Ege University
Faculty

Faculty of Medicine

Ege University

63

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dirençli üveit olgularında biyolojik ajanların etkinliği

Amaç: Bu çalışmanın amacı, konvansiyonel immünosupresif tedavi dirençli, enfeksiyöz olmayan üveitlerde biyolojik ajan tedavisinin etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Yüksek doz kortikosteroid ve en az bir konvansiyonel immunsupresif tedaviye dirençli, enfeksiyöz olmayan üveitli 61 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalarda son bir yıl içinde görmeyi tehdit eden ve yüksek doz steroid kullanımı gerektiren, en az 3 arka segment inflamasyonlu üveit rekürrensi mevcuttu. Hastalar en az 12 ay süresince biyolojik ajanlarla [interferon alfa 2a (İFN-α 2a) veya anti tümör nekroz faktör alfa (anti-TNF α)] tedavi edildi. Hastaların tedavi öncesi ve sonrasındaki yıllık üveit rekürrens sıklığı, steroid bağımlılığı ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 61 hastanın 28'i İFN-α 2a, 33'ü anti-TNF α tedavisi aldı. İNF-α 2a Grubu: Behçet Hastalığına bağlı üveit bulunan 28 hastanın 52 gözü İFN-α 2a tedavi grubuna dahil edildi. Hastalara ortalama 14,49 ± 12,47 ay süre İFN-α 2a tedavi uygulandı. Yedi (%25) hastada yan etkiler nedeni ile tedavi sonlandırıldı. İFN-α 2a tedavisi öncesinde 5,61 olan yıllık atak sıklığı; tedavi sonrasında anlamlı olarak 0,93'e geriledi (p<0.001, Wilcoxon signed ranks). Çalışma sonunda %81 hastada üveit inaktif hale geldi. Toplam 38 gözün 32 (%84,2)'sinde potansiyel görme korunurken; 19 (%50)'unda logMAR'a göre EİDGK'de en az 2 sıra artış izlendi. İNFα- 2a tedavisi öncesindeki ortalama 0,72±0,74 logMAR olan EİDGK; tedavi sonrasında anlamlı olarak 0,53±0,76 logMAR'a ilerledi (p<0,05, Wilcoxon signed ranks). EİDGK anlamlı olarak 0.72±0.74'den 0.53±0.76 logMAR'a yükseldi (p<0.05, Wilcoxon signed ranks). Tüm hastalarda sistemik steroid tedavisi tamamen kesildi veya ≤10mg/gün prednizon eşdeğeri dozuna inildi. Anti-TNF α Grubu: Çalışmamızın ikinci kolu olan Anti-TNF α grubuna 33 hastanın 60 gözü dahil edildi. Hastaların ortalama tedavi süresi 25,15±12,87 idi. İnfliksimab 16 (48,5%), adalimumab ise 17 (%51,5) hastaya ilk anti-TNF α ajan olarak uygulandı. Anti-TNF α tedavinin birinci yılında 30 (%96.8) hastada üveit inaktif hale geldi. Yıllık üveit atağı sıklıkları anlamlı olarak 4,0'dan 0,75'e geriledi (p<0,001, Wilcoxon signed ranks). Hastaların EİDGK değerleri ise anlamlı olarak 0,66±0,75'den 0,45±0,69 logMAR'a ilerledi (p<0,05, Wilcoxon signed ranks). Anti-TNF α tedavisi sırasında toplam 24 (%77,4) olguda steroid tedavisi tamamen kesildi. Sonuç: Biyolojik ajanlar, İFN-α 2a ve anti-TNF α ajanlar, enfeksiyöz olmayan üveitlerin tedavisinde etkindirler. Konvansiyonel immunsupresif ilaçlar ile üveit atakları devam eden veya bu ilaçları tolere edemeyen hastalarda biyolojik ajanların kullanımı uygundur.

Göz hastalıklarıKomplikasyonlarTedavi+3
Seher Kırar Poçan
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yanık hastalarında clostiridial collagenase'ın antimikrobiyal ajanlarla birlikte kulanımının eskar lizisine etkisi

IX. ÖZET Giriş: Yanıkta eskar tedavisi pek çok merkezde cerrahi işlem gerektiren ve iyileşme sürecini gecikmeye neden olan bir süreçtir. Cerrahi tedavilere alternatif uygulaması daha kolay ve etkili enzimatik debridman materyalleri bu konuda bir çığır açmış olup günümüzde yaygın olarak uygulanmaktadır. Ancak bu materyallerin bakteri kökenli olması ve antimikrobial ajanlarla kullanımının sınırlı olması sistemik inflamatuar yanıt bulgularında artışa yol açmakta, eğer antimikrobial ajan kullanılırsa materyallerin etkinliğini yok edeceğine dair görüşler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı clostiridial collagenase'ın antimikrobial ajanlarla kullanımının eskar lizisine etkisini ortaya koymak ve sistemik inflamatuar bulgularda azalmayı sağlayıp sağlamadığını ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2011-2013 yılları arası Ege üniversitesi çocuk cerrahisi anabilimdalı yanık ünitesinde yatırılmış 2.º yüzeyel ve derin yanıklı hastalar alınmıştır. Hastaların dosyaları üzerinden retrospektif tarama yapılmış ve sadece kollajenazın kullanıldığı Kollajenaz grubu, antimikrobial bir ajanın da eklendiği Yama grubu olarak iki ayrı grup oluşturulmuştur. Demografik verilerden yaş, cinsiyet, yanık genişliği, derinliği, sebebi, başvuru günleri, hastanede yatış süresi, eskarın gözle görülmeye başladığı günler; uygulamalardan cerrahi eksizyon oranı, eskarın temizlenmeye başladığı gün, epitelizasyon süresi; sistemik inflamatuar bulgular (lökositoz, CRP yüksekliği, takipne, taşikardi, kültür üremeleri) gruplar arasında incelenmiş ve istatistiksel fark aranmıştır. T-test, Mann Whitney U, Ki kare testlerinden faydalanılmıştır. Bulgular: 41'i erkek 37'si kız toplam 78 hasta geriye dönük olarak incelendi. Gruplar arası dağılım olarak 30 yama grubu 48 kollajenaz grubundan hasta mevcuttu. Yaş ortalaması tüm hastalar arası 47,5 ± 49,3 ay olup kollajenaz grubunda yaş ortalaması 49,33 ±51,37 ay; yama grubunda 44,57 ± 46,26 ay idi. En sık yanık nedeni haşlanma yanıkları olup tüm yanıkların % 80,8 'ini oluşturmaktaydı. Bunu sırasıyla % 12,8 ile alev; % 3,8 ile elektrik %2,6 ile temas yanıkları izlemekteydi. Yatış süresi ortanca tüm hastalarda 11 gün; Kollajenaz grubunda 11 (min 3- max 26) gün; Yama grubunda 13 (min 5- max 23) gün idi. Enzimatik debridmana rağmen eskar eksizyonu için cerrahi işlem gerektirme oranı Kollajenaz grubunda %29,2; Yama grubunda %46,7 idi. Kollajenaz grubunda cerrahi eksizyon ortalama 6,7±3; yama grubunda ortalama 7,5 ± 4,1. günde gerekli olduğu görüldü. Eskarın temizlenme süresi, Kollajenaz grubunda ortalama 7,2 ± 3,3; Yamagrubunda ortalama 9,6± 2,8 gün olarak saptanmıştır. Epitelizasyonun görülmeye başladığı süre Kollajenaz grubunda ortalama 12,3 ± 5,8; Yama grubunda ortalama 13,4 ± 4,8 gün idi. Sistemik inflamatuar bulgular görülen hastalar Kollajenaz grubunda %27,1 iken ; Yama grubunda %43,3 saptanmıştır. İki grup arasında anlamlı fark yalnızca eskar temizleme süresinde saptanırken (p=0,002) diğer kriterlerde anlamlı fark saptanmadı (p> 0,005). Tartışma ve Sonuç: Yama uygulanması, eskarın temizlenme süresini az bir miktar geciktirse de engellememektedir. Yama uygulanması sistemik inflamatuar yanıt bulgularında ise öngörüldüğü gibi bir gerilemeye neden olmamıştır.

Antienfektif ajanlarClostridiumDeri+5
Görkem Bulut
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over kanserlerinde tümör dokusunda T hücre reseptörü yeniden düzenlenmesinin multipleks PCR yöntemi kullanılarak araştırılması

Amaç: Bu çalışmada over karsinomlarında T hücre reseptör yeniden düzenlenmesi çalışılarak olgulardaki klonal seleksiyon araştırılacaktır.. İlerideki immünolojik çalışmalarla olgulardaki klonal duruma göre tedaviye yön verilmesi ve her hastaya özgü bir tedavi tipi geliştirilebilmesi sağlanabilecektir. Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na Kasım 2010-Kasım 2012 tarihleri arasında başvuran 24 malign ve 23 benign adneksiyal kitlesi olan olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Over karsinomu tanısı konmuş hastalardan (n=24) cerrahi sırasında primer over tümör dokusundan taze doku örnekleri alınmıştır. Uterusa ait nedenlerle cerrahi geçiren ve profilaktik oooforektomi yapılan non-neoplasik overlerden (n=23) alınan taze doku örneklerinden de çalışılan hücre tipine uygun ticari kit kullanılarak beta, gama ve delta genomik DNA izolasyonu yapılmıştır. İzole edilen genomik DNA örneklerinin miktarı Nano Drop cihazında 260 nm. dalga boyunda ölçülmüştür. Seçilen kaliteli DNA örnekleri T-hücre gen klonalitesini belirlemek için Biomed-2 primerleri kullanılarak multipleks PCR yöntemi ile belirlenmiştir. PCR'ın ardından tüm örneklere yalancı pozitifliği önlemek amacıyla heterodubleks analizi yapılmış, poliakrilamid jel elektroforezi sistemine yüklenmiştir. Daha önceden optimize edilmiş uygun voltaj ve sürelerde poliakrilamid jel elektoforezinde örneklerin yürütülmesinin ardından, EtBr ile jeli boyama ve distile suda yıkama işlemleri gerçekleştirilmiştir. Daha sonra jel görüntüleme sisteminde jel görüntülenmiş ve fotoğrafı çekilmiştir. Çekilen fotoğraftaki bantların büyüklüklerine ve analiz aralıklarına bakılarak her hasta için T hücre klonalitesi değerlendirilmiştir. Hastalardaki yaş, evre, tümör histopatolojik tipi, tümör derecesi, tümör çapı gibi prognostik değişkenler ile T hücre yeniden düzenlenmesi arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma ve kontrol grubunda TCRB-A pozitiflik oranı anlamlı (p˃0,05) farklılık göstermemiştir. Çalışma grubunda TCRB-B pozitiflik oranı kontrol grubundan anlamlı (p<0,05) olarak yüksek bulunmuştur. Çalışma ve kontrol grubunda TCRB-C anlamlı (p˃0,05) farklılık göstermemiştir. Çalışma ve kontrol grubunda TCRG-A pozitiflik oranı anlamlı (p ˃ 0,05) farklılık göstermemiştir. Çalışma ve kontrol grubunda TCRG-B pozitiflik oranı anlamlı (p ˃ 0,05) farklılık göstermemiştir. Çalışma grubunda TCR-D pozitiflik oranı kontrol grubundan anlamlı (p < 0,05) olarak daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Over kanseri olgu serisinde TCR'nün alt grupları gösterilmiştir. TCRB-B ve TCR-D alt gruplarında saptanan anlamlı farklılık immün tedavilere ışık tutacaktır.

NeoplazmlarOver neoplazmlarıPolimeraz zincirleme reaksiyonu+1
Sultan Özkan
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelikleri preterm prematur membran rüptürü olan hastalarda fetal inflamatuar yanıt sendromun ön görülmesimdi kordon kanı ve maternal serum crp ,il-6 değerleri, ultrasonografik fetal timus boyut ölçümleri

ÖZET: Amaç: Preterm prematür membran rüptürü tanılı hastalarda maternal serum, fetal kord kanı IL6, CRP değerleri ve fetal timus bezi ölçümlerini kullanarak fetal inflamatuar yanıt sendromu ile olan ilişkisini araştırmayı hedefledik. Preterm erken membran rüptürü tanılı olgularda fetal inflamatuar yanıt sendromlu fetüslerin antenatal tanınmasını maternal kandan IL-6 ,CRP ve fetal timus ölçümü ile non invaziv yapılabilmesini sağlamak ve böylece güvenli doğum zamanlamasını belirlemek. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı, Gebe Polikliniği ve Doğumhane'ye haziran 2014 - aralık 2014 tarihleri arasında su gelişi şikayeti ile başvuran 46 hasta ve su gelişi şikayeti olamayan kontrol grubu 36 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil olma kriteri olarak 18-40 yaş arası, gebeliğin 24-34 hafta arasında servikal açıklık göz önüne alınmadan amnion mayi gelişi nedeniyle Preterm Prematür Erken Membran Rüptürü tanısıyla ve 24-34 hafta arası Preterm Prematür Erken Membran Rüptürü tanısı olamayan kontrol grubu gebeler dahil edildi. Saptanmış fetal anomali, servikal yetmezlik tanısı, saptanmış uterin anomali, çoğul gebelik, sistemik hastalık varlığı ve çalışmada yer almak istemeyen olgular çalışma dışında bırakıldı. Bulgular: Çalışmamızda Preterm EMR grubunda IL-6 değeri, CRP(anne doğum öncesi, kordon kanı) değeri ve fetal timus bezi hipoplazisi kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti bulunmuştu. Timus Hipoplazi olan grupta fetal kordon kanı ,anne doğum sonrası CRP oranı hipoplazi olmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştı. Timus hipoplazi olan grupta IL-6 oranı anlamlı farklık göstermemişti. vi Sonuç: Yaptığımız çalışmada,literatürdeki benzer çalışmalarla paralellik gösterecek şekilde fetal inflamasyonyanıt sendromlu (funisit, artmış kord IL-6, CRPseviyesi, timus involusyonu), timus bezi hipoplazi olan fetüslerde IL -6 anlamlı olar yüksek saptanmıştı ,bizim çalışmamızda bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.Fetal inflamatuar yanıt sendromunda IL -6 ve timus bezi hipoplazi patofizyolojinin rolünü belirlemek için daha geniş serilerde, ileri araştırmalar yapılması gerekmektedir

C reaktif proteinFetal kanFetal membranlar-prematür rüptür+5
Dona İbragimova
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dilate kardiyomiyopatide kantitatif miyokardiyal fibrozisin potansiyel bir prediktif belirteci olarak serum tenascin-C düzeyi

GİRİŞ: DKM hastalarında miyokardiyal fibrozis boyutları hastalığın prognozunun ve tedaviye yanıtın belirlenmesinde önemli bir öngördürücüdür. Miyokardiyal fibrozis tanısında altın standart yöntem EMB olmasına karşın, örneklem sayısının kısıtlılığı ve örneklem alınan endomiyokardiyum bölgelerinin heterojenitesi nedeniyle global fibrozisi göstermede kısıtlıdır ve invazif bir yöntemdir. KMR bu kısıtlılıkları aşmakta ve tüm miyokardın değerlendirilmesine olanak sağlamaktadır. Özellikle kantitatif fibrozis ölçümü fibrozis boyutlarının değerlendirilmesinde anlamlı sonuçlar vermektedir. DKM hastalarında yapılan birçok çalışmada TN-C glikoproteininin miyokardda devam etmekte olan fibrozisin bir belirteci olduğu saptanmıştır. Yine DKM'li hastaların EMB örneklerinde fibrozisi saptamada TN-C anlamlı sonuçlar vermiştir. TN-C ile miyokardiyal fibrozis arasında kısıtlı hasta sayısı ile kısıtlı sayıda çalışma mevcuttur. Dahası bu çalışmaların hiçbirinde miyokardiyal fibrozisin güvenilir ve kantitatif olarak saptandığı KMR ile değerlendirme yapılmamıştır. Bu bulgulardan yola çıkarak planlanan çalışmamızda; DKM'de miyokardiyal fibrozisin boyutlarını öngörmede serum TN-C düzeylerinin potansiyel bir belirteç olarak kullanılabilirliğini saptamak amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmamıza KY polikliniğinde takip edilen 30 DKM hastası dahil edildi. Hastalardan alınan kan örneklerinde ELISA yöntemi ile serum TN-C düzeyleri ölçüldü. Ek olarak hastalara aynı vizit gününde KMR çekimi ve ekokardiyografi yapıldı ve rutin biyokimyasal ölçümleri yapıldı. Deneyimli uzman bir radyolog tarafından KMR görüntüleri kantitatif miyokardiyal fibrozis açısından değerlendirildi. Bu bağlamda miyokardda devam eden fibrotik süreci gösteren bir belirteç olan TN-C'nin serum seviyeleri ile KMR ile saptanan kantitatif miyokardiyal fibrozis boyutu ve diğer değişkenler arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır. Tüm veriler uygun istatistiksel analizler sonrasında karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda ortalama serum TN-C düzeyi 12.61 ± 8.31 ng/mL saptandı, literatür düzeylerinden daha düşük bir değerdi. KMR ile saptanan kantitatif miyokardiyal fibrozis ise ortalama %19.9 ± 23.8 saptandı, bu değer ise literatürle karşılaştırıldığında daha yüksekti. Bu sonuçlara göre 30 DKM hastamızda serum TN-C ve KMR ile saptanan kantitatif miyokardiyal fibrozis arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (r=0,018, p=0,925). Bu ilişkiye ek olarak; TN-C ile LVEF (r=-0,474, p=0,008), FS (r=-0,480, p=0,007), beta bloker kullanımı (kullananan hastalarda 14.37 ng/mL, kullanmayan hastalarda 25.67 ng/mL, p=0.035) ve CK (r=-0,428, p=0,021) arasında negatif yönlü; SPAP (r=0,509, p=0,004), MY (r=0,585, p=0,001), TY (r=0,414, p=0,023), NYHA fonksiyonel sınıfı (r=0,406, p=0,026), pro-BNP (r=0,666, p<0,001), LVDD (LVDD bulunan grupta ortalama serum TN-C düzeyleri daha yüksekti: 17.73 ng/mL/11.05 ng/mL, p=0.05), troponin (r=0,462, p=0,015), LDL (r=0,522 p=0,004) ve üre (r=0,531, p=0,003) arasında ise pozitif yönlü bir ilişki saptandı. Kantitatif miyokardiyal fibrozis ise D vitamini (r=-0,468, p=0,016) ile negatif yönlü ve LVDD (LVDD olan hastalarda ortalama kantitatif miyokardiyal fibrozis %18,08 iken LVDD olmayanlarda %10,35 saptandı, p=0.022) ile pozitif yönlü ilişkili saptandı. SONUÇ ve YORUM: DKM hasta grubunda serum TN-C ile KMR ile saptanan kantitatif miyokardiyal fibrozis miktarı arasında ilişki saptanmamıştır. Bu sonucu, TN-C'nin kronik fibrotik miyokard alanlarında değil, devam etmekte olan fibrotik miyokardiyumda –yani aktif inflamasyon alanında- rol aldığı şeklinde yorumlayabiliriz. Diğer bir olası yorum ise, TN-C'nin DKM'de direkt olarak miyokardiyumdan değil, miyokardiyumdaki inflamatuar sürece sekonder karaciğer, akciğer veya diğer bir organdan salgınalanıyor olabildiğidir. Serum TN-C'nin ayrıca DKM'nin ciddiyetini ve prognozunu belirleyen değişkenlerle korele olduğunu görmekteyiz. Böylece, TN-C ciddi KY'yi ve kötü prognozu öngördürebilir. Bu noktada, TN-C'nin kötü kardiyovasküler prognozla nasıl ilişkili olduğu sorusu tartışılmalıdır, çünkü miyokardiyal fibrozis miktarı ile bir korelasyon saptanmamıştır. Olası açıklama; toplam fibrozis miktarı ile ilişkili olmasa dahi, devam etmekte olan fibrozisle ilişkili olabileceğidir. Ayrıca, miyokardiyumdaki inflamasyona sekonder akciğer ve karaciğerden salgılanabildiğine göre, sekonder pulmoner hipertansiyon gibi nedenlerle de kötü prognozla ilişkili olabilir. Ancak, çalışmamızdaki hastalarda serum TN-C düzeyinin literatüre göre daha düşük olduğunun da altını çizmemiz gerekmektedir. Böylece, optimal medikal tedavi altındaki stabil DKM hastalarında, ciddi ve kötü prognostik faktörlere sahip KY bulunsa dahi serum TN-C'nin normal saptanabileceğini de unutmamak gerekir. Bu çalışma TN-C'nin miyokardiyal fibrozis miktarı ile ilişkisini gösteren ilk çalışmadır. Çalışmanın sonuçlarının bu konudaki literatür verilerine katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Ancak, bu ilişkinin daha doğru değerlendirilebilmesi için geniş hasta popülasyonu ile ileri çalışmalar gerekmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Dilate kardiyomiyopati, Tenascin-C, Kardiyak MR, miyokardiyal fibrozis, prediktör.

FibrozGlikoproteinlerKalp hastalıkları+3
Mustafa Kurşun
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rekürren sinir uyarılmasının vokal kord ve ses parametreleri üzerine etkisi

Tirodektomi ameliyatı sırasında kullanılmakta olan vagus ve rekürren larengeal sinirin aralıklı ve devamlı monitorizasyon protokollerinin ve monitorizasyon yapılmamasının vokal kord fonksiyonu ve ses parametreleri üzerine etkisinin karşılaştırılması amacıyla yapılan bu çalışmada operasyon sırasında her iki protokol ile monitorize edilmiş hastaların ve monitorizasyon yapılmamış hastaların preoperatif ve postoperatif değerlendirmeleri karşılaştırmalı incelenecek ve güncel literatür ile uyumluluğu tartışılmıştır. Intraoperatif sinir monitorizasyonu yapılan geniş seriler ile güvenilirliği kanıtlanmış ve rekürren sinirin korunmasında rutin olarak kullanıma girmeye başlamış bir tekniktir. Çalışmamızda standardize bir yöntem olan ve birçok merkez tarafından kullanılan aralıklı monitorizasyon ile yeni kullanıma girmiş ve henüz sınırlı sayıda merkez tarafından kullanılan sürekli monitorizasyonun etkileri ortaya konulmaya çalışılmış, kısıtlı hasta sayısına rağmen teknikler arasında birbirine üstünlük gösterilememiştir. Sürekli monitorizasyonun vokal kord sonksiyonları, fonasyon ve sistemik yanetkiler açısından güvenli olduğu gösterilmiştir. Çalışma bulgularının daha geniş popülasyonlu serilerle desteklenmesi uygun olacaktır.

CerrahiCerrahi-endokrinLaringoskopi+3
İhsan Birol
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Desendan ve torakoabdominal aort anevrizması cerrahisinde mortalite ve morbidite üzerine etkili faktörlerin retrospektif analizi

AMAÇ: Desendan ve torakoabdominal aort anevrizma patolojilerinin tedavisinde klasik cerrahi tedavilerin erken ve orta dönem sonuçlarını değerlendirilerek, mortalite ve morbidite üzerine etkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. HASTALAR VE YÖNTEM: EÜTF Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı kliniğinde Ocak 2000 ile Mart 2014 yılları arasında DAA ve TAAA nedeniyle başvuran 78 hastanın 38'ine torakoabdominal aort replasmanı, diğer 40 hastaya ise desendan aort replasmanı yapılmıştır. Bu olguların dosyaları retrospektif olarak taranmıştır. Çalışma öncesinde Ege Üniversitesi Etik Kurulu onayı alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalardan torakoabdominal aort replasmanı uygulanan olgulardan 4'ü kadın (%10,5) ve 34'ü erkek (%89,5) toplam 38 hastanın yaş ortalaması 54,5 yıl (21-77), desendan aort olgularından 10'u kadın (%25), 30'u ise erkek (%75) toplam 40 hastanın yaş ortalaması 55,4 yıl (17-77) olarak bulundu. Desendan aortaya müdahale edilenlerden 20 hastada (%50) desendan aortun proksimal kısmı, 12 hastada (%30) ise desendan aortun distal kısmı, 8 hastada (%20) ise desendan aortun tamamı replase edilmiştir Etiyoloji, 48 hastada (%61,5) diseksiyon, 30 hastada (%38,5) ise dejenerasyona bağlı idi. Hastaların 44'ünde hipertansiyon, 10'unda koroner arter hastalığı mevcuttu ve 24'ü ise aktif sigara içicisiydi. Hastaların 9'u acil (%11,5), 3'u erken(%3,8) 66'sı ise elektif (%84,6) olarak opere edildi. Travma ve koarktasyona bağlı opere edilen olgular çalışmaya alınmadı. Tüm hastalara tanı kontrastlı torakoabdominal BT çekilerek konuldu. BULGULAR: Desendan ve torakoabdominal aort replasmanı uygulanan tüm hastaların genel mortalitesi % 11.5 (9/78) idi. Elektif olgularda mortalite % 7.3 (5/66), acil olgularda ise %33.3 (4/12) idi. 2 hasta (%2,5) postoperatif dönemde solunum yetmezliğine bağlı, 2 hasta (%2,5) böbrek yetmezliğine bağlı, 1 olgu (%1,28) abdominal malperfüzyona bağlı, 1 olgu (%1,28) akut Mİ nedeniyle, 2 olgu (%2,5) enfeksiyona bağlı, 1 olgu (%1,28) intra operatif kanamaya bağlı olarak kaybedildi. Postoperatif morbidite olarak geçici nörolojik bozukluk 2 hastada (%2,5) görüldü, 5 olguda (%6,4) inme görüldü. 2 olguda (%2,5) geçici, 5 olguda (%6,4) kalıcı parapleji görüldü. Uzun entübasyon nedeniyle 7 hastaya (%8,9) trakeostomi açıldı. HD gerektiren böbrek yetmezliği 5 olguda (%6,4) görüldü. Mortalite üzerine etkili değişkenler için yapılan univariyant analizde; aciliyet (p=0.019), plevral efüzyon (p=0,004), koroner arter hastalığının olması (p=0.003) anlamlı bulundu. Mortalite için yapılan multivariyant analizde ise acil girişim (p=0.028), koroner arter hastalığı varlığı (p=0.009) anlamlı bulunmuştur. Morbidite üzerine yapılan analizde ise perfüzyon tekniği: HCA uygulanması (p=0,027), basit klempaj (p=0,045) uygulaması ve masif kan transfüzyonu (p=0,017) anlamlı bulunmuştur. Tüm olumsuz olay üzerine yapılan analizde: aciliyet (p=0,039), HCA (p=0,021), masif kan transfüzyonu (p=0,002), ve platelet transfüzyonu (p=0,012) şekilde anlamlı bulunmuştur. SONUÇ: Desandan ve torakoabdominal aort anevrizmalı hasta grubunda elektif cerrahi girişim kabul edilebilir bir mortalite ve morbidite ile yapılmaktadır. Acil cerrahi ve koroner kalp hastalığı mortaliteyi arttırmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Desendan aort nevrizması, Torakoabdominal aort anevrizması, morbidite, mortalite

Aort anevrizmalarıCerrahiCerrahi-kardiyovasküler+3
Nurzhan Narymbetov
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karbapenem dirençli mikroorganizma üremesi olan pediatri hastalarının tespiti, tedavi öncesi ve sonrası özelliklerinin belirlenmesi, kullanılan ilaçlar ve karbapenem direnci olmayan gram(-) bakteri üremesi saptanan hastalarla karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Tüm dünyada Gram(-) bakterilere karşı gelişen çoklu ilaç direnci (ÇİD) önemli bir sorun haline gelmiştir. Pediatrik yaş grubunda bilinen klinik veriler ve risk faktörleriyle ilgili bilgiler kısıtlıdır. Karbapenem direnci ile tedavi seçenekleri azalmakta, NKE'lere bağlı mortalite ve morbidite artmaktadır. Bu çalışmada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ABD yataklı servislerinde ve yoğun bakım ünitelerinde yatırılarak tedavi edilen, tedavisi süresince alınan steril boşluk, solunum materyalleri ve kan kültürlerinden en az birinde karbapenem dirençli Gram(-) bakteri üremesi saptanan hastalar olgu grubu olarak tanımlandı. Çalışma süresince aynı servislerde yatarak karbapenem duyarlı Gram(-) bakteri üremesi saptanan olgular kontrol grubu olarak belirlendi. Olgu ve kontrol gruplarının demografik özellikleri, zemin hazırlayan risk faktörleri, uygulanan antibiyotik tedavileri mortalite ve morbidite açısından prospektif ve gözlemsel olarak incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Nisan 2014 ile Aralık 2014 tarihleri arasında EÜTF Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesinde yatan 0 ay-17 yaş arası hastaların vücut materyallerinde (TTA, balgam, perifer kanı kültürü, kateter kanı kültürü) üreyen karbepenem dirençli Gram(-) bakterilerin tespiti; hastaların demografik özellikleri, primer hastalıkları, predispozan risk faktörleri, üreme öncesi verilen antibiyotik tedavileri ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Karbapenem dirençli bakteri üreyen hastalar olgu grubu ve bu gruptaki hastaların üreme tarihlerinin öncesindeki ve sonrasındaki 5 gün içerisinde aynı bölümde yatan ve aynı vücut materyalinde karbapenem duyarlı bakteri üreyen hastalar kontrol grubu olarak belirlendi. Olgu ve kontrol grupları risk faktörleri, demografik özellikleri, kullandıkları antibiyotik tedavileri açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar: Yirmi-yedi karbapenem dirençli Gram(-) bakteri üremesi olan olgu grubu hastası ve 24 karbapenem duyarlı Gram(-) bakteri üremesi olan kontrol grubu hastası çalışmaya dahil edildi. Karbapenem dirençli Gram(-) bakteri üremesi olan 27 hastanın 6(%22.2)'sı servis, 15(%55.5)'i yoğunbakım, 5(%18.5)'i yenidoğan yoğun bakım, 1(%3.7)'i onkoloji servisinde yatan hastalardı. Olgu grubu 27(17E/10K), kontrol grubu 24(16E/8K) hastadan oluşmaktaydı. Olgu grubunda median yaş 41(0-204) ay, kontrol grubunda 11.5(0-178) ay saptandı. Primer hastalıklara göre sınıflandırıldığında olgu grubunda en sık kronik akciğer hastalığı (n=4), kontrol grubunda ise prematürite ve genetik sendromlar (n=4, n=4) bulundu. Gruplar risk faktörlerine göre karşılaştırıldı. Üreme öncesi alınan tedaviler incelendiğinde karbapenem kullanımında olgu grubunda daha fazla olmak üzere anlamlı farklılık saptandı(p=0.007). Katater / mekanik ventilatör kullanımı / torakostomi vb. gibi invaziv materyal durumu ve geçirilmiş operasyon durumu karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hastalar yoğun bakım yatışı / son 2 ayda yatış ve >3 hafta hastanede yatış öyküsü varlığı açısından değerlendirildi. Olgu grubunda daha fazla olmak üzere 3 haftadan fazla hastane yatışında anlamlı farklılık görüldü(p=0.025). Üreme öncesinde hemogram ve CRP düzeyleri karşılaştırıldığında olgu grubunda lökosit için median değer 9080/μL, CRP için 2.3mg/dL; kontrol grubunda sırasıyla 11800/μL ve 2.3mg/dL bulundu. Hastalığın etkisi incelendiğinde sepsis sıklığı açısından anlamlı farklılık görülmezken (p=0.50), septik şok olgu grubunda istatiksel olarak anlamlı daha fazla görüldü(p=0.037). Antibiyogramlar değerlendirildiğinde siprofloksasine karşı olgu grubunda anlamlı direnç saptandı(p<0.001). Tedavide 3.kuşak sefalosporin verilen hastalarda negatif kültür elde etme süresi anlamlı olarak daha az bulundu(p=0.022). Mortalite açısından karşılaştırıldığında ise olgu grubunda 10 hasta (%19,6), kontrol grubunda 2 hasta(%3,9) kaybedildi; iki grup mortalite açısından karşılaştırıldığında olgu grubunda mortalite istatiksel olarak daha yüksektir (p=0.017). Yorum: Sonuç olarak, pediatrik yaş grubunda karbapenem dirençli Gram(-) bakteri üreme sıklığı giderek artmaktadır. Risk faktörleri değerlendirildiğinde üreme öncesi karbapenem kullanımının ÇİD için predispozan faktör olduğu görülmüştür. Hem dirençli hem de duyarlı bakteri üremesi olan hastalarda sepsis sık görülürken septik şok çoğunlukla karbapenem dirençli Gram(-) bakteri üremesi olan hastalarda gelişmiştir. Hastanede yatış süresinin uzunluğu bir risk faktörüdür. Akut faz reaktanlarının hastalığın şiddetini belirlemede etkin rol oynamadığı tespit edilmiştir. Dirençli mikroorganizma üremesi olan hastalarda anlamlı siprofloksasin direnci görülmüştür. Tedavi açısından karşılaştırıldığında da antibiyoterapiye 3. kuşak sefalosporin eklendiğinde kültür negatifleşmesi için geçen süre kısalmıştır. Karbapenem dirençli Gram(-) bakteriyel enfeksiyonlarının daha ağır seyrettiği, mortalite ve morbititenin istatiksel olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarGram negatif bakteriler+4
Nur Bekmezci
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk'un eşlik ettiği şizofreni hastalarında klinik ve nöropsikolojik özellikler: karşılaştırmalı bir çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı OKB'nin eşlik ettiği şizofreni hastaları ile OKB'nin eşlik etmediği şizofreni hastalarını sosyo-demografik, klinik ve nöropsikolojik özellikler açısından karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nde ayaktan tedavisini sürdüren şizofreni hastalarından oluşturulmuştur.Çalışmaya 29 şizofreni ve 44 Şizofreni-OKB hastası sosyodemografik, klinik özellikler, sosyal işlevsellik ve yaşam kalitesi, nöropsikolojik özellikler yönünden karşılaştırılmıştır.Hastalara psikotik semptomların şiddetinin değerlendirilmesi için PANSS, klinik özelliklerin değerlendirmek için klinik global izlem ölçeği, depresyon özelliklerin değerlendirilmesi için Calgary şizofrenide depresyon ölçeği, ilaç yan etkilerini değerlendirmek için ekstrapiramidal belirtiler değerlendirme ölçeği, sosyal özellikleri değerlendirmek için sosyal işlevsellik ölçeği, yaşam kalitesini değerlendirmek için şizofrenide yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği, obsesif-kompulsif belirtileri değerlendirmek için Y-BCOS ölçeği, nöropsikolojik işlevleri değerlendirmek için Rey sözel-işitsel bellek ölçeği, Stroop testi, Sözel akıcılık testi, Wechsler görsel bellek ölçeği, İz sürme testi B uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya toplam 29 şizofreni ve 44 Şizofreni-OKB hastası alınmıştır.İki grup arasında cinsiyet yönünden anlamlı fark saptanmıştır.Ancak yaş, toplam eğitim süresi, toplam çalışma süresi, aylı toplam gelir, medeni durum, sosyal güvence açısından anlamlı fark saptanmamıştır.Klinik özellikler yönünden gruplar karşılaştırıldığında hastalık başlangıç yaşı, toplam hastalık süresi, ilk psikotik bulgunun ortaya çıkması, hastane yatış sayıları ve yatış süreleri, intihar grişimi öyküsü olması, şiddet davranışının olması, yasal sorun yaşama, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü ve sigara kullanımı yönünden aralarında anlamlı istatistiki faklılık saptanmamıştır. Ancak şizofreni-OKB grubunda olan hastaların daha çok sayıda ve dozda ilaç kullanımı olduğu, daha çok ilaç kombinasyonu kullanıldığı bulunmuştur. Toplam PANSS skorlarına yönünden karşılaştırıldığında şizofreni-OKB grubunda bulunan hastaların daha çok pozitif psikotik bulgu, negatif psikotik bulgu ve genel psikopatolojik puanlarının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu bulunmuştur. Global klinik izlem ölçeğine bakıldığında hastalık şiddeti puanlarının anlamlı şekilde daha yüksek olduğu ancak düzelme ve ilaç yan etki şiddeti yaşama yönünden aralarında anlamlı istatistiki farklılık saptanmamıştır. Her iki grupta olan hastalar calgary depresyon ölçeği puanları yönünden karşılaştırıldığında aralarında anlamlı istatistiki farklılık saptanmamıştır. Ekstrapiramidal yan etkiler değerlendirildiğinde şizofreni-OKB grubunda olan hastaların anlamlı olarak daha fazla yan etki yaşadıkları görülmüştür. Sosyal işlevsellik yönünden iki grup arasında anlamlı istatistiki farklılık saptanmazken, yaşam kalitesi ölçeği puanlarına bakıldığında şizofreni grubunda olan hastaların puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Her iki grup arasında yapılan nöropsikolojik testlerde anlamlı istatistiki farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada şizofreni kliniğine eşlik eden obsesif-kompülsif bulguların hastalığın kliniğine, işlevselliğe ve nöropsikolojik alanlara olan olası olumsuz etkileri araştırılmasıdır. Bu aradaki ilişkinin şizofreninin bir bileşeni veya komorbidite olup olmadığı sorusu hala açık değildir. İleride yapılacak olan prospektif, klinik örneklemi daha çok temsil etme özelliği olan çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu çalışmalar sonucunda tedavisi zor olan ve kişinin hayatında büyük yıkımlar oluşturan şizofreni hastalığının doğası daha iyi anlaşılabilir ve etkin tedavi seçenekleri oluşturulabilir Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Obsesif-Kompulsif belirtiler, Klinik özellikler,Sosyal işlevsellik, Nöropsikolojik özellikler

KomorbiditeMental bozukluklarNöropsikoloji+3
İsmail Özel
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda preoperatif ve postoperatif psikiyatrik değerlendirme

Akciğer Kanseri Nedeniyle Opere Edilen Hastalarda Preoperatif ve Postoperatif Psikiyatrik Değerlendirme Amaç: Akciğer kanseri nedeniyle opere edilen hastaların preoperatif ve postoperatif psikiyatrik durumlarının değerlendirmesi amaçlandı. Yöntem: Akciğer kanseri tanısı veya ön tanısıyla kliniğimizde opere edilen 25 hastada gerçekleştirilen prospektif çalışmada, hastaların psikiyatrik durumlarının değerlendirilmesinde; preoperatif dönemde, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II; EORTC QLO C-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği; Algılanan Aile Desteği; Stres Termometresi ve Hastane Anksiyete Depresyon ölçekleri ile; postoperatif 1. ayda Algılanan Aile Desteği; Stres Termometresi ve EORTC QLO C-30 Yaşam Kalitesi ölçekleri kullanıldı. Bulgular: Hastaların 17'si (%68) erkek, 8'i (%32) kadın olup yaş ortalaması 61±8,9 (38-81) idi. Hastalar depresyon açısından %44, anksiyete açısından %28 risk altında bulundu. Anksiyete açısından cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p=0,088); kadınlarda erkeklere göre daha yüksek depresyon oranları (p=0,03) saptandı. Preoperatif stres düzeyi yüksek olanlarda, yaşam kalitesi değerlendirildiği EORTC QLQ C-30 ölçeğinde; duygusal işlevlerle ilgili yaşam kalitesi alt boyutunun (p=0,09) ve yaşam kalitesi sosyal işlevlerle ilgili alt boyutunun azaldığı (p=0,17), uykusuzluk (p=0,012) ve iştah kaybının arttığı (p=0,038) bulundu. Preoperatif anksiyete düzeyi ile EORTC QLQ C-30 yaşam kalitesi ölçeği karşılaştırıldığında; anksiyetesi olmayan hastalarda olanlara göre yaşam kalitesi genel işlevsellik (p=0,019) ve duygusal işlevsellik skorlarının (p=0,015) daha yüksek olduğu, dolayısıyla bu alanlarda yaşam kalitelerinin düştüğü; diyare puanlarının (p=0,024) daha düşük olduğu için bu alanda yaşam kalitelerinin arttığı; anksiyetesi olan hastalarda dispne (p=0,043) ve uykusuzluk (p=0,037) puanlarının arttığı, dolayısıyla bu alanda yaşam kalitesinin azaldığı bulundu. Preoperatif depresyon varlığı ile EORTC QLQ C-30 karşılaştırıldığında; depresyonun olmadığı durumlarda genel yaşam kalitesi skorunun arttığı (p=0,018) dolayısıyla genel yaşam kalitesinin arttığı; yaşam kalitesi fiziksel işlevsellik (p=0,05), genel işlevsellik (p=0,031), zihinsel işlevsellik (p=0,023) ve duygusal işlevsellik skorlarının (p=0,006) daha yüksek olduğu, dolayısıyla bu alanlarda yaşam kalitelerinin düştüğü; depresyon varlığında ise sosyal işlevsellik (p=0,037) ve uykusuzluk puanlarının arttığı, dolayısıyla bu alanda yaşam kalitelerinin azaldığı bulundu. Anksiyete skoru düşük olan 18 hastanın 5'inde (%27,8); skoru yüksek olan 7 hastanın ise 3'ünde (%42,9) postoperatif komplikasyon izlendi. Benzer şekilde, depresyon skoru düşük olan 14 hastanın 3'ünde (%21,4); skoru yüksek olan 11 hastanın ise 5'inde (%45,5) postoperatif komplikasyon saptandı. Ameliyat öncesi stres düzeyi düşük olan hastaların %40'ında; stres düzeyi yüksek olanların ise %30'unda postoperatif komplikasyon saptandı. Preoperatif malignite tanısı olmayanlarda anksiyete skoru, malignite tanısı olanlardan daha yüksekti. Kadın hastaların tümünde preoperatif stres düzeyi yüksek bulunurken, erkek hastaların %70,6'sında bu düzey yüksek bulundu. Preoperatif uygulanan ölçekler cinsiyet ile karşılaştırıldığında, preoperatif stres düzeyinin (p=0,045), depresyon varlığının (p=0,030) ve uykusuzluğun (p=0,033) kadınlarda erkeklerden daha yüksek olduğu bulunurken; yaşam kalitesinin duygusal (p=0,003) ve sosyal (p=0,000) işlevler alanlarının erkeklerde kadınlara göre daha kötü olduğu saptandı. Genel değerlendirme yapıldığında, operasyonun postoperatif yaşam kalitesini azalttığı (p=0,046), halsizliği arttırdığı (p=0,036) saptandı. Sonuç: Sonuçlar hastaların yaşadıkları psikososyal zorlanmalar ve tedaviye uyumları açısından önemli ipuçları vermektedir. Akciğer kanseri nedeniyle operasyon planlanan hastalar preoperatif dönemde, hastane anksiyete-depresyon ölçeği ve stres termometresi ile değerlendirilmelidir. Stres düzeyi yüksek olan, anksiyete ve depresyon açısından risk altında bulunan hastalardan preoperatif psikiyatri konsültasyonu istenmelidir. Olgulara psikososyal destek ve tedavi verilmesinin, yaşam kalitesini arttıracağı ve postoperatif komplikasyonları azaltacağı kanısındayız. Bu konuda daha kapsamlı, çok merkezli çalışmaların yapılması, akciğer kanserli hastalarda psikiyatrik bozuklukların ve ilişkili faktörlerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlayacaktır.

Akciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğerNeoplazmlar+4
Yeliz Sarıarslan Erol
Ege University
2015
00