Fırat University
Discipline

Department of Otolaryngology

Fırat University

244

Archived Theses

1

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adeziv otitis media'da orta kulak ve mastoid hava hacminin ameliyat başarısı ve işitme üzerine etkisinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Adeziv otitis media (AdOM), uzun süreli orta kulak (OK) negatif basıncı nedeniyle kulak zarının çökerek OK medial duvarına yapışması olarak tanımlanan, kronik otitis media'nın bir türü ve atelektatik OK hastalığının ileri evresidir. Uygun şekilde tedavi edilmemiş kronik efüzyonlu otitis media'nın sekeli olarak kabul edilir. Kemikçik zincir hasarına bağlı belirgin iletim tipi işitme kaybı ve kolesteatom gelişimine neden olabilir. Tedavisinde sıklıkla kıkırdak greftin kullanıldığı timpanoplasti uygulanır. Literatürde kronik OK hastalıklarında cerrahi sonuçları etkileyebilen çeşitli risk faktörleri bildirilmiştir. Bunlardan biri olarak gösterilen mastoid pnömotizasyonun, özellikle çocukluk çağına dayanan kronik efüzyonlu otitis media olmak üzere kronik OK hastalıklarında normale göre az olduğu da birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmada, AdOM tedavisi için uygulanan kıkırdak timpanoplastinin anatomik ve fonksiyonel sonuçları üzerinde mastoid hava hücresi sistemi ve OK hacminin etkisi olup olmadığının ortaya koyulması amaçlanmıştır. Ek olarak, sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında cerrahi uygulanan AdOM hastalarında mastoid pnömotizasyonun olası yetersizliğinin ne derecede olduğu da kantitatif hacimsel verilerle ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın türü ve yeri: Retrospektif çalışma, 3. basamak sağlık merkezi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kliniğimizde AdOM tanısı ile mastoidektomisiz kıkırdak timpanoplasti uygulanan ve postoperatif minimum takip süresi 6 ay olan 72 erişkin hasta (74 kulak) hasta grubu, 49 sağlıklı erişkin birey (49 kulak) ise kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Revizyon olgular ve intraoperatif kolesteatom, timpanoskleroz veya stapes fiksasyonu saptanan olgular çalışma dışı bırakılmıştır. Olguların bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden ''OsiriX MD PACS Viewer'' programında yapılan üç boyutlu hacimsel ölçümler ile her olgu için cm3 (ml) cinsinden mastoid ve OK hacimleri ayrı ayrı belirlenmiştir. Karşılaştırmalarda taraf ayrımı yapılmamıştır. Hasta grubu ile kontrol grubunun ortalama mastoid ve OK hacimleri karşılaştırılmıştır. Postoperatif minimum 6. ayda yapılan muayenelerde greftin intakt olması anatomik, ortalama hava kemik aralığı ≤ 20 dB olması fonksiyonel başarı kriteri olarak kabul edilmiştir. Ortalama hava kemik aralığının hesaplanmasında 0,5, 1, 2 ve 4 kHz frekansları kullanılmıştır. Bu kriterlere göre başarılı olan olgular ile başarısız olan olguların ortalama mastoid ve OK hacimleri karşılaştırılmıştır. Uygulanan timpanoplasti tipine göre oluşturulan alt gruplarda da (Grup 1,2,3) yalnızca fonksiyonel başarıya göre benzer karşılaştırma ayrıca yapılmıştır. Bulgular: Hasta grubunun ortalama mastoid ve OK hacminin, kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür (p<0,001). Greft başarı oranı %86,5 (64/74), fonksiyonel başarı oranı ise %58,1 (43/74) saptanmıştır. Grefti başarısız olan olguların (n=10) ortalama mastoid hacim değeri başarılı olanlara (n=64) göre daha düşük olsa da fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,537). Grup 1 (n=17), 2 (n=34) ve 3'te (n=23) fonksiyonel açıdan başarısız olan olguların ortalama mastoid hacimleri başarılı olanlara göre her grupta daha düşük saptansa da aradaki fark anlamlı bulunmamıştır (p=0,910, p=0,207, p=0,121). Benzer analiz tüm hasta grubu (n=74) için yapıldığında da aradaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır (p=0,073). Hasta grubunda mastoid ve OK hacimleri arasında anlamlı korelasyon izlenmiştir (R=0,364, p=0,001). Sonuçlar: Çalışmamızda atelektatik hastalığın ileri evresi olan AdOM hastalarında ortalama mastoid hacmin ciddi derecede düşük (0,68 ml) saptanması, mastoid pnömotizasyonun hastalığın prognozu açısından bir risk faktörü olduğunu düşündürmüştür. Atelektatik kulak hastalarında mastoid hacim ölçümü hastalığın prognozu ve tedavi yaklaşımı konusunda katkı sağlayabilir. Fark anlamlı olmasa da, çalışmamızda cerrahi sonuçları başarısız olan olguların mastoid hacmi daha düşük bulunmuş olup, mastoid hacim AdOM hastalarında cerrahi sonuçlar açısından bir risk faktörü olabilir. Bu ilişkinin daha net bir şekilde ortaya koyulması için daha geniş hasta serileri ve uzun dönem sonuçları ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

MastoidOrta kulakOtitis media+2
Semih Alataş
Zonguldak Bülent Ecevit University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıkayıcı uyku apne sendromu tanılı hastalarda cerrahi ve sürekli havayolu pozitif basıncı tedavilerinin koku fonksiyonları üzerindeki etkisinin araştırılması

Giriş ve amaç: Tıkayıcı uyku apnesi (OSA), uykuda sıklıkla horlama ve tekrarlayan apne ve/veya hipopne ile ilişkili olarak görülen 10 saniyeden uzun süreli olan solunum kesintisidir. Bu solunum kesintisi üst hava yollarının tam veya kısmı tıkanıklığına bağlı olarak görülmektedir. Tıkayıcı uyku apne sendromu, gün boyunca uyku hali, ruh hali bozuklukları, bilişsel fonksiyonlarda zayıflama, hayat kalitesinde azalma ve kardiyometabolik bozukluklara yol açabilmektedir. Tıkayıcı uyku apne sendromuna bağlı olarak ayrıca koku fonksiyonlarında bozulma da görülebilmektedir ve bu durum hastaların yaşam kalitesini belirgin bir şekilde düşürebilmektedir. Çalışmamızda OSA hastalarında CPAP veya cerrahi tedavinin koku fonksiyonları üzerine olan etkisi araştırılmıştır. Koku fonksiyonlarının değerlendirilmesinde Sniffin' Sticks koku testi kullanılmıştır. Sniffin' Sticks koku testi (Burghardt®, Wedel, Almanya) üç ayrı alt test içermektedir. Bu üç ayrı testten ise dört ayrı skor elde edilmektedir. T skoru koku alma eşik skorunu, D skoru ayırt etme skorunu, I skoru tanımlama testi skorunu, TDI değeri ise toplam skoru ifade etmektedir. Bu test ile koku fonksiyonları detaylı şekilde değerlendirilebilmektedir. Çalışmanın türü ve yeri: Prospektif çalışma, 3. basamak sağlık merkezi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Baş ve Boyun Cerrahisi kliniğimize başvuran ve OSAS nedeniyle cerrahi veya CPAP tedavisi önerilen 21 cerrahi ve 21 CPAP grubu olmak üzere 42 hastada yürütülmüştür. Çalışmamızda OSA şiddeti AHI skoruna göre; AHI: 5 – 15 arası hafif OSA, AHI: 15-30 arası orta OSA, AHI: 30 üstü şiddetli OSA olarak tanımlanmıştır. OSA tanısı alan ve cerrahi tedavi önerilen hastalara, tedavi öncesinde koku testi uygulanmıştır. Hastalara yapılan cerrahi müdahaleden üç ay sonrasında ise kontrol koku testi uygulanmıştır. OSA tanısı alan ve CPAP tedavisi önerilen hastalara, tedavi öncesinde Sniffin' Sticks koku testi uygulanmıştır. Hastaların üç ay süre ile CPAP cihazı kullanmasından sonrasında ise kontrol koku testi uygulanmıştır. Bu iki grubun test sonuçları kayıt altına alınmış ve kıyaslamalar yapılmıştır. Bu testten elde edilen TDI skorlarına göre; TDI skoru 16.5 in altındaysa anosmi, TDI skoru 16.5 - 30.5 arasındaysa hiposmi ve TDI skoru 30.5 in üzerindeyse normosmi olarak kabul edilmiştir. Bulgular: OSA nedeniyle CPAP tedavisi uygulanan ve tedaviden üç ay sonra sniffin' sticks koku testi uygulanan hastalarda ayırt etme, tanımlama, eşik değer ve TDI skorlarında anlamlı derecede düzelme izlenmiştir. Ayrıca OSA nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan ve sniffin' sticks koku testi ile tedavi öncesi ve tedaviden üç ay sonrasında koku testi yapılan hastalarda, eşik değer testinde anlamlı derecede düşüklük saptanmıştır. Ancak ayırt etme, tanımlama ve TDI skorlarında postoperatif ve preoperatif değerlerde anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. CPAP ve cerrahi gruplarının tedavi öncesi ve sonrası skorlarındaki değişim oranları kıyaslandığında; ayırt etme skoru değişimi CPAP grubunda 1,0±1,9 iken, cerrahi grubunda -0,4±1,7 olarak saptanmıştır (p =0,007). Eşik değer skoru değişimi CPAP grubunda 1,2±1,1 iken, cerrahi grubunda -0,2±1,1 olarak saptanmıştır (p <0,001). Tanımlama testi skoru değişimi CPAP grubunda 1,3±1,9 iken, cerrahi grubunda -0,7±1,4 olarak saptanmıştır (p <0,001). Son olarak TDI skoru değişimi CPAP grubunda 3,2±2,9 iken, cerrahi grubunda -1,2±4,0 olarak saptanmıştır (p <0,001). Bu sonuçlara göre OSA hastalarında CPAP tedavisi koku fonksiyonlarının korunması ve düzeltilmesinde cerrahi tedaviye göre üstün bulunmuştur. Sonuçlar: OSA hastalarında CPAP tedavisinin cerrahi tedaviye göre koku fonksiyonlarını koruma ve iyileşirmede daha etkili olduğu görülmüştür. OSA tanısı alan ve tedavi planlaması yapılacak olan hastalarda bu etken de göz önünde bulundurulmalıdır.

CerrahiKokuKoku duyusu+2
Mustafa Dalgıç
Zonguldak Bülent Ecevit University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İşitme cihazı kullananlarda, işitme cihazı memnuniyet anketi`APHAB'ın klinik uygunluğunun değerlendirilmesi

?`Abbreviated Profile of Hearing Aid Benefit' (APHAB)? anketi; hastaların, çeşitli gündelik durumlarda işitme ile ilgili yaşadıkları sorunları ifade ettikleri, işitme kaybıyla ortaya çıkan sorunları ve bu sorunların işitme cihazıyla ne ölçüde azaltılabildiği belirlemek için kullanılabilen değerlendirme ölçeğidir. İşitme kaybının telafi edilmesi, işitme cihazlarının etkin kullanımı ve işitme cihazı ile ilgili sorunların azalması için etkili değerlendirme anketlerine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı ?APHAB-TR? işitme cihazı değerlendirme anketinin Türkçe uyarlanması ile geçerlilik-güvenilirliğini belirlemektir. İlk olarak ölçeğin Türkçe uyarlama çalışması yapılmıştır. Birinci aşamada dil uyarlaması uygulanmıştır. Dil uyarlaması için ölçek, 3 uzman tarafından İngilizce'den Türkçe'ye ve Türkçe'den İngilizce'ye çevrilerek karşılıklı doğrulaması yapılmıştır. İkinci aşamada ölçeğin geçerlik ve güvenirliğini test etmeye yönelik veriler toplanmıştır. Ankete katılan 290 kişinin işitme cihazı olmadan ve işitme cihazlı durumlara verdikleri yanıtların güvenilirlik analizleri yapıldı. İşitme cihazsız durumlara verilen yanıtların ?Cronbach's Alpha? değeri, 0,88 olarak bulunmuştur. İşitme cihazlı durumları değerlendirmesinde, ?Cronbach's Alpha? değeri; 0,93 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlar ile ankete katılan hastaların, hem işitme cihazlı durumlara hem de İşitme cihazsız durumlara verdikleri yanıtlarda ölçeğimizin ileri düzeyde güvenilir olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak; ?APHAB-TR? güvenilir bir ölçek olduğu ve farklı kişilerde ve koşullarda uygulanabilir olduğu, işitme cihazından elde edilen faydayı (memnuniyeti) değerlendirebildiği gözlenmiştir.Anahtar kelimeler: İşitme cihazı, Değerlendirme Anketi, Faydalanma

Anketlerİşitmeİşitme cihazları+2
Ahmet Ceylan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Hiper/hipotiroidili hastalarda odyovestibuler sistemin değerlendirilmesi

Bu çalışma, hiper/hipotiroidili hastalarda odyovestibüler sistemin değerlendirilmesi ve bu hastalıkların işitme ve denge sistemine olan etkilerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 50 Graves ve 50 Hashimoto hastalığı tanısı almış hasta ile 50 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Çalışmaya alınan tüm olgulara saf ses ve konuşma odyometrisi, timpanometri ve akustik refleks ölçümü, işitsel uyarılmış beyin sapı cevapları (ABR) ve videonistagmografi (VNG) yapılarak veriler kaydedilmiştir. Videonistagmografi değerleri kontrol grubu, Hashimoto/Hipotiroidi ve Graves/Hipertiroidi grupları arasında değerlendirilmiş ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Saf ses ve konuşma odyometrisi testinde; Graves hastası olan olguların Hashimoto ve kontrol grubundaki olgulara; Hashimoto hastası olan olguların sağ kulak ve sol kulak için 250 - 6000 Hz'de ölçülen odyometri değerlerinin kontrol grubundaki olgulara kıyasla daha yüksek olduğu bulunmuştur. Olguların hastalık süresine göre işitmeleri değerlendirildiğinde hastalık süresinin işitme bulgularını etkilemediği görülmüştür. İşitsel uyarılmış beyin sapı cevapları testinde; Graves/Hipertiroidi, Hashimoto/Hipotiroidi hastası olan olguların sağ kulak ve sol kulak için 80 dB'de ölçülen I. dalga latans değerlerinin kontrol grubundaki bireylere kıyasla daha yüksek olduğu, fakat 80 dB'de ölçülen III. ve V. dalga latans değerleri açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık olmadığı; 80 ve 60 dB'de I-III ve I-V interpik latans değerlerinin grup I' de, grup II ve III'e göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak bulgularımıza dayanarak hipotiroidi ve hipertiroidinin vestibüler sistem üzerine etkisinin olmadığını, ancak hipertiroidi ve hipotiroidinin işitme sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: İşitme kaybı, hipotiroidi, hipertiroidi, vestibüler sistem

HipertiroidizmHipotiroidizmOdyoloji+5
Utku Ozan Öz
Fırat University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Meniere sendromlu olgularda elektrokokleografi ve VEMP bulgularının karşılaştırılması

Meniere hastalığı epizodik vertigo, dalgalı sensörial işitme kaybı, tinnitus ile karakterize ve sıklıkla kulakta dolgunluk ya da basınç hissinin eşlik ettiği, iç kulağın idiopatik bir hastalığıdır. Meniere sendromu hastaların yaşam kalitesini ciddi oranda bozmaktadır. Meniere sendromunun tanısı ve tedavisinde büyük gelişmeler olsa da kulak burun boğaz hekimleri için hala çok zor vakalardır.ECochG, Meniere sendromu teşhisinde halen tek objektif metot olarak çoğu merkezde kullanılmaktadır. ECochG'nin değerlendirmesinde en etkili metot olarak SP/AP oranları kabul edilmektedir. VEMP testi ise 1980'lerden sonra kullanıma girmeye başlamış göreceli olarak yeni bir testtir. Temel olarak sakkül ve inferior vestibüler sinir değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Meniere sendromunda ise hastalığın doğası gereği en erken dönemde etkilenen bölgelerden biri olan sakkülün fonksiyonlarını değerlendirmesi açısından Meniere sendromunun tanısında ümit verici bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı bu iki test metodundun karşılaştırılmasıdır.Bu çalışmada gruplar 1995 Amerikan Otolaringoloji ve Baş Boyun Cerrahisi Akademisi İşitme ve Denge Komitesi'nin yayımladığı kriterlere göre etkilendiği düşünülen 37 kulak ve etkilenmediği düşünülen 21 kulaktan oluşmaktadır. Bu çalışma sonucunda ECochG testinin sensivitesinin %72,97 ve VEMP testinin sensivitesinin ise %67,57 olduğu tespit edildi. Bu testlerin beraber kullanımında ise sensivitenin %91,89'e artış gösterdiğini gördük. Her iki testinde hastalığın evresi ve süresi ile ilişkisi olmadığını tespit ettik. Aynı zamanda bu iki teste alınan cevapların da aralarında bir korelasyon olmadığını gördük. Bunun temel nedeninin testlerin ölçüm yaptığı anatomik bölgelerin ve buna bağlı olarak etkilenmenin farklı olmasından kaynaklandığını düşünmekteyiz.

DengeKokleaKoklea hastalıkları+2
Oğuz Yılmaz
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cisplatin'in oluşturduğu ototoksisite üzerine cortexin'in koruyucu etkisi

Bu çalışmanın amacı güçlü bir antineoplastik olarak kullanılan sisplatinin majör yan etkilerinden olan ototoksisiteye karşı cortexinin koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Çalışma ağırlıkları 200–240 gr arasında değişen sağlıklı erişkin 30 Wistar Albino cinsi sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler rastgele onarlı üç gruba ayrıldı. Grup I'e (Kontrol grubu) intraperitoneal (i.p) saline solüsyonu 1 ml/gün, Grup II'ye (Cisplatin grubu) i.p Cisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg, Grup III' e (Cisplatin + Cortexin grubu) i.p Cisplatin iki gün süreyle 10 mg/kg'lık dozlarla toplamda 20 mg/kg ve ek olarak i.p Cortexin 2 mg/gün yedi gün süreyle uygulandı. Çalışma öncesi tüm deneklere ABR ve DPOAE testleri yapıldı. Çalışmanın 4. gününde tüm deneklere ABR ve DPOAE testleri tekrarlandı ve sonrasında her gruptaki deneklerin yarısı dekapite edilerek kokleaları histopatolojik değerlendirme için çıkarıldı. Çalışmanın 8. gününde kalan deneklerin ABR ve DPOAE testleri tekrarlandı ve sonrasında dekapitasyon işlemi yapılarak kokleaları histopatolojik olarak değerlendirildi. Yapılan ABR testi sonucunda tüm grupların 0. gündeki ortalama işitme eşikleri benzerdi. Çalışmanın 4. ve 8. gününde yapılan ABR testinde, II. ve III. gruplarda ortalama işitme eşiklerinde I. gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yükselme izlendi (p<0.05) ancak çalışmanın 4. gününde II. ve III. gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Çalışmanın 8. gününde grup II ile grup III' ün ortalama işitme eşikleri karşılaştırıldığında grup III' ün işitme eşiklerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüklük izlendi (p<0.05). DPOAE testi sonucunda çalışma öncesi döneme göre çalışmanın 4. ve 8. günlerinde grup II ve grup III de emisyon değerlerinde kayıp izlendi. Grup II ile grup III birbiriyle kıyaslandığında emisyon kaybı çalışmanın 8. gününde daha fazla olmak üzere her iki dönemde de grup II de daha fazlaydı. Histopatolojik bulgularda, elektrofizyolojik bulguları destekleyecek şekilde, apoptozisin grup II de daha fazla olduğunu gösterdi. Çalışmamızda yapılan elektrofizyolojik testler ve histopatolojik bulgulara göre çalışma öncesi dönemle kıyasladığında grup II ve grup III te ototoksik etkilerin olduğu ancak bu etkilerin grup III de daha az olduğu görüldü. Bu bulgular cortexinin sisplatin ototoksisitesine karşı koruyucu etkilerinin olduğu ve ototoksik ilaç uygulamalarında ototoksisiteden korunmak için cortexinin bir alternatif olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Ototoksisite, sisplatin, cortexin

Antineoplastik ajanlarCortexinNeoplazmlar+2
Orkun Eroğlu
Fırat University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal Polip Dokusunda NAG-1 (Non-steroidal antienflamatuar ilaç ile aktive olan gen) Geni ifadelenme düzeyinin belirlenmesi

Nazal polipozis nazal kavite ve paranazal sinüs mukozasının kronik enflamatuar bir hastalığıdır. Etyopatogenezi halen tam olarak anlaşılamamıştır ama kronik enflamasyonun polip gelişiminde en önemli faktör olduğu kabul edilmektedir. Kronik enflamasyona yol açan değişik etyolojik faktörlerin ortak sonucunun nazal polipozis olduğu kabul edilmektedir.Bu kronik enflamasyonda rolü olabilecek farklı bir genetik bir yolak araştırıldığında anti-kanserojen ve antienflamatuar etkileri olduğu bilinen NAG-1 geninin down-regülasyonunun nazal polipozise neden olabileceği ön görüldü ve aynı hastalarda polip dokusu ve alt konka mukozasındaki ifadelenme düzeylerinin araştırılmasına karar verildi.Bu çalışma literatürde Real-time PCR ile NAG-1 ekspresyonunu polip dokusunda ilk, sağlıklı nazal mukozada ikinci defa gösteren bir yazıdır. Hastaların NAG-1 geni transkripsiyon düzeyleri incelendiğinde, bazılarında ifadelenme artışı bazılarında ise ifadelenme azalışının olduğu hetorejen bir sonuç elde edildi ve polip dokusundaki ifadelenmede istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05).Birlikte astım ko-morbiditesi bulunan hastalarda NAG-1 geni transkripsiyonunun en az iki kat azaldığı ve izole nazal polipozis hastalarında 1,5 kat arttığı görüldü. Fakat bu iki alt grupta denek sayıları azaldığı için istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilemedi (p>0,05). Bu bulguyla en azından, bütün polip hastalarının aynı etyopatogenezle açıklanamayacağı bir kez daha gösterilmiş olundu.NAG-1 geni ile nazal polipozis etyopatogenezi arasında ilişki kurmanın sadece bu çalışmanın sonuçlarıyla mümkün olmayacağı aşikardır. Fakat bu genin astımlı hastalardaki istatiksel olarak anlamlı olmamakla beraber iki katlık azalması, astımlı olmayan hastalardaki ifadelenmenin artma yönünde olması astım gibi bazı nazal polipozis ko-morbiditelerinde polip gelişiminde rolü olabileceği fikrini vermektedir.Sonuç olarak antienflamatuar özellikleri iyi bilinen NAG-1 geninin, etyopatogenezi halen net olarak ortaya konamamış olan nazal polipozisle ilişkisinin, NAG-1 proteinin de dahil edildiği daha kapsamlı çalışmalarla da irdelenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidGenlerKronik hastalık+4
Mehmet Düzlü
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Submandibuler gland histopatolojisi üzerinde Picinabil'in etkisi

Siyalore, oromotor olgunlaşma gerçekleştikten sonra, tükürüğün istemsiz olarak fazla salgılanması ve ağızdan dışarı akmasıdır. Bu birçok nörolojik hastalığın önemli bir semptomudur. Bu çalışmanın amacı, submandibular beze uygulanan OK-432'nin bez histopatolojisi üzerindeki etkilerini incelemek ve siyalore tedavisinde kullanılan geleneksel tedavi yöntemlerine yeni bir alternatif tedavi oluşturmaktır. Çalışma, rastgele seçilerek üç gruba ayrılan 21 Yeni Zelanda türü erişkin tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin submandibular bezine Grup I'de (n=7) 0.2 ml, Grup II'de (n=7) 0.5 ml OK-432; Grup III (n=7)'de ise 0.5 ml serum fizyolojik uygulanmıştır. Denekler bu uygulamalardan 42 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral submandibular bezleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar duktal enflamasyon, asiner hücre enflamasyonu, fibrozis, lipomatozis, atrofi ve ödem yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Bu parametreler açısından gruplar birbirleriyle karşılaştırılmış ancak parametrelerin hiçbirinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Çalışmamızın sonucunda, OK-432'nin submandibular bezlerde histopatolojik değişikliklere yol açmadığı, bu nedenle de OK-432'nin siyalore tedavisinde kullanılacak alternatif bir tedavi yöntemi olmayacağı anlaşılmıştır. Bu nedenle bu konuda daha çok deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

PicibanilSiyaloreSubmandibular gland+4
Yusuf Avcı
Fırat University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Posterior semisürküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo hastalarında vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller

1. ÖZET Posterior semisirküler kanal bening proksismal pozisyonel vertigo (PSK-BPPV) periferik vertigonun en sık karşılaşılan, ilaç tedavisi gerektirmeyen formudur. PSK-BPPV baş pozisyonunun yerçekimine göre yön değişmesi ile ortaya çıkan kısa süreli rotatuar ani baş dönmesi atakları ile karekterize periferik vestibüler hastalıktır. Her yaşta görülebilmesine rağmen en sık 40-70 yaş arasında ve erkeklere göre kadınlarda daha fazla görülen bir hastalıktır. PSK-BPPV tanısı için Dix-Hallpike manevrası uygulanmaktadır. Kliniklerde rutin olarak kullanılan vestibüler değerlendirme yöntemleri ile semisirküler kanallar test edebilmektedir. Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller (VEMP: Vestibular Evoked Myogenic Potential) testi sakkül ve inferior vestibüler sinirden beyin sapı düzeyine kadar bilgi verir. PSK ampullası ile sakkül makulasından kaynaklanan lifler birleşerek inferior vestibüler siniri oluşturur. VEMP testi, otolit organları sakkül fonksiyonunu ve vestibüler sinir ile birlikte vestibülokolik refleksi değerlendirir. Bu çalışmaya 30 ile 60 yaş arasında değişen (3 ayrı yaş grubu, her grupta 10 kadın ve 10 erkek) PSK-BPPV tanısı konan 60 birey, otolojik ve sistemik herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı 60 birey dahil edildi. PSK-BPPV tanısı alan hastalara ve sağlıklı bireylere vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi yapılarak elde edilen yanıtın dalga latansları ve interpik amplitüd değerleri incelendi. PSK-BPPV'li hastalar ile sağlıklı bireyler arasında fark olup olmadığı araştırıldı. Araştırmamız sonucunda, herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı bireylerin cVEMP (Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller) latans ve interpik amplitüd değerlerinin normatif verileri elde edildi. Sağlıklı bireylerde P ve N latans değerlerinde cinsiyete göre farklılık bulunmadı. İnterpik amplitüd değerlerinde ise yaşa ve cinsiyete göre farklılık olduğu belirlendi. Sağlıklı bireylerden elde edilen normatif veriler PSK- BPPV'si olan hastaların cVEMP bulgularıyla karşılaştırıldı. PSK-BPPV hastalarının P dalga latansının yüksek olduğu N dalga latansında istatiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı sonucuna ulaşıldı. Çalışmamız sonucunda cVEMP testinin hastalarda vestibüler sistemi değerlendirmede ve PSK-BPPV tanısında bir alternatif olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, Posterior semisürküler kanal, Bening proksismal pozisyonel vertigo

OdyolojiUyarılmış potansiyellerUyarılmış potansiyeller-işitsel+2
Tuba Polat
Fırat University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Normal işiten bireylerde işitsel uyarılmış beyinsapı cevaplarının normalizasyonu

İşitsel uyarılmış potansiyeller, sekizinci sinirden kortekse kadar olan işitsel yolun işitsel uyarana cevabında nöral aktiviteyi temsil eden birleşmiş elektriksel potansiyellerdir. İşitsel beyinsapı cevabı (Auditory Brainstem Response; ABR) en sık kullanılan uyarılmış işitsel potansiyellerdir. ABR cevaplarının analiz ve yorumlanması için kabul edilmiş standardize bir protokol olmadığından her kliniğin kendi standart değerlerini oluşturması gereklidir. Çalışmamızda, ABR yorumlamada kullanılan parametrelerden dalga latansları ve dalgalararası latans değerleri için, yaş ve cinsiyet gruplarına göre normalizasyon değerlerinin tespit edilmesi ve kliniğimiz hastalarına referans kaynağı olması amaçlanmıştır.Çalışmamıza, 10 - 60 yaş arası otolojik ve sistemik hastalığı olmayan 100 kişi dahil edilmiştir. Yaş dikkate alınarak beş ayrı grup oluşturulmuş ve her grup 10 erkek ve 10 kadın olmak üzere toplam 20 kişiden oluşturulmuştur. Çalışmaya dahil olan kişilere immitansmetrik ölçüm, saf ses ve konuşma odyometrisi ile ABR testleri yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, bağımsız örneklemler için t-testi ve tek yönlü varyans analizi kullanılmıştır.Uyaran şiddeti 70, 50 ve 30 dB nHL'de, latanslar, interpeak latanslar, amplitüd ve amplitüd oranı değerlerinde 11 ve 21 uyarı tekrar oranına göre istatistiksel olarak anlamlı fark (p>0.05) elde edilmemiştir.Uyaran tekrar oranı 11 ve 21 için 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde, latanslar, interpeak latanslar ve amplitüd değerlerinde cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Her iki cinsiyet için 11 ve 21 uyarı tekrar oranı, 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde hem latans hem de interpeak latans değerlerinde genel olarak yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Uyarı tekrar oranı 11 ve 21'de, 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde, kulaklar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p<0.05) elde edilmiştir.Sonuç olarak, 10-60 yaş arasında 70, 50 ve 30 dB nHL uyarı şiddeti'nde yaş ve cinsiyete bağlı olarak dalga latansı ve interpeak latanslar arasında farklılık saptanmıştır. Bu değerlerin kliniğimiz ve bölgemiz için referans oluşturacağı düşüncesindeyiz.Anahtar Kelimeler: İşitsel beyinsapı cevabı, normalizasyon, genç-erişkin.

ErgenlerUyarılmış potansiyeller-işitsel-beyin sapıYetişkinler+1
Nurcan Yıldız Ünal
Fırat University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Submandibular bez eksizyonu yapılan tavşanların parotis bezi histopatolojisi

Bu çalışmanın amacı submandibular bez eksizyonu sonrasında parotis bezinde histopatolojik değişiklikler olup olmadığının araştırılmasıdır. Çalışma, 1200-3000 gram ağırlığında 21 adet dişi Yeni Zelanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Denekler rastgele yedişerli üç gruba ayrılmıştır. Grup I? deki deneklerin tek taraflı submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri de çıkarılarak histopatolojik olarak incelenmiştir. Grup II?deki deneklerin her iki taraf submandibular bezleri çıkarılmış ve bir ay sonra parotis bezleri çıkarılarak parotis bezinde oluşan değişiklikler histopatolojik açıdan incelenmiştir. Grup III?deki deneklere (Kontrol grubu) herhangi bir müdahale yapılmadan parotis bezleri çıkarılmış ve histopatolojik olarak incelenmiştir. Spesmenler yarı ince doku kesitlerinde asiner hücrelerde mukus birikimi, interkalat duktus lümeninde dilatasyon, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi, sitoplazmik granül birikimi, myoepitelyal hücre sayısı parametreleri açısından ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Her deneğe ait kesitten dört adet alan (x40, 100, 200, 400 objektif büyütme) sayılmış ve her grup için dört adet alanın ortalaması alınmıştır. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir. Çalışmamızda, grup I ile grup III arasında interkalat duktuslarda dilatasyon (p:0.006) ve asiner hücrelerde mukus birikimi (p: 0.001) bakımından anlamlı farklılık saptanırken, sitoplazmik granül birikimi (p:0.211), interkalat duktus lümeninde mukus birikimi (p:0.174) ve myoepitelyal hücre sayısı (p:0.74) bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Asiner hücrelerde mukus birikimi (p:0.040) bakımından grup I ile grup II arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanırken (p<0.05), interkalat duktus lümeninde dilatasyon (p:0.298) bakımından ise her iki grup arasında anlamlılık tespit edilmemiştir. Sitoplazmik granül birikimi, interkalat duktus lümeninde mukus birikimi ve myoepitelyal hücre sayısı bakımından grup I ve grup II arasında ve grup I ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır (p değerleri sırasıyla 0.244, 0.164 ve 1.00). Duktus lümeninde mukus birikimi açısından grup II ile grup III arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p:0.027). Çalışmamızın sonucunda tek taraflı veya bilateral submandibular bezlerin çıkarılması ile parotis bezinde histopatolojik olarak değişiklikler olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Submandibular bez eksizyonu, parotis, histopatoloji

CerrahiCerrahi-kulak-burun-boğazHistopatoloji+4
Yavuz Sultan Selim Yıldırım
Fırat University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Multiple skleroz`da odyo ? vestibüler bulguların değerlendirilmesi

Bu çalışmada Mc-Donalds tanı kriterlerine göre kesin Multiple Skleroz tanısı almış hastalarda saf ses odyometresi ve akustik refleks testlerini kullanarak odyolojik, VNG alt testlerini kullanarak vestibüler tutuluma ait klinik ve videonistagmografik özelliklerin incelenmesi ve klinik - subklinik vestibüler tutulumda VNG' nin tanısal değerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 28 hasta ve 29 sağlıklı kişi kabul edilmiştir. Hastalar Gazi Üniversite' si Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz AD Odyoloji BD değerlendirilmişlerdir. Saf ses odyometresi(hava ve kemik),akustik refleks değerlendirmesi, VEP değerlendirmesi, sakkad testi, trecking testi, optokinetik testi, Dix- Hallpike, pozisyonel test, gaze test ve kalorik testi içeren VNG değerlendirmesi hem hasta, hemde kontrol grubuna yapılmıştır.Hasta grubunda herhangi bir patolojinin varlığını gösteren VNG bulgusu %85 (n=24), kontrol grubunda ise %10. 3 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Santral patolojinin varlığını gösteren VNGpatolojisi hasta grubunda % 78.5(n=22), kontrol grubunda %10.7 (n=3) oranında saptanmıştır ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,00 ?? =0,05)Periferik patoloji varlığını gösteren VNG patolojisi hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.Vestibüler semptoma eşlik eden otolojik, otonomik, serebellar semptomu olanlarda olamayanlara göre sadece otolojik semptomu olanlarda istatistiksel olarak farklıydı (p=0,02 ?? =0,05).VNG' de bozuk olan test adedi ile yaş, ilk atak yaşı, hastalık süresi ve toplam atak sayısı arasında anlamlı korelasyon saptanmazken, VNG' de bozuk olan test adedi ile EDSS puanı arasında istatistiksel olarak bir ilişki olduğu saptanmıştır ( p=0,03 ?? =0,05 ).Trecking testinde, frekans arttıkça bozulmanında artmakta olduğu, pozisyonel testte otuma pozisyonuna geliş ile beraber gözlenen nistagmusta belirgin yükselme olduğu da MS için yeni bilgilerdendir.Sonuç olarak çalışmamız; MS hastalarında vestibüler sistem ile ilgili bilgi edinilmek istendiğinde, VNG kuvvetle önerilir.

ElektromiyografiMultipl sklerozNistagmus+1
Nedim Uğur Kaya
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Vokal hijyen eğitiminin vokal nodül hastalarındaki etkililiğinin objektif ve subjektif parametrelerle değerlendirilmesi

Vokal nodüller çocuklarda ve erişkinlerde ses kısıklığının en sık görülen nedenlerindendir. Nodüller; vokal foldlarda vibrasyon amplitüdünün en fazla oluştuğu yerde, iki taraflı kalınlaşmanın meydana gelmesiyle karakterizedir. Günümüzde nodül tedavisinde, ses terapisi en sık kullanılan yöntem olmakla beraber ses terapisinin etkili olmadığı durumlarda cerrahi müdahaleler yapılmaktadır. Ses hijyeni eğitimi dolaylı terapi yöntemlerinden biri olarak ses terapilerinin temelini olu?turmaktadır. Bu çalısmada, 26 vokal nodül tanısı almış olguya ses hijyeni eğitimi verilmi? ve olgular ses hijyeni eğitimi öncesinde ve eğitimden iki ay sonra objektif ve subjektif yöntemlerle değerlendirilmi?lerdir. Olgular, videolaringostroboskopik muayene, ses handikap indeksi, Beck umutsuzluk ölçeği, tarafımızca hazırlanmış günlük yaşam alışkanlıklarını değerlendirme formu ve MDVP ses analizi ile ses hijyeni eğitimi öncesi ve sonrasında değerlendirilmişlerdir. Vokal hijyen eğitimi sonrasında ses handikap indeksi ve Beck umutsuzluk ölçeği skorlarında anlamlı azalma görülmüş, günlük yaşam alışkanlıklarında anlamlı düzeyde değişim tespit edilmiş ve MDVP parametrelerinde anlamlı fark bulunmuştur (p< .05). Fizik muayene bulgularına göre 15 (% 58) olguda vokal kordun fonasyonda simetrik kapandığı, 11 (%42) olguda ise asimetrik kapanmanın devam ettiği görülmüştür. Ayrıca günlük yaşam alışkanlıklardaki değişime bağlı olarak düzelme gözlenen MDVP parametreleri de tespit edilmiştir. Ses hijyeni eğitiminin, vokal nodül tedavisinde etkili bir yöntem olduğu görülmüştür.

Ses analiziSes bakımıSes bozuklukları
İrem Konakçı
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Tinnitus hastalarının uykuda müzikle sağaltımı

Tinnitusun nörofizyolojik modeline göre, tinnitus sinyalleri, otonom sinir sisteminin sempatik kısmını ve limbik sistem ile şartlı refleks bağlantıları kurarak strese neden olabilir. Limbik ve otonomik bağlantılar konsantrasyon bozukluğu, anksiyete, panik atak, eğlence aktivitelerinde azalma gibi tinnitusa karşı reaksiyonel davranışların ortaya çıkmasına neden olur. Nörofizyolojik modeli esas alan bu çalışmadaki amaç, tinnitus hastalarında müziğin rahatlatıcı etkisini kullanarak, tinnitus sinyaline karşı akustik desensitizasyon yaratmak, dolayısıyla tinnitus sinyaline karşı santral sinir sisteminde habutuasyon gelişmesine yardımcı olmaktı.Çalışmaya; en az 1 aydır sübjektif tinnitusu olan, tinnitustan rahatsız olan ve diğer tedavi yöntemlerinden fayda görmeyen, yaşları 23-65 yıl arasında (ortalama 44,2 +/- 11,1 yıl) değişen, 14 kadın (%46,7) ve 16 erkek (%53,3) hasta dahil edildi. Tedavi öncesi, süreci ve sonunda tinnitus hastalarının anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA) doldurması istendi, odyolojik testleri yapıldı, tinnitus parametreleri (frekans, şiddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon) ölçüldü. Hastaların, tercih ettikleri müziklere entegre edilen kendi tinnitus frekansı merkez frekans olarak kabul edilip ANSI 2004 dar band gürültü alt/üst frekans kesme limitleri referans alınarak oluşturulan dar band gürültüyü, 6 ay süre ile gece uyurken dinlemeleri sağlandıErkek ve kadın hastaların tinnitus parametreleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Hastaların tinnitus frekanslarında anlamlı bir değişim olmadı (p>0,05). Tinnitusun psikoakustik parametrelerinde (şiddet, rezidüel inhibisyon, minimal maskeleme seviyesi) tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir iyileşme oldu (p<0,05). TEA, BDA ve VAS (tinnitus sıklığı ve süresi, tinnitus rahatsız olma derecesi, tinnitusa bağlı dikkat eksikliği, tinnitusa bağlı uyku problemi) skorlarında tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı iyileşme oldu (p<0,05). Tedavi sonunda, hastaların 2'si (%6,7) tinnitusun bittiğini, 4'ü (%13,3) tinnitusun önemli ölçüde azaldığını, 10'u (%33,3) tinnitusun azaldığını, 4'ü (%13,3), tinnitusun değişmediğini, ancak rahatsız etmediğini belirtirken, 10 hasta (%33) tinnitusunun aynı şekilde devam ettiğini belirtti.Sonuç olarak, müzikle akustik desensitizasyon tinnitus hastalarının %67'sinde başarılı sonuç verir ve hastaların tinnitusa karşı ortaya çıkan reaksiyonlarında gerilemeye neden olur.

MüzikMüzik tedavisiTedavi+2
Hüseyin Deniz
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebeklerin işitme taraması bulguları ile klinik beyinsapı odyometrisi bulgularının karşılaştırılması

BSO, işitme kaybı şüphesi taşıyan bebekler için erken tanı ve müdahale olanakları sağlayan yenidoğan işitme taramasında kullanıldığı gibi tanısal olarak da kullanılmaktadır. BSO, Işitme kaybı riskine sahip bebekler için işitsel-nöral yolların test edilmesinde OAE'lara gore daha fazla bilgi vermekte, yenidoğan işitme taramalarında bebeklerin tekrar teste çağrılma oranını düşürmektedir. Işitme kaybına neden olan risk faktörleri arasında yenidoğan sarılığına neden olan hiperbilirubinemide de BSO'nun kullanımı oldukça önemlidir. Bu çalışmada yenidoğan sarılığı olan ve olmayan bebekler yenidoğan işitme taraması sürecini tamamladıktan sonra 3 ve 6. aylarda klinik BSO ile değerlendirilmişlerdir. Yapılan BSO ölçümlerinde gore, 3. ayda sarılıklı bebeklerin I-V dalgalar arası latans değeri daha uzun elde edilmiştir. Sarılık grubunda 3 bebekte, kontrol grubunda ise 1 bebekte koklear mikrofonik izlenmiştir. Cinsiyete gore yapılan karşılaştırmada, V. dalga amplitüdü kız bebeklerde daha büyük elde edilmiştir. Sarılık grubundaki bebeklerin 3. ay mutlak dalga ve dalgalar arası latans değerleri anlamlı ölçüde kontrol grubunun normal dağılımının dışında yer almıştır. Çalışmanın 3 ve 6. ay sonuçları karşılaştırıldığında, her iki grupta da artan yaşla ve işitsel-nöral yolların maturasyonuyla bağlantılı olarak, mutlak dalga latansları ve dalgalararası latans değerlerinde azalma görülmüştür. Çalışmada İN ve işitme kaybı tanısı alan bebek olmamıştır.Anahtar KelimelerBeyinsapı Odyometresi, Yenidoğan Sarılığı, İşitsel-nöral Maturasyon, Yenidoğan İşitme Taraması

Bebek-yenidoğmuşBebeklerOdyoloji+4
Melike Toros
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik ani işitme kayıplarında serum anti-ısı şok protein-70 ve paraoksonaz düzeylerinin prognozla olan ilişkisi

Ani işitme kaybının etyopatogenezi yapılan birçok araştırmaya rağmen net olarak ortaya konmamıştır. Çalışmamızda amaç idiyopatik ani işitme kayıplı hastalarda anti-ısı şok protein 70 (anti-HSP 70) ve paraoksonaz (PON) düzeyleri ile işitme seviyesindeki düzelme arasındaki ilişki ve böylelikle prognozu tahmin etmede bu düzeylerin markır olarak kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır.Bu çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda, idiyopatik ani işitme kaybı (İAİK) tanısı alan 25 hasta ve benzer demografik verilere sahip 25 sağlıklı kontrol grubu üzerinde yapıldı. Çalışma grubunu oluşturan hastalardan tedaviye başlanmadan önce ve tedavinin onuncu gününde kan alındı. Kontrol grubundan bir kez alınan periferik kanlar santrifuj edilerek ayrıştırılan serum örnekleri -80°C'de muhafaza edildi. Hastalığı tanımlamak için saf ses odyometrilerinde 250 Hz, 500 Hz, 1000 Hz, 2000 Hz, 4000 Hz, 6000 Hz frekanslardaki işitme kayıpları göz önüne alındı. Tedavinin başlangıcından 10 gün sonra işitmedeki düzelme değerlendirilerek, Siegel sınıflandırmasına göre gruplandırıldıİAİK'lı bireylerin tedavi öncesi PON ve anti-HSP 70 düzeyleri, kontrol grubuyla karşılaştırıldığında PON düzeyleri çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Anti-HSP 70 düzeylerinde de kontrol grubuna göre yükseklik saptandı. Ancak istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu.Çalışma grubunu oluşturan İAİK'lı bireylerin tedavi öncesi PON düzeyleri ile tedavi bitimindeki PON değerleri karşılaştırıldığında iyileşenlerde yüksek olan PON değerinin daha da yükseldiği, iyileşmeyen olgularda ise daha az yüksek olan PON değerinin düştüğü görüldü. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. İAİK'lı olguların tedavi öncesi anti-HSP 70 düzeyleri ile tedavi bitimindeki anti-HSP 70 düzeyleri karşılaştırıldığında, iyileşme görülen hastalarda yüksek olan anti-HSP 70 düzeylerinde istatistiksel anlamlılıkta düşme olduğu, iyileşme görülmeyen hastalarımızda ise belirgin yüksek olmayan anti-HSP 70 düzeylerinde belirgin düşme olmadığı saptandı.Sonuç olarak, İAİK'lı hastaların prognozlarının belirlenmesi ve takiplerinde serum anti-HSP 70 ve PON düzeylerinin markır olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Ani işitme kaybı, Anti-ısı şok protein 70, Paraoksonaz, Prognoz

Sertaç Düzer
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal intranazal Mometasone Furoat'ın nazal septal dokular üzerine etkileri

Topikal intranazal kortikosteriodlerin kullanım endikasyonları arasında alerjik rinit, nonalerjik rinit, kronik rinosinüzit, rinitis medikomentoza ve nazal polipozis yer almaktadır.Çalışmamızda sentetik bir glukokortikoid olan mometazon furoatın topikal kullanımı ve kullanım şekline bağlı olarak tavşan nazal septal dokularında oluşturduğu etkiler incelendi. Çalışma 35 Yeni Zellanda türü erişkin erkek tavşan üzerinde yapıldı. Tavşanlar, rastgele seçilerek dört gruba ayrıldı. Çalışma grubundaki hayvanlar (n=30) kendi aralarında direk nazal septuma, lateral nazal duvara ve nazal septum ile lateral nazal duvar arasından nazal pasaja üç ay mometazon furoat ve ringer laktat uygulanan grup olmak üzere alt gruplara ayrıldı. Üç ay sonrasında tüm gruplardaki tavşanlar sakrifiye edilerek, nazal septumlarından 5 µm kalınlığında kesitler alındı. Kesitler hematoksilen-eosin ve masson-trichrome ile boyandıktan sonra mukozal ülserasyon, kartilaj hasarı, goblet hücre kaybı, mukoperikondrium ve kartilaj kalınlığı, fibrozis, silya kaybı, mukozal kalınlık, submukozal damarlanma ve inflamatuvar hücre infiltrasyonunun şiddeti yönünden ışık mikroskopu altında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen veriler Kruskal-Wallis varyans analizi ve Mann-Whitney U testleri kullanılarak değerlendirildi.Üç aylık mometazon furoat ve ringer laktat uygulanımı sonrasında mukozal ülserasyon, kartilaj hasarı, mukoperikondrium ve kartilaj kalınlığı, fibrozis, mukozal kalınlık ve inflamatuar hücre infiltrasyonunun şiddeti açısından gruplar kendi aralarında ve bazal grupla karşılaştırıldığında histopatolojik farklılık saptanmadı (p>0.05). Submukozal damarlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık sadece bazal grup ile nazal septuma mometazon furoat uygulanan grup arasında saptandı (p<0.05). Ancak mometazon furoat uyguladığımız grupların tümünde goblet hücre kaybı ve silya kaybı olduğu görüldü. Şiddetli silya kaybı olan tavşanların %75'ini ise direk nazal septuma mometazon furoat uygulanan grup oluşturuyordu.Çalışmamızda silya kaybı, goblet hücre kaybı ve submukozal damarlanma artışının, mometazon furoatın kullanımına bağlı olarak özellikle de mometazon furoatın nazal septuma uygulandığı grupta olduğu ortaya konuldu. Bu nedenle hastalar özellikle ilacın kullanım şekli açısından uyarılmalı ve eğitilmelidirler.Anahtar Kelimeler: Tavşan, mometazon furoat, nazal septum

İsrafil Orhan
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nazal konkalarda radyofrekans termal ablasyon ve submukozal diatermi uygulamalarının oluşturduğu histopatolojik değişikliklerin karşılaştırılması

Burun hastalıklarının ilk semptomu genellikle burun tıkanıklığıdır. Bu çalışmanın amacı burun tıkanıklığı sebeplerinden biri olan alt konka hipertrofilerinin tedavisinde kullanılan submukozal diatermi ve radyofrekans termal ablasyon tekniğinin konkalarda oluşturduğu histopatolojik değişiklikleri saptamak ve bu iki yöntemi birbirleriyle karşılaştırmaktır.Çalışma rastgele seçilerek beşerli üç gruba ayrılan 15 Yeni Zelanda türü erişkin erkek tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin konka nazalis ventralisine Grup I'de (n=5) radyofrekans, Grup II'de (n=5) submukozal diatermi uygulanmış, Grup III (n=5) kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Denekler uygulamadan 21 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral konka nazalis ventralisleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar silya kaybı, submukozal damarlanma artışı, goblet hücre kaybı, inflamatuar hücre infiltrasyonu, fibrozis ve epitelyal hasar yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmişlerdir.Grup I ile Grup III karşılaştırıldığında silya kaybı, submukozal damarlanma artışı, goblet hücre kaybı ve epitelyal hasar açısından istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05) ; inflamatuar hücre infiltrasyonu ve fibrozis açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Grup II ile Grup III karşılaştırıldığında yukarıdaki tüm parametreler açısından anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Grup I ile Grup II arasında silya kaybı, submukozal damarlanma artışı, goblet hücre kaybı, inflamatuar hücre infiltrasyonu ve epitelyal hasar açısından istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) ; fibrozis açısından ise anlamsız bir fark bulunmuştur (p>0.05).Bu bulgularla radyofrekans ablasyon uygulamalarının, submukozal diatermi uygulamalarına göre normal konka histopatolojisini daha az değiştirdiğini bu nedenle de konka cerrahisinde submukozal diatermiye göre daha güvenilir bir yöntem olduğunu söyleyebiliriz.

AblasyonBurun hastalıklarıNazal tıkanma+1
Mehmet Erkan Kaplama
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Timpanosklerozlu kronik otitis medialı hastalardaki antioksidan enzimlerin genetik polimorfizmi

Bu çalışmada timpanosklerozlu (TS) kronik otitis medialı (KOM) hastalarda indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz enzimlerinin genetik polimorfizmi değerlendirilerek, TS etiyolojisinde genetik yatkınlığın rolü araştırılmıştır.Çalışmaya KOM nedeniyle opere edilen 64 hasta ve kulak problemi veya bilinen kronik sistemik bir hastalığı olmayan 32 birey alınmıştır. Timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubu olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Hastalardan ve kontrol grubundan alınan venöz kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmış, revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyon (RT PZR) incelemesi ile de genetik polimorfizm değerlendirilmiştir.İndüklenebilir nitrik oksit sentetaz genindeki (-277) A/G polimorfizm için GG genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 13 (%40), 7 (%22) ve 4 (%12) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubu ile kontrol grubu arasında GG genotip dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=.008).Süperoksit dismutaz (mn-SOD) A16V (C/T) polimorfizmi için CC genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 8 (%25), 7 (%22) ve 4 (%12) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubu ve timpanosklerozsuz KOM grubunda, kontrol grubuna göre CC genotip sayısında artış görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05).Katalaz geninde -21 pozisyonundaki A/T değişim polimorfizmi için TT genotip dağılımı timpanosklerozlu KOM, timpanosklerozsuz KOM ve kontrol grubunda sırasıyla 6 (%20), 2 (%6) ve 3 (%9) olarak bulunmuştur. Timpanosklerozlu KOM grubunda, kontrol grubuna göre TT genotip sayısında artış görülmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlılık belirlenmemiştir (p>0.05).Bu çalışmada sağlıklı bireylere göre timpanosklerozlu KOM' lu hastalarda, iNOS geninde (-277) GG genotipinin anlamlı düzeyde artmış olduğu tespit edilmiş ve timpanosklerozun etyopatogenezinde genetik yatkınlığın rol oynayabileceği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Timpanoskleroz, İndüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz, Süperoksit Dismutaz, Katalaz, Genetik Polimorfizm

KatalazNitrik oksitOrta kulak+3
Abdulvahap Akyiğit
Fırat University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

İşitme kayıplı olgularda özel kulak kalıbı uygulamasındaki hasta memnuniyeti ve işitme kazancına etkisinin araştırılması

Bu çalışmada amacımız; yüksek frekans işitme kayıplı olgularda önemli bir role sahip olan özel kulak kalıplarının performansını, işitme kazancına ve kullanıcı memnuniyetine etkisini araştırmaktır. Bu çalışma yüksek frekanslara doğru işitme kaybı olan ve en az üç aydır işitme cihazı kullanan 16-81 yaş arasındaki 19 olgu üzerinde yapılmıştır. Çalışmada bireylerde memnuniyeti ölçmek için odyolojik test bataryası, gerçek kulak ölçümleri, performans ve memnuniyet anketlerinden faydalanılmış ayrıca bireylere 45 dk'lık iki eğitim seansı düzenlenmiştir. Bireylerin cihazlı ve cihazsız odyolojik değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir. Açık uygulamada özellikle alçak frekanslarda (250, 500 Hz) GKEK'nin hedef değerlere ulaştığı, standart kalıpta bu değerlerin aşıldığı gözlenmiştir. Her iki uygulamada da 4000 ve 6000 Hz'de hedef değerlere ulaşılamamıştır. Açık uygulamada İCPA ve GYMA toplam puan ortalamalarının standart kalıba göre daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Açık uygulamada standart kalıba göre daha uzun süre işitme cihazı kullanımı tespit edilmiştir. Açık uygulama İCPA sonuçları ve kullanım saati arasında doğrusal korelasyon gözlenmiştir. Sonuç olarak yüksek frekanslara doğru artan işitme kayıplı olgularda tüp uygulaması ile olguların yüksek performans ve memnuniyet gösterdikleri görülmektedir.Anahtar kelimeler: Açık uygulama, işitme cihazı, kulak kalıpları, memnuniyet ve performans anketleri.

AnketlerHasta memnuniyetiKulak+4
Orhan Tanrıviran
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut otitis mediada antibiyotik ve antioksidanların serbest radikal hasarı üzerine etkisi

Serbest radikal (SR)' 1er bir veya daha fazla sayıda çiftlenmemiş elektron içeren oldukça reaktif ve toksik bileşiklerdir. Doku hasarının fızyopatoloj isinde SR' ler en önemli etkenlerdir. SR' 1er hücre membranmdaki lipidlere zarar verdiği zaman Lipid hidroperoksit ve Malonildialdehid (MDA) oluşur. SR' lere karşı organizmadaki ilk savunma süperoksit dismutaz (SOD) enzimi ile gerçekleşir. Bu çalışmada akut otitis media (AOM) sonrası oluşabilecek SR hasan araştırılarak, antioksidan ve antibiyotik tedavilerinin SR hasan üzerine etkinlikleri karşılaştınldı. Çalışmaya alman guinea piglerin sol kulaklarına Streptococcus pneumoniae, sağ kulaklanna ise serum fizyolojik verildi. Kobaylar AOM grubu (grup I), E vitamini grubu (grup II), amoksisilin grubu (grup HI) ve amoksisilin + E vitamini grubu (grup IV) olarak gruplara aynldı. Tüm gruplarda plazma MDA ve eritrosit SOD düzeyleri ile orta kulak mukozalarında MDA ve SOD ölçümleri yapıldı. Doku ve plazma MDA düzeyleri AOM oluşturulan grupta diğer tedavi gruplanna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.01). Tedavi gruplan kendi aralannda karşılaştınldığmda ise grup III ve İV' ün doku MDA değerlerinin Grup E' ye göre anlamlı derecede düşük olduğu (p<0.01), fakat grup İÜ ve IV arasında istatistiksel fark olmadığı görüldü (p>0.05). Orta kulak mukozal SOD ve eritrosit SOD değerleri, grup F de en düşük, grup İV' de ise en yüksek olarak bulundu. Grup I ve II arasında doku SOD değerlerinde anlamlı bir farklılık bulunamazken, bu iki grup ile grup III ve IV arasında istatistiksel fark tespit edildi (p<0.01). Bu çalışmanın verileri, AOM sonrası orta kulakta SR hasarının oluştuğunu ve SR giderici tedavilerin uygulanması gerektiğini desteklemektedir. Çalışmamızda kullanılan E vitamininin SR hasarını azalttığı gösterilmekle birlikte, etkili antioksidan tedaviyi belirleyebilmek için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut otitis media, serbest radikal, antioksidan tedavi, antibiyotik

Erhan Demirbağ
Fırat University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik fasial sinir paralizilerinde iyileşme üzerine GGF, NGF, metilprednizolon ve N- asetil sistein'in etkileri: deneysel bir hayvan çalışması

l.OZET Bu çalışmanın amacı travmatik fasial sinir paralizilerinde cerrahi anastomoz sonrası sinir iyileşmesi üzerine glial büyüme faktörü, sinir büyüme faktörü, metilprednizolon ve NAC tedavisinin etkinliğini araştırmaktır. Çalışma, ağırlıkları 2500-3000 gram arasında değişen 50 adet dişi Yeni Zellanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirildi. Tüm tavşanlar rastgele 10'arlı beş gruba ayrıldı ve tümüne aynı cerrahi prosedür uygulandı. Grup 1 (kontrol grubu): İlaç uygulanmayan grup, Grup 2 (Sinir büyüme faktörü grubu): Anastomoz bölgesine 250 ng/0.1ml sinir büyüme faktörü uygulanan grup, Grup 3 (Glial büyüme faktörü grubu): Anastomoz bölgesine 500 ng/0.1ml glial büyüme faktörü uygulanan grup, Grup 4 (NAC grubu): İntramusküler olarak 50 mg/kg/gün N-asetil sitein uygulanan grup, Grup 5 (Metilprednizolon grubu): İntramusküler olarak 1 mg/kg/gün metilprednizolon uygulanan grup. Büyüme faktörleri anastomoz bölgesine epinörium içerisine operasyon sonrası yapıldı ve tekrarlayan dozlar ise anastomoz bölgesine postoperatif 24. ve 48. saatlerde subkutan olarak uygulandı. Metilprednizolon ve NAC iki ay süresince günde tek doz intramusküler olarak yapıldı. Tavşanların yüzünün sol tarafında fasial sinirin bukkal dalı tanındı. Fasial sinirin bukkal dalından yaklaşık olarak 2 mm'lik sinir segmenti çıkartılarak sinirin serbest uçlar 9-0 monofîlaman prolen ile anastomoze edildi. 2 ay sonra anastomoz bölgeleri çıkartılarak elektron mikroskopu ile incelendi. Sinir rejenerasyonu açısından kontrol grubuna göre en iyi rejenerasyon bulguları glial büyüme faktörü verilen grupta, en kötü iyileşmenin ise metilprednizolon uygulanan grupta olduğu tespit edildi. Glial büyüme faktörü verilen grupta Schwann hücre ve glial hücre proliferasyonu mevcuttu. Rejenerasyon miktarı açısından grup 3'ü sırasıyla grup 2 ve grup 4 izliyordu. Grup 5'de myelinli sinirliflerinde belirgin akson çekilmesi, ve aksonlar içindeki mitokondrilerde belirgin kristaliazis görüldü. Bu grupta anlamlı olarak rejenerasyon yoktu. Metilprednizolon uygulanan grupta kötü rejenerasyon bulgusu olan myelin debris sayısında artış mevcut iken, en az myelin debris sayısı ise glial büyüme faktörü uygulanan grupta saptandı (p<0.005). Sonuç olarak tavşanlarda travmatik fasial sinir paralizilerinde glial büyüme faktörü, sinir büyüme faktörü ve NAC verilmesinin rejenerasyon sürecini hızlandırdığı dikkat çekmektedir. Bu faktörlerin insanlardaki travmatik fasial sinir paralizilerinin tedavisinde uygulanabilmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Travmatik fasial paralizi, NGF, GGF, Metilprednizolon, NAC

Mücahit Yıldız
Fırat University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal dönemde ekzojen steroid verilmesinin işitsel sistem üzerine etkileri, deneysel bir hayvan çalışması

1. ÖZETBu çalışmanın amacı prenatal dönemde ekzojen deksametazona maruzkalınmasının, işitsel sistemi hassas hale getirip getirmediğini irdelemek ve tedaviamaçlı verilen antioksidan ajanların oluşacak olası hasarı önlemede faydaları olupolmadığını elektrofizyolojik ve mikroskopik yöntemlerle araştırmaktır.12 adet Sprague-Dawley cinsi dişi rat hamile bırakıldıktan sonra yarısınahamileliklerinin üçüncü trimestırlarında deksametazon diğer yarısına da distile suverildi. Yavru ratların doğmasıyla esas denekler elde edildi ve tümü iki aylıkken dörtsaat boyunca 110 dB gürültüye maruz bırakıldı. Bu denekler ekzojen deksametazonamaruz kalma ve antioksidan ajan verilme durumuna göre sekiz gruba ayrıldı. Grup 1:Annesine 0.1 mg/kg/gün distile su enjekte edilen grup. Grup 2: Annesine 0.1mg/kg/gün distile su ve kendisine 200 mg/kg aminoguanidin enjekte edilen grup.Grup 3: Annesine 0.1 mg/kg/gün distile su ve kendisine 30 µmol/kg CAPE enjekteedilen grup. Grup 4: Annesine 0.1 mg/kg/gün distile su ve kendisine 100 mg/kgEGb-761 enjekte edilen grup. Grup 5: Annesine 0.1 mg/kg/gün deksametazonenjekte edilen grup. Grup 6: Annesine 0.1 mg/kg/gün deksametazon ve kendisine200 mg/kg aminoguanidin enjekte edilen grup. Grup 7: Annesine 0.1 mg/kg/gündeksametazon ve kendisine 30 µmol/kg CAPE enjekte edilen grup. Grup 8: Annesine0.1 mg/kg/gün deksametazon ve kendisine 100 mg/kg EGb-761 enjekte edilen grup.Gürültü uygulanmadan bir hafta önce, gürültüye maruziyetten 48 saat ve ikiay sonrasında BERA ile işitme eşikleri saptandı. Bir ay sonrasında daimmunohistokimyasal ve elektron mikroskopik inceleme yapılabilmesi için tümdenekler dekapite edildi.BERA tetkiki sonuçlarına göre gürültü öncesi ekzojen deksametazona maruzkalan ve kalmayan gruplar arasında anlamlı farklılık yok iken, gürültü sonrasıyapılan değerlendirmelerde deksametazon verilen deneklerde BERA eşiklerindesaptanan yükselmelerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlemlendi (p<0.05).İmmunohistokimyasal verilere göre istatistiksel olarak anlamlılık olmamakla birlikteher üç ajanın hassas hale gelmiş işitsel sistem üzerinde olumlu etkilerinin olabileceğigözlemlendi. Elektron mikroskopik incelemelerde ise ekzojen deksametazonverilmesinin kokleayı gürültü gibi etkenlere karşı hassas hale getirdiği gözlemlendi.Anahtar Kelimeler: Aminoguanidin, CAPE, EGb-761, Deksametazon,Prenatal Tedavi10

Öner Sakallıoğlu
Fırat University
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Tinnitus hastalarında serotonin transporter gen polymorfizminin tinnitus parametreleri üzerine etkisinin araştırılması

Tinnitusta altında yatan oluşum mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Yapılan çalışmalarda tinnitus ve depresyon arasındaki ilişki gösterilmektedir. Potansiyel olarak aradaki en belirgin benzerlik serotoninden kaynaklanabilir. Serotonerjik mekanizmalardaki bozukluk tinnitusa neden olabilir. Fakat serotonerjik mekanizmalarla tinnitus ilişkisi yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmadaki amaç, tinnitus parametreleriyle serotonin transporter gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmaktı.Subjektif tinnitusu olan 54 hasta ve 174 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Tinnitus hastalarına anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA) doldurtuldu, odyolojik testler yapıldı, tinnitus parametreleri (frekans, şiddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon) ölçüldü. Genetik analiz için, venöz kandan elde edilen lökositlerden DNA izole edildi. Serotonin transporter genin VNTR ve promoter polimorfizmleri çalışıldı.Hasta ve kontrollerin polimorfizm sonuçları arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Tinnitus parametreleriyle polimorfizmler arasında ilişki yoktu (p>0.05). Hastaların VAS skorları ile promoter polimorfizmi arasında ilişki bulundu (p<0.05). L/L genotipinde olanların VAS skorlarının daha yüksek olduğu bulundu (p<0.05).Serotonin transporter genin VNTR ve promoter polimorfizmi ile tinnitusun objektif olarak ölçülebilen psikoakustik parametreleri arasında ilişki yoktur. Serotonin transporter gen promoter polimorfizmi ile tinnituslu hastaların VAS skorları arasında ilişki bulunmuştur. Bu bulgular ışığında, serotonin transporter gen polimorfizmi ve dolayısıyla serotonin tinnitusun ortaya çıkmasında ve tinnitusun psikoakustik özelliklerinin belirlenmesinde rol oynamaz. Bununla birlikte, promoter polimorfizmi tinnitusun hastada oluşturduğu limbik sistem etkileşimleri ve tinnitusun hastada oluşturduğu emosyonel cevapla ilgilidir. Promoter polimorfizminin L/L allelinin bulunması, sinaptik bölgede serotonin geri alımı yoluyla, serotonin eksikliğine neden olduğu için, bu genotipteki hastaların limbik sistem semptomları daha belirgindir. Yani, serotonerjik mekanizmalar, tinnitusun oluşumuyla değil, tinnitusun limbik sistem vasıtasıyla hastada oluşturduğu emosyonel etkilerle ilişkilidir. Anahtar kelimeler: Tinnitus, Serotoinin, Serotonin transporter gen, Polymorfizm

OdyolojiOdyometriOdyometri
Murat Deniz
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik süpüratif otitis medianın tedavisinde kullanılan topikal kulak damlalarının iç kulağa etkisi: deneysel hayvan çalısması

1.ÖZETKronik süpüratif otitis media(KSOM) kulak zarı perforasyonu, dış kulak yolundasüpüratif akıntı ve genellikle iletim tipi işitme kaybı ile karakterizedir. KSOM'nın akutalevlenmelerinin tedavisinde topikal tedavi, yan etkisi az etkinliği fazla olduğu için ilktercihtir. Topikal damlaların en önemli yan etkileri ise ototoksitedir. Bu çalışmanın amacıKSOM'nın medikal tedavisinde kullanılan siprofloksasin, prednisolon ve oksikonazol içerendamlalarının sağlıklı deneklerde işitme eşiklerine, koklear rezerve ve koklea morfolojisine olanetkilerini değerlendirmektir ve uygun ilaç dozunu belirlemekti.Bu çalışma işitmeleri normal 98 guinapig üzerinde yapıldı. lk gruba (n=30) günde üçkez siprofloksasin, ikinci gruba (n=30) günde üç kez prednisolon, üçüncü gruba (n=30) gündeiki kez oksikonazol, dördüncü gruba (n=8) ise günde üç kez steril disitile su, yedi gün boyuncaintratimpanik olarak uygulandı. lk üç grup onar denekten oluşan üç alt gruba ayrıldı. Birincialt gruba (n=10) insanda kilogram başına eşdeğer dozda, ikinci alt gruba (n=10) eşdeğer dozunüçte biri dozda, üçüncü alt gruba (n=10) ise eşdeğer dozun on katı dozda gruplarına uygunilaçlar verildi. Tüm deneklere ilaç uygulamaya başlamadan önce, ilaç uygulamaya başladıktanyedi ve 21 gün sonra BERA ve DPOAE testleri yapıldı. Yedi ve 21. gündeki testleryapıldıktan sonra her gruptan ikişer denek dekapite edilerek kokleaları elektron mikroskobikolarak incelendi.Topikal olarak siprofloksasin, prednisolon ve oksikonazol preperatlarından insanda kgbaşına verilen eşdeğer dozun on katı dozda uygulanan gruplarda BERA ve DPOAE testsonuçları hem kontrol grubundan hem de diğer gruplardan anlamlı olarak farklıydı.Oksikonazol, insanda kg başına eşdeğer dozda ilaç uygulanan grupta ilaç uygulamayabaşlandıktan yedi gün sonraki BERA ve DPOAE değerlerinde anlamlı farklılık varken 21.günde yapılan BERA ve DPOAE sonuçlarında anlamlı faklılık yoktu. Kokleaların elektronmikroskobik incelemede ise en çok eşdeğer dozun on katı dozda intratimpanik siprofloksasinverilen grupta belirgin olmak üzere, doz artması ile doğru orantılı hücrelerde atrofi vesilyalarda dejenerasyon vardı.Sonuçta siprofloksasin, prednisolone ve oksikonazolun insanda kg başına uygulananeşdeğer dozda intratimpanik olarak uygulandığında deneklerin işitmelerini ve koklearhistolojiyi olumsuz etkilemediğini tespit ettik.Anahtar Kelime: Siprofloksasin, Prednisolon, Oksikonazol, Ototoksite.

Zeliha Kapusuz
Fırat University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun süre gürültüye maruz kalanlarda standart ve yüksek frekans odyometri sonuçları

Gürültünün işitme kaybına yol açtığı bilinmektedir. Bu çalışma uzun süre gürültüye maruz kalanlarda gürültü şiddeti ve süresine bağlı olarak standart ve yüksek frekans eşiklerinde ne gibi değişiklikler olduğunu belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışmaya bir hidroelektrik santralinin farklı gürültüye sahip birimlerinde çalışan 64 işçi dahil edildi. Gürültü seviyesine göre üç grup ve gürültüye maruz kalma sürelerine göre dört alt çalışma kategorisi oluşturuldu. Kontrol grubu ise çalışmanın yapıldığı Fırat Tıp Merkezi personelinden benzer yaş gurubunda 30 gönüllü erkekten oluşuyordu. Anket, otoskopik muayene ve timpanometrik değerlendirmede çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan çalışma ve kontrol grubuna 250-16000 Hz arasında işitme eşik tespitleri yapıldı. Genel olarak işçilerin ortalama işitme eşiklerinin 4000-16000 Hz arasındaki tüm frekanslarda yükselmiş olduğu görüldü (p<0.005). En fazla etkilenen frekanslar ise 4000, 6000, 14000 ve 16000 Hz idi (p<0.0005). Gürültü seviyesi ve maruz kalma süresi arttıkça da işitme eşiklerinin daha fazla etkilendiği gözlemlendi (p<0.05). Bu bulgularla gürültü şiddeti ve süresinin, özellikle 4000 ve 6000 frekanslarının yanında yüksek frekanslarda da işitme kaybı üzerine etkili olduğu gösterilmiştir. Risk altındaki bireylerin belirlenmesi ve takibinde standart odyometri ile birlikte yüksek frekans odyometrisinin de kullanılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Gürültü, işitme kaybı, standart odyometri, yüksek frekans odyometrisi. 1

Sami Türkkahraman
Fırat University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş-boyun yassı epitel hücreli karsinomlarında karsinoembriyojenik antijen, lipid bağlı sialik asit ve TNF-ALFA'nın tümör belirteci olarak değerinin araştırılması

7. ÖZETBaş-boyun kanserleri son iki dekatta 5 yıllık yaşam sürecinde iyileştirilme sağlanamayantek kanser grubudur. Bu kanserlerin erken teşhis ve tedavisinde, prognoz tayininde vetakiplerinde alternatif yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer kanser türlerinde kullanılantümör belirteçleri bu yöntemlerden birisidir.Bu çalışmada cerrahi, sadece radyoterapi ve cerrahi ile adjuvan radyoterapi tedavisialmış baş-boyun kanserli 40 hastada potansiyel tümör belirteci olarak LSA, CEA ve TNF-αdeğerlendirilmiştir. Kontrol grubu için baş-boyun bölgesinde benign ve iltihabi patolojileriolan 20 hasta seçilmiştir.Çalışma grubundaki hastalardan tedavi öncesi ve tedaviden 1 ve 3 ay sonra olmak üzere3 kez venöz kan alınarak serumları elde edilmiştir. Her üç potansiyel tümör belirtecinin tedaviöncesi değerleri kontrol grubundan elde edilen değerlerle karşılaştırılmıştır. Aynı zamandaçalışma grubundaki elde edilen tedavi öncesi değerler, tedavi sonrası dönemdeki 1. ve 3.aydaki değerlerle karşılaştırılmıştır. Diğer yandan çalışma grubunda tedavi öncesi değerlertümörün histopatolojik diferansiyasyonuna, tümörün evresine, boyunda metasataz durumunave anatomik lokalizasyonuna göre kendi içinde ayrı olarak karşılaştırılmıştır.Sonuç olarak sadece LSA'nın tedavi öncesi değerleri kontrol grubundan istatistikselolarak anlamlı bir biçimde yüksek çıkmıştır. Tedavi sonrası dönemlerde LSA değerleridüşmekte iken, tümör evresi yüksek olan ve boyun metastazı olan hastalarda da LSA seviyesiyüksek bulunmasına rağmen, bu bulguların hiçbiri istatistiksel olarak anlamlı değildir. Diğerpotansiyel tümör belirteçlerinin hiçbirinde de anlamlı fark yoktur.Bu bilgiler ışığında çalışmamızadaki en değerli ajan LSA gözükmesine rağmen ileriçalışmalara ihiyaç vardır

Levent Gürbüzler
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant ameliyatı olanlarda intraop nöral yanıt eşiği alınan ve alınmayan hastaların postop 6.ay ve 1.yıl ölçülen en rahat ses düzeyleri açısından karşılaştırılması

Amaç: Koklear implant cihazında, her elektrot doğrudan elektrik akımı geldiğinde işitsel siniri uyarır.Mutlaka bir işitme duyusunu tetikler. İşitsel bir duyumu tetiklemek için gerekli elektrik akımı her birey ve her stimülasyon kanalı için farklıdır. Bu nedenle, konuşma işlemcisi ayrı ayrı ayarlanmalıdır.Her kullanıcı için her stimülasyon kanalıyla birlikte ve bu işleme programlama veya haritalama denir. Koklear implant kullanıcılarının ameliyat sonrası cihaz ayarının yapılması, günümüzde zor bir sorun olmaya devam ediyor.Özellikle doğuştan sağır çocuklar için. İntraoperatif Nöral yanıt seviyeleri ilk aşamada bir rehber olarak kullanılabilir. Bu İntraoperatif Nöral yanıt seviyeleri, erken psikofiziksel testlerde kullanılacak stimülasyon seviyeleri ile ilişkilendirilebilir. Koklear implant postoperatif süreçte nesnel ölçülerin kullanılması, özellikle bebekler ve küçük çocuklar için haritalama sürecinin başlangıcına temel teşkil eden belirli değerler sağladıkları için en rahat ses seviyesi büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.Hastanın koklear implattan ne kadar fayda görebileceği de bu yöntemle tespit edilebilir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2014-Ocak 2022 yılları arasında Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz kliniğinde 0-6 yaş arası koklear implant ameliyatı olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Koklear implant ameliyatı sırasında Nöral yanıt eşiği hiç alamadığımız 50 hasta (Çalışma grubu);ameliyat sırasında Nöral yanıt eşiklerini tamamen aldığımız 50 hasta kontrol grubu olarak belirlendi. Nöral yanıt eşiği alınan ve alınmayan hastaların postop 6.ay ve 1.yılda ölçülen en rahat ses seviyeleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: NRT(+) ve NRT(-) gruplarda 6. ve 12. Aylarda ölçülen mcl değerlerine cinsiyetin etkisi değerlendirildiğinde;sadece NRT(+) grupta 12.Aydaki mcl değerinin erkeklerde kadınlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulundu. (p=0.010) NRT(+) ve NRT(-) gruplarda 6. ve 12.aylardaki mcl değerlerinin ameliyat metoduna gore değişimi değerlendirildiğinde;sadece NRT(+) grupta kokleostomi yapılan grupta (ort=247.50±31.82) yuvarlak pencere müdahalesi yapılan gruba(ort=181.94±35.94) gore mcl değerinin istatistiksel açıdan anlamlı şekilde daha yüksek olduğu izlendi.(p=0.042) NRT (-) grupta 6. Ve 12. ayda bakılan mcl değerleri karşılaştırıldığında 12.ayda bakılan mcl değerinin (ort= 213.70±74.63) 6. ayda bakılan (ort=201.96±67.60) mcl değerinden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulundu.(p<0.001) NRT (+) grupta 6. Ve 12. Ayda bakılan mcl değerleri karşılaştırıldığında 12.ayda bakılan mcl değerinin (ort=199.12±41.71) 6. ayda bakılan (ort=184.56±37.79) mcl değerinden istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu bulundu. (p<0.001) Sonuç: Koklear implantasyon cerrahisi sonrası özellikle pediatrik yaş grubu hastalarda elektrofizyolojik parametrelerle takip çok önemlidir. Bu parametrelerde tespit edilen anomalilikler hastanın daha yakın takibe alınmasını sağlar.Koklear implant ameliyatı sırasında ölçülen impedans ve stapes refleks eşiklerinin NRT alınıp alınmamasından daha değerli olduğunu literatüre uygun olarak kendi çalışmamızda farketttik. ANAHTAR SÖZCÜKLER Koklear implant,nöral yanıt eşiği,en rahat ses düzeyi,elektrofizyolojik parametre

Davut Esen
Dicle University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laringoskopik entübasyon ve videolaringoskopik entübasyon sonrası ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası ses analizi karşılaştırılması

Amaç: Entübasyon cerrahinin önemli basamaklarından biridir. Larinkste gerçekleşen bir işlem olmasından dolayı larinksteki yapılarda travmaya bağlı mukozal hasar meydana gelebilir. Videolaringoskopik entübasyonda (VLE) bleyd ucundaki optik sistem sayesinde vokal kord mukoza travmasının laringoskopik entübasyona (LE) göre daha az olacağını düşünmekte olup yaptığımız bu çalışmada hem laringoskopik entübasyon hem videolaringoskopik entübasyon sonrası ses analizlerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Kliniğinde Aralık 2023-Haziran 2024 tarihleri arasında timpanomastoidektomi cerrahisi geçiren ve hasta onamı alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. 30 hastaya videolaringoskopik entübasyon (VLE), 30 hastaya laringoskopik entübasyon (LE) yapıldı. Entübasyon işlemi aynı anestezi doktoru tarafından ve aynı protokolle yapıldı. Hastalara preoperatif 1. gün, postoperatif 1.gün ve 7.gün ses analizi yapıldı. Her ölçüm için jitter, shimmer, Harmonik-Gürültü Oranı (HNR), bazal frekans (F0), S/Z oranı, GRBAS, Ses Handikap İndeksi-10 (SHE) parametrelerine bakıldı. Ses analizi tek bir dil ve konuşma terapisti uzmanı tarafından yapıldı. Bulgular: Yaptığımız çalışmada VLE ve LE sonrası ses analiz parametrelerinde her iki grup arasındaki karşılaştırmada belirgin fark saptamadık. Çalışmamızda her iki grupta postoperatif 1. günde objektif parametrelerden temel frekansta (F0) azalma, HNR'de azalma, jitter ve shimmerde artma; sübjektif parametrelerden SHE-10, S/Z ve GRBAS'ta artma tespit ettik ancak bu parametrelerin postoperatif 7. günde preoperatif değerlere yaklaşarak normale döndüğünü saptadık. Sonuç: Her iki entübasyon yönteminde vokal kordlarda oluşan travmaya bağlı olarak postoperatif 1. günde ses analizi parametrelerinde değişim geliştiğini ancak postoperatif 7. günde ise travma etkisinin azalmasına bağlı olarak bu değişimin tekrar preoperatif değerlere yaklaştığını saptadık. Çalışmamızda VLE ve LE grupları arasında ses analizi açısından farklılık olmadığını raporladık. Videolaringoskopik entübasyon ve laringoskopik entübasyon sonrası ses analizi karşılaştırılmasına yönelik yapılan benzer çalışma mevcut olmadığından çalışmamızın bu alanda literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Hamza Arı
Dicle University
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Tinnitusun ölçülebilir değerlerinin (frekans, amplitüd, minimal maskeleme seviyesi ve rezidüel inhibisyon) epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik veriler ile ilişkisinin araştırılması

Toplumda en yaygın otolojik-nörootolojik belirtilerden birisi olan tinnitus, dısarıdan herhangi bir uyarı olmaksızın kulakta duyulan ses olarak tarif edilir. Özellikle orta yasın üstündeki bireylerde isitme kaybıyla birlikte görülen, tinnitusun sıklığını etkileyen faktörler arasında gürültüye maruziyet, cinsiyet, yasam kosulları, stres gibi faktörler büyük önem tasırken, hastanın kisilik yapısı, sosyo-ekonomik özellikleri bu faktörlerle birlikte tinnitustan yakınma derecelerini etkilemektedir. Bu bağlamda tinnitusun hasta tarafından nasıl algılandığını ve dolayısıyla tinnitusla ilgili psikosomatik algılamayı inceleyen anketlerle, tinnitus frekansı ve siddetinin belirlenmesini, minimal maskeleme seviyesinin saptanmasını, rezidüel inhibisyon varlığının arastırılmasını içeren tinnitus değerlendirme parametrelerinin kullanılması hem tinnitusa neden olan mekanizmaların ortaya konması için yapılacak arastırmalara yardımcı olacak hem de tinnitusun tedavi veya rehabilitasyon sürecinde bu parametrelerden yararlanılmasını sağlayacaktır. Bizim bu çalısmada amacımız; özellikle tinnitusun tedavi ve rehabilitasyon sürecinde son derece önemli olan tinnitusun ölçülebilir parametrelerinin olguların epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik verileri ile iliskisini arastırmaktır. Bu amaçla çalısmamızda, merkezimize tinnitus sikâyeti ile basvuran 99 olgu ve 70 normal olgu değerlendirilmistir, anket formları (demografik, klinik bilgi, TEA, BDA, KF-36 Anketi) doldurtulmus, odyolojik testler (SSO, tinnitus ölçümleri (frekans, siddet, minimal maskeleme seviyesi, reziduel inhibisyon)) yapılmıstır. Çalısma sonunda MMS'nin SSO değerleri, KAE, KAY, tinnitus siddeti, tinnitus süresi, VAS, TEA, BDA, KF-36 Anketi skorları ile anlamlı korelasyon gösterdiği, rezidüel inhibisyon sağlanabilmesinin özellikle gürültüye bağlı isitme kaybı olanlarda daha zor olduğu, tinnitus siddetinin yüksek olmasının da bu olasılığı arttırdığı, tinnitus frekansı, siddeti, isitme esikleri kadar gürültüye maruz kalma, denge bozukluğu gibi tinnitusa eslik eden herhangi bir problem varlığının, is yasamındaki stresin de tinnitusu algılama ve tinnitustan yakınma derecesini arttıran en önemli faktörler olduğu, tinnitusa bağlı olarak belirgin bir uyku probleminin olustuğu, TEA'ne verilen puanlara göre; tinnitusa bağlı olarak gelisen en büyük sıkıntının, emosyonel özelliklerde değil, fonksiyonel özelliklerde olduğu, tinnitusu katastrofik bir problem olarak değerlendirmeye bağlı gelisen sıkıntının daha az görüldüğü saptandı. Sonuç olarak; tinnitus olgularında depresyon ve anksiyete bozukluklarının normal olgulara göre daha fazla görüldüğü, fiziksel fonksiyondan mental duruma kadar yasam kalitesini etkileyen pek çok parametrenin olumsuz etkilendiği saptanmıstır. Ayrıca tinnitusun ölçülebilir değerlerinin olguların epidemiyolojik, klinik, odyolojik ve psikosomatik özellikleri ile iliskili olduğu bulunmustur. Anahtar Kelimeler: Odyoloji, tinnitus, frekans, siddet, minimal maskeleme seviyesi, rezidüel inhibisyon, anket, depresyon, yasam kalitesi

DepresyonFrekansOdyoloji+2
Elçin Orçan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İç kulak anomalisi tespit edilen hastalarda sınıflandırma ve genetik analiz

Amaç Bu çalışmada sensörinöral işitme kaybıyla kliniğimize başvuran, görüntüleme yöntemleri ile iç kulak anomalisi tespit edilen hastaların değerlendirilmesi, sınıflandırılması ve bu hastaların genetik mutasyon analizinin saptanması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod Dicle üniversitesi Kulak Burun Boğaz hastalıkları polikliniğine 2016 ile 2019 yılları arasında işitme kaybıyla ile başvuran ve çekilen temporal tomografi (BT) ve kulak manyetik rezonans (MR) ile iç kulak anomalisi tespit edilen hastalar üzerinde çalışılmıştır. Hastaların ayrıntılı anamnezleri, muayeneleri, işitme eşikleri bt ve mr bulguları kaydedilmiştir. Hastaların kan örnekleri alınarak uygun şartlarda Ankara Üniversitesi Çocuk Genetik Bilim Dalı tarafından incelenmiştir. DNA dizi analizi yöntemi ile Konneksin 26 (GJB2) ve enzimle kesim yöntemi ile mitokondriyal gen mutasyonları taranmıştır. Konneksin 26 ve mitokondriyal gen mutasyonları saptanmayan hastaların DNA örnekleri Miami Üniversitesi John P. Hussman Institute of Human Genomics labaratuvarında yeni nesil sekanslama yöntemlerinden olan tüm ekzom sekanslama yöntemi ile diğer nonsendromik işitme kaybı yaptığı bilinen bütün gen mutasyonları ve iç kulak anomalisi ile ilişkili olabilecek gen mutasyonları taranmıştır. Bulgular Çalışmamız iç kulak anomalisi bulunan 22 hasta üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda 22 hastada 44 kulak değerlendirildi. Bunlar içerisinde 40 kulakta iç kulak malformasyonları izlendi. Hastaların 18'sinde her iki kulakta iç kulak malformasyonu mevcut iken 4 hastada tek kulakta iç kulak maformasyonu mevcut idi. Bu dört kulağın ikisi sağ kulak, diğer ikisi sol kulak idi. Çalışmamızda 40 kulakta tespit edilen iç kulak anomalileri 8 kulakta (%20) inkomplet partisyon tip 2 (mondini deformitesi), 7 kulakta (%17,5) inkomplet partisyon tip 1, 6 kulakta (%15) izole genişlemiş vestibuler akuadukt, 6 kulakta (%15) koklear hipoplazi, 5 kulakta (%12,5) michel anomalisi, 2 kulakta (%5) koklear aplazi, 1 kulakta (%2,5) ortak kavite ve 1 kulakta (%2,5) VII ve VIII kranial sinir agenezi izlendi. 4 kulakta (%10) koklear hipoplazi ve genişlemiş vestibuler akuadukt mevcut idi. Bu hastalarda vestibül normal izlendi. Hiçbir hastada sendrom bulgusu yoktu. Çalışmamızda iç kulak anomalisi tespit edilen yirmi iki hastamızın 12'sinin genetik analizleri sonuçlandırılabildi. Bu 12 hastanın altısında herhangi bir mutasyon saptanmadı. Dört hastada SLC26A4 mutasyonu, iki hastada GJB2(CX26) tespit edildi. SLC26A4 mutasyonu saptanan dört hastanın bir tanesinde bilateral hipoplazik koklea, birinde bilateral genişlemiş vestibuler akuadukt mevcut. Diğer iki hastada bilateral genişlemiş vestibuler akuadukt ve hipoplazik koklea saptandı. GJB2(CX26) mutasyon saptanan 2 hastamızdan birinde bilateral michel anomalisi mevcutken, diğerinde bir kulakta inkomplet partisyon tip-1, bir kulakta inkomplet partisyon tip 2 mevcut idi. Geri kalan 10 hastamızın genetik analizi devam etmektedir Sonuç Çalışmamızda bölgemizde tespit ettiğimiz iç kulak anomalileri sınıflandırıldı. 4 hastada iç kulak anomalileri ilişkili SLC26A4 gen mutasyonları tespit edildi. 2 hastada non-sendromik işitme kaybı ile ilişkili GJB2(CX26) geninde mutasyon tespit edildi. Diğer hastalarımızda iç kulak anomalisi ilişkili yeni bir gen tespit edilmedi. Anahtar sözcükler Anomali, gen, iç kulak, işitme kaybı, mutasyon, sensorinöral, tüm genom dizileme

AnomalilerDizi analiziGenler+4
Ümit Yılmaz
Dicle University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumuşak damak radyofrekansın ses kalitesi üzerine etkisi

<808ù$.'$0$.5$'<2)5(.$16,16(6.$/ø7(6øh=(5ø1((7.ø6ø'U2÷X]<,/0$=

Oğuz Yılmaz
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign ve benign laringeal patolojilerde doku total safra asidi düzeyi ve malign etiyolojideki rolü

ÖZETLaringofaringeal reflü toplumda sık rastlanılan bir rahatsızlıktır. Larenks kanseri ileilişkisi uzun zamandır bilinmektedir. Laringofaringeal reflü sigara ve alkol kullananhastalarda bir ko-faktör olarak, kullanmayan hastalarda ise primer olarak karsinogenezdensorumlu tutulmaktadır. Son zamanlarda yapılan hayvan deneyleri ve hücre kültür çalışmalarısafra asitlerinin laringeal ve özofagiel dokularda yoğun inflamasyona neden olduğunugöstermektedir.Biz de çalışmamızda 21 primer larenks kanserli hastanın kan, hipofarinks ve tümördokusu total safra asidi düzeyi ile 15 benign laringeal patolojisi olan hastanın kan vehipofarinks dokusu total safra asidi düzeylerini karşılaştırdık.Larenks kanseri olan çalışma grubunda hipofarinks dokusu total safra asidi düzeyibenign laringeal hastalığı olan kontrol grubu hipofarinks dokusuna göre istatistiksel olarakanlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Ayrıca çalışma grubu tümör dokusu total safra asididüzeyi, kontrol grubu hipofarinks doku total safra asidi düzeyine göre istatistiksel olarakanlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışma ve kontrol grubu kan total safra asidi düzeylerive çalışma grubu hipofarinks doku total safra asidi düzeyi ile çalışma grubu tümör dokusutotal safra asidi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır.Sonuç olarak safra asitleri larenks kanserli hastaların laringeal ve hipofaringealdokularında yoğun olarak bulunmaktadır. Safra asitlerinin inflamasyona yol açması,mutajenik potansiyelleri ve hücre içi dokularda birikmelerinden dolayı larenks kanserietiyolojisinde rol alabilirler.

Hakan Tutar
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaygın nazal polipozis hastalarında biyofilm oluşumunun araştırılması

YAYGIN NAZAL POL POZ S HASTALARINDA B YOF LM OLUŞUMUNUNARAŞTIRILMASIDr. Alper YÜKSELNazal polipozis, henüz kesin olarak bilinmeyen bir sebeple oluşan ve eldeki tümtedavi imkanları uygulansa bile tam ortadan kaldırılamayan;bu yüzden hem hekimleri hem dehastaları sıkıntıya sokan bir hastalıktır. Yapılan çalışmalar, NP patogenezinin çok karmaşık vebirbiri içine geçmiş mekanizmalar ile oluştuğunu göstermektedir.Bizim çalışmamız yaygın nazal polipozis ile biyofilm ilişkisini gösteren öncüçalışmalardan biridir. Bu konuda literatürde yapılmış fazla çalışma ve veri yoktur.Çalışmamızda yaygın nazal polipozisli 23 hasta ile başka herhangi bir patolojisi olmayan 20konka büllozalı hasta biyofilm varlığı açısından farklı teknikler kullanılarak karşılaştırılmıştır.Sonuçlara göre NP'li hasta grubunda % 82,6 oranında biyofilm saptanırken, konka büllozalıhasta grubunda biyofilm oluşumuna rastlanmamıştır ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır.Bu konuda yapılacak diğer çalışmalarla nazal polipozis ile biyofilmlerin ilişkisi daha iyi açığakonabilir.

Alper Yüksel
Gazi University
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkinlerde, motor konuşma bozukluklarının değerlendirilmesinde oral diadokokinezi standartlarının Türkçe için oluşturulması

72 vn. ÖZET Yetişkinlerde; Motor Konuşma Bozukluklarının Değerlendirilmesinde Oral Diadokokinezi Standartlarının Türkçe İçin Oluşturulması Bu çalışma; Türkçe için henüz belirlenmemiş olan "diadokokinezi", "second formant transition" ve "voice tremor" standartlarım belirlemek, CSL 4300B Akustik analiz programının Motor Speech Profile için belirtilen standartların, Türkiye için ortalama değerlerini oluşturabilmek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, DDK oranları, ikinci Formant Geçişleri, ve Tremor Parametreleri değerlendirilmiştir. Çalışmada; 18- 60 yaş arası (Yaş ortalamaları; Erkek: 37,4 yaş, Kadın: 34,1 yaş), 103 normal denek ( 47 Kadın, 56 Erkek), 25-58 yaş arası 20 Nöroloji Hastası, r B:43,7, K: 49,5 yaş, 10 Kadın, 10 Erkek (Parkinson( 10 Denek), CVA(5 Denek), MS (3 Denek), Serebellar Ataksi (2 Denek) hastalığı tanısı konmuş.) denek değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen gruplar KBB hekimi ve Odyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmiş, ses kayıtları sesten izole ortamda, KAY Elemetrics CSL 4300B model bilgisayarlı konuşma laboratuarı kullanılarak kayıt ve analiz edilmiştir. Konuşmanın motor performans profili ile cinsiyet, diller arası farklılıklar ve~nörolojik hastalık farklılığı dikkate alınarak korelasyon analizi uygulanmıştır. Tüm parametreler için Türkçedeki ortalama değerler bulunmuş, Skewness ve Kurtosis değerleri hesaplanmıştır. Konuşmanın motor parametresi olan DDK performansı cinsiyetler arası anlamlı farklılık göstermemiş; erkek denekler, kadınlara oranla, daha yüksek değerlere çıkmışlardır. Normal Grup ile Deney Grubu (Nörolojik hastalığı olanlar) arasında anlamlı farklar elde edilmiştir. DDK parametrelerindeki (DDK avp, DDK avr, DDK sdp, DDK cvp, DDK Jit., DDK sdi, DDK evi, DDK maxa, DDK ava, DDK sla) anlamlı farklarda açıkça göstermektedir ki ; nörolojik bir hastalığın olması DDK performansım olumsuz etkilemektedir.73 İkinci formant geçişi parametrelerinde (F2magn, F2rate, F2reg, F2aver, F2min, F2max), cinsiyetler arasında tüm parametrelerde fark olduğu saptanmıştır. Bunun nedeni ise cinsiyetler arası anatomik ve fizyolojik yapının farklılığı olarak ortaya çıkmaktadır. Nöroloji Grubu (Deney Grubu) ile kontrol grubu arasında bu değerlere bakıldığında; "F2aver" ve "F2rate" parametrelerinde anlamlı farklılık olduğu görülmüştür. "Mftr", "Matr" parametreleri, nörolojik hasta grubunda daha yüksek bulunmuştur. (Nörolojik hasta grubunda sesteki titremenin arttığı gözlenmektedir.) Nörolojik hastalığın bulunması (Deney Grubu) Fo parametresinde belirgin düşüş yaratmaktadır. Buda bu tür bir hastalığın sesteki entonasyonu bozduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre; konuşmanın motor profilim belirleyen DDK parametreleri erkeklerde kadınlara göre daha hızlıdır ve nörolojik hastalığı olanlarda DDK değerleri düşüş göstermektedir. "F2aver" ve "F2rate" parametrelerinde nörolojik hastalığı olanların daha kötü skorlar elde ettiği ve konuşmanın anlaşılırhğının azalma eğilimi gösterdiği bulunmuştur. Fo parametresinde de nörolojik hastalığın bulunması olumsuz etkilemekte ve entonasyonu bozmaktadır. Anahtar Sözcükler: Artikülasyon Bozuklukları, Diadokokinetik Performans, Konuşma Bozukluklan, Tremor, İkinci Formant Geçişi, Temel Frekans ve Ses Kalitesi.

Eyyup Kara
Gazi University · Institute of Health Sciences
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otitis media hastalarında sigmoid sinüs ve dış kulak yolu mesafe ölçüm analizi

AMAÇ: Bu çalışmada amaç; kronik otitis media hastalarında sigmoid sinüs konum ölçümleri ve dış kulak yolu mesafesinin hastalığın gelişiminde anatomik bir etyoloji olup olmadığını saptamaktır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Ocak 2013-Ocak 2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz hastalıkları kliniğine başvuran 18-65 yaş arası kronik otitis media tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Kronik otitis media nedeniyle takip edilen 100 hasta(Çalışma grubu); öncesinde kulak ile ilgili hiçbir şikayeti olmayan ve acil servise travma ile başvuran ve çekilen temporal tomografileri sonrası temporal kemikte fraktürü olmayan 100 hasta kontrol grubu olarak belirlendi. Temporal kemik tomografilerinde ilgili kesitlerde, sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı arasındaki mesafe; sigmoid sinüs genişliği, sigmoid sinüs derinliği ve dış kulak yolu genişliği ölçülüp karşılaştırıldı. BULGULAR: Yaptığımız çalışmada hasta grubunda 100 hasta ve kontrol grubunda ise 100 hasta olmak üzere; toplam 200 hastaya uygulanan temporal kemik tomografisi değerlendirildi. Çalışmamızda 200 hastaya toplam 800 ölçüm yapıldı. Çalışmamızda; dış kulak yolu genişliği hasta grup için 5,17 ±0,94 mm bulunurken kontrol grup için 4,86±0,72 mm bulundu. Hasta grubun dış kulak yolu genişliği ile kontrol grubun dış kulak yolu genişliği arasında anlamlı farklılık(p:0,011) bulundu. Sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı mesafesini hasta grup için 12,36±1,79 mm bulunurken kontrol grup için 13,30±2,48 mm olarak bulundu. Hasta grubun sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvar mesafesi ile kontrol grubun sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı mesafesi arasında anlamlı farklılık(p:0,03) bulundu. Sigmoid sinüs genişliğini hasta grup için 11,65±2,46mm bulunurken kontrol grup için 13,22±2,74 mm olarak bulundu. Hasta grubun sigmoid sinüs genişliği ile kontrol grubun sigmoid sinüs genişliği arasında anlamlı farklılık(p:0,000) bulundu. Sigmoid sinüs derinliğini hasta grup için 5,75±1,63 mm bulunurken kontrol grup için 5,88±1,96 mm bulundu. Hasta grubun sigmoid sinüs derinliği ile kontrol grubun sigmoid sinüs derinliği arasında anlamlı farklılık(p:0,86) bulunamadı. SONUÇ: Çalışmamızda kronik otitis media olan kulaklarda sigmoid sinüs ön kenarı ile dış kulak yolu arka duvarı arasındaki mesafe daha kısa bulunurken kronik otitis media olan kulaklarda dış kulak yolu genişliği daha uzun bulundu. Kronik otitis media olan kulaklarda sigmoid sinüs genişliği daha kısa bulunurken sigmoid sinüs derinliğinde ise istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Çalışmamızda sigmoid sinüsün konumu ve dış kulak yolu genişliğinin kronik otitis media gelişmesi arasında korelasyon olabileceği sonucuna vardık. Bu konunun daha geniş örneklem sayısına sahip çalışmalarla desteklenmesinde yarar vardır. ANAHTAR KELİMELER: Kronik otitis media, sigmoid sinüs konumu, dış kulak yolu genişliği

Siraç Irmak
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenoid vejetasyonun farklı klinik prezentasyonlarında CD-56 ve IFN- gamma ekspresyonlarının histopatolojik değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada adenoid hipertrofisi nedeniyle opere edilmiş olan hastalarda ek olarak gelişmiş olan efüzyonlu otitis media ve tonsil hipertrofisi ilişkisi açısından IFN –γ ve CD- 56'nın histopatolojik incelemesi yapıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz polikliniklerine başvurmuş ve son 5 sene içerisinde adenoidektomi operasyonu olmuş olan hastalar dahil edildi. Mayıs 2016- Mayıs 2021 tarihleri arasında polikliniğimize başvurmuş ve adenoidektomi, adenotonsillektomi, adenoidektomi ve ventilasyon tüpü tatbiki, adenotonsillektomi ve ventilasyon tüpü tatbiki uygulanmış hastalar dahil edildi. Toplam 4 (dört) grup oluşturuldu. Her grupta 25 (yirmi beş) hasta olacak şekilde 100 (yüz) hasta alındı. Hastaların arşivden dosyaları incelendi, yapılmış olan cerrahi türüne göre gruplara ayrıldı. Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı tarafından preperatlara Hematoksilen Eozin, CD- 56 ve IFN- γ ile boyama yapıldı. Adenoid vejetasyonu olan hastalardaki farklı klinik prezantasyonlarına göre patoloji preperatlarının sonuçları değerlendirildi. Çalışma kapsamında 100 hastanın; yaşları, cinsiyetleri, ek hastalıkları, yapılan cerrahi tedavi tipi, adenoid oranı, tonsil derecesi, adenoid hacmi, kronik effüzyonlu otitis media eşlik etmesi, patoloji preperatlarında Hematoksilen ve Eozin, IFN-γ, CD-56 ile histopatolojik boyanma oranları karşılaştırılması açısından incelendi. Bulgular: Çalışmamızda adenotonsillektomi ve ventilasyon tüpü tatbiki uygulanmış olan hastaların patoloji preperatlarındaki IFN-γ boyanma oranı diğer gruplara göre istatiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Kronik effüzyonlu otitis mediası olan hastaların patoloji preperatlarındaki IFN-γ boyanma açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmiş olup daha yüksek saptanmıştır(p<0.05). Çalışmamıza aldığımız hastaların preperatlarındaki CD-56 boyama değerleri karşılaştırıldığında herhangi bir grubun boyanma oranında diğer gruplara göre anlamlı olarak bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda adenotonsillektomi ve ventilasyon tüp tatbiki uygulanmış hastaların preperatlarında diğer gruplara göre IFN-γ ile boyanma oranının daha yüksek gözlenmiş olması IFN-γ 'nın engelenmesiyle adenoid hipertrofisi olan hastalarda efüzyonlu otitis media gelişimi ve tonsil hipertrofisinin engellenebileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Adenoid vejetasyon, İnterferon gamma, CD-56, effüzyonlu otitis media, kronik tonsillit.

AdenoidlerCerrahi-kulak-burun-boğazGen ifadesi+5
Tuğberk Sebit
Bolu Abant Izzet Baysal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otitis mediada dış kulak yolu arka duvarı, kemikcik zinciiri ve mastoid antrumda oluşan histopatolojik değişiklikler

Kronik otits media klinik olarak kulak zarında perforasyon ve orta kulaktan gelen kronik akıntı olarak tanımlanır. Kronik dönemde orta kulak mukoperiosteumunda ve mastoid hücreler başta olmak üzere kulağın diğer bölümlerinde çeşitli derecelerde kalıcı histopatolojik değişiklikler meydana gelir. Granülasyon dokusu, polip gelişimi, kemik dokusu değişiklikleri (osteit, osteoneogenez, kemik erozyonu), subepitelyal gland ve goblet hücrel oluşumu, skuamöz metaplazi, kolesterol granülomu, kolesteatom, timpanoskeroz ve mukoperiosteumdaki görülen kalınlaşma temel histopatolojik değişikliklerdir. Klinik olarak kronik otitis mediada oluşan sekel ve komplikasyonlardan sorumlulardır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Boğaz Kliğinde 1999-2001 yılları arasında kronik otitis media tanısı alan seçilmiş 88 hastandan histopatolojik incelemesi yapıldı. Biyopsi materyalleri dış kulak yolu arka duvarı kemik bölümü, mastoid antrum ve kulak kemikçiklerinden cerrahi biyopsi alındı. Bu yapılardaki histopatolojik değişiklilerin oranları bulunarak benzer çalışmalarla karşılatırıldı. Bu lezyonların yapmış olduğu özellikle kemik erozyonu histopatolojik değişikliler lietatür ışığında tekrardan gözden geçirildi.

Mahmut Huntürk Atilla
Gazi University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adenoid vegetasyon ve sekretuar otitis media olgularında kraniofasiyal iskeletin sefalometrik incelenmesi

67 VI - ÖZET Çocuk hızlı büyüme sürecinde olan bir varlıktır. Adenoid vegetasyon ve sekretuar otitis media (SOM), çocukluk çağı Kulak-Burun-Bogaz pratikinde en çok karşılaşılan iki sorundur. Adenoid hiperplazinin kraniyofasiyal iskeletin gelişmesini etkilediği pek çok yazar tarafından iddia edilmiştir. Ayrıca, SOM' lu olgularda kraniyofasiyal iskelet ile ilgili anormallikler olduğu pek çok araştırıcı tarafından iddia edilmektedir, östaki borusu fonksiyonlarının kraniyofasiyal gelişmeyle paralel olarak iyileştiği bilinmektedir. Bu çalışmada, 1987 - 1993 yılları arasında değişik sebeplerle kliniğimize başvurmuş olan 150 olgunun lateral sefalometrileri kullanılmıştır. Araştırma üç aşamada gerçekleştirilmiştir. Birinci aşamada 158 olgu klinik olarak burun tıkanıklığı şikayeti olup olmadığına göre sınıflanmış ve ve klinik bilgilerle paralellik gösteren objektif bir radyolojik krter araştırılmıştır, ikinci çalışmada, her grupta 28 olmak üzere 84 olgu üzerinde adenoid vegetasyonlu olan ve SOM'lu olguların68 kraniyofasiyal parametreleri sağlıklı bireylerle karşılaştırlımıstır. üçüncü aşamada ise, SOM'lu olguların "mastoid - orta kulak - "östaki borusu" sistemi ile kraniyofasiyal iskelet arasında uyum bozukluğu olup olmadıkı araştırılmıştır. Birinci çalışmanın sonuçları bize adenoidal - nazofaringeal oran (ANO) tekniğinin, adenoid hiperplazisini değerlendirmekte kullanılabilecek objektif bir metod olduğunu göstermiştir. Burun tıkanıklığı olan olgularda adenoid yasla gerilememekte ve nazofarenks daha yavaş ve geç gelişmektedir. ikinci çalışma, adenoid olgularının arka yüz yüksekliğinin ve ön kafa tabanı, maksilla ve mandibulanın horizontal uzunluklarının kısaldığını göstermiştir. Bu olgularda, ayrıca mandibula daha dik konumda yerleşmiştir. SOfl'lu olguların kraniyofasiyal iskeletleri de adenoidli olgulara benzemektedir. Çalışmanın üçüncü aşamasında, "mastoid - orta kulak - O'staki borusu" sistemi ile kraniyofasiyal iskelet arasında bariz bir uyum bozukluğu izlenmemiştir. En67 önemli fark orta kulak ile tubekulum artikulare arasındaki mesafenin, SOM'lu olgularda kısalmıs olmasıdır. Bu bulgular literatür bilgileri ısılında tartışılmıştır.

AdenoidlerMaksillofasiyal gelişmeOtitis media-efüzyonlu+1
Yusuf Kemal Kemaloğlu
Gazi University
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant operasyonu uygulanan çocuklarda sosyoekonomik faktörlerin dil gelişimine etkisi

Çalışmada 2013-2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda koklear implant ameliyatı olmuş kronolojik yaşları 4;0-7;11 ay arasında değişen koklear implant uygulanmış 43 hasta yer almıştır. Çalışmaya alınan bütün katılımcıların alıcı ve ifade edici dil gelişimleri Türkçe Erken Dil Gelişimi (TEDİL) ile değerlendirilmiştir. Daha sonra çalışmaya alınan hastaların ve ailelerinin sosyoekonomik demografik özellikleri ile hastaların işitme tanısı konulma zamanı, cihazlandırma zamanı, kronolojik yaşı, cerrahi yaşı, koklear implant kullanım süresi, koklear implant ameliyatı öncesi alınan işitme eğitim durumu, implant markası, işitme cihazı kullanma durumu ve kullanma süresi, evde çocukla ikinci bir dil ile konuşulma durumu gibi öykülerini almaya ilişkin sorular içeren Genel bilgi formu doldurulmuştur. Elde edilen veriler t-testleri ve korelasyon kullanılarak analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda koklear implant ameliyatı uygulandığı yaş ile TEDİL alıcı dil standart puanları arasında negatif yönde anlamlı korelasyon izlendi. Anne ve babanın görmüş olduğu eğitim yıl sayısıyla TEDİL alıcı ve ifade edici dil standart puanları arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon izlendi. Aylık geliri yüksek gruptaki hastaların TEDİL alıcı dil ve ifade edici dil standart puanlarının düşük ve orta aylık geliri olan hasta grubuna göre daha yüksek olduğu ve bu farkın anlamlı olarak farklılaştığı izlendi. İşitme tanısı koyulmasıyla cihaz kullanmaya başlama zamanı arasında geçen süre ile TEDİL alıcı dil standart puanları arasında negatif yönde anlamlı korelasyon izlendi. Ameliyat öncesi alınan eğitim süresi ile TEDİL ifade edici dil standart puanları arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon izlendi. Evde çocukla ikinci bir dil ile konuşulma sıklığının TEDİL alıcı ve ifade edici dil standart puanlarına anlamlı bir etkisi olmadığı dolaysıyla resmi dili öğrenme önünde engel olmadığı tespit edilmiştir

Cerrahi-kulak-burun-boğazDil gelişimiKoklea+6
Fahreddin Yıldız
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non sendromik ailesel işitme kayıplı hastalarda genetik analiz

Amaç: Bu çalışmada ailesel nonsendromik sensörinoral işitme kayıplı olan hastalar belirlenip bu hastaların genetik analizi ile bölgemize ait genetik verilerin prevelansının saptanması, fenotip ile genotipin ilişkilendirilmesi ve yeni genlerin bulunması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod Dicle üniversitesi Kulak Burun Boğaz hastalıkları polikliniğine 2013 ile 2016 yılları arasında başvuran ailesel nonsendromik işitme kayıplı hastalar üzerinde çalışılmıştır. Hastaların ayrıntılı anamnezleri, yapılan muayeneleri, işitme eşikleri kaydedilmiştir. Ailelerin pedigrileri çizilip incelemeye dahil edilmiştir. Hastaların ve en az iki aile bireyinin kan örnekleri alınarak uygun şartlarda Ankara Üniversitesi Çocuk Genetik Bilim Dalı tarafından incelenmiştir. DNA dizi analizi yöntemi ile Konneksin 26 (GJB2) ve enzimle kesim yöntemi ile mitokondriyal gen mutasyonları taranmıştır. Konneksin 26 ve mitokondriyal gen mutasyonları saptanmayan hastaların DNA örnekleri Miami Üniversitesi John P. Hussman Institute of Human Genomics labaratuvarında yeni nesil sekanslama yöntemlerinden olan tüm ekzom sekanslama yöntemi ile diğer nonsendromik işitme kaybı yapan bilinen bütün gen mutasyonları taranmıştır. Gen mutasyonları tarandıktan sonra işitme kaybı açıklanamayan örneklerden ise bu ailelerin gen haritamaları yapılarak yeni gen mutasyonları araştırılmıştır. Bulgular Çalışmamız non sendromik ailesel işitme kaybı bulunan 57 aile üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu aileler içinden 244 birey değerlendirilmiştir. Bu 244 bireyin 92'sinde ailesel nonsendromik işitme kaybı saptanmıştır. Her aileden seçilen bir proband hasta üzerinde genetik analizlerimiz gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda 23 ailede (%40) işitme kaybının nedeni olarak genetik mutasyonlar tespit edilmiştir. Genetik mutasyon tespit edilen hastaların %82,6'sının ailesinde 3. derece akraba evliliği mevuttu. Genetik mutasyon saptanan hastaların %91,3'ünde ileri-derin işitme kaybı mevcuttu. Bu hastaların 7 tanesinde Konneksin26 (GJB2) (%12.2), 4 tanesinde TMIE (%7.01), 3 tanesinde MYO15A (%5.2), 2 tanesinde SLC26A4 (%3.5), 2 tanesinde ESRRB (%3.5), 2 tanesinde TMPRSS3 (%3.5), 1 tanesinde GIPC3 (%1.7), 1 tanesinde MYO6(%1.7), 1 tanesinde MYO7A(%1.7) gen mutasyonları tespit edildi. Sonuç Çalışmamızda en sık işitme kaybı nedeni olarak GJB2 mutasyonları tespit edildi. GJB2 mutasyonlarının en sık nedeni ise c.35delG olarak saptandı. Ailesel nonsendromik işitme kaybı yapan genetik mutasyonların bölgemizdeki prevelansı tespit edildi. Çalışmamız sırasında yeni gen mutasyonları tespit edilemedi.

AileFenotipGenetik+6
Hayri Yıldırım
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Derin boyun enfeksiyonlarında cerrahi ve klinik yaklaşım

We aimed to retrospectively evaluate the patients who were admitted to Dicle University Hospital between 2012-2017 due to deep neck infection (DNI). In this study, patients with DNI may be treated with medical treatment, and irreversible life-threatening conditions may arise in spite of emergency surgery. All patients with DNI should be assessed in the light of detailed history, examination, imaging and laboratory examinations. Very rapid evaluation with follow-up and treatment can save many patients from this disease with morbidity and mortality. Key Words:DNI, Tracheotomy, Ludwing

BoyunCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+3
Kenan Toprak
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sisplatin ototoksisitesinde N-asetil sistein ve salisilatın koruyucu rolü

CP'ye bağlı ototoksisite, CP kullanımının yaygın görülen bir yan etkisi olup, CPkullanımının majör güçlüğünü oluşturmaktadır. Ototoksisite, hastanın hayat kalitesini düşürürve tedavi protokolünü sınırlar. Ayrıca, CP kullanımının primer doz kısıtlayıcı faktörü olduğukabul edilir. CP'nin önemi ve çoğu durumda alternatifsizliği göz önüne alındığında yanetkilerini azaltıp ilacın daha etkin plazma konsantrasyonlarını sağlamak amacıyla birtakımprotektif ajanların kullanımı gündeme gelmiş ve bu konuda pek çok çalışma yapılmıştır.Çalışmamızda odiyometri ve ABR kullanarak bu konuda en çok araştırma yapılmış olan NACve son zamanlarda protektif etkisi gündemde olan fakat pek fazla araştırılmamış olansalisılatın CP kullanımı ile oluşan toksik etkileri azaltıp azaltmadığını klinik olarakaraştırmayı hedefledik.Çalışmamızda CP kullanımına NAC eklenmesiyle CP'e bağlı 10.000 hem de12.000Hz de ortaya çıkan işitme kaybını anlamlı olarak azalttığını saptadık Bu sonuç literatürbilgileriyle uyumlu olmakla birlikte NAC kullanımının CP'nin antitümör aktivitesiniazaltabileceği konusunda kaygılar devam etmektedir.Salisılatın CP ototoksisitesini önlemede kullanımı yeni olup son zamanlarda bukonuda artan çalışmalar mevcuttur. NAC'ın aksine CP' nin onkolitik etkisini azaltmamasısalisilatın bir avantajını oluşturmaktadır. Bu konuda da az miktarda deneysel çalışmalarmevcut olup klinik çalışma henüz yeterince yapılmamıştır. Çalışmamızda CP kullanımınasalisılat eklenmesiyle gerek ABR gerekse de odiyometrik ölçümlerle işitme kaybınınazaldığına dair herhangi bir bulguya rastlayamadık. Deney hayvanlarıyla insan kokleasınınyapısal farklılıkları, CP kullanan hastaların son derece düşkün olup odiyometrik testlerekoopere olamamaları, hastaların özgeçmişlerindeki farklılıklar ve klinik çalışmalardakihomojen grupların oluşturulmasındaki güçlükler, klinik olarak işitme kaybının tam olarakdeğerlendirilebilmesine engel olabileceği için bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaçduyulmaktadır.Çalışmamızda CP ototoksisitesini önleme açısından gerek NAC, gerekse de salisılatkullanımını ile ABR ölçümlerinde herhangi bir farklılık saptanamamıştır. Bu bulgumuz deneyhayvanlarında görülen anlamlı ABR sonuçlarıyla farklılık göstermektedir. Bu sonucu eldeetmemize yol açan etkenler: 1) CP nin primer etki mekanizmasının kokleadaki DTH'lerinolması ve buradaki hasarı göstermede odiyometrinin ABR'den daha duyarlı olması, 2)Deneysel çalışmalarda olduğu ölçüde hastaların yaş, cinsiyet, kulak patolojileri ve sistemikhastalıklar yönünden homojen hale getirilmesinin mümkün olmaması CP ototoksisitesiniarttırdığı gösterilmiş ve 3) Hastanın genel durumuna ait kontrol edilemeyen bazı riskfaktörlerinin (azalmış serum albumin, hemoglobin, hematokrit ve eritrosit sayısı)çalışmamızın yapıldığı hastalarda değişkenlik göstermesi olarak sayılabilir.

Baver Samancı
Dicle University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik tonsillit tedavisinde mukozal biofilmin önemi

Kronik tonsillit, çocukluk döneminin ve yetişkinlerin yaygın enfeksiyon hastalıklarından biridir. Bu hastalığın antibiyotik tedavisi başarısız olduğunda sıklıkla tonsillektomi yapılmaktadır. Biofilmin, kronik tonsilitte Kulak Burun Boğazın enfeksiyonla ilişkili mukoza kaynaklı dirençli enfeksiyonlarındaki rolü ortaya konmuştur. Biofilmler; otitis mediada, sinüzitte, kolesteatomada, adenoiditte ve cerrahi aletlerin enfeksiyonlarında rol oynarlar. Biofilm hücreleri konak defansına dirençlidirler. Biofilmdeki bakteriler fagositozu önlerler ve ekzopolisakkarid üretimi ile fiziksel bariyer sağlar. Bakterilerin bir araya gelerek oluşturdukları biofilmler polisakkarid matrix yapı ile örtülüdür. Bakteriler, bu yapıyı sentezleyerek yüzeye yapışmaları sağlanır. Biofilmler organize olmuş heterojen bakteriyel topluluklarıdır. Biofilm bakterisi ekstrasellüler polimerik madde olarak da bilinen polisakkarid, nükleik asit ve proteinde gömülüdür. Bu çalışmada kronik tonsillitli hastalarda tonsilektomiden sonra tonsil dokularını değerlendirmeyi amaçladık. Tonsil yüzey dokusuna NAC ve ASA invitro uygulandıktan sonra tonsil dokusunun yüzeyindeki bakteriyel mukozal biofilmin histolojik ve ultrastrüktürel yapısı ortaya kondu. Bu çalışmanın amacı genel olarak NAC ve ASA'nın biofilmi nasıl etkilediğini daha iyi anlamaya katkı sağlamaktı ve bununla birlikte ışık mikroskobu ve TEM ile birlikte biofilm morfolojisindeki değişiklikleri gözlemlemekti.

Fuat Bulut
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde 2001-2011 yılları arasında tonsillektomi / adenotonsillektomiye bağlı komplikasyonlar nedeni ile takip edilen hastaların retrospektif analizi

Tonsillektomi ve/veya adenoidektomi kulak burun boğaz cerrahisinde en sık yapılan ameliyatlardan biridir. Bu ameliyat mortalite ve morbiditesi gözönüne alınınca majör bir cerrahidir. sözkonusu ameliyatlara bağlı komplikasyonlar gelişen teknoloji ve teknikler ile azalmıştır. Bu azalmaya rağmen kanama mortalite ve morbiditenin en önemli nedenidir. Farklı çalışmalarda kanama insidansı değişik oranlarda bulunulmuştur. Yüzde 0?10 arasında kanama oranları bildirilmiştir. Kliniğimizde Ocak 2001 ile Aralık 2011 tarihleri arasında tonsillektomi ve/veya adenoidektomi olan 995 hastanın 23'ünde kanama oldu. Kanama insidansı yüzde 2,3 idi. Soğuk diseksiyon tekniği için kanama insidansı % 1,9(17/891) iken, sıcak disseksiyon tekniği için kanama insidansı % 5,7(6/104) idi.

Cerrahi-kulak-burun-boğazHemorajilerPostoperatif dönem+3
Fehmi Yıldırım
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik otitis mediali hastalarda ameliyattan önce ve ameliyattan sonra psikiyatrik değerlendirme

Giriş ve Amaç: Kronik otitis media tanısıyla kliniğimizde ameliyat edilen hastaların ameliyat öncesi ve sonrası yaşam kalitesi ve ruhsal durumda ortaya çıkan değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır. Kronik otitis medialı hastalarda işitme kaybı, kulak akıntısı, çınlama ve baş dönmesi gibi hastanın hem sosyal hem de fiziksel durumunu etkileyebilecek şikayetler olabilmektedir. Cerrahi sonrası bu şikayetlerdeki değişime bağlı olarak psikiyatrik yönden farklılık olup olmadığını araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Araştırma; Kasım 2012 – Mayıs 2013 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları kliniğinde kronik otitis media tanısıyla ameliyat edilen 50 hasta üzerinde prospektif olarak yapılmıştır. Psikolojik semptom profili ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması Symptom Check List 90-Revised Form (SCL-90-R) ve Short Form 36 (SF-36) ölçekleri kullanılarak yapılmıştır. Bu testler hastalar tarafından ameliyattan önce ve ameliyattan sonraki 6. ayda doldurulmuştur. Bulgular: KOM nedeniyle kliniğimizde ameliyat edilen 50 hastanın ameliyat öncesi ve sonrası psikiyatrik durumlarında ortaya çıkan değişiklikler karşılaştırıldı ve değerlendirildi. Hasta grubu 18-55 yaş aralığında olup ortalama yaş 26,1'di. Cinsiyet dağılımına göre 23'ü bayan, 27'si erkekdi. Ameliyat olan 50 hastanın SF-36 testi değerlendirildiğinde tek istatistiksel olarak anlamlı değişikliğin sadece bedensel ağrı skorunda olduğu görüldü. SCL-90-R testi değerlendirildiğinde ise obsesif-kompulsif, kişiler arası duyarlılık, anksiyete, öfke-düşmanlık ve global şiddet indeksinde istatistiksel olarak anlamlı değişikliğin olduğu görüldü. Ameliyat olan 50 Kronik otitis medialı hasta üzerinde yapmış olduğumuz araştırmada; 36 hastanın işitme düzeylerinde iyileşme saptandı. Bu hasta grubunun SF-36 değerlendirilmesinde bedensel ağrı, genel sağlık algısı ve ruh sağlığı parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. İşitme değerlerinde düzelme saptanan 36 hastanın SCLl-90-R değerlendirmesinde obsesif-kompulsif, kişiler arası duyarlılık, anksiyete, öfke-düşmanlık ve global şiddet indeksinde istatistiksel olarak anlamlı değişikliğin olduğu görüldü. Ameliyat olan 50 hastanın 36'sında işitme dışındaki ek semptomlarında düzelme saptandı. Bu hasta grubunun SF-36 değerlendirilmesinde bedensel ağrı ve ruh sağlığı parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Ek III semptomlarında düzelme saptanan 36 hastanın SCL-90-R değerlendirmesinde obsesif-kompulsif, kişilerarası duyarlılık, depresyon, anksiyete, öfke-düşmanlık ve global şiddet indeks parametrelerinde anlamlı derecede düzelme olduğu görüldü. Sonuç: Bir kronik hastalık tanısı ile hastanın yaşamı değişebilir ve bu kronik hastalık durumu hasta üzerinde yaşam kalitesi ve psikolojik durumda değişikler yaratabilir. Kronik hastalık tedavisinde klinisyenlerle, psikiyatri kliniğin koordineli çalışması gerektiği hastalar üzerinde daha iyi sonuçlar elde edebileceği kanısı mevcuttur. Bu çalışmada, Kronik otitis media hastalığının hasta üzerinde psikiyatrik rahatsızlık yarattığı ve uygun tedavi edildiği takdirde hastanın yaşam kalitesini ve psikiyatrik rahatsızlıklarının düzeltilmesinde kısmen de olsa faydası olduğu bulunmuştur. Sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ölçütleri birçok rahatsızlıkta olduğu gibi KOM hastaların değerlendirilmesinde ve tedavi etkinliğinin doğru şekilde saptanmasında gün geçtikçe artan bir öneme sahiptir.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKulak hastalıklarıMental bozukluklar+5
Hüseyin Vural
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant uygulanan hastaların cerrahi ve işitsel yönden retrospektif analizi

Bu çalışmada koklear implant cerrahisi uygulanan hastaların klinik özellikleri ve postoperatif dönemde karşılaşılan komplikasyonları değerlendirmeyi amaçladık. Ayrıca postoperatif dönemde işitsel performans skorlarını preoperatif dönemde eğitim alan ve almayan gruplar arasında ve operasyon yaşı 60 ayın altında ve üstünde olan gruplar arasında karşılaştırdık. Hastaların klinik ve demografik özellikleri (cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalıklar, opere edilen kulak yönü), intraoperatif ve postoperatif dönemde karşılaşılan komplikasyonları retrospektif olarak inceledik. Ayrıca hastaların operasyon yaşının, preoperatif dönemde eğitim alıp almamalarının ve uygulanan koklear implant modelinin hastaların işitsel performanslarına etkileri araştırıldı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB Anabilim Dalı'nda Kasım'10-Ocak'14 tarihleri arasında koklear implant uygulanan 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Uygulanan cerrahi yöntem ve cihazlar incelendi. Bu hastalarından postoperatif dönemde düzenli konuşma eğitimi alan 45 hasta postoperatif işitsel performansları yönünden değerlendirildi. Bu hastalar preoperatif dönemde konuşma eğitimi alan ve almayanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Postoperatif işitsel performansları 'Dinlemenin Gelişim Profili Testi' (LiP) skoru ve 'Tek-İki- Üç Heceli Kelimeleri Tanıma Testi' (MTP) skoru bakımından karşılaştırıldı. Hastalar ayrıca operasyon yaşına göre 60 aydan küçük (Grup 1) ve büyük (Grup 2) olmak üzere iki gruba kategorize edilerek yukarıda sözü edilen işitsel performans testleri bakımından karşılaştırıldı. Sonuç olarak preoperatif dönemde eğitim alanlar almayanlara göre postoperatif 1., 3., 6., 12., 18., 24. aylarda daha yüksek LiP test skorlarına sahiptiler (hepsi için p<0,05). MTP test skorları bakımından preoperatif dönemde eğitim alanlar almayanlara kıyasla bütün postoperafif takip aylarında (1., 3., 6., 12., 18., 24. ay)daha yüksek işitsel performans sergilemekteydiler (hepsi için p<0,05). Çalışmamızda koklear implant uyguladığımız hastaların hiç birinde postoperatif majör ve minör komplikasyon görülmezken, 80 hastanın 4'ünde (%6.25) intraoperatif komplikasyon olarak perilenf sızıntısı gelişti. Bir hastada ise implant elektrodları kokleaya kısmen yerleştirilebildi. Ayrıca çalışmamızda implant modelinin ve operasyon yaşının koklear implantasyon sonrası hastaların işitsel performansına istatistiksel olarak anlamlı bir etkileri olmadığı görüldü. Anahtar sözcükler: Koklear implant, komplikasyon, işitsel performans, LiP testi, MTP testi

Cerrahi tedaviKokleaKoklea hastalıkları+6
Bülent Agüloğlu
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptomisinin ototoksik etkisinin klinik, odyometrik yöntemlerle araştırılması

Yasin T. Torunoğlu
Dicle University
1979
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş boyun tümörleri üzerine klinik, histopatolojik, epidemiyolojik araştırmalar

Talat Köseoğl
Dicle University
1979
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dudak damak yarıklı olgularda klinik, genetik araştırma ve tedavi yöntemleri

İ. Cemal Omay
Dicle University
1980
00