331
Archived Theses
7
DOIs Assigned
2%
DOI Rate
Discipline
Felçli hastalarda rehabilitasyon programının Corpus callosum hacmine etkisi
Felç veya inme son zamanlarda artan risk faktörleriyle birlikte morbidite ve mortalite bakımından dünyada ilk sıralarda yer alır. İnme sonrası uygulanan fizik tedavi, felçli kişinin fiziksel ve sosyal olarak iyiye gitmesine katkı sağlamaktadır. Corpus callosum, hemisferler arası kortikal alanları bağlayan beyaz cevherden oluşan kommissural liflerdir. Esas fonksiyonu sağ ve sol hemisferdeki alanlar arasında interhemisferik bağlantılar kurarak bilgi alışverişini, koordinasyonu sağlamaktır. Hareketsizlik ve azalan fiziksel aktivite felçli hastalarda corpus callosum'un hacminde azalmaya neden olabilmektedir. İnme sonrası tedavi amaçlı uygulanan rehabilitasyon programının corpus callosum'da hacimsel bir değişime neden olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmada unilateral hemipleji tanısıyla Fırat Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kliniğinde rehabilitasyon programına alınan, 21 sağ hemiplejik ve 21 sol hemiplejik olmak üzere toplam 42 hasta (22 erkek, 20 kadın) yer aldı. Hastaların 6 hafta boyunca haftada 5 gün, günde 1 saat süren, geleneksel rehabilitasyon tedavisi almış olmasına dikkat edildi. Tedavi öncesi ve sonrası çekilen MR görüntüleri üzerinde, corpus callosum hacimleri ölçülerek değerlendirildi. Corpus callosum hacmi, hem tedavi öncesi hem de tedavi sonrası ölçümlerinde kadınlara oranla erkeklerde, beklendiği gibi daha büyük olarak belirlendi. Rehabilitasyon programının etkisi yönüyle incelendiğinde, tedavi sonrası corpus callosum hacminin tedavi öncesine kıyasla erkeklerde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilirken (p=0,033), kadınlardaki hacimsel değişim anlamlı değildi. Sol hemiplejik hastalarda ise corpus callosum hacmi tedavi öncesi ve sonrası sağ hemiplejik hastalara göre daha büyük bulundu; fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sağ ve sol hemiplejik hastalarda rehabilitasyon programının corpus callosum hacminde, etkilenen taraf yönünden etkisinin anlamsız olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, elde edilen bulgular ışığında, felçli hastalarda fonksiyonel durumu iyileştirmeyi amaçlayan rehabilitasyon tedavi programlarının aynı zamanda bazı sinirsel yapıların morfometrik düzeyde düzelmelerini sağladığı iddia edilebilir. Bu nedenle felçli hastalara uygulanan rehabilitasyon tekniklerinin geliştirilerek tedavi etkinliğinin artırılması yararlı olacaktır.
Orta Anadolu toplumunda erişkinlerde kostokondral kalsifikasyonun yaş ve cinsiyet ile ilişkisinin pa akciğer grafisi ile değerlendirilmesi
Kostokondral kalsifikasyon, arteriosklerosis, tüberküloz ve diğer enfeksiyonlar, beslenme, metabolik mineral değişimi ve endokrin hastalıkları gibi olgularla ilişkilendirilen kostal kıkırdakta meydana gelen kireçlenmelerdir. Bu kireçlenmeler, bireyin yaşam kalitesini düşürmektedir, ancak hem teşhisi, hem de tedavisi konusunda günümüzde literatürde yeterli bilgi mevcut değildir. Son yıllarda radyoloji alanındaki ilerlemeler sayesinde, kostokondral kalsifikasyonların görüntülenmesi olanakları daha da artmıştır. Bu amaçla, Orta Anadolu'da bulunan Çorum ilindeki 2226 erişkin hastanın PA akciğer grafileri incelenerek, kalsifikasyon dereceleri ve şekillerinin yaş ve cinsiyete göre değişimi incelenmiştir.Çalışma sonuçlarına göre; yaş ilerledikçe kalsifikasyon derecelerinin arttığı, yaş gruplarına göre bu farklılığın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,05). Kalsifikasyon şekli de yaşa göre şekilsizden çizgisele doğru değişmekte olup, yine gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Cinsiyete göre ise kadınların erkeklere kıyasla daha düşük kalsifikasyon derecelerine sahip olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,05). Yine kadınlarda kalsifikasyon şekli daha çok noktasal ve şekilsiz olarak görülürken, erkeklerde çizgisel kalsifikasyon çoğunluktadır. Gruplar arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Kalsifikasyon dereceleri ve şekillerinin cinsiyete göre bu farklılığının ilişkisel tarama modeline göre testinde ise; kalsifikasyon şekilleri ile dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve ters yönde ilişki bulunmuştur (r=-0,233; p<0,01).Anahtar Kelimeler: Kostokondral kalsifikasyon; Kalsifikasyon; Kostal Kıkırdak.
Sıçan akciğer ve karaciğerinde formaldehit maruziyetiyle oluşan oksidatif hasar ve irisin hormon değişimlerine karşı karnozinin etkisinin biyokimyasal, histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi
Amaç: Fizyolojik dozların üzerindeki formaldehit (FA); dokularda hasara neden olmakta, antioksidan kapasiteyi düşürmekte ve enerji metabolizmasının regülâsyonunu bozmaktadır. Antioksidan bir molekül olan karnozin, formaldehit maruziyetinin zararlı etkilerini azaltabilir. Ayrıca enerji metabolizmasının fizyolojisini bozan FA ile irisin miktarları arasında bir bağlantı da söz konusu olabilir. Dolayısı ile bu çalışmadaki temel amacımız düşük, orta ve yüksek doz FA'ya maruz kalan (8 saat/gün; 5 gün/hafta) sıçanların karaciğer ve akciğer dokularında; karnozinin (oral 100 mg/kg/gün) olumlu etkisinin olup olmadığını; bu doku ve serumlarda irisin miktarlarının ve antioksidan kapasitenin karnozine bağlı olarak nasıl değiştiğini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 260-280 gr, yaşları 8-10 hafta arasında değişen, 48 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlar çalışmaya dahil edildi. Serum, karaciğer, akciğer doku süpernatantlarındaki irisin seviyesi ELISA yöntemi ile analiz edilirken total oksidan ve antioksidan kapasite REL yöntemi ile tayin edildi. Dokuların irisin üretimleri immünohistokimyasal yöntemle ortaya kondu. Bulgular: FA'nın dozu artıkça, serum ve doku irisin seviyeleri ve total antioksidan seviyesi kontrol değerlerine kıyasla azalırken; total oksidan seviyesi, TUNEL ekspresyonları, oksidan indeks ve apoptotik indeks ise artmaktaydı. İrisin ekspresyonları karaciğerin Kupffer hücrelerinde görülürken, akciğerlerde parankimal hücrelerinde yer almaktaydı. Sonuç: FA maruziyeti sıçanların serum, karaciğer ve akciğer dokularında doz bağımlı olarak irisin ve total antioksidan miktarlarını azaltırken serum ve dokularda total oksidan kapasiteyi artırmakta ve karnozinin suplementasyonu ile oksidatif stres azalarak histopatolojik ve biyokimyasal hasarlar düzelmektedir. Anahtar Kelimler: Sıçan, Formaldehit, Karnosin, İrisin, TAS/TOS, TUNEL.
Parkinson hastaları ile normal bireylerin beyin MRG ve baş antropometrik ölçümlerinin karşılaştırılması
Amaç: Parkinson Hastalığı, dopaminerjik nöronların harabiyetinden kaynaklanan progresif nörolojik bir hastalıktır. Bu hastalık beyin hücreleri, orta beyin, beyin alanları ve korteksin ilerleyici dejenerasyonu sonucu oluşmaktadır. Genetik yatkınlık ve çevresel etkenlerinde bu hastalığa sebep olduğu düşünülmektedir. Manyetik Rezonans (MR) görüntüleme ve antropometrik ölçümler kullanarak hastalığın morfometrik özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Parkinson hastalığı tanısı almış 30'u kadın ve 30'u erkek olmak üzere toplam 60 kişi ile nöroloji polikliniğine gelen, yapılan muayene ve incelemelerde sağlıklı olduğu saptanan aynı sayıda birey çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarına ait MR görüntülerinde her bireyin bikaudat oran, lateral ventrikül genişliği, beyin genişliği, bifrontal oran, anteroposterior çap, pedunculus cerebellaris medius genişliği, pedunculus cerebellaris superior genişliği, pons yüzey alanı, mesencephalon yüzey alanı ve MR parkinsonizm indeksi belirlendi. Antropometrik ölçüm olarak ise; alın genişliği, baş genişliği, baş uzunluğu ve baş çevresi ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analizde İndependent Samples t testi kullanıldı. Bulgular: Çalışma grupları arasında, yaş ve boy uzunlukları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Kadın hastaların antropometrik ölçümlerinde kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmazken (p>0.05), vücut ağırlıkları anlamlı düzeyde düşüktü (p<0.05). Radyolojik ölçümlerde ise, kadın hastalarda beyin genişliğinin kontrole oranla anlamlı bir şekilde yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Erkek hastaların antropometrik ölçümlerinden baş genişliğinin kontrole oranla istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu saptanırken (p<0.001), diğer ölçümlerde fark saptanmadı. Radyolojik ölçümlerin değerlendirilmesinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Sonuç: Anlamlı ölçüm farklılıklarının kadın ve erkek hastaların farklı ölçümlerinde ortaya çıkması, hastalıkta görülen dejenerasyon düzeyinin cinsiyete göre değiştiği bulgusunu destekler niteliktedir. Genetik incelemeler, hormon profili ile birlikte daha çok sayıda radyolojik ve antropometrik ölçüm parametrelerinin yer alacağı kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Koroner yavaş akım fenomeninde ekokardiyografi ile ölçülen bazı morfometrik değerlerin irdelenmesi
Amaç: Göğüs ağrısı şikayetiyle kliniklere başvuran hastaların bazılarında koroner herhangi bir bulguya rastlanmamasına karşın, koroner anjiyografide opak madde-nin distal damarlara normalden daha yavaş bir şekilde geçişi "Koroner Yavaş Akım Fenomeni (KYA)" olarak tanımlanmıştır. Altta yatan patofizyolojik neden olarak, daha çok mikrovasküler arteriollerde artmış rezistans, endotel ve vazomotor disfonksiyon ile oklüziv hastalıklar gösterilmişse de nedeni henüz tam olarak aydınlanamamıştır. KYA hastalarının önemli bir kısmında koroner arterlerde intimal kalınlaşma, yaygın kalsifikasyon, lümen daralması, sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarında bozulma ve aortanın esneklik kapasitesinde azalmanın varlığı bildirilmiştir. Bu çalışmada, KYA olgularında ekokardiyografi ile aorta ve sol ventrikül odaklı bazı morfometrik ölçümler yapılarak yapısal farklılıkların olup olmadığının da araştırılması ve bu sayede hastalığın anatomik özelliklerinin açığa çıkarılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Selektif koroner anjiyografi ile en az bir koroner arterinde KYA olduğu tespit edilen 30'u kadın ve 30'u erkek toplam 60 hasta ile koroner arter anatomileri ve koroner kan akımları normal olan aynı sayıda sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Tüm olgularda sistol ve diyastol sonu aort kök çapları, sol ventrikül sistol ve diyastol sonu çapları, aorta ascendens çapı, aortik kapak hareketi, interventriküler septum kalınlığı ve ejeksiyon fraksiyonu ölçüldü. Aorta darlık ve yetmezlikleri hafif, orta ve şiddetli olarak derecelendirildi ve kaydedildi. Sayısal veriler Student-t testi, diğer veriler ise Ki-Kare analizi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Erkek hastalarda aorta ascendens ve sistol sonu aort kök çapları normalden daha büyük olarak belirlendi (p<0,05). Kadın hastalarda ise aorta ascendens çapı aynı şekilde daha büyük iken, sol ventrikül sistol sonu çapı daha küçük ve interventriküler septum daha kalındı (p<0,05). Cinsiyet ayrımı yapılmaksızın yapılan değerlendirmede hastaların sadece aorta ascendens çaplarının normalden daha büyük olduğu görüldü. Hiçbir hastada aort darlığı saptanmazken, erkek hastalarda % 16,7 oranında hafif derecede, kadın hastalarda % 40 oranında hafif derecede ve % 3,3 oranında orta derecede aort yetmezliği tespit edildi. Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında, aort kök kısmı ile aorta ascendens'te normalin üzerinde bir genişlemenin koroner kan akımında yavaşlamaya sebep olduğu ve buna bağlı olarak koroner yavaş akım fenomeni gelişmiş olabileceği savı üzerinde duruldu.
Değişik yaş gruplarındaki sigara içen ve içmeyen iskemik kalp hastalarında sağ ve sol koroner arter darlığının görülme sıklığı
Amaç: Dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda koroner arter hastalıkları (KAH) yer almaktadır. İskemik kalp hastalığı (İKH), KAH'nın ateroskleroz sonucu en sık görülen tipidir. Gelecek on yılda toplumun yaşlanmasına ve diğer risk faktörlerindeki hızlı artışa bağlı olarak sıklığının giderek artması beklenmektedir. Bu nedenle çalışmamızda; koroner anjiografi (KAG) işlemi sonrasında sağ ve sol koroner arterlerinde darlık ve tıkanıklık tespit edilen kadın ve erkek, ayrıca sigara içme alışkanlığı bulunan, değişik yaş gruplarındaki iskemik kalp hastalarında dağılımı belirlemek amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 2007 Şubat - 2013 Ocak tarihleri arasında KAG yapılmış hastaların raporlarını retrospektif olarak değerlendirdik. Elde edilen bulgular sonucunda İKH tanısı almış 300'ü kadın, 300'ü erkek toplam 600 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Bunu belirlemek için 25 - 69 yaş aralığındaki erkek ve kadın hastalar cinsiyetlerine göre; 25 - 39, 40 - 54, 55 - 69 yaş gruplarına ayrıldılar. 300 kadın ve 300 erkek hastanın, 150'si sigara içen, 150'si sigara içmeyen olarak alt gruplara bölündü. İKH gruplamasında; a. coronaria dextra (ACD) ile a. coronaria sinistra (ACS)'nın ise ana dalları olan r. interventricularis anterior (RİA) ve r. circumflexus (RCx)'daki plak oranı % 30'un altında olanlarda tıkanıklık yok kabul edildi. Plak oranı % 30'un üzerinde ise tıkanıklık var kabul edildi. Çalışmamızda parametrik testlerden "Kikare test"i kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Cinsiyete göre ACD darlık ve tıkanıklığı olan kadın hastalar açısından anlamlı bir farklılık görüldü. Yaş gruplarına göre ise, yaş ilerledikçe ACD ile ACS'nın ana dallarında darlık ve tıkanık artışı olduğu saptandı. Her iki cinsiyet grubunda da, sigara içen bireylerde ACD darlık ve tıkanıklığının sigara içmeyen bireylere göre belirli bir artış gösterdiği tespit edildi. Sigara içme alışkanlığının cinsiyete göre ACD ile ACS, RİA ve RCx darlık ve tıkanıklığına, kadınların daha yatkın olduğu görüldü. Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında, aa. coronariae darlık ve tıkanıklığında cinsiyet ile yaşın etkili olduğu görüldü. Ayrıca, sigaranın aa. coronariae'yı cinsiyete bağlı olarak etkilediği sonucuna varıldı. Sonuç olarak, daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekliliği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Koroner anjiografi, a. coronaria dextra, a. coronaria sinistra, stenoz, obstruksiyon.
Profesyonel bayan voleybolcularda alt ekstremite antropometrik ölçümleri
Elazığ ilinde profesyonel olarak en az bir yıl voleybol oynayan 60 bayan sporcu ile kontrol grubu için aynı sayıda sağlıklı kişinin alt ekstremite ölçümleri yapıldı. Sporcuların yaş aralıklarına dikkat edilerek, haftada en az üç gün ve ikişer saat düzenli antrenman yapma şartı arandı. Alt ekstremite de şekil bozukluğu, konjenital deformite öyküsü, alt ekstremite ve lumbosakral bölgede ağrı hikayesi bulunmayan kişiler çalışma kapsamına alındı. Alt ekstremitelerinde kırık veya duruşu etkileyecek sistemik hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Modifiye kumpas (MK), kumpas (K), anthropometer (model 01290), mezura, boy ölçüm skalası, baskül kullanılarak; boy ve ağırlık ölçümü, kalça, uyluk, diz, bacak ve ayak bileği çevreleri, biiliac, bitrokanteric, diz, ayak bileği ve ayak genişlikleri, alt ekstremite, uyluk, bacak, ayak uzunlukları, malleolus medialis ve lateralis yüksekliği ölçülerek değerlendirildi. İstatistiksel analizde Independent Samples t testi kullanıldı. Sporcu grubu ile kontrol grubunun yaş, boy, kilo ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur (p>0.05). Alt ekstremite, bacak ve ayak uzunlukları, ayak bileği ve ayak genişliği, biiliac genişlik, uyluk ve ayak bileği çevresi, malleolus medialis ve malleolus lateralis yüksekliği istatistiksel olarak sporcular lehine artış gösterdiği tespit edildi (p<0.05). Uyluk uzunluğu, diz genişliği, bitrokanterik genişlik, kalça, diz ve bacak çevresi ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p> 0.05). Sonuç olarak antropometrik ölçüm sonuçlarının voleybol oyuncularında değişkenlik gösterdiği bu çalışmada ve benzer çalışmalarda ortaya konmuştur. Elde ettiğimiz verilere dayanarak, branşın karakteristik özelliğine bağlı olarak fiziki yapıda değişimler olduğu bunların da etkin bir şekilde kullanılmasının sporculara büyük avantaj sağlayacağı sonucuna varılmıştır.
Palatum durum'u etkileyen septum deviasyonunun sinus maxillaris hacmine etkisi
Ağızdan solumaya neden olabilecek septum deviasyonu, adenoid vejetasyon gibi durumların fasial deformiteye neden olabileceği yapılan çalışmalarda rapor edilmiştir. Septumun kemik kısmının deviye olması yüz gelişimini etkileyerek fasial asimetriye neden olabilir. Yüz gelişiminde bu kadar etkili olan septumun, deviye olması durumunda palatum durumda açılanma yapıp yapmamasına bağlı olarak sinus maxillaris hacmine bir etkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Yaşları 18 ile 60 arasında değişen 1568 hastanın koronal planda çekilen paranazal sinüs tomografileri incelendi. Toplam 402 tomografi görüntüsü çalışmaya dahil edildi. Sinus maxillaris'in kesite girdiği tüm bilgisayarlı tomografi görüntülerinin alanları planimetri yöntemi ile bilgisayar destekli program kullanılarak hesaplandı. Hesaplanan alanlar Cavalieri Prensibi ile hacme dönüştürüldü ve böylelikle her bir sinus maxillaris'in hacmi elde edildi. Aynı görüntülerde septum deviasyonu açısıyla palatum durum'daki açılanmalarda ölçülerek istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Hem erkek hem kadın hasta grubunda palatum durumda açılanmaya yol açan veya açmayan septum deviasyonu kişilerin sinus maxillaris hacimlerinde farklılıklar tespit edildi. Deviasyonun olduğu taraftaki sinus maxillaris hacmi deviasyonun karşı tarafındaki sinus maxillaris hacminden daha küçük olarak hesaplandı ve her iki sinus maxillaris arasındaki hacim farkı istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Septum deviasyonu açısı ile palatum durumda meydana gelen açılanma arasında pozitif bir korelasyon tespit edildi (0Anahtar Kelime: Anatomi = Anatomy ; Burun = Nose ; Burun deformiteleri = Nose deformities ; Maksiller sinüs = Maxillary sinus ; Paranazal sinüsler = Paranasal sinuses ; Septum pellucidum = Septum pellucidum ; Tomografi-emisyon-bilgisayarlı = Tomography-emission-computed
Fötal ve yetişkinlerde diz ve dirsekdeki eklem bağlarının yapısal düzeyde karşılaştırmalı incelenmesi
Bu çalışmada fetüs ve yetişkinlere ait diz ve dirsek eklemi bağlarının histolojik olarak incelenmesi, karşılaştırılması ve bu bağların zaman içerisinde uğradıkları değişikliklerin saptanması amaçlandı. Aynı zamanda manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile fetüs ve yetişkin eklem bağları görüntüleri anatomik açıdan değerlendirilmeye çalışıldı.Çalışmamızda 14-17.5 haftalık 10 erkek fetüsün diz ve dirsek bölgesinden alınan kesitler ile yetişkin iki erkek kadavranın diz ve dirsek eklemine ait disseksiyon yöntemiyle alınan ligamentleri doku takibine alındı. Doku takibinden sonra parafine gömülen yapılardan mikrotomla kesitler alınarak Masson-Tricrom ve Orcein-Picroindigocarmine boyalarıyla boyandı. Bu kesitler mikroskop altında incelenerek fotoğrafları çekildi. Bununla birlikte 17 haftalık fetüsün ve yetişkine ait diz ve dirsek bölgesinin MR görüntüleri alındı.Yetişkin ligamentlerin içerdiği fibroblast yoğunluğu ile kollajenlerin kalınlığı, yoğunluğu ve dalgalanmaları fetüsdekilere oranla farklılıklar gösterdiği saptandı. Yetişkin dirsek eklemi ligamentlerinde yer alan kollajenlerde, dize oranla çok daha fazla dalgalanmaların olduğu, diz eklemi iç bağlarına ait kollajen ve fibroblast yoğunluğunun ise diğer bağlara oranla daha fazla olduğu gözlendi.Fetüs ligamentlerini 1.5 T MR ile yeterince görülemezken 3 T MR ile çok net olarak görüldü. Yetişkinlerden alınan üç boyutlu 1.5 T MR görüntülerinde ise anatomik yapılar net olarak saptanabildi.
Postmenopozal kadınlarda vücut kitle indeksinin kemik mineral yoğunluğu üzerindeki etkisi
Obezite ve osteoporoz son yıllarda oldukça sık rastlanan ve bakım maaliyetleri yüksek iki önemli hastalıktır. Obezite ile birlikte kalp-damar hastalıkları, diabet, yüksek tansiyon ve eklem kıkırdaklarında dejenerasyon gibi komplikasyonlar görülmektedir. Diğer yandan osteoporoz ise kırık riskini yükselttiği için özellikle ilerleyen yaşlarda çok daha tehlikeli bir hal almakta, yaşlı birey mortalite sebeplerinde önemli yer tutmaktadır. Çalışmanın amacı postmenopozal kadınlarda vücut ağırlığı ile kemik kalitesinin olası bir ilişkisini analiz etmektir. Çalışmaya Rize Devlet Hastanesi Fizik Tedavi Ve Rehabilitasyon Bölümüne başvuran 47-80 yaş aralığında en az 1 yıldır menstürel periyot görmeyen 121 kadın dahil edildi. Cerrahi menopozda olan kadınlar, kemik mineral yoğunluğuna bilinen bir etkisi olan metabolik hastalıklara sahip kadınlar ve osteoporoz tedavisi gören hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Katılımcıların yaşı, kilosu, boyu, menopoz süresi, madde bağımlılıkları, çocuk sayısı, kronik hastalıkları, kırık hikayesi ve lumbal vertebral alandan (L1-L4) ölçülmüş kemik mineral yoğunluğu kayıt edildi. Hastalar vücut kitle indekslerine (VKİ) göre Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) obezite sınıflandırılması kullanılarak 6'sı (%5) Normal, 27'si (%22.3) Aşırı Kilolu, 39'u (%32.2) Obez Grade 1, 29'u (%24) Obez Grade 2, 20'si (%16.5) Obez Grade 3 şeklinde gruplandırıldı ve gruplar arasında kemik mineral yoğunluğu (KMY) farkları incelendi. İstatiksel analiz sonrasında VKİ ile KMY değerleri arasında (r=0.41, p=0.0001) ve VKİ ile T-skoru arasında (r=0.31, p=0.001) pozitif yönde, anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşıldı. Sonuç olarak çalışmada vücut ağırlığının kemik kütlesine pozitif yönde etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmış ve bu veriler ışığında obezitenin osteoporozdan koruyucu etkisinin olduğunu söylemek mümkündür.
Fırat Üniversitesi hastanesine başvuran sağlıklı yetişkin ve geriatrik insanlarda metakarpal indeks değerlerinin araştırılması
Metakarpal İndeks (Mİ), Marfan sendromu teşhisi için kullanılan basit, ucuz ve objektif bir yöntem olarak kabul edilmiştir. Ayrıca osteporoz tanısında da kullanılır. Mİ kadınlarda erkeklere göre yüksek çıkmaktadır. Bu çalışmada normal, sağlıklı yetişkin ve geriatrik insanlarda, Mİ değerlerinin cinsiyetler arasında ve ilerleyen yaş ile birlikte seyrinin değerlendirilmesi amaçlandı. Fırat Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalına başvurmuş herhangi bir iskelet bozukluğu ve el patolojisi bulunmayan 25 yaş üstü sağlıklı yetişkin ve geriatrik insanların sağ el röntgen görüntüleri değerlendirildi. Toplamda 1000 hasta olacak şekilde cinsiyet ve yaş grupları oluşturuldu. Her yaş grubu için rasgele seçilecek 200 hasta, hastane otomasyonuna bağlı kalibrasyonu yapılmış Enlil PACS programı kullanılarak bilgisayar ortamında ölçümler yapılıp ortalama Mİ değerleri hesaplandı. Cinsiyet gurupları karşılaştırıldığında toplam cinsiyet ve grup içi cinsiyetlerde ortalama Mİ değerleri kadınlarda erkeklere göre daha yüksek çıktı. Ayrıca t testi ve korelasyon hesaplamalarıda bunu destekledi. Yaş gruplarında Mİ ortalama değerlerinin yaş ile birlikte seyri her iki cinsyet için giderek azaldığı görüldü. Özellikle 25-34 yaş grubu ile 55-64 ve 25-34 yaş grubu ile 65+ yaş grubu arasında anlamlı fark görüldü. Diğer yaş grupları kendi aralarında kıyaslandığında anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç olarak, yaş ilerledikçe özellikle 40 yaşından sonra kadınlarda menapoz ve erkeklerde benzer şekilde andropoz sonrasında kemiklerde meydana gelen mineral eksikliğinden dolayı normal Mİ değerleri azalma eğilimindedir. Bu azalmanın osteoproz ile bağlantılı olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Metakarpal İndeks, Radyografi, Geriatri
İkinci ve dördüncü parmak oranının (2P:4P) tip 2 diabetes mellitus ile ilişkisi
Diabetes mellitus, morbidite oranı yüksek kronik bir hastalıktır. Pankreastan salgılanan insülin hormonunun yokluğu, yeterince üretilememesi ya da üretilen insülinin etkili bir şekilde kullanılamaması sonucunda oluşmaktadır. Akut ve kronik dönemde ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır. Prenatal cinsiyet hormon düzeylerinin etkisi altında olduğu düşünülmekte olan en belirgin bedensel karakterler el ikinci parmak (2P) ve dördüncü parmak (4P) uzunluklarıdır. Bu iki parmak uzunluğu ile aralarındaki oran (2P:4P) fetal testosteron ve östrojen etkisiyle şekillenir. Bu çalışmada hormonal etki ile belirlendiği düşünülen el parmak ölçüm ve oranları ile hormonal nedenli bir hastalık olan diyabet arasındaki ilişkinin açığa çıkarılması amaçlandı. Tip 2 diyabet tanısı almış 200'ü kadın ve 200'ü erkek olmak üzere toplam 400 kişi ile aynı sayıda sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol gruplarına dahil tüm kişilerin boy uzunluğu, ağırlık, açlık ve tokluk kan şekeri ölçümleri yapıldı, vücut kitle indeksleri belirlendi. Antropometrik ölçüm olarak her iki elde el genişliği, el uzunluğu, 2P ve 4P uzunlukları ölçüldü. El indeksleri ve 2P:4P oranları hesaplandı. Hasta ve kontrol gruplarına ait veriler Student-t testi ile karşılaştırıldı. Vücut kitle indeksi değerlerine bakılarak diyabet hastaları değerlendirildiğinde; erkeklerin fazla kilolu kategorisinde olduğu, kadınların ise I. derece obez sınıfında yer aldıkları belirlendi. Kadın ve erkek hastaların elleri kontrol grubuna oranla daha geniş ve el indeksleri daha büyüktü (p<0,05). Kadın hastaların 2P değerleri kontrol grubuna göre daha kısa iken, 4P daha uzundu. 2 Erkek hastaların 4P değerleri ise kadınlardaki bulgunun tersine kontrol grubuna göre daha kısa idi (p<0,001). Parmak oranları incelendiğinde; diyabeti olan kadınların kontrol grubuna göre daha küçük, diyabeti olan erkeklerin ise daha büyük 2P:4P oranına sahip oldukları belirlendi (p<0,001). Elde edilen bulgular ışığında, 2P:4P oranının doğumdan itibaren diyabet hastalığı riskinin belirlenmesine katkı yapabilecek önemli bir ölçüt olabileceği ve bu sayede risk grubundaki insanların korunmaya yönelik bir şekilde yaşamalarına olanak tanıyacağı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: 2P:4P oranı, Diabetes Mellitus, Antropometri, El, Parmak.
Migren hastalarında diffeomap yazılımı kullanılarak beyin yapılarının hacminin hesaplanması
Migren baş ağrısı olarak bilinmekle birlikte, nörolojik ve gastrointestinal bulguların eşlik edebildiği ataklar halinde gelen ve kişinin günlük yaşamsal aktivitelerini engelleyen nörolojik bir hastalıktır. Literatürde migrenli hastaların beyin MRG'leri kullanılarak beyin içerisindeki bir çok yapının hacimsel değişiklikleri incelenmiştir fakat beynin tüm yapılarını içeren kapsamlı ve detaylı bir hacim değişikliği olup olmadığı henüz araştırılmamıştır. Bu çalışmamızın amacı geniş çapta beyin yapılarını incelemek ve hangi bölgelerde hacimsel değişimlerin olduğunu saptamaktır. Bu çalışmada 5 erkek 20 kadın olmak üzere herhangi bir nörolojik hastalığı olmayan, yaş ortalaması 35±7 olan 25 sağlıklı birey; 5 Erkek ve 20 Kadın olmak üzere yaş ortalaması 37±9 olan 25 migren hastası (7 auralı,18 aurasız) çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS 15.0 programı kullanıldı. Çalışmamızda migren hastaları ve sağlık bireylerin beyin yapılarının hacimleri incelediğinde sol ve sağ gyrus frontalis superior, sol ve sağ talamus, sol gyrus supramarginal, sağ gyrus angularis, sol ve sağ gyrus temporalis medius, sağ gyrus oksipitalis inferior'da istatistiksel olarak anlamlı hacim artışı bulunmuştur (p<0.05). hastalık süresi 5 yıl ve üzeri olanların sol gyrus frontalis superior, sol gyrus frontalis inferior, sağ gyrus precentralis ve sol cerebral nucleus hacimleri hastalık süresi en fazla 4 yıl olanlara göre hacimsel azalma açısından anlamlı düzeyde bir farklılık tespit edilmiştir(p<0.05). ayda 10 ve üzeri atak geçiren migren hastalarının sağ talamus, sol gyrus parietalis superior ve sol globus pallidus hacmileri, ayda an fazla 9 atak geçiren migren hasta sınıfına göre hacimsel azalma açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak: Çalışmamız migren patofizyolojisi ile uyumludur. Beyinde yapısal değişikliklerin migren hastalığında bir risk faktörü oluşturabileceği düşünülmektedir. Migren hastalığında tespit edilen bölgesel gri madde hacimsel değişikliğinin ilişkisi üzerine kanıtlar belirsizdir. Bu belirsizliğin sebebi kullanılan yöntem farklılığından kaynaklandığı kanaatindeyiz.
Fatih Devlet Hastanesi laboratuvar çalışanlarının anatomik yapılarının iş ortamına uygunluğunun, işe bağlı kas-iskelet şikayetlerinin oluşumu üzerine etkisinin araştırılması
Endüstriyel toplum yapısına geçiş, buna bağlı gelişme ve eğilimler sedanter çalışma, çalışma yerlerinin uygun olmayan tasarımı, çalışmanın veya çalışma yöntemlerinin yetersiz organizasyonları, çalışma tekniklerinin yanlış oluşu statik kas çalışmasına ve postüral bozukluklara ve çeşitli sağlık sorunlarına sebep olmaktadır. Laboratuvar çalışanlarında tekrarlayıcı fiziksel hareketler, kötü postürde çalışma, stres, tekrarlayıcı ve şiddetli aktiviteler, mola vermeden uzun süreli çalışma, uzun süre ayakta kalma ve kötü ergonomik koşulları nedeniyle işle ilgili kas-iskelet sistemi hastalıkları oluşmaktadır. Bu çalışmada Fatih Devlet Hastanesi Laboratuvar çalışanlarının anatomik ölçümlerinin, çalışma ortamına uygunluğunun kas-iskelet şikayetleri ile ilişkisinin araştırılması ve ergonomik riskleri belirlemek amaçlanmıştır. Bu çalışma Fatih Devlet Hastanesi Laboratuvar çalışanlarında Mayıs - Haziran 2014 tarihinde gerçekleştirildi. Çalışanlar üzerinde anatomik ölçümler yapılarak, araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formları ve kas-iskelet şikayetleri değerlendirmek için Nordic anketi kullanıldı. Çalışmamızda laboratuvar çalışanları işe bağlı son 12 ayda yaşanılan kas-iskelet şikayetler bakımından en çok yakınılan bölgeler ise sırasıyla bel, boyun ve sırttır. Çalışanların kişisel bilgileri, anatomik ölçümleri ve çalışma ortamının ölçüleri ile kas-iskelet sistemi şikayetleri ilişkisinin araştırılmasında önemli farklılıklar bulunmuştur. Ergonomik düzenlemelerin yapılması, ergonomi eğitimleri ve girişimlerini kapsayan ergonomi programı uygulanmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin vücut şekli, el tercihi, oturma süresi ve dersliklerin kas-iskelet sistemi şikâyetlerinin oluşması üzerine etkileri
Bu araştırma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde vücut şekli, el tercihi, oturma süresi ve dersliklerin kas-iskelet sistemi şikâyetleri üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Betimsel türde olan araştırmanın örneklemini Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenim gören 197'si erkek ve 245'i kız olmak üzere toplam 443 öğrenci oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında araştırmacı tarafından hazırlanan sosyo- demografik özelliklerine yönelik sorulardan oluşan bilgi formu, Nordic kas-iskelet sistemi şikayetleri anketi ve Bireylerin El Kullanma Seçimleri Tespit Anketi kullanılmıştır. Derslik ve amfiler donanım, büyüklük, ısı, ışık, öğrenci kapasitesi özellikleri açısından incelenmiştir. Derslik ve amfilerde bulunan, masa, sıra ve sandalyelerin hangi materyalden yapıldığı belirlenmiş, yükseklik, boy, en ölçümleri alınmıştır. Araştırmada toplanan verilerin analizinde Frekans, Yüzde, t Testi ve Ki-kare istatistiksel analizleri kullanılmış olup bu analizler bilgisayarda SPSS 22.00 istatistik paket programı ile yapılmıştır. Araştırma sonucunda, kız öğrencilerin erkek öğrencilere göre dirsek ağrısını, sırt ağrısını, omuz ağrısını daha fazla çektikleri, sınıflarda öğretim gören öğrencilerin amfilerde öğretim gören öğrencilere göre dirsek ağrısını daha fazla çektikleri, amfilerde öğretim gören erkek öğrenciler sınıflarda öğretim görenlere göre sırt ağrısını daha fazla çektikleri, erkek öğrencilerin kız öğrencilere göre sınıflardan daha fazla memnun oldukları, kız öğrencilerin amfilerden memnun oldukları, günde 0-2 saat amfileri kullanan öğrencilerin sınıfları kullanan öğrencilere göre daha fazla boyun ağrısı ve dirsek ağrısı çektikleri, günde 2-4 saat sınıfları kullanan öğrencilerin son 12 ayda daha fazla sırt ağrısı çektikleri, günde 4-6 saat amfileri kullanan öğrencilerin son 12 ayda daha fazla dirsek ağrısı çektikleri, günde 4-6 saat amfileri kullanan kız öğrencilerin son 12 ayda daha fazla dirsek ağrısı çektikleri, günde 6-8 saat sınıfları kullanan kız öğrencilerin son 12 ayda daha fazla uyluk ağrısı çektikleri, günde 0-2 saat sınıfları kullanan erkek öğrencilerin son 12 ayda daha fazla bel ağrısı çektikleri, günde 2-4 saat sınıfları kullanan erkek öğrencilerin son 12 ayda daha fazla sırt ağrısı çektikleri saptanmıştır. Sınıflardaki sıra ve sandalyelerin öğrencilerin fiziki özelliklerine uygun olmaması sorun kaynağı olarak değerlendirilebilir. Ayarlı modüllerin kullanılması uygun bir çözüm olabilir. Dersliklerde ciddi, tertipli ve düzenli, renk uyumunun sağlandığı disiplinli bir derslik ortamı beraberinde ergonomik açıdan uygun çalışma ortamını sağlayacaktır. Uygun çalışma ortamının doğal bir sonucu olarak, öğrencilerin moral ve motivasyon durumlarındaki olumluluk beraberinde öğretim sürecinde olumlu yönde değişimler getirecektir.
Üst ekstremite antropometrik ölçümlerinin boy ve cinsiyet tahmini açısından değerlendirilmesi
Üst ekstremite'nin antropometrik özellikleri adli bilimlerde kimliklendirme çalışmaları açısından alternatif yöntemler geliştirmek için önemlidir. Çalışmamızda, üst ekstremite ölçümlerinin bireyin cinsiyeti ve boyu ile olan ilişkisinin gösterilmesi, ardında kimliklendirilmesi gereken üst ekstremite'ye ait anatomik parça ve kalıntı bırakan adli durumlarda vakanın cinsiyet ve boy uzunluğunun tahmini olarak belirlenebilmesi için modeller geliştirilmesi amaçlandı. Çalışmanın evrenini KTÜ Sağlık Hizmetleri MYO'nda öğrenim gören 18-25 yaş öğrenciler oluşturmaktadır (n=400/288 K, 112 E). Geliştirilen modeller arasında yüksek güvenilirlik ile doğru tahmin sağlayan modellerin geçerlilikleri, hedef kitle dışındaki bireylerde de (kontrol grubu 18-25 yaş/25 yaş üstü) körleme yöntemiyle değerlendirildi. Toplamda 500 sağlıklı kişide sağ ve sol üst ekstremite'den antropometrik noktalar esas alınarak kol, ön kol, üst ekstremite, el ve üçüncü parmak uzunluğu, palmar uzunluk, el genişliği, el bilek genişliği, el bilek çevresi ölçümleri alındı. Bu ölçümlerden kol, ön kol, el ve phalangeal indeks değerleri hesaplandı. Tüm ölçüm değerlerinin boy ile olan ilişkisi Pearson korelasyon analizi ile değerlendirildi. Boy tahmininde linear regresyon analizi; cinsiyet tahmininde ise lojistik regresyon analizi ile modeller geliştirildi. Geliştirilen bu modeller, yüksek korelasyon ve doğruluk oranları ve düşük tahmin hatalarıyla geçerli ve güvenli tahminler sağladı. Çalışmamızdaki modeller kimliklendirmede Türk popülasyonu için örnek teşkil etmekle birlikte sağ ve sol üst ekstremite ölçümleri bizim olgularımızla benzer sonuç veren popülasyonlar tarafından da kullanılabilir. Koşulların gerektirdiği durumlarda anatomist, adli antropolog, adli patolog, arkeolog ve adli tıp araştırmacılarının kimliklendirmede kullanabileceği bu kullanışlı modellerin, DNA analizinde ekonomik ya da daha farklı sebeplerle güçlükle karşılaşıldığı durumlarda alternatif bir yöntem olarak değerlendirilebileceği kanısındayız.
Osteoartritli ve romatoid artritli hastalarda el eklemlerindeki hareket açıklığının ve kavrama kuvvetinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılması
Osteoartrit (OA) dünyada ve ülkemizde en sık karşılaşılan eklem hastalığıdır. Romatoid artrit (RA) sinovyal enflamasyonla karakterize kronik, sistemik bir hastalıktır. OA'da ve RA'da el bileği ile el eklemleri ilk ve en sık etkilenen eklemlerdir. El eklemlerinin tutulumu, hastaların yaşam kalitesinde belirgin bir azalmaya yol açar. Bu çalışmada RA ve OA'nın el kavrama kuvveti ve eklem hareket açıklıklarının (EHA) sağlıklı bireylerle karşılaştırılması ile hastaların günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlığının değerlendirilmesi amaçlandı.Tezimizi Fırat Üniversitesi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniğinde ve Romatoloji Polikliniğinde takip edilen, (30-60 yaşları arasında) Amerikan Romatoloji Birliği (ACR) kriterlerine göre RA tanısı konulmuş 62 kadın, 52 OA'lı kadın ve 52 sağlıklı kadın olmak üzere toplam 166 birey değerlendirmeye alındı. El kavrama kuvveti elektronik el dinamometresi, parmak kavrama kuvveti ise parmak dinamometresi ile ölçüldü. El bileği ve parmakların EHA ölçümleri için standart gonyometre ve parmak gonyometresi kullanıldı. El bileği çevresi ve çapı ile el uzunluk ölçümü standart antropometrik ölçüm aletleriyle gerçekleştirildi. Ayrıca çalışmaya alınanların tamamına sağlık değerlendirme anketi (HAQ) uygulanarak özürlülük düzeyi belirlendi.Çalışmamızda tüm olguların el ve parmak kavrama kuvvetleri, el bileği ve parmakların EHA ölçümleri ile el bileği çevre ve çap değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,001). Hasta ve sağlıklı bireylerin el uzunluk ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Tüm olguların HAQ skoru ile el ve parmak kavrama kuvveti arasında negatif yönde çok güçlü korelasyon bulundu.Sonuç olarak OA'lı ve RA'lı hastalarda anatomik bütünlüğün bozulması, EHA'nın, el ve parmak kavrama kuvvetlerinin azalması ve ağrı hastaların günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlığını etkilemiştir.Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, romatoid artrit, kavrama kuvveti, hareket açıklığı.
Şinşilla'nın (chinchilla lanigera) baş, boyun bölgesinde yer alan lenf düğümlerinin makroanatomisi
Dolaşım sistemi genel anlamda arter-ven sistemi olarak tanımlanmasına rağmen lenfatik dolaşım da vasküler sistem içerisinde yerini almıştır. Lenfatik sistem temel olarak hücre dışı sıvı dengesinin sağlanmasında önemli bir rol oynar. Ayrıca dokular arası sıvıdan lenf kapillerleri(kılcalları) aracılığı ile emilen maddelerin lenf nodülüne taşınıp, burada hücre ve metabolizma artıklarından temizlenmesi, lenfosit üretilip depo edilmesi, antikor yapımı, bağırsaklardan emilen yağın kana iletilmesi, hormonların aktarılması gibi görevlerin yanı sıra enfeksiyöz ve tümör metastazlarının yayılmasına aracılık ettiği belirlenmiştir. Çalışmanın materyalini erişkin on adet ergin erkek ve on adet ergin dişi şinşilla (chichilla lanigera) oluşturmuştur. Lenf düğümlerini boyamak için, 1/15 oranında serum fizyolojik ile yeşil renkli mürekkeb deri altına enjeksiyonu yapılarak bir hafta sonrasında hayvanlar ötenazi edilmiştir. Ötenazi işlemi sonrası %10 luk formol içeren havuzlarda muhafaza edilmiştir. Yapılan makro incelemeler sonucunda baş bölgesinde kulağın kaidesinde m. parotidoauricularis'in hemen caudal kenarının ventral'inde lymphocentrum parotideum'un, spatium mandibula'da, corpus mandibula'nın ventral kenarında lymphonodi mandibulares'in yerleştiği gözlendi. Boyun bölgesinde de m. cleidomastoideus ve m. sternocephalicus'un başa yakın bölümünün ventral'inde lymphocentrum retropharyngeum'un, m. trapezius'un pars cervicalis'inin hemen ventral'inde, scapula'nın margo cranialis'inin önünde, lymphonodi cervicales superficiales dorsalis'in, omuz ekleminin hemen cranial'inde lymphonodi cervicales superficiales ventralis'in bulunduğu belirlenmiştir. Yapılan makro incelemelerde lymphonodus buccalis'i ve lymphocentrum cervicale profundum'un varlığına rastlanmamıştır. Anahtar kelimeler: Baş ve boyun, Lenf düğümü, Şinşilla
Kulak çınlaması (tinnitus) oluşturulmuş ratların koklear çekirdeklerinde bazı iyon kanalı ekspresyonlarının incelenmesi
Kulak çınlaması, dış kaynaklı sesin yokluğunda hayali ve değişik nitelikteki seslerin işitsel olarak algılanmasıdır. Populasyonun kabaca % 10-15?ini etkiler ve bu oranın yaklaşık %20?si hayat kalitesinin olumsuz etkilenmesinden dolayı tıbbi yardıma ihtiyaç duyar. Ancak bu rahatsızlığın oluşum mekanizması henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışma, sodyum salisilatla ve aşırı gürültü oluşturulan rat kulak çınlaması modelinde bazı (CaV, HCN, NaV, KV, TRPM) iyon kanalı ekspresyonlarının incelenmesi amacıyla yapıldı. Deneyde 48 tane 4 aylık erkek Wistar Albino rat (195-330 gr) kullanıldı. Ratlar floresan immunohistokimya analizi yapılacak olanlar ve Gerçek Zamanlı PZR analizi yapılacak olanlar olmak üzere (n=24) iki gruba ayrıldı. Daha sonra bu iki grup da kendi içinde sodyum salisilatla kulak çınlaması oluşturulacak grup (SAT), aşırı gürültüyle kulak çınlaması oluşturulacak grup (NT) ve kontrol grubu olmak üzere üç alt gruba ayrıldı. Kulak çınlaması oluşturulduktan sonra, koklear çekirdek dokuları toplanarak analizler gerçekleştirildi. Deney grupları kontrol grubu değerleriyle karşılaştırıldığında HCN1, HCN2, HCN4, SCN1A, SCN2A1, SCN3A, TRPM2, TRPM7, KCNH2, KCNH7, CACNA1B mRNA?larının (p<0,05) istatistiksel olarak azaldığı bulundu. Ayrıca HCN1, HCN2, HCN4, Erg1-2-3 ve Erg3 iyon kanalları için yapılan floresan immunohistokimya analizinde deney gruplarından elde edilen düzeltilmiş toplam alan floresan yoğunlukları kontrol grubundan elde edilenlerden daha az ölçüldü. Sonuç olarak, aşırı gürültüyle ve sodyum salisilatla oluşturulan kulak çınlaması oluşturulmuş ratların koklear çekirdek dokusunda bazı iyon kanalı ekspresyonun baskılandığı gözlemlenmiştir. Ancak bu değişimin oluşum mekanizmasındaki yerinin belirlenmesi için işitme yolağındaki tüm iyon kanalı eksperyon değişimlerinin bir bütün olarak incelenmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Gerçek Zamanlı PZR, immunohistokimya, iyon kanalı, kulak çınlaması, sodyum salisilat.
Farklı el tercihi olan bireylerde üst ekstremite kompozisyonu ile fonksiyonları arasındaki ilişkinin incelenmesi
İnsanların el tercihlerinde ağırlıklı olarak sağ ya da sol el baskın olarak kullanılmaktadır. El tercihi, taraf tercihinin saptanmasında çok yaygın kullanılan bir değerlendirmedir ve ellerin asimetrik kullanımını yansıtmaktadır. Nöropsikolojik araştırmaların çoğunda ve asimetrilerin insan davranışları üzerindeki etkisinin araştırmasında el tercihinin değerlendirilmesi standart bir prosedürdür. Bu çalışmamızda biz de farklı el tercihi olan bireylerde baskın olan ve baskın olmayan taraf arasındaki fonksiyonel ve yapısal farklılığı ortaya koymak amacıyla el ve parmak kavrama kuvvetleri ile üst ekstremitenin segmental vücut kompozisyonunu araştırmayı amaçladık. Araştırmamızda, 18-25 yaş arası 172 (68 solak, 104 sağlak) Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü ve Hemşirelik Bölümü öğrencilerine cinsiyet farkı gözeterek dominant ve dominant olmayan ektremiteleri belirlendi ve üzerine bazı antropometrik ölçümler, el kavrama, parmak kavrama ve biyoelektriksel empedans analizi yöntemi ile vücut kitle endeksleri alındı. Bunun sonucunda da grubunun yapısal ve fonksiyonel özellikleri üzerinde karşılaştırmalar yapıldı. El kavrama kuvveti anahtar parmak kavrama kuvveti ve cımbız parmak kavrama kuvveti arasında kolun yağ oranı arttıkça kavrama kuvvetlerinin azaldığı, kolun yağsız kütlesi ve kolun tahmini kas kütlesinin arttıkça kavrama kuvvetinin arttığını bulduk. Sağlakların dominant ve nondominant elleri arasında cımbız parmak kavrama kuvveti açısından anlamlı bir fark bulduk (p<0,05). Ancak solaklarda bu fark saptanmadı (p>0,05). Ayrıca sağlakların dominant elleri ile nondominant elleri arasında el kavrama kuvveti bakımından benzer çalışmaların aksine anlamlı bir fark bulamadık (p>0,05). Bu araştırmada, Biyoelektriksel İmpedans Analizi Yöntemi ve el kavrama kuvveti, parmak kavrama kuvvetleri ile el tercihi arasındaki ilişki incelenmiş olup, elde ettiğimiz verilerin gelecekte yapılabilecek araştırmalara yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.
Yeni Zelanda tavşanı Cranium'unun geometrik morfometrik analizi
Araştırmada, Yeni Zelanda tavşanı kafatasının cinsiyete göre geometrik morfometrik yöntemle şekilsel durumunun belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada 10 adet erkek, 10 adet dişi tavşan olmak üzere 20 adet Yeni Zelanda tavşanı kafatası kullanıldı. Tavşan cranium'u kaynatılarak masere edildikten sonra kafatası ventral, dorsal, lateral yönden ve mandibula lateral yönden fotoğraflandı. TpsUtil ve TpsDig2 programları kullanılarak, kafatası fotoğrafları üzerinde ventral yönde 15, dorsal yönde 14, lateral yönde 14, mandibula fotoğraflarında ise lateral yönde 10 adet homolog landmark işaretlendi. PAST (Version 4.02) programı ile superimpozisyon uygulanarak yeni koordinatlar üzerinden temel bileşenler analizi ve relatiwe warp analizi yapıldı. İşaretlenen landmarkların şekil farklılıklarını belirlemek amacıyla Morphoj yazılımı kullanıldı. Temel Bileşenler analizine göre, Yeni Zelanda tavşanı kafatasının ventral, dorsal, lateral yönlü görüntüleri ile mandibula'nın lateral yönlü görüntülerinde dişi ve erkek tavşanların birinci temel bileşen analizi grafiğinde belli bir bölgede toplanmadığı tespit edildi. Dolayısıyla temel bileşen analizine göre belirgin bir cinsiyet farklılığına rastlanmadı. Birinci temel bileşen analizine göre kafatasının ventral, dorsal, lateral ve mandibula'nın lateral yönlü görüntülerinde toplam şekil farklılığı sırasıyla %57.225, %34.813, %42.427 ve %31.147'sini açıkladı. Temel bileşenler analizleri arasında en fazla varyasyon ventral görüntülerde belirlenen PCA1 (%57.225) değerine aitti. Göreceli çarpıtma analizi sonucunda, dişi tavşanlar arasındaki varyasyon değeri (RWA1: %70.44) en fazla ventral görüntüler üzerinde, erkek tavşanlarda da (RWA1: %50.55) en fazla lateral görüntüler üzerinde belirlendi. Sonuç olarak elde edilen verilerin, tavşan türleri ve kafatasları üzerinde uygulanacak geometrik morfometrik analiz ile ilgili çalışmalara ve arkeolojik araştırmalara katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Geometrik Morfometri, Relative Warp Analizi, Temel Bileşen Analizi, Yeni Zelanda Tavşanı
Formaldehit ve aroma soluyan sıçanlarda her iki uygulamanın GnRH seviyeleri ve testisler üzerindeki etkisinin incelenmesi
Erkek sıçanlar üzerinde yapmış olduğumuz bu çalışmada, solunum yoluyla uygulanan formaldehit'in üreme sistemi üzerindeki olumsuz etkileri araştırıldı. Ayrıca formaldehit maruziyetine karşı gül yağının muhtemel koruyucu etkileri de değerlendirildi.Bu amaçla, 21 adet Wistar albino cinsi erkek sıçan üç gruba ayrıldı. Grup I, kontrol olarak kullanılırken, Grup II'deki hayvanlar, 35 gün boyunca günde 1 saat 10 ppm dozunda formaldehite maruz bırakıldı. Grup III'teki hayvanlara ise, aynı dozda uygulanan formaldehit'in yanı sıra yine günlük olarak 1 ml gül yağı solunum yolu ile uygulandı. Deney sonunda hayvanlar dekapite edildi. İmmünohistokimyasal ve histolojik değerlendirmeler için hypothalamus ve testisler, spermiogram analizi için de epididymis dokuları alındı. Hayvanlardan alınan kan örneklerinde ise testosteron düzeyleri belirlendi.Formaldehit'e maruz kalan sıçanlar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, hypothalamus doku kesitlerinde daha şiddetli GnRH boyanmasının olduğu; testis ve epididymis incelemelerinde histopatolojik hasarların meydana geldiği; ayrıca testosteron seviyelerinde de bir düşüşün olduğu tespit edildi. Formaldehit maruziyetiyle birlikte gül yağı uygulanan grupta ise, hypothalamus kesitlerinde yine şiddetli bir GnRH boyanmasının görüldüğü; testis ve epididymis doku örneklerindeki histopatolojik değişikliklerin de düzeldiği ortaya kondu. Yine bu grupta testosteron seviyelerinin yükseldiği ve kontrol değerlerine yaklaştığı tespit edildi.Sonuçta, formaldehit maruziyetine bağlı olarak üreme sisteminde ciddi hasarların meydana geldiği ve bu hasarlara karşı gül yağının koruyucu etkiler gösterdiği ifade edilebilir.
Tolüen soluyan sıçanlarda oluşabilecek karaciğer hasarı ve melatoninin koruyucu etkisinin araştırılması
Bu çalışmada tolüen solunumunun sıçan karaciğeri üzerindeki zararlı etkileri ve melatoninin koruyucu etkisinin araştırılması amaçlandı.Bu amaçla, 21 adet Wistar-albino cinsi erkek sıçan (200-220 gr) rastgele şekilde üç eşit gruba ayrıldı. Grup I'deki sıçanlar kontrol olarak düzenlendi. Grup II'deki sıçanlar, 4 hafta boyunca solunum yoluyla tolüene (3000 ppm/1saat/gün) maruz bırakılırken Grup III'deki sıçanlara ise tolüen uygulamasının yanı sıra melatonin (10 mg/kg/gün, ip) tedavisi uygulandı.Deney sonunda dekapite edilmiş hayvanlardan karaciğer dokuları ve kan örnekleri alındı. Serum aspartat transaminaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), total bilirubin ve albümin seviyeleri ölçüldü. Sıçanlardan alınan karaciğer doku örnekleri rutin histolojik işlemlerden geçirilerek ışık mikroskop altında incelendi. Bununla birlikte dokular, apoptozis varlığının belirlenmesi amacıyla immunohistokimyasal olarak avidin-biotin-peroksidaz yöntemiyle boyandı. Karaciğer doku örneklerinde süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve katalaz (CAT) aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) seviyeleri ölçüldü.Tolüenin serum ALT, AST ve doku MDA düzeylerinde önemli oranda artışa, serum albümin oranlarında ise azalmaya neden olduğu; bunun yanı sıra serum ALP, total bilirubin ve doku SOD, GSH-Px ve CAT düzeylerini etkilemediği görüldü. Melatonin tedavisinin serum ALT, AST ve doku MDA seviyelerindeki artışı önlediği, ancak serum albümin miktarındaki değişimi etkilemediği belirlendi.Tolüene maruz kalan sıçanların ışık mikroskobik değerlendirmesinde; yağlı dejenerasyon, balon dejenerasyon, sinüzoitlerde genişleme ve hiperemi ile orta derecede perisentral fibrozis görüldü. Ayrıca immünohistokimyasal incelemede, kontrol grubuna oranla Bax immün reaktivitesinde belirgin artış gözlendi. Tolüen uygulanmış hayvanlara melatonin verilmesiyle Bax immün reaktivitesindeki artışın azaldığı ve diğer histopatolojik değişikliklerin kayda değer oranda düzeldiği görüldü.Sonuç olarak, bu biyokimyasal, histopatolojik ve immunohistokimyasal çalışmada tolüen toksisitesi sonucu karaciğerde oksidatif doku hasarı ve apoptozis meydana geldiği ve bu hasarın melatonin tedavisiyle önemli ölçüde önlendiği ortaya kondu.
Testosteron hormonu uygulanan sıçanlarda hipokampus morfolojik yapısının immunohistokimyasal olarak incelenmesi
Sıçanlar üzerinde gerçekleştirmiş olduğumuz bu çalışmada, orşidektomi sonrası hipokampus'ta meydana gelen morfolojik değişiklikler araştırıldı. Aynı zamanda bu değişiklikler üzerine testosteron hormonunun koruyucu etkileri de incelendi.Araştırmamızda, 230?250 gr ağırlığında toplam 21 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Hayvanlar üç eşit gruba ayrıldı. Grup I'deki sıçanlar sham-orşidektomi grubu (kontrol) olarak kullanıldı. Grup II'ye ait deney hayvanlarına cerrahi olarak orşidektomi yapıldı. Grup III'e ise orşidektomi sonrası günlük dozu 0,5 mg/kg olan testosteron propionat 30 gün boyunca verildi. Deney süresi sonunda hayvanlar dekapite edildi ve hipokampus doku örnekleri çıkartıldı. Hipokampus dokularının bir kısmı süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) seviyelerinin belirlenmesi için kullanıldı. Geriye kalan hipokampus doku örnekleri, rutin histolojik işlemlerden geçirilerek ışık mikroskobu altında incelendi. Bununla birlikte dokular bax immun reaktivitesinin belirlenmesi için immunohistokimyasal olarak avidin-biyotin-peroksidaz yöntemi ile boyandı.Orşidektomi yapılan sıçanlarda, hipokampus SOD ve GSH-Px enzim aktivitelerinin kontrol grubuna göre azaldığı, MDA düzeylerinin de arttığı görüldü. Yine bu gruba ait doku örneklerinin ışık mikroskobik incelemelerinde, piknotik hücre sayıları ile bax immün reaktivitesinin kontrol grubuna göre önemli oranda arttığı tespit edildi. Orşidektomi sonrası testosteron verilen sıçanlarda ise, hipokampus SOD ve GSH-Px enzim aktivitesinin yükseldiği, MDA seviyelerinin de azaldığı görüldü. Ayrıca bu grupta, orşidektomiye bağlı olarak oluşan bax immün reaktivite artışının ve histopatolojik değişikliklerin gerilediği belirlendi.Biyokimyasal, ışık mikroskobik ve immunohistokimyasal düzeylerde yapmış olduğumuz bu araştırma sonucunda, orşidektomiye bağlı olarak hipokampusta oluşan oksidatif doku hasarının ve morfolojik değişikliklerin testosteron hormonu ile baskılandığı ortaya kondu.Anahtar kelimeler: Hipokampus, testosteron, orşidektomi, immunohistokimya, sıçan.
7-11 yaş arası sağlıklı ilköğretim okulu öğrencileri ile engelli ilköğretim okulu öğrencilerinin yaş ve cinsiyete göre kraniofasiyal antropometrik ölçümlerinin karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Doğumdan sonra kranial iskelet farklı periyotlarda ve oranlarda gelişimine devam eder. Bu gelişim sürecinde, fötal, çocukluk ve erişkin dönemlerinde kraniofasiyal ölçümlerde farklılıklar gözlenmektedir. Bu farklılıkların oluşmasında, genetik faktörler, ırk, cinsiyet, kraniumun şekli ve büyüme oranları da oldukça etkilidir. Santral sinir sistemi malformasyonlarında ve sendromlarında baş ve yüze ait ölçümlerde farklılıklar gözlenmektedir. Şimdiye kadar; Turner, Williams, Klinifelter, Fragile X ve Down sendromlu vakalarda yapılan kranyofasiyal morfometrik çalışmalarda alınan sonuçların toplumdaki sağlıklı bireylere göre anlamlı derecede farklı olduğu tespit edilmiştir. Çalışmamızda, Tokat ilindeki 7-11 yaş arasındaki 149 erkek, 116 kız, toplam 265 olgunun kraniofasiyal ölçümleri kullanılarak engelli ve sağlıklı bireyler arasındaki farklılıkların araştırılması planlandı. Çalışmada 6 baş, 10 yüz, 4 orbital, 2 burun, 3 orolabial ve 4 kulak ölçümü olmak üzere toplam 29 ölçüm kullanılmıştır. Bu ölçümler için 22 antropometrik noktadan yararlanılmıştır. Engelli bireyler ve normal bireyler arasında baş ve yüz ölçümlerinde farklılıklar tespit edilmiştir. Bu farklılıklar mevcut sendromların etiyolojisindeki sebeplerden kaynaklanabileceği gibi, motor ve mental disfonksiyonların da bir sonucu olabilir. Ayrıca her bireye ait Z skor değerleri hesaplanarak, bunların ortalamaları alınmış ve elde edilen değerlerin optimum aralıkta (+1SD,-1SD) olduğu tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Kraniyofasiyal ölçüm, antropometri, Z skor
Solunan formaldehitin sıçanlarda humoral immünite üzerine etkilerinin incelenmesi
Çalışmamızda subakut ve subkronik dönem olarak tanımlanan aşamalarda, inhalasyon yolu ile formaldehite (FA) maruz kalan ratların humoral immünitesinin ne derece etkilenip etkilenmediğinin araştırılması amaçlandı.Çalışma erişkin Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Kontrol grubu haricindeki denekler, paraformaldehitin ısıtılmasıyla elde edilen FA gazına, özel olarak hazırlanan düzenekler içerisinde maruz bırakıldı. Deney safhalarında kontrol, subakut ve subkronik dönem olarak belirlenen toplam 6 grup seçildi. Kontrol gruplarında beşer; deney gruplarında ise yedişer sıçan kullanıldı. Sıçanlar subakut dönem için 5-10 ppm; subkronik dönem için ise 5-10 ppm FA inhalasyonuna maruz bırakıldı. Sürelerin tamamlanmasından sonra tüm ratların kanları alındı ve 3000 rpm'de beş dakika santrifüj edilerek serumlarına ayrıldı. Serumlarda Enzim İşaretli İmmün Deney (ELİZA) yöntemi kullanılarak immünoglobülin A (IgA), immünoglobülin M (IgM), immünoglobülin G (IgG) ve kompleman 3 (C3) değerlerine bakıldı.Subakut uygulamanın yapıldığı deney gruplarında, IgA, IgM ve C3 değerlerinde artış, IgG değerlerinde ise azalma tespit edildi. Subkronik uygulamanın yapıldığı deney gruplarında IgA, IgM ve C3 değerlerinde bir artış söz konusu iken subakut uygulanan gruplara göre bu değerlerde düşme, IgG değerlerinde ise subakut değerlere göre artış saptandı.Sonuç olarak bu çalışma formaldehitin, subakut uygulamalarda bağışıklık sistemini uyararak IgA, IgM, C3 değerlerini artırdığını, ancak sekonder immün yanıtı (IgG) ciddi derecede baskıladığını göstermektedir.Anahtar kelimeler: Formaldehit, humoral immünite, ELİZA
Çeşitli disseksiyon aşamalarında beyin-beyin zarı ve gözlerin plastiklenmesi
ÖZET Beyin, beyin zarı ve gözlerin plastiklenerek makroskopik yapının korunması amaçlanmıştır. Eskiden beri yapılan insan; kadavrasının saklanma prensiplerinin gelişmeleri, günümüze dek yapılan çalışmalarla karşılaştırılmıştır. Uygulanan bu yeni yöntemin, beyin, beyin zarı ve gözlerin plastiklenmesindeki geçerliliğini kanıtlamıştır. Mumyalamanın başlangıçtan bu güne dek yapılan mumyalama ve modern mumya (PLASTİNASYON) tekniğinin içeriği ve çalışmaları yapılan plastinasyon yöntemleri ile bizim çalışmalarımız arasındaki ilişkilerine bakılmıştır. Plastikleştirilen beyin, beyin zarı ve gözlerin makroskopik yapısı, doğal rengi ve orjinal özelliklerinin korunmasını içermektedir.
Çeşitli disseksiyon aşamalarında böbreğin plastinasyonu
30 ÖZET... Doğal ortamından uzaklaştırılmış doku, organ veya tüm vücudun bo zulmadan uzuri küre korunması için,, bugüne değii. kullanılan, formal inde veya derin dondurucuda saklama, plastik bloklara veya parafine gömme gi bi alışılagelmiş yöntemlerin sakıncalarını ortadan kaldırmak emaciyla plastinasyon yöntemi önerilmiştir. Plastinasyon yöntemi ile doku suyu ve lipidler kaldırılarak yeri ne istenilen optik kalitede bir polimer solüsyonu geçirilir. Bu çalışmada böbreğin çeşitli disseksiyon aşamalarında, sert-çef- faf plastinasyonu yapılmıştır. Süreç, vücuttan çıkarma, renkli madde en jeksiyonu, tespit etme (fiksasyon), dondurarak kurutma ve madde yer de- ğiştirmesiyle su kaybettirme (freeze-substitution), vakumla polimer so lüsyonunun impregnasyonu ve sertleştirme aşamalarını içermiştir. Plastik madde impregnasyonu son ortamın yüksek buhar basıncı ile polimer solüsyonunun düşük buhar basıncı arasındaki farktan yararlanıla rak, başarılmıştır. İşlem sonucu plastik duruma dönüştürülen böbrekler, elle tutulabilen, şeffaf, doğal görünümlerini yitirmemiş örneklerdir. Plastik hale getirilecek böbreklerin optik ve mekanik özellikleri s polimer solüsyonu kadar su kaybettirme için kullanılan ortamın özellik lerin* de bağlıdır* Arzu edilen sonuçlar yöntemin tam olarak uygulanma sıyla elde edilmiştir.
Pinealektomi yapılan sıçanlarda melatonin hormonunun hipokampus üzerindeki etkisi
Deneysel olarak gerçekleştirilen bu çalışmada, pinealektomili ve pinealektomi sonrası melatonin hormonu uygulanmış sıçanlara ait hipokampustaki değişiklikler biyokimyasal ve mikroskobik düzeylerde araştırıldı.Bu amaçla, ağırlıkları 200?250 gr arasında değişen toplam 21 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan üç eşit gruba ayrıldı. Grup I'deki sıçanlar kontrol (sham) olarak kullanıldı. Grup II'ye ait hayvanlara cerrahi olarak pinealektomi yapıldı. Grup III'deki sıçanlara ise pinealektomi sonrası günlük dozu 1 mg/kg olan melatonin hormonu üç ay boyunca intraperitoneal olarak verildi. Deney süresi sonunda bütün sıçanlar dekapite edilerek öldürüldü ve beyinleri çıkarıldı. Sağ hemisferlerden hipokampus dokusu çıkarıldı ve süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) seviyelerinin belirlenmesi amacıyla kullanıldı. Sol hemisferler ise total olarak parafine gömüldü. Alınan kesitlerde rutin ve immunohistokimyasal boyamalar yapılarak ışık mikroskobik incelemeler gerçekleştirildi.Pinealektomi sonrası hipokampus SOD ve GSH-Px enzim değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde azaldığı, MDA düzeylerinin ise yine anlamlı bir şekilde arttığı tespit edildi. Bu gruba ait histolojik incelemelerde ise, hipokampus CA1, CA2 ve CA3 alanlarını içeren piramidal hücre tabakasına ait piknotik hücre sayısının kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir şekilde arttığı gözlendi. Pinealektomi sonrası melatonin verilen sıçanlarda ise, hipokampus SOD ve GSH-Px enzim aktivitelerinin yükseldiği, MDA seviyelerinin de azaldığı tespit edildi. Ayrıca, melatonin verilen sıçanlarda, pinealektomi sonrası hipokampusta görülen piknotik hücre artışının gerilediği gözlendi.Mikroskobik ve biyokimyasal düzeylerde yapılmış olan bu çalışma sonucunda, sıçanlarda pinealektomiye bağlı olarak hipokampusta meydana gelen oksidatif doku hasarının, histolojik değişikliklerin ve apoptozisin melatonin enjeksiyonu ile önlendiği tespit edildi.Anahtar kelimeler: hipokampus, pinealektomi, melatonin, apoptozis, sıçan.
Deneysel şizofreni modelinde prefrontal korteksteki MDA düzeyi ile apoptotik değişikliklerin saptanması ve omega-3 yağ asitinin bunlar üzerine olan etkileri
1. ÖZET Şizofreninin anatomik, histolojik, biyokimyasal olarak etyolojisi tam bilinmemektedir. Bununla birlikte patofizyolojisini açıklamaya yönelik önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Şizofrenide nöropatolojik değişikliklerin bazılarının, artmış serbest radikaller aracılığıyla ya da reaktif oksijen ürünlerinin neden olduğu nöronal hasarın sonucu olduğu yönündeki mevcut kanıtlar artmıştır. Omega-3 (n-3) yağ asitleri balık yağmda bol miktarda bulunan esansiyel yağ asitleridir. Ayrıca standart nöroleptik tedaviyle birlikte diyete eklenen n-3 yağ asitleri santral sinir sisteminin hücresel yapısının korunması için gerekli olabilir. Bu çalışmanın amacı, şizofreninin nöropatofizyolojisine lipit peroksidasyonunun etkilerini araştırmak ve lipit peroksidasyonunun önlenmesi ile muhtemelen, nöronal hücre membranlarının yapı ve fonksiyonlarında oluşan korunma aracılığıyla prognozun düzeüp düzelemiyeceğini gösterebilmektir. Yaptığımız çalışmada, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Deneysel Araştırma Merkezinden (FÜTD AM), temin edilen yetişkin, sağlıklı Wistar Albino erkek 30 sıçan 3 gruba ayrıldı. Deneysel psikoz grubuna, 5 gün 0.5 mg/kg/gün dozunda MK-801 intraperitoneal uygulandı. Tedavi grubuna psikoz grubundan 1 gün önce başlamak üzere 6 gün n-3 (cd-3) yağ asiti (800 mg/kg/gün, marincap® kapsül) peroral verildi. Kontrol grubuna ise aynı süre zarfında serum fizyolojik intraperitoneal olarak enjekte edildi. Deneyin 7. gününde sıçanlar dekapite edildi. Beyinleri çıkarılarak prefrontal kısmı histolojik ve biyokimyasal çalışmalar için ayrıldı. Histolojik preperatlar Hemotoksilen-Eozin (HE) ile boyanarak incelendi. Malondialdehit (MDA) ve protein karbonil (PC) biyokimyasal tetkikleri ise spektrofotometrik metodlarla çalışıldı. 1Histolojik incelemede, MK-801 ile prefrontal alanda apoptozis oluştuğu tespit edildi. MK-801 enjeksiyonundan önce diyetlerine n-3 yağ asitleri eklenerek benzer histolojik takip safhalanndan geçen sıçanların prefrontal korteksinde apoptotik hücre sayılarının azaldığı görüldü. Lipit peroksidasyonunun göstergesi olan malondialdehit ile protein oksidasyonunun göstergesi olan protein karbonil, MK-801 verilen sıçanların prefrontal korteksinde (PFK) kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu (pO.0001). n-3 tedavi grubunda prefrontal korteks dokusundaki MDA ve PC seviyelerinin, MK-801 grubuyla karşılaştırıldığında, anlamlı olarak azaldığı görüldü (pO.0001). Sonuç olarak; 0.5 mg/kg/gün dozunda 5 gün süreyle verilen MK-801'in, sıçan prefrontal korteksinde apoptotik hücre değişiklikleri ve oksidatif strese neden olabildiği ortaya konmuştur. Bu deneysel çalışma aym zamanda MK-801 ile sıçan prefrontal korteksinde oluşan nöronal değişikliklere n-3 yağ asitlerinin koruyucu etkisinin olabileceğine yönelik bazı deliller sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: MK-801, prefrontal korteks, apoptozis, omega-3 yağ asiti, malondialdehit, protein karbonil.
Melatonin hormonunun miyometriyum kasılması üzerindeki etkileri
1. ÖZET Dişi sıçanlar üzerinde yapılan bu çalışma, oksitosin ile indüklenen izole miyometriyum kasılmaları üzerine melatonin hormonunun etkilerinin araştırılması amacıyla yapıldı. Vajinal simir ile düzenli siklus gösterdiği tespit edilen 200-250 gram ağırlığındaki gebe olmayan 30 adet yetişkin Wistar cinsi sıçanlar kullanıldı. Östrus evresindeki sıçanlar dekapite edildikten sonra, uterus çıkarılıp içerisinde krebs solüsyonu bulunan petri kutusuna alındı. 1X0.2X0.1 cm. boyutlarında miyometriyum kesitleri hazırlandıktan sonra, içerisinde %95 oksijen ve %5 karbondioksitle sürekli gazlandırılan PH 7,4 ve 37°C'de krebs solüsyonu bulunan organ banyosuna alındı. Miyometriyal kesitler 1 gramlık istirahat gerimi altında asılarak kontraksiy onlar kayıt edildi. 30 dakikalık uyum periyodundan sonra miyometriyum kesitleri oksitosin ile indüklendi. Daha sonra melatoninin farklı dozları (İmM, 3mM, 5mM) uygulandı. Benzer şekilde farklı miyometriyum kesitlerin oksitosin uygulanarak indüklendikten sonra, bir melatonin antagonisti olan luzindol (10"7 M, 10"6 M, 10"5 M, 10"4 M) kümülatif uygulanarak ilave deneyler yapıldı. Sonuç olarak sıçanlar üzerinde yapmış olduğumuz bu çalışmada, melatonin hormonunun ve luzindolun miyometriyum konfeksiyonlarını benzer şekilde inhibe ettiğini ve bu etkisini, hem iyon kanalları hem de melatonin reseptör alt grupları üzerinden yaptığı tespit edildi.
Boyun omurlarının (C3-C7) gövde hacimlerinin stereolojik yöntemlerle hesaplanması
Boyun omurlarının (C3-C7) gövde hacimlerininstereolojik yöntemlerle hesaplanmasıSerdar ÇOLAKOĞLUÖZETOmurları ilgilendiren enfeksiyonlarda, travmatik veya travmatik olmayannedenlerle ortaya çıkan kırıklarda ve deformitelerde corpus vertebrae'da kitlekaybı ve en-boy gibi özelliklerin değişmesi söz konusudur. Böyle durumlardacorpus vertebrae'nın hacminin bilinmesi tedavi veya cerrahi müdahale için kritiköneme sahiptir.Çalışmamız servikal omur gövdelerinin hacimlerinin, BT görüntüleriüzerinden Cavalieri prensibi ile hesaplanması ve gerekiyorsa yönteminkalibrasyonunu sağlamaya yönelikti. Bunun için 2 kadavraya ait C3-C7 arasıservikal vertebraları içeren boyun bölgeleri kullanıldı. Örnekler 3 anatomikdüzlemde, 3 mm ve 5 mm olmak üzere iki kalınlıkta baştan sona kadar taranarakBT görüntüleri standart filmlere basıldı. Cavalieri prensibi kullanılarak hacimlerihesaplandı. Vertebra gövdeleri ince diseksiyonla çevre dokulardan ayrıldı. Biraltın standart olarak kullanılmak üzere suya daldırma yöntemiyle vertebragövdelerinin gerçek hacimleri ölçüldü. Üç yönelim ve iki ayrı kalınlıktaki kesitlerüzerinden Cavalieri prensibi kullanılarak yapılan hesaplamalara göre vertebragövdelerinin hacim değerleri, 3,35 cm3 ile 6,67 cm3 arasında değişirken; gerçekhacimler ise, 3,15 cm3 ile 5,50 cm3 arasında değişiyordu. Hesaplanan hacimdeğerleri ile gerçek hacim değerleri arasında yüksek korelasyon görülmesinerağmen (r=0,937) bulunan değerlerin birbirinden istatistiksel olarak farklı olması(p<0,05) hesapla bulunan değerlerin gerçek değerden sistematik bir sapmagösterdiğini ortaya koymaktaydı. Bu sistematik sapmayı gidermek üzere her biryönelim ve kesit kalınlığı için düzeltme katsayıları belirlendi. Düzeltmekatsayıları kullanılarak sistematik sapması giderilen hacim değerleri omurlarıngerçek hacim değerlerinden istatistik bakımdan farklılık göstermiyordu (p>0,05).Sonuç olarak BT görüntüleri kullanarak servikal bölge omur gövdelerininhesaplanabildiği ve her bir yönelim ve kesit kalınlığı için önerilen düzeltmekatsayılarının kullanılması durumunda sistematik sapmanın giderilebileceğigösterildi.Anahtar kelimeler: Vertebrae cervicales, corpus vertebrae, Cavalieriprensibi, hacim, bilgisayarlı tomografi
İnsanda erken gelişim dönemi ve termde göbek kordon yapısının ışık ve elektron mikroskobik düzeyde araştırılması
39 SUMMARY The umbilical cord functions as bridge between mother and fetus during intrauterin life, playing an important role in fetus development. The structures of umbilical arteries and vein are different from the others. In this study the anatomical structure of umbilical arteries and umbilical vein were analysed. In the study the sections were obtained from umbilical cord's fetal, mid and placental regions for investigation at light microscopy level. The material consisted of 40 samples (from 11. weeks menstrual age to full- term) for light microscopy and 10 samples for electron microscopy (from 16. weeks menstrual age to full term). The specimens were cut in 5 micron thickness for light microscopy. The sections were stained as follows; Hematoxylin and eosin, PAS (periodic acid-Schiff), Crossman's triple, resorcin fuchsin (Weigert), Carmin and reticulum. The materials obtained for electron microscopy were fixed in 5 % Glutaraldehyde solution. Afterwards, the samples were fixed in osmium tetroxide solution which prepared with Millonig phosphate buffer. The tissue blocks were dehydrated in graded ethanols and embedded in Araldite. Sections from Araldite blocks were cut at 500 A° thickness. Ultrathin sections were stained with uranyl acetate saturated in 70 % ethanol and lead citrate (Reynolds) solutions. The sections were examined under electron microscope. The lumens of umbilical arteries examined light microscopically usually were stellate and narrow. The endothelial cells didn't give protrusions to the lumen. Tunica media of the arteries were thicker than the vein. The lumen of umbilical vein was smooth and wide. The endothelial cells gave protrusions to the lumen. Tunica media of the vein was thinner than arteries. The elastic fibers were numerous in the arteries, whereas they were not observed in the veins. In the early period of gestation the reticular fibers were numerous but they were scantier in full term. The collagen fibers were more numerous in the arteries than the veins.38 dönemlerde çok irileşmiş olan mitokondriyon miyadda küçülmüştü. Miyaddaki örneklerde arter endotelinde vakuolizasyon ve dejenere alanlar gözlenirken, ven endotelinde bulunmuyordu. Aa.umbilicales'in kas hücresinde bulunan mitokondriyon, granüler endoplazmik retikulum ve glikojen miktarı miyada doğru artmıştı ve sekonder lizozomlar gözleniyordu. V.umbilicalis'in kas hücresinde granüler endoplazmik retikulum miktarı miyada doğru azalmış ve glikojen artmıştı. Erken dönemlerde normal yapıda olan mitokondriyonun yapısı miyadda bozulmuştu. İntrauterin hayattaki hızlı gelişimin gerektirdiği ihtiyaçları karşılamaya yönelik görev üstlenmiş tüm dokular, optimal katkıyı sağlamak üzere değişiklik gösterirler. Göbek kordonu da bu paralelde bir takım yapısal değişiklikleri peryodik olarak gerçekleştirir.
Erkek tavşanlarda (Oryctolagus cuniculus) genital organlar ve eklenti bezlerinin postnatal morfolojik gelişimi üzerine araştırmalar
37 ÖZET Bu çalışmada, 60 erkek tavşanın genital organlarında postnatal dönemde meydana gelen morfolojik değişiklikler ile testislerin scrotuma inişi incelendi. Araştırmada tavşanlar, 0-4, 4-8, 8-12, 12-16, 16-20, 20-24, 24-28 ve 28-52 haftalık yaş dönemleri olmak üzere eşit olarak 8 gruba ayrıldı. Doğumda, lumbal bölgede böbreklerin gerisinde olan testisler 13. günde scrotum kesesine indi. Sağ testis, sol testis'e oranları ağırlıkta 8-12 ve 28-52. haftalıklarda, uzunlukta 4-8 ve 28-52. haftalıklarda, genişlikte 4-8 ve 8-12. haftalıklarda ve kalınlıkta ise 8-12. haftalıklarda daha fazlaydı. Diğer gruplarda tam tersi görüldü. Erişkinliğe kadar, testislerin ölçüm değerlerinde en hızlı artış sırasıyla uzunluk, genişlik ve kalınlıkta oldu. Testislerin, vücut ağırlığına olan % oranlan en yüksek değere 24-28. haftalıklarda ulaştı. Testisler, vücut ağırlığı ve eklenti bezleri arasında mükemmel bir korelasyon vardı. Testislerin histolojik olarak incelenmesinde; 0-4. haftalıklarda tubullarda spermatogonium'lar, interstitial aralıkta Leydig hücreleri, 4-8. haftalıklarda ise tubullarda spermatogonium'lar ve primer spermatosit'ler tespit edildi. 8-12. haftalıklarda sadece tubullarda genişleme oldu. 12-16. haftalıklarda tubul çapındaki artış çok yavaş olup ilk spermatozoon bu grupta 15. haftalıklarda tespit edildi. Ampulla (distal) ductus deferens'te mucosa kıvrımları ve salgı bezleri, 4-8. haftalıklarda belirmeye başladı. Gl. vesicularis'in ağırlığındaki artış, en fazla 16-20. haftalıklarda, uzunluk, genişlik ve kalınlığın en fazla arttığı dönem ise 24-28. haftalıklardı. Proprostata'nın ağırlık ve uzunluğunun en fazla arttığı dönemler sırasıyla 16-20 ve 24-28. haftalıklar, genişlik ve kalınlıktaki en fazla artış 4-8.38 haftalıklardaydı. Prostata'nın ağırlık, uzunluk, genişlik ve kalınlığı en fazla 4-8. haftalıklarda arttı. Gl. bulbourethralis'in ağırlık ve uzunluğunun en fazla arttığı dönem 24-28. haftalıklardı. Genişliğin ve kalınlığın en fazla arttığı dönemler sırasıyla 12-16. ve 20-24. haftalıklardı.
Sıçanlarda oluşturulan tibial defekt hasarı üzerine kudret narı'nın (Momordica charantia) etkilerinin araştırılması
Amaç: Tibial kemik defekti oluşturulan sıçanlarda kan şekeri, kan basıncı, antilipidemik, antikanserojen, antibakteriyel, antioksidan, antiinflamatuar, yara iyileşmesi ve doku rejenerasyonu gibi pozitif regülasyonlar sağlayan Momordica Charantia'nın kemik onarımı üzerindeki histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Sprague Dawley ırkı 12 haftalık ve 250-300gr ağırlığında 32 adet erkek sıçan kullanıldı. Her grupta rastgele 8 sıçan olacak şekilde 1.Grup kontrol, 2.Grup defekt (Sham), 3.Grup defekt + Momordica Charantia (MC) grubu (14 günlük), 4.Grup defekt + MC grubu (28 günlük) olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Sağ tibia kemiğinin gövdesinde 1 adet 6 mm çapında silindirik defektler oluşturuldu. Grup 1'de herhangi bir işlem uygulanmadı. Grup 2'de sadece tibial defekt yapıldı. Grup 3'te 14 gün ve grup 4'te 28 gün boyunca 600 mg/kg/gün MC ekstresi içme suyuna karıştırılıp oral gavaj yoluyla verildi. Bulgular: Defekt grubunda yükselen Malondialdehit (MDA) ve Miyeloperoksidaz (MPO) düzeyleri ile düşen Katalaz (CAT) düzeyleri M. Charantia uygulanan gruplarda anlamlı bir şekilde normal düzeye regüle olduğu saptanmıştır. Grup 3 ve 4'te sham grubuna göre osteoblastik aktivite, osteosit gelişimi artarken osteoklastik aktivitenin azaldığı osteopontin, osteonektin ekspresyonunun da pozitif olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: MC'nin uygulandığı gruplarda sham grubuna göre MDA ve CAT düzeylerini kontrol grubu düzeyine regüle ettiği için iyi bir antioksidandır. MPO düzeylerini kontrol grubu düzeyine regüle ettiği için anti-inflamatuar özelliğine sahiptir. Ayrıca kemik onarımı üzerinde olumlu etki oluşturduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Momordica Charantia, Tibial Defekt, Kırık İyileşmesi, Kemik Onarımı, Antioksidan
Sıçan testisinde oluşturulan deneysel iskemi/reperfüzyon hasarında quersetin etkisinin araştırılması
Amaç: Testis torsiyonu (TT) çocukluk çağı akut scrotum sebeplerinden en önemlisidir. Tedavi edilmemesi durumunda organ kaybına yol açabilecek acil cerrahi bir problemdir. Tedavide amaç İ/R hasarının azaltılması veya yok edilmesidir. Bu amaca yönelik kullanılacak yöntemlerden biride antioksidanların etkisidir. Bu çalışmada sıçanlarda deneysel olarak oluşturulmuş İ/R hasarının eşsiz bir bioflavonoid ve oksidatif hasara kaşı koruyucu olduğu bilinen bir antioksidan olan quercetin ile önlenebilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada Sprague Dawley ırkı 12 haftalık ve 250-300gr ağırlığında 32 adet erkek sıçan kullanıldı. 4 ayrı grup oluşturuldu. 1. Grup olan kontrol grubuna hiçbir cerrahi işlem yapılmadı. Torsiyon grubuna sol testislere torsiyon uygulanarak 5 saatlik iskemi sağlandı. Torsiyon/Detorsiyon grubuna 5 saatlik iskeminin ardından 2 saatlik reperfüzyon uygulandı. Torsiyon/Detorsiyon+Quercetin grubuna ise 5 saatlik iskeminin ardından 2 saatlik reperfüzyon uygulandı ve i.p. quercetin enjekte edildi. Bulgular: Çalışmamızda 2. Grupta belirgin olarak MPO (myeloperoksidaz) ve MDA (Malondialdehit) değerleri artmış, quercetin uygulanan 4. grupta ise artışın olduğu fakat anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. TNF-α (Tümör nekroz faktörü alfa) değerlerinin quercetin uygulaması ile anlamlı şekilde azaldığı gösterilmiştir. CAT (Katalaz) ortalamasının ise torsiyon grubunda düşük olduğu ve quercetin uygulanmasının CAT seviyelerinin normale dönmesinde etkili olduğu 4. grupta gösterilmiştir. Spermetosit dejenerasyonu ve inflamasyon açısından quercetin uygulanan grupta anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir. Quercetin uygulanan grupta dilatasyon verilerinde azalma görülmüş fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç: Güçlü bir antioksidan etkiye sahip olan Quercetinin deneysel olarak oluşturulmuş İ/R hasarı üzerinde olumlu etkilerinin olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Testis torsiyonu, iskemi-reperfüzyon, antioksidan, quersetin, inflamasyon
Multipl skleroz hastalarında, arteria basilaris'in morfolojik olarak değerlendirilmesi
Multipl Skleroz (MS) daha çok 20-40 yaş grubunda görülen ve merkezi sinir sisteminde kronik demyelinizasyon ile karakterize olan bir hastalıktır. MS hastalarında kan-beyin bariyerinde bozukluklar, mikrokanamalar ve serebral kan akımında azalma görülür. Son araştırmalar; "vasküler MS" olarak adlandırılan yeni bir MS türü olabileceğini ortaya koymaktadır. Beyin sapı MS'in sık etkilediği alanlardan biridir ve ponsta yer alan lezyonlar infratentorial lezyonların %46'sını oluşturur. Pons'un birincil arteriyel kaynağı arteria basilaristir (BA). Bu çalışmada, MS hastaları ile sağlıklı bireyler arasında BA'ya ait varsa morfometrik farklılıkların araştırılması amaçlanmıştır. 2016-2025 tarihleri arasında Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji bölümüne başvuran hastaların MR anjiyografi görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 18 yaş üstü 60 MS hastası ve 60 kontrol vakası dahil edildi. Ölçümler Radiant Dicom Viewer programıyla yapıldı. BA uzunluğu, çapı ve yaş değişkenlerinin normallik analizi Kolmogorov-Smirnov testi kullanılarak değerlendirilmiştir. BA çap değerinin normal dağılım gösterdiği bulunmuştur. Grup karşılaştırmaları için Independent T Test ve Mann Whitney U testleri uygulanmıştır. MS hastalarında BA çap değeri sağlıklı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir. Genel popülasyon ve kontrol grubunda erkeklerde BA uzunluğunun kadınlardan anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bulgularımız, MS'in BA morfometrisini etkilediğini ve vasküler faktörlerin hastalık sürecindeki rolünü desteklemektedir. Arteria basilaris'in MS hastalarında gösterdiği morfometrik değişiklikler, hastalığın vasküler komponentinin önemini vurgulamakta ve "vasküler MS" kavramına katkı sağlamaktadır. Bu sonuçlar, MS alt tiplerinin sınıflandırılmasında kullanılabilecek radyolojik biyobelirteçlerin geliştirilmesi açısından önemli bir zemin oluşturmaktadır.
7-14 yaş grubu ilköğretim okulu öğrencilerinde pectus carınatum ve pectus excavatum deformitelerinin görülme oranı
Pectus excavatum ve pectus carinatum adlı göğüs deformitelerinin görülme oranını tespit etmek ve bu deformitelerin neden olduğu fiziksel etkileri araştırmak amacıyla bu çalışma planlandı. Çalışma, yaşları 7-14 arasında değişen, herhangi bir ortopedik ve kronik hastalığı olmayan 665'i erkek 677'si kız olmak üzere toplam 1342 ilköğretim okulu öğrencisi üzerinde gerçekleştirildi. Pectus excavatum ve pectus carinatum deformitelerine sahip bireylerin toraks ölçümleri yapılarak, solunum fonksiyon testleri spirometre cihazı ile gerçekleştirildi. Aynı yaş ve cinsiyetteki kontrol gruplarının da toraks ölçümleri yapılarak, solunum fonksiyon testi uygulamalarına geçildi. 1342 ilköğretim okulu öğrencisi arasından 35 kişide pectus excavatum'a, 8 kişide pectus carinatum'a rastlandı. Pectus excavatum deformitesine sahip bireylerin % 74.3'ünü erkekler, % 25.7'sini kızlar oluşturdu. Pectus carinatum deformitesi erkeklerde tespit edildi. Pectus excavatum'lu bireylerde torasik indeks değerinin, toraks çevresi ve derinliğinin kontrol grubuna göre düşük çıkması istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Solunum fonksiyon testinde ölçülen FEV1, FVC, PEF, MEF, F25, F50 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı sayılabilecek bir düşüş ya da artış saptanmadı. Pectus carinatum grubundaki olguların % 37.5'i söz konusu bozukluğun farkında olduklarını söylerlerken, pectus excavatum grubundaki olgularda farkındalık yaygınlığı % 8.6 olarak tespit edildi. Pectus excavatum ve pectus carinatum deformitelerine sahip bireylerin okul başarısı düzeyleri kontrol grubuyla kıyaslandığında, istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca
Nervus optıcusta yaşa bağlı yapısal değişikliklerin morfometrik, immünohistokimyasal ve ince yapı düzeyinde incelenmesi.
N.opticus'un yaşla ilişkili değişimleri, yenidoğan (4 günlük), puberte öncesi (5 haftalık), puberte (7 haftalık), genç (3 aylık), erişkin (1 yaş) ve yaşlı (2 yaş) Wistar Albino ratları değerlendirildi. Farklı yaş gruplarından hayvanların n.opticus'ları, immünohistokimyasal, elektron mikroskobik ve morfometrik olarak incelendi. Tüm morfolojik sonuçlara, önemli morfometrik verileri belirlemek için, sayısal imaj analizi ve istatistik analiz uygulandı. Elde ettiğimiz veriler ışığında yaşın ilerlemesi ile birlikte n.opticus'un çapında morfometrik olarak artış gözlenirken, yaş grupları arasında değişen akson sayısının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. İmmünohistokimyasal değerlendirmelerimizde yaşın ilerlemesi ile birlikte GFAP tutulumunun daha özgün olduğu izlenirken, NGF tutulumunun yenidoğanda zar düzeyinde iken, yaşın ilerlemesi ile birlikte hem hücresel hem de aksonal düzeyde olduğu görüldü. Elektron mikroskobik incelemelerde yaşlanmaya koşut miyelin kılıfın dejenere olduğu ve bu alanların bağ dokusu ile doldurulduğu saptandı. Sonuç olarak ilerleyen yaşla birlikte ortaya çıkan görme kaybının sebeplerinden birisinin de, n.opticus'daki ileri dejeneratif değişikliklerin oluşmasına koşut olarak gerçekleştiği kanısına varıldı.
Sağlıklı genç bireylerde dış kulak morfometrisinden dijital analiz aracılığıyla cinsiyet tayini
Çalışmamızda 18-24 yaş aralığında 75 kadın, 75 erkek olmak üzere toplam 150 sağlıklı genç bireyin dış kulak ölçümlerinin cinsiyet tayini ölçüleriyle karşılaştırılmasıyla elde edilen sonuçlar değerlendirilerek antropometrik ölçümler arasındaki oranların cinsiyet tayini değerine yakınlığı incelendi. Bu amaçla kulak kepçesi yüksekliği, kulak kepçesi genişliği, tragus-helix arası mesafe, tragus-antihelix arası mesafe, kulak memesi yüksekliği, kulak memesi genişliği, kulak kepçesinin en üst noktası ile tragus arası mesafe, kulak kepçesinin en alt noktası ile tragus arası mesafe, kulak kepçesinin en arka noktası ile tragus arası mesafe ve tragus uzunluğu ölçüldü. Katılımcıların demografik bilgileri ile boy ve vücut ağırlığı gibi fiziksel özellikleri kaydedildi. Çalışmaya katılan gönüllü bireylerden alınan fotoğraflar dijital ortama aktarıldıktan sonra ölçümler yapıldı. Yapmış olduğumuz istatistiksel modeller sonucunda kulağın cinsiyetin tayininde %86 doğrulukla tahmin edilebileceği sonucuna varıldı. Elde edilen sonuçların antropoloji, plastik cerrahi, adli tıp, ergonomi ve biyomedikal mühendislik gibi birçok alanda katkıda bulunabileceğini düşünmekteyiz.
Prostat volum hesaplamasında üç boyutlu görüntüleme ile ultrasonografi sonuçlarının karşılaştırılması
Vesica urinaria'nın altında yer alan glandula prostatica spermatozoa' nın beslenmesinden, taşınmasından ve seminal sıvının üretiminden sorumludur. Bu sıvı, spermatozoa hücrelerinin sağlıklı çalışmasını sağlar dolayısıyla erkeklerde doğurganlık için önemlidir. Bu retrospektif çalışma, ultrason görüntülerinden elde edilen prostat bezi hacimlerini, ITK-SNAP programı ile elde edilen hacim değerleriyle karşılaştırmak amacıyla yapıldı. Bu amaçla, 20 ila 90 yaş arasındaki 150 erkek bireyin prostat bezi görüntüleri segmente edildikten sonra üç boyutlu olarak değerlendirildi. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk testi ile analiz edilmiştir. Analizlerin yapımında Japs 0.18.3 programı, grafiklerin çiziminde Python 3.8.8 derleyicisi ve Jupyter Notebook 6.4.6 editörü kullanılmıştır. Sonuç olarak, ITK SNAP programının glandula prostatica hacim ölçümünde güvenilir ve hassas bir ölçüm yöntemi olarak kullanılabileceği ve ultrasonografi yöntemine kıyasla anlamlı bir avantaj sağladığı tespit edilmiştir.
Halluks valgus deformitesinde ayak ölçümlerinin radyolojik sınıflandırmaya göre değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, halluks valgus deformitesinin değerlendirilmesinde yalnızca geleneksel olarak kullanılan Halluks Valgus Açısı (HVA) ve Intermetatarsal Açı (IMA) ile sınırlı kalmadan, daha kapsamlı ve objektif bir yaklaşım geliştirmektir. Bu kapsamda, deformitenin sadece 1. metatarsofalangeal eklem ile sınırlı kalmayıp orta ayak, ayak bileği ve proksimal kemik yapılar üzerindeki etkileri de değerlendirilmiştir. Çalışmada, 77 bireye ait toplam 154 ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası radyolojik görüntü kullanılarak HVA, IMA, IPA, TM1, M2M1TAN, MAA ve MPA olmak üzere yedi açı parametresi ölçülmüştür. Verilerin normal dağılımı Shapiro-Wilk testi ile değerlendirilmiş, normal dağılıma uygun olan veriler için Bağımlı Örneklem T-testi, normal dağılıma uymayanlar için ise Wilcoxon sıralı işaretler testi uygulanmıştır. Parametreler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon analizi ile incelenmiştir. Ameliyat öncesi ve sonrası yapılan karşılaştırmalarda HVA, IMA, IPA, TM1, M2M1TAN ve MPA parametrelerinde anlamlı fark saptanmış, sadece MAA parametresinde anlamlı bir değişim gözlemlenmemiştir. Cinsiyetler arasında ortalama değer farklılıkları gözlemlense de bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Korelasyon analizlerinde bazı parametreler arasında orta düzeyde anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Elde edilen veriler, halluks valgus deformitesinin yalnızca 1. metatarsal kemikle sınırlı bir deformite olmadığını, ayak ve ayak bileği biyomekaniğini daha geniş bir çerçevede etkilediğini ortaya koymuştur. Bu nedenle, klinik ve cerrahi değerlendirmelerde daha bütüncül bir yaklaşım benimsenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
El bileği fleksör kaslarının güçlendirilmesinde kinezyolojik bantlamanın etkinliği
Çalışmamız 39 Diş Hekimliği Fakültesi son sınıf öğrencilerinde gerçekleştirildi. Üst ekstremitesinde kırık hikâyesi bulunan, tanı almış otoimmün hastalığı olan ve provokatif testleri pozitif çıkan öğrenciler çalışmanın dışında tutuldu. Çalışmaya alınan öğrenciler, fonksiyonellik değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Grup I yalnız koruyucu egzersiz yapanlar, Grup II koruyucu egzersizin yanında kinezyobant kullananlar ve Grup III sadece kinezyobant kullananlar olmak üzere rastgele üç gruba ayrıldı. Her grubun kendisi için belirlenen ve fizyoterapist tarafından öğretilen programa uyduğu dört haftalık deneyin ikinci haftasında ve sonunda ölçümler tekrarlandı. Deneyin sonunda gruplar istatistiksel olarak karşılaştırıldığında; el kavrama ve pinç endurans değerlerinin her üç grupta da anlamlı olarak arttığını gördük. Genel semptomlar için yapılan Kol, Omuz ve El Sorunları Anketinin sonunda üç grupta da anlamlı bir iyileşme yakaladık. Statik diskriminasyon ölçümünde gruplarımız arasında anlamlı bir fark olmasa da yalnız egzersiz yapan grupta ilerlemenin daha fazla olduğunu kaydettik. Sonuç olarak, proflaktik amacın yanı sıra el becerisi ve fonksiyonelliğini artırmanın hedeflendiği durumlarda kinezyobantın destekleyici yöntem olarak kullanılabileceği belirlendi.
Sıçanlarda travmatik omurilik hasarı üzerine Thymbra spicata L. var spicata ve Cyclotrichium origanifolium' un tedavi etkisinin deneysel olarak araştırılması
Amaç: Bu çalışmada medulla spinalis yaralanmasında oluşan hasar mekanizmaları üzerine Thymbra spicata L. var. spicata (zahter) ve Cyclotrichium origanifolium' un (dağ nanesi) potansiyel tedavi edici ve koruyucu etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ortalama ağırlıkları 280 gr olan 36 adet Wistar Albino erkek sıçan kullanıldı. Her bir grupta 6 adet olacak şekilde 6 gruba ayrıldı. 1. Grup; kontrol, 2. Grup; zahter, 3. Grup; dağ nanesi, 4. Grup; travma, 5. Grup; travma +zahter, 6. Grup; travma+dağ nanesi olacak şekilde oluşturuldu. Travma gruplarına medulla spinalis üzerine ağırlık düşürme metodu (Allen) uygulanarak travma oluşturuldu. Bir haftanın sonunda bütün sıçanlar Ketamin + xylazin anestezisi altında kardiyak ponksiyonla kan örnekleri alındıktan sonra sakrifiye edilerek medulla spinalis dokusu alındı. Dokuda histopatolojik ve immunohistokimyasal değişiklikler incelendi. İmmunohistokimyasal incelemede; Vascular endothelial growth factor (VEGF), Glial fibriler asidik protein (GFAP) ), N-Cadherin, S-100 proteinine bakıldı. Biyokimyasal olarak serumda MDA, TAS, TOS değerleri ölçüldü. Bulgular: Medulla spinalis dokusunun gruplara göre histopatolojik incelemesi sonucu travma grubunda, multipolar nöron hücrelerinde dejenerasyon, canalis centralis, substantia grisea/alba bölgelerinde doku bütünlüğünün bozulduğu gözlendi. Travma+zahter ve travma+dağ nanesi gruplarında spinal hasarın büyük ölçüde iyileştiği, medulla spinalisin normal histolojik görünüme döndüğü ancak iyileşmenin travma+zahter grubuna göre travma+dağ nanesi grubunda daha fazla olduğu gözlendi. immunohistokimyasal incelemede VEGF, GFAP, ekspresyonu travma grubunda yoğun izlenirken travma+zahter ve travma+dağ nanesi gruplarında ekspresyon düzeylerinde azalma gözlendi. Nöron hasarı üzerinde olumlu etkileri görülen ekstraktlardan dağ nanesinin iyileştirici etkisinin daha yoğun olduğu izlendi. Dağ nanesi ve zahterin N-cadherin ekspresyonu üzerinde bir etkisi görülmedi. Travma grubunda hafif düzeyde S100 proteini ekspresyonu gözlendi. Travma+zahter grubunda ve travma+dağ nanesi grubunda S100 ekspresyonu daha yoğun olarak izlendi. Biyokimyasal parametrelerde Serum MDA ve TOS düzeylerinin travma grubunda diğer gruplara göre artığı (p< 0.05), travma+zahter ve travma+dağ nanesi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da azaldığı görüldü (p > 0.05). Serum TAS düzeyi travma grubunda artarken travma+zahter ve travma+dağ nanesi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da azaldığı görüldü (p> 0.05) . Sonuç: Dağ nanesi ve zahterin travma sonrası oluşan omurilik hasarında Oksidatif stres ve inflamatuar yanıtı düzenleyerek hasarın etkilerini kısmen azalttığı, dağ nanesinin zahtere göre etkinliğinin daha fazla olduğu belirlenmiştir.
Pediatrik dönemde beyin ventriküllerine ait parametrelerin yaşa ve cinsiyete bağlı değişimi
Araştırmanın amacı pediatrik dönem beyin ventriküllerinin yaşa ve cinsiyete bağlı değişimini incelemektir. Çalışma Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Picture Archiving and Communication System (PACS) arşiv görüntülerinden 0-18 yaş arası 200 sağlıklı bireyin MRI beyin görüntüleri incelenerek yapılmıştır. Çalışmada yer alan bireyler yaşa göre dört gruba ayrılmıştır. 1. grup 0-2 yaş arasındaki bireyler, 2. grup 3-6 yaş arasındaki bireyler, 3. grup 7-11 yaş arasındaki bireyler, 4. grup 12-18 yaş arasındaki bireyler olarak belirlenmiştir. Çalışmada üçüncü ventrikülün axial ölçümü (ÜVAÖ), cornu frontalis'in anterior genişliği (CFAG), cornu frontalis'in posterior genişliği (CFPG), cornu frontalis'in genişliği (CFG), cornu frontalis'in oblik çapı (CFOÇ), kafatasının maksimum transvers çapı (KMTÇ), kafatasının vertikal çapı (KVÇ), sağ cornu temporalis'in anterioposterior genişliği (SACTAG), sol cornu temporalis'in anterioposterior genişliği (SOCTAG), dördüncü ventrikülün anterioposterior genişliği (DVAG), dördüncü ventrikülün transvers genişliği (DVTG), evans indeksi (EI) ölçülmüştür. Çalışmanın sonucunda 1. grup için CFAG, CFPG, SACTAG, SOCTAG değişkenlerinin, 2. grup için CFAG, CFPG değişkenlerinin, 3. grup için KMTÇ değişkeninin, 4. grup için CFAG, CFPG, CFG, SACTAG, KMTÇ, KVÇ, DVTG değişkenlerinin cinsiyetler arası anlamlı bir farklılık bulunduğu tespit edilmiştir. İncelenen değişkenlerde CFG değişkeni yaş ile değişiklik göstermezken CFAG, DVAG, DVTG, CFOÇ, SOCTAG, KVÇ, KMTÇ değişkenlerinin boyutları yaş ile artış göstermekte EI ve ÜVAÖ değişkenleri yaş büyüdükçe azalmakta ve SACTAG değişkeninin boyutları de yaş ile birlikte önce artıp sonra azalmaktadır. Çalışmanın sonucu literatür ile paralellik göstermektedir.
Evaluation of vena pulmonalis variations by three dimensional computed tomography
Evaluation of Vena Pulmonalis Variations by Three Dimensional Computed Tomography ABSTRACT Aid: Our aim in this study; Anatomy of the left atrium is the measurement of the number of pulmonary veins, leukalization, ostium anomalies and diameters with angio computed tomography. Material and methods: Five hundred patients who had undergone angiocomputer tomography retrospectively was examined. Contrast-enhanced Computed Tomography imaging was performed. We used a series of images with the largest end-diastolic vein diameters in the evaluation. Ostial, AP and SI diameters of pulmonary veins were measured on CT examination. The ovality of the pulmonary veins was calculated using the ostium index. Ostium index (AP) measurements (SI) were calculated by dividing by measurements. Results: In the study, 252 female and 248 male patients were evaluated. Average age was 54.7. We detected 194 ostium anomalies in our series. We found the most common left single ostium anomaly. Twenty-five patients had bilateral anomalies. Eleven patients had isolated right and left single ostium anomalies while 13 patients had three ostium anomalies on the left and one right. In addition, four ostium anomalies were detected on the left and one on the right in one patient. In the measurement of common ostium diameters in right and left single ostium anomalies, it was found that especially SI diameters were larger, and the diameter of the right ostium was significantly larger in both anomalies (p <0.001). Conclusion: Computed Tomography is easily applicable, noninvasive, has an important role in the detection of variations and anomalies or the detection of normal anatomy in the imaging of pulmonary veins and left atrium. Anahtar Kelimeler: Pulmonary vein, Ostium, Anomaly Variation, Defect
Arterıa femoralıs varyasyonlarının multidedektör bilgisayarlı tomografi anjiografi yöntemi ile morfolojik incelenmesi
Türkçe Özet Arteria Femoralis Varyasyonlarının Multidedektör Bilgisayarlı Tomografi Anjiografi Yöntemi ile Morfolojik İncelenmesi Öğrencinin Adı ve Soyadı: Bilal TURAN Danışmanı: Prof. Dr. M.Cudi TUNCER Anabilim Dalı: Anatomi Amaç: Bu çalışmanın amacı, arteria femoralis (AF), arteria profunda femoris (APF), arteria circumflexa femoris medialis (ACFM) ve arteria circumflexa femoris lateralis (ACFL)'in hem klinik hem de cerrahi uygulamalar için gerekli olan anatomisinin multi dedektör bilgisayarlı tomografi (MDBT) görüntülerine dayalı analizini yapmaktı. Bu kapsamda damar paternlerinin varyasyonlarını ve çeşitli morfometrik ölçümlerin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim dalı veri tabanından elde edilmiş retrospektif bir araştırmadır. 302'si (%75,5) erkek, 98'i (%24,5) kadın olmak üzere 400 bireyin sağ ve sol toplam 800 adet a. femoralis MBDT anjiografi görüntüleri incelenip çalışmaya dahil edildi. Çalışmadaki ölçümler uygun istatistiksel analizler yapılarak değerlendirildi. Bulgular: A. femoralis ve dallarının çok sayıda varyason tiplerine sahip olduğu bulundu. Çalışmada ACFM'in doğrudan AF'den (%24,87) ve APF ile ortak bir truncus şeklinde AF'den orjin aldığı varyasyon (%21,61) şekli en yüksek oranlarda tespit edildi. APF en çok a. femoralis'in posterolaterlinden orjin almaktaydı(%53). A. femoralis varyasyonlarının büyük çoğunluğunun unilateral yani tek taraflı olduğu belirlendi (%40,12).2 Sonuç: AF, APF, ACFM ve ACFL'nin önemli ve sık görülen varyasyonların bilinmesi, femoral bölgedeki invaziv ve non invaziv prosedürler sırasında bilinçli kararlar alınmasına yardımcı olacağı kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: A. femoralis (AF), a. profunda femoris (APF), a. circumflexa femoris medialis(ACFM), a. circumflexa femoris lateralis(ACFL), multi dedektörlü bilgisayarlı tomografi (MDBT).
Güneydoğu Anadolu bölgesinde os sacrum ve articulatio sacroiliaca anatomisinin yaş ve cinsiyet farklılığına göre bilgisayarli tomografi ile morfometrik olarak incelenmesi
Günümüzde, motorlu araç kazaları, yüksekten düşme ve ateşli silah yaralanması gibi sebeplerle meydana gelen sakrum ve sakroiliak eklem yaralanmaları ölüm ve komplikasyonlar açısından ciddi riskler oluşturmaktadır. Sakrum ve sakroiliak eklemlerin morfolojik yapısının iyi bilinmesi, bu tür yaralanmaların tedavisinde yol gösterici olacak ve meydana gelebilecek olan ölüm ve komplikasyon risklerini azaltacaktır. 2015 yılında Dicle Üniversitesi, Radyodiagnostik Anabilim Dalında herhangi bir sebepten pelvis tomografisi çektiren, yaşları 18-80 arasında olan 50 erkek (Grup I) ve 50 kadın (Grup II) pelvis tomografileri çalışmaya dahil edildi. Konjenital anomali, travma, tümör veya başka bir sebepten pelvis iskeletinde şekil bozukluğu olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Görüntü arşivleme ve iletişim sisteminden (Pacs) elde edilen bilgisayarlı tomografi ve üç boyutlu bilgisayarlı tomografide sagittal, koronal ve transvers kesitler üzerinde toplam 35 farklı ölçüm yapıldı. Grup I ve Grup II bu parametreler açısından karşılaştırıldı. Ayrıca gruplar kendi içerisinde farklı yaş kategorisine göre ikiye ayrılarak karşılaştırıldı. Grup IA 18-39 yaş arası 28, Grup IB ise 40-80 yaş arası 22 olgudan oluşmaktaydı. Benzer şekilde Grup II'de Grup IIA (18-39 yaş arası 23 olgu) ve Grup IIB (40-80 yaş arası 27 olgu) diye iki alt kategoriye ayrıldı. Grup I ve Grup II karşılaştırıldığında; S1 vertebra ön-arka çapları (P<0,001), S2 vertebra ön-arka çapları (P<0,001), ortalama inlet açılar (P=0,013), S1 vertebra foramenler arası mesafe (P=0,003), S2 vertebra foramenler arası mesafe (P<0,001), S1vertebra anterior konkavite açısı (P=0,004), S1vertebra sakral kanal ön-arka çap (P=0,047), S1vertebra transiliak mesafe (P=0,038), S2 vertebra anterior konkavite açısı (P=0,001), S2 vertebra sakral kanal ön-arka çap (P=0,007), S2 vertebra sagittal aks sakroiliak eklem açısı (P=0,028) bakımından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark vardı. Grup IA ve Grup IB karşılaştırıldığında, inlet ön açı (P=0,023), S2 vertebra sakral kanal ön-arka çapı (P=0,039), S2 vertebra ASİ uzunluğu (P=0,008), S2 vertebra sagittal aks-ASİ açısı (P=0,045) bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Grup IIA ve Grup IIB karşılaştırıldığında, inlet ön açı (P=0,028), S2 vertebra foramen çapı (P=0,026), sakral slop açısı (P=0,014), S1 vertebra ASİ uzunluğu (P=0,001), S2 vertebra iliak kanat kalınlığı (P=0,018) bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Sakrum, sakroiliak eklemler ve bunlar arasındaki ilişkilerin iyi bilinmesi bu bölgeye yönelik olarak yapılacak cerrahi işlemlerde yol gösterici olacak ve cerrahlara yeni ufuklar açacaktır. Anahtar sözcükler: Antropometri; sakrum; sakroiliak eklem; bilgisayarlı tomografi; iliosakral vida uygulaması.
Karaciğerin vasküler yapılarının ve safra yollarının varyasyonları
Karaciğerin vasküler yapıları olan arteria hepatica propria, vena portae hepatis ve vv. hepaticae ve karaciğerden çıkan safra yollarının anatomisinin ortaya konması, karaciğer rezeksiyonu, girişimsel radyolojik işlemler, siroz, karaciğer malign tümörleri, fulminan hepatit gibi hastalıklarda uygulanan karaciğer transplantasyonu için çok önemlidir. Bütün cerrahi ve girişimsel işlemlerde, organın anatomik yapısının iyi bilinmesi, yapılacak cerrahi işlemin planlanması ve cerrahi işlemin başarısı, dolayısıyla hastanın sağ kalımı için çok önemlidir. Günümüzde karaciğer nakli, kadavra vericilerden tam karaciğerin nakledilmesi veya canlı vericilerden karaciğerin sağ veya sol lobunun alınması ve nakledilmesi şeklinde gerçekleştirilmektedir. Karaciğer nakillerinde, arteria hepatica propria, vena portae hepatis, vv. hepaticae ve safra yollarının anatomisinin ve varyasyonlarının iyi bilinmesi gerekmektedir. Çalışmamızda, 01.01.2012 – 01.06.2016 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran 200 olgunun Manyetik Rezonans Kolanjio Pankreatikografi (MRCP) ve Abdomen Bilgisayarlı Tomografi (BT) görüntüleme yöntemleri ile elde edilen verileri değerlendirildi. Olguların görüntüleme yöntemlerinin taranması için üniversite hastanesinin PACS (Picture Archiving and Communications System – Resim Arşivleme ve İletişim Sistmi) sistemi kullanıldı. Başta karaciğer canlı vericileri olmak üzere, her hangi bir sebeple bu görüntüleme yöntemleri ile tetkik edilmiş olan olgular çalışmaya dahil edildi. Daha önce karaciğer rezeksiyonu geçirmiş olan, konjenital anomalisi olan, karaciğerinde tümör ve kist hidatik olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmada, karaciğerin sağ ve sol lobuna gelen arteria hepatica propria'nın, vena portae hepatis'in, vv. hepaticae'ların ve safra yollarının anatomik varyasyonları değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen olguların 106'sı (%53) erkek, 94'ü (%47) kadındı. Olguların yaş ortalaması 49,9 ± 16,1 yıldı. Olguların %54'ünde a. hepatica propria'da klasik anatomiyi ifade eden Michels Tip 1 varyasyon saptandı. Normal anatomi dışında en sık görülen varyasyonlar ise %13 oranında görülen Michels Tip 5 varyasyon ve %11 oranında görülen Michels Tip 2 varyasyondu. Michels sınıflamasında her hangi bir gruba dahil edilemeyen varyasyonlar olan Michels Tip 11 varyasyon oranımız ise %5'ti. Olguların %76'sında, Covey'in sınıflamasına göre vena portae hepatis'in klasik anatomik dağılımını ifade eden Covey Tip 1 varyasyon saptandı. Klasik anatomi dışında en sık görülen varyasyonlar ise %9 oranında görülen Covey Tip 2 varyasyon ve %8,5 oranında görülen Covey Tip 3 varyasyondu. Çalışmamıza dahil edilen olguların %64'ünde v. hepatica sinistra ve v. hepatica intermedia birleşip, tek bir kök halinde v. cava inferior'a açılmaktayken, %36'sında v. hepatica dextra, v. hepatica intermedia ve v. hepatica sinistra, ayrı ayrı v. cava inferior'a açılmaktaydı. Safra yollarını değerlendirdiğimizde, olguların %51,5'inde, Couinaud'un sınıflamasına göre klasik anatomik dağılım olan A tipi varyasyon saptandı. Safra yollarının normal anatomisi dışında en sık görülen varyasyon ise %15 oranında görülen C1 tipi varyasyondu. Bunu, %12 oranında görülen B tipi varyasyon izliyordu. Karaciğerin vasküler yapılarının ve safra yollarının varyasyonlarının bilinmesi ve cerrahi işlemlerden önce hastada bu varyasyonların varlığının tespiti, hem cerrahi işlemin başarısı hem de olası komplikasyonların önlenmesi için önemlidir. Çalışmamız, insanlarda karaciğerin vasküler yapıları ve safra yollarında görülen varyasyonlar hakkında veriler ortaya koymuştur. Bu varyasyonların bilinmesi, cerrahi işlemlerin planlanlanmasında cerrahlara yardımcı olacağı kanısındayız.
Truncus coeliacus, arteria mesenterica superior ve arteria mesenterica inferior varyasyonlarının multidedektör bilgisayarlı tomografi tekniği ile incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda abdomen bölgesinde bulunan yapı ve organların çoğunun arteriel vaskülarizasyonunu sağlayan ve aorta abdominalis'in en önemli tek dalları olan; truncus coeliacus, arteria mesenterica superior, arteria mesenterica inferior varyasyonlarının ve aralarında bulunan mesafe ölçümlerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada; 2016 ile 2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde multidedektör bilgisayarlı tomografi tekniği ile elde edilmiş 261 (115 kadın, 146 erkek) hastanın görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya 16-83 yaş aralığı dahil edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler SPSS programında istatistiksel olarak değerlendirildi. Truncus coeliacus, arteria mesenterica superior ve arteria mesenterica inferior'da saptanan varyasyonlar; orjin noktasındaki varyasyonlar, ana dallarındaki varyasyonlar ve bu arterlerin ne çeşit dallanma gösterdiklerine yönelik varyasyonlar olmak üzere üç kategoride yapıldı. Bulgular: Truncus coeliacus ve ana dallarının oldukça farklı varyasyon tiplerine sahip olduğu anlaşıldı. Truncus coeliacus'un en fazla varyasyon gösteren dalı arteria gastrica sinistra olarak, en az varyasyon gösteren dalı ise arteria splenica (lienalis) olarak saptandı. Arteria mesenterica superior ve arteria mesenterica inferior'un truncus coeliacus'a göre daha az varyasyon gösterdiği belirlendi. Sonuç: Truncus coeliacus, arteria mesenterica superior ve arteria mesenterica inferior varyasyonlarının bilinerek yapılan abdominal teşhis ve tedavi girişimlerinin daha başarılı olacağı kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Anatomik varyasyonlar, truncus coeliacus, arteria mesenterica superior, arteria mesenterica inferior, MDBT