
2,543
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Trombotik trombositopenik purpura tanılı hastalarımızın klinik, laboratuvar ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Trombotik trombositopenik purpura (TTP) trombotik mikroanjiyopati (TMA) grubunda sınıflanan, nadir görülen hemen tanınıp tedavi edilmezse mortalitesi çok yüksek olan bir klinik tablodur. TTP klinik olarak ADAMTS-13 proteazının ciddi derecede eksik aktivitesinden kaynaklanır. Kadınlarda daha sık görülmekte olup erkek/kadın oranı 2/3'tür. En sık başlangıç yaşı 3. veya 4. dekatta olmaktadır. TTP'nin klasik pentadı MAHA, trombositopeni, nörolojik bulgular ,ateş ve böbrek yetmezliğidir. Tanıda MAHA ve trombositopeni varlığı en önemli kriterdir. iTTP tedavisinde amaç, kanda eksik olan ADAMTS13 enzimini yerine koymak, eğer etiyolojik neden ADAMTS13 aktivitesini bloke eden antikorlar ise bu antikorları uzaklaştırmak veya etkisiz hale getirmektir. Tedavide PD, kortikosteroidler, rituksimab kullanılmakta ve son yıllarda kaplasizumab tedavi kombinasyonunda yer almaktadır. PD ve rituksimaba dirençli hastalarda siklofosfamid, vinkristin veya siklosporin gibi immünsüpresif tedaviler kullanılabilir. Çalışmamızda Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD, Hematoloji BD 'da 1.Ocak 2008-1.Ocak.2023 tarihleri arasında 18 yaş ve üzerinde iken iTTP tanısı konulan 31 hasta retrospektif olarak klinik ve laboratuvar bulguları tedavi sonuçları değerlendirildi. 31 hastanın 7'si erkek (%22,6 ), 24'ü kadın (%77,4 ) idi. Hastaların tanı anındaki ortalama yaşı 45,13 ±19,07 (16-83) yıl idi. Hastaların tümünün periferik yaymasında hemoliz bulguları mevcuttu. Hastaların tamamında MAHA ve trombositopeni tespit edildi. Tedavide tüm hastalara PD uygulandı. Hastaneye başvurudan sonra PD'ye başlama süresi 24 (12-24) saat idi. Refrakter 12 hasta (%42,9) ile nonrefrakter 16 hasta (%57,7) arasında yapılan değerlendirme sonucunda tanı anındaki total bilirubin ve direkt bilirubin değerleri arasında anlamlı fark saptandı. Mortal 7 hasta (%22,6) ile mortal seyretmeyen 24 hasta (%77,4) arasındaki değerlendirme sonucunda tanı anındaki yaş açısından anlamlı fark saptandı. Anahtar Kelimeler: Trombotik trombositopenik purpura, terapötik plazma değişimi
İç hastalıkları yoğun bakım ünitesine kabul edilen akut böbrek hasarı olan ve olmayan hastalarda serum ürik asit/albumin oranı ve fosforun erken dönem mortalite ile ilişkisi
Akut böbrek hasarı (ABH) saatler ve günler içerisinde ortaya çıkan, sıvı-elektrolit ve asit-baz homeostazının düzensizliği ile sonuçlanan ani böbrek fonksiyon kaybıyla karakterize bir durumdur. Günümüzde yaşam süresinin uzaması ve artan komorbid hastalıklar nedenli yoğun bakım gereksiniminde artış olmuştur. Artan bu gereksinimle birlikte, mortalite ve morbiditeyi tahmin edecek yöntemlere ihtiyaç duyulmuştur ve çeşitli skorlama sistemleri kullanılmıştır. Çalışmamıza Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesine 01.05.2020-.01.11.2021 tarihleri arasında kabul edilen toplam 1016 hastayı dahil ettik. Serum ürik asit/albumin oranı ile fosforun mortalite üzerine ilişkisini ABH olan ve olmayan hastaları ayrı ayrı değerlendirmeye alarak ortaya koymaya çalıştık. Hastaların ayrım yapılmadan değerlendirilmesinin genel ortalamayı değiştireceğini düşündüğümüzden; ABH'da zaten yüksek olmasını beklediğimiz ürik asit ve fosforun akut böbrek hasarı olmayan hastalarda da mortalite ile ilişkisini gösterebilmektir. Çalışmamızda hem ABH olan (n=449) hastaların hem de ABH olmayan (n=567) hastaların serum ürik asit/albumin oranını 28 günlük mortalite ile ilişkili bulduk. ABH olan hastalarda 28 günlük mortalite ile ilişkili serum ürik asit/albumin oranının en iyi kesme değeri 3,59 mg/g, ABH olmayanlarda ise 2,28 mg/g olarak bulundu. ABH olan hastalarda yüksek serum fosfor değerini 28 günlük mortalite ile ilişkili bulduk. Ancak ABH olmayan hastalarda hiperfosfatemi ile mortalite arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda serum ürik asit/albumin oranı ve fosforun hem ABH olanlarda hem de olmayanlarda 28 günlük mortalite ve APACHE-II skoru ile arasında korelasyon saptanmıştır. Çalışmamızda serum ürik asit/albumin oranının başvuru anında ABH olmasa bile erken dönem mortalitenin bir göstergesi olarak kullanılabileceği kanısına vardık. Anahtar Kelimeler: akut böbrek hasarı, yoğun bakım ünitesi, serum ürik asit, albümin, fosfor
Postmenopozal osteoporozda denosumab tedavisinin metabolik ve inflamatuar parametreler üzerine etkisi
Denosumab postmenopozal osteoporozun tedavisinde kullanılan RANKL'a karşı geliştirilmiş bir monoklonal antikordur. RANK/RANKL/OPG döngüsü hem immün sistem hem osteoporoz üzerine etkilidir. Bazı RANK mutasyonları hipogamaglobulinemi ile seyreder. RANK/RANKL yolağının insülin direnci ve hepatosteatoz gelişiminde aracı olabileceğini düşündüren çalışmalar mevcuttur. Ancak, denosumabın inflamasyon ve immünite üzerine olan klinik etkileri yeterince bilinmemektedir. Biz bu çalışmada denosumab tedavisinin metabolik ve inflamatuar parametreler üzerindeki etkilerini araştırmayı hedefledik. Çalışmamızda Kasım 2021-Mart 2023 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Bünyesindeki polikliniklere başvuran veya servislerinde takip edilen, 50 yaşın üzerinde, en az bir yıldır menapozda olan, kemik mineral yoğunluğu ölçümünde lomber vertebra veya kalça T skoru -2,5 ve altında olan veya frajilite kırığı öyküsü olan ve diğer tedavileri kullanamıyor ve onlara cevapsız olan 30 hasta dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. ayda bakılan; tam kan sayımı, nötrofil/lenfosit oranı, sedimentasyon, CRP, fibrinojen, ferritin, prokalsitonin, D-dimer, homosistein, açlık kan şekeri, insülin, HOMA-IR, LDL, HDL, trigliserid, Lp(a), kalsiyum, albümin, fosfor, parathormon, alkalen fosfataz parametreleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda denosumab uygulaması öncesi ve sonrası bakılan metabolik parametreler arasında anlamlı farklılık saptanmadı(p>0,05). Kalsiyum(p=0,003), fosfor(p<0,001) düzeylerinde ve albumin(p=0,005) düzeyinde anlamlı azalma saptandı. Parathormon değerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı(p<0,001). Denosumab uygulaması öncesi ve uygulama sonrası bakılan lökosit(p=0,042), nötrofil(p=0,042) ve monosit(p=0,034) değerlerinde anlamlı azalma saptandı. Çalışmamızda denosumab tedavisinin metabolik parametreler üzerine etkisinin olmadığı; nötrofil ve monosit değerlerini azaltarak inflamasyon üzerinde etkisi olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Postmenopozal osteoporoz, denosumab, inflamasyon
Hiatal herni ve metabolik sendrom ilişkisinin araştırılması
Metabolik Sendrom (MetS) ile Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GÖRH) ve Hiatal Herni (HH) ile obezite arasındaki ilişkiye dair literatürde anlamlı çalışmalar mevcuttur. Bizim çalışmamızda HH ile MetS ve komponentleri arasında ilişki olup olmadığını araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya hastanemiz İç Hastalıkları polikliniğine Şubat 2022 – Mart 2023 tarihleri arasında başvurmuş, herhangi bir nedenle istenen Özofagogastroduodenoskopi (ÖGD) veya Toraks-Üst Abdomen bilgisayarlı tomografi görüntüleme yöntemleri ile HH saptanmış 89 hasta ve ÖGD sonucu normal olan 44 kişi kontrol grubu olarak dahil edildi. İleri yaş HH ile ilişkili bulundu (p=0,001). HH'li grup ile kontrol grubu arasında bel çevresi açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,016). HH'li grupta semptomatik reflü ve buna bağlı PPİ kullanımına daha sık rastlandı (p=0,01). Hasta ve kontrol grubu arasında MetS varlığı açısından istatistiksel anlamlı fark tespit edilemedi (p=0,337). Ortalama HDL-kolesterol değerleri bakımından iki grup arasında anlamlı fark mevcuttu (p=0,006). HH'li hastalar kendi içlerinde MetS bulunan ve bulunmayan olarak ikiye ayrıldığında bel çevresi ortalamaları MetS bulunan grupta daha yüksek değerlerde görüldü, istatistiksel anlamlı fark saptandı. MetS bulunan ve bulunmayan gruplar laboratuvar parametreleri açısından karşılaştırıldığında Lenfosit sayısı, Glukoz, GGT, Trigliserid, HDL-Kolesterol, HbA1c, İnsülin ve HOMA-IR düzeyleri arasında anlamlı farklılık görüldü (p<0,05). HDL-Kolesterol düzeyleri MetS bulunan HH'li hastalarda bulunmayanlara göre anlamlı düzeyde yüksekti. Yine MetS bulunan grupta daha yüksek oranda hepatosteatoz saptandı ve gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edildi (p=0,014). Sonuç olarak çalışmamızda HH ile MetS arasında doğrudan anlamlı bir ilişki kurulamadı, HH'li hastalarda daha yüksek saptanan HDL düzeyleri nedeniyle MetS sıklığı daha düşük görülüyor olabilir. Bu konu ile ilişkili daha fazla hasta içeren gruplarla kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hiatal Herni, Metabolik Sendrom, Obezite
ANCA ilişkili vaskülitlerin klinik bulgularının retrospektif değerlendirilmesi
ANCA ilişkili vaskülitler üç alt tipe ayrılır: Mikroskopik Polianjitis (MPA), Granülomatöz Polianjitis (GPA) ve Eozinofilik Granülomatöz Polianjitis (EGPA). ANCA ilişkili vaskülitlerin tanısında: klinik bulgulara, görüntüleme yöntemlerine, temel/nonspesifik laboratuvar testlerine, ANCA gibi daha spesifik testlere ve etkilenen organdan yapılan biyopsiye ihtiyaç duyulabilir. ANCA ilişkili vaskülitlerde hastalık aktivitesi (BVAS), prognoz tayini (R-FFS), hastalığın vücuttaki yaygınlığı (DEI), hastalığın yaptığı hasar derecesi (VDI) skorlama indeksleri ile belirtilmektedir. Bu çalışmanın amacı 1990 ACR sınıflama kriterlerine göre ANCA ilişkili vaskülit (AAV) tanısı alan hastaların günümüzde kabul gören skorlama sistemleri ve tedavi seçimleri ile geniş kapsamlı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamız 2001-2023 yılları arasında AAV tanısı ile takip edilen hastaların dosyalarının retrospektif olarak incelenmesiyle yapıldı. Dosya taraması sonucunda en az altı aylık takibi olan; 33 GPA, 10 EGPA, 8 MPA olmak üzere toplamda 51 AAV hastası saptandı. AAV'lerin erkeklerde daha fazla görüldüğü ve tanı yaşının 5.dekatta olduğu görüldü. C-ANCA pozitifliği GPA hastalarında, p-ANCA pozitifliği ise MPA hastalarında daha sık görüldü. AAV hastalarında ve AAV alt tiplerinde en sık öksürük semptomu olduğu, en sık tutulan sistemin alt solunum yolları olduğu görüldü. AAV hastalarında kullanılan hastalık ölçekleri değerlendirildi. Tanı anında ve relapsta remisyon indüksiyonu olarak rituksimab tedavisi alan hastaların hastalık ölçekleri ve hastalık tutulumları ayrı olarak incelendi. AAV'ler multisistemik tutulum gösteren ve ciddi seyredebilen hastalık grubudur. Bu hastalıkların iyi tanınması ve ayrıcı tanıda akılda tutulması önemlidir. Hastaların tedavisinin erken verilmesi mortalite ve morbiditenin önlenmesinde önemlidir. Anahtar Kelimeler: Anti-nötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülit (AAV), Birmingham Vaskülit Aktivite Skorları (BVAS), Revize Beş Faktör Skoru (R-FFS), Hastalık yaygınlık indeksi (DEI), Vaskülit hasar indeksi (VDI).
Non-fonksiyonel adrenal insidentalomalı hastalarda serum prolidaz düzeyleri ve inflamasyon belirteçlerinin değerlendirilmesi
Çalışmamızda non-fonksiyonel olduğu gösterilmiş adrenal insidentalomalı hastalarda serum prolidaz düzeylerini çalışarak bu enzim düzeyini sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı ve yaş, cinsiyet, antropometrik ölçümler, inflamasyon belirteçleri, baskılanmış kortizol düzeyi, radyolojik özelliklerle ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza 96 adet non-fonksiyonel adrenal insidentalomalı (NFAİ) hasta, 48 adet yaş ve cinsiyet ile uyumlu sağlıklı kişi alındı, gözlemsel bir araştırma yapıldı. Toplam 96 hastamızın 71'i (%74) kadın, 25'i (%26) erkek ve ortalama tanı yaşı 55 idi. Hastaların %28,1'i fazla kilolu, %42,7'si hafif derecede obez, %10,4'ü orta derecede obez, %13,5'i morbid obez olarak tespit edildi. En sık eşlik eden hastalıklar; 1.sırada obezite, 2.sırada hipertansiyon, 3.sırada tip-2 diyabetes mellitus, 4.sırada hipotiroidi, 5.sırada hiperlipidemi olarak saptandı. Hastaların en sık gastrointestinal şikayetler sonucu başvurduğu ve en sık bilgisayarlı tomografi ile yapılan görüntülemelerde tanı aldığı görüldü. Lezyonlar %42,7 ile en sık sol adrenal bez yerleşimli ve ortalama kitle boyutu 21,29 mm idi. Hastalarda inflamasyon parametrelerinden nötrofil/lenfosit oranı, C-reaktif protein (CRP), sedimentasyon normal saptanırken, fibrinojenin ortalaması yüksek saptandı (374,94±89,42 mg/dL). Yaş ile CRP arasında negatif yönlü bir ilişki, kortizol düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki saptandı. Vücut kitle indeksi (VKİ) ile nötrofil/lenfosit oranı, CRP, sedimentasyon ve kitle boyutu arasında pozitif yönlü bir ilişki, kitle sayısı arasında negatif yönlü bir ilişki saptandı. Kitle boyutu ile kortizol düzeyi arasında pozitif yönlü bir ilişki saptandı. NFAİ'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre serum prolidaz değeri ortalaması ve persentil değerleri daha yüksek saptanmasına rağmen iki grup arasında serum prolidaz düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Hastalarda serum prolidaz düzeyi ile kortizol düzeyi arasında negatif yönlü bir ilişki saptandı. Anahtar Kelimeler: Adrenal insidentaloma, prolidaz, inflamasyon belirteçleri
Proliferatif veya nonproliferatif lupus nefriti gelişen sistemik lupus eritematozuslu hastaların uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması
Sitemik lupus eritematozus (SLE), alevlenmeler ve remisyonlarla seyreden birçok organ ve sistemi tutabilen otoinflamatuar bir hastalıktır. Patogenezinde genetik faktörler, çevresel ajanlar, hormonal faktörler ve birtakım otoantikorlar sorumlu tutulmuştur. SLE'nin önemli bir morbidite ve mortalite sebebi lupus nefritidir. Lupus nefritinin (LN) sınıflandırması tedavi rejimi ve prognozda önemli bir faktördür. Çalışmamızda, kliniğimizde takip edilmiş 55 LN'li hastanın geriye dönük uzun dönem sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık. Hastaların demografik özellikleri, soygeçmişleri, semptom ve klinik bulguları, görüntülemeleri, laboratuvar bulguları, böbrek biyopsi sonuçları, nefritli hastaların aldıkları tedavi rejimleri ve uzun dönem sonuçları incelendik. Hastalarımız arasında en sık sınıf 4 LN görüldü. Erkek hastalarda daha çok proliferatif lupus nefriti geliştiği, proliferatif lupus nefritinde daha az tam remisyon, daha çok relaps ve son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) ilerleme dikkat çekti. SDBY ilerleyen hastaların tümü proliferatif gruptaydı. Standart tedavi rejimleri uygulanan lupus nefritli hastalarımızdan sınıf 2 ve 5 LN noproliferatif grupta iyi uzun dönem sonuçlar alınırken, proliferatif LN'li hastalarda antiinflamatuvar ve immün supresif tedaviye rağmen %12 oranında SDBY ilerleme görüldü. Proliferatif LN'nin etiyopatogenezinin aydınlatılması ve bu doğrultuda yeni tedavi rejimlerinin geliştirilmesiyle daha olumlu uzun dönem sonuçların elde edilebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: lupus nefriti, lupus nefritinde prognoz, lupus nefritinde tedavi
Rutin hemodiyaliz uygulanan hastalarda mevsimsellik ve diyet alımına bağlı sıvı elektrolit ve asit baz değişikliklerinin değerlendirilmesi
Son dönem böbrek hastalığı (SDBH) olan bireylerde ilerleyici renal fonksiyon kaybı çoklu elektrolit düzensizliklerine sebep olur. Mevsimsel değişikliklerin insan fizyolojisine geniş bir etkisi vardır ve diyet davranışını belirlemektedir. Toplumda yaygın olarak kutlanan özel günlerde de diyet değişikliklerinin olduğu bilinmektedir. Mevsimlere bağlı fizyolojik değişiklikler ve diyet alımında farklılıklar SDBH'lı bireylerde asit-baz ve elektrolit dengesini etkileyebilmektedir. Çalışmamızda Eskişehir'deki dört farklı hemodiyaliz ünitesinde haftada üç gün rutin hemodiyaliz alan hastaların 2021 yılına ait bir yıllık verileri retrospektif olarak değerlendirildi. 168 hastaya ait toplam 35 parametre (hematolojik, biyokimyasal ve klinik parametreler) ele alındı. Parametreler ile aylar, mevsimler ve özel günler (dini bayramlar ve yılbaşı) arasındaki ilişki uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Diyaliz giriş potasyumu en yüksek temmuzda (5,342 ± 0,054 mEq/L) idi. Diyaliz giriş potasyum değeri 5,5 mEq/L ve üzerinde olan hastalar en yüksek sayı ve oranda temmuz ayında (n=68, %40,5) saptandı. Fosfor değerinin ocak ayında (4,875 ± 0,087 mg/dL) en yüksek olduğu görüldü. Fosfor değerinin 5,5 mEq/L ve üzerinde olduğu hastalar en yüksek sayı ve oranda şubatta (n=51, %30,4) idi. En az kilo artışı ağustosta (2,08 ± 0,083 kg) saptandı. Bikarbonat değerleri arasında mevsimsel fark izlenmedi (p>0,05). SDBH'lı bireylerde elektrolit ve asit baz düzensizliklerinin yaşamsal etkileri olabilmektedir. Bu nedenle farklı mevsim dönemleri ile bayramlar ve yılbaşı gibi özel günlerde hastaların potasyum ve fosfor düşürücü medikal tedavi seçeneklerini gözden geçirmek gerekmektedir.
Primer Sjögren sendromlu hastalarda ekstra-glandüler tutulum sıklığının araştırılması ve mortalite için risk faktörlerinin belirlenmesi
Primer Sjögren Sendromu, glandüler ve ekstraglandüler tutulumlara yol açan otoimmün bir hastalıktır. Takip ettiğimiz hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık. Bunun için hastaların demografik özelliklerini, klinik bulguları, ek hastalıkları, tedavide kullandıkları ilaçları, ekstraglandüler tutulum bulguları ve ekstraglandüler tutulum risk faktörleri, laboratuvar sonuçları ve mortaliteye katkısı açısından değerlendirmeyi amaçladık. 2002 Amerikan-Avrupa Konsensus Grubu (AECG) kriterlerine göre tanı alan 112 tane primer SS'lu hastalar değerlendirildiğinde yaşları ortalama (mean±SD) 59,15±10,54,hastalık başlangıç yaşı ortalaması (mean±SD) 47,65±11,66, tanı yaşı ortalamasını ise (mean±SD) 49,51±10,84, tanıda gecikme süresini ise (mean±SD) 1,85±2,50 olarak saptadık. Hastalar serolojik açıdan değerlendirildiğinde Ro pozitifliği %50,9, La pozitifliği %33, ANA pozitifliği %57,7 olarak görülmüştür. Hastaların ekstraglandüler tutulum bulguları ve oranları değerlendirildiğinde artrit/artralji %30,4, Raynoud fenomeni %7,1, akciğer tutulumu %3,6, kutanöz vaskülit %1,8, böbrek tutulumu %5,4, karaciğer tutulumu %4,5, lenfoma %4,5, beyin tutulumu %2,7, nöropatik tutulum %5,4, deri tutulumu %59,8 olarak saptanmıştır. Ekstraglandüler tutulum bulguları olan hastalar ile serolojik ve laboratuvar bulgularının ilişkisi incelendiğinde ise anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç olarak primer Sjögren sendromlu kadınlarda erkeklere göre daha sık görülmektedir. Ekstraglandüler tutulum riskini artıran herhangi bir faktör ile ilişkisi bulunamamıştır.
Akromegali hastalarında klinik özelliklerin yaşam kalitesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Akromegali, growth hormonun (GH) hipofiz bezinde somatotrop hücrelerden kaynaklanan adenom sonucunda hipersekresyonu nedeniyle gelişen, nadir görülen bir hastalıktır. Hastalar ortalama 4. dekadda tanı alır. Tümörün lokal etkilerine bağlı veya GH ve insülin benzeri büyüme faktörü-1'in (IGF-1) metabolik etkilerine bağlı bulgular görülür. Tedavide cerrahi, somatostatin reseptör ligandları, radyoterapi ve uygun kombinasyonları kullanılmaktadır. Eşlik eden metabolik, fiziksel ve psikolojik sorunlar nedeniyle hastaların yaşam kalitesinde kötüleşme görülmektedir. Yaşam kalitesi, genel yaşam kalitesi ölçekleri ile değerlendirilebildiği gibi hastalığa özgü yaşam kalitesi ölçeği olan AcroQoL ile de değerlendirilir. Çalışmamızda kliniğimizde takibi devam eden 42 akromegali hastasının yaşam kalitesini etkileyen özellikleri belirlemeyi amaçladık. Hastaların yaş ortalaması 54,76±11,5, %45,2'si (n=19) kadın, tanı aldıkları yaş 42,26±1,62 idi. Hastaların %50'sinde (n=21) hipertansiyon (HT), %38,1'inde (n=16) diyabetes mellitus (DM), %28,6'sında (n=12) kardiyak patoloji, %16,6'sında (n=7) malignite öyküsü, %64,3'ünde (n=27) tiroid bezinde nodül, %26,2'sinde (n=11) multinodüler guatr (MNG) %35,7sinde (n=15) hipofizer yetmezlik saptandı. %76,2'si (n=32) opere edilmiş, %69'u (n=29) oktreotid, %35,7'si (n=15) lanreotid ve %52'4'ü (n=22) kabergolin tedavisi almıştı. Radyoterapi uygulanan 9 hasta (%21,4) mevcuttu. Erkek cinsiyet, ileri yaş, geç yaşta tanı almak, düşük vücut kitle indeksi (VKİ), düşük vücut ağırlığı, daha az vücut yağ oranına sahip olmak yaşam kalitesi anketlerinin tamamında veya alt grup ölçümlerinin çoğunda yüksek skorlarla ilişkili bulundu. Tanı anında adenom boyutunun daha küçük olması, radyoterapi almış olmak, kardiyak patoloji, HT, tiroid nodülü ve MNG saptanmaması ise yaşam kalitesi anketlerinin bazı subgrup ölçümlerinde yüksek skorlarla ilişkili bulundu. Hastaların yaşam kalitesini iyileştirebilmek için eşlik eden komorbiditelerin multidisipliner yaklaşımla değerlendirilmesi, erken tanı için sağlık profesyonellerinin eğitimi ve takipleri sırasında VKİ, vücut ağırlığı, vücut yağ oranı açısından izlenmesi faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: akromegali, yaşam kalitesi, AcroQoL, biyoimpedans
SAPD hastalarında plazma ve diyalizat NtproBNP düzeyleri ve klinik önemi
GİRİŞBrain Natrüretik peptid(BNP) ve N-TerminalproBrain Natriüretik Peptid(NTproBNP) aynı molekülün alt parçaları olup kana eşit molar konsantrasyondasalınırlar. Her iki molekül de kalp hastalıklarının tanısında ve hastaların risk durumununbelirlenmesinde kulanılırlar.AMAÇBu çalışma, öncelikli olarak, PD hastalarında, plazma ve diyalizat NTproBNPilişkisini, ikincil olarak da palzma ve diyalizat NTproBNP konsantrasyonlarınınhastaların klinik ve laboratuar verileriyle ilişkisini araştırmak amacıyla düzenlendi.YÖNTEMTurgut Özal Tıp Merkezi Nefroloji kliniğinde takip edilen 44 periton diyalizhastasından (19 erkek 25 kadın ) eşzamanlı olarak alınan plazma ve diyalizatörneklerinde NTproBNP tayini yapıldı. Diğer klinik ve laboratuar veriler hastadosyalarından alındı. Veriler standart istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi.BULGULARBütün plazma ve diyalizat örneklerinde NTproBNP tespit edilebildi. Medianplazma NTproBNP 3327, diyalizat NTproBNP 510 ve plazma/diyalizat (P/D)NTproBNP oranı ortalama 5.5±0.5 olarak bulundu. Deneklerdeki P/D oranları sabitdeğildi; her ölçümde farklı bulundu. Log10plazma ve Log10diyalizat NTproBNPdüzeyleri arasında yüksek düzeyde korelasyon tespit edildi (r = 0,928, p=0001, R2 =0,861). Plazma NTproBNP düzeyi 300 pg/mL'den düşük olan hasta oranı %6,8, 2000- 28 -pg/mL'den büyük olan hasta oranı %64 idi. Median plazma ve diyalizat NTproBNPdüzeyleri membran geçirgenliğine göre, büyükten küçüğe doğru şu şekilde idi: Yüksekgeçirgen (YG)>yüksek orta geçirgen (YOG)>düşük orta geçirgen (DOG). YG ve DOGgurupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Log10plazmaNTproBNP veLog10diyalizat NTproBNP düzeyleri ile ortalama arter basıncı, serum sodyum vealbümin arasındaki korelasyon katsayılarıve istatistiksel önemlilik düzeyleri benzerdi.SONUÇDiyalizat NTproBNP, kendi plazma eşdeğerinin sağladığı yararların tamamınısağlama potansiyeline sahiptir. Yüksek geçirgenliğe sahip membran yapısındakihastalarda NTproBNPkonsantrasyonu daha yüksek bulunmuştur; bu bulgu, peritondiyaliz hastalarında alt guruplardaki risk durumunu belirlemede faydalı olabilir.
Canlıdan canlıya karaciğer transplantasyonu sonrası biliyer komplikasyon gelişen vakalarda endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi (ERCP) sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Karaciğer transplantasyon hastalarında biliyer komplikasyonlar morbidite ve mortalitenin önemli sebepleridir. Bu durumlarda her ne kadar endoskopik tedavi modaliteleri yaygın olarak kullanılsa da özellikle canlıdan yapılan karaciğer transplantasyonlarında bu tekniklerin etkinliği henüz gösterilememiştir. Biz canlıdan karaciğer transplantasyonu sonrası biliyer komplikasyon gelişen hastalarda ERCP sonuçlarını sunmayı amaçladık. Materyal ve metod: Merkezimizde Mart 2002 ile Ağustos 2012 tarihleri arasında canlıdan karaciğer transplantasyonu yapılan 654 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Biliyer komplikasyonlu hastaların biliyer komplikasyon tipini ve ERCP tedavi prosedürlerini inceledik. Bulgular: 654 hastanın 138?ine (%21.1) ERCP yapıldı. 12 hastada (%8.69) safra kanalı geçilemedi ve perkütanöz girişimler tercih edildi. 80 hastada (%63.5) striktür, 22 hastada (%17.5) kaçak, 10 hastada (%7.9) taş + striktür, 11 hastada (%8.8) striktür + kaçak, 3 hastada (%2.4) taş gözlendi. Bütün striktürler anastomotikti. 28 hastada (%22.2) anastomotik striktür geçilemedi. 64 hastaya (%50.8) plastik stent yerleştirildi. Stent öncesi 38 hastaya (%30.1) buji dilatasyon ve 1 hastaya (%0.8) balon dilatasyon uygulandı. 17 hastada (%13.5) yalnızca sfinkterotomi yapıldı. 6 hastaya (%4.7) nazobiliyer kateter yerleştirildi. Safra taşları 13 hastada (%10.3) balonla taş ekstraksiyonu ile çıkarıldı. Sonuç olarak ERCP bazlı tedavi yönetimleri 138 hastanın 98?inde (%71.0) başarıyla sonuçlandı. Sonuç: Canlıdan karaciğer nakillerinde biliyer komplikasyonlar yaygın olarak görülür ve endoskopik müdaheleler bu komplikasyonları etkin tedavisidir.
Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde DNA onarım proteinlerinin yeri
Tiroid Nodüllerinin Değerlendirilmesinde DNA Onarım Proteinlerinin Yeri Giriş ve Amaç: Benign ve malign tiroid lezyonları, endokrin bezlerin en sık görülen patolojileridir ancak zaman zaman bu lezyonların ayırımı histopatolojik olarak bile güç olabilir. Son yıllarda bazı moleküler göstergelerin bu amaçla kullanılabileceği bildirilmiştir. Mut-S-Homolog-2 (MSH2) ve Mut-L-Homolog-1 (MLH1) gibi bazı DNA onarım proteinleri [?Mismatch Repair? (MMR) proteinleri] ve metil guanin?DNA-metil transferaz (MGMT) gibi DNA onarım enzimleri üzerinde tartışılan moleküllerdir. Bu çalışmada; patolojik olarak papiller tiroid kanseri (PTK), kronik lenfositik tiroidit (KLT) ve multinodüler kolloidal guatr (MNG) tanısı konulmuş hastalarda MSH2, MLH1, MGMT düzeylerinin belirlenmesi ve bu lezyonların ayırıcı tanısında kullanılabilir olup olmayacakları araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Total ya da subtotal tiroidektomi yapılmış ve PTK (n=29, yaş; 50,07±16,42), MNG (n=26; 52,96 ±17,09) ve KLT (n=29; 46,21±11,80) tanısı almış 90 olguya ait doku örnekleri retrospektif olarak değerlendirildi. Parafin bloklardan elde edilen örnekler MGMT, MSH2, MLH1 proteinleri ile boyanarak immunhistokimyasal olarak değerlendirildi. Verilerin analizi için tanımlayıcı istatistiksel metotlar, ANOVA ve Pearson Ki-Kare testleri kullanıldı. Bulgular: MGMT, MSH2 ve MLH1 gruplar arasında istatistiki olarak anlamlı fark olmasa da PTK grubunda daha yüksek oranda foliküler hücre pozitifliği gösterdi. Gruplar MGMT ve MSH2 boyanma yoğunluğu ve immunreaktivite açısından benzerdi ancak PTK grubu lehine daha belirgindi. MGMT boyanma şekilleri açısından istatistiki fark olmamasına karşın, PTK olguları çoğunlukla nükleer ve stoplazmik; MNG olguları çoğunlukla nükleer boyanma paterni gösterdi. MSH2 % 50?den az ve %50 ve üzeri foliküler hücre pozitifliği şeklinde yapılan değerlendirmede KLT ve MNG grupları arasındaki fark anlamlı idi (p=0,023). MSH2 boyanma yoğunluğu ve immunreaktivite açısından KLT ve MNG grupları arasında farklı bulundu (sırasıyla p=0,001 ve p=0,044). MLH1 foliküler hücre pozitifliği PTK ile MNG grupları arasında farklı (p=0,032), immunreaktivitesi ise KLT ve MNG arasında farklı idi (p=0,012). Sonuç: DNA tamir genleri malign tümörlerde benign tümörlere oranla daha yüksek seviyelerde eksprese olur. Bu artış malign dönüşüm nedeniyle gelişen hasara cevaben DNA onarım genlerindeki fonksiyonel aktivasyona bağlanmaktadır. Bizim II çalışmamızda da DNA tamir genlerinden MGMT, MSH2 ve MLH1 düzeyleri değerlendirildiğinde papiller karsinom ve kolloidal guatr arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen papiller karsinom olgularının daha yüksek boyanma gösterdiği görülmüştür. Papiller karsinom ve kronik lenfositik tiroidit ayırımının bazen histopatolojik incelemede bile zor olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada incelediğimiz moleküler göstergelerin de bu ayırımda yeterince aydınlatıcı olmadığı görülmüştür. Bu moleküllerin rutin pratikte kullanılabilir hale gelmesi için daha fazla veriye ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Tiroid, Papiller karsinom, Kronik tiroidit, Kolloidal guatr , DNA, MGMT, MMR, MSH2, MLH1.
Periton diyalizi yapan kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D ile immün sistem arasındaki ilişki
Vitamin D `nin kemik metabolizması üzerindeki klasik rolü dışında birçok biyolojik fonksiyonun olduğu oldukça iyi bilinen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı vitamin D eksikliği olan peritoneal diyaliz hastalarına kolekalsiferol desteği yapılmasının, pro-inflamatuvar sitokin IFN-? ve anti-inflamatuvar sitokinler IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 ve serum total lökositlerin yüzdesinde, granülositler, lenfositler ve periferal kan mononükleer hücre alt gruplarında (CD3, CD4, CD8, CD45) ve CD4/CD8 oranında herhangi bir değişikliğe sebep olup olmadığını bulmaktır. Biz 31 sürekli ayaktan periton diyaliz hastalarının (15 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 48,6±14,8 yıl ) vitamin D durumu (serum 25-hidroksivitamin D3 [25(OH)D3)]) ve spesifik plazma sitokin konsantrasyonları (interferon-gamma [IFN-?], interleukin [IL]-4, ve IL-10), pentraxin-3, CD3, CD4, CD8 ve CD45 seviyesi için açlık kan örnekleri alarak analiz ettik. 25(OH)D3?ün bazal ortalama seviyesi 6,1±2,1 ng/dL ve kolekalsiferol desteğinin ardından 25(OH)D3?ün ortalama seviyesi 39,7±10,9 ng/dL (p<0,05). Hastalarımızın 24 tanesi (%77,4) paratiroid hormonu kontrol altında tutmak için alfacalsiferol almaktaydı. Alfa-kalsiferol alan ve almayan hastaların kolekalsiferol desteği öncesi ya da sonrası süreçlerinde hastaların CD4, CD8, CD4/CD8 oranı ve CD45, serum IL-4, IL-10, interferon-?, pentaxin-3 seviyelerinde bir farklılık olmadı (p>0,05). Vitamin D desteğinin ardından CD3, CD4, CD8, CD4/CD8 oranında ve CD45, serum IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 seviyelerinde bir değişiklik olmadı ancak beyaz kan hücre sayısında, IFN-? seviyelerinde anlamlı bir düşüş oldu (p < 0.05). Sonuçlar: Bizim çalışmamızda kolekalsiferol desteği sonucunda proinflamatuvar sitokin IFN-? seviyesinde düşüş olurken kolekalsiferol tedavisi antiinflamatuvar sitokin IL-4 ve IL-10 serum seviyelerinde artışa neden olamamıştır. Görülmektedir ki, birçok sitokin üretimini aynı anda stimule eden bir uyaran olduğu halde, her bir sitokinin vitamin D?nin farklı şekillerde etkileyebileceği başka yollardan da türeyebileceği söylenebilir.
Kronik hepatit B'li hastaların tedavisinde tenofovir'in tkinliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç Çalışmamızda Tenofovir kullanan kronik hepatit B?li hastalarda viral supresyon oranlarını retrospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem Çalışmamıza Tenofovir kullanan 117 kronik hepatit B hastası dahil ettik. Hastalarda ALT, AST ,HBV DNA, HBsAg, AntiHBs, HBeAg, AntiHBe düzeyini araştırdık. 1., 3., 6., 9., 12. aydaki HBV DNA, ALT , AST, HBsAg, AntiHBs, HBeAg, AntiHBe düzeylerini karşılaştırdık. Bulgular Tenofovir tedavisi alan hastaların 1. ay, 3. ay , 6. ay,9. ay ve 12. aydaki HBV DNA düzeyleri karşılaştırıldı. Tedavinin 3. ayında hastaların hepsinde 1 log10?dan daha fazla düşüş mevcuttu. Primer cevapsız hasta saptanmadı. Tedavinin 6. ayında 77 hastada (% 65,8) tam cevap , 21 hastada (% 17,9) parsiyel cevap , 19 hastada (% 16,2) yetersiz cevap olduğu saptandı. Tenefovir tedavisi alan hastaların tedavi öncesi HBV DNA düzeyleri ile tedavinin 6. ay, HBV DNA düzeyleri karşılaştırıldığında HBV DNA düşüş hızları arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardı. Tenofovir alan hastaların 1. ay, 3.ay, 6.ay, 9. ay ve 12. ay AST ve ALT ortalamaları karşılaştırıldı. AST ve ALT değerleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı ( p<0.05 ) . Çalışmaya dahil edilen hastaların tedavi öncesi ve tedavinin 9. ayındaki HbsAg ve AntiHBsAg durumları karşılaştırıldı. Tedavi öncesi hastaların tamamında AntiHBs negatifti. Hastaların 6. ay takiplerinde 1 hastada AntiHBs serokonversiyonu geliştiği gözlendi. Tenofovir tedavisi alan hastaların tedavinin 1. ayı ve tedavinin 12. ayındaki HBeAg durumları kaşılaştırıldı. Tedavinin 1. ayında 54 hastada AntiHBeAg pozitif olan hastaların 12. aydaki takiplerinde 62 hastada AntiHBeAg serokonversiyonu saptandı. Sonuç Sonuç olarak Kronik Hepatit B nedeni Tenofovir ile tedavi edilen hastalarda direnç yoktur. Hastaların AST, ALT, HBV DNA seviyelerinde istatiksel olark anlamlı düşüş saptanmıştır. HBsAg ve HBeAg serokonversiyonunda istetenen değerlere ulaşılamamıştır. Bunun için daha geniş serilere ihtiyaç vardır.
Gemsitabin ve cisplatin alan akciğer karsinomu olan hastalarda ERCC1 inprognoz ile ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Akciğer kanseri tüm dünyada kadın ve erkeklerde kanserden ölümlerin en sık sebebidir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde platin bazlı kemoterapiler standart tedavidir. Ancak her ilacın olduğu gibi platin bazlı kemoterapilerinde yararının yannda ciddi toksisite ve yan etkileri vardır. Hangi hastalarda hangi tür kemoterapi ajanlarının kullanılacağı, konusunda tedaviden maximum fayda ve minimum zarar elde etmek amacıyla bazı ipuçlarına ihtiyaç vardır. Enzyme repair cross- complementation group 1 (ERCC1) in akciğer kanserinde platin alan hastalarda prognoz üzerindeki etkisinin araştırılarak ileri dönemlerde yeni tedavi başlanacak hastalarda tedavi seçiminde etkili olup olmayacağı amacıyla bu çalışma hazırlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde 2008?2012 tarihleri arasında sisplatin-gemsitabin kombinasyonu ile tedavi edilen 26 akciğer kanserli hasta alındı. Hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildikten sonra immünhistokimyasal inceleme için doku örnekleri uygun olanlar çalışmaya dahil edildi. Tümoral dokuda ERCC1 ekspresyonu immünhistokimyasal boyama tekniği ile değerlendirildi. Bulgular: ERCC1 boyanma şiddeti ve dağılımına göre 4 gruba ayrıldı. 6 hastada 0, 8 hastada +1, 5 hastada +2, 7 hastada +3 bulundu. O ve +1 olanlar ERCC1 negatif kabul edilirken, +2 ve +3 olanlar ERCC1 pozitif kabul edildi.. Tedavi sonrası yapılan değerlendirmede 1 hastada iyi parsiyel cevap (%3,8) , 1 hastada parsiyel cevap (%7,7),5 hastada stabil hastalık (%19,2) ve 18 hastada progresyon (%69,2) gözlendi. Çalışmanın bittiği tarih itibariyle 13(%50) hasta exitus olmuşken 13(%50) hasta yaşıyordu. Hastaların genel sağkalımı ortalama 15 (3?44) ay olarak bulundu. progresyonsuz sağ kalımı ise 9(2?25) ay olarak bulundu. Çalışmamızda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım ile ERCC1 arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç: : ERCC1 ile tedavi cevabı ve sağkalım arasındaki ilişki incelendiğinde genel olarak literatürle benzer sonuçlar bulunmuştur. Hasta sayısı az olmakla birlikte çalışmalardaki sonuçlar arasındaki farklılıklar da dikkate alındığında ERCC1 negatif VI ve pozitif gruplar arasındaki farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmamış olmasını tek başına buna bağlamamak gerekmektedir.
Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığında red blood cell distribution width ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişki
ÖZET İnflamatuar süreçlerin Red Cell Distribution Width (RDW) artışına neden olduğu literatürde yer almaktadır. Bununla ilgili literatürde inflamasyona bağlı RDW artışının olduğu fazlaca çalışma ve makale bulunmaktadır. Bu çalışma nonalkolik karaciğer yağlanmasının patogenezinde rol alan inflamasyonun, RDW üzerine etkisinin olup olmadığını araştırmak için RDW ile karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasındaki ilişkiyi saptamak amacı ile yapıldı. Çalışmaya ultrason (USG) ile karaciğerinde yağlanma tespit edilen 120 vaka alındı. Çalışmaya alınan vakalardan kronik karaciğer hastalıkları, kronik inflamatuar hastalıklar ve anemi çeşitleri ekarte edildi. Çalışmamızdaki vakaların RDW ortalama değeri % 14,06+1,3 olarak saptandı. Çalışmamızın istatistiksel parametreleri: RDW ile USG (yağlanma) arasındaki ilişki p=0,7, RDW ile AST arasındaki ilişki p=0,8, RDW ile ALT arasındaki ilişki p=0,2, RDW ile ALP arasındaki ilşiki p=0,3, RDW ile GGT arasındaki ilişki p=0,5, RDW ile LDH arasındaki ilişki p=0,1 olarak saptandı. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çalışmamızda RDW ile nonalkolik karaciğer yağlanma düzeyi ve karaciğer enzimleri arasında ilişkinin olmadığı görüldü. Nonalkolik karaciğer yağlanmasında, RDW? in sensitifitesi ve spesifitesi düşük olup, bu nedenle RDW? in nonalkolik karaciğer yağlanmasında öngörülü bir değer olmadığı sonucuna varıldı. Yine de kesin sonuca varmak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Nonalkolik karaciğer yağlanması, RDW, inflamasyon, karaciğer enzimleri
Sirozlu hastalarda spontan bakteriyal peritonit ile NOD2 gen mutasyonu ve bakteriyal translokasyon arasındaki ilişki
Bakteriyel translokasyon (BT) spontan bakteriyal peritonitin (SBP) gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda karaciğer sirozunda SBP?nin nucleotide-binding oligomerization domain containing 2 (NOD2) gen aleli ve BT sıklığıyla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Biz bu çalışmada asitli sirotik hastalarda spontan bakteriyal peritonit ile BT ve NOD2 varyantı arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza etyoloji ayırt etmeksizin sirotik asit gelişmiş SBP?si olan 82 hasta ve SBP?si olmayan 89 hasta dahil edildi. Çalışmamızda BT ilişkili olduğu düşünülen 3 NOD2 gen aleli (p.R702W, p.G908R, c.3020insC) çalışıldı. BT varlığını saptamak için tüm hastalarda asit sıvısında bakteriyal DNA ve serumda İnterlökin-6(IL-6), tümör nekrosis faktör reseptörü(TNF-R) ve lipoprotein binding protein (LPB) bakıldı. SBP olan hastalarda asit sıvısında bakteriyal DNA varlığı SBP olmayan hastalardan anlamlı şekilde farklıydı. SBP ve SBP olmayan hastalar arasında NOD2 gen varyant sıklığı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kültür pozitif SBP?li hastalarda NOD2 gen varyant sıklığı kültür negatif hastalardan anlamlı şekilde farklıydı. NOD2 gen varyantı olan hastalarda asit sıvısında bakteriyel DNA sıklığı, NOD2 gen varyantı olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı saptandı. Bu çalışmada bulgularımız asit kültürü ve bakterial DNA pozitifliği ile NOD2 gen mutasyonu arasında anlamlı bir ilişki bulunduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: NOD2, Bakteriyel Translokasyon, Spontan Bakteriyal Peritonit
Hematolojik kanserli hastalarda kemoterapiye bağlı gelişen febril nötropenik atakların multiparametrik değerlendirilmesi
İnfeksiyonlar kemoterapiye bağlı nötropeni gelişen hastalarda ölüm nedenleri arasında ilk sırayı almaktadır. Nötropenik hastalarda standart yaklaşım, aksi ispat edilene kadar ateşin infeksiyona bağlı olduğu kabul edilip empirik geniş spektrumlu antibiyotik tedavisine hemen başlamaktır. Çalışmamıza 2010-2013 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi, Erişkin Hematoloji Kliniği?nde AML, ALL, NHL ve Hodgkin lenfoma tanıları ile tedavi ve takip edilen 115 hasta alındı. Çalışmamızda bu hastalarda kemoterapiye bağlı gelişen 250 FEN atağı retrospektif olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmede demografik özellikler, takip süreleri, nötropeni süresi, nozokomiyal infeksiyon oranları, profilaksi oranları, G-CSF kullanım oranları, antifungal, glikopeptid ve antiviral kullanım oranları, modifikasyon nedenleri, kültür pozitiflikleri, komorbidite ve exitus nedenleri gibi birçok parametre değerlendirildi. FEN ataklarının %32.8?i MTİ, %31.6?sı KTİ, ve %35.6?sı da FUO kategorisinde değerlendirildi. Hasta başına ortalama FEN atak sayısı 2.15 bulundu. FEN ataklarının %18.0?inde kan kültüründe etken patojen mikroorganizma izole edildi. Kan kültürlerinden izole edilen patojen mikrorganizmaların %77.8?ini gram-negatif bakteriler, %22.2?sini gram-pozitif bakteriler ve %4.5?ini ise fungal mikroorganizmaların oluşturduğu tespit edildi. En sık bakteriyel etken olarak gramnegatif etkenlerden E. coli, gram-pozitiflerden ise Enterococcus spp. izole edildi. Klinik olarak tanımlanmış en sık infeksiyon nedeni olarak pnömoniler bulundu. Tüm FEN ataklarında ortalama nötropeni süresi 15.8 gün iken, bu süre MTİ?de 15.5 gün, KTİ?de 17.9 gün ve FUO?da ise 14.5 gün olarak saptandı. FEN ataklarında mortalite oranımız %6.8 olarak tespit edildi. Mortalite oranları MTİ?da %9.8, KTİ?de %10.1 ve FUO?da %1.1 olarak bulundu. FEN ataklarında, exitus olan hastaların ortalama nötropeni süresi 21.2 gün, exitus olmayanlarda ise 15.4 gün olarak bulundu. Exitus olan hastalarımızda antifungal kullanımı ve antibiyotik modifikasyonu exitus olmayanlara göre anlamlı olarak fazla bulundu. Sonuç olarak, her merkezin kendi infeksiyon etkenlerini yakından izleyip empirik antibiyotik tedavi politikalarını geliştirmesi, febril nötropeni sürecinin daha iyi yönetilmesinde olumlu katkı sağlayabilir. Ayrıca merkezlerin patojen profili zaman içerisinde değişebileceğini göz önüne alarak belirli aralıklarla kendi merkezlerinin durumlarını değerlendirmesi gerekmektedir.
Meme kanserli hastalarda potansiyel ilaç etkileşimlerinin sıklığı ve risk faktörleri
Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Yaşamları boyunca her altı kadından birinde meme kanseri gelişme riski mevcuttur. Meme kanseri çoğunlukla ileri yaşlarda görülmektedir. Meme kanserli hastalar sitotoksik tedavi ile birlikte hormonal tedavi, komorbid hastalıklarının tedavisi ve palyatif tedavi amacıyla birçok ilaç kullanmaktadırlar. Hastalar kullandıkları bu çoklu tedaviler nedeniyle potansiyel ilaç etkileşimleri açısından risk altındadırlar. Çalışmamızda meme kanserli hastalarda potansiyel ilaç etkileşimlerinin sıklığını, şiddetini, klinik önemini ve risk faktörlerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç?Yöntem: Çalışmaya Mayıs?Temmuz 2013 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Hastanesi medikal onkoloji polikliniğinde ayaktan ve medikal onkoloji servisinde yatarak tedavi gören 200 meme kanserli hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, aldıkları kanser tedavisi, komorbid hastalıkları ve destek tedavisi amacıyla kullandıkları ilaçları içeren bilgiler çalışma için hazırlanan anket formuna kaydedilmiştir. İnternet tabanlı ''interaction checker '' programı olan www.medscape.com programı ile ilaç etkileşimlerinin saptanması ve ciddiyetine göre sınıflandırılması yapılmıştır. Bulgular: Hastaların % 99' u kadın , % 1'i erkekti. Ortanca yaşları 51.26 idi. Kullanılan ortanca ilaç sayısı 3 olarak bulundu. Hastaların % 93.5' i poliklinik takipli hasta ve % 6.5' i yatan hastalardan oluşmaktaydı. Poliklinik takipli hastaların kullandıkları ortalam a ilaç sayısı 3.47, ortalama ilaç etkileşim sayısı 1.58 iken serviste yatan hastaların kullandıkları ortalama ilaç sayısı 5.15, ortalama ilaç etkileşim sayısı 4.58 olarak saptandı. Hastaların % 52' sinde en az bir komorbidite saptanmış ve hastaların %94' ü palyatif ilaç kullanmaktaydı. Komorbid hastalıklar değerlendirildiğinde % 22 hipertansiyon, %15.5 diyabetes mellitus saptandı. Komorbiditesi olan hastaların % 83.7' sinde potansiyel ilaç etkileşimi saptanmıştır. İlaç gruplarına göre değerlendirildiğinde % 68' inde antineoplastikler arası etkileşim, %14.5' inde komorbidite ilaçları arasında etkileşim saptanmıştır. Hastaların %80' inde en az bir potansiyel ilaç etkileşimi saptanmıştır. İlaç etkileşimlerinin % 72.5' i orta seviyede, % 20.1' i minör seviyede ve % 4.3' ü ciddi seviyede etkileşim olarak saptandı. Çok değişkenli analizde kullanılan ilaç sayısı, yatan hasta olmak ve komorbidite varlığının ilaç etkileşimlerini arttırdığı bulundu (p<0.01). Sonuç: Meme kanserli hastaların yaşam süresi uzadığından ve çoğunlukla ileri yaşlarda görüldüğünden komorbid hastalıkları nedeniyle birçok ilaç tedavisi almaktadırlar. Meme kanserli hastalarda potansiyel ilaç etkileşimleri sık görüldüğünden hastalara tedavi başlamadan önce kullandıkları ilaçlar sorgulanmalıdır. Kullanılan ilaç sayısı, komorbidite varlığı ve yatan hasta olmak potansiyel ilaç etkileşimleri için belirlenen risk faktörleridir. Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, İlaç Etkileşimleri, Risk Faktörleri
Primer glomerulonefrite bağlı kronik böbrek hastalığında proteinürinin böbrek fonksiyonlarındaki bozulma üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Kronik böbrek hastalığının ilerlemesi çeşitli risk faktörlerinin etkilerine bağlıdır. Proteinüride bu risk faktörlerinin en önemlilerinden biridir. Yapılan çalışmalar incelendiğinde şimdiye kadar KBY'li hastalarda proteinürinin renal progresyona etkisini araştıran sınırlı sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda kronik böbrek yetmezlikli hastalarda proteinürinin renal progresyon üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Araştırmamız, için gerekli olan tetkikler, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi dosya arşiv bölümü ve Hastane Otomasyon Sistemi (Enlil) kullanılarak elde edilmiştir. İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından etik kurulu onayı alındı. Çalışmaya alınacak hastalardan yazılı onam alındı. Hastaların adı, soyadı, dosya numarası, telefon numarası, yaşı, cinsiyeti, hastalığın başlangıç süresi, varsa biyopsi tarihi, böbrek yetmezliğinin sebebi, komorbit hastalıkları, kullandığı ilaçlar araştırıldı ve çalışma formuna kaydedildi. Www.mdrd.com adresinden hastaların GFH hesaplandı ve çalışma formuna kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 77 erkek, 105 bayan toplam 182 hasta alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 44±15 yıl (17-80) idi. Hastaların 108'i primer glomerülonefrit, 74 ü sekonder glomerülonefrit tanılı idi. Çalışmaya alınan hastalarda proteinüri ve GFH ilişkisi ele alındığında ise proteinüri arttıkça GFH de belirgin düşme tesbit edildiği görüldü. Başlangıçta nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalarda non nefrotik düzeyde proteinürisi olan hastalara göre GFH'daki düşüşün daha fazla olduğu tesbit edildi. Çalışmamızda proteinüri ve serum albümin düzeyi arasındaki ilişkiye bakıldığında, proteinüri artıkça serum albümin düzeyinin azaldığı tesbit edildi. Sonuç: KBY'li hastalarda proteinüri önemli bir progresyon göstergesidir. Proteinüri ve GFH arasında zıt bir ilişki bulunmaktadır. KBY li hastaların takibinde proteinüri önemli bir parametre teşkil etmektedir.
Helicobacter pylori enfeksiyonunda serum prolidaz enzim aktivitesi
Amaç: Helicobacter pylori enfeksiyonunun tanısında duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, kolay uygulanabilen, ucuz, hemen sonuç veren ve minimal invaziv olan ideal bir yöntem hala yoktur. Bu nedenle Helicobacter pylori enfeksiyonunu tahmin edebilecek invaziv olmayan yöntemler araştırılmaktadır. Yapılan çalışmalarda kollajen turnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada invaziv olmayan yöntemle hastaların atrofi, metaplazi, kronik inflamasyon ve Helicobacter pylori ile prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını ve Helicobacter pylori enfeksiyon tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dispeptik yakınmaları nedeniyle üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan, ülser saptanmayan ve antrum ve korpustan biyopsi alınmış 146 hasta alındı. Hastalar Helicobacter pylori negatif ve pozitif olarak iki gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca patolojide atrofi ve intestinal metaplazi saptanan hastaların prolidaz enzim aktivitesi, atrofi ve intestinal metaplazi saptanmayan hastalarla karşılaştırıldı. Helicobacter pylori pozitif saptanan hastaların bizmut içeren 4'lü tedavi ile Helicobacter pylori eradike edildikten sonra tekrar serum prolidaz enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan 63'ünde Helicobacter pylori negatif, 83'ünde pozitif saptandı. Yaş, cinsiyet ve laboratuvar değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Serum prolidaz aktivitesi Helicobacter pylori pozitif grupta negatif gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (p=0,002) ve Helicobacter pylori enfeksiyonu şiddeti ile doğru orantılıydı (p<0,01). Prolidaz düzeyi eradikasyon tedavisi sonrası yükseldi ama istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Endoskopik biyopsi sonucunda histolojik incelemede atrofi saptanan hastalarda atrofi olmayanlara oranla serum prolidaz enzim aktivitesi istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Helicobacter pylori ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olduğu bulundu. Prolidazın Helicobacter pylori patogenezinde yer alabileceği düşünülmüştür. Patogenezin net olarak ortaya konması ile tedavide yeni moleküller üzerinde çalışılabilir. Ayrıca, prolidaz enzim aktivitesinin Helicobacter pylori enfeksiyonu ve komplikasyonlarını ön görmede invaziv olmayan bir belirteç olarak kullanılabileceği bulunmuş olup ileri çalışmalarda desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Helicobacter pylori, Atrofi, Prolidaz, İnvaziv olmayan yöntem, İntestinal metaplazi
Michigen revize diyabet bilgi testi'nin (Michigen revısed diabetes knowledge test) Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenilirlik çalışması ve tsoy 32 skorları ile ilişkisi
Giriş: Diyabet hastalarının, diyabet hastalığının nedenleri, kolaylaştırıcı faktörleri, erken tanısı ve tedavisi ile ilgili olarak bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Bu hastalarda zamanla gelişebilecek akut ve/veya kronik komplikasyonları önlemek için iyi bir tedavi, iyi bir takip ve bunların en başında olması gereken iyi bir eğitim şarttır. Hastalara yapılacak eğitim programları ile hastalar, tedavi ve takipleri için gerekli olan yaşam tarzı değişikliklerine daha kolay yönlendirilebileceklerdir. Bu eğitim programlarında değerlendirilmesi gereken konulardan biri de hastaların genel sağlık bilgilerinin ve diyabet okuryazarlıklarının düzeyleridir. Sağlık okuryazarlığı anketi hastaların genel sağlık okuryazarlığının değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Diyabet bilgi düzeyinin değerlendirebilmesi için daha spesifik olan Diabetes Knowledge Test-2 ölçeği geliştirilmiştir. Diabetes Knowledge Test-2 anketinin Türkçe çevirisinin geçerlilik güvenirlik çalışması henüz mevcut olmadığından, bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Aynı zamanda bu hastaların genel sağlık okuryazarlığı ile diyabet bilgilerinin düzeyini de karşılaştırdık. Gereç ve Yöntem: Diabetes Knowledge Test-2 anketinin Türkçe versiyonu literatürde yayınlanmış ve kabul görmüş kurallara uygun olarak geliştirilmiştir. Diabetes Knowledge Test-2 anketinin kültürler arası uyumu sağlanmıştır. Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde takip edilen 148 diyabet hastasına yaklaşık iki hafta arayla Türkçe Diabetes Knowledge Test-2 ve bir kezde sağlık okuryazarlığı anketi uygulanmıştır. Hastaların, Türkçe Diabetes Knowledge Test-2 ölçeğinden aldıkları puanlar arasındaki ilişki, 'Spearman Korelasyon' analizi ile incelenmiştir. Test-tekrar test güvenilirliği sınıf içi korelasyon katsayısı ile Türkçe Diabetes Knowledge Test-2 ölçeğinin yapısal geçerliliği benzer ölçek geçerliliği ve diskriminant geçerliliği test edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 148 hastanın 86'sı (%58,1) erkek, 62'si (%41,9) kadın olup katılımcıların yaş ortalaması 47,5±1,8'dir. Ortalama 15,9±5,3 (min:7-maks:30) gün ara ile ikinci kez aynı test 100 hastaya uygulanmıştır. Test-tekrar test güvenilirliği sınıf içi korelasyon katsayısı ile değerlendirildiğinde toplam ölçek için 0,893 (%95 GA=0,841-0,928) olarak yüksek bir değer bulunmuştur. Genel test için sınıf içi korelasyon katsayısı 0,826 (%95 GA= 0,741-0,883), insülin kullanımı için sınıf içi korelasyon katsayısı 0,801 (%95 GA= 0,704-0,866) hesaplanmıştır. Toplam puan ve ölçek bölümleri için her iki uygulama arasındaki ilişki katsayısı 0,644 ve üzerinde bulunmuştur. Bland Altman grafiği incelendiğinde ise test tekrar test sonuçlarının %95 güven aralığında tutarlı olduğu saptanmıştır. Spearman korelasyon analizi ile yapılan değerlendirilmede Türkçe Diabetes Knowledge Test-2 puanları ile Türkçe Sağlık Okuryazarlığı-32 arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Türkçe Sağlık Okuryazarlığı-32 ve Türkçe Diabetes Knowledge Test-2 ölçeği puanları arasında orta derecede pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır. (r= 0,378) Sonuç: Diabetes Knowledge Test-2 anketinin Türkçe versiyonu geçerli ve güvenilir bulunmuştur. Bu test tüm diyabet hastalarında diyabet bilgi düzeyini değerlendirilmesinde kullanılabilir.
Akut pankreatitte serum prolidaz enzim aktivitesinin önemi
Akut PankreatitteSerum Prolidaz Enzim Aktivitesinin Önemi Amaç:Akut pankreatit tüm dünyada hastanede yatış gerektiren, mortalitesi şiddetli olan grupta %10-20'lere kadar yükselebilen en yaygın hastalıklardan birisidir.Akut pankreatithastalarının mortalite ve morbidite riski göz önüne alındığında hastaların prognozunun önceden tahmin edilebilmesioldukçaönemlidir.Yapılan çalışmalardainflamatuar vekollajenturnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada serum prolidaz enzim aktivitesininakut pankreatiti öngörmedekiönemini, akut pankreatit şiddet skorlamalarıylaarasındaki ilişkiyi,akut pankreatittanısındaki yerini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza akut pankreatit tanısı almış 84 hasta ve53 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların yatışı esnasında (0.saat) ve tedavileri sonrasında (yatışın 48. saatinde) serum prolidaz enzim aktiviteleri ve diğer laboratuvar değerlerine bakıldı. Hastaların Glaskow Koma Skoru, APACHE-2, Ranson, BISAP, EPIC,Balthazar, Atlanta skorlamalarıhesaplandı ve SIRS, organ yetmezliği bulguları not edildi.Skorlama sistemlerine göre hastalar hafif ve şiddetli olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri ve şiddet skorlamaları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farkı yoktu (sırasıyla P=0,102 ve P= 0,858).Serum prolidaz enzim aktivitesi hastagrupta sağlıklı kontrol grubunagöre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (P<0,001).Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatiti öngörmede kullanılıp kullanılamayacağına yönelik ROCcurve analizi yapıldı ve AUC=0,766 saptandı. Balthazar skoru şiddetli olan grupta serum prolidaz enzim aktivitesi hafif olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu(P=0,047). Diğer skorlama sistemlerinde grupların serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Hastaların 48. saat laktatdehidrogenaz değeri ile 48. saat serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptandı(r=0,355, P=0,001). Diğer laboratuvar değerleri ve skorlama sistemleriyle 0. ve 48. saat serum prolidaz enzim aktivite değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Sonuç:Akut pankreatit ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde birilişki olduğu saptandı. Ancak akut pankreatit şiddet skorlamalarıyla serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı derecede ilişki bulunamadı. Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatit tanısında yer alabileceği düşünüldü. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile akut pankreatit ilişkisine yönelik daha kapsamlı ve hasta sayısı daha fazla olan çalışmalar bu durumu daha net ortaya koyabilir. Böylelikle ilerleyen süreçte serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatitteki önemini aydınlatmak daha mümkün olacaktır. Anahtar kelimeler:Akut pankreatitte tanı, Balthazar skoru, Prolidaz.
Son dönem böbrek yetmezliği nedeni ile diyaliz tedavisi alan hastalarda selenyum düzeyi ve kognitif fonksiyonlar arasındaki ilişki
Amaç: Kronik böbrek hastalarının (KBH) %16-38'inde geliştiği bildirilen kognitif fonksiyonlarda bozulmanın morbidite ve mortaliteyi artırıcı bir faktör olduğu bilinmektedir. Selenyumun antioksidan etkiyle serbest radikallerin neden olduğu nöronal hasarı önleyerek kognitif bozulmayı engelleyici etki gösterdiği bilinmektedir. Bu çalışmada KBH olanlarda serum selenyum düzeyinin kognitif fonksiyon bozukluğu ve depresyon ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Bu klinik kesitsel çalışmaya 20-65 yaş arasında toplam 100 katılımcı [hemodiyaliz tedavisi uygulanan (HD) (n=25), sürekli periton diyaliz tedavisi uygulanan (PD) (n=25), evre 3-4 KBH (n=25), KBH olmayan kontrol grubu (n=25) katılımcı] dahil edildi. Kognitif fonksiyonları değerlendirmek için Standardize Mini Mental Test (sMMT), depresyon varlığının tespiti için ise Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı. Eş zamanlı, serum selenyum düzeyi ölçümleri için kan örnekleri alındı. Bulgular: KBH olan hastaların (n=75) %16'sında, diyaliz tedavisi uygulanan hastaların (n=50) %30'unda ve KBH olmayan kontrol grubunun %4'ünde kognitif fonksiyon bozukluğu tespit edilmiştir. HD hastalarının %44'ünde, PD hastalarının %50'sinde, evre 3-4 KBH hastalarının %40'ında ve kontrol grubunun %16'sında orta veya şiddetli depresyon saptanmıştır. KBH olmayan kontrol grubunda sMMT puanları diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek iken (sırasıyla, P<0,001, P<0,001, P<0,001), BDÖ skoru daha düşüktür (P=0,003). Post-hoc test analizlerinde serum selenyum düzeyleri; diyaliz uygulanmayan KBH'lılar ve kontrollerde, HD ve PD gruplarından anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla, P=0,001, P<0,001, P<0,001, P<0,001). Serum selenyum düzeyi ile sMMT skorları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (r=0,299; P=0,003). Serum selenyum düzeyi ile BDÖ skorları arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,301; P=0,002). Sonuç: KBH hastalarında özellikle diyaliz hastalarında kognitif bozulma ve depresyon sık görülmektedir. Bulgularımız bu hasta popülasyonunda serum selenyum eksikliğinin hem kognitif bozulma hem de depresyon üzerine katkısı olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte, bulgularımız daha kapsamlı araştırmalar ile desteklenmelidir.
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin α ve β düzeyinin subklinik ateroskleroz ile ilişkisi
Giriş: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında (ODPBH) kistlerin renal parankimal ve vasküler basısına sekonder gelişen endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz hastalık progresyonunu belirleyen en önemli faktörlerdir. Salusin α ve β aterosklerozis sürecinde önemli role sahip biyomoleküllerdir. Bu çalışmada otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin düzeyleri ile ateroskleroz, endotel disfonksiyonu ve kardiyak morfoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 19.06.2019-18) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya renal replasman tedavisi almayan 83 kişilik otozomal dominant polikistik böbrek hastası ile 53 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Salusin α ve β düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun tümüne ekokardiyografi, flow-mediated vasodilatation (FMD) ve Karotis Arter İntima-Media Kalınlık (KİMK) ölçümü yapıldı. Salusin α ve β düzeyleri ile FMD, KİMK, ekokardiyografik ve inflamatuar parametreler (c-reaktif protein ve absolü nötrofil sayısı/absolü lenfosit sayısı (NLO)) arasındaki ilişki korelasyon analizi ile değerlendirildi. Sonuçlar: Serum salusin α hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla 2,64 (1,83-3,30) pg/mL, 3,19 (2,38-6,79) pg/mL, P= 0.002], salusin β/α oranı ise yüksek saptandı [sırasıyla, 2,81(2,30-3,54), 2,57(1,90-3,19), P= 0,041]. Salusin β hasta ve kontrol grubu arasında farklı değildi. Hasta grubunun FMD yüzdesi kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla, %6±0.5 ve %8±0.5 (P= 0,008)], KİMK ise yüksek (sırasıyla, 0.63±0.17 mm, 0.53±0.07 mm) saptandı (P< 0,001). Hasta grubu renal fonksiyonlarına göre, glomerüler filtrasyon hızı ≥ 60 ml/dk/1.73 m2, Grup 1 ve glomerüler filtrasyon hızı= 59-15 ml/dk/1.73 m2, Grup 2 olarak iki gruba ayrıldı. Salusin α düzeyi Grup 2'de 2,31 (1,73-3,24) pg/mL, Grup 1'de 2,72 (1,94-3,32) pg/mL ve kontrol grubunda 3,20 (2,55-7,87) pg/mL saptandı. Grup 1 ve 2'nin salusin α düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (P= 0,003). Serum salusin α düzeyi grup 2 ve 1 arasında farklı değildi (P= 0,504). Serum salusin β ve β/α oranı gruplar arasında farklı değildi (sırasıyla, P= 0,225, P= 0,428). Grup 2 hastalarda sol atrium çapı ve sol ventrikül kitle indeksi kontrol grubu ve Grup 1 hastalara göre yüksek (sırasıyla P= 0,012, P= 0,035), E/A oranı ise düşük (P<0,001) saptandı. Korelasyon analizlerinde salusin α ile E/A oranı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. ROC analizinde ODPBH ve kontrol grubunun ayrımında serum NLO istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tartışma: ODPBH'da renal fonksiyonların korunduğu erken evreden itibaren antiaterojenik kapasite azalmaktadır. ODPBH'nın erken evresinden itibaren subklinik ateroskleroz ve endotel disfonksiyonu gelişmekte, ileri evrelerde kardiyak morfoloji değişmekte ve sol ventrikül kitlesinde artış gelişmektedir. Anahtar Kelimeler: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı, Salusin α, Salusin β, Subklinik ateroskleroz, Endotel disfonksiyonu
Serum gastrin salgılatıcı peptid aktivitesi renal tübülointerstisyel fibrozis için bir belirteç midir?
Amaç: İnterstisyel fibrozis/tübüler atrofi (IFTA) kronik böbrek hastalığının patogenezinde çok önemlidir. Gastrin salgılatıcı peptid (GSP), vücutta artmış fibroblast aktivitesi gibi çeşitli patofizyolojik süreçlerde etkili olan bir nöropeptittir. Çalışmada serum GSP (sGSP) düzeyi ile IFTA varlığı ve şiddeti arasındaki ilişki incelendi. Gereç ve Yöntem: Kesitsel çalışmaya böbrek biyopsisi yapılan 49 hasta [ortalama yaşları 44,1±15 yıl ve 23 (%49,6) erkek], 20 sağlıklı gönüllü [ortalama yaşları 43,4±7,2 yıl ve 8 (%40) erkek] katıldı. Tüm katılımcıların klinik ve laboratuvar özellikleri kayıt edildi. sGSP düzeyi ölçümü Elabscience Human Pro-Gastrin Releasing Peptide ELISA Kit kullanılarak yapıldı. Böbrek doku örneklerinde IFTA şiddetinin yüzdesine göre skorlama sistemi uygulandı. Bulgular: sGSP seviyeleri hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu [30,0 U/L (22,1-48,1) vs 19,7 U/L (15,1-30,3), p=0.004, (Tablo 4)]. Bununla birlikte, IFTA skoru 1 olan grupta sGSP düzeyleri daha düşük tespit edildi, ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı [IFTA skor 1, 2 ve 3+4'te sırasıyla, 38,5 (28,3-65,0); 23,2 (19,5-48,6); 27,2 (22,2-36,5), p=0.090, (Tablo 5)]. sGSP ile proteinüri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif (p=0.012, Tablo 6), IFTA skoru ile istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan negatif ilişki bulundu (p=0.168, Tablo 7). Sonuç: Bizim bilgilerimize göre IFTA ve sGSP düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirildiği bu ilk çalışmada, renal hasarlanma ve proteinüri varlığında sGSP düzeyinin yükselebileceği ve IFTA şiddeti ile sGSP arasında zıt ilişki olabileceği gösterildi. Bu zıt ilişki dokudaki şiddetli fibrozis gelişimi sonrası azalan fibroblast aktivitesi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, IFTA şiddeti ve proteinüri ile sGSP düzeyinin geniş katılımlı çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Interstisyel fibrozis/tübüler atrofi, Proteinüri, Kronik böbrek hastalığı, Serum gastrin salgılatıcı peptid
Elektrokardiyografide QRS fragmantasyonu ve ekokardiyografide sol ventrikül hipertrofisi olan hipertansif hastalarda FGF-23 düzeylerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ekokardiyografide sol ventrikül hipertirofisi (SVH) olan hipertansif hastalardan elektrokardiyografi (EKG)'de fragmante QRS (fQRS) olan ve olmayan olgular arasında fibroblast büyüme faktörü 23 (FGF23) düzeylerinin ve diğer klinik parametrelerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda Eylül 2023-Kasım 2023 tarihleri arasında yapılan ekokardiyografisinde SVH saptanan 104 hipertansif hasta bu vaka kontrol çalışmasına alınmıştır. Olgular elektrokardiyografisinde fQRS saptanan 55 (%52,9) vaka ve saptanmayan 49 (%47,1) vaka olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bulgular: Olguların %66,3'ü kadındı ve yaş ortalaması 58,39 ± 11,73 yıldı. Olguların FGF23 ortalaması 758,46 ± 205,41 pg/mL idi. EKG'de fQRS saptanmayan olgular ile karşılaştırıldığında, EKG'de fQRS saptananlarda FGF23 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek (672,46 ± 223,1'e karşı 835,07 ± 153,45, p<0,001), E/A oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü (0,96 ± 0,08'e karşı 0,91 ± 0,12, p = 0,012). FGF23 düzeyi EKG'de fQRS varlığını ideal olarak >855,83 pg/mL kesim noktasında %60,0 sensitivite ve %77,6 spesifite ile (EAKA: 0,731 [%95 GA: 0,635 – 0,827], p<0,001), E/A oranı ise <0,95 kesim noktasında %41,8 sensitivite ve %80,9 spesifite ile (EAKA: 0,618 [%95GA: 0,510 – 0,727]) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde öngörebiliyordu. EKG'de fQRS saptanan ve saptanmayan olgu grupları arasında diğer parametreler bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmada EKG'de fQRS saptanan hipertansif SVH olgularında FGF23 düzeyinin daha yüksek olduğu saptandı. Dolaylı olarak saptanan bu sonuç doğrultusunda FGF23 artışının miyokardiyal fibrozisin potansiyel bir göstergesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: QRS Fragmantasyonu, Sol Ventrikül Hipertrofisi, Hipertansiyon, Fibroblast Growth Factor-23
Diyabetik olmayan kronik böbrek hastalarında serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik kan basıncı değişkenliği arasındaki ilişki
Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Hiperüriseminin, hipertansiyon gelişiminde bağımsız bir risk faktörü olduğu bilinmekle birlikte kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle kronik böbrek hastalarında ürik asit düzeyinin kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 07.07.2021-482) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya evre 2- 4 kronik böbrek hastalığı olan 90 hasta dahil edildi. Serum ürik asit düzeyi kolorimetrik yöntemle ölçüldü. Hastalara AKBÖ cihazı takılarak 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alındı. 24 saatlik kan basıncı ölçümlerinden matematiksel ölçümlerle kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Serum ürik asit düzeyi ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,012, p= 0,041, p= 0,044). Kronik böbrek hastalığı evrelerine göre serum ürik asit düzeyi ile kan basıncı değişkenliği arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Yaş ile 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV, gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri arasında pozitif yönlü bir korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,030, p= 0,001, p= 0,003). 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik gece ortalama arter basıncı ARV ve gece sistolik ARV değerleri ile vücut kitle indeksi arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p= 0,032, p= 0,045, p= 0,014). Hipertansiyon süresi ile tüm ARV değerleri arasında pozitif yönlü korelasyon saptandı (p< 0,001). Sonuç: Serum ürik asit düzeyi ile 24 saatlik sistolik ARV, 24 saatlik diyastolik ARV ve 24 saatlik ortalama arter basıncı ARV değerleri arasında pozitif bir korelasyon saptandı. VI Bu sonuçlar eşliğinde, ürik asit yüksekliğinin kronik böbrek hastalığı olanlarda kan basıncı değişkenliğinde bir artışa katkıda bulunabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, Kan Basıncı Değişkenliği, Kronik Böbrek Hastalığı, Serum Ürik Asit
İskemik kalp hastalığı olan hastalarda kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kanbasıncı değişkenliği üzerine etkisi
Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda kardiyak rehabilitasyon sonrası hastaların uzun dönemde herhangi bir nedene bağlı ölüm oranlarında anlamlı düşüş olduğu gösterilmiş olup kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle iskemik kalp hastalığı olan hipertansif hastalarda kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 05.10.2022-169) alındıktan sonra başlandı. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve çalışmaya hipertansiyon ve iskemik kalp hastalığı tanıları ile takipli koroner stent ve/veya koroner By-pass öyküsü bulunan, kardiyak rehabilitasyon programına alınmış toplam 151 hasta dahil edildi. Ambulatuvar kan basıncı ölçüm cihazları kullanılarak üç aylık kardiyak rehabilitasyon programı öncesinde ve sonrasında 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alınmış olan hastaların ölçümlerinden matematiksel hesaplama ile kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Kardiyak rehabilitasyon ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Başlangıç ölçümlerine göre kardiyak rehabilitasyon programı sonrası hastaların 24 saatlik sistolik, diyastolik ve ortalama arteriyel kan basınçlarındaki düşüş anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Aynı şekilde başlangıç ARV değerlerine göre 24 saatlik sistolik, diyasyolik, ortalama arteriyel, gece sistolik ve gece diyastolik ARV değerlerindeki düşüş de anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Diabetes mellitus, konjestif kalp yetmezliği, obezite, yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, kullanılan antihipertansif tedavi çeşidi, koroner stent ve/veya By-pass öyküsü açısından alt grup analizlere bakıldığında kardiyak rehabilitasyon öncesi ve sonrası kan basıncı değişkenliği açısından anlamlı farklılık saptanmadı (hepsi için p> 0,05). Sonuç: Kardiyak rehabilitasyon sonrası 24 saatlik sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı, gece sistolik ve gece diyastolik kan basıncı değişkenliklerinde başlangıca göre düşüş saptandı. Bu sonuçlar eşliğinde, kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kan basıncı VI değişkenliği üzerinde regülatuar rol oynayabileceği ve dolaylı olarak kardiyovasküler hastalık riskini azaltabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: İskemik kalp hastalığı, Kan basıncı değişkenliği, Hipertansiyon, Kardiyak rehabilitasyon
Primer hiperparatiroidi tanılı hastalarda visfatin düzeyi kardiyovasküler risk belirteci olabilir mi?
Amaç: Primer hiperparatiroidi (PHPT) hastalarında kardiyovasküler riskin arttığı gösterilmiştir. Visfatin; endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz için önemli bir biyobelirteçtir. Bu çalışmada da PHPT tanılı hastalarda visfatin düzeyinin kardiyovasküler hastalık riski (KVH) ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 43 PHPT hastası ile 44 kontrol grubu alınmıştır. PHPT tanısı alan hastalardan ve kontrol grubundan visfatin, hormon ve kolesterol paneli için serum örneği alınmıştır. Karotis intima media kalınlığı (KİMK), B-mod ultrasonografi cihazı kullanılarak ölçülmüştür. Hasta ve kontrol grubu için Framingham kardivasküler risk skoru hesaplanmıştır. Bulgular: PHPT hastalarında kontrol grubuna göre serum visfatin düzeyleri anlamlı olarak düşük olduğu tespit edildi (p=0,019). KİMK, PHPT hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Framingham kardiyovasküler risk skoruna göre kontrol grubunda risk arttıkça visfatin düzeyinin anlamlı olarak arttığı tespit edildi (p<0,001). Ancak PHPT grubunda ise; risk arttıkça visfatin düzeyinin arttığı ama anlamlı farkın olmadığı gözlendi. Her iki grupta da düzeltilmiş kalsiyum düzeyi arttıkça visfatin düzeyinin azaldığı görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,04). Sadece PHPT grubuna bakıldığında kalsiyum seviyesi ile visfatin arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuçlar: Visfatin KVH riski için bilinen bir belirteç olması ve PHPT'de KVH riski arttığı bilinmektedir. Bu sebeple PHPT'de visfatin seviyesinde artış beklenebilir. Çalışmamızda tam tersi sonuç elde edilmiştir. Kontrol grubunda visfatin KVH için risk belirteci olarak saptanmış olmasına rağmen benzer ilişki PHPT grubunda gözlenmemiştir. Bu da bize PHPT hastalarında farklı bir mekanizma ile visfatin seviyesinde azalma olduğunu düşündürmüştür. PHPT grubunda KİMK artışı olması ve visfatin düzeyinin düşük saptanması nedeniyle PHPT'de visfatin düzeyinin KVH risk belirteci olarak kullanılamayacağını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Primer hiperparatiroidi, Visfatin, Karotis intima media kalınlığı, Framingham kardiyovasküler risk skoru
Karaciğer sirozu tanılı hastaların üst gastrointestinal endoskopi bulgularının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran karaciğer sirozu nedeniyle takip edilen hastaların endoskopi bulgularını ve endoskopik biyopsi sonuçlarını kontrol grubu ile değerlendirmek ve H. pylori pozitif olan siroz hastalarının negatif olan gruba kıyasla klinik ve laboratuvar olarak farkı olup olmadığını saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Gastroenteroloji polikliniğine Ekim 2021-Aralık 2022 tarihleri arasında başvuran siroz hastalarının üst gastrointestinal sistem (GIS) endoskopi bulguları retrospektif olarak incelendi. Ayrıca dispepsi nedeniyle endoskopi yapılan hastalar kontrol grubu olarak alındı. Gruplar arasında endoskopi ve biyopsi bulguları kıyaslandı. Siroz olan hastalar H. pylori pozitif olup olmamasına göre iki gruba ayrıldı. Tüm katılımcıların laboratuvar özellikleri, endoskopi sonuçları ve endoskopik biyopsi sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda kontrol grubunda H. pylori oranı %43,4, hasta grubunda %23,3 saptandı. Siroz olanlarda, olmayanlara göre H. pylori sıklığı istatistiksel olarak düşük bulundu (p<0,001). Tüm kronik gastritlerin %47,7'sinin H. pylori pozitif olduğu görüldü. Kronik gastrit varlığının gruplar arasındaki dağılımında kontrol grubunda %84,4, hasta grubunda %51,7 oranında tespit edildi ve anlamlı bir fark saptandı (p<0,001). H. pylori pozitif olan hasta grubunda gastrik atrofi oranı %35,7, H. pylori pozitif kontrol grubunda gastrik atrofi oranı %9,4 saptandı ve bu oran istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,004). H. pylori pozitif olan siroz hastalarının %35,7'sinde, H. pylori negatif olan siroz hastalarının %7,6'sında atrofi varlığı tespit edildi ve anlamlı bir fark saptandı (p<0,001). İki grup arasında siroz prognozunda önemli bir gösterge olan Model for End Stage Disease-Sodyum (MELD-Na) skoru istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. Cinsiyet, etiyolojik faktör, diğer endoskopik bulgular ve laboratuvar bulguları arasında H. pylori varlığı ile ilgili anlamlı korelasyon saptanmadı. Sonuç: H. pylori enfeksiyonu sirozlu hastalarda kontrol grubuna göre daha az görülmektedir. Peptik ülser, gastrik polip, patolojik incelemede gastrik atrofi, intestinal metaplazi ve displazi sıklıkları iki grupta da benzer saptandı. H. pylori varlığının siroz prognozu üzerinde herhangi bir kötüleşmeye neden olmadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, H. pylori, MELD, Üst Gastrointestinal Endoskopi
Glasgow blatchford skorunun üst gastrointestinal sistem kanamalarında prognozu öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Akut üst gastrointestinal sistem kanaması, acil başvuruların ciddi sonuçları olabilen yaygın nedenlerinden biridir. Bu kapsamda, hastaları erken dönemde değerlendirmek morbidite, kanama tekrarı, mortalite olasılığını öngörmek ve risk analizi yapmak önemlidir. Glasgow Blatchford skoru, tıbbi müdahale (kan transfüzyonu, endoskopi, cerrahi) gereksinimini öngörmek için geliştirilen bir skorlama sistemidir. Bu çalışmadaki amacımız, Glasgow Blatchford skorunun üst gastrointestinal sistem kanamalarında prognoz belirteçleri ile ilişkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, Aralık 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında üst gastrointestinal sistem kanaması ile başvuran hastalar dahil edildi. Hastaların demografik verileri, başvuru şikâyetleri, kronik hastalıkları, kullandığı ilaçlar, yatış anında yoğun bakım/servis yatış durumu, vital bulguları, melena varlığı, senkop durumu, kan transfüzyon ihtiyacı olup olmadığı, endoskopik girişim zamanı, endoskopi sırasında aktif kanama bulgusu olup olmadığı, müdahale yapıldı ise yöntemi, cerrahi ihtiyacı, yeniden kanama durumu, yatışın taburculuk veya exitus ile sonlanım durumu ve yatış süreleri kaydedildi. Glasgow Blatchford skorları hesaplanarak prognoz belirteçleri ve mortalite ile olan ilişkileri araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 140 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 69,7±18 yıl idi. Hastaların % 41,4'ü (n=58) kadın, %58,6'sı (n=82) erkek idi. Glasgow Blatchford skoru ortalaması 9,5±4 idi. Hastaların yatış süresi ortalama 5,1±6,3 gün iken, %15,7'si (n=21) exitus oldu. Glasgow Blachford Skoru ile yaş (r=0,470, p<0,001), Charlson komorbidite indeksi (r=0,518, p<0,001) ve yatış süresi (r=0,272, p=0,001) arasında, orta düzeyde pozitif korelasyon saptandı. Mortaliteyi predikte etmek amacıyla yapılan logistik regresyon analizinde Charlson Komorbidite indeksi (OR:1,023, %95 CI:1,008-1,437, p=0,046) anlamlı iken GBS mortalite prediktörü değildi (p=0,582). GBS; kan transfüzyon ihtiyacında (OR:1,493, %95 CI:1,297-1,719, p<0,001), endoskopik girişim ihtiyacında v (OR:1,248, %95 CI:1,089-1,430, p=0,001) ve yoğun bakım yatışında (OR:1,153, %95 CI:1,049-1,266, p=0,003) anlamlı öngördürücü idi. ROC analizinde mortalite için GBS için 9,5 sınır değeri ile AUC 0,64 (%95 CI: 0,513-0,775, p=0,032), sensitivite %68,2 ve spesivite %52,5; kan transfüzyon ihtiyacında GBS 8,5 sınır değeri ile AUC 0,853 (%95 CI: 0,782-0,924, p<0,001), sensitivite %84,9 ve spesivite %75,9; endoskopik müdahale ihtiyacında GBS 9,5 sınır değeri ile AUC 0,752 (%95 CI: 0,653-0,851, p<0,001), sensitivite %90 ve spesivite %50,8; yoğun bakıma yatış ihtiyacında GBS 9,5 sınır değeri ile AUC 0,72 (%95 CI: 0,646-0,812, p<0,001), sensitivite %70,1 ve spesivite %58,9 idi. Sonuç: Glasgow Blachford skoru mortalitede öngördürücü değil iken, Charlson Komorbidite indeksi mortalite öngördürücüsüdür. Glasgow Blachford skoru; kan transfüzyon ihtiyacının tespitinde, endoskopik girişim ihtiyacının tespitinde ve servis/yoğun bakım tercihinde öngördürücüdür. Anahtar kelimeler: Gastrointestinal sistem kanaması, Glasgow Blatchford Skoru, mortalite, prognoz.
Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığı olanlarda serum prolidaz enzim aktivitesi ile endotel disfonksiyonu ve kardiyak fonksiyonlar arasında ilişkinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) olanlarda serum prolidaz enzim aktivitesi (SPEA) ile endotel disfonksiyonu (ED) ve kardiyak fonksiyonlar arasında ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu klinik kesitsel çalışmaya 18-65 yaş arasında toplam 112 katılımcı (ataksız dönemde AAA hastaları [n=73], kronik hastalığı olmayan kontrol grubu [n=39]) dahil edildi. Ekokardiyografi ile ED için akış aracılı dilatasyon (FMD), sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu (SVDD) için endotelyal deselerasyon zamanı (EDT) ve subklinik ateroskleroz ölçümü için karotis intima media kalınlığı (KİMK) bakıldı. Eş zamanlı SPEA ölçümleri için kan örnekleri alındı. Bulgular: AAA tanısı olan 73 kişi, sağlıklı 39 kişi olmak üzere toplamda 112 kişi çalışmaya dahil edildi. Hasta gurubunda eritrosit sedimentasyon hızı (P=0,005), lökosit (P=0,029), C-reaktif protein ve fibrinojen (P<0,001) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptadık. SPEA hasta grubunda kontrol gurubuna istatistiksel olarak daha yüksekti (P=0,032). Hastalarda kontrol grubuna göre FMD istatistiksel olarak daha düşük, KİMK ve SVDD gösteren parametrelerden biri olan EDT istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulundu (P<0,001). Hasta grubunda bakılan SPEA ile ED varlığı, SVDD varlığı ve artmış KİMK arasındaki ilişkinin değerlendirildiği tek değişkenli lojistik regresyon analizinde, artmış KİMK (P=0,048) dışında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Sonuç: AAA olan hastalarda SPEA yüksek bulundu. ED, SVDD ve subklinik ateroskleroz gelişme riski normal popülasyona göre daha yüksek olabilir. Subklinik ateroskleroz ile artmış SPEA ilişkisi olabilir, ancak ED ve SVDD ile SPEA arasında ilişki tespit edilmedi. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz Ateşi, Serum prolidaz enzim aktivitesi, Endotel disfonksiyon, Sol ventrikül diyastolik disfonksiyon, Subklinik ateroskleroz
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalarında hastalık evresi ile serum endotrophin düzeyleri arasındaki ilişki
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH) en sık görülen kalıtsal böbrek hastalığıdır. Renal kistlerin parankimal basısı sonucu, endotel disfonksiyonu, inflamasyon ve renal hasar gelişmektedir. Endotrophin, kollagen tip VI'nın α3 zincirinin C-terminalinden çıkan bir parça olup, renal fibrozis ve kronik böbrek hasarı gelişimi için bir risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda ODPBH'de serum endotrophin düzeyleri ile total böbrek volümü (TBV), endotel disfonksiyonu, inflamasyon ve kardiyak morfoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 38'i kadın 70 kişilik ODPBH hastası (yaş ortalaması 45,27±11,4 yıl) ve 31'i kadın 55 kişilik sağlıklı kontrol (yaş ortalaması 43,1±7,1 yıl) grubu alındı. ODPBH grubu renal fonksiyonu korunmuş (Grup1) ve renal fonksiyonu bozulmuş (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışma grubunun karotis arter intimamedia kalınlığı (KİMK), flow-mediated vasodilatation (FMD) ölçümü ve ekokardiyografi değerlendirilmesi yapıldı. TBV, MRG'de manuel izleme yöntemi ile hesaplandı. Endotrophin düzeyi ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Endotrophin, TBV, FMD'nin renal fonksiyonlar, ekokardiyografik parametreler ve inflamatuar markerler ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirildi. Bulgular: Endotrophin düzeyi, hasta grubunda (16,4 (14,3-21,2) ng/ml) kontrol grubuna (18,2 (13,0-48,9) ng/ml) göre istatistiksel olarak farklı saptanmadı (P= 0,524). Hasta grubunda FMD [%6,3 (3,1-10,1)] kontrol grubuna [%9.4 (6,1-17,9)] göre düşüktü (P= 0,001). KİMK düzeyi hasta grubunda (0,65±0,11 mm) kontrol grubuna göre (0,53±0,06 mm) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (P< 0,001). Sol ventrikül kitle (LVM) ve sol ventrikül kitle indeksi (LVMI) hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla, P< 0,001, P= 0,013).V Grup 1 ile Grup 2 hastalar arasında serum endotrophin düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptanmadı [sırasıyla, 17,3 (14,9-22,5) ng/ml, 16,0 (14,1-19,9) ng/ml, P= 0,472]. KİMK, Grup 2 hastalarda (0,71±0,12 mm), Grup 1 hastalara (0,64±0,10 mm) göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, (P= 0,043) FMD ise farklı değildi (P= 0,736). TBV'nin Grup 2 hastalarda [1299,0 (1124,0- 2986,0) mm3], Grup 1 hastalara [933,0 (526,5-1653,0)mm3] göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (P= 0,044). İki grup arasında LVM ve LVMI değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptanmadı. Serum endotrophin düzeyleri ile CRP düzeyleri arasında pozitif anlamlı korelasyon olduğu saptandı (P= 0,038). TBV ile yaş ve proteinüri arasında pozitif (sırasıyla P= 0,017, P= 0,013), eGFH arasında negatif (P= 0,002) korelasyon saptandı. Sonuçlar: ODPBH'de serum endotrophin düzeyi erken evre hastalıktan itibaren yükselmektedir. Serum endotrophin düzeyi ile inflmasyon arasında pozitif anlamlı korelasyon varken; TBV, kardiyak morfoloji ve endotel disfonksiyonu ile subklinik aterosklerozis arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Endotrophin, Endotel disfonksiyonu, Total Böbrek Volümü, Otozomal Dominant Polikistik Böbrek Hastalığı
Hipoparatiroidi tanısı almış postmenopozal hastaların laboratuvar ve kemik mineral dansitometri verilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Hipoparatiroidizm tanılı postmenopozal dönem kadın hastaların kemik mineral yoğunluğu, laboratuvar verileri ve osteoporotik kırık riskinin değerlendirilmesi ve kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışma retrospektif bir çalışma olup; çalışmamıza 40 vaka 40 kontrol grubu kadın hasta alınmıştır. Çalışmanın örneklemini Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine Şubat 2017-Eylül 2023 tarihleri arasında başvurmuş hipoparatiroidizm tanılı hasta grubu ile osteoporoz tarama amaçlı kemik mineral yoğunluğu ölçülen osteoporoza yönelik laboratuvar tetkikleri yapılmış hipoparatiroidizm tanısı olmayan postmenopozal dönem kadın hastalar oluşturmaktadır. Vaka ve kontrol grubu verileri; polikliniğe başvuru sırasında alınan anemnez bilgileri, sosyo-demografik özellikleri, fizik muayene bilgileri, özgeçmiş, kullandığı ilaçları, komorbiditeleri, laboratuvar ve kemik mineral yoğunluğu ölçümleri hastane kayıtları üzerinden retrospektif olarak tarandı. Kemik mineral yoğunluğu verileri Dual X-Işını absorbsiyometri tekniği ile yapılan ölçümler ile hesaplandı. Dünya Sağlık Örgütü kırık riskini değerlendirme ölçütü (FRAX) ile 10 yıllık kırık riski, femur boynu kemik mineral yoğunluğu kullanılarak ayrı ayrı hesaplandı. Vaka ve kontrol grubu için dahil edilme kriterlerine uygun benzer demografik özelliklere sahip hastalar seçildi. Elde edilen veriler SPSS Programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Hasta grubunun kalça T-skoru, L1-L4 T-skoru, femur boynu, femur total ve L1-L4 total kemik mineral yoğunluğu ölçümleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (Sırasıyla, p=0,002, p<0,001, p<0,001, p=0,001, p<0,001). Hasta grubunun parathormon, serum total kalsiyum ve düzeltilmiş kalsiyum değerleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p<0,001, p<0,001, p<0,001). Hasta grubunun 25-hidroksi vitamin D ve 24 saat idrar kalsiyum değerleri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0,011, p=0,008). Hasta grubunda 25-hidroksi vitamin D değeri, 20 ve altı olan hastalar ile 20 üzeri olan hastalar arasında 25-hidroksi vitamin D değerlerine göre oluşturulan alt gruplar arasında kemik mineral yoğunluğu ölçümleri, kırık riski değerlendirme skorları ve laboratuvar kan değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklı değildi. Hasta ve kontrol gruplarında v yer alan tüm hastaların (n=80) 25-hidroksi vitamin D değerleri ile sadece PHT değerleri arasında negatif yönlü zayıf düzeyde istatistiksel olarak anlamlı korelasyon belirlendi (r=- 0,371, p=0,001). 25-hidroksi vitamin D değerleri ile diğer parametreler arasında anlamlı korelasyon bulunamadı. Sonuçlar: Çalışmamız, hipoparatiroidizm tanılı postmenopozal dönem kadın hastalarda önemli bulgular ortaya koymaktadır. Özellikle, hipoparatiroidizm tanılı hastaların kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, yüksek kemik mineral yoğunluğu ölçümleri ve düşük major osteoporotik kırık riski olduğunu tespit ettik. Hasta grubunda parathormon seviyelerinin düşük ve 24 saatlik idrarda kalsiyum seviyelerinin yüksek olması beklenen bulgular arasındaydı. Hipoparatiroidizm ile ilgili literatür incelendiğinde, çalışmamız ülkemizde hipoparatiroidizmin kemik sağlığı üzerine etkisini araştıran ilk çalışma özelliğine sahiptir. Dünya çapında hipoparatiroidizmin kırık riski üzerine etkisini araştıran çok az yayın bulunmaktadır. Bu durum, çalışmanızın uluslararası alandaki önemini vurgulamakta ve literatüre katkı sağlayacağını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Hipoparatiroidizm, Kemik Mineral Yoğunluğu, Osteoporoz, Postmenopoz
Kronik böbrek hastalığı olanlarda serum proprotein konvertaz subtilisin/ keksin tip 9 düzeyinin endotel disfonksiyonu ve subklinik ateroskleroz ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, serum PCSK9 değerlerinin kronik böbrek hastalığı olanlarda subklinik ateroskleroz ve endotel disfonksiyonu ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem: Bu klinik kesitsel çalışmaya 20 yaş üstü toplam 127 katılımcı hemodiyaliz tedavisi uygulanan (HD) (n=30), sürekli periton diyaliz tedavisi uygulanan (PD) (n=36), evre 3-4 KBH (n=31), KBH olmayan kontrol grubu (n=30) katılımcı] dahil edildi. Ekokardiyografi ile ED için akış aracılı dilatasyon (FMD), sol ventrikül diyastolik disfonksiyonu (SVDD) için endotelyal deselerasyon zamanı (EDT) ve subklinik ateroskleroz ölçümü için karotis intima media kalınlığı (KİMK) bakıldı. Eş zamanlı PCSK9 ölçümleri için kan örnekleri alındı. Bulgular: Araştırmaya katılan 122 katılımcının 30'u (%24,5) kontrol gurubu, 31'i (25,4) evre 3-4 kbh hastaları grubu, 31'i (25,4) periton diyalizi grubu, 30'u (%24,5) hemodiyaliz hastaları grubu oluşturmaktaydı. Araştırma grupları arasında FMD BASE ve FMD HİPEREMİ arasında anlamlı fark saptanmasa da; FMD oran anlamlı olarak bulundu (P değerleri sırası ile; 0,552; 0,435; 0,001). KİMK gruplar arasında anlamlı fark bulundu (ikiside 0<,001). SVDD) gösteren parametrelerden E/e' anlamlı olarak farklı bulundu(P:0,009). Sonuç: Kronik böbrek hastalarında endotel disfonksiyonu ve subklinik ateroskleroz sağlıklı gruba göre istatiksel olarak anlamlı fark vardı. Ancak PCSK9 korelasyonunda anlamlı fark saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Proprotein konvertaz subtilisin/ keksin tip 9, kronik böbrek hastalığı, endotel disfonksiyonu, subklinik ateroskleroz
Tip 1 diyabetes mellitus hastalarında parvovirüs B19 enfeksiyon sıklığı
Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrası oluşan antikorların moleküler bazı mekanizmalar ile otoimmün mekanizmaların aktivasyonuna yol açabileceği bilinmektedir. Parvovirüs B19 enfeksiyonun birçok otoimmün hastalıkta oto-antikorlar oluşturabileceği gözlemlenmiştir. Parvovirüs B19 birçok otoimmün hastalığın etyolojisinde yer aldığı düşünülerek araştırmalar yapılmıştır. Bazı vaka sunumlarında Parvovirüs B19 enfeksiyonu sonrasında Tip 1 DM geliştiği rapor edilmiştir. Tip 1 DM' nin genetik bir zeminde bazı çevresel faktörlerin etkisiyle oluştuğu düşünülmektedir. Viral enfeksiyonlar, patogenezde rol aldığı düşünülen çevresel faktörlerdendir. Otoimmün bir hastalık olan Tip 1 DM' nin etyolojisinde Parvovirüs B19 enfeksiyonlarının rolü çalışmamızın esas amacını oluşturmaktadır. Bu çalışmada Tip 1 DM hastalarında Parvovirüs B19 sıklığı araştırılmıştır. Nisan 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniği ve iç hastalıkları polikliniklerine başvuran ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden Tip 1 diyabetik hastalardan aydınlatılmış gönüllü olur formu alınarak gerçekleştirildi. Çalışmamıza 32 Tip 1 DM tanısı almış hasta ve 30 sağlıklı gönüllü (kontrol grubu) alınmıştır. Hastalardan rutin kan tetkikleri esnasında invaziv herhangi bir işlem uygulanmadan kan örnekleri alındı. Kan örnekleri -200C derecede muhafaza edilerek mikrobiyoloji laboratuvarlarında çalışıldı. Parvovirüs B19 IgM ve IgG ELİSA yöntemi kullanılarak manuel olarak çalışıldı. Bu çalışmanın sonucunda Tip 1 DM hastalığı olanlarda Parvovirus B19 IgG düzeyleri kontrol grubuna göre daha sık bulunmuştur. Parvovirüs B19 IgM düzeylerinde ise anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Tip 2 diabetes mellituslu hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Amaç Diabetes Mellitus (DM) birçok sistemi etkileyen, kan şekeri yüksekliği ile seyreden endokrin bir hastalıktır. Hastalığın etyolojisinde, erken ve geç komplikasyonlarının oluşumunda oksidatif stresin rol oynadığı bilinmektedir. DM'li hastaların uzun dönemde, hastalığın seyrinden ve tedavinin ömür boyu devam etmesinden dolayı yaşam kalitelerinin etkilendiği gösterilmiştir. Hastalığın uygun tedavi ile kontrol altına alınması, komplikasyon gelişimini önlemekte, yaşam kalitesini de iyileştirmektedir. Bu çalışmanın amacı, Tip 2 DM'li hastalarda tedavi şekline göre oksidatif stres durumunun ve yaşam kalitesinin karşılaştırmaktı. Yöntem Çalışmaya Mayıs 2015 – Kasım 2015 tarihleri arasında Dumlıpınar Üniversitesi Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi dahiliye polikliniklerine başvuran, 45 oral antidiabetik (OAD) kullanan ve 45 insülin tedavisi alan, hipertansiyon (HT) dışında ek hastalığı olmayan, 40 – 60 yaş arası toplam 90 tip 2 DM hastası alındı. Hastalardan rutin tetkiklerine ek olarak Total Antioksidan Status (TAS), Total Oksidan Status (TOS) ve Paraoksonaz-1 (PON-1) değerlerinin ölçülmesi için venöz kan örnekleri alındı. Hastalara SF-36 yaşam kalitesi anketi yapıldı. İstatistiksel analizler GraphPad versiyon 6.05 kullanılarak yapıldı. P< 0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular İnsülin tedavisi alan grupta TOS ve hesaplanan OSI değerleri, OAD grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek saptandı (p<0,001 ve p<0,001). OAD grubunun PON-1 ortalamaları, insülin grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0.007). OAD grubunda SF-36 yaşam kalitesi anketinin fiziksel fonksiyon, sosyal fonksiyon ve ağrı alt ölçek skor ortalamaları, insülin grubunun ortalamalarından anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001, p:0.003 ve p:0.003). Çalışma hastalarının TAS ortalamaları ile AKŞ ve HbA1C arasında negatif korelasyon (r:-0.254, p:0.02 ve r:-0.260, p:0.01), TOS ortalamaları ile HbA1C ve trigliserid değerleri arasında pozitif korelasyon(r: 0.225, p:0.03 ve r: 0.225, p:0.03) ve OSI değerleri ile AKŞ ve HbA1C değerleri arasında da pozitif korelasyon saptandı (r:0.293, p:0.005 ve r:0.342, p:0.001). Sonuç Çalışmamızda OAD ve insülin tedavisi alan diabetik hastaları iki grup halinde karşılaştırdığımızda; insülin tedavisi alan grupta OAD alan gruba göre, oksidatif stres parametrelerinin daha yüksek, yaşam kalitesinin de daha kötü olduğu saptanmıştır. Bu sonuçların diabetin kronik komplikasyonlarıyla yakından ilişkili olabileceği ve literatür bilgisiyle de uyumlu olduğu görüşündeyiz.
Prediyaliz hastalarında ortalama trombosit hacmi ile renal ultrasonografi bulguları arasındaki ilişki
Kronik böbrek yetmezliğinde subklinik inflamasyon olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son yıllarda MPV'nin farklı inflamatuar hastalıklarda, inflamasyon belirteci olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. Ayrıca, MPV seviyelerinin hem prediyaliz hem de diyaliz hastalarında değişebileceğine dair çalışmalar da yayınlanmıştır. Bununla birlikte, KBH'nin değişik aşamalarındaki böbrek ultrason bulguları ile MPV arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada prediyaliz hastalarında MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem Dumlupınar Üniversitesi Tıp Fakültesi Evliya Çelebi EAH Nefroloji Kliniği'nde takip edilen, en az 3 ay süreyle GFH değeri 60 ml/dk/1.73 m2 altında olan prediyaliz hastalarının dosyaları çalışma amacıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya KBH evre 3 (n=44) ve evre 4 (n=42) olan ve henüz diyalize girmeyen hastalar dahil edildi. DPÜ Evliya Çelebi EAH arşivi, Nefroloji BD arşivi kullanılarak hastaların demografik özellikleri (yaş, cins), ek hastalıkları, tam kan sayımı, inflamatuar ve biyokimyasal parametreleri (hemoglobin, wbc, nötrofil, lenfosit, mpv, platelet, pdw, rdw, crp, bun, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, ürik asit, albümin, parathormon), renal ultrasonografik bulguları (parankimal ekojenite, parankim kalınlığı, böbrek boyutları) dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Bu çalışmada, veriler statistical package for social science (SPSS) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular MPV ile renal ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki incelendiğinde, MPV ile korteks kalınlığı (p=0,56, r=-0,06) ve böbrek boyutu (p=0,84, r=-0,02) arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında da önemli bir ilişki saptanmadı. MPV ile nötrofil, nötrofil/lenfosit oranı, wbc, rdw, kreatinin, albümin, ürik asit, pH, HCO3 arasında istatiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. (p>0,05). MPV ile GFH, crp, sedim, kalsiyum, fosfor, sodyum, potasyum, ferritin, parathormon arasında negatif yönde korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Diyabeti olan hastalarda MPV ve ultrasonografik bulgular arasındaki ilişki analizinde MPV ile böbrek boyutu (p=0,23, r=-0,17) ve MPV ile korteks kalınlığı (p=0,20, r=-0,18) arasında negatif korelasyon mevcuttu, ancak istatistiksel olarak anlamlılık bulunmadı. MPV ile renal parankimal ekojenite arasında ise anlamlı ilişki saptandı (p=0.04). Sonuç Sonuç olarak, prediyaliz KBH hastalarında MPV ile renal ultrason bulguları arasında istatistiki olarak anlamlı olmayan bir ilişki tespit edilirken, diyabeti olan hastalarda MPV ile renal parankimal ekojenite arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Prediyaliz hastası, Ortalama Trombosit Hacmi, Renal ultrason bulguları
Periton diyalizi ve hemodiyaliz hastalarında PAPP-A seviyelerinin değerlendirilmesi
Amaç KBY nedeniyle hemodiyaliz ve pd tedavisi gören hastaların subklinik inflamasyonla beraber olduğu bilinmektedir. Bu hastalarda inflamatuar markırlar konusunda oldukça çok sayıda çalışma bulunmakla birlikte, son zamanlarda inflamatuar süreçlerle birlikte olduğu düşünülen PAPP-A seviyelerini inceleyen yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı diyaliz tedavisi gören hastalarda PAPP-A seviyelerini değerlendirmektir. Yöntem Bu çalışma 30 hemodiyaliz (HD), 30 periton diyalizi (PD) ve 30 kontrol grubu olarak toplam 90 kişiyi kapsamaktadır. Hastalardan poliklinik kontrolüne geldiklerinde rutin tahlilleri için kan örnekleri alınırken, PAPP-A değerlerinin ve diğer biyokimyasal parametrelerin ölçülmesi için venöz kan örnekleri alındı. PAPP-A dışındaki diğer biyokimyasal parametreler bekletilmeden çalışıldı. PAPP-A değerlerinin ölçülebilmesi için alınan örnekler santrifüj edilerek, serum ayrıştırıldıktan sonra -80°C'de donduruldu. Örnekler çalışılmadan önce oda ısısına gelmesi beklendi. Serum PAPP-A düzeyi Two-site immunoenzymatic Sandwich assay yöntemiyle ölçüldü. Bu çalışmada istatistiksel analizler statistical package for social science (SPSS) 22.0 paket programı ile yapılmıştır. Bulgular Hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında PAPP-A seviyeleri kontrol grubuyla kıyaslandığında anlamlı oranda yüksekti ( p<0,05). Ayrıca tüm çalışma hastalarının PAPP-A düzeyleri ile diğer değişkenler arasında yapılan korelasyon testine bakıldığında PAPP-A düzeyi ile albumin, eritrosit, hemoglobin ve kalsiyum değerleri arasında negatif anlamlı korelasyon saptandı (p<0,001). Nötrofil/lenfosit oranı, ferritin ve diyaliz süresi arasında ise pozitif anlamlı korelasyon bulundu (p<0,05). Ayrıca gruplar arası kalsiyum, fosfor, paratiroid hormon, ferritin ve albümin düzeylerinde istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunurken (p<0,001), CRP değeri ortalamalarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sonuç Sonuç olarak, diyaliz tedavisi gören KBY hastalarında PAAP-A seviyeleri yüksek tespit edildi. Bu durumun, bu hastalarda mevcut olabilen subklinik inflamasyonun bir sonucu olabileceği düşünüldü. Ancak, bu sonuçların doğrulanması için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Periton diyalizi, PAPP-A
Otoimmün tiroid hastalarında erythrovirus B19 (parvovirus B12) sıklığının araştırılması
Anti erythrovirus B19 (EVB19) antikorlarının moleküler taklit mekanizması ile otoantijenleri tanıması mümkün olabilir. Ayrıca EVB19 ilişkili yayınlanmış birçok otoimmün hastalıkta polispesifik veya organ spesifik otoantikorlar rapor edilmiştir. EVB19 birçok hastalığın patogenezinde suçlanmıştır. EVB19 özellikle otoimmün tiroid hastalıkların patogenezinde önemli yer teşkil etmektedir. Nitekim yapılan bazı olgu sunumlarında EVB19'un hashimoto tiroiditi ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditi etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimleri sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Enfeksiyonlar, patogenezde rol aldığı iddia edilen, ancak kanıtlanamayan çevresel faktörlerdendir. Parvovirus B19, patogenezde rol aldığı düşünülen ancak kanıtlanamamış viral enfeksiyon ajanıdır.Bu çalışmada Otoimmün tiroid hastalarında EVB19 sıklığı araştırılmıştır. Çalışmamız, Endokrinoloji ve İç Hastalıkları Polikliniklerinde izlenen ve çalısmaya katılmayı kabul eden hastalarda gerçekleştirildi. Çalışmaya yaş bakımından uyumlu 30 Hashimoto tiroiditli, 30 Graves hastalığı olan, 30 kontrol olmak üzere 90 kişi alındı. EVB19 IgG-IgM immünolojik ELİSA yöntemi kullanılarak manuel olarak çalışıldı ve spektrofotometri cihazında değerleri okundu. Bu çalışmanın sonucunda otoimmün tiroid hastalığı olanların Parvovirus B19 İmmünglobulin G-M (IgG-M) düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı fark bulunmadı. Anahtar kelimeler: Graves Hastalığı, Hashimoto tiroiditi, Otoimmün tiroid hastalıkları, Parvovirus B19 IgG-IgM.
Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi
Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit
Over kanserinde klinik ve laboratuvar parametrelerin sağkalım ileilişkisi
Giriş ve amaç: Over kanseri, jinekolojik kanserler arasında en sık görülen ikinci kanserdir ve ayrıca en sık ölüm sebebidir. Over kanserinin prognozu hastalığın evresiyle yakın ilişkilidir. Literatürde over kanseri ile ilgili olarak klinik ve laboratuar parametreleri ile sağkalım arasındaki ilişkiyi gösteren yeterli çalışma mevcut değildir. Bu nedenle çalışmamızda, over kanserli hastaların tanı anındaki evreleri, metastaz yerleri, parite ve gravite sayıları, menopoz yaşları, uygulanan tedaviler, laboratuar parametreleri (CA-125, CEA, CRP, albumin, kreatinin) ile genel sağ kalım (GS) ve progresyonsuz sağ kalım (PFS) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmada, 11.04.2012 ile 18.12.2020 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalına başvurmuş ve over kanseri nedeniyle tedavi edilen 83 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların GS, PFS ve demogratif verileri ile , laboratuar parametrelerini, tanı anındaki evrelerini, metastaz yerlerini karşılaştırdık. Bulgular: Hastaların tanı anında ortanca yaşı 57 (min-max:18-85) idi. Menapoz döneminde olan 70 hastanın ortanca menapoz yaşı 48 (min-max:18-57) idi. Tanı anında 63 hastada asit mevcuttu. Hastalarda en sık saptanan histopatolojik alt tip HGSC (High grade serous carcinoma) (65 hasta) iken en az saptanan alt tip ise brenner tümörü idi. Tüm hastaların %41'i (34 hasta) tanı anında Evre IIIC hastalığa sahipti. Hastaların %72.3'ünde (60 hasta) tanı anında metastatik lezyonlar mevcuttu. En sık metastaz yeri %37.3 (31 hasta) ile kolon ve ince bağırsak idi. Hastaların %26.5'inde (22 hasta) WT1 ile boyanma mevcuttu. Östrojen ile boyanma oranı %34.9 (29 hasta) ve progesteron ile boyanma oranı ise %30.1 (25 hasta) idi. Hastaların ortalama GS 36.85±24.18 ay ve ortanca GS 31.5 (1.4-91.8) ay olarak hesaplandı. Elde ettiğimiz verilere göre ortanca sağkalım oranı 12 ay için %93, 24 ay için %81.6, 36 ay için %69.9 ve 60 ay için ise %43.9 idi. Çalışmamızda hastaların tanı anındaki CA-125 ve WT1 boyanma özelliği ile GS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Hastaların GS süresi tanı anındaki CA125 değeri düşük olanlarda yüksek saptandı (p=0.011). Aynı şekilde tümörü WT1 ile boyanma özelliği göstermeyen hastaların GS süresi anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.036). Hastaların ortalama PFS süresi 19.12 ± 16.33 ay, ortanca PFS süresi ise 13 (12 -91.8) ay olarak saptandı. Çalışmamızda WT1 boyanma özelliği ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.040). Tümörü WT1 ile boyanma özelliği gösteren hastaların PFS anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda over kanserinde postmenopozal dönemde batında asitin çok sık bir bulgu olduğu görülmektedir. Özellikle erken postmenapozal kadınlarda yeni gelişen asitte over kanseri ayırıcı tanı olarak mutlaka akılda bulundurulmalıdır. Ayrıca çalışmamızın sonuçlarına göre over kanserli hastalarda metastaz açısından ilk değerlendirilmesi gereken sisteminin gastrointestinal sistem olduğu görülmektedir. Genel sağkalımı göstermede WT1 ve tanı anındaki CA125 düzeyinin önemli birer belirteç olduğu düşünülmektedir. Tek başına bir parametrenin PFS'i tahmin etmede yeterli olmayacağı görülmektedir. Birden çok parametreyi bir arada kullanarak geliştirilecek modeller ile PFS tahmin çalışmalarının daha doğru sonuçlar verebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Genel sağkalım; Progresyonsuz sağkalım; WT-1; Östrojen; Progresteron; Over kanseri
Beta talasemi major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Beta Talasemi Major hastalarında demir yüküne bağlı ekzokrin pankreas yetmezliği varlığının Fekal Elastaz-1 düzeyi ile değerlendirilmesi ve sonuçların klinik ve laboratuvar verileri ile korele edilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji ve Gastroenteroloji polikliniklerine 02 Ağustos 2021-15 Eylül 2021 tarihleri arasında başvuran 40 beta talasemi majör tanılı hasta ve 42 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışma prospektif çalışma niteliğindedir. Çalışmamızda; hasta ve gönüllülerden kan ve taze gaita örnekleri alınmış olup, kontrol grubu ile hasta grubu arasında biyokimya, hemogram, demir parametreleri ve Fekal elastaz-1 düzeyi karşılaştırıldı. Bulgular: PEY tanısında, Fe-1 düzeyi temel alındığındaFe-1>200 normal, 100-199 arası hafif-orta PEY, <100 ise şiddetli PEY olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda BTM grubunda; 15'i (%37,5) normal, 5'i (%12,5) hafif-orta PEY, 20'si (%50) şiddetli PEY olarak saptandı. Kontrol grubunda; 33'i (%78,57) normal, 3'ü (%7,14) hafif-orta PEY, 6'sı (%14,29) şiddetli PEY olarak saptandı. Fe-1 düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0,05). Laboratuvar parametreleri incelendiğinde üre, BUN,total protein, total bilirubin, direk bilirubin, indirek bilirubin, AST, ALP, GGT, LDH, trigliserid,serum demir, ferritin, lökosit, nötrofil, trombosit ve lenfosit değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p<0,05).Aksine, kreatinin, total kolesterol, LDL kolesterol ve HDL kolesterol, UIBC, TIBC, MCV ve Hb değerleri ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmadatransfüzyon bağımlı BTM hastalarının demir birikimi ile PEY arasındaki ilişki araştırılmış ve gösterilmiştir. Transfüzyon bağımlı BTM hastalarında Fe-1 düzeyi düşük saptanmıştır. Bu sonuçlar, Fe-1 ölçümünün BTM hastalarında PEY tanısında kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Beta talasemi majör, fekal elastaz, ekzokrin pankreas yetmezliği
Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarında karaciğer yağlanmasının ve pankreas yağlanmasının sıklığının araştırılması
Amaç: Merkezimizde tedavi gören kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Wilson hastalarının pankreas ve karaciğer yağlanması ile olan ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hepatoloji polikliniğinde takipli non-sirotik Wilson Hastalığı, kronik hepatit B, kronik hepatit C tanısı almış hastalar alınmıştır. Hepatoloji polikliniğinde takipli 3660 hasta retrospektif olarak taranmış olup 1622 kronik hepatit B hastası, 679 kronik hepatit C hastası, 78 Wilson hastalığı olan hasta olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilme kriterlerine göre bilgisayarlı tomografi görüntüleri olan 218 kronik hepatit B hastasından 48'ine, 202 kronik hepatit C hastasından 56'sına, 37 Wilson hastasının 35'ine çalışmada yer verildi. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 55'ti. Pankreas ortalama (tomografik olarak pankreas baş, gövde ve kuyruk bölümlerinin dansitelerinin ortalaması) değerine göre kronik hepatit C (KHC) tanısı olan hastalarda pankreas yağlanması kronik hepatit B (KHB) ve Wilson hastalığı (WH) tanılı hastalara göre anlamlı şekilde artmış saptandı (p:0,003). Hastalar pankreas ortalama, pankreas dalak farkı (pankreas ortalama değerinden dalak dansitesinin çıkarılmasıyla elde edilen dansite değeri) ve pankreas dalak oranına (pankreas ortalama dansitesi ve dalak dansitesi oranı) göre değerlendirildiğinde sırasıyla üç parametrede de karaciğer yağlanması ile aralarında anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,389)(p:0,277)(p:0,590). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta yağlanma olmayanlara göre eritrosit sedimantasyon hızı (ESR) anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p:0,025). Pankreas ortalama değerine göre yağlanma olan grupta olmayanlara göre üre anlamlı şekilde düşük bulundu (p:0,024)(p:0,011). Pankreas dalak farkına göre bakıldığında yağlanma olan grupta olmayanlara göre globulin anlamlı olarak yüksek saptandı (p:0,043). Pankreas yağlanması için ortalama, dalak farkı ve dalak oranına göre her üç değerlendirmede de pankreas yağlanması olmayan grubun yaş ortalaması daha düşük bulunmuştur (p:0,001)(p:0,023)(p:0,001). Sonuç: Genel sonuçlara bakıldığında KHC hastalarında diğer iki hastalık grubuna göre anlamlı şekilde pankreas yağlanması olduğu saptandı (pankreas ortalama ve pankreas dalak oranına göre) ( p=0,003 p=0,039). Her üç değerlendirme metoduna göre pankreas yağlanması ile; yaş arasında anlamlı ilişki saptanmışken (p<0,05), karaciğer yağlanması ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Pankreas ortalama metoduna göre pankreas yağlanması ile VKİ arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,029). Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit C, kronik hepatit B, Wilson hastalığı, karaciğer yağlanması, pankreas yağlanması
Fonksiyonel kabızlık ve irritable bağırsak sendromlu hastalarda klinik ve anorektal manometri bulgularının karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Kabızlık erişkin hayatta karşılaşılan en yaygın sindirim problemidir. Hastaların bağırsak işlevinde meydana gelen organik veya organik sebebe bağlı olmayan (fonksiyonel) bozukluklar bütünüdür. Literatüre göre anorektal manometri fonksiyonel dışkılama bozukluğu için birinci basamak bir tanı aracı olarak kabul edilmiştir. Tüm literatürde fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarını içeren anorektal manometri çalışmaları yetersizdir. Bu nedenle kliniğimize başvuran fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarında anorektal manometri verilerinin karşılaştırmalı analizlerini yaparak bu çalışma ile literatüre katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Materyal-Metod: Çalışmamıza, organik bir hastalığı bulunmayan fonksiyonel kabızlık olan 28 hasta ve IBS-K olan 28 hasta dahil edilmiştir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K tespit edilmiş hastalarda ise proktolojik muayene tamamlandıktan sonra, kalibre edilmiş anorektal manometri kateteri kayganlaştırıcı uygulandı. Manometri anal kanaldan yerleştirildi ve ölçümler yapıldı. Anorektal manometri ile; dinlenme anal kanal basıncı, sıkma anal kanal basıncı, tahammül (endurance) sıkma süresi, rektal hiposensitivite için ilk duyum, ilk sıkışma, çok sıkışma defekasyon hissi ve maksimum tolere edilen hacim, öksürük refleksi, rektoanal inhibitor refleks, balon ekspülsiyon testi, ıkınma sonrası gevşeme basıncı parametreleri, fonksiyonel dışkılama olup olmadığı, dışkılama bozukluğu tipi tek tek değerlendirildi. Bulgular: Roma IV kriterlerine göre fonksiyonel kabızlık ve İBS-K olarak çalışmaya alınan 56 hastanın 22 si erkek, 34 ise kadındı. Haftalık dışkılama sıklığı İBS-K kolunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptandı. İBS-K kolundaki hastalar haftalık ortalama 6,04 dışkılama sıklığına sahipken, fonksiyonel kabızlık kolundaki hastalar 2,14 ortalama dışkılama sıklığına sahipti (p=0,001). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık hastalarının %75'i kadın hasta iken, İBS-K grubunda erkek hastalar çoğunluktadır (%53,6). Hasta grupları arasında cinsiyet yönünden anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,029). Yetersiz boşalma çalışmamızda da fonksiyonel kabızlık kolunda anlamlı ölçüde daha sık saptanmıştır (p=0,016). Aşırı ıkınma veya zorlanma fonksiyonel kabızlık kolunda, İBS-K koluna göre istatistiksel anlamlı olarak daha sıktır (p=0,001). Verilerimize göre İBS-K ve fonksiyonel kabızlık kolları arasında sıkma anal kanal basıncında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. İBS-K kolunda sıkma anal kanal basıncı ortalama 124,93 medyan 112 iken, fonksiyonel kabızlık kolunda ortalama 95,75 medyan 96 olmak üzere daha düşük saptanmıştır (p=0,011). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık kolunda, çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacmi anormal olan hastalar %35,7 iken İBS-K kolunda %10,7 olarak saptanmıştır. Çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacimde her iki kol arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,027). Sonuç ve Öneriler: Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarında kolonoskopik incelemelerin %90 ve üzerinde benzer ve normal olarak raporlanması hastalıkların ayrımlarını yapmak açısından yeni yöntem arayışına sebep olmuştur. Anorektal manometri yöntemi kısa tetkik süresi ve fonksiyonel kabızlık ve İBS-K ayrımı açısından değerli veriler içermesi sebebiyle sık kullanım alanına sahip olacaktır. Çalışmamızda da kısıtlı hasta sayısına rağmen anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık, İBS-K ayrımında önemli veriler elde edilmiştir. Literatürde yapılan çalışmalar bölgesel olarak ciddi farklılıklar göstermektedir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarının ayrımında ve fonksiyonel dışkılama bozukluğunun tespitinde anorektal manometrideki hacim ve basınç değerlerinin standartizasyonu bulunmamaktadır. Bölgesel çalışmalarca ortaya konulan ortalama hacim ve basınç değerleri tanıda önemli rol oynayacaktır. Bölgemizde anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarını değerlendiren kısıtlı çalışma bulunması nedeniyle çalışmamızdaki veriler önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: fonksiyonel kabızlık, irritabıl bağırsak sendromu, anorektal manometri
İnterstisyel akciğer hastalığı ile yönlendirilen hastaların romatolojik değerlendirme sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi
Çalışmamızın amacı interstisyel akciğer hastalığı (İAH) tespit edilerek etiyoloji araştırılması için romatolojiye yönlendirilen hastalarda; romatolojik hastalık ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (RH-İAH) ve otoimmün özelliklere sahip interstisyel pnömoni (İPAF) prevalansını araştırmak, sınıflandırmak ve ayırıcı tanıda klinik pratikte kullanılabilecek parametreleri belirlemektir. Çalışmada, 2010 - 2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde İAH tespit edilen ve etiyoloji araştırılması için Romatoloji Bilim Dalı polikliniğe yönlendirilen 226 hastanın demografik ve klinik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri, patoloji raporları, tanı ve tedavileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar; İAH etiyolojisine göre romatoloji dışı İAH, İPAF, RH-İAH olarak 3 ana gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %49,1'i (n=111) romatoloji dışı İAH, %20,8'i (n=47) İPAF, %30,1'i (n=68) RH-İAH olarak değerlendirildi. RH-İAH gurubunda; ilişkili hastalık olarak en sık %41,1 (n=28) Sjögren sendromu (SjS) görüldü. İPAF grubunun; %55'i kadın, yaş ortalaması 68,47±11,93 yıl bulundu. Hastaların %49'unda olağan interstisyel pnömoni (UİP) paterni görüldü. İPAF sınıflandırma kriterlerine göre; klinik bulgularda %25 eklem tutulumu, serolojik bulgularda %62 antinükleer antikor (ANA) pozitifliği, morfolojik bulgularda %21 nonspesifik interstisyel pnömoni (NSİP) paterni en sık görüldü. RH-İAH ve İPAF grubunu romatoloji dışı İAH grubundan ayırmada etkili beş bağımsız faktör belirlendi. Bunlar; komorbidite, cilt lezyonu, eklem tutulumu, tükürük bezi biyopsisi patoloji varlığı ve ANA pozitifliği idi. Bu etkenlerin romatolojik takip gerektiren, immünsüpresif tedavi adayı hastaları belirlemede klinik pratiğimize katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Nakil öncesi kardiyovasküler hastalık varlığının böbrek nakli sonrası greft ve hasta sağkalım sonuçları üzerine etkisinin retrospektif analizi
Bu retrospektif çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 599 hastada, böbrek nakli sonrası kardiyovasküler olay gelişen hastaların özellikleri ve risk faktörleri araştırıldı. Nakil sonrası kardiyovasküler olay varlığının greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkileri incelendi. Serimizde nakil sonrası kardiyovasküler olay sıklığı %14.69 idi. Çalışmamız Çalışmamız serebrovasküler olay ilişkili hemipleji varlığının, nakil öncesi yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) düzeyinin, nakil sonrası dislipideminin, kalp kapak hastalığı varlığının, nakil sonrası hipertansiyonun ve Pre-operatif dönemle karşılaştırıldığında 1. yıl ürik asit düzeylerinin yüksekliğinin, kardiyovasküler olay gelişimi için bağımsız risk faktörleri olduğunu belirledi. Enterik kaplı mycophenolate sodium (EC-MPS) + takrolimus (Tac) + prednizolon (P) immünsüpresif rejim kullanımı, kardiyovasküler riski azalttı. Transplant öncesi diyaliz süresi, nakil öncesi SCORE ve Charlson komorbite indeksleri, hasta sağkalım analizinde mortallite için risk faktörleri idi. Donör yaşı, Post-operatif konjestif kalp yetmezliği, nakil öncesi Charlson komorbidite indeksi ise greft sağkalımı analizinde greft yetmezliği ile ilişkili faktörlerdi. Nakil sonrası kardiyovasküler hastalıklar, hasta ve greft sağkalımını tehdit eden önemli nedenlerden biridir. Başarılı bir böbrek nakli için geleneksel risk faktörlerinin agresif yönetimi ve kardiyovasküler hasarın en aza indirilmesi şarttır. Nakil hekimleri, skorlama sistemlerini kullanarak nakil sonrası takipte kardiyovasküler riski hesaplayabilir. Bu amaçla yapılacak çok merkezli çalışmalar, kardiyovasküler komplikasyon riski taşıyan alıcılarda tedavi algoritmalarının geliştirilmesine yardımcı olacaktır.
Nonalkolik steatohepatit hastalarının retrospektif onuncu yıl değerlendirmesi
Çalışmamızın amacı karaciğer biyopsisi yapılıp nonalkolik steatohepatit (NASH) tanısı koyulan ve gastroenteroloji polikliniğinde takibe alınan hastaların; tanı anından itibaren 10 yıllık süreçte takipleri yapılarak tanı anı ve onuncu yıl karşılaştırmalı değerlendirmesinin yapılması, NASH varlığında belirtilen klinik ve laboratuvar parametreleri eşliğinde hastaların onuncu yıl üst batın ultrasonografileri de yapılarak siroza ilerleme, hepatosellüler kanser gelişmesi, mortalite üzerine etkilerinin incelenmesi, hastalığın takibinde kullanılacak klinik parametrelerin belirlenmesi, hastalığın seyrinde etkili olabilecek değişken laboratuvar parametrelerinin tespit edilmesidir. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezinde Ocak 2004 – Ocak 2020 tarihleri arasında karaciğer biyopsisi yapılarak NASH tanısı almış 18 yaş üstü hastaların demografik ve klinik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri, patoloji raporları, tanı ve tedavileri retrospektif olarak incelendi. Yapılan karaciğer biyopsisi ile tanı almış hastaların 10 yıllık takip süreçlerinde hastaların tanı anı ve onuncu yıl verileri karşılaştırıldı. Varolan komorbid hastalıklar değerlendirildi ve en sık olarak %85,20 (n=23) oranında en sık olarak diyabet varlığı gözlendi. Tanı anı ve 10 yıl sonundaki AST ve ALT ölçümleri incelendiğinde anlamlı farklılık mevcuttu. 10 yıllık takip sonundaki ölçümlerde AST (p=0,017) ve ALT (p=0,002) değerlerinde düşüş gözlendi. Komorbid hastalık olarak diyabet varlığı ve laboratuvar parametresi olarak AST ve ALT değerlerinin düzeyi hastalığın takibinde hastalık gidişatını belirlemek için klinik pratiğimize katkı sağlayacağı düşünülmektedir.