
3,617
Archived Theses
2
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Myriophyllum verticillatum'da linuron ve nikosulfuron herbisitlerinin fizyolojik etkilerinin belirlenmesi
Bu çalışmada linuron (LIN) ve nikosulfuron (NS) herbisitlerinin sucul bir bitki olan Myriophyllum verticillatum'un fotosentetik pigment ve protein içeriklerine etkileri belirlenmiştir. Çalışmada kullanılan bitkiler Gaziantep ilinde bulunan doğal bir su kaynağından toplanmıştır. Herbisit uygulamalarından önce, bitkiler %10'luk besin çözeltisi içeren kaplarda kontrollü bir iklimlendirme dolabında iki hafta boyunca aklimatize edilmiştir. Sağlıklı gelişen bitkilere LIN ve NS'nin 0, 0.01, 0.1, 1 ve 10 ppm'lik derişimleri uygulanmıştır. Uygulanan herbisitlerin M. verticillatum hücrelerinde oksidatif strese neden olduğu hidrojen peroksit ve MDA düzeylerindeki artıştan belirlenmiştir. Fotosentetik pigment ve protein içerikleri genel olarak doz bağımlı olarak herbisitlerin derişimlerinin etkisinde azalmıştır. NP-SH ve toplam fenolik madde içerikleri ise herbisitlerin uygulamaları ile artmıştır. Bu durum, bunların herbisitlerin toksisitesine karşı koymada fonksiyonlarının olduğunu gösterebilir. Sonuç olarak, LIN ve NS herbisitlerinin M. verticillatum üzerindeki fizyolojik etkisi bu çalışma ile belirlenmiştir.
Meme kanserinde miRNA ekspresyon analizi
The role of microRNAs (miRNAs) in breast cancer has gained significant attention. This study explores the role of specific miRNAs (miR-551a, miR-1238, miR-4534, miR-1294) in breast cancer, evaluating their expression levels in 82 samples from 41 patients (41 tumor and 41 normal tissues) using real-time PCR and identifying their target genes and pathways through bioinformatics, using tools like miRDB and TargetScan, and databases like topGO and EnrichR. Results showed that miR-1294 and miR-551a were lower in tumor tissues than in normal (p<0.05), while miR-4534 was overexpressed in tumors (p<0.05). No significant difference was observed in miR-1238 levels, excluding it from further analysis. MiR-1294, acting as a tumor suppressor, potentially targets BRCC3, MYCL, YOD1 genes in Hippo and p53 signaling pathways. MiR-551a, also a tumor suppressor, targets ERbB4, MEF2C, CRB2, TMPRSS2 in pathways like sphingolipid metabolism, Notch, MAPK, and ErbB signaling. Conversely, miR-4534, with oncogenic function, targets SOX6, ADCY1, ESRRG, ZNF142 in ion transport, and glutamatergic and cholinergic synapse signaling. In conclusion, miR-551a and miR-1294 are potential tumor suppressors suitable for therapeutic applications, while miR-4534, an oncogene in breast cancer, merits further study as a diagnostic biomarker.
Neoscona adianta (Walckenaer, 1802) ve Neoscona byzanthina (Pavesı, 1876) (Araneae: Araneidae) türlerinin İPBS primerleri ile moleküler karakterizasyonu
Bu tez çalışması kapsamında, Araneidae familyasına ait iki örümcek türü olan Neoscona adianta (Walckenaer, 1802) ve Neoscona byzanthina (Pavesi, 1876) nın morfolojik ve genetik özelliklerinin detaylı bir şekilde incelenmesini amaçlanmıştır. Bu iki tür arasındaki morfolojik farklılıklar, opistosoma yapısındaki desenlenmeleri üzerine odaklanılmıştır. Moleküler analizlerde iPBS (İnter primer binding site) markır sistemi kullanılarak türlerin genetik yapıları incelenmiştir. Araştırmada dört iPBS primeri ile gerçekleştirilen PZR çalışmaları sonucunda elde edilen bant profilleri analiz edilmiş ve bu profiller, türlerin genetik çeşitliliğini ve popülasyon yapısını ortaya koymuştur. Elde edilen sonuçlar, Neoscona adianta ve Neoscona byzanthina türlerinin morfolojik ve genetik açıdan farklılıklar gösterdiği, bu farklılıkların lokalite bazlı varyasyonlarla da ilişkili olduğu belirlenmiştir. Çalışma sonucunda, iki türün morfolojik ve genetik özellikleri arasında net ayrımlar tespit edilmiş olup, iPBS markır sisteminin örümcek türlerinin genetik karakterizasyonunda kullanılabilirliği doğrulanmıştır. Ayrıca, bu türler arasındaki morfolojik varyasyonların ve genetik farklılıkların ekolojik adaptasyon süreçleri ile ilişkili olabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışma, Araneidae familyasının taksonomik çalışmalarına önemli katkılar sunarken, Neoscona cinsi örümceklerin popülasyon genetiğinin daha iyi anlaşılmasına da olanak tanımaktadır.
Çatalan baraj gölü'nün mikrobiyolojik kirlilik düzeyi ve antibiyotik dirençlilik profilinin belirlenmesi
Bu çalışmada, içme ve kullanma suyunun temininde kullanılan Çatalan Baraj Gölü'nün mikrobiyolojik kirlilik düzeyinin ve izole edilen bakterilerin antibiyotik dirençlilik profillerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 779 Gram negatif bakteri suşu izole edilmiş ve bu izolatlar Vitek-II Compact Sistem ile tanımlanmıştır. En çok bulunan tür %21.82 (170) oranında Aeromonas sobria, ve en az bulunan tür %0.26 (2) ile Raoultella ornithinolytica olarak tespit edilmiştir. Tanımlanan izolatların 41 farklı antibiyotiğe karşı dirençlilikleri araştırılmıştır. İzole edilen bir Aeromonas sobria suşu 39 antibiyotiğe karşı, bir Hafnia alvei suşu tobramisin ve bir Aeromonas sobria suşu vankomisin olmak üzere sadece bir antibiyotiğe karşı dirençli bulunmuşlardır. En yüksek antibiyotik direnci %89 oranında flukonazole, en düşük antibiyotik direnci %3 oranında kloramfenikole karşı bulunmuştur. İzolatların çoklu antibiyotik direnci (ÇAD) indeksi 0.024 ile 0.951 arasında değişmektedir. ÇAD indeksi 0.2'nin üzerinde olan toplam bakteri sayısı 653 (%83,83)'tür. ÇAD indekslerine göre 100 izolat seçilerek plazmid profilleri agaroz jel elektroforezi ile belirlenmiştir. Plazmid izolasyonu yapılan izolatların %37'sinde plazmid gözlenmiştir. 39 antibiyotiğe dirençli olan bir Aeromonas sobria suşunda ve 36 antibiyotiğe dirençli olan bir Aeromonas sobria suşunda 1 plazmid DNA'sı tespit edilmiştir. Diğer 30 ve üzeri antibiyotiğe dirençli olan Aeromonas sobria suşlarında hiç plazmid gözlenmemiştir.
Doğu Akdeniz Bölgesi Tarsus-Karabucak eEcalyptus camaldulensis dehn. ormanında makro ve mikro element dönüşümünün mevsimsel olarak incelenmesi
Tarsus-Karabucak'ta 3 farklı yaştaki (5, 7 ve 10 yaş) Eucalyptus camaldulensis Dehn. (Okaliptüs) plantasyonlarında kesilip sürülmüş (SI), kesilip sürülmemiş (SII) ve doğal (SIII) 3 parselden 3 yıl boyunca 3 ayda bir toplam 10 kez toprak ve ölüörtü örnekleri, ayrıca SIII parselinden 6 ayda bir yaprak ve dal örnekleri alınmıştır. Toprak, yaprak, dal ve ölüörtülerin karbon, azot, fosfor, potasyum, mangan, bakır, çinko içeriklerindeki dönemsel değişimlerin topraklara yapılan müdahalelerden çok, örnek alım dönemleri arasındaki mevsimsel farklılıklardan kaynaklandığı belirlenmiştir.
Ekmeklik (Triticum aestivum cv. Özkan) ve makarnalık (Triticum durum cv. Diyarbakır 81) buğday çeşitlerinde kadmiyum stresinin ve paclobutrazol ile ilişkisinin araştırılması
Kadmiyum, bitkiler üzerinde olumsuz etkileri olan ağır metallerden biridir. Paclobutrazol de, stres faktörlerinin etkisini iyileştirdiği bilinen bir bitki büyüme düzenleyicisidir. Bu çalışmada makarnalık (Triticum durum cv. Diyarbakır 81) ve ekmeklik (Triticum aestivum cv. Özkan) buğday çeşitlerinde kadmiyum stresi ve paclobutrazol ile ilişkisinin etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla birinci grup tohumlar saf suda, ikinci grup tohumlar 50 mg/l paclobutrazol çözeltilerinde bekletilip çimlendirilmiş ve kontrollü şartlarda hidroponik ortamda yedi gün büyütülmüştür. Ardından birinci gruba 0-75-100 ve 200 µM kadmiyum; ikinci gruba ise 0 ve100 µM kadmiyum uygulanmıştır. Sürecin sonunda çeşitlerin büyüme miktarı, oransal su içeriği, pigment, prolin, kadmiyum, malondialdehit, çözünür şeker, alfa tokoferol, askorbik asit, glisin-betain içerikleri ve süperpoksit dismutaz ile katalaz enzim aktiviteleri belirlenmiştir.Her iki çeşitte de kadmiyum uygulamaları karşısında büyüme azalmış, oransal su miktarı artmıştır. Kadmiyum uygulamalarına bağlı olarak, çeşitlerin pigment içeriği kontrole göre azalırken; kadmiyum birikimi, prolin, malondialdehit, askorbik asit ve glisin-betain içeriği ise yükselmiştir, Diyarbakir 81çeşidinde çözünür şeker ve alfa tokoferol içeriği artarken, Özkan çeşidinde aynı etki görülmemiştir. Enzim aktiviteleri de her iki çeşitte, 100 ve 200 µM Cd dozlarında azalmıştır. Paclobutrazol uygulaması, kadmiyumla birlikte büyümeyi daha fazla sınırlamıştır. Paclobutrazol, kadmiyumun neden olduğu pigment içeriği ve enzim aktivitesi düşüşünü yükseltmiş, prolin, kadmiyum, alfa tokoferol ve glisin betain artışını düşürmüştür. Kadmiyuma karşı ekmeklik Özkan çeşidi makarnalık Diyarbakır 81'den daha tolerant bulunmuştur.
Klorprifos-etil'in cyprinus carpio (l.1758)'da total oksidan/total antioksidan seviyelerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada farklı dozlarda klorprifos-etil uygulanan Cyprinus carpio'dan alınan kan plazmasında, total oksidan (TOS) ve total antioksidan (TAS) seviyelerinin belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmada Tahtaköprü Barajı'ndan tutulan 30 adet Cyprinus carpio (L. 1758) kullanıldı. Balıkların laboratuvara nakli sağlanarak 10 gün boyunca balıkların 1 g/L olacak şekilde su bulunan polietilen tanklarda (22-25 °C ve normal fotoperyod) yeni ortama adaptasyonları sağlandı. Daha sonra her grupta 10 adet olacak şekilde balıklar; kontrol grubu, 0.040 mg/L CPF I grubu ve 0.080 mg/L CPF II grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. 14 günlük uygulama sonunda balıklardan kan örnekleri alındı ve plazmaları ayrıldı. Elde edilen plazma örneklerinde TOS/TAS seviyeleri analiz edildi. Yaşam ortamlarına 0.040 ve 0.080 mg/L CPF uygulanan balıklar ile CPF uygulanmayan kontrol grubu balıklardan 14 günlük süre sonrası alınan kan örneklerinde biyokimyasal parametreler değerlendirildiğinde kontrol grubuna kıyasla CPF gruplarında (0.040 ve 0.080 mg/L) TOS düzeylerinin anlamlı derecede yükseldiği (p<0.001), buna karşın TAS ise önemli seviye de azaldığı (p<0.001) tespit edildi. PON1 aktivitesi ve HDL seviyeleri (p<0.001) için kontrol grubuna göre diğer gruplarda (CPFI ile CPFII) azaldığı tespit edilmiştir. Artan dozlara bağlı olarak TOS'un artması, PON1, HDL, TAS seviyelerinin ise azalması balıklarda CPF'nin reaktif oksijen türlerinin artmasına neden olarak oksidatif stresi arttırdığı ve antioksidan sistemi zayıflattığını düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Total Oksidan Seviye, Total Antioksidan Seviye, Cyprinus carpio, Klorprifos-etil, Paraoksonaz, Yüksek Dansiteli Lipoprotein.
Karkamış (Gaziantep) bölgesi filamentli alglerin ekolojik özellikleri ve biyomarkır potansiyelleri
Bu çalışmada, Gaziantep ilinin Güneydoğu bölümündeki farklı sucul ekosistemlerde Kasım 2012-Aralık 2014 tarihleri arasında alg türleri ile çevresel değişkenler arasındaki ilişkiler, ekolojik istekleri ve filamentli alglerin biyomarkır potansiyeleri çok yönlü istatistiksel teknikler kullanılarak araştırılmıştır. Filamentli alg türlerinin biyokimyasal içerikleri ile ekolojik değişkenler arasındaki ilişki belirlenmiştir. Çalışma alanında Cladophora, Spirogyra, Ulothrix, Oedogonium ve Zygnema cinslerine ait filamentli alg türleri kaydedilmiştir. Sonuç olarak her alg türünün kendine özgü bir biyokimyasal içeriği olup değişen çevre koşullarına farklı biyokimyasal cevap verdiği görülmüştür. Filamentli alg yapısındaki önemli derecedeki MDA, H2O2, tiyol grubu, toplam fenolik bileşikler ve prolin artışı ile birlikte kloroz fenomeni gibi önemli stratejik biyokimyasal olaylar çevresel faktörlerin sebep olduğu oksidatif stresin etkilerinin azaltılmasında önemli biyomarkırları işaret ettiği görülmüştür. Farklı çevresel koşullar ve değişimler filamentli alg türlerinin FTIR bantlarında değişimlere neden olmuştur. Çalışma bölgesinden 241 alg taksonu tanımlanmıştır. Örnekleme istasyonlarında Bacillariophyceae sınıfına ait türler baskın grubu oluşturmuştur. Çevresel değişkenler alg türlerinin dağılışı ve tür kompozisyonunda önemli rol oynamıştır. Kanonik Uyum Analizi (CCA)'nde çevresel faktörler ile türler arasında yüksek ilişki görülmüştür. Yüksek töleranslı türler CCA ordinasyonunun merkezinde toplanmıştır. Ağırlıklı ortalama regresyonuna göre çoğu alg türü farklı çevresel koşullar için kendine özgün ekolojik tercihler göstermiştir.
İslahiye-Nurdağı (Gaziantep) bölgesi filamentli alglerin ekolojik özellikleri ve biyomarkır potansiyelleri
Literatürde tatlı su ekosistemlerindeki filamentli alglerin biokimyasal yanıtlarıyla ilgili herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma çoklu yaklaşım kullanılarak (i) filamentli alglerin biyokimyasal yanıtlarını araştırmak (ii) Kasım 2012 Aralık 2014 tarihleri arasında Gaziantep'in batısındaki farklı sucul kaynaklara ait türlerin ekolojik tercihlerini, çevresel değişkenleri ve alg türleri arasındaki ilişkilerini değerlendirmek için planlanmıştır. Ayrıca, su örneklerinin kimyasal değişkenleri ve filamentli alglerin biyokimyasal bileşenleri ölçülmüştür. Çoklu analizler ağır metallerin, besin tuzlarının ve su sertliğinin geçici ve kalıcı başarılarını ve biyokimyasal bileşenleri kontrol eden önemli değişkenler olduğunu göstermiştir. Filamentli algler ve chlorosis olayıyla biyomarkırlar olarak MDA, H2O2, toplam tiyol grubu, toplam fenol bileşikleri ve prolin ürünlerindeki artış önemli çevresel faktörlerin göstergesi ve oksidatif stresin azaltılması için bir yol olarak görülmektedir. Çoğunluğu Bacillariophyceae grubuna ait, toplam 287 alg türü teşhis edilmiştir. İlk iki CCA ekseni epilitik alg ve çevresel değişkenler arasında %97,9 korelasyon göstermiş olup ortalama tür kümülatif varyansının %15,7'sini açıklamıştır. Ağırlıklı ortalama regresyonuna göre, çoğu alg türleri farklı çevresel şartlar için benzersiz ekolojik seçimler göstermiştir, fakat özellikle kozmopolit özelliklere sahip alg taksonlarının nispeten yüksek toleransı ve geniş optimum aralıkları olduğu tespit edilmiştir.
Gaziantep ilinin köylerinden toplanan geleneksel yoğurtlardan laktik asit bakterilerinin izolasyonu ve karakterizasyonu
Yoğurt sütün bakteriyel fermentasyonuyla elde edilen bir mandıra ürünüdür. Ticari yoğurtlar standart starterler kullanılarak üretilirken, geleneksel yoğurt üretimindeki mikrobiota, yıllardır starter olarak yoğurt kullanıldığından beri, oldukça farklıdır. Fermente ürünün final özelliklerini belirlemek için starter kültürlerin asitlik, aroma ve tat gibi biyokimyasal özelliklerinin bilinmesi gerekir. Bu sadece starter kültürlerdeki bakterilerin tanımlanması ve karakterizasyonunun yapılmasıyla başarılabilir. Bu çalışmada Gaziantep' te 9 farklı lokasyondan 208 adet geleneksel yoğurt örneği toplandı. Yoğurtların pH' ları ve LAB profilleri analiz edildi. Bakteri izolatlarının tanımlanmasında klasik laboratuvar yöntemlerine kıyasla daha hızlı hızlı ve güvenilir bir yöntem olan MALDI-TOF kütle spektrometrisi ile izole bakteriler tanımlandı. Bu çalışmada izolatların % 41' i bu yöntem kullanılarak ve % 99 ve % 34 benzerlikle tanımlandı. İzolatlar; iki farklı cins (Enterococcus, Lactobacillus) ve 4 farklı tür içeriyordu. Bu çalışmanın sonunda 4 farklı LAB fizyolojik ve biyokimyasal olarak tanımlandı ve onlar ticari yoğurt üretiminde kullanılan laktik asit bakterilerinden farklıydı.
In vitro şartlarda Aspartam ve D Vitamini'ne maruz bırakılan insan kan hücrelerinin biyokimyasal ve titreşim spektroskopik yönden araştırılması
Gıda katkı maddeleri; gıdaların üretimleri, hazırlanmaları, ambalajlanmaları ve depolanmaları esnasında gıdaya dayanıklılık, yoğunluk ve renk vermek amacı ile kullanılmaktadırlar. Aspartam sükrozdan 200 kat daha tatlı olmasından ve gıdaya verdiği tatlılık; kalori içeriğinin sadece %5'i ile sağladığından dolayı bu özellik onu daha eşsiz ve tutulan bir tatlandırıcı haline getirmiştir. Aspartam vücuda girdiğinde kanserojene ve nörotoksine dönüşebilmektedir. D vitamini; vücutta uzun süre depolanan ve yağ içerisinde çözünen bir vitamindir. Ayrıca endojen kaynaklı olarak elverişli biyolojik ortamlarda sentezi yapılabilen hormon ve hormon öncülü bir sterol yapıdır. Bu çalışmada, insan kan hücreleri üzerine in vitro koşullarda aspartamın ve D vitamininin antioksidan enzim aktiviteleri [süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon-S-transferaz (GST), glutatyon peroksidaz (GPx)], glutatyon redüktaz (GR), malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) seviyesi ve asetilkolinesteraz (AChE) aktiviteleri üzerindeki etkileri, ayrıca osmotik frajilite, DNA fragmantasyonu, canlılık tayini, titreşim spektroskopik yöntemlerden biri olan Raman spektroskopisi ile aspartamın ve D vitamininin eritrosit ve lökosit hücreleri üzerine etkileri de araştırılmıştır. Aspartam muameleli grupta AChE ve antioksidan enzim aktivitelerinin, GSH seviyesi ile canlılık yüzdesinin istatistiksel olarak azaldığı; DNA fragmantasyonu, MDA seviyesi ve osmotik frajilite değerlerinde ise arttığı görülmüştür. Bunun yanında aspartam ile beraber D vitamini uygulanan grupta aspartama karşı koruyucu bir etkinin olduğu görülmüştür. Sonuç olarak aspartamın insan kan hücreleri üzerinde toksik etki oluşturduğu, D vitamininin ise koruyucu etkileri olduğu ortaya konulmuştur. Kan hücrelerine ait Raman şiddetlerinde aspartam ilavesi ile azalma, D vitamini ilavesiyle ise artış gözlenmektedir. 2024, xiv + 95 Sayfa Anahtar Kelimeler: Sitotoksisite, Aspartam, D vitamini, Oksidatif stres, Raman
Rhizoplaca melanophthalma ve Rhizoplaca chrysoleuca liken ekstrelerinin antikanser özelliklerinin belirlenmesi
Bu çalışmada MDA-MB-231 meme kanseri hücre hattı üzerinde çalışılacaktır. Meme kanseri özellikle kadınlarda rastlanan tedavi edilebilir bir kanser türüdür. Bu kanser dizisi oldukça şiddetli inflamatuar özellikte olup gizli ve hızlı metastaz yapabilmektedir. Likenler, antibiyotik, anti-inflamatuar, antioksidan ve antikanser gibi önemli biyolojik aktivite gösterir ve bu özellikler çok çeşitli ikincil metabolitlerin etkileridir. Bilimsel araştırmalar, likenlerin antikanser etkilerini, in vitro ve in vivo olarak kanser hücrelerinin başlamasını, gelişimini ve istilasını inhibe ederek etki ettiğini göstermektedir. Liken özleri ve maddeleri, tümörlerin gelişmesine yol açan kanser hücrelerinin tüm biyolojik özelliklerine müdahale etme yeteneğine sahiptir. Hücre döngüsü inhibisyonunun indüksiyonu, hücre büyümesi sinyal yollarının inhibisyonu, antitümör bağışıklığının aktivasyonu, replikatif ölümsüzlüğü bloke ederek antikanser özellik sergilemektedir. MDA-MB-231 hücre hattı üzerindeki antikanser etkileri araştırılacak olan likenler Rhizoplaca chrysoleuca ve Rhizoplaca melanophthalma'dır. Metanol özütlerinin mutajenik, antimutajenik ve antigenotoksik etkileri araştırılmış ve bu doğal liken bileşiklerinin mutajen maddelerin etkisini azaltıcı etkileri mevcut olduğu literatür araştırmalarında mevcuttur. Bu araştırmanın amacı in vitro testler ile Rhizoplaca melanopthalma ve Rhizoplaca chrysoleuca likenlerinin apoptoz ve nekroz ile hücre ölümünün indüklenmesini, MTT testi ile hücre canlılığı üzerindeki etkilerini, antioksidan testler ve MDA ölçümü ile hücresel stresin verdiği tahribatın artması yada azalması yönündeki aktivitesini incelemek ve Komet testi ile DNA üzerinde meydana gelen hasar oluşumunu değerlendirerek bu likenlerin MDA-MB-231 meme kanseri hücre hattı tipine karşı antikanser etkili olduğu özellikleri ortaya çıkarmaktır ve bu nedenle araştırmamızın antikanser ilaçlarının geliştirilmesi için yardımcı olacağı düşünülmektedir.
PMMA iskele üzerine ipek fibroin ve kenevir lif ile yapılacak yeni bir kannabinoid katkılı gözenekli kemik greft materyalinin sentezi, karakterizasyonu ve biyolojik özelliklerinin belirlenmesi
Travma, enfeksiyon, tümör rezeksiyonu, iskelet anomalileri, avasküler nekroz, ve osteoporoz gibi hastalıklar kemik dokusunun bütünlüğü bozmaktadır. Bütünlüğü bozulan kemik dokusunun rejenerasyonu için en önemli tedavi şekli kemik grefti uygulamasıdır. Bununla beraber günümüz medikal uygulamalarında sıkça kullanılan kemik greftlerinin gerek zayıf biyouyum kapasiteleri ve gerekse zayıf mukavemetleri nedeniyle rejenerasyon hızları istenilen seviyede olmadığı için istenilen özellikleri taşıyan yeni kemik greftlerinin sentezine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı kemik rejenerasyonu için yüksek biyouyumlu ve yüksek mukavemetli Poli(metil metakrilat) (PMMA) / Hidroksiapatit (HA) iskele üzerine kurulu Kenevir Lifi / Fibroin jel dolgulu CBD / Fibroin / BSA nanoemülsiyon kaplı yeni bir sentetik kemik greftini sentezlenmek, karakterize etmek ve biyouyumluluk değerlerinin ortaya çıkarmaktır. Bu çalışmada yeni sentezlenen kemik greftinin XRD, FTIR-ATR, SEM, DLS, Zeta-size, Yoğunluk, Viskozite ve UV-Vis spektrofotometre ile fiziksel karakterizasyon testleri, Basma ve Çekme ile mekanik dayanım testleri ve ardından Beas2B, FL ve HC hücre hatları üzerinde MTT, LDH, Morfoloji ve Hücre göçü analizleri kullanılarak biyouyumluluk testleri gerçekleştirilmiştir. Bu çalışma sonucunda yüksek biyouyumlu ve yüksek mukavemetli özelliğe sahip preklinik çalışmaları yapılmış değerli bir yeni kemik grefti ürünü ortaya çıkarılmıştır.
Potansiyel yeni nitroredüktaz inhibitörler üzerine deneysel ve teorik çalışmalar
Kanser normal yaşamsal faaliyetleri doğrultusunda bölünen hücrenin aksi bir durum olarak hücre döngüsündeki kontrol noktalarının dışına çıkarak kontrolsüz bir şekilde çoğalması ve başka doku veya organlara sıçramasıdır. Kanser geçmişte olduğu gibi günümüzde de ölüm oranı yüksek tedavi imkanı az olan bir hastalıktır. Nitroredüktazlar, indirgenme ve yükseltgenme reaksiyonlarını kataliz edebilen enzim sınıfında yer alır FMN (Flavin mononükleotid) ya da FAD (Flavin adenin dinükleotid),'in indirgemesini sağlayarak NAD(P)H kullanımı ile nitro grubuna sahip bileşiklerin indergenme reaksiyonunu kataliz eder. Nitroredüktaz inhibitörler kanser için yeni bir tedavi imkanı sağlamaktadır. Bu doğrultuda kanser tedavisi için çalışmalar yapılmaktadır. Üzerinde çalıştığımız moleküllerin kuantum kimyasal hesaplamaları (optimize yapılar, Frotier orbitaller ve moleküler elektrostatik potansiyel analizi) Gaussian09@ paket programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Tezin son kısmında in siliko (moleküler kenetlenme) hesaplamaları ücretsiz program olan Autodock Vina programı ile gerçekleştirilmiştir. Moleküler kenetlenme sonuçları değerlendirildiğinde hedef moleküllerin iyi birer potansiyel nitroredüktaz inhibitörü (PDB:1KQC) olabileceği görülmüştür.
Bazı Chaetorellıa hendel ve Orellıa robıneau - desvoıdy (Dıptera: tephrıtıdae) türlerinde spermateka morfolojisi üzerine bir çalışma
Bu çalışma 1999 – 2013 yılları arasında Türkiye'nin farklı illerinden toplanan bazı Chaetorellia ve Orellia türlerinin spermateka yapılarının morfolojik açıdan değerlendirilmelerine dayanmaktadır. Çalışma da Chaetorellia ve Orellia türlerine ait [Chaetorellia carthami Stackelberg, C. jaceae (Robineau – Desvoidy), C. loricata (Rondani), C. succinea (Costa), Orellia falcata (Scopoli) ve O. stictica (Gmelin)] toplam 6 türün spermateka morfolojisi taramalı elektron mikroskobu (SEM) ortamında fotoğraflanarak farklı karekterler açısından incelendi. Her bir türün spermatekal yapılarının yüzey morfolojileri incelenerek türlere ait tanımlayıcı bilgiler verildi. Türlerin spermatekalarının SEM fotoğrafları tez içerisinde sunuldu. Çalışmada kullanılan Chaetorellia ve Orellia türlerinin spermatekal bulb yüzeyinde belirgin farklar olduğu gözlenmiştir. Ayrıca spermatekal bulbun en boy oranları iki cins arasında ayırt edici karakterdir. Elde edilen SEM görüntülerine göre yapılan kıyaslamalar sonucunda türler arasında spermateka morfolojilerinin farkları sistematik açıdan değerli karakterler olup cins ve türlerin teşhislerinde kullanılabilir karakterler olduğu gözlenmiştir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi popülasyonunda otozomal str lokuslarının genetik karakterizasyonu
Güneydoğu Anadolu, Türkiye'nin yedi coğrafik bölgesinden en küçük, ancak en kalabalık olan bölgesidir. Yukarı Mezopotamya'da yer alan Güneydoğu Anadolu Bölgesi, medeniyetin en erken beşiği olarak kabul edilen Bereketli Hilal'in en kuzey uzantısıdır. Bu çalışmada, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ni iyi temsil eden bir popülasyon örneğinde otozomal STR polimorfizmlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gönüllü bireylere ait toplam 257 örnek, ticari olarak temin edilebilen COrDIS Plus Kit kullanılarak 19 STR lokusu açısından analiz edilmiştir. Allel frekansları, adli istatistiksel parametreler ile seçilen bazı popülasyonlarla olan genetik uzaklıklar hesaplanmış ve ayrıca aynı popülasyonlar kullanılarak popülasyon farklılaşma testleri uygulanmıştır. Sonuç olarak, Güneydoğu Anadolu Bölgesi popülasyonunda çalışılan otozomal STR lokusları için kombine uyuşma olasılığı 1.49978x10-23 ve kombine dışlama gücü 0,999999961 olarak elde edilmiştir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi popülasyonunun diğer bazı Türkiye bölgesel popülasyonlarına olan genetik yakınlığına ek olarak, Yakın Doğu'dan Güneydoğu Avrupa'ya uzanan belirgin bir genetik süreklilik dikkat çekmiştir.
Kuzey Ege Havzası akarsuları diyatome kompozisyonu ve ekolojik özellikleri
Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi kapsamında fitobentoz, sucul ekosistemlerde ekolojik kalitenin belirlenmesinde kullanılan önemli bir biyolojik kalite bileşenidir. Kuzey Ege Havzasına ait farklı tipolojilere ait akarsulardan, 2014 yılı yaz, sonbahar ve 2015 yılı ilkbahar, yaz dönemlerinde diyatome ve su örneklemesi, SÇD standart yöntemlere görealınarak 18 akarsu istasyonunda gerçekleştirilmiştir. Çalışmada; Kuzey Ege Havzası'nın diyatome komposizyonunun belirlenmesi ve diyatome metrikleri kullanarak istasyonların su kalitesi ve ekolojik durumlarının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Kuzey Ege Havzası'na ait istasyonlarda toplam 80 diyatome türü teşhis edilmiştir. Çalışma süresince Cocconeis placentula, Didymosphenia geminata, Gomphonema parvulum, Navicula oppugnata, Cymbella excisa, Ulnaria ulna, Diatoma vulgaris ve Navicula cryptocephala türleri yaygın görülmüştür. Diyatome türleri ile çevresel değişkenler arasındaki ilişki Kanonik Uyum analiz (CCA, Canonical Correspondence Analyses) ve Monte Carlo permütasyon testi ile değerlendirilmiştir. Çalışma süresince türlerin dağılımında sıcaklık, çözünmüş oksijen, TP, tuzluluk, PO 4 , elektriksel iletkenlik ve TN etkili olmuştur. Kuzey Ege Havzası istasyonlarının ekolojik su kalitesi durumları TIT ve TI indeksleri kullanılarak değerlendirilmiştir. TIT indeksi logTP ile yüksek bir korelasyon katsayısına sahip olup, su kütlelerinin ekolojik durumunu değerlendirmek için uygun diyatome metriği olarak kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akarsu, Kanonik, Diyatome, Kuzey Ege Havzası
Araban-Yavuzeli Bölgesi diyatome kompozisyonu ve ekoloji özellikleri
Gaziantep ilindeki farklı sucul ekosistemlerde Kasım 2012 – Ocak 2015 tarihleri arasında alg türleri ile çevresel değişkenlere arasındaki ilişkiler, alg türlerin ekolojik istekleri ve filamentli alglerin biyomarkır potansiyeleri çok yönlü istatistiksel teknikler kullanılarak araştırılmıştır. Fiziko-kimyasal değişkenler farklı sucul ekosistemlerde değişim göstermiştir. İslahiye-Nurdağı bölgesinden 294, Karkamış-Nizip bölgesinden 240, Yavuzeli-Araban bölgesinden 252 ve Merkez bölgesinden 222 alg taksonu tanımlanmıştır. Bütün bölgelerde Bacillariophyceae baskın grubu olup, Chlorophyceae sınıfı takip etmiştir. Amphora ovalis, Cocconeis placentula, Cymbella affinis, Cymbella excisa, Fragilaria ulna ve Gomphonema parvulum gibi alg türleri en yaygın bulunmuştur. Çevresel faktörler alg türlerinin dağılışında önemli rol oynamıştır. Alg tür kompozisyonu üzerinde etkin açıklayıcı rol oynayan fiziko-kimyasal değişkenler bölgeler arasında farlılık göstermiştir. Kanonik Uyum Analizi (CCA) çevresel faktörler ile türler arasındaki ilişkinin yüksek göstermiştir. Her bölgede, yaygın görülen alg türleri CCA ordinasyonunun merkezine yakın bulunmuştur ki bu türlerin bölgedeki ekolojik koşullardaki değişimlere geniş tolerans seviyelerini göstermiştir. Ağırlıklı ortalama regresyonuna göre çoğu alg tür farklı çevresel koşullar için özgün ekolojik tercihler göstermiştir. Fakat özellikle yaygın olarak kayıt edilen kozmopolit karakterli alg taksonlar göreceli olarak yüksek tolerans ve geniş optimum aralığa sahip olmuştur. Cladophora, Spirogyra, Mougeotia, Zygnema, Ulothrix ve Oedogonium cinslerine ait filamentli alg türleri kaydedilmiştir. Filamentli alg türleri arasında, Cladophora glomerata türü en fazla görülmüştür. FTIR sonuçları her türün kendine özgü yüzey yapısı olduğu göstermiştir. Farklı çevresel koşullar altında türün FTIR bantlarında değişimler olmuş ve değişimler ortamdaki çevresel değişimler hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu durum sucul ekosistemlerdeki değişim hakkında sinyal vermesi nedeniyle sucul kaynakların yönetiminde önem arz edebilir. Filamentli alg türlerinin biyokimyasal içerikleri türler arasında farklılık göstermiştir. Her alg türünün kendine özgü bir biyokimyasal içeriği olup değişen çevre koşullarına farklı biyokimyasal cevap verdiği görülmüştür. Dolayısıyla, türün biyokimyasal içeriğinin biyomarkır potansiyelinin olabileceği hakkında ışık tutmuştur.
Fragaria Vesca meyvesinin DNA koruyucu aktivitelerinin ve stenotrophomonas maltophilia üzerine etkilerinin araştırılması
Enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde kullanılan antibiyotiklere giderek artan çoklu direnç mekanizmalarının gelişmesi yeni antibiyotik moleküllerinin arayışını hızlandırmıştır. Çoğu ilacın etken molekülünde olduğu gibi bitkiler bioaktif bileşikler açısından önemli kaynaktır. Çilek (Fragaria vesca) meyvesi yaygın olarak tüketilen bir meyvedir. Çilek (Fragaria L.) meyvesinin DNA koruyucu aktivitesi ve hastane enfeksiyon etkeni olan Stenotrophomonas maltophilia suşları üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Meyve özütünün DNA üzerine H2O2'in ve UV ışınlarının hasarına karşı koruyucu aktivitesi araştırılmıştır. Farklı konsantrasyonlarda hazırlanan metanol özütü ile pBR322 plazmid DNA'sı farklı sürelerde H2O2 ve UV'ye ışığına maruz bırakılmış sonuçlar jelde görüntülenmiştir. Elde edilen sonuçlar, Fragaria L. meyve özütlerinin oksidatif nedenli hasarlardan DNA'yı koruma özelliğinde olduğunu ortaya koymuştur. S. matophilia suşları üzerinde yapılan disk difüzyon ve mikrodilüsyon test çalışmaları sonucunda, metanol özütlerin bakterileri inhibe ederek antibakteriyal etki göstermediği tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlar, ileride kozmetik endüstrisinde krem yapımı ve yeni antibiyotik molekülü olarak değerlendirilebilir.
Determination of ecological status of freshwaters and ecological preferences of algae in the Western Mediterranean Basin (Turkey) using multivariate approaches
Several methods have been recently developed for water bioassessment. However, combining these methods to provide a realistic estimation of water quality is rare. The aim of this work was to assess freshwater quality using algae and multivariate approaches. Data were collected from 34 stations in the western Mediterranean basin of Turkey. A total of 206 phytoplankton and 102 diatom taxa were recorded in lentic and lotic systems respectively. Canonical correspondence analysis indicated that environmental variables influenced the distribution of algal taxa. In related to water quality, lakes and reservoirs showed moderate, good and high status according to Phytoplankton Trophic Index (PTI), Mediterranean Phytoplankton Trophic Index (Med-PTI) and the assemblage index (Q). Running waters showed poor to high ecological status based on Trophic Index Turkey (TIT). With regard to the trophic state, the lentic systems varied from oligotrophic to hypertrophic. It appears from this study that combining these metrics could be a useful approach for freshwater bioassessment. However, the use of these indices could lead to wrong interpretation of water quality because of ecoregional changes in algal composition, and there is a need to develop a national phytoplankton based metrics. Besides, TIT should be revised to include all diatom communities from various water types to extend its applicability to a number of aquatic systems.
Morbid obez bireylerin mide dokularında NİS gen ekspresyon düzeyinin incelenmesi
Obezite, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından en tehlikeli 10 hastalıktan biri olarak tanımlanmaktadır. Obezite küresel boyutlarda her yaştan insanı etkileyebilen bir sorundur. DSÖ' nün verilerine göre obezite, diyabet, kalp hastalıkları ve hipertansiyon gibi rahatsızlıkların görülmesine neden olan etmenlerden biri olmakla birlikte özellikle çocuklarda ve yetişkinlerde alarm verici düzeydedir. Obezitenin gelişmesindeki bir diğer önemli neden ise genetik yapıdır. Beden Kitle İndeksi (BKİ) 40> olan bireyler "morbit obez" olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, morbit obez bireylerde NİS geninin ekspresyon seviyesinin belirlenmesidir. NİS geni tirod bezleri, mide, tükrük bezleri, süt bezleri ve ince bağırsakta iyot geçişini sağlayan bir plazma glikoproteinidir. NİS, kandan aldığı iyotu gastrik epitel hücrelerine taşır. Dolayısıyla, NİS geninin midedeki ekspresyon seviyesinin iyot alış verişinde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. NİS geninin morbit obez bireylerde, gastrointestinal sistemdeki ekspresyonu ve fonksiyonunu düzenleyen faktörlerle ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, morbid obez tanısı almış 33 bireyin laparoskopik sleeve gastrektomi ile elde edilmiş mide dokuları kullanılmıştır. Kontrol grubunu normal BKİ değerine sahip 21 bireyin endoskopi ile elde edilen mide dokuları oluşturmuştur. Örnekleme sonrasında, RNA izolasyonu, cDNA sentezi ve qRT-PCR analizleri gerçekleştirilmiştir. NİS gen ekspresyonu hasta ve kontrol grupta karşılaştırıldığında morbid obez bireylerde, kontol grubuna göre NİS gen ekspresyon seviyesinde artış gözlenmesine rağmen, ekspresyon düzeyindeki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Anahtar kelimeler: Obezite, NİS, Gen Ekspresyonu
Aras havzasına ait bazı sucul ekosistemlerin alg kompozisyonu ve ekolojik özellikleri
Fitoplanktonlar, sucul ekosistemlerin ekolojik durum değerlendirmesinde Avrupa Birliği Su Çerçeve Direktifi tarafından önerilen ekolojik kalite bileşenlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı; yaz, sonbahar 2014 ve ilkbahar 2015 tarihleri arasında Aras Havzası'ndaki Çıldır Gölü, Balık Gölü, Aktaş Gölü, Aygır Gölü, Deniz Gölü fitoplankton kompozisyonlarının ekolojik durumu ve fitoplankton gruplarının ekolojik tercihlerinin belirlenmesidir. Göllerdeki fosfat, nitrat, nitrit, elektirikel iletkenlik ve toplam askıda katı madde, toplam fosfor ve azot değerlerine bakıldığında en yüksek değerler Aktaş gölünde ölçülmüştür. Çalışma sonucunda toplam 74 tür teşhis edilmiştir. Cocconeis placentula, Pediastrum boryanum, Monorophidium arcuatum, Fragilaria ulna, Cymbella affinis, Cyclotella bodanica türleri yaygın olarak görülmüştür. Fitoplankton türleri ile çevresel değişkenler arasındaki ilişki kanonik uyum analizi (CCA) ve ağırlıklı ortalama regresyonu ile değerlendirilmiştir. Ekolojik durumu değerlendirmek için Phytoplankton trophic index (PTI), Mediterranean phytoplankton trophic index (Med-PTI), OECD ve Carlson trofik indeksi kullanılmıştır PTI ve Med-PTI sonuçlarına göre, incelenen ekosistemlerin genel olarak iyi ve orta durumda ekolojik kaliteye sahip olduğunu görülmüştür.
Alüminyum toksisitesinin susam (Sesamum ındıcum L.) fidelerindeki fizyolojik etkileri
Alüminyum, yer kabuğunda en çok bulunan elementler arasında, oksijen ve silisyumdan sonra üçüncü olarak gelir. Alüminyum toksisitesi, asidik topraklarda bitkilerin büyümesini sınırlayan önemli bir faktördür. Susam dünya çapında yetişen çiçekli bir bitkidir ve yenilebilen tohumları için yetiştirilir. Bu nedenle Al toksisitesinin susam fidelerinin bazı fizyolojik ve biyokimyasal özeliklerine etkisini araştırmak esastır. Susam tohumları %5'lik hipoklorit çözeltisinde 15 dakika steril edildikten sonra üç kez distile su ile yıkanmıştır. Daha sonra bu tohumlar perlit ortamına ekilmiştir. Çimlenme periyotlarından sonra susam fideleri havalandırılmış besleyici solüsyon içeren 2L hacminde plastik kaplara alınmıştır. İklimlendirildikten sonra 0, 5, 25, 50 mg/L'lik konsantrasyonlarda Al ile beslenmiştir. Al uygulama döneminin sonunda fideler hasat edilmiş ve analizler gerçekleştirilmiştir. Fidelerin büyüme ve gelişmesi Al tarafından azaltılmıştır. Çalışma, fotosentetik pigmentler ve protein içerikleri üzerindeki Al toksisitesinin Al konsantrasyonuna bağlı olduğunu göstermiştir. Genel olarak toksisite artan Al konsantrasyonu ile artış göstermiştir. H2O2 ve malondialdehit içeriğindeki artışlar Al konsantrasyonlarının oksidatif strese neden olduğunu göstermiştir. Protein olmayan SH gruplar ve fenolik miktarındaki artışlar, bunların Al toksisitesine cevaptaki rollerinden kaynaklanabilir.
Mantarların toprak agregat stabilitesi ve verimliliği üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, 2014-2015 yılları arasında mantarların toprak agregat stabilitesi üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla, Rhizopogon luteolus ve Suillus luteus tespit edilen alandan (mikorizalı ve mikorizasız ) toprak örnekleri alınmıştır. Bu çalışmada, toprak örneklerinin permeabilitesi (toprak su geçirgenliği), toprak (bünye) tayini, toprak strüktürü (yapısı), tekstür analizi gibi fiziksel analizlerin yanında; toprak makro-mikro elementleri, organik madde (%), içeriği kireç (g/kg) içeriği, tuz içeriği, toprak pH'sı açısından da değerlendirilmiştir. Yapılan bu çalışmada, mikoriza mantarlarının toprağın agregat stabilitesi ve suyu tutma kapasitesini arttırdığı, erozyon faaliyetlerini düşürdüğü gözlemlenmiştir. Ayrıca elde edilen verilere göre mikorizalı toprakların mikorizasız topraklara oranla organik madde ve bitki besin elementleri açısından daha zengin olduğu buna istinaden toprak verimliliğini de önemli derecede etkilediği tespit edilmiştir.
Alüminyum toksisitesine Ocimum basilicum Var. Purpurascens'in fizyolojik yanıtları
Bu çalışmanın amacı, kontrollü şartlarda ve su kültürü ortamında yetiştirilen O. basilicum var. purpurascens (mor reyhan)'te Al'nin fizyolojik etkilerini değerlendirmektedir. Araştırmada O. basilicum var. purpurascens tohumları kullanılmıştır. Tohumlar %5'lik sodyum hipokloritte 15 dakika steril edilmiş ve sonra 24±1 °C'de perlit ortamına ekilmiştir. Mor reyhan fideleri havalandırılan ve içerisinde besin bulunan 2 L'lik plastik su kültürü kaplarına aktarılmıştır. Bu ortama alıştırma periyodu sonunda, fidelere 0, 5, 25 and 50 mg/L Al uygulanmıştır. Fideler 12 gün sonra hasat edilmiştir. Hasat edilen fidelerin klorofil (a ve b), karotenoid, antosiyanin, toplam protein, toplam fenolik madde, toplam çözülebilir karbonhidrat, protein olmayan SH grupları, hidrojen peroksit ve malondialdehit (MDA) içerikleri belirlenmiştir. Kök, gövde ve yaprak örnekleri ayrılmış ve 80 °C'de kurutularak kuru ağırlıkları ve Al içerikleri belirlenmiştir. Al toksisitesinden dolayı fidelerin büyüme ve gelişimleri azalmıştır. Uygulanan derişime bağlı olarak fide yapraklarının klo-a, klo-b ve karotenoid miktarı azalmıştır. Ancak, antosiyanin miktarları önemli bir değişim göstermemiştir. Buna ek olarak protein içeriği Al tarafından azaltılmıştır. Toplam karbonhidrat miktarlarında artış belirlenmiştir. En fazla artış kök için 5 mg/L Al derişiminde %39,43, gövde için 50 mg/L Al derişiminde %94,98 ve yaprak için 50 mg/L Al derişiminde %14,27 düzeylerinde olmuştur. Bunun yanında MDA, hidrojen peroksit, toplam fenolik madde ve protein olmayan SH gruplarında derişme bağlı olarak genelde artışlar bulunmuştur. Bu sonuçlar, mor reyhan fidelerinde Al tarafından indüklenen oksidatif stresin varlığını gösterebilir.
Yoğurt mayalanmasında kullanılan baklagillerden mikroorganizmaların izolasyonu ve karakterizasyonu
Yoğurdun tarihi çok eski zamanlara dayanmakla birlikte, ilk olarak nerde ve ne zaman yapıldığına dair kesin bir bilgi yoktur. Yoğurt ve benzeri fermente süt ürünlerinin insan beslenmesi ve sağlığı üzerinde olumlu etkileri kanıtlandıkça dünyada yoğurt tüketimi ve buna bağlı olarak üretimi de artmaktadır. Bununla birlikte yoğurt kalitesini iyileştirmek ve yeni tekniklerle farklı özelliklerde yoğurt üretmek amacıyla çalışmalar devam etmektedir . Türk Gıda Kodeksi Fermente Süt Ürünleri Tebliğinde yoğurt, fermentasyon sırasında genel olarak Streptococcus thermophilus ve Lactobacillus delbruecki subsp bulgaricus' un simbiyotik kültürlerinin kullanıldığı fermente süt ürünü olarak tanımlanır. Ülkemizde sütün fermentasyonu ile yoğurt elde etme işlemi yurt dışından temin edilen starter kültürlerle yapılmaktadır. Yoğurt örnekleri dilüe edilerek, dilüe edilen örneklerden bakterilerin izolasyonu için MRS ve M17 Agar besiyerlerine her örnekten ekim yapılmıştır. Ardından mikroorganizmaların gelişimi için 37 0C' ve 42 0C' de 72 saat inkübasyona bırakılmıştır. Taze saf kültürler elde edilmiştir. Saf kültürlerden uygun DNA izolasyon protokolü uygulanarak DNA'ları elde edilip stoklanmıştır. Yeni jenerasyon sekans ile 16S rRNA dizilim analizi ve MALDI-TOF yöntemleri ile karakterizasyonları yapılmıştır. Üretilen yoğurtlardaki bakterilerin Streptococcus thermophilus ve Lactobacillus delbruecki subsp bulgaricus olduğu tanımlanmıştır. Elde edilen verilerde MRS ve M17 besiyerindeki üreyen bakteriler yoğurt üretiminde ticari olarak kültür kullanımına adaydır.
Ozonlanmış fındık yağı'nın sitotoksik etki potansiyelinin belirlenmesi
Fındık ülkemizde üretilen besleyici değeri yüksek olan son derece önemli bir tarım ürünüdür. Fındık yağının kullanımı da giderek artmakla beraber ozonlanmış formu daha önce hiç elde edilmemiştir. Ozonlu bitkisel yağlar, uygulanması ve elde edilmesi kolay olduğu için ozon tedavisinde çok tercih edilmektedir. Bu çalışma kapsamında 7-8 debide farklı sürelerde ozonlanarak elde edilen ve dansitesi, viskozitesi, peroksid ve iyot değerleri belirlenmiş olan fındık yağlarının sitotoksik etki potansiyelin belirlenmesi amacıyla bu çalışmada kontrol grubu olarak ticari form olan rafine fındık yağı kullanılmıştır. Ozonlanmış fındık yağlarının (2, 3, 4, 5 nolu örnekler) güvenli bir şekilde kullanılabilirliğinin tespiti için 3 farklı hücre hattında MTT testi uygulanması ile sitotoksik etki potansiyeli belirlendi. Bunun için H1299 akciğer kanseri, HUVEC endotel hücreleri ve A549 hücre dizisinde 48 ve 72 saat inkübasyon sonrası her numunenin 5 farklı konsantrasyonunda ki canlılık oranları hesaplandı. Sonuç olarak 3 farklı hücre hattına 5 farklı konsantrasyonda (100/50/25/12,5/6,25 µg/ml) uygulanan fındık yağlarının sitotoksik bir etkisinin olmadığı saptandı. Aynı zamanda rafine ozonlanmış fındık yağı ile kıyaslandığında numunelerin ozonlanma ile oluşan toksik bir etkisinin olmadığı da ortaya konuldu. Bu nedenle ozonlanmış fındık yağlarının, rafine fındık yağına alternatif bir ürün olarak ozonlama işleminden kaynaklanan herhangi bir toksik etkisinin olmadan kullanılabileceği bu çalışma ile ortaya konuldu. Bu bilgiler ışığında fındık yağının ozonlanmasının sitotoksik bir etkisinin olmaması güvenilir bir şekilde kullanılabileceği aynı zamanda ozonun gerek farmakolojik gerekse de kozmetik etkilerini de bünyesinde bulunduran fonksiyonel bir yağ olarak üretilebileceği kanaatine varılmıştır.
Morınga oleifera'nın bisfenol a uygulamalarına biyokimyasal yanıtları
Bisfenol A (BPA), gıda kaplarında ve depolama kaplarında polikarbonatlar, epoksi reçineler fenol reçineleri, poliesterler, poliakrilatlar ve lake kaplamaların sentezi için Dünya çapında birçok kimyasal üretim tesislerinde kullanılan endüstriyel olarak önemli bir monomerdir. Bu çalışmanın amacı, endokrin bozucu bir kimyasal olan BPA'nın M. oleifera üzerindeki biyokimyasal etkisini değerlendirmektir. Bitki tohumları 26 ± 1 °C altında perlit içinde çimlendirildi. Çimlenme dönemlerinden sonra, fideler havalandırılmış besin çözeltisi içeren 2 L plastik kaplara aktarıldı. Fidelerin aklimasyonu sağlandıktan sonra, M.oleifera fidelerine 0, 1.5, 17.2 ve 50 mg/L BPA uygulaması yapıldı. BPA uygulama döneminin sonunda fideler hasat edildi ve analizler gerçekleştirildi. Yüksek BPA konsantrasyonlarında bazı toksisite semptomlarının geliştiği gözlemlendi. Kök taze ağırlıkları kontrolle karşılaştırıldığında 1.5 ve 17.2 mg/L BPA konsantrasyonlarında sırasıyla % 117.3 ve % 17.7 oranında artmış olduğu belirlendi. Benzer şekilde, gövde ve yaprak taze ağırlıklarının, düşük BPA konsantrasyonlarında arttığı bulundu. Öte yandan, yüksek BPA konsantrasyonu fidelerin organlarının taze ağırlıklarını önemli ölçüde azalttığı ve yaprakların chl-a, chl-b ve karotenoid miktarlarında doza bağlı bir azalma olduğu belirlendi. Çalışma, fidelerin köklerindeki ve gövdesindeki toplam karbonhidrat içeriği üzerindeki BPA toksisitesinin BPA konsantrasyonuna bağlı olduğunu gösterdi. Ancak, yaprakların toplam karbonhidrat içeriği 1.5 mg/L BPA konsantrasyonunda arttığı bulundu. Fenolik madde içerikleri 17.2 ve 50 mg /L'de azalmış iken, düşük BPA derişiminde ise artış gösterdiği belirlendi. Sonuç olarak, yüksek BPA konsantrasyonlarında toksisite düzeyinde artışlar görüldü. H2O2 ve malondialdehid içeriğinde artışlar, BPA konsantrasyonlarının oksidatif strese neden olduğunu gösterdi.
Metil parathion ve dichlorvos'un insan eritrositleri üzerine in vitro toksik etkisi ve vitamin C ve vitamin E'nin koruyucu rolü
Bu çalışmada, organofosfatlı pestisit olan methyl parathion ve dichlorvos'un eritrositler üzerinde serbest radikal üreterek oksidatif stres meydana getirdiği ve hücresel antioksidan savunma sistemini değiştirdiği gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında in vitro koşullarda farklı dozlarda methyl parathion ve dichlorvos (1,10,100 µM) ve methyl parathion/dichlorvos vitamin C (VC; 10µM)/vitamin E (VE; 30µM) kombinasyonunun insan eritrositlerindeki malondialdehit (MDA) seviyesi ile süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzim aktiviteleri üzerine olan etkileri incelenmiştir. Eritrositler farklı uygulamalarda (sadece methyl parathion, sadece dichlorvos, yalnızca vitaminler, methyl parathion+vitaminler ve dichlorvos+vitaminler) 37 ºC'de 60 dk inkübe edilmişlerdir ve MDA seviyesi ile SOD, CAT ve GPx enzim aktiviteleri araştırılmıştır. Methyl paration ve dichlorvos tek başlarına uygulandıklarında eritrositlerde MDA seviyesini arttırdıkları; SOD, CAT ve GPx aktivitelerinde ise azalma meydana getirdikleri gözlenmiştir (P<0,05). VC-uygulamalı, VE-uygulamalı ve VC+VE-uygulamalı eritrositler uygulama yapılmayan kontrol hücreleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir farklılık gözlenmemiştir. Methyl parathion/dichlorvos+VC ve methyl parathion/dichlorvos+VE ile muamele edilen gruplarda methyl parathion ve dichlorvos'un lipit peroksidasyonu ve antioksidan enzim aktivitelerinde meydana getirdikleri değişikler engellenmişlerdir. Ancak bu yararlı etki sadece methyl parathion ve dichlorvos'un düşük uygulama dozlarında (1 ve 10µM) görülmüş ve VC+VE kombinasyonunun bu vitaminlerin tek başlarına kullanılmalarından daha fazla koruyucu etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Elde edilen bu sonuçlar vitaminlerin plazmada bulunan konsantrasyonlarının, methyl parathion ve dichlorvos'un genelde pestisit olarak kullanılan yüksek dozlarının (100 µM) eritrositlerde oluşturdukları zararlı etkileri üzerine koruyu olmadığını göstermiştir.
Gazaltı kaynağından çıkan gazlara maruz kalan kişilerin periferal kan lenfositlerindeki mitotik indeks, replikasyon indeksi ve mikronükleus parametrelerinin değerlendirilmesi
Gazaltı kaynağı ucuz ve kaliteli kaynak yapabilmeyi sağlaması nedeniyle birçok endüstriyel alanda yaygın bir şekilde kullanılan metodlardan biridir. Bu çalışmada, 23 kaynakçı ve 25 kontrol deneğin periferal kan lenfositleri sitotoksisite için izlendi. Deneklerin yaşları, sigara ve alkol alışkanlıkları, gazaltı kaynağına maruz kalma süreleri ve ilaç kullanımları ile ilgili bilgiler kaydedildi. Araştırma sonuçlarına göre kaynakçıların mitotik indeks, replikasyon indeksi ve mikronükleus oranları gazaltı kaynağına maruz kalmayan kişilere göre oldukça yüksek bulundu. Mitotik indeks ve mikronükleus oranlarında bu artış istatistiksel olarak önemlidir (P < 0.05). Genelde gazaltı kaynağı gazlarına maruz kalma süresinin ve sigara kullanımının artışı ile beraber mitotik indeks, replikasyon indeksi ve mikronükleus oranları da artış gösterdi. Yaşın artışı ile beraber replikasyon indeksi oranları azalma gösterirken, mikronükleus oranları artma göstermiştir. Mitotik indeks sıklığı ve yaş arasında kaynakçılarda pozitif korelasyon, kontrol grubunda ise bu iki değer açısından negatif korelasyon gözlendi. Elde edilen sonuçlara göre gazaltı kaynağı gazlarının oluşturduğu risk sebebiyle bu işle uğraşan kaynakçılar bilgilendirilmeli ve koruyucu önlemler alınmalıdır.
Kadmiyum'un insan eritrositleri üzerine in vitro toksik etkisi ve Vitamin C ve E'nin koruyucu rolü
Bu tez çalışmasında, ağır bir metal olan kadmiyumun insan eritrositleri üzerinde oluşturduğu toksik etkiler ve vitamin C ve E'nin lipit peroksidasyonu ve antioksidan enzimler üzerine koruyucu etkileri araştırılmıştır.Bu çalışmada, in vitro şartlarda farklı dozlarda kadmiyum (1, 50, 150 ?M) ve vitamin C (VC; 10 ?M) ve vitamin E (VE; 30 ?M) kombinasyonunun insan eritrositlerindeki malondialdehit (MDA) seviyesi ile süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzim aktiviteleri üzerine olan etkileri incelenmiştir. Eritrositler farklı uygulamalarda (sadece kadmiyum, sadece vitaminler ve kadmiyum+vitaminler) 37 °C'de 60 dk inkübe edilmiş ve MDA seviyesi ile antioksidan enzim aktiviteleri spektrofotometre (Shimadzu UV-1800 model, Japon) cihazında ölçülmüştür. MDA seviyesi Ohkawa ve ark'nın (1979), SOD aktivitesi Marklund ve Marklund'un (1974), GPx aktivitesi Paglia ve Valentine'nin (1967), CAT aktivitesi ise Aebi'nin (1984) yöntemlerine göre tespit edilmiştir.Kadmiyum tek başına uygulandığında eritrositlerde MDA seviyesini arttırdığı, SOD, CAT ve GPx aktivitelerinde ise azalma meydana getirdiği tespit edilmiştir (P<0,05). VC+VE uygulaması ile, uygulama yapılmayan kontrol hücreleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir farklılık gözlenmemiştir. Ancak yararlı etki sadece kadmiyum'un düşük ve orta düzeydeki uygulama dozlarında (1 ve 50 ?M) görülmüş ve plazma düzeyindeki VC+VE kombinasyonunun koruyucu etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Kadmiyum'un düşük dozunda CAT enzim aktivitesi VC+VE uygulamalı eritrositlerle uygulama yapılmayan kontrol hücreleri ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak bir farklılık olmadığı tespit edilmiştir. Bu dozdaki kadmiyuma karşı CAT enzim aktivitesinin korunması için plazma seviyesindeki VC+VE uygulamasına gerek kalmamıştır. Elde edilen bu sonuçlar, vitaminlerin plazmada bulunan konsantrasyonlarının, kadmiyum'un yüksek dozlarının (150 ?M) eritrositlerde oluşturduğu zararlı etkiler üzerine koruyucu olmadığını göstermiştir.
İnsan periferik kan lenfositlerinde hypericum heterophyllum vent. türünün mikronükleus, mitotik indeks ve replikasyon indeksi üzerine etkileri
Hypericum türleri binlerce yıldır Türkiye'de geleneksel tıpta kullanılmaktadır. Bu çalışmada Hypericum heterophyllum'un genotoksik etkilerini belirlemek için su ekstraktları ile insan lenfositleri inkübe edildi. Artan ekstrakt konsantrasyonları mikronükleus oranını indükledi. Mikronükleus oranındaki artış, yüksek konsantrasyonlarda Hypericum heterophyllum türünün karsinojenik ve genotoksik olabileceğini göstermiştir. Mitotik indeks ve replikasyon indeksi değerleri de Hypericum heterophyllum'un artan ekstrakt konsantrasyonları ile yükselmiştir. Bu sonuçlar Hypericum heterophyllum türünün proliferatif özellikler ve proliferatif etkiler kadar sitotoksik özellikler ve sitotoksik etkiler gösterebileceğini işaret etmektedir. Mikronükleus ile yaş arasında pozitif korelasyon gözlenmiştir. Ayrıca bayanların ve erkeklerin mikronükleus oranları arasında da pozitif korelasyon gözlenmiştir. Yaş ile mitotik indeks ve replikasyon indeksi değerleri arasında ise negatif korelasyon gözlenmiştir. Mikronükleus, mitotik indeks ve replikasyon indeksi üzerine bu türden izole edilen ana bioaktif bileşiklerin etkilerinin belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Nohut çeşitlerinde SSR varyasyonu ve genetik ilişkilerin değerlendirilmesi
Çalışmada, gen bankası nohut sekanslarından dokuz yeni SSR primeri geliştirilmiş, Winter ve ark. (1999)'den seçilen 9 SSR markırıyla birlikte 21 SSR lokusunda allelik varyasyon ve genetik ilişkiler 3 desi hattı ve 28 tescilli Türk nohut çeşidinden oluşan bir aksesyon setinde değerlendirilmiştir. Primer çiftlerinden 3 tanesi hariç, diğerleri spesifik bir mikrosatellit lokusunu amplifiye etmiş, bunlarda toplam 172 allel gözlenmiş ve ortalama allel sayısı 8 olarak bulunmuştur. Çalışmada sadece üç heterozigot genotipin gözlenmesi, heterozigotinin çeşitlerde oldukça düşük olduğunu göstermektedir. Lokuslarda çeşit içi ve çeşitler arası allelik varyasyon yaygın olup varyete-spesifik bir allele rastlanmamıştır, çeşitlerin bir bölümünün birkaç lokusta monomorfik olduğu görülmüştür. SSR allel frekanslarıyla varyeteler arası olası tüm ikili kombinasyonlar için hesaplanan Nei'nin genetik mesafe katsayılarıyla çeşitlerin bir UPGMA dendrogramı oluşturulmuştur. Elde edilen gruplamada, varyetelerin münferit üniteler halinde ayrıldıkları, desi tip hatların bir dış grup halinde birlikte kümelendikleri görülmektedir. Sonuç olarak, gen bankası sekanslarından 9 yeni SSR markırının geliştirildiği çalışmada, yüksek polimorfizim seviyesi ön görülen SSR markır sistemiyle Türk nohut çeşitlerinde genetik varyasyon değerlendirilmiş, nispeten yüksek allelik varyasyon gözlenmiştir.
Bazı Minuartia taksonlarının karyotip analizi
Bu çalışmada, Minuartia anatolica var. phyrgia, Minuartia anatolica var. scleranthoides, Minuartia corymbulosa var. gypsophilloides ve Minuartia aksoyi taksonlarının karyotipik karakterleri, mitotik metafaz kromozomları, monoploid idiogramları ilk kez belirlenmiştir. Somatik metafaz analizlerine göre kromozom sayıları ve karyotip formülleri, Minuartia anatolica var. phyrgia için 2n = 24 = 14m + 6sm + 4st, Minuartia anatolica var. scleranthoides için 2n = 14 = 6m + 8sm, Minuartia corymbulosa var. gypsophilloides için 2n = 14 = 6m + 4sm + 4st ve Minuartia aksoyi için 2n = 30 = 14m + 10sm + 6st şeklindedir. Taksonların karyotiplerinde satellit gözlenmedi. Karyotip asimetrileri Stebbins sınıflandırması, As K% (karyotip asimetri indeksi), TF% (toplam form yüzdesi), Rec ve Syi indeksleri, A1 (kromozomiçi asimetri indeksi) ve A2 (kromozomlararası asimetri indeksi) indeksleri, DI (dağılım indeksi), A indeksi (karyotip asimetrisinin derecesi) ve AI (asimetri indeksi) gibi birçok farklı metot ile hesaplandı.
Renklendirici gıda katkı maddelerinden brıllıant blue ve sunset yellow'un insan periferal lenfosit kültürlerinde genotoksik etkilerinin araştırılması
Mutajenik, karsinojenik, teratojenik ve güçlü toksik faktörlerin, insanlar ve diğer canlılar üzerindeki genotoksik ya da mutajenik etkilerinin incelenmesinde çeşitli sitogenetik yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışmada, Brilliant Blue ve Sunset Yellow renklendirici gıda katkı maddelerinin periferal kan lenfositlerinde mikronükleus, mitotik indeks ve replikasyon indeksi üzerine etkileri değerlendirildi. Genotoksik testlerin sonuçlarına göre, Brilliant Blue ve Sunset Yellow mikronükleus sıklığını arttırırken, mitotik indeks ve replikasyon oranlarını azalttı. Sonuçlar bu renklendirici gıda katkı maddelerinin özellikle yüksek konsantrasyonlarda potansiyel genotoksik ve sitotoksik bileşikler olduğunu göstermektedir.
Cladophora glomerata"nın farklı kadmiyum konsantrasyonlarına biyokimyasal cevabı
Bu çalışma, bir tatlısu deresinden alınan Cladophora glomerata'nın biyokimyasal ve morfolojik yapısı üzerine dışardan uygulanan kadmiyumun (Cd+2) etkilerin araştırmak için dizayn edilmştir. Bu makroalgin kültürleri farklı Cd+2 konsantrasyonlarında (0; 7,5; 15; 30 ve 60 mg/L) gerçekleştirilmiştir. Deneyler iki tekrarlı olarak yürütülmüştür. Yeşil algin pigmentleri, MDA, prolin, hidrojen peroksit, toplam fenolik bileşikler, toplam protein ve toplam karbohidrat içerikleri belirlen 1miştir. Ayrıca, Cd+2 uygulanmış ve muamele edilmemiş alg biyokütlelerinin infrared analizleri FTIR-ATR ile gerçekleştirilmiştir. Cd2+ konsantrasyonları (7,5 mg/L ile 60,0 mg/L arasında değişen) C. glomerata'nın klorofil-a, -b, karoten, MDA, prolin, hidrojen peroksit, toplam fenolik bileşikler, toplam protein ve toplam karbohidrat içeriklerini etkilemiştir. Yüksek Cd2+ , algin pigmentleri ve toplam protein üretimi üzerine inihibitör etki göstermiştir. Kadmiyum konsantrasyonları C. glomerata'nın MDA, prolin, toplam fenolik bileşikler ve hidrojen peroksit düzeyleri üzerine uyarıcı etki göstermiştir. Cd+2 uygulanmış ve muamele edilmemiş alg biyokütlelerinin infrared spektrumlarında önemli farklılıklar görülmüştür. Bu analizler C. glomerata üzerinde Cd+2 biyosorpsiyonu üzerinde amino, amid ve anyonik fonksiyonel grubların önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Metal-indükleyen oksidatif stress için Cd2+ konsantrasyonlarına maruz kalan bu algdeki MDA, prolin, H2O2 ve toplam fenolik bileşikler biyomarkerler olarak görülmüştür.
Gaziantep ve yöresinde hamile kadınlarda Toxoplasma gondii seropozitifliğinin elisa testi ile araştırılması
ÖZET GAZİANTEP VE YÖRESİNDE HAMİLE KADINLARDA TOXOPLASMA GONDİİ SEROPOZİTİFLİĞİNİN ELİSA TESTİ İLE ARAŞTIRILMASI EŞKİN, Recep Yüksek Lisans Tezi, Biyoloji Tez Yöneticileri: Dr. Öğr. Üyesi Adile AKPINAR Dr. Öğr. Üyesi Mehmet YARAN Temmuz 2018 52 sayfa Toxoplasma gondii tüm dünyada ve ülkemizde yaygın şekilde görülen; insanlarda ve özellikle gebelerde ciddi enfeksiyonlara neden olan zorunlu hücre içi yerleşim gösteren bir protozoondur. Gebelik sırasında T. gondii ile meydana gelen primer enfeksiyonlar düşük, ölü doğum ve anomali ile doğum gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilmektedir. Parazitin son konakları kedi ve kedigiller, ara konakları ise insan dâhil tüm memeli ve kanatlılardır. Bu çalışmada Gaziantep Şehitkâmil Devlet Hastanesi kadın doğum poliklinik ve servislerine başvuran 17-49 yaş arası 150 hamile kadından alınan kan örneklerinde ELISA yöntemi ile çalışılan anti-Toxoplasma gondii IgG ve IgM antikorları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda gebelerin % 56,6'sında IgG, % 2'sinde ise IgM antikor pozitifliğine rastlanmıştır. Yerleşim yeri ve evcil hayvan sahipliği faktörleri ile Toxoplasma IgG ve IgM seropozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Yaş artışına bağlı olarak seropozitifliğinde arttığı görülmüş 36-49 yaş grubunda IgG açısından anlamlılık saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak; doğurganlık çağındaki kadınların ve özellikle gebelerin serolojik takiplerinin yapılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Gaziantep, Toxoplasma gondii, elisa, seroprevalans
Gaziantep (Türkiye) Şahinbey'deki sucul ekosistemlerin diyatome indeksleri kullanarak değerlendirilmesi
Diatom is one of the five biological quality elements as ecological indicator recommended by the EU Water Framework Directive for the assessment of ecological status running waters. This study designed to assess ecological quality of freshwater bodies in the Şahinbey of Gaziantep (Turkey) using the trophic index Turkey (TIT) and evaluate the ecological preferences of the diatom assemblages by multivariate approaches. Canonical correspondence analysis (CCA) was used to relate diatom assemblages with the environmental variables to explore their relationships. Weighted averaging regression was used to estimate diatom species optima and tolerance levels for the environmental variables. At Kıratlı Stream, the highest mean value of PO4 was 76.6 µg/L, whereas the lowest mean value was 58.1 µg/L at stations of Zülfikar Reservoir. Environmental variables seasonally changed in these ecosystems. According to the Monte Carlo permutation test results, the relationship between diatom assemblages and environmental variables was found 91.6% Most effective explanatory factors (e.g., DO, water temperature, NO3, Pb2+, etc.) played the significant role (p=0.006) in the seasonality of species. Some diatom species such as Amphora ovalis, Cymbella excisa, Cocconeis placentula, Gomphonema parvulum, Fragilaria capucina, and Ulnaria ulna were found during study period, supported by CCA. TIT values ranged between 1.71 in Burç Reservoir and 3.09 in Yeniyazı Creek. TIT as a valuable indicator of ecological status could be a useful tool for assessing ecological status water bodies in Gaziantep. Key words: Assessment, CCA, Diatoms, TIT, Water bodies, Gaziantep
Zeytin meyvesi metabolitleri maslinik asit ve oleanolik asitin antitümöral etkilerinin ve etki mekanizmalarının araştırılması
Mevcut antikanser ajanlara karşı direnç gelişimi, yeni antikanser ajanlar için bir araştırma alanı yaratmaktadır. Bununla birlikte, normal hücreler üzerinde etki göstermeden ya da en az etkiyle kanser hücrelerin çoğalmasını seçici olarak inhibe edebilecek yeni bir ajanın geliştirilmesi oldukça güçtür. Bu nedenle, kanser kemoterapisi medikal kimyacılar için çok önemlidir ve çeşitli kanser tipleri üzerinde antikanser aktivite gösterme olasılığı bulunan yeni kemoterapötik ajanların geliştirilmesi üzerinde çalışmalar halen devam etmektedir. Bu nedenle, mevcut çalışmada, zeytin (Olea europaea L.) meyvelerinden izole edilen maslinik ve oleanolik asitlerin sitotoksik, apoptotik, genotoksik ve oksidan potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır. Mevcut sonuçlar zeytin meyvesi karakteristik bileşiklerinin hem sitotoksik hem de genotoksik aktiviteye sahipken, oksidatif stresi arttırarak apoptotik etkiye sahip olmadığını göstermektedir. Yapılan bu çalışma ile maslinik ve oleanolik asitlerin biyolojik açıdan aktif bileşikler olduğu ve bu maddelerin etki potansiyeli yüksek saf maddeler olarak araştırılmaya değer olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Olea europaea L., maslinik asit, oleanolik asit, sitotoksisite, genotoksisite.
Gaziantep'teki Tüylü Huş (Betula alba), Anadolu Palamut Meşesi (Quercus ithaburensis) ve Ihlamur (Tilia cordata) polenlerinin morfolojisi ve potansiyel alerjik proteinlerinin tespiti
Allerjik hastalıklar modern toplumların çoğunda büyük bir sağlık problemidir. Rüzgar aracılığıyla yayılış gösteren polenler önemli aeroalerjenlerdendir. Atmosferde yeterli miktarlarda bulunduklarında duyarlı kişilerde astım bronşiyale, alerjik rinit, rinokonjunktivit gibi hastalıkların gelişimine yol açabilirler. Polenlerin yayılışı, havadaki miktarları ve yapıları bulundukları coğrafi bölge ve iklimden etkilenmektedir. Bu nedenle farklı bölgelerde yaşayan duyarlı kişilerin maruz kaldığı polen miktarı değişebilmekte ve etkilenen bireylerde farklı alerjik reaksiyonlar gelişebilmektedir. Üretilen polen miktarının fazla olması polen duyarlılığını artırmaktadır. Dolayısıyla türlerin bölgelere özgü alerjenik etkilerinin araştırılması önemli hale gelmektedir. Gaziantep bölgesindeki Tüylü Huş (Betula alba), Anadolu Palamut Meşesi (Quercus ithaburensis), Ihlamur (Tilia cordata) polenleri de önemli alerjen kaynaklarındandır. Polen alerjenleri moleküler ağırlıkları 5-80 kDa arasında değişen suda çözülebilir protein ya da glukoprotein yapısındaki maddelerdir. Tek bir polen tanesi onlarca farkı tipte alerjen içerebilmektedir. Tüylü Huş (B.alba), Anadolu Palamut Meşesi (Q.ithaburensis), Ihlamur (T.cordata) ağaçlarının tozlaşma dönemlerinde polenleri toplanarak polen ekstreleri hazırlandı. Polenlerin morfolojisinin tespiti için Wodehouse yöntemi ile preparatları hazırlanarak ışık mikroskobunda fotoğraflandı. Hazırlanan polen ekstrelerinden BCA yöntemi ile potansiyel alerjen proteinlerin total konsantrasyonları tespit edildi. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi kampüsü içindeki ağaçlandırılmış alanlarda yaygın olarak bulunan Tüylü Huş (B.alba), Anadolu Palamut Meşesi (Q.ithaburensis) ve Ihlamur (T.cordata) ağaçlarından toplanan polen örneklerinden alerji çalışmalarında ve alerjik hastalıkların tanısında kullanılmak üzere polen ekstreleri hazırlanması amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Ağaç polen alerjisi, Tilia cordata, Quercus ithaburensis, Betula alba, polen ekstraktları.
Meme kanseri hastalarında LNCRNA-GAS5 ve hedef geni APOBEC3c ' nin miR-103 yoluyla ifadelenme modelleri
Son zamanlarda, LncRNA-GAS5 ve miR-103 arasındaki ilişki çalışılmıştır. Buna ek olarak, miR-103 ve APOBEC3C arasındaki etkileşim sayısal olarak tahmin edilmiştir. Bu sonuçlara göre meme karsinogenezinde ilk kez GAS5' in muhtemel gerekliliğini hesaplamak planlanmıştır ve GAS5, APOBEC3C ve miR-103 molekülleri arasındaki herhangi bir korelasyonun varlığının gösterilmesi planlanmıştır. APOBEC enzimleri immünitede önemli bir role sahiptir ve karsinogeneze katkı sağlayabilir. APOBEC3C sitidini üridine çevirerek DNA ve RNA' yı mutasyona uğratabilen sitidin deaminazlara aittir. Son zamanlarda bazı anahtar biyolojik süreçleri düzenlediği gösterilen kodlanmayan RNA' lar üzerinde büyük ilgi toplanmıştır. Güçlü kanıtlar lncRNA-GAS5 gibi bazı lncRNA' ların ve miR-103' ün anormal ifadelenmesi kanser biyolojisinde önemli işlevsel bir rol oynayabildiğini göstermiştir. Bu çalışmada hastaların klinik özellikleri ve meme kanserinin türüne göre gruplandırılan 40 tümör dokusu ve normal doku örneği gen ifadelenme analizinde ve APOBEC3C gen dizilenmesinde incelenmiştir. APOBEC3C ve lncRNA-GAS5' in ifadelenme seviyeleri önemli derecede baskılanmıştır. Bununla birlikte, miR-103 ifadelenme seviyesinin ise önemli derecede aşırı düzenlendiği gözlenmiştir. GAS5 ifadelenmesi APOBEC3C ifadelenmesi ile pozitif korelasyon gösterirken miR-103 ifadelenmesi ile negatif korelasyon göstermiştir. APOBEC3C geni taramasının sonucu ise herhangi mutasyon gözlenmemiştir. Sonuç olarak meme kanseri hastalarında APOBEC3C ve LncRNA-GAS5 ifadelenme seviyelerinde azalma ve miR-103 seviyesinde ise artış gözlenmiştir. Meme tümörleri ve biyobelirteçleri arasındaki ilişkiyi anlamak için daha fazla analiz yapılıp doğrulanması gerekmektedir.
Gaziantep ilinde (merkez ilçe) leş üzerindeki Calliphoridae ve Sarcophagidae (diptera) faunalarının belirlenmesi
Bu çalışmada, Gaziantep ilinde kriminal entomoloji yönünden önemli olabilecek Diptera türlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Gaziantep (Şehitkamil) ilinde gölgelik ve güneşli olmak üzere iki farklı lokalite seçilmiş ve buralara içinde tavuk ciğeri bulunan tuzaklar yerleştirilmiştir. Aylık tekrarlı şekilde 1 yıl boyunca tuzaklardaki yumurta, larva, pupa ve erginler örnekler toplanmıştır. Yakalan örneklerin tür teşhisleri steriomikroskop kullanılarak yapılmıştır. Sonuç olarak, Calliphoridae familyasından 3 altfamilyaya ait 4 tür (Calliphora vicina, C. vomitoria Chrysomya albiceps, Lucilia sericata) ve Sarcophagidae familyasından 1 altfamilyaya ait 6 tür (Sarcophaga (Bercaea) africa, S. (Liopygia) crassipalpis, S. (Liosarcophaga) dux, S. lehmanni, S. (Helicophagella) melanura, ve S. (Liosarcophaga) tibialis) olmak üzere toplam 10 tür teşhis edilmiştir. Bu çalışma ile ülkemizde sınırlı sayıda yapılan kriminal entomoloji çalışmalarına bir yenisi eklenmiştir.
Gaziantep Üniversitesi (kampüs) merkezi yerleşkesi örümcek faunası, sistematiği ve ekolojisi
2002-2014 yıllarının Şubat-Aralık döneminde gerçekleştirilen bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi (kampüs) merkezi yerleşkesinde örümcek örnekleri toplanmıştır. Çalışma sonucunda 19 familya ve 12 cinse ait 19 tür tespit edilmiştir. Türler faunastik, ekolojik ve sistematik açıdan incelenmiştir. Araştırma alanının konumu ve örümcek faunası ile ilgili önceki bilgiler belirtilmiş ve toplama metodları açıklanmıştır. Çalışma alanından kayıt edilen her taksonun tanımı yapılmış, teşhis anahtarı hazırlanmış ve ilgili şekiller gösterilmiştir. Ayrıca her bir türün taksonomik referansı, sinonimleri, habitatı, ekolojisi, Türkiye'deki ve Dünyadaki dağılışı ile incelenen materyalin toplama bilgileri verilmiştir.
Piyasada satışa sunulan el ve yüz kremlerinin mikrobiyolojik kriterlere uygunluğunun araştırılması
İnsan yaşamında önemli bir yer tutan kozmetik ürünler, mikrobiyolojik açıdan steril olma zorunluluğu bulunmayan ürünlerdir. Ancak bu ürünler üretim aşamalarında çeşitli sebeplerden dolayı mikroorganizmalarla kontamine olabilirler. Bu nedenle kozmetik ürünlerin mikrobiyolojik uygunluğu tüketici sağlığı açısından oldukça önemlidir. Bu çalışma ile kozmetik amaçlı kullanılan farklı firmalara ait el ve yüz kremlerinin mikrobiyolojik kriterlere uygunluğu araştırılmıştır. Bu amaç için 24 adet el kremi ve 6 adet el ve yüz kremi olmak üzere toplamda 30 adet krem örneği ile çalışılmıştır. Öncelikle klasik sayım yöntemiyle kremlerdeki toplam mikroorganizma sayısı belirlenmiş ve seçici besi yerlerine ekimler yapılmış, daha sonra yeni jenerasyon sekans yöntemi ile mikroorganizmaların 16S rRNA dizi analizi belirlenmiş ve karakterizasyonları yapılmıştır. Buna göre 30 adet krem örneğinin 3 tanesinin, kozmetik yönetmeliğinde izin verilen değer olan 1000'den daha fazla sayıda mikroorganizma içerdiği tespit edilmiştir. Ayrıca kozmetikler içinde hiç bulunmaması istenen Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa, Staphylococcus aureus, Candida albicans gibi patojen mikroorganizmaların varlığına hiçbir örnekte rastlanmamıştır. Ancak 24 adet el kreminin 16 tanesinde, 6 adet el ve yüz kreminin ise 5 tanesinde çeşitli patojen olan veya olmayan başka birçok mikroorganizma üremiştir. Çalışmada elde edilen verilere göre bazı kremlerdeki mikroorganizma sayısının istenen limitleri aştığı saptanmıştır. Bu nedenle kullanılmamış ürünlerde kontaminasyonları engellemek, tüketicinin sağlığını korumak, mikrobiyolojik açıdan ürün kalitesini ve güvenilirliğini artırmak için, iyi imalat koşullarına uygun tesislerde üretim yapılması önerilmektedir. Ayrıca halk sağlığı açısından bu ürünlerin denetimleri ve mikrobiyal risk analizleri de mutlaka yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kozmetikler, mikroorganizma, mikrobiyolojik kriter, 16S rRNA.
Güney Doğu Anadolu Bölgesinin Gaziantep, Kahramanmaraş ve Kilis illerinde Culicoides (Diptera: Ceratopogonidae) türlerinin yayılışı
Bu araştırma, Mayıs 2012-Ekim 2012 tarihleri arasında Gaziantep (Nurdağı), Kahramanmaraş (Pazarcık) ve Kilis (Merkez) illerinde Culicoides türlerinin yayılışını ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Culicoides örneklerinin toplanmasında transformatörlü ışık tuzakları kullanılmıştır. Bu tuzaklar güneşin batışına yakın saatlerde koyun ve sığır barınaklarının içine veya yakınlarına kurulmuş ve ertesi günün sabahına kadar çalıştırılmışlardır. Araştırma süresince, 6393 Culicoides örneği toplanmış ve 9 tür tespit edilmiştir. Bu türlerin C.schultzei (% 93.3), C.imicola (% 5.04), C.puncticollis (% 1.14), C. simulator (% 0.20), C. gejgelensis ( %0.17), C. pictipennis ( % 0.05), C. picturatus ( % 0.05), C. circumcsriptus (% 0.03) ve C. riethi ( % 0.02) olduğu anlaşılmıştır. En yüksek oranda C. schultzei ( %93.30) bulunmuş, en az C. riethi ( % 0.02) türüne rastlamıştır. Toplanan 6393 Culicoides örneğinin 3309 (%51.74)' u dişi, 3084 (%48.24)'ü erkek olup; C.circumscriptus ve C. riethi'nin sadece dişileri, C. simulator'un sadece erkekleri bulunmuştur. Culicoides türlerinin araştırma merkezlerinde mevsimsel aktiviteleri Haziran ayında başlamış, Ekim ayında sona ermiştir. Bu sineklere En yüksek oranda Eylül ayında (%50.46) , en düşük oranda Haziran ayında (%0.44) rastlanmıştır. Culicoides örnekleri en çok Gaziantep'ten (%64.76) toplanmış, bunu sırasıyla Kilis (%20.83) ve Kahramanmaraş (% 14.36) illeri izlemiştir. En çok Culicoides türüne Gaziantep'de (9 tür) rastlanmış, bunu 6 tür ile Kahramanmaraş ve 4 tür ile Kilis illeri takip etmiştir. Sonuç olarak; Bu çalışmada, özellikle C.schultzei ve C.imicola gibi vektör türler en yüksek oranlarda tespit edilmiştir.
Bazı leş sinekleri (Diptera: Calliphoridae) familyasına ait türlerin spermateka morfolojisi üzerine elektron mikroskobu çalışması
Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Entomoloji Laboratuvarında bulunan bazı leş sineği örneklerinin spermateka yapılarının SEM ortamında görüntülenip morfolojik incelemeleri yapılmıştır. Örnekler 2012-2015 arasında Gaziantep'in farklı bölgelerinden toplanmıştır. Çalışmada Calliphoridae familyasına ait 4 türün (Calliphora vicina ve Calliphora.vomitoria, Chrysomya albiceps, Lucilia sericata ) spermateka yapıları taramalı elektron mikroskobu (SEM) ortmanda görüntülenerek morfolojik incelemeler yapılmıştır. Türlerin spermatekal yapıları olan bulb, spermateka kanalı ve valf'nin morfolojik tanımları yapılarak taksonomik bir karakter olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca türler arasında spermateka morfolojilerinin farklılık ve benzerlikler tespit edilerek taksonomik kıyaslamaları ortaya koyulmuştur. Spermateka yapılarının gerçek boyutları belirlenmiş olup, bulp yapısının da türlere ait en/boy oranlarında kıyaslamalar yapılmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda çalışılan türlerin spermatekal yapılarının türlere ait taksonomik karakterler olarak değerlendirilebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Leş sinekleri, Calliphoridae, Spermateka, SEM.
Bazı meyve sineği (Diptera: Tephritidae) türlerinin spermateka morfolojileri üzerine elektron mikroskobu çalışması
Bu çalışma Türkiye'nin farklı illerinden toplanan, Gaziantep Üniversitesi Entomoloji Laboratuvarında bulunan bazı meyve sineği örneklerinin spermatekal yapılarının morfolojik olarak değerlendirilmesine dayanmaktadır. Çalışmada meyve sineklerine ait altı tür (Bacterocera oleae, Ceratitis capitata, Spathulina sicula, Sphenella marginata, Xyphosia miliaria) spermatekal yapıları %10'luk potasyum hidroksit (KOH) içerisinde yaklaşık olarak 5-7 gün arasında değişen günlerde bekletilmiş ve preparasyonları yapılarak spermatekal yapıları çıkarılmıştır. Çıkarılan spermatekal yapılar taramalı elektron mikroskobunda (SEM) incelenerek fotoğrafları çekilmiştir Her bir türün spermatekal yapılarının yüzey morfolojileri taramalı elektron mikroskobunda incelenerek türlerin benzerlikleri ve farklılıkları ortaya konulmuştur. Türlere ait tanımlayıcı karakterler ve türlerin spermatekalarının SEM fotoğrafları verilmiştir. Anahtar kelimeler: Meyve Sinekleri Tephritidae, Spermateka, SEM.
Investigation of telomerase reverse transcriptase (TERT) gene promoter mutations in colorectal cancer
Among the different types of malignancies, colorectal cancer (CRC) is the third most common and also it is in the second place of the leading causes of cancer death in both men and women globally. In most of the cancer cells, telomere length is preserved by telomerase. Hence, telomere length and telomerase activity are essential for cancer initiation and the tumors' survival. In human, the promoter region of the TERT gene is considered to be the most important regulatory element for telomerase expression. TERT promoter mutations, such as the C228T and C250T, have been identified as important genetic events activating telomerase in different types of cancer. Consequently, these mutations may work as important markers in malignancies. In our study and for the first time in Turkey, the mutation analysis was performed in 43 pairs of tumor and matching normal tissues obtained from Turkish patients with colorectal cancers to determine the presence of mutations in the promoter region of the TERT gene and to investigate any possible association of the relevance of TERT promoter mutations to colorectal cancer. The mutations in the promoter region of TERT gene were examined in colorectal tumors and normal adjacent tissues by the Sanger-Bidirectional Sequencing technique. No mutations were observed in any of the specimens examined. We concluded from these results that the mutations in the promoter of the TERT gene may not be involved in CRC carcinogenesis and further investigations need to be performed for a stronger understanding.
Investigation of sp1 and sp3 gene expression levels in colorectal cancer
Colorectal cancer (CRC) is one of the leading causes of cancer-related deaths worldwide. Specificity protein 1 (Sp1) is a well-known member of a family of transcription factors that also includes (Sp3). Sp1 and Sp3 proteins can enhance or repress gene expression by binding to similar, if not the same, DNA tracts and compete for binding. Sp1 activates the transcription of many cellular genes that contain putative CG-rich Sp-binding sites in their promoters. Evidence exists that the Sp-family of proteins regulates the expression of genes that play pivotal roles in cell proliferation and metastasis of various tumors. Also, they are implicated in a great variety of the essential biological processes and have been proven valuable in cell growth, differentiation, apoptosis, and carcinogenesis. We collected cancerous tissues and normal adjacent tissues from the 41 patients who were diagnosed with CRC clinically. We detected the levels of mRNA for both Sp1 and Sp3 by using real-time PCR in both cancerous and tumor-adjacent normal tissues of the samples. We analyzed the results of real-time PCR by using (IBM SPSS Statistics version 22) software. In the results of this study, there were no significant differences in the expression levels of both Sp1 and Sp3 in tumor tissues compared to normal tissues (p> 0.05), as well as no association with clinicopathological factors. Sp1 expression was found highly correlated to the expression of Sp3 (r = 0.827). In conclusion, our results suggest that Sp1 and Sp3 may not present an important role in CRC carcinogenesis.
Laçin (Çorum) ilçesi oribatid akarları üzerine sistematik araştırmalar
Laçin (Çorum) ilçesinde 2014 yılının Ekim ve 2016 yılının Ağustos ayları arasında yapılan arazi çalışmalarında döküntü, liken, yosun ve topraktan 107 örnek toplandı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda; Platyliodes doderleini (Berlese, 1883), Rhinoppia (R.) alidagiensis Toluk, 2016, Berniniella (B.) serratirostris hauseri (Mahunka, 1974) ve Quadroppia (Q.) quadricarinata (Michael, 1885) taksonları tespit edilmiş olup bunlardan Platyliodes doderleini (Berlese, 1883) Türkiye faunası için yeni kayıt olarak, Rhinoppia (R.) alidagiensis Toluk, 2016, Berniniella (B.) serratirostris hauseri (Mahunka, 1974) ve Quadroppia (Q.) quadricarinata (Michael, 1885) taksonları ise daha önce Türkiye'den bilinen türler olarak belirlendi. Laçin ilçesinden tespit edilen taksonların tanımları yapılarak diğer taksonlarla karşılaştırmaları yapıldı.