Ege University
Fakülte

Tıp Fakültesi

Ege University

271

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ege Üniversitesi HIV kohortu antiretroviral tedavi başlama ve değiştirme yaklaşımları: Zaman içinde değişim

Amaç: Çalışmanın birincil amacı, HIV/AIDS olgularının tedavi başlanma kriterlerini ve tedavi seyrinde gelişebilecek tedavi değişikliklerini kılavuzlarda yapılan önerilere uyumluluk açısından incelemektir. İkincil amaçlar ise, olguların epidemiyolojik özelliklerini, klinik ve laboratuvar bulgularını ve HIV/AIDS hastalarının takip süresinde sağkalım sürelerini etkileyen faktörleri irdelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ocak 1986 – Aralık 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran olguları kapsamaktadır. 1986-1995 tarihleri arasındaki hasta bilgilerine ulaşılamadığı için 1996 - 2015 tarihleri arasında takip edilen 431 HIV/AIDS olgusu retrospektif olarak ve iki on yıllık dilimdeki (1995-2005 ve 2006-2015) veriler karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %80'i erkektir; ortanca (min; maks) yaşı 36,43 (17; 77) bulunmuştur. En sık bulaş yolları heteroseksüel cinsel ilişki (%52) ve erkek erkeğe cinsel ilişkidir (%34,1). Başvuru anında olguların %26,8'i (s=113) evre 1, %42,9'u (s=181) evre 2, %30,3'ü (s=128) evre 3 olarak değerlendirilmiştir. İlk on yıllık dilimde ilk başvuruların çoğunlukla 3. evre, ikinci on yıllık dilimde ise 1. veya 2. evrede olduğu görülmüştür (p=0,00). Çalışmanın ilk on yıllık diliminde, başvuru anındaki CD4 T lenfositlerinin ortanca (min; maks) sayısı 160 (3;650) hücre/mm3, 2006-2015 yılları arasında 355 (0;1800) hücre/mm3 bulunmuştur (p=0,00). Olguların %94,2'sine (s=406) tedavi başlanırken, %5,8'i (s=25) tedavisiz izlenmiştir. En sık tedavi başlanma nedeni hastaların %44'ünde CD4 T lenfosit sayısının <350 hücre/mm3 bulunması olmuştur. İlk on yılda en çok tercih edilen rejim zidovudin / lamivudin + nevirapin (%26,5) iken, ikinci on yılda Tenofovir disoproksil fumarat/emtrisitabin+lopinavir/ritonavir (%31,3) olmuştur. Olguların, %70,1'inde 6. ayda ve %78,1'inde toplam takip süresinde HIV RNA ölçümünün saptanabilir düzeyin altına indiği, iki zaman dilimi arasında HIV RNA ölçümünün negatifleşmesi açısından anlamlı (p=0,004) bir fark olduğu tespit edilmiştir. Takip süresinde olguların %38,9'unda en sık (%48) yan etki nedeniyle tedavi değişikliği yapılmıştır. Olguların %12,9'unda AIDS tanımlayan hastalık geliştiği görülmüştür. Çalışmanın ilk ve ikinci on yıllık diliminde AIDS tanımlayan hastalığı olan olguların oranı sırasıyla %52,6 ve %11 saptanmıştır (p=0,01). En sık tespit edilen AIDS tanımlayan hastalık %38 oranında Mycobacterium tuberculosis'dir. Olguların %11,6'sının tedaviye uyumsuzluk gösterdiği saptanmıştır. Verilerine ulaşılabilen 384 olgunun %60,8'inde yan etki gelişmiştir. Bunlar arasında en sık görülen %60,2 ile hiperlipidemi olmuştur. Olguların %6,5'i ölmüştür; ölümlerin %35,7'si birinci, %64,3'ü ikinci on yıllık dilimde olmuştur. En sık iki ölüm nedeni lenfoma (%14,3) ve tüberkülozdur (%10,9). Çalışma süresi boyunca takip edilen/verilerine ulaşılabilen 411 olgunun tahmini sağkalım ortalaması 272 ay (%95 güven aralığı 225 ila 320) bulunmuştur. Antiretroviral tedavi ile HIV RNA ölçümünün negatifleşmemesinin, AIDS tanımlayan bir hastalığın bulunmasının ve başlangıçtaki CD4 T lenfosit sayısının <200 hücre/mm3 olmasının, sağkalım süresini olumsuz etkilediği ve kısalttığı saptanmıştır. Sonuç: Ege Üniversitesi kohortunda HIV/AIDS ile yaşayan bireylerin izlem ve tedavisi, kılavuz önerileri ile uyumlu bir biçimde yapılmaktadır. Takibe alınan olguların takipte kalma oranları, özellikle son on yıl içinde UNAIDS tarafından öngörülen hedeflere ulaşmış görünmektedir. Tedavi başlanma ve virolojik başarı elde edilme oranları ise ikinci on yıllık dilimde UNAIDS hedefinin üzerindedir. Anahtar kelimeler: HIV, antiretroviral tedavi, sağkalım

Antiretroviral ajanlarHIVKohort çalışmaları+1
Gunel Gulıyeva
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmünoterapi alan melanom, renal hücreli karsinom ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında gözlenen immünite ilişkili yan etki insidansı : Retrospektif analiz

Giriş ve Amaç: CTLA-4 (sitotoksik T hücre ilişkili antijen-4), PD-1 (programlanmış hücre ölümü-1), PD-L-1 (programlanmış ölüm ligandı-1) gibi immün denetim noktalarına karşı geliştirilmiş antikorların klinik kullanıma girmesi kanser tedavisinde umut vaadeden yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Ancak immün denetim noktalarının bu şekilde bloke edilmesi kanser hücresine karşı gelişen bir immün yanıtla sonuçlansa da; bir yandan da immün toleransın kırılması ile immün ilişkili yan etkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2009-2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğine başvurmuş melanom, KHAK ve RCC tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 1417 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak, 89 hastaya ait veriler kaydedilmiş ve analizleri yapılmıştır. Bulgular: Cinsiyet, yaş, daha önce tedavi veya interferon alıp almama durumu ile yan etki gelişme oranları arasındaki ilişki incelendi ve gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kombinasyon tedavisi olarak veya bir immünoterapi ilacına yanıtsızlık nedeniyle başka bir immünoterapi ilacına geçilmesi nedeniyle birden fazla immünoterapi ilacı alan hastalarla, sadece tek bir immünoterapi ilacı alanlar arasında yan etki gelişimi oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı, birden fazla immünoterapi alan hastalarda yan etki daha fazla görüldü (p=0,005). Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde, mortalite istatistiksel olarak anlamlı derece düşük bulundu (sırasıyla p=0,013 ve p=0,001). Yan etki gelişen ve yan etki gelişmeyen gruplar arasında genel sağkalım süreleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,101). Ancak vitiligo tek başına ayrı olarak değerlendirildiğinde vitiligo gelişen hastalarda sağkalım süresi istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p=0,027). Nötrofil lenfosit oranı (NLO) 'na göre yan etki gelişme ve sağkalım durumları değerlendirildi. Hastalar NLO <5 ve ≥5 olarak iki grup olarak incelendi. Bazal NLO değerlerine göre iki grup arasında anlamlı fark saptamadı (p=0,584). Dokuzuncu hafta değerleri karşılaştırıldığında NLO ≥5 olan grupta sağkalım istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p:0,001). Yan etki gelişme oranları ise NLO değeri ile ilişkili bulunmadı. Sonuç: Kombinasyon tedavisi olarak veya yanıtsızlık nedeniyle diğer bir immünoterapi ajanına geçildiği için birden fazla immünoterapi ilacı almış olanlarda immün aracılı yan etki oranları tek bir immünoterapi ilacı alanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptanırken, sadece vitiligo gelişenler ayrı olarak değerlendirildiğinde bu hasta grubunda genel sağkalım süreleri de daha uzun bulundu.

Karsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerKarsinoma-renal hücreliMelanom+4
Damla Günenç
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen karaciğer fibrozisi, ileri fibrozis sıklığı ve karaciğer fibrozisi ile ilişkili parametreler

Giriş ve Amaç: Tip-2 diyabetes mellitus (tip 2 DM) tanılı hastalar non alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından yüksek risk altındadır. NAYKH, basit karaciğer yağlanmasından NASH (non-alkolik steatohepatit) ve siroza uzanan geniş bir tanımlamadır. Bu nedenle diyabetik hastaların karaciğer fibrozis durumlarının değerlendirilmesi çok önemlidir. Karaciğer fibrozisini değerlendirmede altın standart yöntem karaciğer biyopsisidir ancak invaziv bir yöntemdir. Karaciğerin sertliğini ölçen Transient Elastografi (TE) kolay uygulanması nedeniyle karaciğer fibrozisini değerlendirmede çok kullanılan bir test olmuştur. Bu çalışmada tip 2 diyabetik hastalarda transient elastografi ile değerlendirilen fibrozis düzeyleri ve fibrozis düzeyleri ile ilişkili parametrelerin neler olduğunun araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Kliniği, Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen 68'i kadın (% 58.1), 49'u erkek (% 41.9) toplam 117 tip 2 diyabet tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastalar belirlediğimiz biyokimyasal parametreler, boy, kilo, bel çevresi, üst abdomen ultrason (USG) ve TE ile değerlendirildi. En az 3 ay sonra olacak şekilde kontrol değerler görüldü. Bulgular: Hastalar çalışmaya alındıklarında değerlendirmeye alınan bütün değişkenlerin TE ile ölçülen karaciğer katılığı (kPa) ile ilişkisi araştırılmıştır. Fibroziste azalma veya çoğalma olmasıyla ilişkili olabilecek değişimlere bakıldığında ALP (alkalen fosfataz), AKŞ (açlık kan şekeri), HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) değişimleri ilişkili bulunmuştur. Çoklu lojistik regresyon analizinde karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c düzeyindeki azalma olduğu bulunmuştur. Sonuç: Önce ve sonra ölçülen bütün parametreler çoklu lojistik regresyon analizine konduğunda karaciğer sertleşmesindeki düzelme ile ilişkili tek değişkenin HbA1c (glikozillenmiş hemoglobin) düzeyindeki azalma olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Tip 2 DM, NAYKH, NASH, Transient Elastografi

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Elastografi+4
Tuğba Çelebi
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tam düzeltme operasyonu yapılmış olan fallot tetralojili olgularda aritmi komplikasyonunun preoperatif ve postoperatif EKG parametreleri ile değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu çalışmada, opere Fallot tetralojili olgularda EKG bulgularının ve bu bulguların komplikasyonlarla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2006 – Aralık 2014 arasında tam düzeltme operasyonu yapılan Fallot tetralojili 0-18 yaş arasındaki olgular kaydedildi. Bu olguların arşiv dosyalarında kayıtlı veriler retrospektif olarak incelendi. Operasyon raporu, postoperatif ekokardiyografi raporu, kataterizasyon bilgileri, önceki palyatif operasyon bilgileri, preoperatif ve postoperatif elektrokardiyografi ve Holter elektrokardiyogram sonuçları gibi çalışmaya yön verecek bilgileri eksik olanlar çalışma dışı bırakıldı. Bu kriterlere göre dışlandıktan sonra 38 olgu çalışmaya alındı. Olgular telefon numaraları ile arandı ve çağırıldı. Bilgilendirilmiş Olgu Onam Formu eşliğinde ailelerine bilgi verildi. Onam alındıktan sonra demografik ve klinik verileri kaydedildi, EKO verileri, EKG parametreleri kaydedildi. Veriler SPSS 18.0 programıyla analiz edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan olguların ortanca yaşı 9'du (aralık: 4-21) ve 15'i kız, 23'ü erkekti. Tam düzeltme operasyonu öncesinde 16 olguda palyatif modifiye Blalock-Taussing (MBT) şant uygulanmıştı. Düzeltme operasyonunda RVOT genişletilmesi 13 olguda greft, 3 olguda perikardiyal yama, 22 olguda transanuler yamayla yapılmıştı. 3 olguda EKO'da pulmoner gradient <15 mmHg, 28 olguda 15-29 mmHg (hafif), 6 olguda 30-49 mmHg (orta) ve 1 olguda 50 mmHg (ağır) olarak ölçülmüştü. >50 mmHg gradientli hasta saptanmadı. Ayrıca 12 olguda orta, 1 olguda ağır pulmoner yetmezlik (PY) saptandı. Orta-ağır PY saptanan 13 olgunun 5'inde aynı zamanda PS gradientinin ≥30 mmHg olduğu gözlendi. Operasyon tipleri ile PS ya da PY gelişimi arasında ilişki saptanmadı. Tüm olgularda postoperatif dönemde QRS süresinde artış saptandı. QRS süreleri preoperatif dönemde %15,8 olguda >120 msn iken, operasyon sonrası 1. yılda 28,9%, 2. yılda 39,5%, 3. yılda ise 55,3% oranında saptandı. Özellikle postoperatif 3. yılda PY derecesi ile QRS süresi artışı arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,03). QRS süresindeki değişimin operasyon tipi ve PS derecesi ile korelasyonu saptanmadı (p>0,05). PR sürelerinin hastaların tümünde izlemde arttığı gözlenirken operasyon tipi, PS ve PY ile aralarında korelasyon saptanmadı (p>0,05). P dispersiyonu normal sınırlarda (<40 msn) bulundu ancak postoperatif dönemde gruplar arasında anlamlı değişiklik saptanmadı. QRS aksının preoperatif ve postoperatif karşılaştırılmasında PY orta-ağır olan olgularda postoperatif dönemde sol aksa kaydığı, PS ≥30 mmHg olan olgularda ise sağ aksın sebat ettiği görüldü. QTc süresi tüm olgularda artarken diğer bulgularla ve aritmi gelişimi ile korelasyonu saptanmadı. Postoperatif dönemde QTd düzenli bir azalma ya da artış göstermedi; operasyon tipleri ve diğer bulgularla korelasyonu saptanmadı. Postoperatif 3.yılda 31 olguda (%81,57) RBBB, 6 olguda (%15,7) inkomplet sağ dal bloğu ve 1 olguda (%2,6) 1. derece AV blok saptandı. Holter elektrokardiyografide 1 olguda VEV (normal ritmin %5'inden az) ve 1 olguda aralıklı ektopik ritm görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda postoperatif PS ve PY gelişim oranları ve QRS artışıyla korelasyonları diğer çalışmalarla benzer şekilde bulunmuştur. QRS süresi >180 msn olan hasta saptanmadı. Ayrıca aritmi gelişimi ve QT dispersiyonunun yapılan diğer çalışmalara göre daha düşük çıkmasının, hasta sayısının ve izlem süresinin diğer çalışmalara görece yetersiz olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz. Postoperatif komplikasyon ve EKG bulgularının; daha çok sayıda hastanın daha uzun süre izlendiği çalışmalarla değerlendirilmesi gerekliliği aklımızda bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Fallot tetralojisi, tam düzeltme, QRS uzaması, erken dönem izlem, operasyon komplikasyonları, aritmi, EKG

Aritmi-kardiyakElektrokardiyografiFallot tetralojisi+4
Gizem Çakıcı
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemofagositoz seyrinde gelişen akut korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastalarında prognoz belirteçleri

GİRİŞ: Hemofagositik sendrom, şiddetli sistemik inflamasyonun prototipi olan klinik bir durumdur. Klinik prezantasyonu özgül ve özgün olmayan bulgular içerdiği için hastalar, çoğunlukla geç tanı ve tedaviye bağlı kaybedilir. Bu sendromun çoklu sistem bulguları içinde korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği gelişimi, aşırı inflamatuar sitokin salınımına sekonder miyokard depresyonu, akut dönemde hasta mortalite ve morbiditesini doğrudan etkilemektedir. AMAÇ-YÖNTEM: Bu iki ölümcül komponentin (HS-HFpEF) birlikte seyrettiği yoğun bakım hastalarında, hastane içi mortalite belirteçlerini ve rutin izlemde kullandığımız ucuz, kolay elde edilebilir ve güvenli laboratuvar verilerinin hasta sonlanımına etkisini, geriye dönük incelemeyi amaçladık. Ocak 2013- Eylül 2018 arasında Ege Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan 3090 hastanın geriye dönük dosya taramasından hemofagositik sendrom tanısı alan 63 hastanın değerlendirilmeler sonucunda 39 ' unda eşlik eden HFpEF saptanmıştır. 39 hasta üzerinden analizler yapılmıştır. BULGULAR: 39 hastanın %36'sı (14 hasta) erkek, %64'ü (25 hasta) kadın olarak saptandı. HS etyolojisi 10 hastada enfeksiyon, 20 hastada romatolojik hastalıklar, 3 hastada malignite olarak tesbit edildi. 6 hastada ise sebep bulunamadı. Hastaların % 25,6'sı (10 hasta) izlemde kaybedilmiştir. Yapılan tek değişkenli analizde; KTO, NT-proBNP, ferritin, CRP, albumin seviyelerindeki zamanla değişim mortalite belirleyicileri olarak tespit edildi. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p= <0.001, 0.007, 0.020, 0.001 ve 0.026). Ayrıca NLO ve MPV değerlerindeki değişikler de istatiksel anlamlı olarak gözlendi. SONUÇ: Bu çalışma, HFpEF ile sistemik ağır hiperinflamasyon arasındaki etkileşimi ve hastaların seyrini öngören yeni risk faktörlerini içeren ilk çalışmadır. Mortalite ve morbiditesi yüksek olan HS seyrinde gelişen akut HFpEF hastalarında, alışılagelmişin dışındaki takip parametrelerinin kullanılması bu hastaların takip ve tedavi sürecini yönetmek açısından çok kıymetlidir. Kolayca elde edilebilecek, ucuz ve hasta başında basitçe izlenebilecek bu parametrelerin rutin hasta takibi sırasında hekimlere erken bir uyarı olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Hemofagositik sendrom, Kalp yetmezliği, HFpEF, mortalite

FagositozKalpKalp hastalıkları+3
Osman Bütün
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkalen fosfataz düzeyi düşük olan ve klinik olarak hipofosfatazya düşünülen hastalarda alkalen fosfataz geni dizi analizi ile moleküler tanının araştırılması hipofosfatazya düşünülen hastalarda alkalen fosfataz geni dizi analizi ile moleküler tanının araştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada, serum alkalen fosfataz (ALP) değeri düşük olan ve klinik olarak hipofosfatazya düşünülen olgularda moleküler tanının araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Hastanesi'nde Ocak 2104 – Eylül 2018 yılları arasında, serum alkalen fosfataz seviyeleri 40 U/L ve altında olan, 0-20 yaş arasındaki olgular kaydedildi. Bu olguların hastanemizin elektronik hasta dosyasında kayıtlı tüm ALP değerlerine bakıldı ve hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Daha önceki tetkiklerinde ALP değerleri normal ve yüksek olan hastalar dışlandı. Kayıtlar değerlendiğinde hipofosfatazya dışında ALP düşüklüğüne neden olabilecek klinik tablosu, ilaç kullanımı gibi öyküsü olan olgular çalışma listesinden çıkarıldı. Bu kriterlere göre dışlandıktan sonrası 273 kişi listeye alındı. İkinci kez bu seçilen olgular değerlendirildi. Bu değerlendirme sonrası 147 olgu çalışma listesinden çıkarıldı. Geriye kalan 126 olgu, hastane sistemimizdeki kayıtlı telefon numaraları ile arandı. ALP düşüklüğüne neden olabilecek nedenler detaylı olarak anlatıldı ve kontrol muayeneye çağrıldı. Çalışmaya 30 hasta alındı. Olguların kontrol bakılarında detaylı anamnezleri not edildi, soy geçmişleri incelendi, fizik bakıları yapıldı. Kontrolde serum ALP değerleri, serum kalsiyum, fosfor, idrar kalsiyum/kreatinin tetkükleri çalışıldı. Hipofosfatazya kesin tanısı açısından ALPL geni dizi analizi incelendi. BULGULAR: Çalışmaya alınan olan 30 olgunun ortanca yaş 20.35'ti (minimum:6.1, maksimum 22.5). Çalışma grubundaki hastaların 3'ü erkek, 27'si kızdı. Beş olgunun dizi analizinde 4 olguda heterozigot patojenik özellikte mutasyon ve 1 olguda tek allelinde delesyon saptandı. Bu mutasyonlar; heterozigot missense c.657G>T (p.Met219Ile) mutasyonu, heterozigot c.648+1G>A mutasyonu, heterozigot missense c.542C>T (p.Ser181Leu) mutasyonu, heterozigot c.862+1G>C mutasyonuydu. Mutasyon/delesyon saptanan grup ile dizi analizi normal olan grup anamnez, klinik özellikler ve laboratuvar bulguları açısından karşılaştırıldı. Kontrolde bakılan ALP düzeyleri, mutasyon/delesyon saptanan grupta daha düşüktü. Kontrol ALP değerleri mutasyon/delesyon grubunda 30 U/L (minimum:23U/L; maksimum 45U/L), dizi analizi normal sonuçlanan grupta ise 41U/L'ydi (minimum:26U/L; maksimum:194U/L). Mutasyon/delesyon saptananlarda ALP ortalamasının ortanca değeri 27 U/L (minimum 22.5 U/L; maksimum:39 U/L), diğer grupta ise 37.6 U/L'ydi (minimum:22,5 U/L; maksimum:113,5 U/L). Her iki grubun ALP düzeyleri ve ALP ortalamaları arasındaki fark anlamlıydı(p:0.036;p.0.028). ACMG (Ameriacn College of Medicine Genetics and Genomics) 2015 kriterlerine göre patojenik mutasyon saptadığımız olguların birinde infantil dönemde iv travmaya bağlı sağ kolda kırık öyküsü mevcuttu. Diğer olgumuzda (olgu 2) göğüs deformitesinin varlığı göze çarpmaktaydı. Olgu 3'te ise çocukluk çağı döneminde başlamış olan, fizik bakısında belirgin skolyozu farkedildi. Bu hastamızın kemik dansitometrisinde kemik yoğunluğu azalmıştı. Olgu 5'te klinik bulgu olarak hipofosfatazya açısından anlamlı olabilecek, infantil dönemde ortaya çıkan nöbetler, fizik bakısında boy kısalığı, genu valgus, kemik yoğunluğunda belirgin azalma mevcuttu. Delesyon saptanan olgumuzda çocukluk çağında 2 kez travmaya bağlı fraktür geliştiği öğrenildi. Fizik bakısında ise boy kısalığı dışında patolojik bulgu yoktu. SONUÇ: Çalışmamızda dizi analizinde mutasyon ve delesyon saptadığımız olgularda ALP değerlerinin dizi analizi normal olarak sonuçlanan olgulara kıyasla daha düşük olduğu görülmektedir. ALP sınır değerini daha düşük belirlememiz, diğer çalışmalara göre daha yüksek sayıda dizi analizinde patojenik değişimleri olan olguları yakalamamızı sağlamıştır. Hipofosfatazya ağır formundan hafif formuna kadar çeşitli klinik bulgu verebilir. İskelet sistemi bulguları (kemik deformiteleri, boy kısalığı, sık fraktürler vb…) başta olmak üzere diğer bulguları ile birlikte ALP düşüklüğü olan olgularda hipofosfatazya olabileceği aklımızdan çıkarılmamalıdır.

Alkalen fosfatazDizi analizi-DNAGenler+1
Mehmet Bilal Aracı
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kordon klempleme zamanının term ve preterm yenidoğanlarda oksidan-antioksidan medyatörler üzerine etkisi

Kordon klempleme, günümüzde her doğumda uygulanmasına rağmen süresi ve tekniği ile ilgili ortak bir yöntem belirlenememiştir. Geçmiş yıllarda uygulanan geç kordon klemplenmesi (30-60 sn) yapılan doğum sayısının artmasıyla yerini erken kordon klemplenmesine (0-29 sn) bırakmıştır. Klempleme zamanındaki değişim bağlamında, net ve ortak bir tekniğin olmaması bu konuya ilginin artmasına neden olmuştur. Doğumda düşük oksijenli intrauterin ortamdan yüksek oksijenli ekstrauterin ortama geçen yenidoğan bebeklerde serbest oksijen radikalleri üretiminde artış olmaktadır. Neonatal tıp alanındaki gelişmeler sayesinde çok düşük ağırlıklı ve immatür bebeklerin yaşatılması mümkün hale gelmiştir. Bu bebeklerde mekanik ventilasyon, resusitasyon gibi işlemler serbest oksijen radikali üretimini artırmaktadır. Ancak yenidoğan bebeklerde ve özellikle prematüre bebeklerde antioksidan savunma sistemi yeteri kadar gelişmemiştir. Tüm bunların sonucunda bu bebekler oksidan strese karşı büyük risk altındadır. Oluşan oksidatif stres diabetes mellitus, nekrotizan enterokolit (NEK), patent duktus arteriosus (PDA), hipoksik iskemik ensefalopati (HİE), prematüre retinopatisi (ROP), bronkopulmoner displazi (BPD), periventrikuler lökomalazi (PVL), intraventriküler hemoraji (İVH) gibi patolojiler başta olmak üzere çok fazla hastalığın gelişmesinden sorumlu tutulmaktadır. Bu hastalıkların önlenmesi için önerilen çözümlerden biri, antioksidan takviyesi ile serbest oksijen radikallerinin oluşumunun engellenmesidir. Kordon klemplenme zamanı, kan akımı sürdüğü zaman boyunca geçişi devam eden medyatörler nedeni ile bebeklerdeki oksidan-antioksidan denge üzerine etkili olabilir. AMAÇ: Bu çalışmada; term ve preterm yenidoğanlarda kordon klemplenme zamanının, bebeklerdeki oksidan ve antioksidan medyatörler üzerine etkilerinin aydınlatılması amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmamıza Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine Nisan 2018- Haziran 2018 tarihleri arasında sezaryen endikasyonu olup doğum yapan 80 gebe dahil edildi. Gebeler gestasyonel haftalarına göre preterm ve term (<37, ≥37) olmak üzere her biri 40'ar kişilik iki gruba ayrıldı. Bu gruplar daha sonra kendi içerisinde hemen klempleme yapılanlar ve en az 30 sn beklendikten sonra klempleme yapılanlar olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Sezaryen sırasında alınan umblikal kan örneklerinde katalaz, MDA, MPO, HIF1α ve PGF2 α gibi oksidan-antioksidan medyatör düzeyleri ölçülerek kordon klemplenme zamanının bu medyatör düzeylerine etkisinin incelenmesi hedeflendi. Hastalardan 2 tanesinin kan örneklerinin hemolizli olması nedeniyle bu hastalar çalışmadan çıkarıldı ve kalan 78 hasta ile çalışma tamamlandı. SONUÇLAR: Sonuçlar değerlendirildiğinde; gruplar arasında maternal yaş, gravida, parite ve abortus sayısı yönünden istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. PGF2α, HIF1α ve MDA açısından istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi ancak katalaz ve MPO düzeyleri için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. TARTIŞMA: Çalışmamızın sonucunda; umblikal kordun geç klemplenmesinin özellikle preterm yenidoğanlarda oksidatif stresle başa çıkmayı da iyileştirdiği ve böylece bebeği oksidan strese daha dayanıklı hale getirdiğini de göstermiş olmaktayız. Ayrıca günümüzde artan sezaryen doğumlar için geç kordon klemplenmesinin yararları konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bizim çalışmamıza ise sadece sezaryen ile doğum yapan gebe hastalar dahil edilmiştir. Bu da, günümüzde artan sezaryen oranları ve bu konuda yapılmış çalışmaların azlığı nedeniyle ayrı bir önem taşımaktadır. Çalışmamızın bu yönde yapılacak diğer çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz.

AntioksidanlarBebek-yenidoğmuşBebekler+4
Güler Pınar Özeren
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fruktozun pankreas kanseri ve pankreatik inflamasyona etkisi: İn vitro karşılaştırmalı çalışma

AMAÇ: Çalışmamızın amacı fruktozun pankreas kanseri hücrelerindeki etkilerinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda insan pankreas kanseri hücre hattı (PANC-1) kullanılmıştır. Gerçekleştirilen hücre kültürü çalışmasında, hücrelerin in vitro koşullar altında uygun besiyeri (kültür ortamı) kullanılarak flasklar içerisine ekilip bakımları yapılmıştır. Hücrelerin proliferasyonu, pasajları ve takip işlemleri Inverted Mikroskop kullanılarak düzenli olarak incelendi. PANC-1 hücrelerine low glikoz DMEM'de çözülmüş fruktoz ve glikoz ayrı ayrı eklenmiştir. Fruktoz ve glikoz uygulanmayan hücreler kontrol olarak kabul edilmiştir. Etken maddelerin maksimum proliferatif etki değerleri GraphPad Prism v5.0 Software yazılımında hesaplanmıştır. Aynı zamanda fruktoz ve glikozun birlikte etkisini görmek için kombinasyon deneyleri yapılmıştır. Fruktoz, glikoz ve fruktoz+glikoz kombinasyonunun verildiği hücrelerden ve fruktoz, glikoz uygulanmayan kontrol hücrelerini içeren her bir gruptan total RNA izolasyonu için RNeasy Plus Kiti (Qiagen) kullanılmıştır. İzole edilen uygun kalitedeki total RNA'lardan, cDNA sentezi "All-in-OneTM First-Strand cDNA Synthesis Kit" (Genecopoeia) kullanılarak gerçekleştirilmiştir. cDNA örnekleri kullanılarak genlerin ekspresyon seviyelerini belirmek için "All-in-OneTM qPCR Mix" (Genecopoeia) ile qPCR Array çalışması gerçekleştirilmiştir. Hedef genlerimize (KRAS, NFKB, ERK2) özgül olarak dizayn edilmiş olan primerler kullanılmıştır. Real-time PCR verileri, LightCycler 480 software (Roche) Cycle Threshold (Ct) değerleri kullanılarak web bazlı RT2 Profiller PCR Array Data Analysis version 3.5 (http://pcrdataanalysis.sabiosciences.com/pcr/arrayanalysis.php) ile analiz edilmiştir. BULGULAR: 72. saatte fruktozun ve glikozun hücre hattında proliferasyonu en çok arttıran değeri her iki madde için de 20 mM olarak belirlenmiştir. Her iki maddenin birlikte etkisini değerlendirmek için yapılan izobologram analizine göre, fruktoz ve glikoz kombinasyonunun hücre proliferasyonunu maksimum arttırdığı doz 15 mM olarak bulunmuştur. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,46, 3,29 ve 6,52 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,65, 3,43 ve 7,87 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 11,47, 7,51 ve 11,93 kat daha fazla NFKB1 ekspresyonu olduğu saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 7,56, 4,95 ve 7,87 kat daha fazla KRAS ekspresyonu olduğu saptanmıştır. HGK-DMEM uygulanan hücrelere oranla fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 5,69, 1,4 ve 4,45 kat daha fazla ERK2 geni eksprese edildiği saptanmıştır. LGK-DMEM uygulanan hücrelere oranlandığında ise fruktoz, glikoz ve fruktoz-glikoz kombinasyonu uygulanan hücrelerde sırasıyla 4,5, 1,1 ve 3,52 kat daha fazla ERK2 geni eksprese edildiği saptanmıştır. SONUÇ: Çalışmamız gösterdi ki fruktoz pankreas kanseri hücrelerinde KRAS, ERK2 ve NFKB1 gen ekspresyonunu glikozdan daha fazla arttırmaktadır, fruktoz glikoz ile kombine halde uygulandığında NFKB1 ve KRAS ekspresyonu üzerinde sinerjik etki göstermektedir. Bu genler pankreas kanseri patogenezindeki anahtar yolaklardaki proteinleri kodlamaktadır. Fruktozun kanser metabolizmasında glikozdan farklı metabolize edilmesiyle birlikte bu genlerin ekspresyonunu da arttırması daha sonra yapılacak çalışmalar ile daha iyi anlaşılacaktır. Patogenezdeki yerini aydınlatmak ve fruktoz metabolizmasındaki yolakların tedavi hedefi olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak amacıyla yeni çalışmalar yapılmalıdır.

FruktozGenler-RASNeoplazmlar+7
Fadime Kübra Urhan Gülpınar
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hematopoetik kök hücre transplantasyonu yapılan hastalarda CMV viremisi/reaktivasyonu ile invaziv fungal enfeksiyon ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Giriş: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) çocukluk yaş grubunda birçok malign ve non-malign hastalığın tedavisinde etkin bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. HKHT sonrası erken ve geç dönemde gelişen komplikasyonlar, hastaların prognozunu ve yaşam kalitesini etkilemektedir. Nakil sonrası gelişen enfeksiyonlar önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. HKHT yapılan hastalarda invaziv fungal enfeksiyon (İFİ) ve Sitamegalovirüs (CMV) viremisi/reaktivasyonu sıktır. Nakil sonrası gelişen fungal enfeksiyon ve CMV enfeksiyonu/reaktivasyonu nedeni ile morbidite ve mortalite oranı artmaktadır. Son yıllarda destekleyici bakım önlemlerinde sağlanan gelişmeler, immunsupresyon mekanizmalarının daha iyi anlaşılması, yoğunluğu azaltılmış hazırlık rejimlerinin, yeni antimikrobiyel ilaçların ve profilaksi stratejilerinin kullanıma girmesiyle birlikte morbidite ve mortalite azalmıştır. CMV enfeksiyonu, hücre iskeletinin yapısında değişime ve makrofaj migrasyon inhibitör faktör sekresyonunda artışa neden olmaktadır. Bunun sonucunda makrofaj migrasyonu bozulma göstermektedir. Özellikle alveoler makrofajlar Aspergillus'a karşı önemli savunma mekanizmalarından biridir. Ayrıca CMV genomu antijen sunumunu bozabilecek proteinleri de kodlayabilir. CMV enfeksiyonu/reaktivasyonu sırasında kullanılan gansiklovir kemik iliği baskılanması yaparak nötropenilere de neden olabilmektedir. CMV enfeksiyonu ile İFİ arasındaki ilişki henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Son yıllarda özellikle erişkin yaş grubunda yapılan çalışmalarda, HKHT sonrası ortaya çıkan CMV reaktivasyonunun İFİ gelişme riskini arttırdığı saptanmıştır. Çeşitli çalışmalarda CMV viremisi sırasındaki CMV pik düzeyi ile birden fazla geçirilmiş CMV reaktivasyonunun İFİ gelişimi ile ilişkisi olmadığı gösterilmiştir. Çocukluk yaş grubunda bu konuda yapılan sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Amaç: Bu çalışmada, allojenik ve otolog HKHT yapılan çocuk hastalarda CMV viremisi/reaktivasyonu ile İFİ arasındaki ilişkinin belirlenmesi, nakil sonrası gelişen CMV ve İFİ için risk faktörlerinin ve bu enfeksiyonların sıklığının belirlenmesi, transplantasyon öncesi ve sonrasında CMV pik değerlerinin saptanması ve karşılaştırılması, Graft versus host hastalığı (GVHH) saptanan hastalarda CMV ve İFİ sıklığının belirlenmesi, posttransplant İFİ gelişim zamanlarının saptanması ve karşılaştırılması, posttransplant steroid uygulanmasının viral ve fungal enfeksiyon üzerine etkilerinin incelenmesi, posttransplant ilk 180 günde mortalite varlığının nedenlerinin araştırılması ve fungal enfeksiyona bağlı ölümlerin belirlenmesi ve CMV enfeksiyonu/reaktivasyonu gelişenlerde CMV son organ hasarının oranlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Hipotez: HKHT yapılan hastalarda CMV reaktivasyonu, İFİ riskini artırmaktadır. GVHH ve transplantasyon için kullanılan immunsupresif rejimler, CMV ile birlikte diğer posttransplant fırsatçı enfeksiyon sıklığında artışa neden olmaktadır. Yöntem: Ocak 2014-Aralık 2017 ayları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı (AD) Kemik İliği Transplantasyon Ünitesinde allojenik ve otolog HKHT yapılan ve verilerine ulaşılabilen 113 çocuk hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların verilerine poliklinik izlem dosyalarından ve elektronik hastane kayıtlarından ulaşıldı. Tüm olgular ve kontrol grubundaki CMV reaktivasyonu gelişmeyen çocuklar, İFİ açısından Avrupa Kanser/İnvaziv Fungal Enfeksiyon Araştırma ve Tedavi Topluluğu (European Organization for Research and Treatment of Cancer/Invasive Fungal Infections Cooperative Group-EORTC) ve Ulusal Alerji-Enfeksiyöz Hastalıklar Mikoz Çalışma Grubu (the National Institute of Allergy and Infectious Diseases Mycoses Study Group-MSG) tarafından 2008 yılında revize edilen tanımlamalara göre değerlendirildi. Transplantasyon öncesi ve sonrasındaki izlemde CMV ve fungal enfeksiyon varlığı, gansiklovir kullanımı, CMV pik değerleri, CMV son organ hasarı gelişimi, steroid kullanımı, kondisyon rejimleri, GVHH profilaksisi, kök hücre ürün özellikleri, dönor-alıcı uyumu, dönor-alıcı CMV serolojisi durumu, GVHH gelişimi, hangi tanı ile HKHT yapıldığı, nötrofil engraftman günleri, antifungal ve antiviral profilaksi, transplantasyon sonrası ilk 180 günde mortalite olup olmadığı, varsa nedeni ayrıntılı olarak değerlendirildi. Araştırmaya yön verecek verilerine ulaşılamayan hastalar ve olası olarak sınıflandırılan İFİ vakaları çalışma dışı bırakıldı. Bulgular: Hastaların 64'ü (%56,6) erkek, 49'u (%43,4) kız olup HKHT yapıldığında ortalama yaş 88.5 ay, median 83.5 ay (2-215) idi. İzlemde 11 hastaya ikinci kez kök hücre nakli uygulandı. Allojenik kök hücre nakli 122, otolog kök hücre nakli 2 hastaya yapıldı. GVHH profilaksisi 118 hastaya verildi. Transplantasyon öncesi bakılan serolojide sadece bir donörde CMV lgM pozitifliği saptandı. CMV lgG serolojisi 85 donörde pozitif, 39 donörde ise negatif idi. Alıcıların 3'ünde CMV lgM pozitif ve 119'unda ise CMV lgG pozitif idi. Transplantasyon öncesi 23 hastada CMV enfeksiyonu öyküsü, 26 hastada gansiklovir kullanımı, 28 hastada fungal enfeksiyon öyküsü mevcuttu. Transplantasyon öncesi pik CMV düzeyi ortalama 20338±172919 IU/ml idi. Nötrofil engraftman günü ortalama 17.7 gün, median 18 gün (9-37)'dü ve üç hastada transplantasyon sonrasında nötrofil sayıları hep 1000/μl üzerinde seyrettiği için nötrofil engraftman gününden bahsedilemedi. HKHT uygulanan tüm hastalara antiviral profilaksi olarak asiklovir kullanıldı. Antifungal profilaksi olarak 93 hastaya flukonazol, 16 hastaya vorikonazol, 2 hastaya Amfoterisin B, 3 hastaya posakonazol, 4 hastaya flukonazol+vorikonazol, 3 hastaya vorikonazol+mikafungin; birer hastaya mikafungin, flukonazol+amfoterisin B, vorikonazol+amfoterisin B verildi. İzlemde onaltı hastada grade 1, onaltı hastada grade 2, oniki hastada grade 3, dört hastada grade 4 akut GVHH (aGVHH) gelişti. Kronik GVHH (kGVHH) 12 hastada görüldü. Bunların üçünde skor 1, dördünde skor 2, beşinde skor 3 kGVHH mevcuttu. Transplantasyon sonrası 73 hastada steroid, 61 hastada ise CMV reaktivasyonu nedeni ile gansiklovir kullanımı oldu. Transplantasyon sonrası pik CMV düzeyi ortalama 23879±81359 IU/ml idi. Transplantasyon sonrası 33 hasta yüksek olası ya da kesin İFİ tanısı aldı. Nakil sonrası CMV reaktivasyonu gelişen 61 hastanın 18'inde (%29,5) posttransplant İFİ gelişimi gözlendi. Buna göre, transplantasyon sonrası CMV reaktivasyonu olanlarda yüksek olası/kanıtlanmış İFİ açısından risk artırmamaktadır (P=0.473). Transplantasyon sonrası CMV reaktivasyonu gelişenlerde ise aGVHH riskinin arttığı görülmüştür (P=0.013). Akut ve kronik GVHH ile İFİ arasında da istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (sırasıyla P=0.965 ve 0.615). Transplantasyon sonrası CMV reaktivasyonu gelişenlerde kGVHH skorunun daha yüksek olduğu görülmüştür (P=0.049). Transplantasyon sonrası steroid kullananlarda CMV reaktivasyonu daha fazla görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır (P=0.136). Transplantasyon sonrası steroid kullanımının İFİ gelişim riskini arttırdığı gözlenmiştir (P=0.021). Transplantasyon sonrası ilk 180 günde 16 hastada ölüm gözlenmiş olup bunların dördü fungal enfeksiyon nedenli idi. CMV reaktivasyonu, aGVHH ve kGVHH'nın sağkalım üzerindeki etkisi Cox regresyon analizi ile değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (sırasıyla P=0.436, 0.810 ve 0.503) ancak, İFİ'nin transplantasyon sonrası sağkalım üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlıdır (P<0.001). Transplantasyon sonrası ilk bir yılda %78,2 nonrelaps mortalite görülmüştür. Tartışma: Çocukluk çağında değişik endikasyonlarla farklı hazırlama rejimi, donör ve kök hücre kaynağı kullanılarak HKHT yapılmış heterojen bir hasta grubunda, HKHT sonrası yapılan değerlendirmede CMV reaktivasyonu gelişen olgularda İFİ oranı %29.5 olarak bulunmuştur. CMV reaktivasyonu gelişenlerde İFİ riskinin artmadığı ancak, aGVHH riskinin arttığı ve kGVHH skorunun daha yüksek olduğu saptanmıştır. Nakil sonrası steroid kullanımı olanlarda İFİ gelişimi riskinin arttığı görülmüştür. Çocukluk çağında HKHT yapılan hastaların CMV viremisi/reaktivasyonu ile İFİ açısından uzun süreli izlemleri mortalite ve morbidite açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu, CMV viremisi, CMV reaktivasyonu, İnvaziv fungal enfeksiyon, Graft Versus Host Hastalığı

Hasret Erkmen
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnvaziv işlemler açısından musculus masseter topografik anatomisinin altı kadranda incelenmesi

M. masseter, regio parotideo masseterica'da yer alır, girişimsel işlemler için önemli bir hedef yapıdır. Bu girişimsel işlemler cerrahi uygulamalar olabildiği gibi botulinum toksini enjeksiyonu gibi sıkça kullanılan uygulamalar da olabilmektedir. Tezin amacı, m. masseter'in topografik anatomik komşuluklarını incelemek, bölgedeki diğer anatomik yapıları ve aralarındaki ilişkileri açıklamaktır. 20 erkek ve 20 kadın %10 formalin solüsyonu ile fikse kadavra baş bölgesi arteriyel dolaşım sistemi kırmızı pigmentli epoksi reçine ile doldurulmuş, büyüteçli masalarda sağ ve sol parotideomasseterica bölgeleri diseke edilmiştir. Diseksiyonu yapılan bölgelerin resimleri üzerinde fotometrik ölçümler yapılmıştır. Ayrıca dijital kumpas ile manuel olarak yapıların ölçümleri yapılmıştır. Buna göre belirlenen kadran içerisinde n. auriculotemporalis ve a. temporalis superficialis, v. temporalis superficialis'in yüzeyelleşmediği görülmüştür. Kadran II-B enjeksiyon benzeri girişimsel işlemler açısından en uygun alan olarak belirlenmişse de bölge içerisindeki diğer önemli yapıların referans çizgilere olan uzaklıklarının ve derinliklerinin dikkate alınması gereklidir.

ArterlerBotulinum toksinleriMandibula+4
İstemihan Çoban
Ege University
2019
00