylerine göre orta ve şiddetli olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların başvuru sırasındaki, geleneksel tedavi sonrasındaki ve Mg+2 tedavisi sonrasındaki vizüel ağrı skalası (VAS) skorları kaydedilerek karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 62 hastanın 32'si (%51,6) kadın idi. Hastalar cinsiyetlerine göre ayrıldığında yaş, ağrı şiddeti, hastaneye yatış oranları ve tekrarlı başvuru oranları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı gözlendi (p>0,05). Erkek hastaların homosistein seviyeleri 17±11,4 µmol/L iken kadın hastaların ortalama homosistein seviyeleri 11,7±5,7 µmol/L olduğu tespit edilmiş olup erkeklerde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik mevcuttu (p=0,033). Hastalar COVID-19 geçirip geçirmeme durumlarına göre ayrılarak değerlendirildiğinde; yaş, cinsiyet, VAS skoru, EKG bulguları, yatış durumu ve tekrarlı başvuru sayıları açısından iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmadığı saptandı (p>0,05). COVID-19 geçiren hastaların homosistein düzeyleri geçirmeyen hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,041). Hastalar VAS skorlarına göre orta ve şiddetli olarak iki gruba ayrılarak değerlendirildiğinde yaş, eritrosit replasmanı yapılma durumu, EKG bulgusu, ağrılı krizi tetikleyen etmen, yatış durumu, tekrarlı başvuru sayısı ve homosistein düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p>0,05). Homosistein düzeyleri orta şiddette ağrısı olan grupta daha yüksek olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Magnezyum tedavisi sonrası hem orta şiddette hem de şiddetli ağrı ile başvuran hastaların ağrı düzeyleri açısından anlamlı fayda gördükleri saptandı (p=0,001). Acil servisteki tedavilerinin ardından servis yatışına karar verilen hastaların da her aşamada saptanan VAS skorları taburcu edilen hastalara göre anlamlı olarak yüksek olarak tespit edildi (p=0,001). Sonuç: Acil servise vazo-oklüziv kriz ile başvuran orak hücre hastası erkeklerde ve COVID-19 geçirenlerde homosistein düzeylerinin anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Çalışmamız sonucunda Mg+2 tedavisinin orak hücre anemili hastaların vazo-oklüziv krizinde etkili bir tedavi olduğu gösterildi. Hastaların ağrı düzeylerini azaltmak için destekleyici tedavi amacıyla analjezik tedavinin yanına magnezyumun eklenebileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca homosistein düzeyi orak hücreli anemi hastalarında tanı açısından erkeklerde yardımcı olabileceğinden başvuru sırasında çalışılmasını önermekteyiz. Ağrı skalası skorunun yüksek olması ve tedavi ile gerilememesi servis yatış endikasyonu açısından anlamlıdır. VAS'a göre tedavi ile hastanın ağrısında gerileme olmaması bu hastalarda servis yatış endikasyonudur. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Orak hücreli anemi, Vazo-oklüziv kriz, Homosistein, Magnezyum
Acilde şok tanısı alan hastalarda, doku perfüzyon parametrelerinin ve laktat klirensinin erken şok tedavisindeki prognostik önemi
Amaç: Acil serviste etiyolojik neden ne olursa olsun şoklu hastanın tedaviye yanıtının değerlendirilmesi oldukça önem arz eder. Bu nedenle, acil serviste şok tanısı alan hastalarda, doku perfüzyon parametrelerinin ve özellikle laktat klirensinin, prognostik önemi ve kısa dönem mortalite ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındıktan sonra, Ocak 2020 – Ocak 2022 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda prospektif olarak gerçekleştirildi. Acil serviste farklı etiyolojik nedenlere sahip, 18 yaş üstü şok tanısı almış 91 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların; yaş, cinsiyet, şikayetleri, vital bulguları, mevcut hastalıkları, ultrasonografik verileri, laboratuvar değerleri ve perfüzyon parametreleri kayıt altına alınarak, laktat klirensi hesaplandı. Hastaların sonlanımı, hastaneye yatışı, acil serviste ilk 24 saatte gelişen mortalite ve 15., 30. gün mortalite değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %54,9'u (n=50) erkek cinsiyette olup ortalama yaş 60,8±19 yıl olarak saptandı. Hastaların %65,9'u (n=60) septik şok, %13,2'si (n=12) kardiyojenik şok, %7,7'si (n=7) hemorajik şok, %6,6'sı (n=6) hipovolemik şok, %4,4'ü (n=4) zehirlenmeye bağlı şok, %1,1'i (n=1) sürrenal yetmezliğe bağlı şok ve %1,1'i (n=1) ise anaflaktik şok hastası idi. COVID-19 pozitif olan hastaların oranı %13,2 (n=12) idi. Hastaların %72,5'inin (n=66) yoğun bakıma ve %11'inin (n=10) ise servislere yatırıldığı görüldü. Ortalama yatış süresi 8±6,1 gün idi. Şok tanısı konulan hastaların ilk 24 saat içindeki mortalitesi %5,5 (n=5), 15 gün içindeki mortalitesi %39,6 (n=36) ve 30 gün içindeki mortalitesi ise %47,3 (n=43) idi. Hastaların ilk gün, 15. ve 30. gün mortaliteleri ile geliş vital bulguları arasındaki ilişki incelendiğinde, ilk başvuru anında, solunum sayısı yüksekliği ve Glasgow koma skoru düşüklüğü saptanan hastaların mortalitesinin yüksek olduğu tespit edildi. (p=0,001). Hastaların ilk gün, 15. ve 30. gün mortaliteleri ile laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında, nötrofil/lenfosit oranı, ALT, AST, LDH, BUN, ferritin, CKMB, troponin, D-Dimer ve proklasitonin değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu tespit edildi. (P<0,05, P<0,001 anlamlı olarak kabul edildi.) Hastaların ilk gün, 15. ve 30. gün mortaliteleri ile laktat klirensi arasında yüksek anlamlı ilişki olduğu saptandı. Şok tiplerine göre laktat klirensleri karşılaştırıldığında en düşük laktat klirensinin zehirlenmeye bağlı şok gelişen hastalarda (-%15,9±139,2) gözlendiği saptandı. Septik şokta ve kardiyojenik şokta benzer ortalama laktat klirensi değerlerinin olduğu gözlendi (sırasıyla 17,9±38,9 ve 17,1±28,8). Hastaların diğer perfüzyon parametrelerine bakıldığında, geliş anındaki PH ve HCO3 düşüklüğü, laktat yüksekliği ve baz açığının yüksekliğinin mortalite ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi olduğu tespit edildi. Sonuç: Acil serviste şok tanısı alan hastalarda, laktat klirensi hesaplanmasının, tedaviye yanıtın değerlendirilmesini sağlayarak, güçlü bir erken prognoz belirteci olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Laktat klirensi, Mortalite, Perfüzyon parametreleri, Şok
Acil servise başvuran ve akut pankreatit tanısı alan hastalarda farklı 3 pankreatit ağırlık skorlama sisteminin prospektif olarak karşılaştırılması
Arkaplan: Ciddi akut pankreatit (severe acute pancreatitis [SAP])'i erken tanımak mortaliteyi azaltmak için çok gerekli ve önemlidir. Akut Pankreatit (AP)'in ciddiyetini ve prognozunu belirlemek için yatak başı akut pankreatit şiddet indeksi (Bedside Index Severity Acute Pancreatitis [BISAP]), Glasgow prognoz skoru (Glasgow Prognostic Score [Imrie]) ve bilgisayarlı tomografi şiddet indeksi (Computed Tomography Severity Index [Balthazar]) gibi birçok skorlama sistemi mevcuttur. Ancak bu skorlama sistemlerinin acil serviste kullanımları için elimizdeki mevcut veriler yeterli değildir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, AP tanısı alan hastalarda yukarıda bahsi geçen üç skorlama sistemini hesaplamak, karşılaştırmak ve hangisinin SAP'i daha iyi öngördüğünü bulmaktır. Materyal ve Metod: Bu ileriye dönük, gözlemsel, tek merkezli ve kesitsel olarak yapılan çalışma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi acil servisinde 1 Nisan 2014 ve 31 Temmuz 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastaların demografik ve klinik parametreleriyle birlikte klinik sonlanımları kaydedildi. 18 yaş üstü bütün erişkin hastalar başvurudan sonraki 30 güne kadar takip edildi. Birincil sonlanım SAP gelişmesidir. İkincil sonlanım ise hastaneye yatış, yoğun bakıma yatış, hastanede kalış süresi ve tüm nedenlere bağlı ölümdür. Skorlama sistemlerinin SAP'i öngörme gücü alıcı işletim karakteristiği (Receiver-Operating Curve [ROC]) eğrisi altında kalan alan (Area Under the Curve [AUC]) ölçülerek yapıldı. Bulgular: AP tanılı toplam 150 hasta (ortalama yaş 66.7 ± 15.8; %66.1 erkek) çalışmaya dahil edildi. Bu 150 hastanın 25 tanesi (%16.6) SAP olarak sınıflandırıldı. Eğri altında kalan alan BISAP, Imrie ve Balthazar için sırasıyla 0.868, 0.801, 0.568 olarak bulundu. BISAP skorlama sistemi için en iyi kesme değeri 2'dir (AUC 0.868, %95 confidence interval [CI], 0.784-0.952, P<.001). Imrie skorlama sistemi için en iyi kesme değeri 2'dir (AUC 0.801, %95 [CI], 0.701- 0.901, P<.001). Sonuç: BISAP ve Imrie skorlama sistemlerinin SAP'i değerlendirmede iyi bir öngörme değeri vardır, bundan dolayı bu skorlama sistemleri acil servis başvurusunun erken dönemlerinde AP'in şiddetini değerlendirmek için daha kullanışlıdır. Bununla birlikte SAP'i değerlendirmede Balthazar skorlama sistemi düşük duyarlılık ve özgüllük göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Akut pankreatit, ciddi akut pankreatit, acil servis, skorlama sistemleri
Acil servise başvuran ve üst gastrointestinal sistem kanaması tanısı alan hastalarda farklı 3 gastrointestinal sistem kanaması skorlama sisteminin prospektif olarak karşılaştırılması
Arka plan / Hedefler: Hastaneye yatışların yaygın nedeni olan akut gastrointestinal kanamalar hayati tehlike oluşturabilen bir abdominal acildir. Üst gastrointestinal sistem (ÜGİS) kanamaları ciddi mortalite oranlarına sahiptir. ÜGİS kanamalarına bağlı mortalite gelişebilecek hastaları belirlemek amaçlı çok sayıda skor sistemi üretilmiştir. Bizim çalışmamızın amacı bu skor sistemlerinden Glasgow-Blatchford skoru (GBS), pre-endoskopik Rockall skoru (PRS) ve Rockall skorunun (RS) acil servislerde 28 günlük mortaliteyi belirlemedeki başarısını karşılaştırmaktır. Metot: GBS, PRS ve RS'nin 28 günlük mortaliteyi öngörmedeki başarısı prospektif olarak Celal Bayar Üniversitesi acil servisinde araştırıldı. Mayıs 2014-Mayıs 2015 tarihleri arasında toplamda 210 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm skorlama sistemleri için alıcı işletim karakteristiği eğrisinde eğri altındaki alan (EAA), özgüllük ve duyarlılık analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 210 hastadan 65'i (%31) kadın, 145'i (%69) erkekti. Hastaların %17.1'i 28 gün içinde hayatını kaybetti. Mortalite ile tüm skorlama (GBS, PRS ve RS) sistemleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Mortalite için EAA GBS için 0.705, PRS için 0.768, RS için 0.814 hesaplandı (sırasıyla p <0.001, p <0.001, p <0.001). Mortalite için GBS ≥10.5 değerinde duyarlılık %78 özgüllük %53, PRS ≥3 değerinde duyarlılık %85 özgüllük %59, RS ≥6 değerinde duyarlılık %76 özgüllük %77 saptandı (sırasıyla p <0.001, p <0.001, p <0.001) Sonuç: GBS, PRS ve RS acil serviste ÜGİS kanamalarına bağlı mortaliteyi öngörmede kullanılabilir. Üç skor siteminin mortaliteyi göstermesi başarısı birbirine benzemesine karşın RS yüksek EAA değeri ve yüksek özgüllük değeri ile bir adım öne çıkmaktadır.
Acil servise dispne şikâyeti ile başvuran hastaların ağırlığını tespit etmede klinik bulgular ve kan gazı parametrelerinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada amacımız acil servise dispne şikayeti ile başvuran hastaların, hastalık ciddiyetlerini belirleme ve hastaneye yatırılan hastaların sonlanımlarını öngörmede Objektive Classification Scale (OCS-9) etkinliğini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Ocak 2015 - Ağustos 2017 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na solunum sıkıntısı ile başvuran 18 yaş ve üstü hastalar dâhil edildi. Hastaların bilgileri retrospektif olarak Hastane Bilgi Yönetimi Sistemi (HBYS) (ProbelR) üzerinden tarandı. Hasta dosyaları incelenerek kan gazı parametrelerine değerlendirildi. Dispne şikayeti nedeniyle gelen hastaların OCS-9 değerini hesaplamak için kan gazındaki 3 önemli parametreyi (pH, Baz açığı, laktat düzeyi) kullandık. Klinik parametreler ve kan gazı parametreleri (OCS-9 puanları) hastaların sonuç durumları (taburcu, servis yatışı, yoğun bakım yatışı, exitus) ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 373 hasta dâhil edildi. Hastaların 249' u (%66,8) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 68,2+15,03'tü. Hastaların 175' inde (%46,9) komorbidite bulunmamaktadır. Komorbid hastalıklardan en sık HT %23,9 sonrasında KOAH %22,5 gelmektedir. Komorbidite olan hastaların yaş, SKB, DKB, PCO2, Baz açığı ortalamaları komorbidite olmayanlara göre daha yüksekken, SpO2, pH, PO2, HCO3, Laktat değerleri daha düşüktü. Hastaların alınan kan gazlarındaki pH ortalaması 7,4+0,1, baz açığı ortalaması 0,36+5,6, laktat ortalaması 1,99+1,6'dır. Çalışmamızda ağır dispne şikayeti olan hastaların OCS-9 skoru (1,59+1,5) ile olmayan hastaların OCS-9 skoru (1,02+1,3) karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmıştır. (p<0,001). Solunum sayısı ve Nabız arttıkça OCS-9 skoru artarken SpO2 arttıkça OCS-9 skoru düşmektedir. Sonuç: Servis yatışı olanların ve taburcu olanların OCS-9 ortalaması yoğun bakım yatışı olanlara göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşüktü. OCS-9 skorunun cut-off değeri 1 alındığında exitus ve yoğun bakım yatışı öngörüsünde sensivitesi %46,9 spesifitesi %77,08 olarak saptanmıştır. Çalışmamızın sonuçları OCS-9 Skorunun acil serviste kullanımının hasta prognozunu ön görmede ve hastaların yatacağı birimlerin belirlenmesinde etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Dispne, Acil Servis, Objektive Classification Scale,
Son 5 yılda acil servise başvuran intoksikasyon olgularında demografik özelliklerinin ve acilde kalış sürelerinin geriye dönük istatistiksel değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada son 5 yılda Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na zehirlenme ile başvuran vakaların geriye dönük demografik özelliklerini hastaların acil servisten taburculuk sürelerini belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif kesitsel bir çalışma olarak planlandı. Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun izni ile başlandı. Çalışmamız kapsamında Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na 2017-2022 yılları arasında başvuran zehirlenme vakaları dahil edildi. Toplam 3231 hastanın verileri toplandı. Hastanın yaş, cinsiyet, başvuru tarihi, sonuç, toplam maliyet ve muayene süreleri retrospektif olarak incelendi. Vakalar hasta acil servis kartları ve yatış dosyaları incelenerek analiz edildi. Zehirlenme ile ilişkili olabilecek ICD-10 tanıları Mergen sisteminden tarandı. Hasta verileri veri toplama föyüne kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda toplam 3231 hastanın verileri derlendi. Tüm hastaların %61,9'u kadın cinsiyette ve ortalama yaş 34,1±12,7 yıl idi. En sık başvuru yapılan aylar sırasıyla %9,7 ile mayıs ve %9,6 ile temmuz ayları idi. Başvuruların en fazla olduğu yıl 2019 yılı olarak saptandı. Başvuruların pik yaptığı saat %8 başvuru ile akşam 21:00 idi. En az başvuru ise %0,8 ile sabah 07:00 olarak saptandı. Hastaların %51,5'i yeşil alan ve %48,5'i ise sarı alan başvurusu idi. Hastaların %50,3'ü acil servisten taburcu oldu ve %47,8'i servislere ve %1,6'sı ise yoğun bakımlara yatırıldı. Ortalama başvuru sonuç süresi 685,3±4693 dakika olarak saptandı. Hastaların ortalama maliyetleri ise 770,6±3964 TL olarak tespit edildi. Hastaların en sık yatırıldığı servis %46 ile acil tıp servisi idi. Yoğun bakımlardan ise hastaların en sık %1 ile çocuk hastalıkları yoğun bakıma yattığı tespit edildi. Hastaların ilk başvuruları sırasında kullanılan ICD-10 kodlarının tamamı Tablo 11'de gösterildi. En sık eklenen tanı %84,7 ile "X44 - ilaçlar, haplar ve biyolojik maddelere maruz kalma ve kazayla zehirlenme diğer ve tanımlanmamış" tanısı idi. Sonuç: İntoksikasyon vakalarının demografik dağılımının genç yetişkinler arasında yüksek olması, genç nüfusun bu tür risklere daha fazla maruz kaldığını göstermektedir. Ayrıca intoksikasyon yönetimi multidisipliner bir yaklaşım gerektiğinden bu konuda diğer branşların da farkındalık seviyelerinin artırılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Demografik, İntoksikasyon, Yatış süreleri
Acil servise başvuran adli vakaların adli ilk rapor ve adli kesin raporlarının kıyaslanması
Giriş: Adli olgular, adli muayenenin ilk basamağını oluşturan acil servislerde karşımıza sıklıkla çıkmaktadır. Acil serviste çalışan hekimin adli vakaların tetkik, tanı ve tedavilerinin yanı sıra detaylı muayene ile adli rapor düzenlemesi ve TCK m.280 kapsamında adli makamlara bildirmesi sorumluluğu mevcuttur. Bu çalışmada hekimler açısından çoğu zaman sıkıntı ve endişeye neden olan adli raporların düzenlenmesindeki hata ve eksikliklerin belirlenip tartışılması, bu konuda hekimlerin sorumluluklarının vurgulanması ve konuya yönelik öneriler getirilmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmaya Mayıs 2019- Mayıs 2022 arası Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvurarak geçici adli rapor alan ve daha sonra Adli Tıp Anabilim Dalı'nda kati rapor düzenlenen toplam 1556 adli olgu dahil edildi. Dahil edilen olgular trafik kazaları, iş kazaları ve diğer adli olguları (iş kazaları ve trafik kazaları haricinde kalan tüm adli olguları) kapsamaktaydı. Ön raporu olup kesin raporu olmayan hastalar ve hem karşı taraf olmaması, hem de kati rapor alma oranlarının düşük olması nedeni ile zehirlenme olguları çalışma dışı bırakıldı. Çalışmanın Mayıs 2019 - Mayıs 2021 tarihleri arasındaki hastaları geriye dönük olarak tarandı. Pandeminin adli vakalar üzerindeki etkisini daha detaylı inceleyebilmek için, giriş tarihleri Mayıs 2021-Mayıs 2022 arası olan hastalar ileriye dönük olarak incelendi. Hastalar, bu amaçla geçici adli raporlarının düzenlendiği acil başvuru tarihlerine göre Mayıs 2019-Mayıs 2020 tarihleri arasında başvuranlar Grup 1, Mayıs 2020-Mayıs 2021 tarihleri arasında başvuranlar Grup 2 ve Mayıs 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuranlar Grup 3 olmak üzere üç gruba ayrıldı. Hayati risk durumu ve yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilir olup olmaması açısından Acil Tıp Anabilim Dalı tarafından verilen geçici adli raporlar ile, Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından verilen kati raporlar arasındaki uyumsuzluklar araştırıldı. Bulgular: Çalışmamızın yapıldığı dönem olan 1 Mayıs 2019- 1 Mayıs 2022 yılları arasında acil servisimize 18 yaş üstü toplam 216111 acil vaka başvurdu. Başvuran olguların %5,3'ü (n=11487) adli olguydu. Adli olguların %13'üne (n=1596) adli tıpta kati rapor yazılmıştı. İş kazalarının %5'i, trafik kazalarının %15'i, diğer adli olguların ise %14'ünün geçici raporları yazıldıktan sonra kati rapor için adli tıpa başvurdukları görüldü. Çalışmaya acil tıpa başvurup geçici rapor alan, daha sonra adli tıpa başvurarak kati raporu yazılan 449 trafik kazası, 56 iş kazası ve 1051 diğer adli olgu dahil edildi. Çalışmamızda toplam 1556 adli olgu vardı ve bu olgular acil tıpa başvuran tüm olguların %0,007'sini oluşturmaktaydı. Çalışmaya dahil edilen 1556 hastanın %71'i (n=1104) erkek, %29'u kadındı (n=452). Yaş ortalaması 35.59 ±13.56 idi. Kati raporlarla geçici raporlar kıyaslandığında, yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olup olmaması açısından raporların %14,5'unda, hayati tehlike açısından %10,7'sinde uyumsuzluk olduğu ve yıllara göre BTM değerlendirmesi (p=0,014) ve hayati tehlike değerlendirmesi (p<0,001) uyumsuzluk oranlarının istatistiksel olarak artış eğiliminde olduğu görüldü. Sonuç: Acil servislerde Acil Hekimleri tarafından yazılan adli geçici raporlar ile Adli Tıp hekimleri tarafından daha sonra yazılan adli kesin raporlar kıyaslandığında özellikle BTM ve hayati risk değerlendirmesi konularında uyumsuzluklar görüldüğü ve hem hekim sorumluluğunun azalması hem de adaletin tesisinde önemli bir yeri olması nedeniyle adli raporların daha hızlı ve doğru şekilde düzenlenebilmesi için, bu raporları düzenleyen acil tıp hekimlerinin özellikle BTM ile giderilebilirlik ve hayati risk değerlendirmesi üzerine detaylı bir şekilde eğitim almalarının sağlanması ve acil servislerde 7/24 Adli Tıp Uzmanlarına erişim imkanının oluşturulması hem adli yargının işleyişi, hem de hekim ve hasta hakları açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Adli olgu, Geçici adli rapor, Kati rapor.
Acil servise hafif kafa travması ile başvuran ve beyin bilgisayarlı tomografi incelemesi yapılan hastaların; Kanada kafa travması bilgisayarlı tomografi isteme kriterleri ile New Orleans kriterlerine göre karşılaştırılması
Arka plan-hedef: Bu çalışmada minör kafa travması ile başvuran hastaların yapılan BBT tetkiklerinde Canadian CT Head Rule (CCHR) ve New Orleans Criteria (NOC) kriterlerine uyumluluk gözlemlenmek istenmiştir. Ülkemizin hafif kafa travmaları konusunda epidemiyolojik verilerine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Metot: Çalışmamızda Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesine 2017 (Ocak- Aralık) yılında hafif kafa travması ile başvuran, Glasgow Koma Skalası (GKS) 13-15 olan hastaların; öyküsü, fizik muayene bulguları, Beyin Bilgisayarlı Tomografisi (BBT) sonuçları ve tedavileri Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) ve hasta dosyaları geriye dönük olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 41,61±18,67 idi. 60 yaş üstü hasta oranı %19, 65 yaş üstü hasta oranı ise %14 idi. Tüm hastaların %70,2'si erkekti. Hastaların GKS:15 (%96,8), GKS:14 (%3,2)'dü. Yüksek enerjili travma ile başvuran hastaların oranı %48, düşük enerjili travma ile başvuran hasta oranı %52'idi. Travma mekanizmalarından düşme %32,4 oranında 1. sırada, sonrasında %31,1 oranında 2. sırada Araç İçi Trafik Kazası (AİTK) gelmekteydi. Kafa travması darp nedeniyle olanlar %12,3, motosiklet kazası nedeniyle olanlar %7,4 oranında, kafaya cisim çarpması nedeniyle olanlar %7,2, yüksekten düşme nedeniyle olanlar %5,1, Araç Dışı Trafik Kazası (ADTK) nedeniyle olanlar %4,4 saptandı. Çalışmaya alınan hastaların tümüne bakıldığında oranında bilinç kaybı:%4,5, amnezi:%7, oryantasyon bozukluğu:%2,7, baş a ğrısı:%26,2, bulantı:%3,6, kusma:%2,3, alkol/ilaç alımı:%7,8, nöbet öyküsü:%0,6, klavikula üstü yaralanma:%56,7 oranlarında saptandı. BBT çekilen hastaların %93'ünde patoloji saptanmadı, %37'sinde patoloji saptandı. Sonuç: Hafif kafa travması ile başvuran hastalarda, travmatik nörokranial BBT bulgularını saptamada CCHR kriterlerinin kullanılması daha geçerlidir; seçici BBT kullanımı, BBT sayısını azaltır ve böylece sağlık giderlerinin maliyetini düşürür, beraberinde acil servis yoğunluğunu hafifletir ve alınan radyasyon maruziyetini azaltır. Anahtar Kelimeler: Acil tıp, minor kafa travması, beyin bilgisayarlı tomografi, CCHR, NOC.
Acil servise başvuran gastrointestinal kanamalı hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda hastanemiz acil servisinde gastrointestinal kanama tanısı alan hastaların yönetim ve sonlanımlarını değerlendirerek, literatür ile olan benzerlik ve farklılıklarını ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metot: Retrospektif, kesitsel olarak planlanan çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesi yetişkin acil servisinde gerçekleştirildi. Hastaların demografik, klinik, endoskopi ve laboratuvar verileri, Glasgow-Blatchford Kanama ve AIMS65 skorları ve sonlanımları değerlendirilerek 15 gün içinde ölenler ve yaşayanlar olarak iki gruba ayrılarak kıyaslandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 161 hastanın (99 erkek), yaş ortancası 72 (IQR=20), % 87,6'sında ek hastalık var ve siroz sıklığı yüksek saptandı (p=0,025). Mortalite %1,2 iken, 15 günlük mortalitenin ilaç kullanımı, başvuru şikayeti, fizik muayene bulguları, GB ve AIMS65 skorları ile ilişkisi saptanmadı (p>0,05). Ölen hastaların nabız sayıları (p=0,012), şok indekleri (p=0,001), INR (p=0,038), AST (p=<0,001), ALT (p=<0,001) ve laktat değerleri (p=0,008) yaşayan hastalardan yüksekti. En sık peptik/duodenal ülser ve eroziv gastrit bulundu. En sık ilaç/tedavi PPİ, traneksamik asit ve eritrosit süspasyonuydu. Ölen hastaların daha fazla traneksamik asit (p=0,037), noradrenalin (p=0,001), somatostatin (p=0,021) ve dopamin (p=<0,001) aldıkları bulundu. En sık yoğun bakıma yatırıldıkları (% 51) ve taburcu edildikleri (% 37,9), % 13'ünün acil serviste 24 saatten uzun takip edildiği ve çok azının servise yatırıldığı (%4,3) saptandı. Sonuç: Traneksaminik asitin gastrointestinal sistem kanamalı hastalarda mortaliteyi azalttığını düşünmekteyiz. Mortaliteyi tahmin etmede GB ve AİMS65 skorları yerine nabız ve şok indeksi kullanılabilir. Hastaların acil serviste değil kliniklerde yatarak takibi için düzenleme gerektiği kanaatindeyiz.
Acil servise başvuran iş kazalarının geriye dönük 5 yıllık istatistiksel değerlendirilmesi
ÖZET ACİL SERVİSE BAŞVURAN İŞ KAZALARININ GERİYE DÖNÜK 5 YILLIK İSTATİSTİKSEL DEĞERLENDİRİLMESİ Amaç/Gerekçe: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na iş kazaları nedeniyle başvuran hastaların; demografik özelliklerini ve yaralanma şeklini, iş kazası sonucunda acilde sonlanım durumunu açığa çıkarmayı amaçladık. Gereç/Yöntem: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi erişkin acil servisine Ocak 2019 – Aralık 2023 tarihleri arasında iş kazası nedeniyle başvuran, kazanın işi yaparken ya da işe ulaşımı esnasında oluştuğunu belirten kaza öyküsü olan, hastane otomasyon sisteminde iş kazası olarak adli kaydı olan, dosya bilgilerine ulaşabildiğimiz, 18 yaş üstü hastalar dahil edilecektir. Hastaların demografik özelliklerine ilişkin veriler hastanenin kullanmakta olduğu ''Mergen Enlil Hbys sistemi'' üzerinden incelenecektir. Çalışma retrospektif olarak yapılacaktır. Olguların; başvuru sebebi (yüksekten düşme gözde yabancı cisim, elektrik çarpması, ağır cisim altında kalma, kesici-delici alet yaralanması, sıkışma & parçalanma tarzı yaralanma, kafaya sert cisim düşmesi, trafik kazası, toksik maddeye maruziyet, amputasyon, çarpma tarzı yaralanma) ve acil serviste sonlanım durumu (taburcu, yatış, sevk, exitus, izinsiz terk) kayıt altına alınacaktır. Çalışmanın primer sonlanımı acil servise iş kazası ile başvuran hastaların acil servisteki sonlanım durumlarının tespitidir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1377 hastanın % 89,25 (n=1229)'i erkek, % 10,75 (n=148)'i kadındı. Yaş ortalaması 35,5±10,9'dır (min=18, maks=71). Yaş gruplarına göre en fazla olgu 35-44 yaş aralığında olduğu tespit edilmiş olup, hastaların %29,9'unun (n=412) olduğu görülmektedir. Hastalardan % 79,4 (n=1094)'ünün taburcu edildiği gözlenirken, % 18,7 (n=257)'inin servise, % 1,9 (n=26)'unun ise yoğun bakıma yatırıldığı, exitus olmadığı tespit edildi. Yatışı yapılan hastalardan 257 (% 90,8)'sinin servise, 26 (% 9,2)'sının ise yoğun bakıma yatışının yapıldığı tespit edildi. Servise yatırılan hastalarda en sık ortopedi ve travmatolojisi servisi tespit edilmiş olup, hastaların %71,6'sının (n=184) olduğu görülmektedir. Yoğun bakıma yatırılan hastalarda en sık beyin cerrahi yoğun bakımı tespit edilmiş olup, hastaların %38,5'inin (n=10) olduğu görülmektedir. Hastaların hastanede kalış süresi ortalaması 6,64±37,5 saattir (min=0,02, maks=1058,88). Acile başvuru şikayetlerine göre en fazla olgu kesici delici alet nedeniyle başvurmuş olup, hastaların %42'sinin (n=588) olduğu görülmektedir. Erkek hastalarda, kadın hastalara göre servise yatırılma oranlarının yüksek (p=0,002); taburcu edilme oranlarının ise anlamlı derecede düşük olduğu gözlendi (p=0,001). Erkek hastaların, kadın hastalara göre toksik madde inhalasyonu oranlarının ise düşük olması istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p=0,001). Hastaların yaş ortalamaları hastaneye yatışı yapılan hastalarda daha yüksek bulundu (p=0,031). Sonuç: İş kazaları en sık genç erkeklerde ve ekstremite yaralanması şeklinde görülmektedir. Acil servise başvuran iş kazalarının önemli bir kısmının ayaktan tedavi edilerek taburcu edilmesi, hayatı tehdit eden yaralanmaların az olması; çalışmamızın verileri ışığında iş kazalarının gerçek sebeplerinin tespit edilerek, iş yerinde alınabilecek önlemlerle bu kazaların önüne geçilebileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: Acil, İş gücü kaybı, İş kazaları
Acil serviste değerlendirilen gebe travma hastalarının beş yıllık retrospektif analizi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, bir üniversite hastanesi acil servisinde değerlendirilen gebe travma hastalarını inceleyerek, bu hasta grubu hakkında tespitler yapmak ve yönetimleri konusunda önerilerde bulunmaktır. Materyal ve Metot: Kesitsel ve retrospektif olarak planlanan çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda 01.05.2018 – 30.04.2023 tarihleri arasında travma nedeniyle değerlendirilen gebe hastaların demografik, klinik, laboratuvar, görüntüleme, tedavi verileri ile anne ve bebek sonlanımları incelendi. Bulgular: Çalışmaya 237 gebe travma hastası alınmıştır. En sık görülen travma mekanizması darp (% 36,3), sonra düşme (% 28,3) ve motorlu taşıt kazasıydı (% 23,2). En sık yaralanma bölgesi baş-boyun (% 36,7), üst ekstremite (% 30,4) ve alt ekstremiteydi (% 24,9). Yatış oranı % 13,1 diğer bölüm servislerine ve % 0,8 yoğun bakımaydı, doğum oranı ise % 2,1'di (% 60'ı C/S). <20 hafta gebelerde darp sıklığı daha yüksek (p=0,001), ≥20 hafta gebelerde ise araç içi motorlu taşıt kazası daha yüksekti (p=0,004). Acil serviste yatışı olanlarda darp sıklığı (p=0,041), dış servislerde yatışı olanlarda diğer travma mekanizmalarının sıklığı (p=0,035) daha yüksekti. Travma mekanizmaları ile anne ve bebek sonlanımı arasında ilişki bulunmamaktaydı (p>0,05). Sonuç: Darp, gebe travma hastalarında önemli bir yaralanma mekanizmasıdır. Özellikle <20 hafta gebelerde darp sık görülmekteydi. Darp görülen gebe travma hastalarında yakın partner darbının oranı yüksek olarak görülmüştür. Bu durum ciddi bir sağlık ve sosyal sorundur. Gebe travmaları multidisipliner yaklaşım gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: Gebelik, travma, acil servis
Acil servise başvuran kritik geriatrik COVİD-19 hastalarında radyolojik görüntüleme ve skorlamaların klinik seyre etkisi
ÖZET Acil Servise Başvuran Kritik Geriatrik COVID-19 Hastalarında Radyolojik Görüntüleme ve Skorlamaların Klinik Seyre Etkisi Amaç: Acil servise başvuran ve yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan 65 yaş ve üzeri kritik geriatrik COVID-19 hastalarında radyolojik görüntüleme (CO-RADS) ve klinik puanlama sistemlerinin (APACHE-II, MuLBSTA, SII) klinik seyir ve ölümü üzerindeki etkilerini araştırdığımız çalışmamızda bu değerlerin birlikte kullanımının hasta yönetiminde klinik seyrin değerini ve klinik karar alma süreçlerine katkısını araştırmak hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Geriye dönük gözlemsel bir çalışma olarak tasarlanan bu araştırma, 11 Mart 2020- 1 Şubat 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvuran ve COVID-19 yoğun bakım ünitesine yatırılan 65 yaş ve üzeri 221 hastayı kapsamaktadır. Hastaların demografik verileri, yaşamsal bulguları, laboratuvar sonuçları, CO-RADS evreleri, APACHE-II, MuLBSTA ve SII skorları ile yoğun bakım sonlanımları, otomasyon sistemi ve fiziki dosyalardan elde edildi. Veriler, ölen ve yaşayan hastalar olarak iki gruba ayrılarak karşılaştırıldı. B ul gul ar : Çalışmaya dahil edilen hastaların 122 (%55,2)'si erkek, 99 (%44,8)'u kadın olup, yaş ortalaması 77±7,98 yıldı. Ölüm oranı %49,8 olarak saptandı. Ölen hastalarda APACHE-II ve MuLBSTA puanları anlamlı derecede yüksek, CO-RADS 6 evresi daha sık gözlendi. SII değerleri ölenlerde anlamlı olarak yüksek bulundu. Özellikle ölen hastalarda sistolik/diyastolik kan basıncı, ortalama arteriyel basınç, oksijen satürasyonu ve Glasgow Koma Skalası anlamlı derecede düşük; şok indeksi ise yüksekti; laboratuvar bulgularında NLR, CRP, ferritin, LDH, prokalsitonin, glukoz, BUN, kreatinin, laktat ve gibi inflamatuvar, metabolik ve organ fonksiyonlarını yansıtan biyobelirteçlerin anlamlı şekilde daha yüksek bulunması, COVID-19'un sistemik bir enflamasyon ve çoklu organ yetmezliği ile seyrettiği gerçeğini desteklemektedir. Lojistik regresyon analizinde, KOAH/astım tanısı olmaması, ferritin düzeyindeki her birim artış ve invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Sonuç: Kritik geriatrik COVID-19 hastalarında ileri yaş ölüm riskini arttıran önemli faktörlerden biridir. Yaşlı bireylerde eşlik eden kronik hastalıkların varlığı ölüm oranlarını yükseltmektedir. Bu hastalarda CO-RADS, APACHE-II, MuLBSTA ve SII puanlamaların birlikte kullanımı, ölüm ve klinik seyir öngörüsünde önemli bir katkı sağlamaktadır. Özellikle APACHE-II ve MuLBSTA puanlama sistemleri ile SII, yüksek riskli hastaların erken tespitinde etkili araçlardır. CO-RADS 6 evresinin yüksek ölüm oranı ile ilişkisi, ileri radyolojik bulguların klinik değerini vurgulamaktadır. Bu değerlerin acil servis pratiğinde rutin kullanımı, hasta yönetimini uygun hale getirebilir ve ölüm riskini azaltabilir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, CO-RADS, APACHE-II, MuLBSTA, SII, mortalite, acil servis
Acil serviste değerlendirilen supraventriküler taşikardili hastaların beş yıllık retrospektif analizi
Acil Serviste Değerlendirilen Supraventriküler Taşikardili Hastaların Beş Yıllık Retrospektif Analizi Amaç: Bu çalışma acil serviste supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan hastaların klinik ve demografik özelliklerini retrospektif olarak incelemeyi, farmakolojik ve farmakolojik olmayan tedavilerin başarı oranlarını değerlendirmeyi ve SVT yönetim algoritmasını iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmamız, 01.01.2019 ile 30.06.2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan yetişkin hastaların demografik, klinik, laboratuvar, tedavi verileri ile sonlanımlarını retrospektif olarak incelemiştir. Bulgular: Çalışmaya, 01.01.2019-30.06.2024 tarihleri arasında acil serviste supraventriküler taşikardi (SVT) tanısı alan 108 yetişkin hasta dahil edildi. Hastaların % 52,8'i erkek, % 47,2'si kadın olup yaş ortalaması 58,4±17,4 yıldı. En sık başvuru şikayeti çarpıntı (% 67,6), ardından göğüs ağrısı ve nefes darlığı (% 25) idi. Eşlik eden hastalıkları arasında SVT (% 35,2), hipertansiyon (% 30,8) ve koroner arter hastalığı/kalp yetmezliği (% 25) öne çıktı. En sık kullanılan ilaçlar beta-blokör (% 23,1), aspirin (% 13,9) ve kalsiyum kanal blokörü (% 9,3) idi. Fizik muayenede en sık ral (%20,4) ve pretibial ödem (% 9,3) saptandı. Kardiyak USG'de hastaların % 80,8'inde ejeksiyon fraksiyonu normaldi. Tedavi olarak hastaların %95,4'üne 1. doz adenozin, % 40,7'sine 2. doz adenozin, % 16,7'sine 3. doz adenozin uygulandı. Beta-blokör (% 20,4), kalsiyum kanal blokörü (% 13,9) ve elektriksel kardiyoversiyon (% 4,6) diğer tedavilerdi. Hastaların % 78,7'si acil servisten taburcu edilirken, % 19,4'ü yoğun bakıma yatırıldı. Cinsiyetler arasında yaş, vital bulgular ve başvuru şikayetleri açısından anlamlı fark saptanmadı; ancak erkeklerde malignite sıklığı (% 38,6 vs. % 3,9, p<0,001), kadınlarda serum glukoz, kreatinin ve ferritin düzeyleri farklıydı (p<0,05). Adenozin ile tedavi edilen (Grup 1) ve ek tedaviler alan (Grup 2) hastalar karşılaştırıldığında, Grup 2'de nefes darlığı (% 35,1 vs. % 17,4, p=0,04), koroner arter hastalığı/kalp yetmezliği, diyabetes mellitus sıklığı ve troponin, CK-MB, laktat düzeyleri daha yüksekti (p<0,05). Grup 2'de 2. ve 3. doz adenozin kullanımı ile taburculuk reçetesi oranı da daha yüksekti (p<0,05). Tedavi sonrası EKG'de hastaların % 94,2'si sinüs ritmine döndü. Sonuç: Bu retrospektif çalışmamızda, acil serviste SVT tanısı alan hastalarda adenozin tedavisinin oldukça yüksek bir başarı oranına sahip olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, ek tedavi gereksinimi olan hastalarda (Grup 2) koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği ve diyabet gibi komorbid durumların yanı sıra troponin, CK-MB ve laktat düzeylerinde anormalliklerin daha sık saptanması, bu grubun daha yakın klinik izlem gerektirdiğini düşündürmektedir. Acil serviste SVT yönetiminde, hastanın hemodinamik durumuna dayalı bir tedavi algoritmasının benimsenmesi, vagal manevralar ve adenozinin öncelikli olarak uygulanmasıyla birlikte taburculuk oranlarını artırabilir ve yoğun bakım ihtiyacını azaltabilir. Gelecekte yapılacak çalışmalarda, kateter ablasyonu gibi uzun dönem tedavi seçeneklerinin acil servis yönetimine entegrasyonu üzerinde durulması faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, supraventriküler taşikardi, çarpıntı, adenozin, elektrokardiyografi
Koroner arter hastalığı tanısı olup acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran hastalara "hastane anksiyete ve depresyon ölçeği" uygulaması
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda 01.10.2018-01.01.2019 tarihleri arasında kardiyovasküler hastalık (KVH) nedeniyle Perkütan Koroner Girişim (PKG) öyküsü olan ve acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastaların hayat kalitesini etkileyen anksiyete ve depresyon durumlarını incelemeyi amaçladık. Bu sayede benzer öyküleri olan ve psikolojik durumları etkilenmiş hastalar hakkında önleyici çalışmalar yapılması ve bu konuda hizmet veren hekimler ile hastaların farkındalığının arttırılması mümkün olabilecektir. Materyal ve Metod: Acil Tıp Anabilim Dalı'na bağlı olarak çalışan Erişkin Acil Servisi'ne 01.10.2018 ile 01.01.2019 tarihleri arasında göğüs ağrısı nedeni ile başvuran ve daha önce akut koroner sendrom hikayesi olan ve/veya koroner anjiyografi öyküsü olan 200 hasta çalışmaya alındı. Hastalara 2 sayfadan oluşan anket (HAD ölçeği) yapıldı. Her ankette toplam 14 soru ve her sorunun içerisinde 4 farklı seçenek vardı. Hastalardan; bu seçeneklerden kendilerine en uygun olan yalnızca bir seçeneği işaretlemeleri istendi. Başvuru esnasında alınan kan troponin değerleri de kayıt altına alındı. Tetkik sonuçları SPSS 18.0 programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Acil Servisimize 01.10.2018 ile 01.01.2019 tarihleri başvuran 200 hasta çalışmaya alındı. Hastalara 2 sayfadan oluşan anket (HAD ölçeği) yapıldı. Başvuru esnasında alınan kan troponin sonuçları kayıt altına alındı. Hastaların yaş ortalaması 60,91 ± 14,13, 138'i erkek 62'si kadındı. Hastaların anksiyete/depresyon skorları ile troponin sonuçları veya sonuç durumu (taburcu, kardiyoloji servis/koroner YBÜ, ölüm) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Tartışma ve Sonuç: Koroner arter hastalığı (KAH) tanılı hastaların göğüs ağrısı yaşaması durumunda başvuru merkezleri Acil Servisler olmaktadır. Bu nedenle Acil Servis hekimlerinin de hastaların ruhsal durumlarına yönelik bilgi ve farkındalığının olması önem taşımaktadır. Özellikle de tetkik sonuçlarında kardiyak patoloji saptanmadığı ancak hastanın şikayetlerinin devam ettiği durumlarda kişinin anksiyete/depresyon duygudurumu içerisinde olabilme ihtimali akla gelmelidir. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Koroner Arter Hastalığı, Anksiyete, Depresyon.
Sağlık çalışanlarına yönelik yapılan hasta ve yakınlarının şikayetlerinin analizi
AMAÇ: İyi sağlık hizmeti verebilmek için alınan hizmetin kalitesinin ölçülmesi gerekmektedir; bu da memnuniyet araştırmaları ve hasta şikayetlerinin değerlendirilmesi ile mümkündür. Bu çalışmanın amacı; hastaların şikâyetlerini tanımlayarak hasta hakları birimlerinin kullanılma durumunun araştırılması, birime başvuru yapan hastaların veya yakınlarının demografik özelliklerinin ortaya çıkarılması, şikâyet konularının belirlenmesi ve bu değerlendirmeler neticesinde şikâyet konusu olan yetersizliklerin tespit edilmesi, gerekli olan konular hakkında çözüm fikirleri ortaya çıkarılması ve böylece bu hususlarda özel tedbirler alınabilmesidir. MATERYAL VE METOD: Çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde yapılmıştır. Hasta hakları birimine 2018 yılından itibaren 2019 yılı sonuna kadar yapılan başvuru kayıtlarının geriye dönük analizi yapılarak başvurulara ve başvuranlara ait özellikler incelenmiştir. Başvuranların, yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu gibi demografik özellikleri incelenmiştir. Başvuruları analiz ederken ise, başvuru yapılmasına sebep olan birim, başvuru yapılmasına sebep olan meslek grubu ve şikâyet konuları hakkındaki tüm veriler incelenmiştir. BULGULAR: Araştırma için 1385 başvuruya ait veriler toplanmıştır. Başvuranların cinsiyete göre ayrımı yapıldığında erkek cinsiyetin daha fazla başvuru yaptığı görülmektedir. En sık Lise mezunları şikâyet başvurusu yapmışlardır. En sık başvuru yapan yaş aralığı 20-40 yaş aralığıdır. En çok pediatri kliniği ile ilgili şikâyet başvurusu yapılmıştır. Hakkında en sık başvuru yapılan meslek grubu ise hekim ve sekreter olmuştur. SONUÇ: Hasta hakları birimlerinin çok önemli oldukları, hasta memnuniyetinin arttırılmasının yanında kurumların kalitelerinin değerlendirilmesi ve mevcut olan aksaklıkların belirlenmesinde önemli rolleri olduğu sonucu elde edilmiştir. ANAHTAR KELİMELER: Hasta Hakları; Hasta Hakları Birimi; Şikâyet Analizi; Sağlık Yönetimi
Acil serviste hasta memnuniyeti
ÖZETACİL SERVİSTE HASTA MEMNUNİYETİİsmail TOĞUNUzmanlık Tezi, Acil Tıp Anabilim DalıTez Danışmanı: Doç. Dr. Cuma YILDIRIMAralık 2007, 71 sayfaBu çalışmanın amacı; Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisine başvuran hastaların demografik karakterlerini ortaya çıkarmak, hasta memnuniyetini etkileyen faktörleri ve hasta memnuniyet-memnuniyetsizliği ile ilişkili faktörleri belirlemektir.Bu çalışma 1 Kasım 2006 ile 31 ocak 2007 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisine başvuran 16 yaşından büyük 1454 hasta çalışmaya alınmıştır. İletişim kurulabilen hastaların demografik bilgileri, bakım özellikleri ve memnuniyetleri hakkında bilgi toplandı. Acil Servise geliş sebebi, acil serviste kimin tarafından karşılandığı, doktor ve hemşirelerin, tecrübe ve davranış memnuniyeti, hastanenin teknik donanım ve temizlik durumu memnuniyeti, acil serviste tedavi tamamlanıncaya kadar geçen süre ile ilgili memnuniyeti, acil serviste tetkik ve tedavisi sürerken hastalığı ve yapılan işlemler hakkında bilgi verilmesi ile tetkikler için bekleme süresi hakkındaki algılama memnuniyeti, acil serviste gördüğü tüm bakım ile ilgili memnuniyeti, acil servisten memnun kalmamışsa memnuniyetsizliğin nedenleri, acil servisten taburcu olduktan sonra izlem konusunda kendisine bilgi verilip verilmediği ve bu konudaki memnuniyeti, ileride hastanemiz acil servisini tekrar tercih edip etmeyeceği ve yakınlarına tavsiye edip etmeyeceği ve kendisine reçete verilip verilmediği hususlarında hastaya sorular soruldu. İstatistiksel analiz SSPS 13.0 istatistiksel yazılım programı kullanarak yapıldı.Çalışma dönemi boyunca acil servise başvuran 1454 hasta çalışmaya alındı. Hastaların acil servisteki tüm bakımları hakkında genel memnuniyetleri 1021'i (%70.2) memnun, 308'i (%21.2) kısmen memnun, 125'nin (%8.6) ise memnun olmadığı bulunmuştur. Doktor tecrübe ve davranışı, hemşire tecrübe ve davranışı, hastane temizlik ve teknik donanım durumu, acil serviste bilgilendirme, acil serviste algılanan zaman, tetkikleri bekleme zamanı, hastaya reçete verme, başvuru zamanı, acil servis içine alınma şeklinin genel memnuniyet üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastaların genel memnuniyeti ile gelecekte aynı kuruluşu tercih etme ve tavsiye etme isteği korelasyon göstermiştir. Diğer parametrelerin genel memnuniyet üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi.Sonuç olarak; hasta memnuniyetini en fazla etkileyen faktörün doktor davranışı olduğu tespit edilmiştir. Hasta memnuniyetini etkileyen diğer önemli faktörler ise; hemşire davranışı, acil serviste tetkik ve tedavi sürerken hastalara işlemler hakkında bilgi verme, hastane temizlik durumu ve taburcu olduğunda bilgi verme olarak tespit edildi. Genel memnuniyeti negatif yönden etkileyen en önemli faktör hastanenin teknik donanım ve ekipman durumu olarak bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Acil servis, Hasta memnuniyeti, Memnuniyetsizlik
Organofosfat zehirlenmesinde kardiyak hasarlanmanın belirlenmesi ve bu hasarlanmaya bazı ilaçların etkilerinin araştırılması
Mevcut çalışmanın amacı, sıçanlarda diklorvosa bağlı zehirlemede kardiyak oksidatif stres parametreleri ve mortaliteyi araştırmaktır. Kontrol grubu (n=8) mısır yağı verilen grup, diklorvos grubu (n=15) diklorvos (30 mg/kg) verilen grup, magnezyum grubu (Mg, n=10) diklorvostan önce MgSO4 (200 mg/kg) verilen grup, atropin grubu (A, n=10) diklorvostan önce atropin (10 mg/kg) verilen grup, pralidoksim grubu (PAM, n=10) diklorvostan önce pralidoksim (40 mg/kg) verilen grup ve A-PAM grubu (n=10) diklorvostan önce atropin (10 mg/kg) ve pralidoksim (40 mg/kg) verilen gruptan oluştu. Bütün ilaçlar ve araçlar intraperitonal olarak verildi ve enjeksiyondan 6 saat sonra venöz kan numuneleri, tiyopental anestezisinin altında direkt kalpten alındı. Daha sonra kalple ilgili doku numuneleri elde edildi. Biyokimyasal analiz, kolinesteraz, kreatin kinaz, kreatin kinaz-MB, kardiyak troponin I, miyoglobin, NT-proBNP ve NO serum düzeylerini ölçmek ve malondialdehid, glutatyon ve NO'in doku düzeylerini belirlemek için yapıldı, Histopatolojik olarak, immunohistokimyasal analizleri, kardiyak dokuda indüklenebilir NO sentaz ve apoptosis için boyama yapıldı. Diklorvos grubunda serum kolinesteraz düzeyi, kontrol grubundan daha düşük olmasına rağmen atropin ve pralidoksim veya bu iki ilacın kombinasyonun verilmesi serum kolinesteraz düzeylerini değiştirmedi. Yine de, serum kolinesteraz düzeyleri Mg tedavisi ile daha fazla baskılandı. Diklorvos ve Mg gruplarında serum NO düzeylerini kontrol grubundan daha düşük göstermemize rağmen kardiyak dokuda NO düzeyleri Mg grubunda diğer iki gruptan daha yüksektir. Grupların arasında bütün diğer parametreler, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. İndüklenebilir NO sentaz ve apoptosis boyamasında herhangi bir değişiklik gözlenmedi. Mortalite oranı, diklorvos grubunda %47 ve bu oran Mg grubunda %20 ve tüm diğer gruplar için %0 olarak tespit edildi (p<0.05). Serum kolinesteraz düzeyleri diklorvos ile azaldı ve bu azalmalar atropin, pralidoksim ve atropin-pralidoksim tedavileri ile ortadan kalktı. Malondialdehid ve glutatyon düzeyleri değişmeden kaldığı için diklorvosa bağlı artmış oksidatif stres için hiçbir kanıt yoktu. Bizim sonuçlarımız, organofosfat zehirlenmesi ile lipid peroksidasyonun artmış olduğunu düşündürmemektedir. Sonuç olarak, diklorvosa bağlı zehirlenmede kardiyak hasarı belirlemek için, geleneksel kardiyak belirteçler, oksidatif stres ve NT-proBNP belirgin katkı sağlamamış ve tartışmalı olan Mg tedavisinin akut organofosfat zehirlenmesinin yönetiminde bariz olumlu katkılar sağlamamıştır diyebiliriz.Anahtar kelimeler: Organofosfatlar, Kardiyak hasar, Antioksidan enzimler, Apoptozis, Nitrik oksit
Selektif RHO kinaz inhibitörü, Y-27632'nin organofosfata bağlı kardiyak toksisite ve mortalite üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması
Bu çalışma selektif Rho kinaz inhibitörü olan Y-27632'nin ratlarda organofosfata bağlı kardiyak toksite ve mortalitede etkilerini değerlendirmek için tasarlandı. Ratlar kontrol grubu (mısır yağı), diklorvos grubu (30 mg/kg i.p), 1 ve 10 mg/kg Y-27632+diklorvos verilen grup olarak randomize olarak dört gruba ayrıldı. Bütün ilaç ve araçlar intraperitonal olarak verildi ve enjeksiyondan 6 saat sonra venöz kan numuneleri, tiyopental anestezisinin altında direkt kalpten alındı. Daha sonra kalple ilgili doku numuneleri elde edildi. Biyokimyasal ve immunohistokimyasal analizleri yapıldı. Serum kolinesteraz düzeyleri diklorvos ile baskılandı ve bu azalmalar Y-27632 tedavisi ile ortadan kalktı. Serum CK, CK-MB, miyoglobin ve Nt-proBNP düzeylerinde gruplar (Y-27632 ve zehirlenmede) arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Kardiyak troponin I düzeyleri diklorvos ile anlamlı şekilde artmıştır ve bu artış Y-27632 ile değişikliğe uğramamıştır. Serum nitrik oksit düzeyleri diklorvos ile değişmemesine rağmen, kardiyak nitrik oksit düzeyleri Y-27632 tedavisi ile belirgin olarak artmıştır. Kardiyak glutatyon düzeyleri de 1 mg/kg Y-27632 artmıştır. Grupların tümünde kardiyak dokuda indüklenebilir nitrik oksit sentaz ve apoptozis boyamasında herhangi bir değişiklik gözlenmedi. Y-27632'nin her iki dozları (1 ve 10 mg/kg) akut diklorvos maruziyeti olan ratlarda mortaliteyi engellemiştir (%100 hayatta kalma). Sonuç olarak, Rho-kinaz yolu organofosfat zehirlenmesinde yer almaktadır ve Rho-kinaz inhibitörünün verilmesi ratlarda diklorvos zehirlenmesine karşın koruyucu etkiler oluşturabilir. Bu bulgular organofosfat zehirlenmesinin tedavisi için yeni olasılıklar sağlayabilir.Anahtar kelimeler: Kardiyak toksisite, Zehirlenme, Diklorvos, Rho-kinaz, Y-27632
GO-FAR 2, CASPRI skorları ve end-tidal karbondioksit düzeylerinin hastane içi kardiyak arrest hastalarının nörolojik sağkalım sonuçları üzerindeki yordayıcı etkisinin incelenmesi
Kardiyopulmoner arrest (KPA), yüksek mortalite oranı ve nörolojik sekel riski ile acil serviste sık karşılaşılan, kritik bir durumdur. Nörolojik sağkalımı öngörmek, hem kaynak kullanımının etkinliğini artırmak hem de etik tedavi kararlarını desteklemek açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, hastane içi kardiyak arrest geçiren hastalarda, nörolojik sağkalımı tahmin etmede kullanılan Resüsitasyon Girişiminin Ardından İyi Sonuç (GO-FAR)-2 ve Hastane İçi Resüsitasyon Sonrası Kardiyak Arrest Sağkalımı (CASPRI) skorlarının, end-tidal karbondioksit (ETCO₂) düzeyi ile birlikte kullanıldığında tahmin başarısını artırıp artırmadığını değerlendirmektir. Bu prospektif gözlemsel çalışma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'nde, 01.01.2024 - 31.12.2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. Hastane içinde kardiyak arrest geçiren toplam 98 hasta çalışmaya dahil edildi. EMMA® ana akım kapnograf ile entübasyon sonrası 0, 10 ve 20. dakikada ETCO₂ düzeyleri ölçülerek kayıt altına alındı. Serebral Performans Skalası (CPC) ile nörolojik sağkalım düzeyi belirlendi. Hastaların medyan yaşı 75 (IQR: 64,50-83,25) olup, %51'i (n=50) erkekti. %82,7'si (n=81) hastanede hayatını kaybetti. Yalnızca 10 (%10.2) hasta iyi nörolojik sağkalım ile taburcu edildi. GO-FAR 2 ve CASPRI skorları, tek başlarına iyi ve çok iyi düzeyde tahmin gücüne sahipken (GO-FAR 2: AUC = 0,76; CASPRI: AUC = 0,86), bu skorlara ETCO₂ 0-20 dk farkı >5,5 mmHg parametresi eklendiğinde mükemmel düzeyde tahmin başarısı (AUC değerleri sırasıyla 0,94 ve 0,96) göstermiştir. Bu çalışmada, ETCO₂ düzeyi 0-20. dakika farkının >5,5 mmHg olmasının, GO-FAR 2 ve CASPRI gibi mevcut skorlama sistemlerine entegre edilmesiyle nörolojik sağkalım tahmin başarısının anlamlı şekilde arttığı gösterilmiştir. Karar alma süreçlerinde, özellikle resüsitasyon yapmayın (DNR) kararlarında bu entegrasyonun kullanılması faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: CASPRI, GO-FAR, ETCO2, Kardiyopulmoner Arrest, Nörolojik Sağkalım
Mangal başında çalışan kebapçı ustalarında kronik Karbon Monoksit maruziyetinin etkileri
Bu çalışmamızda daha önceden araştırılmamış kronik karbon monoksit maruziyeti ile ateroskleroz ilişkisini; karotis intima media kalınlığı ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein ölçümleri ile araştırmayı, kronik karbon monoksit maruziyetinin N-terminal proBrain Natriüretik Peptid değerleri üzerine etkisini ve bu kişilerde hava yolu obstrüksiyonunun oluşup oluşmadığını belirlemeyi amaçladık.En az 3 yıl boyunca bir restoranda mekân içerisinde barbekü yapan, sağlıklı, sigara içmeyen 40 erkek işçi ve yaşça uyuşan 48 sağlıklı erkek çalışmaya alındı. Kebapçı ve kontrol gruplarının yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol, karotis intima media kalınlığı, karboksihemoglobin, yüksek sensiviteli C-reaktif protein, N-terminal proBrain Natriüretik Peptid, ekspiratuvar tepe akım hızı değerleri ölçülüp SSPS 13.0 yazılım programı kullanılarak istatistiksel analizi yapıldı.Grupların klinik özellikleri, yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol değerleri birbirleriyle benzer bulundu. Bununla birlikte karboksihemoglobin (%6.5±1.5/2.0±1.1), yüksek sensiviteli C-reaktif protein (2.7±2.0/1.1±0.8 mg/L), karotis intima media kalınlığı (1.10±0.31/0.91±0.11 mm) değerlerinin kebapçılarda kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Kebapçılarda; karboksihemoglobin ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p<0.001), karboksihemoglobin ve karotis intima media kalınlığı (p=0.014), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve karotis intima media kalınlığı (p=0.025), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve çalışma yılı (p<0.001), karotis intima media kalınlığı ve çalışma yılı ( p=0.035) arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilirken, kontrol grubunda karboksihemoglobin ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p=0.002) arasında anlamlı ilişki bulundu. N-terminal proBrain Natriüretik Peptid değerleri her iki grupta da normal (<60 µg/L) sınırlarda bulundu ve istatistiksel olarak (p>0.05) anlamsız kabul edildi. Ekspiratuvar tepe akım hızı değerlerindeki düşmenin (ortalama; 65.1/7.1 L/dakika) kebapçılarda kontrol grubuna göre daha fazla olduğu görüldü.Bu çalışmayla kronik karbon monoksit maruziyetinin zamanla yüksek sensiviteli C-reaktif protein ve karotis intima media kalınlığı arttırarak ve ateroskleroz oluşumuna zemin hazırladığı, ayrıca hava yollarında daralma yaparak; ekspiratuvar tepe akım hızında azalmaya neden olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Karotis intima media kalınlığı, Yüksek sensiviteli C-reaktif protein, Ateroskleroz, Ekspiratuvar tepe akım hızı
Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi hastane afet planı
Marmara depreminin ardından sıkça yapılan bir hata, afet denildiğinde sadece deprem olgusunun algılanmasıdır. Deprem, çok önemli bir konudur. Ancak sel, yangın, her gün ortalama 20 kişinin hayatını yitirdiği trafik kazaları ve terörist saldırılar da afet konusu ve afet tıbbı içerisinde yer almaktadır. Afetler birçoğu engellenemediği, sonuç olarak çok sayıda can ve mal kaybına yol açtığı için gündemdeki yerini ve önemini hala korumaktadır. Çağdaş bir toplum olmak, afetlerde zarar görenlerin, mağdur olanların mağduriyetini gidermeyi, yaralarını sarmayı gerekli kılmaktadır.Bir tıbbı afet anında hastanelerde başlangıçta yaygın olarak konfüzyon ve kargaşa durumu yaşanır. Ancak bu negatif etkiler planlı ve olaya odaklanmış, organize bir şekilde yapılırsa azaltılabilir.Bu çalışmada bir hastane içi ve dışı afet anında, hastaneye gönderilen hasta ve yaralıların teşhis ve tedavisinde başarılı ve organize olmak, afet nedeniyle hastane içinde oluşan panik ve kargaşayı önleyerek, ortaya çıkabilecek sorunları en aza indirmek, planda yer alan her birim görevlisini ve görevlerini önceden belirlemek ve birimler arasında iyi bir organizasyon sağlamaktır. Bu amaçla dünyada en çok kullanılan ve afetlerdeki etkinliği ve başarısı kanıtlanmış bir afetle mücadele sistemi; orijinal ismi Hospital Incident Command System (HICS) olan ve temelleri 1980'lerin sonunda Kaliforniya da atılan, Türkçe karşılığı Hastane Olay Yönetim Sistemi hastanemize uyarlanmıştır.Hastane Olay Yönetim Sistemi (HOYS) mantıksal yönetim yapısı, tanımlanmış sorumluluklar, kolay raporlama kanalları ve diğer hastanelerle çalışanlarını birleştirmeye çalışan ortak terminolojiye sahip bir acil yönetim sistemidir. .Sonuç olarak amaç Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinin uluslar arası standartlara uygun bir hastane afet planı hazırlamaktır. Bu şekilde hastanelerin afetle mücadele için izleyebileceği yöntemler, bunların önemi ve sonuçları tartışılmıştır.Anahtar Kelime: Afet, Afetle mücadele, Hastane afet planı
Acile başvuran kalp yetmezlikli, plevral/ perikardiyal efüzyon tespit edilen ve edilmeyen hasta gruplarının risk faktörleri, demografik özellikleri, prognoz, Ca 125 seviyesi Ve NT-ProBNP seviyesi açısından karşılaştırılması
Bu çalışmamızda Akut dekompanse kalp yetmezliğinde (DKY) eşlik eden plevral effüzyonun hastanede kalma süresi ve takip eden 6 ay içinde prognoz üzerine etkisi ve CA-125 ve NT-proBNP düzeyleri ile ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Dekompanze kalp yetmezliği olan 100 hasta çalışmaya alındı. CA 125 ve NT- proBNP düzeyleri ölçüldü. Hastalar plevral efüzyon varlığına göre ayrıldılar. Hastanede kalma süresi 6 ay boyunca tekrar hospitalizasyon ve mortalite kaydedildi. 6 aylık takip eden süreçte 27 ölüm meydana geldi. Plevral efüzyonlu hastalarda CA-125 düzeylerinde anlamlı olmayan bir yükseliş trendi tespit edildi. Tek değişkenli Cox Regresyon modeline göre plevral efüzyonun hastane içi akıbet ve takip eden 6 ay içinde ölüm üzerine herhangi bir etkisi bulunmadığı gösterildi (p=0.4). CA 125 mortaliteyi 1.29 (1.13-1.47) olarak, (p<0.001); NT-proBNP ise mortaliteyi 1.08 (1.03-1.14) olarak öngörmüştür, (p=0.004). Çok değişkenli Cox regresyon analizi yalnızca CA 125'in takip eden 6 ayda prognoz ile bağımsız ilişkili olduğunu göstermiştir [RR: 1.2 (1.04-1.4); p=0.001].Dekompanze kalp yetmezliği hastalarda, 6 aylık bir takip periyodunda mortalite ve rehospitalizasyonda eşlik eden plevral efüzyonun rolü yoktu. CA 125in plevral effüzyona bakılmaksızın prognozun bağımsız bir göstergesi olduğu bulundu.Anahtar Kelimeler: Dekompanse kalp yetmezliği, Plevral effüzyon; CA 125; NT-proBNP, Prognoz.
Acil servise başvurusunda geçici iskemik atak düşünülen hastaların rosıer, ABCD2 skorları ile Whiteley Indeksi ve Bradford Bedensel Belirti Envanteri sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada inme ve Geçici İskemik Atakta görülebilen semptomlarla acil servise başvuran hastalarda tanısal değerlendirmeye ilaveten hastalara uygulanan skorlamalar ve hastaların klinik sonlanımlarla olan ilişkileri incelenmiştir. Elde edilen verilerin Geçici İskemi Atak ve inme hastalarıyla inme taklitçilerinin ayırıcı tanısında kullanılması hedeflenmiştir. Metod: Prospektif olarak planlanan bu çalışma Düzce Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na 01/03/2024 ile 01/02/2025 arasında başvuran hastalarda son 24 saat içinde geçirilmiş senkop, konvülziyon, fokal nörolojik semptom tarifleyen hastalarda tanısal değerlendirmeye ilaveten ABCD2, ROSIER, WI-7, BBBE-44 skorlamaları hesaplanmış ve hastaların klinik sonlanımları arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak incelenmiştir. Verilerin analizinde SPSS 25 kullanıldı. 24 saat içinde kafa travması geçiren, kanser ve epilepsi tanısı olan, ileri derece afazisi olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular: İnme şüphesiyle takip edilen 115 hastanın %28.7'si (n=33) nörovasküler hastalık tanısı alırken %71,3'ü (n=82) inme taklitçisi olarak değerlendirilmiştir. Başvurular içinde en sık görülen semptom baş dönmesidir(%33,9). Nörovasküler hastalık tanısı alan hastaların içinde baş dönmesi semptomu olanların oranı (%15.2) tanı almayan hastaların içindeki baş dönmesi semptomu olanların oranından (%41.5) anlamlı şekilde düşüktü(p=0.007). Nörovasküler hastalık tanısı alanlar ve inme taklitçileri karşılaştırıldığında; afazi (p<0.001), üst kstremitede parestezisi (p=0.009), alt ekstremitede pleji (p=0.001) bulguları ve ABCD2 skoru (p<0.001), ROSIER skoru (p<0.001) anlamlı olarak yüksek bulundu. Nörovasküler hastalık tanısı alan hastaların içinde WI7 skoru orta-yüksek olanların oranı %30.3, tanı almayan hastaların içindeki WI7 skoru orta-yüksek olanların oranı ise %34.1 şeklinde daha düşük olsa da aralarında anlamlı bir fark yoktu (p=0.692). Hasta semptomlarının ve skorlama sistemlerinin inme tanısı açısından lojistik regresyon analizi yapıldığında modelin; duyarlılığı (sensitivite) %66.7, özgüllüğü (spesifisite) ise %95.1 olarak hesaplandı ve %87 doğruluğa sahip olduğu görüldü. Sonuç: Duyarlılığın %66.7 olması, modelin nörovasküler hastalık tanısı konan hastaların üçte ikisini doğru şekilde belirleyebildiğini gösterirken, %95.1 özgüllük, modelin nörovasküler hastalığı olmayan bireyleri büyük oranda doğru şekilde dışladığını göstermektedir. %87 doğruluk oranı, modelin genel olarak başarılı bir performans sergilediğini desteklemektedir. Yaptığımız regresyon analizlerindeki sonuçlarda; inmeyi taklit eden patolojileri tarayan skorlamalar ile inmeyi ön gören skorlamaların birlikte kullanımının tanısal performansta daha güvenilir sonuçlar elde edilebileceğini gördük. Modelin özellikle yüksek özgüllüğe sahip olarak yanlış pozitif tanı oranının düşük olması inme taklitçilerini ayırt etme açısından klinik kullanımda umut vadetmiştir. Anahtar Kelimeler: inme, ABCD2, ROSIER, Bradford, sağlık anksiyetesi, whiteley indeksi
Acil servise düşme ile başvuran 65 yaş üstü hastaların maksillofasial yaralanmalara eğilimi
Amaç: Düşme geriatrik hasta grubunda sık görülen bir hastane başvuru sebebidir. Bu çalışmada acil servise kendi seviyesinden düşme nedeniyle başvuran geriatrik hastaların maksillofasyal yaralanma sıklığı, yaş ve cinsiyet, mortalite oranları incelenmiştir. Çalışmanın amacı, yaşlı hasta grubunda düşmeye bağlı maksillofasiyal yaralanmaların klinik özelliklerini tanımlamak, önlenebilir risk faktörlerini belirlemek, elde edilen veriler doğrultusunda literatüre katkı sunmaktır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2014 ile 31.12.2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi acil servisine basit düşme şikayeti ile başvuran 65 yaş ve üzeri 1677 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1677 hastanın yaş ortancası 78(IQR:71-85)'dir. Büyük çoğunluğunda (%82,5) en az bir komorbidite mevcut olup, en sık kardiyak hastalıklar (%73,3) ve diyabet (%29) görülmüştür. Hastaların %63,6 sı iki ve daha az komorbiditeye sahipken, %18,2 si üç ve daha fazla komorbiditeye sahip bulunmuştur. Çalışmamızda, 65 yaş üstü kişilerde düşmeler travmatik (%87,1) ve medikal (%12,9) nedenlerle gerçekleşmektedir. En sık evde (%79,5) olmak üzere, dış mekanda (%17,1) ve huzurevinde (%3,4) meydana gelir. Maksillofasyal travmalar incelendiğinde nasal fraktür, 65-79 yaş grubunda 10 hastada (%1,1) ve 80 yaş üstü grupta 18 hastada (%2,4) saptanmış olup, bu fark anlamlı bulunmuştur. Sonuç: 80 yaş üstü bireylerde komorbiditelerin (%87,5) ve çoklu ilaç (%24) kullanımının düşme riskini artırdığı ve yaşla birlikte mortalite (10,8) oranlarının yükseldiği belirlenmiştir. Sonuç olarak, ileri yaş ve komorbidite yükünün düşmeye bağlı travma riskini artırdığı; ev içi ve dış mekan güvenlik önlemlerinin ise bu riski azaltmada önemli olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Düşme, Maksillofasiyal Yaralanmalar, Yaşlı Nüfus, Komorbiditeler, Polifarmasi, Mortalite, Yaşlı Bakımı
Künt toraks ve batın travmalı hastalarda cilt lezyonlarının intratorakal ve intraabdominal yaralanmalar açısından prediktif değeri
Amaç Bu çalışmada, künt gövde travması sonrası değerlendirilen erişkin hastalarda toraks ve batın cilt lezyonlarının, toraks ve batın bilgisayarlı tomografisinde (BT) saptanan intratorasik ve intraabdominal organ yaralanmalarını öngörmedeki gücünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Ve Yöntem Bu retrospektif ve tek merkezli gözlemsel çalışmaya, 01.06.2014–01.06.2024 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'ne künt toraks ve/veya batın travması ile başvuran, adli vaka olarak kaydedilen, 18 yaş ve üzeri ve başvuru sürecinde hem toraks hem de kontrastlı batın BT çekilmiş 1523 hasta dahil edildi. Demografik veriler, vital bulgular, travma mekanizması, travma bölgeleri, toraks ve batın cilt lezyonlarının varlığı ve anatomik lokalizasyonu ile BT bulguları hastane kayıtlarından geriye dönük olarak incelendi. Toraks ve batın için BT'de patolojik bulgu varlığı bağımlı değişken, cilt lezyonları ise bağımsız değişken olarak tanımlanarak tek değişkenli lojistik regresyon ve ROC analizleri yapıldı. Bulgular Çalışma popülasyonunun yaş medyanı 42 (27–59) yıl olup, hastaların %69,7'si erkektir. Travma mekanizmaları içinde en sık neden trafik kazası (%45,9), ardından basit düşme (%28,6) ve yüksekten düşme (%17,7) olarak saptandı. Hastaların %24,8'inde toraks BT'de, %10,6'sında batın BT'de en az bir patolojik bulgu mevcuttu. Toraks cildinde herhangi bir lezyon bulunan olgularda toraks BT'de patolojik bulgu oranı %52,6 iken, lezyon olmayanlarda %19,7 olup, "herhangi toraks cilt lezyonu" için odds oranı 4,52 (%95 GA, 3,38–6,04) ve AUC 0,615 bulundu. Batın cildinde herhangi bir lezyon olan hastalarda batın BT'de patolojik bulgu oranı %33,9 iken, lezyon olmayanlarda %7,6 olup, "herhangi batın cilt lezyonu" için odds oranı 6,22 (%95 GA, 4,28–9,06) ve AUC 0,639 olarak hesaplandı. Buna karşın, toraks ve batının anatomik alt bölgelerine ait bölgesel lezyon modellerinde AUC değerleri çoğunlukla 0,50–0,55 aralığında kalarak düşük ayırt edicilik gösterdi. v Sonuç Toraks ve batın cildinde travmaya bağlı herhangi bir lezyon varlığı, ilgili bölgede intratorasik ve intraabdominal yaralanma olasılığını anlamlı olarak artırmakta ve önemli bir klinik "uyarı işareti" sunmaktadır. Ancak hem tek değişkenli hem de ikili modellerde elde edilen AUC değerlerinin düşük–orta düzeyde kalması, cilt lezyonlarının tek başına güvenilir bir tarama veya dışlama aracı olarak kullanılamayacağını göstermektedir. Bu nedenle toraks ve batın cilt lezyonları, özellikle yüksek enerjili travma mekanizması ve çoklu travma varlığında, BT endikasyonunu güçlendiren yardımcı bir parametre olarak değerlendirilmelidir; görüntüleme kararı ise her zaman klinik tablo ve diğer bulgularla birlikte bütüncül olarak verilmelidir. Anahtar Kelimeler Künt travma; Cilt lezyonu; Toraks bilgisayarlı tomografi; Batın bilgisayarlı tomografi; İntratorasik yaralanma; İntraabdominal yaralanma.
Acil servise alkol alımı sonrası başvuran hastalarda ana şikayetler ve sonuçlar: Retrospektif tanımlayıcı çalışma
Amaç: Akut alkol intoksikasyonu, acil servis başvurularının sık görülen nedenlerinden biri olmasına rağmen, bu hastalarda klinik ciddiyeti belirlemede kullanılan parametreler konusundaki tartışmalar sürmektedir. Bu çalışmanın amacı, akut alkol alımı sonrası acil servise başvuran geniş bir hasta kohortunda klinik sonlanımı etkileyen bağımsız risk faktörlerini belirlemek; serum etanol düzeyi ile metabolik belirteçlerin (laktat, baz açığı, glukoz) prognostik değerini karşılaştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif tanımlayıcı çalışma, 2014–2024 yılları arasında üçüncü basamak bir acil servise başvuran ve kan etanol düzeyi >10,10 mg/dL saptanan 18 yaş ve üzeri 2.460 hastayı kapsamaktadır. Hastaların demografik verileri, triyaj kategorileri, başvuru şikayetleri, bilgisayarlı tomografi (BT) bulguları ve laboratuvar parametreleri kaydedilmiştir. Çalışmanın birleşik primer sonlanım noktası "kötü sonlanım" (YBÜ ve/veya 30 gün-6 ay mortalite) olarak tanımlanmıştır. Kötü sonlanımı öngören bağımsız değişkenler çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile belirlenmiştir. Bulgular: Toplam 2460 hasta değerlendirildi. Kötü sonlanım 90 hastada (%3,7) gözlendi; popülasyonun büyük kısmı erkekti (%85,4). Kötü sonlanım olan ve olmayan gruplar arasında etanol düzeyi anlamlı farklılık göstermedi (medyan 149,0'a karşı 173,8 mg/dL; p=0,391). Kategorik değişkenlerde tek değişkenli analizde kırmızı triyaj kötü sonlanım için güçlü bir öngördürücüdür (OR 9,88; %95 GA 6,38–15,30) ve kötü sonlanım grubunda kırmızı triyaj oranı yüksekti (%58,9'a karşı %12,7; p<0,001). Sürekli değişken ROC analizinde serum etanol düzeyinin ayırt ediciliği düşüktü (AUC 0,527), buna karşın baz açığı (BE) (AUC 0,783) ve laktat (AUC 0,730) daha yüksek ayırt edicilik sergiledi. Çok değişkenli lojistik regresyonda kırmızı triyaj varlığı anlamlı ilişki göstermeyi sürdürdü (β=1,850; OR=6,36; %95 GA 2,40–16,89; p<0,001). Sonuç: Akut alkol alımı ile başvuran hastalarda serum etanol düzeyi, klinik ciddiyeti ve prognozu öngörmede yetersiz bir parametredir. Buna karşılık fizyolojik instabiliteyi yansıtan kırmızı triyaj kategorisi, artmış laktat, derinleşmiş baz açığı ve hiperglisemi kötü sonlanımın güçlü ve bağımsız öngördürücüleridir. Bu hasta grubunun yönetiminde odak noktası toksikolojik düzeyden ziyade; metabolik, fizyolojik ve travmatik risklerin bütüncül değerlendirmesine odaklanmalıdır. Anahtar Sözcükler: Alkol intoksikasyonu, acil servis, prognoz, laktat, triyaj
İskemik inme ile hava koşulları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
İnme, önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve ölüm nedenleri arasında üçüncü sıradadır. İnmelerin çoğunluğunu iskemik inmeler oluşturur. İnme ile hava koşulları ilişkisi, birçok hekimin ilgisini çeken bir konudur.Bu çalışmamızda iskemik inme ile hava basıncı, sıcaklık, bağıl nem, rüzgar hızı ve yönü gibi hava koşulları arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza 01.01.2010 ? 31.12.2010 tarihleri arasında hastanemize yatırılan 128 iskemik inme olgusu alındı. Olgular, hastanemiz otomasyon sistemindeki epikrizleri ve görüntüleme raporları incelenerek belirlendi. Aylık olgu sayıları ile hava koşullarının aylık ortalama değerleri arasındaki ilişki, günlük olgu sayıları ile hem aynı güne ait hem de 1, 2 ve 3 gün öncesine ait hava koşulları ve bu hava koşullarındaki değişiklikler arasındaki ilişki değerlendirildi. İstatistiksel yöntem olarak ANOVA analizi, ki-kare, Sidak ve LSD testleri, kullanıldı. P?0,05 olması, istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Olgularımızın %53,9'u kadındı. Yaş ortalaması 72±10 yıl idi. Çalışmamızda aylık olgu sayıları ile aylık hava koşulları ortalamaları arasında ve günlük olgu sayıları ile aynı güne ait hava koşulları arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Önceki günlere ait hava koşulları ile ilişki değerlendirildiğinde; 3 gün önceki Maksimum Rüzgar Hızı ile olgu sayıları arasında anlamlı bir negatif korelasyon vardı. Hava koşullarında aynı gün içindeki değişiklikler ile günlük olgu sayıları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü. Hava koşullarında ardışık günlerdeki değişiklikler ile ilişki değerlendirildiğinde ise son 24 saatteki basınç değişimi ile olgu sayıları arasında anlamlı bir negatif korelasyon olduğu görüldü.Sonuç olarak, Maksimum Rüzgar Hızının düşük olması 3 gün sonra ve hava basıncı değişiminin düşük olması da 24 saat içinde iskemik inme görülme olasılığını artırır.ANAHTAR SÖZCÜKLER: İskemik inme, hava koşulları, hava basıncı, sıcaklık, bağıl nem, rüzgar hızı, rüzgar yönü
Akut iskemik strok hastalarında cavalieri prensibi ve klasik yöntem ile ölçülen strok hacimlerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Serebral iskemi, beynin belli bir alanında kan akımının normal beyin fonksiyonlarını sürdürmek için ihtiyaç duyulan düzeyin altına düşmesi sonucu oluşan, tanısı klinik ve görüntüleme ile konulan bir tablodur. Radyolojik görüntülemelerde birçok hacim ölçüm yöntemi kullanılmaktadır, bu yöntemlerden en sık kullanılan Klasik Yöntem olarak bilinen formülle hacim ölçümü yöntemidir. Bu çalışmada daha çok deneysel çalışmalarda kullanılan, klinik kullanımı az olan Cavalieri prensibi ile ölçülen hacim ve Klasik Yöntem'le ölçülen hacim karşılaştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran 18 yaş üstü, difüzyon MRG çekilen ve akut iskemik strok tanısı konmuş toplam 44 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız prospektif bir kesitsel çalışma olarak tasarlanmıştır. Akut iskemik strok tanısı alanlarda Hitachi Echelon 1,5 Tesla marka MR cihazıyla gapsiz ve devamlı T2 sekansında difüzyon görüntüleme alınmıştır. Elde edilen görüntülerden hem Cavalieri Prensibi ve Klasik Yöntem'le yapılan enfarkt hacmi ölçümleri, hem de hastanın klinik durumu ile enfarkt hacminin büyüklüğü karşılaştırılıp analiz edilmiştir. Bulgular: Bilinci açık olan hastaların Klasik Yöntem'le ölçülen enfarkt hacmi ortalaması (1,06±1,40 cm³) Cavalieri Prensibi ile ölçülen ortalamadan (0,97 ±1,33 cm³) anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p< 0,001). Hem sağ hem de sol güç kaybı olan hastalarda Klasik Yöntem'le hesaplanan enfarkt hacminin ortalaması (sağ: 2,50 ±3,98 cm³; sol: 1,61 ±2,35 cm³) Cavalieri Prensibi ile hesaplanan ortalamadan (sağ: 2,41 ±4,08; sol: 1,51±2,24) anlamlı şekilde yüksektir (p< 0,005). Sağ hemiplejik hastalarda yaş ile Klasik Yöntem arasında pozitif yönde zayıf bir korrelasyon olduğu iii görülmüştür (r: 0,406). Hastaların tamamında GKS ile NIHS skoru arasında negatif yönde kuvvetli bir ilişki saptanmıştır(r:-0,705). İnfarkt hacmi Cavalieri Yöntemi'nde Klasik Yöntem'e kıyasla daha düşük çıkmıştır. Bilinci kapalı olanlarda ve uykuya meyilli olanlarda infarkt hacmi, bilinci açık olanlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. İleri yaşlarda (80 yaş ve üstü) infarkt alanı daha genç hastalara göre daha yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda Cavalieri yönteminin hastalar için daha iyimser sonuçlar verdiği saptanmıştır. Bu tür yöntemlerin hangisinin daha doğru ölçümler yaptığının saptanması için kadavra çalışmaları, hayvan deneyleri ya da klinik olarak yapılacak uzun dönemli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Cavalieri Yöntemi, Klasik Yöntem, İnfarkt, Beyin, İnme
Acil serviste pulmoner tromboemboli tanılı hastalarda high sensitif troponin t değerinin otuz günlük mortalite üzerindeki tahmin gücünün değerlendirilmesi
Giriş: Pulmoner Tromboemboli (PTE); %90'nın üzerinde bir sıklıkla derin ven trombozunun (DVT) bir komplikasyonu olarak derin bacak venlerinden kopan trombüs veya trombüs parçasına bağlı gelişmektedir.PTE ayaktan hastaneye başvuran hastalarda aniden ve beklenmeden gelişen travmatik olmayan ikinci en sık ölüm sebebidir. Kardiyak troponin değerleri ise miyokard hücre hasarını göstermesi açısından yüksek sensitif ve spesifisiteye sahip olmakla birlikte PTE hastalarında, yükselmesi ventilasyon perfüzyon uyumsuzluğu ve hipoperfüzyon nedeni ile azalmış koroner kan akımına ve sağ ventriküldeki akut dilatasyon sonucu görülen hücre hasarına bağlanmıştır.Bu çalışmada Acil Serviste PTE tanısı alan hsTnT düzeyi ile 30 günlük mortalite açısından tahmin gücünün değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif kesitsel bir çalışma olarak tasarlanan 01 Nisan 2012?31 Mart 2013 tarihleri arasında Acil Servisimizde akut PTE kliniği ile başvuran, klinik ve görüntüleme ile pulmoner emboli tanısı desteklenmiş toplam 107 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalardan başvuru anında hsTnT kan değeri çalışılmıştır. Bulgular: PTE tanısı konan hastaların 30 gün içinde motalite görülen gruptaki hastalarda, taşikardi, takipne, saturasyon düşüklüğü ve kanser varlığı istatistiksel olarak anlamlı saptandı (Mann Whitney U testi, sırasıyla p:0,041, p:0,002, p:0,027 ve p:0,011). Hastaların bakılan 30 günlük mortalite oranları ile hsTnT limit değeri olarak alınan 0,014 ng/mL değeri ile korelasyonuna bakıldığında iyi derecede korelasyon olduğu gözlendi (Korelasyon katsayısı: rho: + 0,567). HsTnT'nin limit değerinden yüksek olan hastalarda 30 günlük mortalite açısından duyarlılığı %88, özgüllüğü ise %28 olarak saptanmıştır. Sonuç: PTE tanısı konan hastalarda Sağ Ventrikül Yetmezliğini göstermesi açısından hsTnT'nin EKO'nun yanınında acil tıp hekimlerine bilgi verebileceği sonucuna varılabilir. Testin hastalardan ek kan almadan laboratuvar ortamında yarım saatte çalışılabilmesi, tedaviyi yönlendirebileceği ve özellikle EKO'ya ulaşılamayan durumlarda AS'de PTE tanısı konan hastalarda prognozun tahmininde kullanılması uygun görünmektedir.
Pulmoner tromboemboli hastalarında d-dimer,elabela ve asprosin düzeylerinin araştırılması
Bu çalışmada, acil serviste pulmoner emboli tanısı alan hastalarda, Elabela ve Asprosin düzeylerinin diagnostik tanıya katkısı ve klinikteki olası kullanımları araştırılmıştır. Çalışmamız, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Kliniği'nde acil servise nefes darlığı şikâyetiyle gelip, pulmoner emboli tanısı konarak, göğüs hastalıkları servisine yatışı yapılan 34 hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan gönüllü kişilerden oluşan 33 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 67 kişi üzerinde yapılmıştır. Plazma Elabela ve Asprosin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Hasta grubunda D-Dimer, Elabela ve Asprosin değerlerinin yaş gruplarına göre karşılaştırılmasında, Elabela değerleri 40 yaş ve altında 694 (583,76-2219,23), 41-60 yaş grubunda 473,21 (290,07-684,93), 60 yaş üzeri grupta 529,02 olarak (178,72-2765,31) bulunmuş ve yaş gruplarına göre farklılık anlamlı çıkmıştır (p=0,040). Çalışma verilerine göre; yapılan ROC analizinde D-Dimer için; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %96,3 olarak ve özgüllük oranı da %93,9 olarak bulunmuştur. Elabela için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %82,4 olarak ve özgüllük oranı da%42,4 olarak bulunmuştur. Asprosin için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 38,015 olarak, duyarlılık oranı %85,3 olarak ve özgüllük oranı da %27,3 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, pulmoner emboli tanılı olgularda 41-60 yaş grubunun Elabela değerlerinin diğer yaş gruplarına göre farkı anlamlı çıkmış olup, daha geniş çaplı bir çalışmada pulmoner emboli teşhisinde, Elabelanın yeni bir parametre olabileceği düşünülmektedir.
Comparison of echocardiyography, doppler ultrasonography and manual methods to control pulse in cardiopulmonary arrest patients
OBJECTIVE: To compare the efficiency of echocardiography (ECHO), Doppler ultrasonography (USG) and manual methods to control pulse in cardiopulmonary arrest (CPA) patients. MATERIAL AND METHOD: The study was a prospective study conducted between 25.07.2016 and 20.09.2017 at Gaziantep University Emergency Medicine Department Service. The study included 137 CPA patients older than 16 years of age and whom can be performed ECHO, Doppler USG and manual pulse check which can be performed within 10 seconds and at the same time as suggested in the relevant guidelines. ECHO and Doppler USG application was performed by 2 senior physicians who had seen the USG course, received the certificate and practiced at least 50 patients before the study. The doctor who performed ECHO also directed Cardiopulmonary Resuscitation (CPR). Philips (Affiniti 50G, 2016) USG device for Doppler USG was used while Logiq P6 (GE Healthcare, 2008) was used for ECHO. ECHO, Doppler ultrasonography and by-hand pulse check and monitor findings of the patients were recorded at the first minute, 15th minute and at ending of the CPR. SPSS 18.0 program was used for statistical analysis. FINDINGS: 137 patients were included in the study. 58,4% of the patients were male (n=80) and 41,6% were female (n=57). The average of age was 63.4 ± 16.8 (age range 20-100). 72.3% (n = 99) of the cases were out-of-hospital and 27.7% (n = 38) were in-hospital CPA. 91.2% (n =125) of the cases had CPA due to non-traumatic causes. Twenty-two percent of patients (n = 29) received return of spontaneous circulation (ROSC). The mean duration of CPR in all patients was 37.2 ± 13.2 minutes. The mean duration of CPR in ROSC patients was 22.9 ± 17.1 minutes. At first rhythms, 62.7% were found to be asystole, 10.2% were ventricular fibrillation /pulseless ventricular tachycardia (VF / PVT) and 27% were pulseless electrical activity (PEA). ECHO (4,76 ± 2,19, 4,33 ± 2,17, 3,68 ± 2,14, respectively), Doppler USG (9,59 ± 2,37,8, 22 ± 2.86, 7.60 ± 2.83 respectively) and by-hand pulse measurements of first, second and last examinations (10,76 ± 1,03, 9,72 ± 3,01, 9,29 ± 3,36, respectively) were calculated in term of seconds. The false negative rates (28.5%, 12%, 10.3%, respectively) and false positivity rates (0.7%, 2.6%, 0% 9, respectively) of Doppler USG in first, second and last examinations were calculated. CONCLUSION: ECO is more effective in the management of CPR and in the detection of heart rate than manual pulse check and Doppler USG. As well as helping to identify secondary causes of arrest, ECHO is also helpful to reduce pauses in CPR. KEYWORDS: Emergency Service, Cardiopulmonary Arrest, Cardiopulmonary Resuscitation, Doppler, Ultrasonography, Echocardiography, Pulse Check
Akut koroner sendrom şüpheli hastalarda tromboelastografinin tanısal değeri
Amaç: Akut koroner sendrom hayatı tehdit eden acil servis başvurularının önemli nedenlerinden biridir. Akut koroner sendromun klinik spektrumunun geniş olması nedeniyle bazı hastalarda tanı geç konmakta, atlanabilmekte veya ölümle sonuçlanabilmektedir. Tanıda; hastanın hikâyesi, elektrokardiyografisi, biyomarkerler ve kardiyak kateterizasyon birlikte kullanılmaktadır. Tromboelastografi hiperkoagulabl durumların gösterilmesinde kullanılabilmektedir. Çalışmamızın amacı acil servise başvuran ve akut koroner sendrom şüphesi olan hastalarda tromboelastografinin akut koroner sendrom tanısındaki etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde 01.07.2019-31.12.2019 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya hastanemiz acil servisine başvuran ve akut koroner sendrom düşündürecek kliniğe sahip 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Bu hastalardan alınan kan örneklerinde tromboelastografi cihazı ile ilişkili parametreler değerlendirildi. Veriler SAS 9.4 istatistik programlarında analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların %65,3 (n=64)'ü erkektir. En genç hasta 19 yaşında ve en yaşlı hasta 90 yaşında olup yaş ortalaması 58 ± 15,8 idi. Çalışmaya katılan hastaların %66,3 (n=65)'ü akut koroner sendrom tanısı almıştır. Reaksiyon zamanındaki her birimlik azalışın, akut koroner sendrom tanısı alma ihtimalini %5 arttırdığı bulunmuştur. Sonuçlar: Akut koroner sendromun erken tanısında tromboelastografi parametrelerinin kullanımı ile ilgili birkaç çalışmadan biri olan bu çalışmamızda, literatürdeki diğer çalışmalarla uyumlu veriler elde edilmemiştir. Hasta sayımız yetersiz olduğu için tromboelastografinin akut koroner sendrom tanısındaki etkinliği ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Çoklu ilaç kullanan acil servis hastalarının değerlendirilmesi; Uygunluk ve riskler
Amaç: Beş ve daha fazla ilaç kullanımı olarak tanımlanan 'polifarmasi-çoklu ilaç kullanımı' giderek artan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kullanılan ilaç sayısı arttıkça ilaç-ilaç etkileşimi riskinde de artış görülmektedir. Çalışmamızın amacı çoklu ilaç kullanan acil servis hastalarının demografik özelliklerini, kullandığı reçeteli/reçetesiz ilaçlar arasındaki uygunsuzlukları ve riskli alımların sıklığının belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi tıp fakültesinde 01.03.2019- 31.08.2019 tarihleri arasında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya hastanemiz acil servise başvuran 18 yaş ve üstü, 5 ve daha fazla ilaç kullanımı olan, çalışmaya katılmayı kabul eden hastalar dahil edildi. Olgu rapor formu dolduruldu. Çoklu ilaç kullanımlarında ilaç etkileşimleri için 'UpToDateR LexicompR İlaç Etkileşimleri' veri tabanında incelendi. Veriler R. 3.2.2.2 paket programı ile istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 700 hastanın 422'si (%60,3) kadın, 278'i (%39,7) erkekti. Yaş ortalaması 66,92±12,18 olarak tespit edildi. En sık ilaç kullanım oranına 5-8 (%78) arası ilaç kullanımı sahipti. Çalışmaya dahil edilen hastalarda kardiyovasküler hastalıklar ilk sıradaydı. En sık kullanılan ilk üç ilaç sırasıyla antihipertansif, antiülser ve antiplatelet ilaçlardı. Yakın takip gerektiren D kategorisinde 273 (%39), birlikte kullanılmaması gereken X kategorisinde 71 (%10,1) hastada ilaç-ilaç etkileşimi saptandı. Sonuç: Yakın takip gerektiren D kategorisinde antiepileptik ilaçlar, analjezik ilaçlar ve insülin ilk üç sırada bulunmuştur. Birlikte kullanılmaması gereken X kategorisinde ise antiepileptik ilaçlar, inhaler ilaçlar, antibiyotik ve benign prostat büyümesi için verilen ilaçlar ilk üç sırada tespit edilmiştir.
Acil serviste çalışan uzman hekimlerin ve pratisyen hekimlerin iş doyumu düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Acil servislerde çalışan hekimler çeşitli faktörlere bağlı olarak tükenmişlik sendromuna girmekte ve iş doyumlarının azaldığı bilinmektedir. Bu çalışmada acil serviste çalışan uzman ve pratisyen hekimlerin iş doyumlarının karşılaştırılması ve ortaya çıkacak farklılıkları etlileyen, sosyodemografik ve diğer faktörelerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olup örneklemini kolayda örnekleme yöntemi ile seçilen 393 acil servis hekimi oluşturmuştur. Çalışmada, demografik sorular ve Minnesota İş Doyumu Ölçeğini içeren bir çevrimiçi anket formu kullanılarak birincil veri toplanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde SPSS v26 yazılımı kullanılmıştır. Çalışma kapsamında frekans analizi, ki-kare testi, güvenilirlik analizi, normal dağılım analizi, tanımlayıcı istatistiksel analiz ve t-testleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 393 hekim dahil edildi ve bunların %57,3'ü erkek %42,7'sini kadınlar oluşturdu. Örneklemin çoğunluğu 26-30 yaş (n=142; %36,1) arasında saptandı. Katılımcıların 195'i (%49,6) pratisyen hekim, 198 (%50,4) ise uzman hekim olarak çalışıyordu. Tüm katılımcıların MİDO alt boyut puanlarına göre puan ortalamaları: genel iş doyumu 3,16; içsel doyum 3,38 ve dışsal doyum 2,82 olarak tespit edildi. Analizler sonunda uzman hekimlerin kongre/kurs/seminerlere katılma, tıbbi makale/yayın/textbook okuma, sendikaya üye olma, tekrar acil tıp uzmanlığını seçme, acil serviste çalışmayı tıp öğrencilerine ve diğer meslektaşlarına önerme oranının pratisyen hekimlerden anlamlı olarak daha yüksek düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Pratisyen hekimlerde ise işlerinin toplumda saygın bir statü vermesinden ve aylık aldıkları ücretten duydukları memnuniyetin uzman hekimlerden anlamlı olarak daha yüksek düzeyde olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Tüm katılımcıların iş doyumunun orta düzeyde olduğu, içsel doyumlarının dışsal doyumlarından daha yüksek düzeyde olduğu ve uzmanlık durumuna göre anlamlı farklılık göstermediği anlaşılmıştır. Çalışma bulgularına dayalı olarak; acil serviste çalışan hekimlerin çalışma sürelerini azaltacak şekilde planlamaların yapılması, hekim sayısının artırılması araştırma örneklemi çalışmanın önemli bir sınırlılığı olduğundan, benzer bir çalışmanın farklı bir örneklemde yürütülmesi önerilmektedir.
Deneysel miyokard infarktüsü oluşturulan sıçanların kalp dokularında speksin immünreaktivitesi üzerine nerolidolün etkilerinin incelenmesi
Bu çalışma ile deneysel miyokard infarktüsü(MI) oluşturulan sıçanların kalp dokusunda speksin immünreaktivitesi üzerine nerolidolün etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 8-10 haftalık 28 adet Wistar Albino veya Spraque-Dawley cinsi erkek sıçanlar 4 gruba ayrılacak ve gruplar şu şekilde olacaktır; Grup I (Kontrol grubu) (n=7); Deney süresi boyunca herhangi bir işlem yapılmayacaktır. Grup II; (Nerolidol grubu) (n=7); Deney süresi olan 14 gün boyunca mısır yağında çözülmüş Nerolidol 100mg/kg olacak şekilde oral gavaj ile verilecektir. Grup III; (İsoproterenol grubu) (n=7); İsoproterenol 200 mg/kg olacak şekilde tek doz subkutan olarak uygulanıp deney süresi olan 14 gün boyunca herhangi bir işlem yapılmayacaktır. Grup IV; (İsoproterenol+ Nerolidol grubu) (n=7); İsoproterenol 200 mg/kg olacak şekilde tek doz subkutan olarak uygulanmasının ardından 14 gün boyunca mısır yağında çözülmüş Nerolidol 100mg/kg oral gavaj ile verilecektir. Tüm gruplara ait serum Speksin düzeylerinin değerlendirilmesi için yapılan biyokimyasal çalışmada; Kontrol grubu karşılaştırıldığınada Nerolidol grubuda speksin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmezken, MI grubunda Speksin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi. MI grubu ile MI+Nerolidol grubu karşılaştırıldığında Speksin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi. Speksin immünreaktivitesi için yapılan immünohistokimyasal boyamanın ışık mikroskopi altında incelenmesi sonucu; Speksin immünreaktivitesi kalp dokusunda miyositlerde gözlendi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında nerolidol grubunda speksin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmezken, MI grubunda speksin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi. MI grubu ile karşılaştırıldığında ise Mİ+Nerolidol grubunda speksin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi. Kontrol grubu ile nerolidol grubu karşılaştırıldığında nerolidol grubunda Troponin-I, CK-MB, AST ve LDH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Kontrol grubu ile Mİ grubu karşılaştırıldığın da ise Mİ grubunda Troponin-I, CK-MB, AST ve LDH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi. MI grubu ile karşılaştırıldığında ise MI+Nerolidol grubunda Troponin-I, CK-MB, AST ve LDH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Tüm gruplara ait serum TOS düzeylerinin değerlendirilmesi için yapılan biyokimyasal çalışmada; Kontrol grubu ile Nerolidol grubunda TOS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmezken, MI grubunda TOS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi. MI grubu ile karşılaştırıldığında ise MI+Nerolidol grubunda TOS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlendi. Tüm gruplara ait serum TAS düzeylerinin değerlendirilmesi için yapılan biyokimyasal çalışmada; Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Nerolidol grubunda TAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmezken, MI grubunda TAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlendi. MI grubu ile karşılaştırıldığında ise MI+Nerolidol grubunda TAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi.
Acil serviste gebeliğin dışlanması ve erken gebelik komplikasyonlarının saptanmasında hasta öyküsü ve gebelik öngörüsü güvenirliliğinin serum beta-hCG düzeyleri ile değerlendirilmesi
Doğurganlık çağındaki tüm kadınların aksi ispatlanana kadar gebe olduğu kabul edilir ve gebelik ekartasyonu için gebelik testi çok sık kullanılır. Çalışmamızda hasta öyküsü ve gebelik öngörüsünün gebelikteki güvenirliliğini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışma prospektif, tanımlayıcı bir anket çalışması olarak yapıldı. Acil servise herhangi bir şikayet ile başvuran, serum beta-hCG düzeyi çalışılan 18-50 yaş arası çalışma kriterlerini karşılayan tüm kadın hastalar çalışmaya alındı. Serum hCG düzey ölçümü için elektrokemilüminesans immunoassay (ECLIA) yöntemi kullanıldı. Çalışmada niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Pearson ?2 ve Fisher'in kesin testi kullanıldı, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Çalışmanın yapıldığı 3 ay süresince acil servise 18-50 yaş arası 2.415 kadın hasta başvurusu oldu. Bu hastaların 965'inden serum beta-hCG testi istenmişti. Çalışmaya 470 hasta alındı ve 15'inde (% 3.2) gebelik saptandı. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 29.2 ± 9.18 (ort.±SD) ve en sık 18-25 (% 46.4) yaş aralığında hasta başvurusu oldu. Hastaların % 31.5'i ev hanımı, % 30.2'si öğrenci, % 50.4'nü evli, % 46.6 üniversiteliydi. Karın ağrısı (% 30.2) ve bulantı-kusma (% 22.3) en sık başvuru şikayetiydi. Ev hanımı olan (Pearson ?2 testi p=0.045), evli olan (Pearson ?2 testi p=0.010) ve vajinal kanama (Fisher'in kesin tanı testi p< 001), amenore (Fisher'in kesin tanı testi p< 001), mide ekşimesi (Fisher'in kesin tanı testi p=0.003), karında sişlik (Fisher'in kesin tanı testi p=0.002), bulantı-kusma (Fisher'in kesin tanı testi p=0.002) şikayeti ile başvuranlarda diğer gruplara göre gebeliği saptamada istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı. Gebeliği saptamada son adet tarihine göre menstrüasyon anormalliği, hastanın gebelik planın olması ve aktif cinsellik varlığı anlamlı bulunuldu. Hastanın ``kesin gebe değilim'' ve doktorun ``düşük olasılıklı''gebelik öngörüsü gebeliği ekarte etmede anlamlı bulunuldu.Acil servise karın ağrısı ve vajinal kanama şikayeti dışında başka şikayetlerle başvuran, son adet tarihine göre menstrüasyonu zamanında ve menstrüasyonu normal olan, mental durumu normal olan ve ?kesinlikle gebe değilim? diyen hastalarda serum hCG testine gerek yoktur.Anahtar Kelimeler: Acil servis, doğurganlık yaşındaki kadın hasta, hastanın gebelik öngörüsü, serum beta-hCG testi
Acil hemşirelerinin adli vakalarda delil koruma yaklaşımları
Acil servisler adli olguların en sık görüldüğü yerlerdir. Acil hemşireleri adli olguyu ilk gören, ilk konuşan ve laboratuar örnekleri ile ilk ilgilenen sağlık çalışanları oldukları için adli olgular ve olası adli deliller konusunda dikkatli ve hassas davranmalıdırlar. Bu çalışma acil hemşirelerinin adli olgularda delil koruma uygulamalarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırma İstanbul'da, Sağlık Bakanlığı Fatih Bölgesi Kamu Hastaneler Birliği'ne bağlı üç hastane ile İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri acil servislerinde çalışan hemşireler ile 01/02/2013-01/06/2013 tarihleri arasında yürütüldü. İlk yardım müdahalesi sırasında yapılan pansuman materyallerini delil olarak saklama durumu, ateşli silah yaralanmalarında yarayı yıkama durumu, cinsel saldırılarda hastanın vücuduna bulaşmış kan ve diğer salgıları silme durumu, ekimoz varlığında yerini, büyüklüğünü ve rengini belirtme durumu ile öğrenim düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,01). Acil serviste çalışmaya başlamadan önce adli olguya yaklaşım konusunda eğitim alma durumuna göre adli olgu prosedürünü bilme arasında yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark bulundu (p<0,001). Delilleri toplama ve saklamada kanuni sorumluluğunu bilme durumu ve mahkemede tanıklık etmekten çekinme ile acil serviste çalışmaya başlamadan önce adli olguya yaklaşım konusunda eğitim alma arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak acil serviste çalışmaya başlamadan önce adli olgu konusunda eğitim almanın delil koruma uygulaması konusunda etkili olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Acil hemşireliği, adli hemşirelik, delil koruma, adli olgu
Acil serviste akut koroner sendrom tanısı alan hastalarda plazma elabela, Asprosin'in diagnostik değeri
Çalışmamız Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı kliniğinde Akut Koroner Sendrom (AKS) (ST elevasyonlu miyokard infarktüsü (STMI), ST segment yüksekliği olmayan miyokard infarktüsü (NSTMI), anstabil anjina pektoris (USAP)) tanısı konarak kardiyoloji servisine yatışı yapılan 112 hasta dahil edildi. Kontrol grubu herhangi bir hastalığı olmayan gönüllü kişilerden (58 kişi) oluştu. Çalışmadaki amacımız, acil serviste akut koroner sendrom (AKS) tanısı konulan hastalarda, elabela ve asprosinin diagnostik değerini saptamaktı. Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi acil servisine göğüs ağrısıyla başvuran 93 MI (55 STMI, 38 NSTMI), 19 USAP tanısı konulan hastalardan oluşturuldu. Çalışma verilerinin değerlendirilmesinde; asprosin için AKS tanılı ve sağlıklı kontrol grupları arasında anlamlı fark mevcuttu. Çalışma verilerine göre yapılan ROC analizinde elabela için cutoff değeri ≤1110,303 iken; sensivite %79, spesifite %28 bulundu (AUC: 0,502, %95, Confidence interval: 0,42-0,57, p=0,9659) ve yine çalışma verilerine göre yapılan ROC analizinde asprosin için cutoff değeri ≤67,298 iken; sensivite %82, spesifite %37 bulundu. (AUC: 0,610, %95, Confidence interval: 0,53-0,68, p=0,0191) Sonuç olarak; asprosinin diagnostik değeri elabelaya göre daha yüksektir. Acil servise göğüs ağrısıyla başvuran hastalarda asprosin düzeylerinin ayırıcı tanıda ve erken biyomarker olarak kullanılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, göğüs ağrısı, elabela, asprosin
Toraks travmalı hastalarda ISS (Injury Severıty Score) ve AIS (Abbrevıated Injury Score) kullanılarak emniyet kemerinin mortaliteye etkisinin değerlendirilmesi
Toraks travmalı hastalarda ISS (Injury severity score) ve AIS (Abbreviatedinjury score) kullanılarak emniyet kemerinin mortaliteye etkisinindeğerlendirilmesiTrafik kazaları, tüm dünyada yaralanmaya bağlı ölümlerin önde gelennedenlerindendir ve künt toraks travmalarının en sık nedeni motorlu araçkazalarıdır. Emniyet kemerleri trafik kazalarında yaralanmayı ve ölümüazaltmanın en etkin yoludur. Ülkemizde emniyet kemeri kullanım oranı sadece%4.7-37.5 arasındadır. Injury Severity Score (ISS) ve Abbreviated Injury Score(AIS) travma hastalarında mortalite ve morbiditeyi belirlemede kullanılanskorlama sistemleridir. Bu çalışmada emniyet kemeri takılı olan ve olmayantoraks travmalı hastalarda travma skorlama sistemlerinden ISS ve AIShesaplanarak bu skorlara göre emniyet kemerinin mortalite ve morbidite üzerineolan etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır.Araştırmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Erişkin AcilServis'ine araç içi trafik kazası ile başvuran toplam 480 hastanın verileriprospektif olarak değerlendirildi ve çalışmaya toraks travması gelişen, emniyetkemeri takılı olan ve olmayan toplam 125 hasta alındı. İstaistiksel analiz içinhastaların frekans dağılımları ve tanımlayıcı ölçütleri hesaplandı. Her birkarşılaştırma grubu için skorların normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov testi, histogramlar ve P-P grafikleri ile değerlendirildi. Toraks AIS veISS skorları arasındaki korelasyon Spearman's korelasyon testi ile hesaplandı.Gruplar arasındaki farkı saptamak için Bonferroni düzeltmeli Mann-Whitney Utesti kullanıldı.Araç içi trafik kazasına bağlı toraks travması gelişen hastaların %28'ininemniyet kemeri taktığı, %72'sinin ise emniyet kemeri takmadığı gösterildi.Çalışmamızda ISS, toraks, baş ve yüz AIS puanları emniyet kemeritakanlarda düşük, emniyet kemeri takmayanlarda ise yüksek saptanmıştır.Yaralanma şiddeti yüksek saptanan emniyet kemeri takmayan hastalarınyataklı serviste kalış süresinin daha uzun olduğu ve emniyet kemeri kullanımınınarttırılması ile hastaların yaralanma şiddetinin azaltılarak hastanede kalışsürelerinin kısalacağı düşünülmektedir.ISS ve toraks AIS puanı yüksek olanların mortalite oranlarının dahayüksek olduğu saptanmıştır. Fakat emniyet kemeri ile mortalite arasında anlamlıilişki tespit edilmemiştir.Çalışmamızda emniyet kemeri kullanımının yasa haline getirilmişolmasına rağmen kullanım oranının çok düşük olduğu, emniyet kemerikullanımının yaralanma şiddetini azalttığı, toraks, baş ve yüz yaralanmalarınakarşı koruyucu etkisinin daha yüksek olduğu ve hastanede kalış süresini kısalttığıbulunmuştur.Anahtar kelimeler: Emniyet kemeri, Trafik kazası, Toraks travması
Kendine zarar verme veya özkıyım girişimi nedeniyle acil servise başvuran hastalarda reelin gen polimorfizminin ve reelin enzim düzeylerinin araştırılması
Özkıyım girişimi yoluyla kendine zarar verme nedeniyle acil servise başvuran hastalarda reelin gen polimorfizminin ve reelin enzim düzeylerinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışmaya; Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Kliniğine başvuran, intihar girişimde bulunan ardışık 86 hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu alındı. Daha sonra ilgili mutasyon bölgelerin primerleri dizayn yaptırılarak, Real Time PCR (gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile ilgili gen bölgelerinde belirlenen polimorfizimler araştırıldı. Reelin enzim düzeyleri ise ELISA kitleri ile çalışıldı. Çalışmamızda özkıyım girişimde bulunan toplam 86 hastanın, 52'si kadın, 34'ü erkek olup tüm yaş gruplarının yaş ortalaması 28.14±10.04 tespit edildi. Toplam 100 sağlıklı kontrol grubu alındı bunların 54'ü kadın, 46'sı erkeklerden oluşmaktaydı. Kontrol grubu yaş ortalaması 32,52±13,71 idi. Hasta grubunun %86'si ailesiyle birlikte yaşamakta olup %74,1 şehir merkezlerinde ikamet etmekteydi. İntihar girişiminde bulunan hastalar ile sağlıklı kontrol grubu demografik verilerinin reelin düzeylerinin karşılaştırılması sonucu BMI ve yaşın reelin enzim düzeyi ilişkisi anlamlı (p<0,01) tespit edildi. Özkıyım girişiminde bulunan hastaların reelin enzim düzeyi 3038,31 (IQR:212,46-8044,21) ng/mL iken sağlıklı kontrol hastalarında bu düzey 2271,20 (IQR:77,67-7647,83) ng/mL idi. Bizim yaptığımız çalışmada özkıyım hastalarına ait reelin enzim düzeyi özkıyım için anlamlı tespit edilirken (p<0,01), araştırılan reelin genine ait g.504742G>A polimorfiziminin aynı hasta grubunda anlamsız olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Özkıyım, reelin g.504742G gen poliformizmi, acil servis
Epilepsi hastalarında ubikuitin C-terminal hidrolaz-L1 gen polimorfizmi ve epileptik atak sırasında ve remisyon dönemindeki ubikuitin C-terminal hidrolaz-L1 enziminin düzeyinin araştırılması
Ubikuitin C-Terminal hidrolaz – L1 (UCH-L1) enziminin epilepsi hastalarında düzeyinin tespiti, epileptik atak (konvulziyon), remisyon dönemi ve sağlıklı bireylere göre değişiminin tespit edilmesi ve epilepsi hastalarında UCH-L1 genin S18Y polimorfizmin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 80 (E/K= 55/25) epileptik atak, 80 (E/K=39/41) remisyon döneminde epilepsi hastası olan toplam 160 (E/K= 94/66) epilepsi hastası ile 100 (E/K=59/41) sağlıklı gönüllünün UCH-L1 enzim düzeyleri karşılaştırıldı. Ayrıca epilepsi hastaları epilepsi sebebine göre 110 esansiyel (E/K=64/46) ve 50 kazanılmış (E/K=30/20) epilepsi olanların verileri de analiz edildi. UCH-L1 enzim düzeyleri; epilepsi hastalarında 8,30 (IQR=6,57-11.40) ng/mL ile sağlıklı gönüllülerde ise 3,90 (IQR=3,31-7,22) ng/mL olduğu ve epilepside anlamlı oranda arttığı tespit edildi (p<0,001). UCH-L1 düzeylerinin epileptik atak 8,50 (IQR=6,93-11,16) ng/mL ile remisyon döneminde 8,10 (IQR=6,22-11,93) ng/mL anlamlı bir fark oluşturmadığı tespit edildi (p= 0,6123). Ayrıca kazanılmış epilepside 9,71 (IQR=7,77-13,04) ng/mL, esansiyel epilepsi de ise 7,90 (IQR=6,26-11,03) ng/mL olduğu ve kazanılmış epilepside anlamlı oranda arttığı edildi (p=0,0067). Receiver Operating Characteristic (ROC) Curve analizinde UCH-L1 cut-off değerini 4.34 ng/mL olarak aldığımızda epilepsi hastaları için sensitivite %93.75, spesifite %66.00 (AUG=0.801, p<0.0001, %95 CI: 0.747 to 0.848) olduğu tespit edildi. Epilepsi nedeni esansiyel olan 97 (E/K=57/40) hasta ile 94 (E/K=55/39) sağlıklı gönüllü arasındaki UCH-L1 genin S18Y polimerimi açısından anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi (X2= 5,692, p=0,058). Ayrıca epilepsi hastaları arasında UCH-L1 genin S18Y polimorfizmin cinsiyete göre de değişmediği saptandı (X2= 3,633, p=0,163). Sonuç olarak UCH-L1 düzeyi epilepsi hastalarında sağlıklı bireylere göre anlamlı oranda artmakta iken epileptik atak ve remisyon dönemlerinde fark oluşturmamaktadır. Ayrıca UCH-L1 genin S18Y polimorfizmin epilepsi ile sağlıklılar arasında anlamlı bir fark oluşturmamaktadır.
Deneysel iskemik inme modelinde etil pirüvat ve n asetil sistein uygulamasının beyinde oluşan iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olan koruyucu etkisinin incelenmesi
Amaç: İnme dünyada koroner arter hastalığı ve kanserden sonra üçüncü ana ölüm sebebi olup, sakatlığa yol açan hastalıklar arasında ise birinci sıradadır. Acil servise inme ile başvuran hastaların erken tanısı, tedavi ve komplikasyonların önlenmesi açısından önemlidir. Bu çalışmada NAC ve etilpiruvatın iskemi / reperfüzyon hasarını önlemedeki etkinlğini; SCUBE1, IMA ve MDA ölçümleri ile ve histopatolojik değerlendirme ile göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma etik kurul izni alındıktan sonra ortalama 250 gr ağırlığında ratlar üzerinde deneysel olarak yapılmıştır. Her bir deney grubunda 7 adet dişi rat olmak üzere toplam 21 adet dişi rat (toplam 3 grup) kullanıldı. Akut iskemi oluşturulan değişik grup ratlarda prosedür sonrasında kan ve doku örnekleri alınmıştır. İskemi oluşturulan ve kontrol grubu ratlarda SCUBE1, İMA, MDA düzeyleri çalışılmış. Elde edilen beyin dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Bulgular: Grup 1'in ,grup 2 ve grup 3 e göre dejeneratif nöron yüzdesi daha fazladır (p değerleri sırasıyla pa = 0.003, pc =0.003). Grup 3 ve grup 4 arasında da anlamlı fark bulunup (p=0.004), NAC verilen grubun dejeneratif nöron yüzdesi etilpirüvat grubuna göre anlamlı ölçüde düşük olduğu bulundu. Gruplar arası SCUBE1, IMA ve MDA düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda akut iskemik inmeli hastalarda uygulanan trombolitik tedavi ile birlikte NAC ve etilpirüvatın kullanımının iskemi reperfüzyon hasarını önlediği önlediği sonucuna varılmıştır Anahtar kelimeler: iskemi reperfüzyon hasarı, nöroprotektif ajan, N asetilsistein ,etilpirüvat, akut serebrovasküler olay, trombolitik tedavi
Periferik arter hastalığında Pentraksin 3 maddesinin tanıdaki yeri
ÖZET PERİFERİK ARTER HASTALIĞINDA SERUM PENTRAKSİN 3'ÜN TANISAL DEĞERİ Giriş-Amaç: Periferik arter hastalığı ve aterosklerozun ilişkisi ile aterosklerozun kronik inflamatuar bir süreç olduğu bilgilerine dayanarak inflamatuar bir belirteç olan pentraxinin perifer arter hastalığında artması beklenir. Çalışmamızın amacı Pentraksin (PTX-3) maddesinin Periferik arter hastalığında tanıdaki yerinin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde 21-88 yaşları arasındaki (ortalama 64,2) periferik arter hastalığı inme şüphesi olan 43 hasta ve 40 kontrol grubu katılımcısı çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların semptom, fizik muayene bulguları, Doppler Ultrasonografi, Periferik Arteryel Kontrastlı Bilgisayarlı Tomografi, Manyetik Rezonans Anjiyografi kayıtları gibi klinik ve demografik özellikleri oluşturulan ve çalışma formu ile kayıt altına alındı. Hastaların kanları santirfüj edilerek uygun şartlar altında saklandı ve PTX-3 seviyesi belirlendi. Gruplar arasında anlamlı farklılık olup olmadığı istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Kontrol grubu PTX 3 ortanca değeri 1,02 (25-75 persentil: 0,39-2,90), PAH (Periferik Arter Hastalığı) ortanca değeri 0,58 (25-75 persentil: 0,40-5,46) bulundu(p=0,91). ABI (Ayak bileği / brakiyal sistolik basınç oranı) değeri ile PTX-3 karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı (rho=0,01 p=0,88). PTX3 değerinin diğer parametreler ile (yaş, sistolik TA, diastolik TA, nabız, solunum sayısı, ateş ve spO2) korelasyonu incelendiğinde hiçbir parametre ile anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Periferik arter hastalığı olan hastalardaki pentraksin 3 düzeyi sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubuyla karşılaştırıldı ve iki grup arası anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç: PTX-3 yöntemi bizim çalışmamızın sonuçlarına göre PAH açısından tanı testi olmaya uygun değildir.
Beyin ölümü tanısında yardımcı tanı aracı olarak serebral oksimetre'nin etkinliği ve güvenilirliği
Amaç: Beyin ölümü tanısında yardımcı tanı aracı olarak serebral oksimetre'nin etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi ve ileride yapılacak çalışmalara temel oluşturması. Gereç ve Yöntem: Gözlemsel girişimsel çalışma olarak planlanan bu çalışmaya beyin ölümü şüphesi olan ve Organ Transplantasyon-Beyin Ölümü Kurulu tarafından değerlendirilen ve beyin ölümü olsun veya olmasın 18 yaş üstü tüm hastalar çalışma grubunu oluşturmak üzere alındılar. Tüm hastalara NIRS 5100c kullanılarak serebral oksimetre monitörizasyonu en az 6 saat süresince uygulandı ve serebral dokunun oksijen satürasyonu (SbO2) kaydedildi. Yapılan kayıtlardan her bir hasta için SbO2 bazal değerleri, 6 saat sonundaki SbO2 değeri, 6 saatlik takip süresince elde edilen ortalama SbO2 değerleri, 6 saatlik kayıt sırasında tespit edilen en düşük ve en yüksek SbO2 değerleri hesaplanarak kaydedildi. Daha sonra beyin ölümü grubu ile kontrol grubu arasında bu parametreler karşılaştırıldı. Bulgular: 93 hasta çalışmaya uygunluk açısından değerlendirildi ve 53 hasta son analizde değerlendirildi. Bu hastaların 32 tanesi beyin ölümü grubunda iken 21 tanesi kontrol grubunda idi. Beyin ölümü hastalarının ortalama±SD yaşları 54,4±20,6 iken kontrol grubu hastaların ortalama±SD yaşları 67,6±14,2 idi. Her ne kadar beyin ölümü olmayan hastaların bazal SbO2 düzeyleri, beyin ölümü hastalarından nispeten yüksek saptanmış olsa da; hem sağ hem sol lob SbO2 bazal ölçümleri arasındaki fark anlamlı değildi (p=0,064; p=0,17). 6 saat sonunda elde edilen son SbO2 değerlerinde de benzer durum söz konusuydu. Bazal düzeyler ile son SbO2 değerlerinin farkı hesaplanarak bulunan SbO2 azalma miktarı açısından da gruplar arasında fark yoktu. Gruplarda elde edilen maksimum değerler dikkat çekiciydi. Beyin ölümü grubunda sağ lob ve sol lob maksimum SbO2 değerleri; kontrol grubu hastalarından belirgin olarak daha düşüktü (Sağ lob için p=0,015; sol lob için p=0,005). Sağ maksimum SbO2 için belirlenen ROC eğrisi altında kalan alan 0.69±0.07(%95Cl:0.55-0.81) idi (p=0.01). Sol maksimum SbO2 için belirlenen, ROC eğrisi altında kalan alan 0,72±0,07(%95Cl:0,58-0,84) idi (p=0.002). ROC analizi sonuçlarına göre 6 saatlik takip süresinde ulaşılan maksimum SbO2 seviyesi <%50 ise çok büyük ihtimalle bu hastaların beyin ölümü olduğu (+PV=%100), aksine 6 saatlik takip süresinde ulaşılan >%90 maksimum SbO2 seviyeleri hastanın beyin ölümü olmadığının güvenilir bir bulgusu olduğu tespit edildi (-PV=%100). Sonuç: Serebral oksimetre beyin ölümü olan hastaları tespit etmek için tek başına yeterli değildir. Bununla birlikte serebral oksimetre monitörizasyonunda tespit edilen maksimum SbO2 değerlerinin beyin ölümü tanısında kullanılabilme potansiyeli mevcuttur. 6 saatlik serebral oksimetre takibi süresince ulaşılan maksimum SbO2 değeri %90'nın üzerinde olması beyin ölümü tanısını dışlayabilmekte; %50'nin altında gerçekleşen maksimum SbO2 ölçümleri ise beyin ölümü tanısını güçlü bir şekilde desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Beyin ölümü, acil servis, serebral oksimetre, NIRS (Near-infrared Spektroskopi), SbO2 (serebral oksijen saturasyonu)
Akut inme tanısı alan hastalarda Paraoksonaz-1 geni Q192R ve L55M polimorfizmlerinin araştırılması
Akut iskemik inme gelişiminde artmış oksidatif stresin etkisi olduğu bilinmektedir. İnsan vücudunda oksidatif strese karşı etki gösteren antioksidan sistemlerden biri düşük dansiteli lipoproteinleri oksidasyona karşı koruyan paraoksonaz enzimidir. Bu çalışma ile iskemik SVH'lı hastalarda PON1 Q192R ve L55M gen polimorfizmlerini araştırılması amaçlanmıştır.Acil servise başvuran Akut iskemik inme tanısı almış 50 hastanın ve 50 adet kontrol grubu hastasının periferik kanları alınıp DNA'ları elde edildi. Genotipler, polimeraz zincir reaksiyonu ile belirlendi ve Q192R polimorfizmi için Alw I ve L55M polimorfizmi için Hsp92II restriksiyon enzimleri kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesi Ki-kare ve Fisher's Exact Testi ile yapıldı.İskemik SVH hastalığı olanlar ve kontrol grubunda arasında Q192R polimorfizmi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P=0.05). L55M polimorfizmleri açısından hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel fark bulunmadı (P>0.05).Yaptığımız çalışma iskemik SVH'lı hastalarında PON1 geni Q192R ve L55M polimorfizmlerini inceledik. Sonuç olarak, PON-1 geni Q192R polimorfiziminin SVH patogenezine katkısı olduğu gösterilmiştir. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanmaktayız.Anahtar Kelimeler: İskemik SVH, paraoksonaz, polimorfizm.
Acil servise başvuran altmış beş yaş üzeri hastaların demografik özellikleri
ÖZETÜlkemizde yaşlı nüfusun hızla artmasına paralel olarak, acil servisin yaşlı nüfus tarafından kullanımı da artmaktadır. Yaşlı hastalarda eşlik eden birçok hastalığın var olması nedeniyle komplike bir klinik oluşur. Yaşlı hastaların acil servis ortamında değerlendirilmeleri zor olabilir. Yaşlı nüfusun acil problemleri için özel eğitimli personellerin varlığı, daha hızlı ve kaliteli bir sağlık hizmetine sebep olacaktır. Bu nedenlerden dolayı acil servisine başvuran yaşlı hasta profilini çıkarmak önem kazanmıştır. Çalışmamızda acil servise başvuran hasta grubunun demografik özellikleri ve yaşlı hasta profilinin araştırılması planlanmıştır.Haziran 2011 - Kasım 2011 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servis'ine başvuran 65 yaş ve üzerindeki hastaların şikâyetleri, tanıları, altta yatan hastalıkları, kullanmakta oldukları ilaçlar, hastanede geçirdikleri süre, yatış yapılan servisler ve ölüm oranları prospektif olarak kaydedildi.Acil servis başvurularının ortalama %13.8'ini 65 yaş ve üzeri yaşlı populasyon oluşturuyordu. Yaş ortalaması 74.8±7.2 olarak bulundu. Hastalarımızın %49.2'si kadın, %50.8'i erkekti. En sık eşlik eden komorbid hastalıklar hipertansiyon (%37.2), koroner arter hastalığı (%21.9) ve diabetes mellitus (%18) olarak saptandı. En sık tanı konulan üç hastalık sırasıyla serebrovaskuler hastalık (%5.3), konjestif kalp yetersizliği (%4.8) ve periferik vertigo (%4.2) olarak tespit edildi. Hastaların %38.3'ü yatırıldı. En sık yatış yapılan bölüm kardiyoloji olarak belirlendi.Acil servislere başvuran geriatrik hasta sayısının fazla olması, acil servis ekibinin geriatri konusunda bilgi sahibi olması zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini düşünülmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Yaşlı hasta, acil servis, komorbide, polifarmasi.
Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran adli olguların incelenmesi
ÖZETHarici etkenler sonucu oluşan ve kişilerin beden ve ruh sağlığının bozulmasına ya da ölüme sebebiyet veren olay adli olgu olarak değerlendirilir. Acil servislerde görev yapan hekimlerin acil olguların tedavisinin yapılmasının yanı sıra bu adli olgu niteliğindeki olguların muayenesi, travmatik lezyonların tanımlanması ve adli rapor düzenlenmesi gibi önemli görevleri de bulunmaktadır.Bu çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisi'ne 1 Ocak 2010?31 Aralık 2011 yılları arasındaki 2 yılda başvuran 5586 adli olgu dosyalarının geriye dönük olarak incelenmesiyle yapıldı. Çalışmada elde edilecek veriler için bir form hazırlandı. Hazırlanan forma hastaların protokol numarası, geliş tarihleri, yaş, cinsiyet, adli olgu türü, başvuru süreleri, hasta travma ise yaralanan vücut bölgesi, zehirlenme ise aldığı madde ve alım yolu, intihar ise metodu, acil serviste kalış süreleri, istenen konsültasyonlar, yattığı klinikler kaydedildi.Adli olgular, tüm başvuruların %5.5'ini oluşmaktaydı. Hastaların %70.4'ünü erkek, %29.6'sını kadınlar oluşturmaktaydı. En fazla adli olgunun %24.7 (n=1181) ile 21-30 yaş grubunda yer aldığı saptanmıştır. En fazla adli olgunun %33.6 oranı ile Haziran-Temmuz-Ağustos aylarında müracaat ettiği tespit edilmiştir. Olay türleri içinde %30 oran ile trafik kazası sonucu müracaatların ilk sırada yer aldığı belirlenmiştir.Sonuç olarak adli olgularda kayıtların eksiksiz ve düzenli olması, sonrasında oluşabilecek hukuksal süreçte hekim güvenliği ve hasta mağduriyetinin önlenmesi açısından önemlidir. Türkiye'de acil tıp hizmeti veren kurumların hizmet kalitesi bakımından hangi düzeyde olduklarının anlaşılmaları, verdikleri hizmetin ölçülebilir ve yorumlanabilir hale getirilmesi ile mümkündürAnahtar Kelimeler: Adli olgu, acil servis, demografi
Acil servisten istenen akciğer grafi ve toraks tomografi bulgularının geriye dönük karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışma ile acil serviste hem akciğer direkt grafisi (ADG) hem de toraks bilgisayarlı tomografi (BT) çekimi yaptığımız hastaların görüntüleme sonuçlarını karşılaştırarak akciğer direkt grafisinin, ilerleyen teknoloji karşısında acil tanıdaki etkinliğini incelemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne 01.09.2014-28.02.2015 tarihleri arasındaki altı aylık dönemde başvuran hasta kayıtlarının geriye dönük incelenmesiyle yapılmıştır. Hem akciğer direktgrafisi hem de toraksbilgisayarlı tomografi görüntülemesinin yapıldığı 18 yaş ve üzeri 199 hasta çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel analiz için SPSS 19.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışma grubuna alınan 199 hastada en sık konulan tanı %38.2 (76) ile pnömoni olmuştur. Akciğer direkt grafisi çekim tekniği tam uygun olan hasta oranının %31 (62) olduğu görülmüştür. Tüm hastalar değerlendirilğinde her iki çekim tekniği arasında trakeada yer değiştirme, pnömotoraks, parankimde konsolidasyon, KTO'da artma, aortikopulmoner LAP, diyafram hernisi, abdomende serbest hava (görüntüye dahil kesitlerde), plevral kalınlaşma, parankimde kist, parankimde kitle, parankimdekavite, parankimde atelektazi ve kemik fraktürlerini belirleme oranları açısından belirgin istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç: Hızlı tanı konulması gereken durumları gösteren görüntüleme bulguları incelendiğinde, uygun teknik ile görüntüleme yapılmış hastalarda ADGve toraks BTbulguları yüksek oranda uyuşmaktadır. Ancak acil servis ortamında değerlendirilen ADG'ler sık olarak uygunsuz teknikle çekilmektedir.