Discipline

Veterinerlik Patolojisi Anabilim Dalı

Fırat University

45

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

45 Theses
Master'sOpen AccessTR

Salvia tomentosa merheminin tavşan modelinde dermal yara iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması

Bitkisel kaynaklı tedaviler artan bir öneme sahiptir ve bu tedaviler birçok ülkede çeşitli hastalıkların tedavisinde ve yara iyileşmesinde geleneksel olarak kullanılmaktadır. Yara, fiziksel, kimyasal ve biyolojik etkenlerle deri veya doku bütünlüğünün ve işlevlerinin geçici ya da tamamen bozulması durumudur. Yara gibi olağan dışı durumlarda vücuttaki savunma ve onarım mekanizmaları harekete geçer. Öncelikle canlılığın devamı için kanama önlenmeye çalışılır ve sonrasında ise onarım ve yeniden şekillendirme işlemleri ile zedelenen bölge eski haline döndürülmeye çalışır. Günümüzde yara tedavisinde iyileşme sürecine direk etki etmenin yanında, doğal sürece yardımcı olmak ve dışarıdan gelebilecek etkileri minimuma indirerek enfeksiyonu önlemek de amaçlanmaktadır. Bu çalışmada antimikrobiyel ve antioksidan etkileri bilinen Salvia tomentosa (Miller) ekstraktının tavşanlarda dermal yara modelindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla bitkilerin hidroetanolik esktraktlarıyla %2,5 ve %5'lik merhemler hazırlandı. Yara modeli için her bir grupta 7 tavşan olacak şekilde toplam 35 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Çalışmada, kontrol grubu, taşıyıcı grubu (merhem taşıt maddesi), Fitokrem® grubu (pozitif kontrol), %2,5 Salvia tomentosa grubu ve %5 Salvia tomentosa grubu şeklinde 5 adet grub oluşturuldu. Tavşanların sırt bölgesinde oluşturulan yaralarda makroskobik olarak yara kapanma düzeyleri incelendi. Ayrıca 3, 7 ve 14. günlerde alınan biyopsi örneklerinde histopatolojik incelemeler gerçekleştirildi. Çalışma sonunda yara kapanması açısından %2,5 Salvia tomentosa ve %5 Salvia tomentosa ektstraktlarının Fitokrem® ile benzer şekilde yara iyileşmesini hızlandırdığı belirlendi. Histopatolojik bulguların da ekstraktların yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerini desteklediği görüldü. Sonuç olarak bu çalışma ile Salvia tomentosa'nın dermal yara iyileşmesi üzerine olumlu etkileri ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Deri, histopatoloji, Salvia tomentosa, yara iyileşmesi

DeriHayvan deneyleriMerhemler+4
Mehmet Mustafa Demir
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Köpek yumuşak doku tümörlerinde calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının araştırılması

Köpeklerde yumuşak doku tümörleri çeşitli tümör alt tiplerine sahip bir grup mezenkimal tümörü içerir. Yumuşak doku sarkomları ise tedavisi oldukça zorlu, invazyon ve metastaz özellikleri yüksek olan kompleks bir grup tümördür. Malign tümörlerde prognozun belirlenmesine yönelik histopatolojik derecelendirme ve metastaz özelliklerine göre aşamalandırma yapılmaktadır. Yangısal hücre infiltrasyonlarının birçok insan ve hayvan tümöründe maligniteyle ilişkili olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Malign tümöral dokularda çoğunlukla infiltrasyonları gözlenen yangı hücreleri içerisinde makrofajlar ve nötrofiller bulunmaktadır. Her iki yangı hücresinin alt tipleri bulunmakta ve tümörlerdeki malignite ve kötü prognozla ilişkili olan tipleri tümör ilişkili makrofajlar ve tümör ilişkili nötrofiller olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada köpek yumuşak doku tümörlerinde Calprotectin pozitif nötrofil ve makrofajların varlığı immunohistokimyasal yöntemlerle araştırıldı. Bu amaçla farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki 31 adet köpekten, farklı kökenden mezenkimal tümörler incelendi. Ayrıca bu infiltrasyonların benign ve malign tümörlerdeki varlığı ve derecesinin karşılaştırması yapıldı. Calprotectin+ lökosit infiltrasyonlarının bu tümörlerde malignite ile ilişkisinin belirlenmesi sayesinde, yangı baskılanması temeline dayanan tedavi seçeneklerinin bu tümörler için de uygulanması düşünülebilir. Mevcutta kullanılan yetersiz tedavi seçeneklerine yeni bir alternatif sunması açısından bu araştırma, sonraki yapılacak çalışmalar için bir temel oluşturmaktadır.

KalprotektinKöpeklerLökositler+6
Onur Savaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kedilerde doğal infeksiyöz peritonitis enfeksiyonunda akciğer lezyonları üzerine patolojik incelemeler

Bu çalışmanın amacı kedilerin infeksiyoz peritonitis enfeksiyonunda akciğer lezyonlarının detaylı bir şekilde incelenerek yangı sırasında bölgedeki hücresel yanıt tipleri ve sitokin etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmanın materyali Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivindeki FIP tanısı konulmuş 20'si çalışma ve 5'i kontrol grubu (Akciğerde herhangi bir patolojiye rastlanılmamış) olmak üzere 25 kedinin dokularına ait parafin bloklardan oluştuturuldu. Parafin bloklar 4 µm kalınlığında kesilerek normal ve poly-l-lysinli lamlar üzerine alındı. Normal lamlar üzerine alınan kesitler Hematoksilen-Eozin ile boyandı ve hastalığın mikroskobik lezyonları belirlendi. Poly-1-lysinli lamlara alınan dokular ise ayrı bir şekilde Anti-Mause Anti-Feline Coronavirus Monoclonal Antibody, Anti-TNFα Antibody, Anti-IL-1-β Antibody, IL6 Antibody, Anti-CD3 Antibody ve Anti-CD20 Antibody streptavidin-biotin peroksidaz yöntemi ile standart ticari kit (Ultravision Detection System Anti-Polyvalent, HRP) kullanılarak immunohistokimyasal yöntem uygulandı. Boyanan kesitler ışık mikroskobunda incelenerek, lezyonlu bölgelerin mikrofotoğrafları çekilip kaydedildi. Vakaların tek tek fotoğrafları incelenerek skorlama yapıldı ve tablo haline getirildi. Her bir sitokin için farklı tablo oluşturuldu ve karşılaştırmaları yapıldı. Sonuç olarak şiddetli vakalarda IL-1 IL-6 TNFα salınımlarının yüksek olduğu T lenfositlerin (CD3) sayıca azaldığı buna karşın B lenfositlerin (CD20) sayıca arttığı tespit edilmiştir. Buna göre virüsün T lenfositleri yıkımlayarak T lenfosit savunmasını inhibe ettiği ve makrofajlar içinde replike olan virüsün tekrarlanan ataklarla B lenfosit proliferasyonunu arttırdığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte oluşan hasarın virüsün direkt etkisinden ziyade B lenfosit aracılı immun yanıtı sonucu antijen-antikor komplekslerine karşı oluşan aşırı sitokin salınımları ile alakalı olduğu belirlendi. Bu özelliği yönüyle insanlarda görülen Covid-19 hastalığına benzerliklerin olması ve Covid-19 ile FIP'in oluşum mekanizması, teşhis ve tadavisinde rol model olabileceği düşünülmüştür.

Akciğer hastalıklarıEnfeksiyonlarHistopatoloji+3
Fatih Yağcı
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Rekombinant heat shock-70 ile immunizasyonun meme kanser modelinde etkilerinin moleküler metotlarla araştırılması

Meme kanseri kadınlar ve dişi hayvanlarda sık gözlenen ve önemli oranda mortaliteye sebep olan tümörler arasında sayılmaktadır. Meme kanseri insidansı gitgide artmakta ve bu nedenlede erken teşhis ve tedavi ile ilgili çalışmalar hızlanmaktadır. Bu çalışmalar hızlı teşhis ile yan etkisi azaltılmış tedavilere odaklanmaktadır. Meme kanseri çalışmalarında en çok kullanılan yöntem deneysel tümör modelleridir. Heat shock proteinler hücrelerin stres koşullarına yanıt verme yeteneklerini artırarak hayatta kalmalarını sağlar; tümör hücreleri de bu proteinleri üreterek kendilerini konakçı immun yanıtından korumaya çalışır. Araştırmalarda bu proteinlerden en sık kullanılanlar arasında Heat Shock Protein 70 (HSP70) bulunmaktadır. HSP70, stres koşullarında hücrelerde sentezlenen ve proteinlerin doğru katlanmasını sağlayan bir şaperon proteindir. Son yıllarda, HSP70'in meme kanserinde oynadığı roller üzerine yapılan araştırmalar artmıştır. Bu protein kanser hücrelerinin strese karşı direnç kazanmasında ve hayatta kalmasında kritik bir rol oynamaktadır. HSP70'in yüksek seviyelerde eksprese edilmesi, kanser hücrelerinin kemoterapi ve radyoterapi gibi tedavilere karşı direnç göstermesine katkıda bulunabilir. Bu nedenle, HSP70'in meme kanseri üzerindeki etkilerini anlamak yeni terapötik hedeflerin belirlenmesi ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, rekombinant HSP70 proteini ile immunizasyonun meme kanseri modelinde moleküler yöntemlerle incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma kapsamında, rekombinant HSP70 ile immunize edilen farelerde tümör büyümesi, malignite özellikleri ve metastaz potansiyeli değerlendirildi. Sonuçlar, HSP70 immunizasyonunun kanser hücrelerinin büyümesini, malignite özelliklerini ve metastazını önemli ölçüde azalttığını göstermiştir. Proflaktik veya terapötik olarak uygulanan HSP70'in tümör malignitesinde önemli olan HSP70, Ki-67, PCNA ve CD-31 gibi belirteçlerin immunohistokimyasal ekspresyonlarında azalmalara sebep olduğu görüldü. PCR verileri de bu bulguları destekledi. Elde edilen bulgular, rekombinant HSP70'in, meme kanseri tedavisinde etkili bir immunoterapötik ajan olarak kullanılabileceğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu alanda yapılacak yeni ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Şerife Taşan
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanser modelinde rekombinant Heat Shock-90 proteini ile immunizasyonun etkilerinin moleküler yöntemlerle incelenmesi

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen ve kansere bağlı ölümlerde önemli yer tutan bir hastalıktır. Hastalığın gelişimi ve progresyonu, genetik ve çevresel faktörlerin karmaşık etkileşimleri sonucunda gerçekleşir. Bu süreçte, hücresel stres yanıtında kritik rol oynayan şaperon proteinleri, kanser hücrelerinin hayatta kalma ve proliferasyonunda önemli bir yer tutar. Heat Shock Protein 90 (HSP90), bu şaperon proteinlerinden biri olup, hücre içinde protein katlanması, stabilizasyonu ve degradasyonunda görev alır. HSP90, normal hücresel süreçlerde yer almasının yanı sıra, kanser hücrelerinde aşırı eksprese edilerek tümör gelişimi ve çoğalmasında önemli bir rol oynar. Bu nedenle, HSP90'ın inhibisyonu ve hedeflenmesi, kanser tedavisinde yeni ve umut verici bir strateji olarak değerlendirilmektedir. Bu araştırmada üçlü negatif fare meme kanseri hücre hattı kullanılarak oluşturulan fare meme kanseri modelinde rekombinant protein teknolojisi ile elde edilen HSP90 ile immunizasyonun meme kanserine karşı koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlandı. Araştırmada toplam 80 adet BALB/c dişi fare kullanıldı. 0,5 μg HSP90 grubu, 1 μg HSP90 grubu, kontrol grubu, tümör grubu, 0,5 μg HSP90 proflaksi grubu, 1 μg HSP90 proflaksi grubu, 0,5 μg HSP90 tedavi grubu, 1 μg HSP90 tedavi grubu olmak üzere 8 grup (n: 10) oluşturuldu. Proflaksi gruplarına tümör inokülasyonundan 28 gün önce haftada 1 kez ve sonrasında 4 defa HSP90 uygulandı. Tedavi gruplarına tümör enjeksiyonu ile aynı anda ve haftada 1 kez olmak üzere 4 defa deri altı HSP90 uygulandı. Kontrol grubuna herhangi bir işlem yapılmadı. Tümör grubuna tümör hücresi enjeksiyonu yapıldı ve HSP90 enjeksiyonları ile eş zamanlı olarak deri altı serum fizyolojik uygulandı. Deneysel aşama tümör inokülasyonundan sonraki 29. günde sonlandırıldı. Farelerin tümör dokuları toplandı. Tümöral kitleler makroskobik olarak incelendi, tümör ağırlıkları, tümör boyutları ve tümör hacmi belirlendi. Kitlelerden, histopatolojik, immunohistokimyasal ve real time-polimeraz zincir reaksiyonu incelemeleri için örnekler alındı. Makroskobik olarak primer tümörler, 0,5-2 cm çap aralığında, ovalden silindire değişen şekillerdeydi. 0,5 μg HSP90 proflaksi grubunda, primer tümör hacmi, primer tümör ağırlığı ve PCNA ekspresyonunun azaldığı tespit edildi. Terapötik ve proflaktik uygulama yapılan gruplarda Ki-67 ekspresyonlarının azaldığı dikkati çekti. Tedavi gruplarında CD31 ve HSP90 ekspresyonlarının azaldığı saptandı. Elde edilen bulgular, rekombinant HSP90 ile yapılan terapötik ve proflaktik immunizasyonun meme kanseri modelinde meme tümörü proliferasyonunu, anjiyogenezisi, metastazı azaltabileceği ve önemli antitümöral etkiler oluşturduğunu gösterdi. Bu sonuçlar, HSP90'ın meme kanseri tedavisinde potansiyel bir immunoterapötik ajan olarak kullanılabileceğini prognozu iyileştirebileceğini ve hayatta kalma oranını artırabileceğini düşündürmüştür.

HistopatolojiIsı şokuMeme+2
Adem Milletsever
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Köy-tür tavuk mezbahasında kesilen broiler piliçlerde karaciğerde gözlenen morfolojik değişiklikler

13 bunlar spesifik tiplerde olmadıklarından herhangi bir hastalığa yorumlanamamıştır. Oldukça fazla sayıda tesbit edilen karaciğer yağlanması, diğer faktörlerin yanısıra, rasyondaki karbonhidrat/yağ dengesinin titizlikle düzenlenmesi ve üreticilerin bilinçlendirilmesi konusuna dikkati çekmiştir. Zoonoz bir hastalık olan Erysipelas toplum sağlığı açısından önem taşırken, tavukçuluk sektöründe neden olduğu önemli kayıplardan dolayı da koruyucu önlemlerin alınması gerektiğini vurgulamıştır. ÖZET Elazığ Köy-tür işletmesi mezbahasında 10-10-1991, 10-10-1992 tarihleri arasında muayene edilen toplam 78.000 adet broiler karaciğerinin 1500'ünde morfolojik değişimler saptanmış ve bunlar beş grup altında makroskopik ve mikroskopik olarak incelenmiştir. I. grup karaciğerler (270 adet- %1 8) büyümüş, kenarları kütleşmiş, koyu bir renk almış olup, kapsulalan altında ekimotik ve peteşiyal kanamalar gözlenmiştir.Mikroskopik olarak ise genişlemiş olan sinuzoidlerin eritrositlerle dolu olduğu dikkat çekmiştir. II. gruptaki karaciğerler (420 adet - %28) büyümüş, kenarları kütleşmiş, donuk bir renk almış ve kapsulası altında mercimek büyüklüğüne varabilen beyaz odakların varlığı tesbit edilmiştir. Mikroskopta ise fokal veya difraz nekrotik değişiklikler, portal bölgede hücre infiltrasyonu ve Kupffer hücre aktivasyonu gözlenmiştir. IH. grup (530 adet - %36) açık renkli I. ve TL. grup karaciğerlere göre daha büyük sarımsı- beyaz renkte ve gevrek kıvamdaki karaciğerlerden oluşmuştu. Mikroskopik olarak bu karaciğerlerdedistrofi, intrastoplazmik berrak, sınırlı vakuoller tesbit edilmiş, Oil Red O ile boyanan kesitlerde bu vakuollerin yağ damlacıkları olduğu ortaya konmuştur. IV. grupta incelenen karaciğerler (150 adet - %10) büyümüş 5açık sarımsı renkte olup, kapsula altında peteşiyal kanamalarla bezenmiştir. Mikroskopik olarak ise, intrastoplazmik vakuoller, mononükleer hücre infîltrasyonu tesbit edilmiştir. V. grup karaciğerlerin (120 adet - %8) makroskopik olarak, normalden daha küçük olduğu ve üzerinde fibrin benzeri bir tabakanın olduğu, mikroskopik olarakta portal bölgede heterofîl ve mononükleer hücre infîltrasyonu, kapsulada kalınlaşma, parankimde fîbrosit ve fibroblastlardan ibaret bir bağ doku artışı ve yalancı lobcuklann oluştuğu dikkati çekmiştir. İncelenen karaciğerlerin (150 adet - %10) bakteriyolojik muayenesi sonucunda Eschercia coli (58 adet - %38.66), Staphilococcus ( 36 adet- %24), Streptococcus (10 adet - %6.66), Salmonella (10 adet - %6.66), Erysipelothrix insidiosa (7 adet - %4.66) gibi etkenler tesbit edilmiş olup, %19.33 'ünde ise herhangi bir etkene izole edilememiştir.

KaraciğerTavuklarTavukçuluk
Hatice Eröksüz (bostancıoğlu)
Fırat University · Institute of Health Sciences
1993
00
DoctorateOpen AccessTR

Hindi embriyosunda deneysel avian encephalomyelitis (AE) üzerinde morfolojik incelemeler

27 6. ÖZET Bu çalışmada, Avlan Encephalomyelitis (AE) hastalığının deneysel olarak hindi embriyolarında oluşturulmasıyla meydana gelen makroskobik ve mikroskobik değişimler incelendi. Bunun için, 120 adet 7 günlük embriyolu hindi yumurtasına AE virüsü Van Roekel (AEV-VR) susu (EİDsolO*3) 1/10 oranında SFT ile sulandırılarak 0.1 mi dozunda san kese yoluyla inoküle edildi. Onbirinci kuluçka gününden başlanarak yumurtadan çıkışın başladığı güne kadar yumurtalar hergün düzenli olarak kontrol edildi. Enfekte gruptan, ölenler ile birlikte canlı embriyolardan 4 adet, kontrol grubu embriyolardan da hergün 2 adet yumurta açıldı. Alınan kontrol ve enfekte embriyolarda, but uzunlukları ve genişlikleri ile embriyo ağırlıkları ölçüldü. Usulüne uygun olarak nekropsileri yapılan embriyolardan öncelikle beyin, beyincik, m. spinalis (servikal, thorakal ve lumbo sakral bölgeler) ve muskuîer mide ile pankreas, akciğer, karaciğer, kalp kası, iskelet kasları, korioallantoik membran ve gözlerden örnekler alındı. Alınan doku örneklerinden hazırlanan kesitler hematoxylin-eosin (HoE) ile, gerekli hallerde VVoelcke metoduna göre myelin boyası ile boyandıktan sonra ışık mikroskobunda incelendi. Makroskobik olarak embriyolarda hareketsizlik, gelişme geriliği, beyin ödemi, tortikollis, ayaklarda çarpıklık ve parmaklarda kıvrılmalar ile gözlerde katarakt en belli başlı bul gül ar ol arak dikkati çekti. Enfekte ve kontrol grubu embriyolar arasında but uzunluğu, but genişliği ve embriyo ağırlığı yönünden farklılık ilk defa 3. grupta (15-16. kuluçka günleri) ortaya çıktı ve istatistiksel olarak da önemli bulundu. Onyedi- 18. kuluçka günlerinde beyin ödemi, 19-20. kuluçka günlerindeT O 2ö tortikolîis, 21-22. kuluçka günlerinde gözlerde katarakt şekillenmeye başladığı saptandı. Mikroskobik olarak da, MSS'inde vasküler proliferasyon, ödem, gîiözis, nöron dejenerasyonu ve nekrozu, m. spinaliste gîiozis, nöron dejenerasyonu ve nekrozu, gözlerde katarakt ile iskelet kaslarında hyalin dejenerasyonu, nekroz ve distrofi gözlendi. Mikroskobik değişimlerin 1. gruptan (11-12. kuluçka günleri) itibaren şekillenmeye başladığı görüldü. Bu grupta ortaya çıkmaya başlayan mikroskobik değişimlerin ileriki günlerde şiddetini artırarak seyrettiği, 19-20. kuluçka günlerinde de bunlardan farklı olarak katarakt şekillendiği görüldü.

EmbriyoEnsefalitis virüsleriHindiler
Fethi Yılmaz
Fırat University · Institute of Health Sciences
1996
00
DoctorateOpen AccessTR

İnfeksiyöz bursal hastalık (IBD-gumboro hastalığı) virusu inoküle edilmiş kaz (Anser anser) embriyosunda morfolojik bulgular

Yesari Eröksüz
Fırat University · Institute of Health Sciences
1996
00
Master'sOpen AccessTR

Köpek meme tümörlerinde vısta ifadesinin immunohistokimyasal olarak araştırılması

VISTA, yeni bir bağışıklık kontrol noktası düzenleyicisi olarak ortaya çıkmaktadır. Buna göre, VISTA, T hücresi aktivasyonunu inhibe edebilir, toleransı koruyabilir ve immunopatolojiyi sınırlayabilir, antijen sunan hücrelerde bir ligand olarak ve T hücrelerinde bir reseptör olarak hareket eder. Paralel olarak, insan tümör örneklerinde, VISTA proteininin tümör infiltre lenfositler (TIL'ler) ve miyeloid hücreler üzerinde yüksek düzeyde eksprese edildiği belirtilmiştir ve bu durum prognoz ile ilişkilendirilmiştir Köpek meme tümörlerinde ise bilgimize göre VISTA'nın araştırıldığı bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmadaki köpek meme tümörlerinin histopatolojik ve moleküler tiplendirmesi yapıldı. Moleküler tiplendirme için vakalara ER, PR HER2, VISTA ekspresyonlarının gösterilmesi için ise VISTA primer antikoru immunohistokimyasal olarak uygulandı. Vakalarda malign köpek meme tümörlerinde VISTA düzeyleri karşılaştırıldı. Ayrıca malign meme tümörlerinde farklı histolojik derece tümörlerde ve farklı moleküler tiplendirmelerde VISTA ekspresyonları arasındaki farklılıklar da ortaya konuldu. Çalışma sonunda VISTA immun boyanmalarına hem tümör hem de yangı hücrelerinde rastlanmıştır. Ayrıca tümör derecesi ile tümör dokusundaki VISTA boyanmaları arasında anlamlı korelasyonlar tespit edilmiştir. Sonuç olarak köpek meme tümörlerinde VISTA varlığı hem tümör hem de yangı hücrelerinde doğrulanmış olup, ileriye yönelik VISTA inhibisyonuna dayalı immunoterapi çalışmalarına yönelik bir temel oluşturmaktadır.

Muhammed Ali Yamaç
Biruni University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Avian Encephalomyelitis (AE) virusu ile enfekte edilmiş kaz (anser anser) embriyolarında patolojik incelemeler

42 6. ÖZET Bu çalışmada, Avian Encephalomyelitis Virusu'nun (AEV) kaz embriyolarına deneysel olarak inokülasyonu ile oluşan makroskobik ve mikroskobik değişimlerin incelenmesi amaçlandı. Bunun için 180 adet embriyolu kaz yumurtası kullanıldı. Bunların 125 adedi enfekte ve 55 adedi ise kontrol grubu olarak ikiye ayrıldı. Enfekte grubu oluşturan embriyolu yumurtalara, titresi EÎDso İO3 olarak belirlenen AEV Van Roekel susu, 1/10 oranında PBS ile sulandırılarak kuluçkanın on ikinci gününde 0,1 mi dozunda san kese yoluyla inoküle edildi. İnokülasyondan sonra yumurtadan çıkışın başladığı güne kadar günde iki kez aynı saatlerde embriyoların karanlık odada canlılık kontrolleri yapıldı. Yine inokülasyondan sonra ilk 72 saat içinde (12, 13 ve 14. kuluçka günleri) şekillenen ölümler spesifik olmayan etkilere bağlanarak değerlendirmelerin dışında tutuldu. Daha sonraki kuluçka günlerinde hergün kontrol grubundan (1. denemede 4 adet, 2. denemede 4 adet) 8 adet (27-28. kuluçka günlerinde; 2. denemede 3 adet), enfekte gruptan ise, ölenler ile birlikte 10'ar adet (1. denemede 4 adet, 2. denemede 6 adet) embriyolu yumurta (27-28. kuluçka günlerinde; 1. denemede 9 adet, 2. denemede 8 adet) açıldı. Alınan kontrol ve enfekte embriyoların, vücut ağırlıkları, but genişlikleri ile but uzunlukları ölçüldü. Ölçülerek elde edilen bu verilerin ortalama değerleri ve standart sapmaları hesaplanarak T- testi uygulandı. Usulüne uygun olarak sistemik nekropsileri yapılan embriyolardan başta beyin, beyincik, medulla spinalis, bezli mide, musküler mide ve pankreas olmak üzere akciğer, karaciğer, kalp kası, böbrek, dalak, bursa Fabrisius, iskelet kasları ve gözlerden alınan doku örneklerinden hazırlanan kesitler ışık mikroskobunda incelendi. iŞjffii ? ??-..'.". -.;?,-??' : ü43 Makroskobik olarak embriyoda cüceleşme, hidrosefalus, tortikollis, ayaklarda çarpıklık, diz eklemlerinde bükülme ve parmaklarda kıvrılmalar gözlenen belli başlı bulgular idi. Kontrol ve enfekte grup embriyolar arasında istatistiksel farklılık (P < 0.01) ilk olarak III. grupta (19-20. kuluçka günleri) but genişliğinde tespit edilmiş olup, IV. gruptan (21-22. kuluçka günleri) itibaren de tüm vücut ölçülerinde önemli istatistiksel farklılıklar (P < 0.01, P < 0.001) belirlendi. Esas olarak hastalığa özgü mikroskobik değişimler merkezi sinir sisteminde gözlendi. Bu değişimler; ödem, vasküler proliferasyon, hafif gliozis, nöyron dejenerasyonu ve nekrozu ile karakterize idi. Ayrıca beyinde 27-28. kuluçka günlerinde bazı damarların duvarında kalınlaşma tespit edildi. Beyincikte vasküler proliferasyon, Purkinje hücrelerinde dejenerasyon ve nekroz ile astrositik hücre aktivasyonu ve ödem kaydedildi. Medulla spinaliste ise ödem, nöyron dejenerasyonu ve nekrozu ile spinal ganglionlarda ganglionitis saptandı. İskelet kaslarında dejenerasyon, nekroz, musküler distrofi ve sarkolemma proliferasyonu gözlendi. Sonuç olarak bu çalışma ile, diğer birçok kanatlı embriyolarında olduğu üzere, kaz embriyolarında da AEV'nun Van Roekel susunun inokülasyonunda ölümler ve spesifik patomorfolojik değişimlerin geliştiği saptandı.

İhsan Yaman
Fırat University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Broiler piliçlerde pamuk tohumu ve pamuk tohumu küspesi toksikasyonlarında (gossipol toksikosis) patolojik incelemeler

Bu çalışma, ayrı ayrı gruplar halinde, broiler piliçlere pamuk tohumu ve pamuk tohumu küspesi yedirilerek, gossipol toksikasyonunun oluşturulması ve toksikasyona ilişkin şekillenen bulguların, gruplar arasında, birbirleriyle karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, 10 günlük, toplam 117 adet Ross PM-3 broiler piliçler, cinsiyet ayırımı yapılmaksızın, deneme grupları (104 piliç) ve kontrol grubu (13 piliç) olmak üzere, 3 ana gruba; her deneme grubu da, 13 'erli piliçten oluşan, 4'er alt gruba ayrıldı. I. deneme grubu ( I. grup) piliçlerin standart ticari yemlerine sırasıyla; % 5 (1. alt grup), % 10 (2. alt grup), % 15 (3. alt grup) ve % 20 (4.alt grup) oranlarında pamuk tohumu (Gossypium hirsutum); II. deneme grubu (II. grup) piliçlerin standart ticari yemlerine de % 10 (1. alt grup), % 20 (2. alt grup), % 30 (3. alt grup) ve % 40 (4.alt grup) oranlarında pamuk tohumu küspesi ilave edildi. Kontrol grubu piliçler normal standart ticari yemlerle beslendi. Yedirme denemesine 8 hafta devam edildi. Çalışmada, II. deneme grubu piliçlerde, 1, 2 ve 3. alt gruplarda, kayda değer klinik ve patolojik bir bulguya rastlanmadı, 4. alt grupta gözlenen klinik ve patolojik bulgular da oldukça hafif şiddette veya seçilemiyordu. Toksik etkinin görüldüğü I. deneme grubu piliçlerde, yedirilen pamuk tohumu miktarına paralel bir biçimde, önemli klinik ve patolojik bulgular kaydedildi. Klinik olarak, denemenin 3. haftasından itibaren, canlı ağırlık artışında yavaşlama, kaşeksi ve kursak genişlemesi ile ölümden 4-9 saat önce göğüs üstü pozisyonda aniden düşme, bir tarafının üstüne yatarak şekillenen terminal konvülsiyonlar en önemli bulgulardı, ölüm oram % 26.15 olarak hesaplandı. Makroskobik olarak, perikardda ve karın boşluğunda, değişen miktarlarda, saman şansı renginde içerik, akciğerde konjesyon ve ödem, trakeanın kaudalinde ve akciğerin kesit yüzünde köpüklü sıvı; kalpte epikard, miyokard ve endokardda toplu iğne başı büyüklüğünde, boz renkte multifokal sahalar ve bilateral ventriküler dilatasyon, özafagusta ve kursakta dilatasyon ile27 birlikte özafagus, kursak ve muskuler mide mukozasında yaygın fokal ülserler, karaciğerde şiddetli konjesyon ve fokal nekrozlar gözlenen başlıca lezyonlardı. Makroskobik lezyonların yansımasından ibaret olan mikroskobik değişiklikler, konjestiv kalp yetmezliği ve komplikasyonlarına ilişkin değişikliklerle karakterize idi. Toksikolojik olarak, I. deneme grubu piliçlerin tüm alt gruplarında, kalp (24-248 ppm) ve karaciğer (74-316 ppm) doku örneklerinde serbest gossipol düzeyleri demonstre edildi, ikinci deneme grubunun 1, 2 ve 3. alt gruplarında, kalp ve karaciğer doku örneklerinde ortaya konamayan serbest gossipol düzeyleri 4. alt grupta ve sadece karaciğerde (12 ppm), düşük düzeylerde, saptandı. |»! J^mm»'"14 »» ¦M*--"'

Aydın Çevik
Fırat University · Institute of Health Sciences
1999
00
DoctorateOpen AccessTR

Keçilerde dişi genital organ bozuklukları üzerinde morfolojik incelemeler

Necati Timurkaan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Kuşlarda macrorhabdus ornitogaster enfeksiyonunda tnf-α ekspresyonlarının ımmunohistokimyasal olarak araştırılması

Kuşlarda önemli ve bulaşıcı bir hastalık olan megabakteriyozis (makrorabdozis) hastalığında mide ve bağırsaklarda patolojik lezyonlara sebep olur. Tedavisi çok zor ve genellikle başarısızdır. Özellikle psittasin ve paserin kuşlarda önemli kayıplara yol açar. Bu sebeple hastalığın tedavisinde birçok yöntem denenmektedir. TNF-α birçok hastalıkla ekspresyonu artan bir sitokindir ve bunun inhibisyonunun birçok hastalık tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı Anabilim Dalımız arşivinde bulunan megabakteriyozisli kuş bloklarından alınacak kesitlerde TNF- α ekspresyonlarının immunohistokimyasal olarak tespiti ve bu hastalıkta TNF-α inhibisyonunun tedavi amacıyla kullanılıp kullanılamayacağının değerlendirilmesidir. Bu amaçla 25 adet daha önce makrorabdozis teşhis edilen muhabbet kuşunun mide bağırsak sistemine ait parafin bloklar kullanıldı. Bloklardan histopatolojik incemeler için hematoksilen eozin boyaması, etkenler için periodik Shiff (PAS) ve Gomori Methanamine Silver boyaması ve immunohistokimyasal olarak TNF-α ekspresyonlarının değerlendirilmesi için olmak üzere dörder adet kesit alındı. Histopatolojik olarak proventrikülüs bölgesinde daha belirgin olmak üzere eroziv ülseratif lezyonlar ve yoğun şekilde etkenler saptandı. Etkenler PAS ve Gomori Methanamine Silver boyaması ile daha net tespit edildi. İmmunohistokimyasal olarak TNF-α ekspresyonlarının lezyonların olduğu bölgelerde epitel hücreleri başta olmak üzere tüm hücrelerde belirgin şekilde arttığı saptandı. Bu çalışmanın sonuçları muhabbet kuşlarında önemli kayıplara yol açan bu hastalığın patogenezinde TNF-α'nın önemli rol oynadığını gösterdi. Bu sonuçlar hastalık tedavisinde TNF-α antagonisleri veya inhibitörlerinin bir tedavi seçeneği olarak düşünülebileceği fikrini uyandırdı. Bu konuda yeni ve daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: Makrorabdozis, muhabbet kuşu, TNF-α, patoloji, ihc

Damla Atay
Biruni University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ektima hastalığında lezyonlu bölgelerde TLR-4, HSP-70 ve kaspaz-3 ekspresyonlarının immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi

BulaĢıcı Ektima (ORF), koyun, keçi ve yabani küçük ruminantlarda görülen Poxviridae ailesinden bir parapoxvirusun (ORFV) oluĢturduğu ekonomik önemi büyük bir hastalıktır. Ağız çevresi, dil, dudak ve burun deliği çevresinde sert kabuklu yaralar ile karakterizedir. Özellikle 1 yaĢ altı gruptaki hayvanlar enfekte olmakta, ancak en sık 3-4 aylık hayvanları etkilemektedir. Ġmmun yetmezliği olan yavru hayvanlarda mortalite %100'e yakın seyretmektedir. Etrafa saçılan virus aylarca hatta yıllarca canlılığını korumaktadır. Ağızda oluĢan yaralar nedeniyle yavrular yeterince beslenemezler. Bu sebeple ektima ölümlere ve önemli verim kayıplarına neden olmaktadır. Virus epitelyotropiktir ve epidermal keratinositlerde çoğalmaktadır. Keratinositler organizmayı korumakla görevli olmasına rağmen ORFV bu savunmadan rahatlıkla kaçınabilmektedir. Toll-like reseptör 4 (TLR-4), heat shock protein -70 (HSP-70) ve Kaspaz-3, hücresel stres, inflamasyon ve apoptoz süreçlerinde kritik roller üstlenen moleküllerdir ve enfeksiyöz hastalıklarda önemli olabilecekleri düĢünülmektedir. Bu çalıĢmanın amacı TLR-4, HSP-70 ve Kaspaz-3'ün ektima hastalığında lezyonlu dokulardaki ekspresyonlarının incelemesidir. Bu amaçla 37 adet ektima lezyonu histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiĢtir. Her üç belirtecin de lezyonlu alanlarda hem epitel hem de yangısal hücrelerde arttığı gözlenmiĢtir. Bu çalıĢmanın sonuçları TLR-4, HSP-70 ve Kaspaz-3'ün ektima patojenezinde önemli rol oynadığını ve ileride teĢhis ve tedavi amacıyla kullanılabileceğini göstermiĢtir. Bu konuda daha ileri çalıĢmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Emine Nur Dinçer
Biruni University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpek meme tümörlerinin tanısında histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler

Bu çalışmada, köpek meme bezi tümörlerinde histopatolojik ve immunohistokimyasal teknikler kullanılarak, daha güvenilir tanının yapılması amaçlandı; çalışmanın materyalini, değişik yaş ve ırklarda 43 adet dişi köpeğe ait örnekler oluşturdu. Bu örnekler, histopatolojik (hematoksilen-eozin; HE) ve immunohistokimyasal (avidin-biotin peroxidase complex; ABC) teknikler kullanılarak incelendi. Sonuçlar, WHO-AFIP (World Health Organization?Armed Forces Institute of Pathology) tarafından kullanılan sınıflandırma göz önünde bulundurularak değerlendirildi. Bu değerlendirmede, üç olgu in situ karsinom, 12 olgu kompleks karsinom, 12 olgu tubulopapillar karsinom, bir olgu solid karsinom, bir olgu iğ hücreli karsinom, 14 olgu karsinosarkom olarak tanımlandı.İmmunohistokimyasal teknikte, sitokeratin AE1-AE3, kalponin, düz kas aktin ve vimentin monoklonal markır olarak kullanıldı. Sonuçlar semikantitatif olarak değerlendirildi. Tubulus epitel hücrelerini sitokeratin AE1-AE3; miyoepitel hücrelerini kalponin, düz kas aktin ve vimentin; kıkırdak ve kemik dokuyu vimentin eksprese etti. Kalponin, miyoepitel hücre demonstrasyonunda, düz kas aktine göre daha iyi sonuç verdi. Histopatolojik tanı ile histopatolojik-immunohistokimyasal tanı sonuçları arasında farklılıklar gözlendi. Bu verilere dayanarak; histopatolojik bulguların tek başına değerlendirilmesinin, köpek meme tümörlerinin tanısında yanılgılara neden olabileceği, güvenilir tanı için immunohistokimyasal bulgularla desteklenmesi gerektiği sonucuna varıldı.Bu çalışma ile köpek meme tümörlerinin tanısında, immunohistokimyasal tekniğin gerekliliği ve önemi desteklenmiştir.

HistopatolojiKöpeklerMeme neoplazmları+2
Ahmet Aydoğan
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Aeromonas salmonicida ile enfekte edilen gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792) patolojik bulguların incelenmesi

43 ÖZET Bu araştırma Aeromonas salmonicida ile deneysel Furunkülozis'in intraperitoneal yol ve immersiyon yöntemiyle oluşturulması, makroskobik ve mikroskobik bulguların incelenmesi amacıyla yapıldı. Bu amaç için, 50 adet deneme grubu, 15 adet kontrol grubu olmak üzere toplam 65 adet, 155 ± 15 g ağırlığında, 20- 25 cm büyüklüğünde gökkuşağı alabalığı {Oncorhynchııs mykiss Walbaum, 1792) kullanıldı, intraperitoneal yolla oluşturulan enfeksiyonda (1. Grup) 25 adet balığa 3xl05 hücre/ml olacak şekilde 0,1 mi bakteri inokulatı verildi. İmmersiyon yöntemiyle uygulama yapılan diğer gruptaki (2. Grup) 25 adet balık, 3xl03 hücre/ml olacak şekilde 3 mi bakteri inokulatı verilen 30 1 suda 1 saat bekletildi. Aynı uygulama 3 gün. sonra tekrar edildi. Kontrol grubundaki 15 balığa ise 0,1 mi serum fizyolojik intraperitoneal olarak verildi. Birinci grupta ilk ölüm, uygulamanın 6. gününde, 2. grupta ise 7. gününde meydana geldi ve kalan 7 balık (3 adet 1. grup, 4 adet 2. grup) uygulamanın 31. gününde ötenazi edildi. Bu balıkların sistemik nekropsileri yapıldı, makroskobik ve mikroskobik bulgular değerlendirildi. Her iki deneme grubunda da hastalığın kronik formu şekillendi. Balıklarda klinik ve makroskobik olarak, iştahsızlık, derinin renginde koyulaşma, yüzme bozuklukları, dorsal, ventral ve pektoral yüzgeçlerin tabanında kanamalar, operkulumundan kuyruk yüzgecine kadar uzanan bölgede; bazı balıklarda yaygın, bazı balıklarda ise yer yer olmak üzere pullarda dökülmeler dikkati çekti. Her iki deneme grubunda, mikroskobik olarak, kaslarda, solungaçlarda, kalpte, midede, pilorik keselerde, bağırsaklarda, böbreklerde ve dalakta yangısal bir yanıt görülmeksizin bakteri kümeleri; kaslarda erime nekrozları; dalakta lenfoid dokuda nekrozlar; böbrekte hematopoietik doku hücrelerinde azalma; solungaçlarda ödem, hiperplazi ve telangiektazi saptandı.

Ahmet Aydoğan
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Aeromonas salmonicida ile enfekte edilen gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792)patolojik bulguların incelenmesi

ÖZETBu araştırma ile deneysel Furunkülozis'inAeromonas salmonicidaintraperitoneal yol ve immersiyon yöntemiyle oluşturulması, makroskobik vemikroskobik bulguların incelenmesi amacıyla yapıldı. Bu amaç için, 50 adet denemegrubu, 15 adet kontrol grubu olmak üzere toplam 65 adet, 155 ± 15 g ağırlığında, 20-25 cm büyüklüğünde gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792)kullanıldı. İntraperitoneal yolla oluşturulan enfeksiyonda (1. Grup) 25 adet balığa3x105 hücre/ml olacak şekilde 0,1 ml bakteri inokulatı verildi. İmmersiyonyöntemiyle uygulama yapılan diğer gruptaki (2. Grup) 25 adet balık, 3x105 hücre/mlolacak şekilde 3 ml bakteri inokulatı verilen 30 l suda 1 saat bekletildi. Aynıuygulama 3 gün sonra tekrar edildi. Kontrol grubundaki 15 balığa ise 0,1 ml serumfizyolojik intraperitoneal olarak verildi. Birinci grupta ilk ölüm, uygulamanın 6.gününde, 2. grupta ise 7. gününde meydana geldi ve kalan 7 balık (3 adet 1. grup, 4adet 2. grup) uygulamanın 31. gününde ötenazi edildi. Bu balıkların sistemiknekropsileri yapıldı, makroskobik ve mikroskobik bulgular değerlendirildi .Her iki deneme grubunda da hastalığın kronik formu şekillendi. Balıklarda klinikve makroskobik olarak, iştahsızlık, derinin renginde koyulaşma, yüzme bozuklukları,dorsal, ventral ve pektoral yüzgeçlerin tabanında kanamalar, operkulumundankuyruk yüzgecine kadar uzanan bölgede; bazı balıklarda yaygın, bazı balıklarda iseyer yer olmak üzere pullarda dökülmeler dikkati çekti.Her iki deneme grubunda, mikroskobik olarak, kaslarda, solungaçlarda, kalpte,midede, pilorik keselerde, bağırsaklarda, böbreklerde ve dalakta yangısal bir yanıtgörülmeksizin bakteri kümeleri; kaslarda erime nekrozları; dalakta lenfoid dokudanekrozlar; böbrekte hematopoietik doku hücrelerinde azalma; solungaçlarda ödem,hiperplazi ve telangiektazi saptandı.

Ahmet Aydoğan
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

Vibrio anguillarum ile enfekte edilen gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Walbaum, 1792 ) morfolojik ve immunohistokimyasal incelemeler

Bu çalışmada, Vibrio anguillarum O1 (ATTC 43305) suşu ile gökkuşağı alabalıklarında deneysel vibriozis oluşturuldu. Bu amaçla, 56 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) iki deneme grubu (Deneme İntraperitoneal Grup (DİP), n; 20 ? Deneme İmmersiyon Grup (DİM), n: 20) ve iki kontrol grubu (İntraperitoneal Kontrol (KİP), n; 8 - İmmersiyon Kontrol (KİM), n; 8) olmak üzere dört gruba ayrıldı. DİP'e intraperitoneal olarak 5,5 x 108cfu/ml bakteri olacak şekilde 0,1 ml bakteri inokülatı verildi. İmmersiyon uygulamada, 30 litre suya 5,5 x 108cfu/ml bakteri içeren inokülattan 50 ml katılarak hazırlanan solüsyonda balıklar 30 dakika bekletildi.İlk ölümler DİP'te inokülasyonun üçüncü gününde, DİM'de ise beşinci gününde başladı. Ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm organlar % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi. Elde edilen parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin ve indirekt immunoperoksidaz tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi.Lezyonların dağılımında gruplar arasında farklılıklar görüldü. DİP'te düzensiz yüzmeler, yüzgeçlerde ve anüs etrafında hiperemi, kas, karaciğer ve solungaçta kanama ile dalakta büyüme görüldü. Mikroskobik incelemede, iskelet kası, karaciğer ve dalakta yangısal reaksiyonların görülmediği kanama ve nekrozlar, solungaçlarda, ödem, telangiektazi, epitel hücrelerinde nekroz ve eozinofilik granüler hücrelerde (EGH) artışlar, kalpte endoteliyal makrofajlarda aktivasyon ve epikarditis, böbrekte tubulus epitellerinde eozinofilik hiyalin damlaları ve midede EGH'larda artış gözlendi. İmmunohistokimyasal incelemede bakteriyel antijen, kas, karaciğer, dalak, solungaç, hava kesesi ve dalakta saptandı. DİM'de makroskobik olarak, solungaçlarda solgunluk ve kanama, karaciğerde renk değişikliği ve hava kesesinde matlaşma belirlendi. Mikroskobik incelemede, solungaçlarda, ödem, epitellerde dökülme, telangiektazi ve EGH'larda artış, karaciğerde kanama, yağlanma ve nekroz, hava kesesi serozasında ödem ve kanamalar gözlendi. İmmunohistokimyasal incelemede, bakteriyel antijen yoğun olarak solungaçlarda görüldü. Kalp, karaciğer, dalak, pilorik kese ve bağırsaklarda ise az sayıda balıkta pozitif reaksiyonlar saptandı.Sonuç olarak, deneysel vibriozis'de görülen patolojik bulgular karşılaştırmalı olarak incelendi ve immunohistokimyasal yöntemle de etkenin doku ve organlardaki dağılımı değerlendiridi.Anahtar Kelimeler: Gökkuşağı alabalığı, immunohistokimya, patolojik bulgular Vibrio anguillarum

AlabalıklarGökkuşağı alabalığıMorfoloji+6
Hamdi Avcı
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Doğal küçük ruminant vebası (Peste des petits ruminants)'nın tanısında patolojik ve immunohistokimyasal incelemeler

Sunulan çalışma, karakteristik ve nonkarakteristik olgularda doğal küçük ruminant vebası (Peste des Petits Ruminants; PPR)'nın nekropsi, histopatolojik ve immunohistokimyasal bulgularını tanımlar. Çalışma materyalini Aydın ve Aydın çevre illerindeki 16 salgından toplam 32 hayvan (14 kuzu, 10 oğlak, altı koyun, iki keçi) oluşturdu.Nekropside, ağız mukozasında eroziv-ülseratif lezyona sahip olan hayvanlar karaktersitik, olmayanlar ise nonkarakteristik olarak değerlendirildi. Karakteristik lezyonlar bu çalışmada olguların % 53'ünü (yedi kuzu, beş oğlak, beş koyun) oluştururken, olguların % 47'si de nonkarakteristik olgulardan şekillenmişti.Histopatolojik incelemede de, yine PPR için patognomonik bulgulardan sinsityal hücreler ve inklüzyon cisimcikleri hem karakteristik hem de nonkarakteristik olguların sindirim kanalı organları ve akciğerlerinde düşük oranlarda bulunmuştur. Ağız mukozasında, sinsityal hücreler % 53 ve inklüzyon cisimcikleri % 35 oranlarında kaydedilirken; nonkarakteristik olgularda da sinsityal hücreler % 29 ve inklüzyon cisimcikleri % 20 oranlarında belirlenmiştir. Avidin-biotin peroksidaz kompleks metot ile gerçekleştirilen immunohistokimyasal incelemede ise PPR viral antijenik immunoreaksiyonlar; lenfoid organlarda makrofajlar, retiküler hücreler ve daha az olarak da lenfositlerde; solunum sisteminde yangısal mononüklear hücreler ile trake, bronş ve bronşiyol epitellerinde; sindirim sisteminde yangısal hücrelerde ve ağız mukozası epitelleri ile daha az olarak da villus ve kript epitellerinde saptanmıştır.Sonuç olarak; Aydın ve Aydın çevre illerindeki salgınlarda, her olgu PPR'ın nekropsi ve histopatolojik bulgularını tam olarak yansıtmamaktadır ve kesin tanının mutlaka immunohistokimyasal yöntemlerle desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Histopatoloji, immunohistokimya, keçi, koyun, küçük ruminant vebası (Peste des Petits Ruminants; PPR)

Erkmen Tuğrul Epikmen
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss, Walbaum 1792) bakır sülfat pentahidrat ile oluşturulan akut ve kronik bakır toksikasyonunda patolojik incelemeler

Bu araştırmada bakır sülfat pentahidrat (CuSO4.5H2O) ile gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) deneysel akut ve kronik bakır toksikasyonu oluşturuldu. Bu amaçla, 30 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) iki deneme grubu [(Akut Grup (Grup I), n;10 - Kronik Grup (Grup III), n;10)] ve iki kontrol grubu [(Akut Kontrol Grup (Grup II), n; 5 - Kronik Kontrol Grup (Grup IV), n; 5) ] olmak üzere dört gruba ayrıldı. Grup I'de bulunan balıklara 2 mg Cu/l ve Grup III'te bulunan balıklara ise 0,5 mg Cu/l bakır sülfat pentahidrat olacak şekilde uygulandı. Çalışmada ilk ölümler Grup I'de üçüncü günde, Grup III'te ise onsekizinci günde görüldü. Ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm dokular % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi ve parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Yem tüketiminde azalma, hareketlerde belirgin yavaşlama ve su yüzeyine yakın yüzmeler her iki uygulama grubunda da gözlenen en belirgin klinik bulgular idi. Makroskobik incelemede Grup I'de karaciğerler ödemli ve koyu kırmızı renkte idi. Solungaçlar ödemli, bağırsaklar ise hiperemikti. Grup III'te karaciğerde hiperemi ile birlikte organın renginde açılmalar dikkati çekti. Solungaçlar solgun, deri yüzeyi ise mukusla kaplıydı. Grup I'de en belirgin mikroskobik bulguya karaciğerlerde rastlandı. Hepatositlerde dejenerasyon ve tek hücre nekrozları yaygın olarak görüldü. Solungaçlarda ödem, hiperemi ve kanamalardan oluşan vasküler lezyonlar ile birlikte epitellerde nekrotik değişiklikler saptandı. Böbrekte vasküler lezyonlar oldukça belirgindi. Tubulus epitellerinde yaygın dejenerasyonlar ile epitel sitoplazmalarında değişen büyüklüklerde eozinofilik hiyalin damlacıkları mevcuttu. Bakır sülfat pentahidratın düşük dozda verildiği Grup III'te karaciğerde hepatositlerde dejenerasyonlar yaygın olarak bulunmakta idi. Olguların tamamında hepatositlerin çekirdeklerinin veziküler görünümde olduğu dikkati çekti. Solungaçlarda hiperplaziler sonucu kalınlaşmalar oldukça belirgindi. Sindirim sistemi epitellerinde yaygın dejenerasyonlar ve deride mukus hücrelerinde artış ile epidermis hücrelerinde intrasellüler ödem görüldü. Sonuç olarak, bakır sülfat pentahidrat ile oluşturulan akut ve kronik bakır toksikasyonunda görülen patolojik bulgular incelendi ve sonuçlar kapsamlı bir şekilde karşılaştırmalı olarak değerlendirildi.

AlabalıklarBakırBakır sülfat+6
Sema Öztürk
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Buzağı bronkopnömonilerinde histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler (ınfectious bovine rhinotracheitis, parainfluenza type-3, bovine respiratory syncytial virus)

Buzağıların solunum sistemi hastalıklarında viral etiyolojiye dayalı salgınlar, dünyanın birçok bölgesinde ve ülkemizde, özellikle sekonder enfeksiyonlar nedeniyle büyük ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Anabilim Dalımıza getirilen çeşitli tip buzağı pnömonilerinde viral etkenlerin varlığından sıklıkla şüphe edilmiş ancak tam olarak ortaya konulamamıştır. Sunulan çalışma ile arşiv bloklarından seçilen, 48 adet (10-90 gün yaşlı) buzağıya ait akciğer dokularında immunohistokimyasal metot ile üç viral etkenin varlığının araştırılması planlandı. Bu amaçla adhezivli lamlara alınan parafin kesitleri Avidin-Biotin Peroksidaz Kompleks (ABC) metoduna uygun olarak, fare monoklonal anti- IBRV, anti-PIV-3 ve anti-BRSV (LifeSpan Biosciences, Inc. LS-C56537) antikorları ile işaretlenerek pozitiflikleri araştırıldı. Bunlardan 34/48 (% 70,83) olguda virus pozitif, 14/48 (% 29,17) olguda virus negatif olarak tesbit edildi. BRSV pozitiflik 22/48 (% 45,83), IBR 16/48 (% 33,33), PI-3 11/48 (% 22,90) oranında tespit edildi. BRSV+IBR sekiz olguda (8/22), IBR+PI-3 bir olguda (1/22) birlikte bulundu. Her üç virusda da pozitif boyanmaların çoğunluğu bronş- ve bronşiol epitellerinde saptandı. Daha az olarak sırası ile alveol epitelleri, alveoler makrofajlar ve dev hücrelerinde tespit edildi. Virus pozitif preparatlarda (+/++ veya +/+++) genellikle interalveoler septumda kalınlaşma, bronşiol epitelinde hiperplazi, dejenerasyon ve deskuamasyon, peribronşioler mononüklear hücre infiltrasyonları ve alveoler makrofajların sayısında artış ve çok çekirdekli dev hücreleri görüldü. Histopatolojik incelemeleri sonucunda pnömoniler; akut kataral bronkopnömoni (n:17/48), fibrinli bronkopnömoni (n:10/48), interstisyel pnömoni (n:23/48), aspirasyon pnömonisi (n:5/48) olarak dört ana grupta sınıflandırıldı. Birçok olguda 2 tip pnömoni birlikte belirlendi. Özellikle IP'li pnömoni ile birlikte AK ve ASP pnömonilerinde saptanan virus pozitif boyanmalar görüldü. Nitekim bakterilerin sorumlu tutulduğu FP veya AK pnömoni tiplerinde antijen pozitifliliğinin saptanmış olması, primer viral etiyolojinin varlığını teyit etmesi açısından önemli bulunmuştur. Bu sonuçlar, bölgemizde yoğun antibiyotik kullanımına rağmen önlenemeyen pnömonili buzağı ölümlerinin etiyolojisi ve patogenezisi hakkında bilgi vermekte, hastalıkla mücadelede antibiyotik tedavisinden ziyade, öncelikli olarak koruma kontrol önlemlerinin ve aşılamaların önemini ortaya koymaktadır.

BronkopnömoniPnömoni-mikoplazma
Pınar Can
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı konsantrasyonlarda sodyum hipoklorit kullanılan gökkuşağı alabalıklarında (oncorhynchus mykıss, walbaum 1792) patolojik incelemeler

Bu araştırma, havuz dezenfektanı olarak farklı düzeylerde sodyum hipoklorit kullanılmasının gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) oluşturduğu toksikasyonun patolojik bulgularını değerlendirmek amacı ile gerçekleştirildi. Bu amaçla, 80 adet gökkuşağı alabalığı (80 ± 10 g ağırlığında ve 10-12 cm büyüklüğünde) kullanıldı. Çalışmada gruplandırma; Grup I (2 µl/l), Grup II (5 µl/l), Grup III (10 µl/l), Grup IV (20 µl/l), Grup V (40 µl/l), Grup VI (80 µl/l), Grup VII (100 µl/l) ve Grup VIII (Kontrol grubu) olmak üzere sekiz farklı grup ve her grupta da 10 balık olacak şekilde yapıldı. Çalışma; Grup I, Grup II ve Grup III'de uygulamanın 35. gününde sonlandırıldı. Grup I ve Grup II' de bulunan balıklarda uygulama süresi boyunca ölüm görülmedi. Grup III'de uygulamanın 33., 34. ve 35. günlerinde ölen birer balık olmak üzere toplam üç balıkta ölüm şekillendi. Grup IV'de uygulamanın farklı günlerinde olmak üzere toplam yedi balıkta ölüm görüldü. Grup V, Grup VI ve Grup VII'de uygulama süresince balıkların tamamında ölüm görüldü. Çalışmada ölen ya da ötanazi edilen balıkların nekropsilerini takiben, tüm dokular % 10'luk tamponlu formalinde tespit edildi ve parafin kesitlerinin tamamı hematoksilen-eozin tekniği ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Grup I ve Grup II'de bulunan balıklarda dikkati çeken herhangi bir klinik bulguya rastlanılmadı. Yem tüketiminde azalma, hareketlerde belirgin yavaşlama ve su yüzeyine yakın yüzmeler diğer uygulama gruplarında gözlenen klinik bulgular idi. Şekillenen makroskobik bulgular, sodyum hipokloridin uygulama dozuna bağlı olarak farklılık gösterdi. Grup I, Grup II ve Grup III'de solungaçlar solgun ve yüzeyleri değişen miktarlarda mukus ile kaplıydı. Grup II ve Grup III'de az sayıda balıkta solungaçlarda peteşiyel kanamalar dikkati çekti. Grup IV'de bulanan balıklarda solungaçlarda solgunluk ve deride pullarda dökülmeler oldukça belirgindi. Sodyum hipokloritin yüksek dozlarda verildiği Grup V, Grup VI ve Grup VII'de en belirgin makroskobik bulgu solungaçlarda görüldü. Bu lezyonlar ödem, hiperemi ve kanamalardan oluşan vasküler lezyonlar şeklinde idi. Mikroskobik incelemede Grup I, Grup II ve Grup III'de solungaçlarda hiperplaziler ve eozinofilik granüler hücrelerde artışlar ile deride epidermisde hafif dereceli dejenerasyonlar görüldü. Grup IV'de solungaçlarda ödem, hiperemi, ve kanama, epitellerde nekroz, epitellerde dökülme, telangiektazi ve hiperplazi gözlenenen başlıca mikroskobik bulgulardandı. Deride dejenerasyonlar iki olgu dışında tüm olgularda mevcuttu. Sodyum hipokloritin yüksek dozda verildiği Grup V, Grup VI ve Grup VII'de doku ve organlarda gözlenen mikroskobik bulguların tamamı vasküler özellik göstermekteydi. Sonuç olarak yapılan çalışmada havuz dezenfektanı olarak deneysel amaçlı 10 µl/l (Grup III) ve 20 µl/l (Grup IV) düzeyinde sodyum hipoklorit kullanılması sırası ile hafif ve orta dereceli patolojik bulgulara yol açarken daha üzerindeki düzeylerin (40 µl/l ve üzeri) letal olduğu belirlenmiştir. Anahtar kelimeler: Gökkuşağı alabalığı (Oncorhynchus mykiss), sodyum hipoklorit, patolojik bulgular.

DezenfektanlarGökkuşağı alabalığıOncorhynchus mykiss+2
Özhan Cengiz
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı histopatolojik derecelerdeki kedi meme tümörlerinde oksidatif stres ve antioksidan seviyelerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, 17 malign meme tümörlü kedinin tümör dokusunda tümör mikro çevresinin oksidatif stresle ilişkisi ve antioksidan cevap araştırıldı. Bu amaçla CD3, nükleer faktör kappa beta (NF-Kß), CD31, vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS), hipoksi ile indüklenebilir faktör 1 alfa (HIF-1α), tümör nekrotik faktör alfa (TNF-α) ve 8 hidroksiguanozin (8OHdG) antikorları kullanılarak immunohistokimyasal metot ile değerlendirilirken, total antioksadan statü (TAS), total oksidan statü (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), redükte glutatyon (GSH), melondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve katalaz (CAT) analizleri kan serumundan biyokimyasal olarak yapıldı. İmmunohistokimyasal analizlerde tüm antikorlar derece 3 tümörlerde daha yoğun olarak boyandı. Bu antikorların birbirleriyle olan ilişkileri derece 3 tümörlerde belirgin şekilde ortaya konuldu. Antikorların derece 1 ve 2 tümörler arasında boyanma yoğunluğunda bir farklılık görülmedi. CD31 hariç diğer antikorlar açısından ise derece 3 ve 1 tümörler arasında boyanma yoğunluğu önemli derecede farklıydı. CD31 ise tüm kesitlerde neredeyse eşit derecede boyandı. Biyokimyasal analizlerde oksidatif stres belirteçleri sadece NO değerinde kontrol grubu ile tümör grupları arasında fark görülmezken, TOS, OSI ve MDA değerlerinde gruplar arasında fark belirlendi. MDA analizinde kontrol grubu ile derece 3 tümörler arasında belirgin fark olduğu görüldü. Antioksidanlardan ise CAT, GSH ve TAS analizlerinde total antioksidan kapasitesinin kontrol grubu ile derece 3 tümörler, CAT analizinde kontrol grubu ile derece 1 tümörler arasında fark bulundu. GSH analizinde gruplar arasında fark yoktu. Kimyasal analizlerde parametrelerin dereceler arasında anlamlı değişkenlik göstermediği bulundu. Çalışma, oksidatif stresin tümör ve tümör mikro çevresini etkilemesi, tümör ve tümör mikro çevresinde birbiri ile ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Değerlendirilen parametrelerin daha malign tümörlerde daha yoğun boyandığı belirlenmiştir. Bu çalışma kedi meme tümörü ve tümör mikro çevresi ile ilgili yapılan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Değerlendirilen parametrelerin artışı kötü prognozla ilişkili olmakla birlikte, bu parametreler kedi meme tümörlerinde hastalığa henüz tam olarak entegre edilememiştir. Hastalığın prognozu ve tedavi seçeneklerini etkilemeleri açısından çok daha geniş örneklem büyüklükleri ile çalışılmalı ve bu hastaların hepsi operasyon sonrasında da takip edilmelidir.

AntioksidanlarHistopatolojiKediler+7
Fatma Cansız
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Lipopolisakkarit (LPS) ile indüklenen tavuk embriyo fibroblast hücre kültüründe serum amiloid A üretimi üzerine immun sistemin ve A vitamininin rollerinin moleküler teknikler ile araştırılması

Kanatlılarda bacak hastalıkları çeşitli sağlık problemlerine sebep olarak, hayvan refahını olumsuz yönde etkilemektedir. Bu bacak hastalıklarından biri olan amiloid artropati, kahverengi yumurtacı tavukların bacak eklemlerinde amiloid A (AA) protein birikimi ve AA proteinin prekürsör maddesi olan serum amiloid A'nın (SAA) kalıcı amiloid fibrillerini oluşturması ile meydana gelen patolojik bir olgudur. Bu tez çalışmasının amacı tavuk embriyonik sinoviyal fibroblastların (TESF) farklı dozlarda lipopolisakkarit (LPS), interlökin-1β (IL-1β) ve A vitamini ile indüklenmesi sonucunda 24. ve 48. saatlerdeki SAA üretimini, kültür ortamında enzim bağlı immunosorbent testi (ELISA) ve gerçek zamanlı kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (qPCR) ile moleküler düzeyde değerlendirmektir. Çalışmada ilk kez, kahverengi yumurtacı tavuk embriyolarından izole edilen TESF'lerde primer kültür, pasajlama ve karakterizasyon gibi uygun bir hücre kültürü sistemi oluşturulmuş, izole edilen TESF'lerin karakterizasyonunda immunositokimya, hemakolor boyama ve karbon fagositoz testi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, A vitamini ile 48 saat boyunca indüklenen deney grubu haricindeki tüm gruplarda qPCR ile SAA mRNA ekspresyonunda istatistiki açıdan anlamlı bir artış gözlenirken, ELISA ile kültür ortamındaki SAA seviyesinde anlamlı bir artış saptanamamıştır. Elde edilen bulgular TESF'lerdeki SAA ekpresyonunun özellikle LPS konsantrasyonuna bağlı olduğunu, IL-1β ve A vitaminin SAA ekspresyonu üzerine tek başına etkilerinin daha az olduğunu göstermiştir. Ayrıca kahverengi yumurtacı tavuk embriyolarından elde edilen TESF'lerin, amiloid artropati için uygun bir çalışma modelini temsil ettiği gözlenmiştir.

AmiloidAmiloidozEmbriyo+5
Belma Dayı
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Köpeklerde dalak kitlelerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal araştırılması

Bu çalışmada köpeklerde neoplastik ve neoplastik olmayan dalak lezyonlarının patomorfolojik ve immunohistokimyasal yöntemler ile araştırılması amacıyla 101 adet farklı ırk ve yaşlardaki köpeklere ait dalak dokusu incelendi. Dokular farklı poliklinik ve hayvan hastanelerine başvuran ve dalaklarında lezyon bulunan köpeklerden operatif yolla elde edildi. Operasyon materyallerin incelenmesi Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında gerçekleştirildi. Dokular mikroskobik inceleme sonrasında neoplastik veya neoplastik olmayan lezyonlar olmak üzere iki ana gruba ayrıldı. Neoplastik lezyonlarda en sık rastlanan tümörler hemanjiosarkomlardı. Hemanjiosarkomları takiben daha az oranlarda lenfoma, stromal sarkomlar ve histiositik sarkom gözlemlendi. En az gözlenen lezyon ise dalağa metastaz yapmış başka organ/doku orijinli tümörlerdi. Neoplastik olmayan lezyonların ise hematomlar, lenfoid hiperplaziler, ekstramedullar hematopoez, splenitis, leishmaniazis ve anormal birikimler olduğu görüldü. Hemanjiosarkomların tanısı çoğu vakada morfolojik olarak konulabildi. Bazı vakalarda mikroskobik yapısı bakımından diğer tümörlere benzerlik göstermekteydi. Bu gibi durumlarda hemanjiosarkom ayrımını yapabilmek adına CD31 antikoru kullanıldı. Lenfoma tanılarında T ve B alt tiplerinin ayırt edilebilmesi için CD3, CD20 ve CD79 antikorları kullanıldı. Histiositik sarkom şüpheli vakalarda Iba-1 antikoru kullanıldı. Stromal sarkomların tanısında vimentin, MNF, CD31 ve S-100 antikorları kullanıldı. Bir vakada dalak metastazı yapmış olan karsinomun tanısı için MNF antikoru kullanıldı. Neoplastik olmayan lezyonlarda ekstrameduller hematopoez, lenfoid hiperplazi ve hematomlar genellikle birlikte gözlendi. Bazı olgularda neoplastik lezyonlara neoplastik olmayan lezyonların da eşlik ettiği görüldü. Sadece neoplastik olmayan vakalar değerlendirildiğinde ise en sık hematomlara rastlandı. İki adet vakada Leishmaniazis etkeninin tanısı makrofajlar içerisinde etkenin görülmesi ile konuldu. Üç adet splenitis vakasında ise etken gözlenmedi ve bu vakaların sistemik etkiden kaynaklandığı kanısına varıldı. İmmunohistokimya (IHC)'nin neoplastik lezyonların nihai tanısında bir seçenekten çok bir zorunluluk olduğunu görüldü. Köpek dalak lezyonlarının ülkemizde ilk defa incelendiği bu çalışmanın literatüre destek olacağı ve gelecekteki çalışmalara önemli katkılar sağlayacağı düşünülmüştür.

DalakPatolojiTümörler+1
Erkan Yunus Tüfekci
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde ellajik asitin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi

Siklofosfamid tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kematerapötik ajandır. Tedaviyi takiben olguların çoğunda HS ve zaman zaman da mortalite görülmektedir. CP'e bağlı yan etkileri önlemek için Mesna kullanılır. Ancak, bu ajanın da bir takım yan etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmada, damar ve epitel koruyucu özellikleri ortaya konmuş olan EA, CP'in yan etkilerine karşı alternatif bir tedavi olarak incelenmiştir. Çalışmada kullanılan hayvanlar (49 adet, erkek Sprague Dawley rat) 7 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna GG yolla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. CP grubu İP yolla 150 mg/kg CP'e maruz bırakılmıştır. CP+Mesna grubu İP yolla 150 mg/kg CP ve ayrıca, CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra Mesna uygulamasına maruz bırakılmıştır. Diğer dört grup deney grupları olarak ihdas edilmiş ve aşağıdaki protokoller uygulanmıştır. CP+EA50 ve CP+EA75 gruplarındaki hayvanlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde sırasıyla 50 mg/kg ve 75 mg/kg üç doz EA verilmiştir. Son iki deneme grubuna da bir önceki protokol uygulanmış, fakat sadece ilk EA uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Mesna ve EA+Mesna kombinasyonlarına göre biraz daha zayıf kalmakla birlikte EA'in tek başına uygulandığı gruplarda CP grubuna göre mesane histopatolojisinin oldukça korunmuş olduğu gözlenmiştir. Histopatolojik bulguların TAS ve TOS sonuçları ile de uyumlu olduğu izlenmiştir. Elde edilen bu bulgular ışığında EA'in HS'i önlemede destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varılmıştır.

Ellajik asitHemorajilerHistopatoloji+4
Adile Kankaya
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Afyonkarahisar ilinde tavuk mezbahalarında kesilen yumurtacı tavuklarda karaciğer lezyonları üzerine patomorfolojik araştırmalar

Hayvanlarda karaciğer bozuklukları, önemli verim düşüklüklerine ve kayıplarına yol açmaktadır. Mezbahalarda bu şekilde hastalıklı ya da hastalık bakımından şüpheli karaciğerler genellikle imha edilmektedir. Bu durum ise, doğal olarak ilgili işletmecilik ve Ülkemiz hayvancılık sektöründe, çok büyük önemli ekonomik kayıpları da beraberinde getirmektedir. Ülkemizde evcil memeli hayvanlarda, karaciğer hastalıklarının patolojisi hakkında çalışmalara ve kayıtlara rastlanılmakla birlikte, yumurtacı tavuk ırklarında, karaciğerde şekillenen hastalıkların patolojisi üzerinde herhangi bir çalışmaya ya da kayda rastlanılmamıştır. Yumurtacı tavuk ırklarında, literatürde saptanan böylesine bir eksiklik, bu çalışmanın planlanmasında en önemli etkenlerden biri olmuştur. Bu kapsamda, bu çalışma, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan yumurtacı ırk tavukların karaciğerlerinin, kesim sonrası, postmortem olarak muayene edilmesi ve tavukların karaciğerlerindeki bozuklukların patomorfolojik bulgularının ortaya konulması ve bu bozuklukların sayısal bazda oranlarının tespit edilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın materyalini, Afyonkarahisar tavuk mezbahalarında kesime alınan, 20-22 aylık, yumurtacı ırk tavuklardan alınan karaciğerler oluşturdu. Kesime alınan, 4856 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri, postmortem olarak muayene edildi. Makroskobik muayenelerde lezyonlu ya da lezyon yönünden şüpheli görülen 523 adet yumurtacı ırk tavuğun karaciğeri değerlendirmeye alındı. Yapılan histopatolojik muayeneler sonunda; 523 tavuğun 493'ünün karaciğerinde değişik histopatolojik bulgular saptandı, 30 tavuğun karaciğerinde ise herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmadı. Böylece, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğer lezyonlarının oranı % 10.15 olarak kaydedildi. Karaciğerde şekillenen patolojik bulgular; dolaşım bozuklukları, metabolizma bozuklukları, dejeneratif, nekrotik, atrofik ve yangısal değişiklikler ile karaciğerin kronik zedelenmelere karşı gösterdiği reaksiyonlar olarak tanımlandı. Lezyonlu karaciğerlerin 153' ünde (% 31.03) dejeneratif değişikliklerin şekillendiği ve ilk sırayı aldığı görüldü. Bunu 122 olguda (% 24.73) dolaşım bozukluklarının, 119 olguda (% 24.13) nekrotik değişikliklerin, 51 olguda (% 10.34) yangısal değişikliklerin, 19 olguda (%3.85) sirotik değişikiklerin, 18 olguda (% 3.65) atrofik değişikliklerin ve 11 olguda (% 2.23) pigmentasyona ilişkin değişikliklerin takip ettiği görüldü. Çalışmada, tavuklarda gelişim bozukluğu, anomali ya da tümoral değişikliklere ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmadı. Sonuç olarak, bu mezbaha çalışmasında, Afyonkarahisar ilinde mezbahalarda kesime alınan yumurtacı ırk tavuklarda, karaciğerde şekillenen patomorfolojik değişiklikler tanımlandı ve lezyonların bulunuş oranı, % 10.15 olarak kaydedildi. Anahtar kelimeler: Yumurtacı, tavuk, karaciğer, lezyon, patomorfoloji.

AfyonkarahisarKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Serpil Başol
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda siklofosfamid ile indüklenen hemorajik sistitisde glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin patolojik olarak incelenmesi

Birçok neoplastik ve neoplastik olmayan patolojide yaygın olarak kullanılmakta olan CP, aynı zamanda geniş bir yan etki listesine sahiptir. Zaman zaman ölümcül dahi olabilen CP uygulamalarında en bariz yan etki HS'dir. Mesna kullanımı HS'yi önleyebilmekte ancak diğer bazı olumsuzluklar için yetersiz kalmaktadır. Bu deneysel çalışmada CP ilişkili yan etkilere karşı glycyrrhizinin etkisi tek başına bir alternatif olarak veya Mesna ile birlikte destekleyici olarak incelenmiştir. Çalışmada 49 adet, erkek Sprague Dawley rat kullanılmıştır. Her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde dizayn edilen deneyde, Kontrol grubundaki hayvanlara GG yoluyla yalnız fizyolojik tuzlu su, CP grubundaki hayvanlara ise İP yolla 150 mg/kg dozunda CP verilmiştir. CP+Mesna grubuna ise İP yolla 150 mg/kg CP uygulaması yapılmış olup CP'den 20 dakika önce, CP'den 4 ve 8 saat sonra olmak üzere toplam 3 doz Mesna uygulanmıştır. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara İP yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4 ve 8'inci saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz glycyrrhizin uygulanmıştır. Bir önceki protokol son iki deneme grubuna uygulanmış olup sadece ilk glycyrrhizin uygulaması Mesna ile değiştirilmiştir. Çalışmada glycyrrhizinin tek başına uygulanmış olduğu gruplarda CP grubuna kıyasla mesane makroskobisi ve histopatolojisinin daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu kaydedilmiştir. Ancak, bu korumanın Mesna ve GLY+Mesna kombinasyonlarına kıyasla biraz daha zayıf kaldığı izlenmiştir. Buradan yola çıkılarak glycyrrhizinin CP ilişkili HS'de önleyici olabileceği aynı zamanda Mesna kombinasyonlarına destek verebileceği kanaatine varılmıştır.

GlisirizinMESNAPatoloji+5
Okan Erdoğan
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda cisplatin nörotoksikasyonuna karşı Naringin'in koruyucu etkilerinin patomorfolojik olarak araştırılması

Cisplatin kötü huylu tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir kemoterapötik ajandır. Tedavi aşamasında birçok organ ya da sistemde mortaliteye varan istenmeyen etkiler oluşmaktadır. Bunlardan biri de periferal nöropatidir. Naringin ise, daha çok narenciyelerde bulunan bitkisel bir flavoniddir. Naringin'in antimutajenik, antimikrobial, antiflamatuar, kolestrol düşürücü, serbest radikalleri toplayıcı ve antioksidan etkileri gibi tedavi edici özellikleri vardır. Bu çalışma ile bitkisel antioksidan özellikleri olan naringinin, cisplatine bağlı olarak gelişebilecek yan etkilerini önlemede ya da azaltmada bir tedavi etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmada kullanılan hayvanlar 48 adet 10-12 haftalık 180-220 gr ağırlığında dişi Sprague Dawley Rat 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna gastrik gavaj (GG) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verilmiştir. Cisplatin grubu İ.P. yolla 10mg/kg Cisplatin'e maruz bırakılmıştır. Cisplatin + Naringin grubu SF içinde çözülen Cisplatin 10 mg/kg dozunda 5. gün 1 kere İ.P. yolla, SF içinde çözülen 50 mg/kg Naringin ise 15 gün süreyle gavaj yolla uygulandı. Naringin grubuna SF içinde çözülen 50mg/kg Naringin 15 gün süresince GG yolla uygulandı. Cisplatin + Naringin verilen grupta; Cisplatin uygulaması sonucunda ortaya çıkan beyin ve perifer sinir histopatolojisinde başarılı sonuçlar gözlendi. Histopatolojik bulguların kan örneklerinin biyokimyasal parametreler sonuçları ile de uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen bu bulgular sonucunda Naringin'in Ratlarda Cisplatin Nörotoksikasyonuna karşı yan etkilerini azaltmada destekleyici bir ajan olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Naringin, nörotoksikasyon, histopatoloji, rat,

HistopatolojiMorfolojiNaringin+6
Arzu Karataş
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda siklofosfamid kaynaklı karaciğer hasarına karşı glycyrrhizinin koruyucu etkilerinin incelenmesi

Siklofosfamid (CP), çok çeşitli neoplastik ve non-neoplastik hastalığın tedavisinde oldukça yaygın olarak kullanılan sitotoksik özellikteki kemoterapötik bir ajandır. Terapötik kullanım sahası geniş olsa da etkenin toksisitesi ve yan etkileri bulunmaktadır. Karaciğer, CP ilişkili bu yan etkilerden en çok etkilenen organlardan biridir. Bu deneysel çalışmada, CP'nin hepatotoksik etkilere karşı glycyrrhizin'in (GLY) etkisi incelendi. Çalışmada, her grupta 7 adet hayvan olacak şekilde toplamda 28 adet erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. Kontrol grubundaki hayvanlara gastrik gavaj (g.g.) yoluyla sadece fizyolojik tuzlu su verildi. CP grubundaki hayvanlara intraperitonal (i.p.) yolla 150 mg/kg dozunda CP verildi. CP+GLY100 ve CP+GLY200 grubundaki ratlara ise i.p. yolla 150 mg/kg CP ve CP'den 20 dakika önce ve takip eden 4. ve 8. saatlerde ilk gruba 100 mg/kg ve ikinci gruba 200 mg/kg olmak üzere üç doz GLY uygulandı. Dokular hematoksilen-eozin boyama yöntemi ile histopatolojik açıdan caspase-3, TRPM2 ve Bcl-2 belirteçleri ile immunohistokimyasal olarak incelendi. CP grubunda meydana gelen hepatotoksisite bulgularının GLY uygulanan gruplarda azaldığı gözlendi. Histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler ışığında, 200 mg/kg dozda GLY uygulanan grupta karaciğer dokusunun 100 mg/kg dozda GLY uygulanan gruba kıyasla daha iyi bir şekilde korunmuş olduğu gözlendi. Bu doğrultuda, glycyrrhizinin CP ilişkili karaciğer hasarına karşı destekleyici olabileceği düşünüldü.

GlisirizinHayvan deneyleriKaraciğer+3
Okan Ulukan
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Afyon ve yöresindeki mezbahalarda kesilen mandaların karaciğerlerinin patomorfolojik yönden incelenmesi

Bu çalışma, Afyonkarahisar mezbahalarında 15 ay boyunca kesime alınan, yaşları 2.5 ? 7 yıl arasında değişen mandalarda karaciğer lezyonlarının patomorfolojik özelliklerini ve insidensini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Bu amaçla, mezbahalarda kesilen 117 adet mandanın karaciğerleri postmortal olarak incelendi ve 62'sinde (% 52.99) çeşitli lezyonlar ve değişiklikler tespit edildi. Lezyonlu karaciğerlerin % 68.34'ünde görülen dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları (% 53.83), yangısal değişiklikler (% 50.40), hydatidosis (% 13.67), atrofi (% 12.82), fasciolasis (% 11.96), siroz (% 10.25), apse (% 7.69) ve pigmentasyon (% 7.68)'un izlediği görüldü. Çalışmada 75 adet mandaya ait karaciğerlerden bakteriyoljik ekimler yapıldı ve bunların 41'inden (% 54.66) tek başına veya miks kültür şeklinde çeşitli bakteriler izole edildi, 34 olguda (% 45.33) ise herhangi bir etken üretilemedi. İzole edilen bakteriler arasında Staphylococcus spp'nin ilk sırayı aldığı, bunu E.coli, Acinetobacter spp, Mannheimia spp, Actinobacillus spp'nin izlediği tespit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmada Afyonkarahisar mezbahalarında kesilen mandalarda karaciğer lezyonlarının oranı % 52.99 olarak kaydedildi ve karaciğer lezyonları içerisinde dejeneratif ve nekrotik değişikliklerin ilk sırayı aldığı, bunu dolaşım bozuklukları, yangısal değişiklikler, hydatidosis, atrofi, fasciolasis, siroz, apse ve pigmentasyonun izlediği tespit edildi.

AfyonkarahisarHayvan hastalıklarıKaraciğer+4
Çiğdem Berk
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel arsenik toksikasyonunun patolojisi ve eş zamanlı uygulanan cistus laurifolius l. (Cistaceae) bitkisinin koruyucu etkisinin araştırılması

Bu çalışma, arsenik verilen ratlarda oluşan patomorfolojik bulguları saptamak ve arsenik ile eş zamanlı olarak uygulanan Cistus laurifolius L. (Cistacea) bitkisinin toprak üstü kısımlarından (bitkinin çiçek, yaprak ve gövdesi) hazırlanan çeşitli polaritedeki ekstrelerin ve fraksiyonların, arseniğin toksik etkisine karşı, dokularda morfolojik olarak koruyucu etki gösterip göstermediğini araştırmak için yapılmıştır. Çalışmada, 4-6 aylık Sprague - Dawley ırkı, toplam 108 adet erkek rat kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan Cistus laurifolius L. bitkisinin toprak üstü kısımları yöremizdeki dağların yamaç ve eteklerinden toplanmış, çeşitli polaritelerdeki ekstreleri Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi, Farmakognozi Anabilim Dalı'nda hazırlanmıştır. Çalışmada ratlar, her grupta 9 adet olacak şekilde 12 gruba ayrılmıştır.Çalışmada elde edilen sonuçlara göre; arsenik ile eş zamanlı olarak Cistus laurifolius L. bitkisinin etil asetat ekstresinin uygulandığı 10. gruptaki ratlarda hiçbir klinik, makroskobik, mikroskobik ve immunohistokimyasal bulgunun şekillenmemiş olması, ayrıca bu gruptaki ratlarda biyokimyasal parametrelerde de değişimlerin olmaması nedeniyle, Cistus laurifolius L. bitkisinin etil asetat ekstresinin arsenik toksikasyonunun önlenmesi veya tedavi edilmesi amacıyla kullanılabileceği kanaatine varılmıştır.

ArsenatArsenik bileşikleriCistaceae+6
Hasanhüseyin Demirel
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde deneysel amiloidozis' in immun sistem üzerine etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada farelerde deneysel amiloidozisin immun sistem üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada kullanılan 120 adet "Swiss albino" ırkı 7 haftalık dişi fareler 20' şerli 6 eşit gruba ayrıldı. Amiloidozisi indüklemek amacıyla Complete Freund's Adjuvant - Kazein emülsiyonu deney ve tedavi gruplarındaki hayvanlara çalışmanın 8. ve 10. haftasında intraperitoneal ve subkutan olarak enjekte edildi. Ayrıca tedavi gruplarındaki hayvanlara intramuskuler olarak iki doz halinde sol arka bacağa methylprednisolon enjekte edildi. Enjeksiyonu takiben 8. haftanın sonunda farelerin kanları alınarak nekropsileri yapıldı. Nekropside karaciğer, dalak ve böbrek dokuları alınarak amiloid varlığı Kongo kırmızısı ile, Interleukin (IL)-1β, IL-6, TNF-α ve Amiloid A' nın varlığı immunohistokimyasal yöntem ile belirlendi. Serumda SAA, IL-1β, IL-6 ve TNF-α' ya ELISA yöntemiyle bakıldı. Serumda en yüksek oranda serum amiloid A' ya (SAA) tedavi grubunda (Grup-5) (p<0,05) ve deney grubunda (Grup-3) rastlanırken, dokuda en şiddetli amiloid birikimine Grup-3' te rastlandı. Serumda TNF-α, IL-1β, IL-6' ya en yüksek oranda Grup-3' te rastlandı (p<0,05). Sonuç olarak amiloidozis oluşumunda SAA, IL-1β, IL-6 ve TNF-α' nın önemli bir rol oynadığı, hatta SAA ile proinflamatuar sitokinler arasında ve IL-1β ile IL-6 arasında önemli bir korelasyonun olduğunu söylemek mümkündür. Ayrıca amiloidozisin baskılanmasına yönelik olarak methylprednisolonun tekrarlayan ve değişik dozlarda verilmesinin uygun olabileceği kanaatine varıldı.

AmiloidozFarelerTümör nekroz faktörleri+3
Aykut Ulucan
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Sığır pnömonilerinde bovine herpesvirus Tip-1 ' in varlığının immunohistokimya, immunofloresans ve ELISA (Enzyme-Linked Immunosorbent Assay) yöntemleri ile araştırılması ve patolojik bulgular

Amaç: Bu çalışmada Erzurum ilinde faaliyet gösteren mezbahalarda kesimi yapılan sığırlara ait akciğer örneklerinde Bovine Herpesvirus I etkeninin immunohistokimyasal, immunofloresan boyama yöntemleri ve Antijen ELISA testi ile varlığı ve yaygınlığının saptanması amaçlanmıştır. Ayrıca kullanılan bu 3 metodun istatistiksel olarak karşılaştırılması yapılarak laboratuvar ve saha şartlarında kullanılabilirlikleri değerlendirilmiştir. Materyal ve Metot: Yapılan çalışmada toplam 1023 sığır kesimi izlendi. Makroskobik olarak pnömoni gözlenen 120 adet (%11.73) akciğer toplandı. Toplanan dokuların rutin histopatolojik, immunohistokimyasal ve immunfloresan boyamaları Atatürk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim dalı laboratuvarında, Antijen ELISA testi ise Viroloji Anabilim dalı laboratuvarında gerçekleştirildi. Bulgular: Makroskobik ve mikroskobik incelemeler sonucunda akciğerde gözlenen pnömoniler; bronkopnömoni ( Kataral-İrinli, Fibrinli) , intersitisyel pnömoni, embolik pnömoni, granulomatöz pnömoniler olarak sınıflandırıldı. Sunulan çalışmada % 6.7 kataral-irinli bronkopnömoniye, % 5 fibrinli bronkopnömoniye, % 84.1 intersitisyel pnömoniye, %4.2 granulomatöz pnömoniye rastlanmış, embolik pnömoni ise gözlenmemiştir. Yapılan IHC, IF ve antijen ELISA yöntemlerine göre BoHV-1 pozitifliğine sırasıyla %48.33, %50.83 ve %29.9 oranlarında rastlandı. IHC ve IF yöntemlerinde pozitifliklere çoğunlukla alveolar makrofajlarda, bronş, bronşiyol ve alveol epitel hücrelerinin sitoplazmasında, bronş ve bronşiyol çevresinde, intersitisyel alanda, eksudattaki yangı hücrelerinde rastlanmıştır. İstatistiksel olarak IHC ve antijen ELISA'nın diagnostik açıdan IF'den farklı olduğu, ancak IHC'nin antijen ELISA'ya kıyasla laboratuvar ve saha şartlarında daha güvenilir bir yöntem olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde sığır pnömonilerinde BoHV-1'in yaygın bir şekilde gözlendiği, solunum sistemi hastalık kompleksi içinde önemli bir yere sahip olduğu çeşitli teşhis metodları ile ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Antijen ELISA, BoHV-1, immunohistokimya, immunofloresan, pnömoni,

Enzime bağlı immünosorbent testiFloresan antikor tekniğiHayvan hastalıkları+5
Selim Çomaklı
Atatürk University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda izoproterenol ile oluşturulan kardiyotoksisitede koenzim q10'un etkilerinin araştırılması

Çalışmanın amacı, koenzim Q10'un (CoQ10) sıçanlarda izoproterenol (IP) ile indüklenen kardiyotoksisitede kardiyomiyositler, telositler ve gelişmesi muhtemel kök hücreler üzerine koruyucu etkilerinin belirlenmesidir. Çalışmada 60 adet Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Her grupta 10'ar adet olmak üzere toplam 6 grup oluşturuldu. Grup I: Kontrol, Grup II: Serum fizyolojik (SF) uygulanan kontrol grubu, Grup III: Yağ uygulanan kontrol grubu, Grup IV: IP grubu, Grup V: CoQ10 grubu, Grup VI: IP+CoQ10 grubu olarak sınıflandırıldı. IP, SF içerisinde çözdürülerek 85 mg/kg dozda intraperitoneal yolla çalışmanın 8. ve 9. günlerinde 2 doz uygulanırken, CoQ10 zeytinyağı içerisinde çözdürülüp deney süresince 20 mg/kg dozda oral gavaj ile uygulandı. Deney sonunda alınan kalp dokusu örnekleri değerlendirildi. Kalpteki proliferasyon ve mitozun değerlendirilmesi amacıyla PCNA ve Histon H3 antikorları kullanıldı. Progenitör hücreler ile telositlerin varlığı da c-Kit, CD34, CD45 ve vimentin antikorlarıyla ortaya kondu. PCR ve western blot yöntemleriyle de protein ve gen ekspresyonları belirlendi. CoQ10 uygulamasının kalpte izoproterenol'ün neden olduğu dejenerasyon, nekroz, yangısal infiltrasyon, fibrozis bulgularını azalttığı görüldü. Kalp hasarının onarım sürecinde, kalpte postmitotik olduğu bilinen kardiyomiyositlerde, PCNA ve Histon H3 gibi hücre siklusu aktivatörlerinin uyarılmasının rol oynadığı belirlendi. Kök hücrelerin erişkin kalbinde oldukça sınırlı sayıda bulunmasına rağmen, c-Kit ve CD34 kök hücrelerinin CoQ10'un pozitif etkisiyle arttığı ortaya kondu (P<0,05). Özellikle kalpte rejenerasyonda önemli etkileri olan telositlerin varlığı CD34-c-Kit, CD34-Vimentin ikili immunohistokimyasal boyamalarla görüntülendi. CoQ10'un, izoproterenol'ün indüklediği kardiyotoksisite sonucu oluşan kardiyak lezyonları hafiflettiği, kalpte intersitisyel hücreler ile çok sınırlı sayıda kardiyomiyositte hücre siklusu aktivitörlerini uyardığı, kalpteki progenitör hücrelerin sınırlı sayıda da olsa artışına etkisi olduğu belirlenmiştir.

KoenzimlerKök hücrelerSıçanlar+3
Sinem İnal
Ondokuz Mayıs University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Etlik piliçlerde diyetsel Heliotropium Circinatum toksikasyonu üzerine patolojik ve biyokimyasal incelemeler

Bu çalışmada farklı oran ve sürelerde Heliotropium circinatum bitkisinin diyetsel tüketimi ile etlik civcivlerde oluşan patolojik ve biyokimyasal değişimler incelendi. Bu amaçla 0 günlük, 260 adet civciv, 10 gün kontrol grubu rasyonu ile beslendikten sonra 3 (Uzun süreli, Kısa süreli, Saatli) ayrı deneme grubuna ayrıldı.Uzun süreli denemede 80 adet civciv, 20 hayvanlık 4 gruba ayrılarak, 0 (kontrol), %1, 3, 5 (deneme) oranında Heliotropium circinatum içeren rasyonlar ile 6 hafta beslendi. Deneme gruplarında ortalama yaşam süresi, yem tüketimi ve canlı ağırlık kazancının doza bağlı olarak azaldığı saptandı. Klinik olarak iştahsızlık, zayıflama, yem tüketiminde azalma, karında gerginlik ve sarkma görüldü. Karaciğerde atrofi ve fibrozis, safra kesesinde dilatasyon, asites saptanan belli başlı makroskobik bulgular idi. Mikroskobik olarak karaciğerde; hepatoselüler nekroz ve dejenerasyon, megalositoz, periportal, periasiner ve midzonal fibrozis, veno-okluzyon, asinus formasyonları dikkati çekti. Ekstrahepatik olarak; akciğerlerde periarteriyoler fibrozis, ödem, bronkoalveollerde düz kas artışı, kondroid metaplazi; böbrekte tubuler nekroz, intersitisyel nefritis, tubuler megalositozis; kalpte miyofibriller dejenerasyon görüldü. Biyokimyasal olarak, sadece GGT, ALP ve ALT enzim aktivitelerinde değişimler saptandı. PCNA boyama ile yapılan değerlendirmede tüm deneme gruplarında kontrole göre hepatik mitotik indeksin baskılanmış olduğu ortaya kondu.Kısa süreli denemede, 90 adet civciv 3 gruba ayrılarak kontrol, %10 ve 20 bitki içeren rasyonlarla 5 gün beslendi. Klinik olarak; iştahsızlık, durgunluk ve tüylerde kabarıklık görüldü. Makroskobik olarak; karaciğerde hemorajik nekroz, kaslarda kanama, bezli midede konjesyon ve dilatasyon saptanan belli başlı makroskobik bulgular idi. Mikroskobik olarak; en dikkat çekici bulgu karaciğerde masif hemorajik nekrozdu. Ekstrahepatik olarak; akciğerde konjesyon ve perivasküler ödem; böbrekte tubuler nekroz ve dejenerasyon; kalpte miyofibriller dejenerasyon, ödem ve hemoraji gözlendi. PCNA ile boyamada gruplar arasında hepatik mitotik indeks bakımından farklılık gözlenmedi.Saatli denemede, 90 adet civciv kontrol, %10 ve 20 oranında bitki içeren rasyonlarla beslenerek; 6, 12, 24, 36, 48, 60. saatlerde dekapite edildi. Her iki deneme grubunda da, zamana bağlı olarak, kısa süreli denemeye benzer makroskobik ve mikroskobik değişimler gözlendi. Biyokimyasal olarak belirli saatlerden başlayarak; albümin, ALT, AST, ALP ve LDH düzeylerinde farklılıklar kaydedildi.Sonuç olarak bu çalışma ile Heliotropium circinatum bitkisinin belirli oranlarda, etlik piliç yemlerine kontaminasyonunun ağır ekonomik kayıplara neden olabileceği ortaya konmuştur.Anahtar Kelimeler: Biyokimyasal bulgular, Etlik civciv, Heliotropium circinatum, Patolojik bulgular, Pirolizidin Alkaloitleri.

Biyokimyasal özelliklerHayvan yemleriHeliotropium circinatum+4
Songül Çeribaşı
Fırat University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Köpek histiyositik tümörlerinde angiogenezis ve foxp3+ lenfosit infiltrasyonlarının araştırılması

Köpeklerdeki histiyositik proliferatif bozukluklar kutanöz histiyositoz ve sistemik histiyositoz gibi reaktif hastalıkları ve kutanöz histiyositoma, histiyositik sarkoma ve dissemine histiyositik sarkoma (malignant histiyositoz) gibi neoplastik bozuklukları içerir. Çalışmamızda köpeklerdeki çeşitli histiyositik hastalıklarda FoxP3 pozitif T lenfositleri ile birlikte VEGF boyanma yoğunluğunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında 23 adet histiyositik tümör tanılı olgu değerlendiridi. Ayırıcı tanı amacıyla Iba-1, E-kaderin ve CD3 antikorları ile boyamalar yapıldı. Bunun sonucunda 2 olguda CD3 yoğun pozitifliğinden dolayı lenfoma tanısı konuldu. Histiyositik tümör tanısı ise Iba-1 yoğun pozitifliği gözlenen 12 olguda doğrulandı. Diğer 9 olguda ise Iba-1 pozitif histiyositik hücrelerin tümör dokusunda infiltre şekilde bulunduğu görüldü. Iba-1 pozitif 12 olgunun histopatolojik incelemeleri sonucunda 4 olgu kutanöz histiyositoma, 3 olgu kutanöz histiyositozis ve 5 olgu histiyositik sarkoma (1 tanesi hemofagositik histiyositik sarkoma) olarak teşhis edildi. E-kaderin pozitifliğinin ise yalnızca bir kutanöz histiyositoma ve bir histiyositik sarkoma olgusunda bulunduğu görüldü. Iba-1 pozitif 12 olguda CD3 ve FoxP3 pozitif T lenfositler sayılarak skorlandı. Ayrıca VEGF boyamalarında değişen derecelerde pozitiflikler görüldü. İstatistiksel analizler sonucunda grup karşılaştırmasında yalnızca CD3 pozitif skor açısından histiyositik sarkoma ve kutanöz histiyositozis olgularında kutanöz histiyositoma olgularına göre anlamlı bir artış dikkati çekti. CD3, FoxP3 ve VEGF skorlamalarının korelasyon sonuçlarına göre ise yalnızca FoxP3 ve VEGF arasında orta dereceli negatif bir korelasyon gözlendi. Çalışma sonuçlarına göre köpek histiyositik tümörlerinde FoxP3 pozitif Treg'lerin sayıca artışının tümör gelişimini VEGF aracılı angiogenezisi azaltmak suretiyle baskılayabileceğini düşündürmektedir.

AnjiyogenezHayvan hastalıklarıKöpekler+3
Aynur Çınar
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sığır dermatofitozisinde haşhaş yağının tedavi edici etkisinin patolojik yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada sığırlarda dermatofitozisin tedavisinde haşhaş yağı (Papaver somniferum) kullanımının etkinliği Pomad salisilik ile karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Çalışmada her grupta 7 hayvan olacak şekilde toplamda 21 hayvan kullanıldı. Klinik olarak derilerinde mantar enfeksiyonu bulunan bir işletmedeki holstein ırkı sığırlardan deri kazıntısı alınarak mikolojik yoklama yapıldı. Sonrasında 14 gün süreyle bir gruba haşhaş yağı, diğer gruba ise pomad salisilik topikal olarak uygulandı. Kontrol grubu hayvanlara ise deri kazıntısı haricinde herhangi bir uygulama yapılmadı. Tüm gruplardaki hayvanların makroskobik bulguları kaydedildikten sonra lezyonlu bölgelerinden 7. ve 14. günlerde deri biyopsisi alınarak histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelendi. Dokulardaki yangısal değişiklikler günlere göre değerlendirilerek semikantitatif analizleri yapıldı. Lezyonlu bölgelerdeki etken varlığı, PAS ve Grocott Methenamine Silver yöntemleriyle gösterildi. Çalışma sonunda 7. günde her iki grupta subepidermal doku ve dermiste yangısal hücre infiltrasyonlarının arttığı, folliküler hiperplazinin daha da belirginleştiği ve kıl folliküllerindeki etkenlerin yoğunluğunun azaldığı gözlendi. 14. günde ise subepidermal ve dermal yangının şiddetinin azaldığı, çok katlı yassı epitel ve kıl folliküllerinin normal yapı ve strüktürüne yakın biçimde iyileştiği ve etkene ait yapıların ya çok az ya da hiç gözlenmediği tespit edildi. Anti-CK16 immunohistokimyasal boyamada her iki grupta da değişen derecelerde birbirine yakın immun-pozitif reaksiyonlar görüldü ve reaksiyonların 14. günde artarak devam ettiği belirlendi. Sonuç olarak haşhaş yağının trikofitosizli hayvanlarda pomad salisilik yerine kullanılabilecek kolay kullanım ve ekonomik anlamda uygun bir alternatif olabileceği düşüncesine varıldı.

Bitkisel yağlarHayvan hastalıklarıHaşhaş+7
Şaban Yönter
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Pathological examination of the relationship between diabetes mellitus and hypercortisolemia

Diabetes mellitus (DM) is an important metabolic disease that occurs with the destruction of beta cells in the pancreas or the reduction of insulin receptors in the pancreas, and its incidence is gradually increasing. Hypercortisolemia is defined as a higher than normal level of cortisol hormone in the blood due to endogenous or exogenous causes. It is known that high cortisol levels in the blood can trigger DM by destroying insulin receptors and reducing insulin sensitivity. Similarly, DM may disrupt some hormonal functions and cause an increase in cortisol levels in the blood. In this study, it was aimed to pathologically examine the relationship between DM and hypercortisolemia and the changes occurring in the pancreas and adrenal glands. In this study, totally thirty Wistar albino male rats were used. Rats were divided into three groups and the study was completed in one month. The rats in the first group did not receive any treatment and were kept as the control group. Diabetes was formed by oral administration of streptozotocin (20 mg/kg) to the rats in the second group. The rats in the third group were given prednisolone (10 mg/kg/day) subcutaneously every day for a month to induce hypercortisolemia. At the end of one month, the rats were euthanized. Pancreas and adrenal samples were collected for histopathological examination, and blood samples were taken to evaluate serum glucose, insulin and cortisol levels. Degenerative and necrotic changes were noted in the cells in the central areas of the islets of Langerhans in the pancreatic samples of the diabetes group. During the histopathological examination of the adrenal gland samples of the rats in this group, no other finding was detected other than mild thickening of the cortex. Infection and abscesses formations associated with suppression of the immune system were observed in the hypercortisolemia group. Histopathological examination of pancreatic samples of this group revealed mild degeneration and necrosis in the cells of the islets of Langerhans. At the histopathological examination the adrenal glands samples of this group, significantly thinned cortices were observed. The results of this study showed that DM triggered hypercortisolemia and hypercortisolemia triggered DM.

Diabetes mellitusHydrocortisonePathology+1
Melike Altıntaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel stomatitis modelinde tarantula cubensis ekstratının iyileşme üzerine etkilerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmesi

Deneysel Stomatitis Modelinde Tarantula cubensis Ekstratının İyileşme Üzerine Etkilerinin Histopatolojik ve İmmunohistokimyasal Olarak İncelenmesi Ağız mukozası lezyonları hem insan hem de hayvanlarda sıklıkla şekillenmekte ve yaşam kalitesini önemli ölçüde bozmaktadır. Ağrı sebebiyle gıda alınamaması kilo kaybı ve verim düşüklüklerine sebep olmaktadır. Bu çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan yanak mukozası lezyonları ile şekillenecek stomatitisde Tarantula cubensis ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 250-300 gram ağırlığında Wistar albino ırkı toplam 40 erkek rat kullanıldı ve ratlar 10'ar hayvandan oluşan 4 gruba ayrıldı. Çalışmanın birinci bölümü 3 günde, ikinci bölümü ise 6 günde tamamlandı. Grup 1 (3 gün kontrol grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve kendiliğinden iyileşmeye bırakıldı, 3 gün sonra ötenazi yapılarak lezyonlu bölgeden doku örnekleri toplandı. Grup 2 (6 gün kontrol grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu, kendiliğinden iyileşmeye bırakıldı, 6 gün sonra ötenazi yapılarak lezyonlu bölgeden doku örnekleri toplandı. Grup 3 (3 gün tedavi grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve defekt oluşturulduktan sonra aynı gün başlayarak 2 gün 0.2 ml Tarantula cubensis ekstresi subkutan olarak verildi ve 3 gün sonra ötenazi yapılarak doku örnekleri toplandı. Grup 4 (6 gün tedavi grubu) 3mm çapında mukozal defekt oluşturuldu ve defekt oluşturulduktan sonra aynı gün başlayarak 5 gün 0.2 ml Tarantula cubensis ektresi verildi, 6 gün sonra ötenazi yapılarak doku örnekleri toplandı. Nekropsi sırasında gerek 3 günlük gerekse 6 günlük gruplardaki lezyonlar kontrol grubu ile kıyaslandığında Tarantula cubensis ekstresi verilen gruplarda belirgin şekilde iyileşmiş oldukları saptandı. Yara bölgelerinden 3 ve 6. günlerde toplanan doku örnekleri histopatolojik olarak bağdoku ve epitel doku iyileşmesi açısından incelendi. Örnekler sitokeratin ve kollagen ekspresyonları açısından immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Tarantula cubensis ekstresinin hem epitel hem de bağ dokuda belirgin şekilde ekspresyon artışına sebep olduğu görüldü. Gerek makro ve gerekse mikroskobik bulgulara göre Tarantula cubensis ekstresinin ağız yaralarında önemli ölçüde iyileştirici etkisi olduğu saptandı. * Bu çalışma Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu tarafından desteklenmiştir (Proje No: 0641-YL-20). Anahtar kelimeler: İyileşme, Patoloji, Rat, Stomatitis, Tarantula cubensis.

Hayvan deneyleriHistopatolojiStomatit+4
Ali Şimşek
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel hipotiroidizmde kardiovasküler bulgular ve kafeinin etkileri

Tiroid hormonları birçok organın normal çalışması için gerekli hormonlardır. Bu hormonların eksiklik veya fazlalıkları organ ve sistemlerin çalışmalarının bozulmasına yol açar. Tiroid hormon bozukluklarından kardiovasküler sistemin de etkilendiği bildirilmektedir. Ancak bu alandaki çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Hipotiroidizm hem insanlar hem de hayvanları etkileyen ve sık gözlenen problemlerdendir. Bu çalışmanın amacı propylthiouracil (PTU) ile hipotiroid oluşturulan ratlarda şekillenebilecek kardiovasküler bulguları incelemek ve kafeinin etkisini değerlendirmektir. Hipotiroid oluşturulan bu ratlarda kafeinin kalp, tiroid ve kan parametreleri üzerindeki etkisini patolojik olarak incelemektir. Çalışmada 250- 300 gram ağırlığında Wistar albino ırkı toplam 40 dişi rat kullanıldı ve ratlar 10'ar hayvandan oluşan 4 gruba ayrıldı ve çalışma 2 ayda tamamlandı. Grup 1(Kontrol grubu) normal su ile 2 ay süre ile adlibitum olarak beslendi. Grup 2 (PTU ile hipotiroidizm oluşturulan grup) 10 mg/kg/gün inraperitoneal enjeksiyon ile 2 ay boyunca uygulandı. Grup 3 PTU (10mg/kg/gün) intraperitoneal enjeksiyonu 1 ay uygulayarak hipotiroid oluşturduktan sonra kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi (ilave 1 ay daha) boyunca verildi. Grup 4 Kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi boyunca (2 ay) verildi. Çalışma sonunda ratlar anestezi altında dekapite edilerek histopatolojik inceleme için tiroid ve kalp örnekleri toplandı. TSH, T3 ve T4 analizleri için kan alındı ve plazması çıkarıldı. Nekropsi sırasında PTU verilen grupta tiroidlerin belirgin şekilde büyüdüğü dikkati çekti diğer gruptaki ratların tiroidleri normal görünümdeydi. Kalp örnekleri tüm gruplarda normal görünümdeydi. Plazma örneklerinde Grup 2'de TSH düzeyinde yükselme, T3 ve T4 düzeylerinde düşme gözlendi. Diğer grupların hormon düzeyleri normaldi. Histopatolojik incelemede tiroidlerin PTU uygulanan grupta tiroid epitellerinde belirgin prolifererasyonlar dikkati çekti. Kalp dokularının histopatolojik incelemesinde PTU grubunda hiperemi gözlendi. Kalp örnekleri troponin yönünden immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Grup 2'deki ratların myokardında troponin ekspresyonlarının hafif düzeyde azaldığı, PTU kesildikten sonra 4 hafta kafein uygulamasının troponin ekspresyonlarının düzeltilmesine katkıda bulunabileceğini gösterdi. Bu konu ile ilgili değişik doz ve sürelerde kafein uygulamasının araştırılacağı çalışmalar yapılmalıdır.

HipoparatiroidizmKafeinKalp+4
Duygu Yüksel
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel hipotiroidizmde kardiovasküler bulgular ve kafeinin etkileri

Tiroid hormonları birçok organın normal çalışması için gerekli hormonlardır. Bu hormonların eksiklik veya fazlalıkları organ ve sistemlerin çalışmalarının bozulmasına yol açar. Tiroid hormon bozukluklarından kardiovasküler sistemin de etkilendiği bildirilmektedir. Ancak bu alandaki çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Hipotiroidizm hem insanlar hem de hayvanları etkileyen ve sık gözlenen problemlerdendir. Bu çalışmanın amacı propylthiouracil (PTU) ile hipotiroid oluşturulan ratlarda şekillenebilecek kardiovasküler bulguları incelemek ve kafeinin etkisini değerlendirmektir. Hipotiroid oluşturulan bu ratlarda kafeinin kalp, tiroid ve kan parametreleri üzerindeki etkisini patolojik olarak incelemektir. Çalışmada 250- 300 gram ağırlığında Wistar albino ırkı toplam 40 dişi rat kullanıldı ve ratlar 10'ar hayvandan oluşan 4 gruba ayrıldı ve çalışma 2 ayda tamamlandı. Grup 1(Kontrol grubu) normal su ile 2 ay süre ile adlibitum olarak beslendi. Grup 2 (PTU ile hipotiroidizm oluşturulan grup) 10 mg/kg/gün inraperitoneal enjeksiyon ile 2 ay boyunca uygulandı. Grup 3 PTU (10mg/kg/gün) intraperitoneal enjeksiyonu 1 ay uygulayarak hipotiroid oluşturduktan sonra kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi (ilave 1 ay daha) boyunca verildi. Grup 4 Kafein (10 mg/kg/gün) suya karıştırılıp gavaj yolu ile çalışma süresi boyunca (2 ay) verildi. Çalışma sonunda ratlar anestezi altında dekapite edilerek histopatolojik inceleme için tiroid ve kalp örnekleri toplandı. TSH, T3 ve T4 analizleri için kan alındı ve plazması çıkarıldı. Nekropsi sırasında PTU verilen grupta tiroidlerin belirgin şekilde büyüdüğü dikkati çekti diğer gruptaki ratların tiroidleri normal görünümdeydi. Kalp örnekleri tüm gruplarda normal görünümdeydi. Plazma örneklerinde Grup 2'de TSH düzeyinde yükselme, T3 ve T4 düzeylerinde düşme gözlendi. Diğer grupların hormon düzeyleri normaldi. Histopatolojik incelemede tiroidlerin PTU uygulanan grupta tiroid epitellerinde belirgin prolifererasyonlar dikkati çekti. Kalp dokularının histopatolojik incelemesinde PTU grubunda hiperemi gözlendi. Kalp örnekleri troponin yönünden immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Grup 2'deki ratların myokardında troponin ekspresyonlarının hafif düzeyde azaldığı, PTU kesildikten sonra 4 hafta kafein uygulamasının troponin ekspresyonlarının düzeltilmesine katkıda bulunabileceğini gösterdi. Bu konu ile ilgili değişik doz ve sürelerde kafein uygulamasının araştırılacağı çalışmalar yapılmalıdır.

HipoparatiroidizmKafeinKalp+4
Duygu Yüksel
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerin doğal paratüberküloz enfeksiyonlarında dokularda osteopontin ve mannoz binding lektin düzeylerinin patolojik yöntemlerle araştırılması

Paratüberkülozis özellikle ruminantlarda görülen, kronik seyirli, transmural enteritisle karakterize; tüm dünyada ekonomik kayıplara neden olan bir hastalıktır. Mannoz bağlayıcı lektin; patojen etkenlerin opsonizasyonunu sağlar ve lektin yolağıyla komplement sistemi aktive ederek makrofajlar tarafından fagositozunu sağlar. Ostopontin doku bütünlüğünün korunması, rejenerasyonu, kronik ve granülomatoz yangılarda kemotaktik etki dahil birçok fizyolojik ve patolojik olayda rol oynayan azot bağlı glikosile proteindir, yangısal reaksiyonda makrofaj infiltrasyonunu düzenler. Çalışmada kullanılan dokuların histopatolojik, Ziehl-Neelsen ve immunohistokimyasal yöntem bulguları değerlendirilerek, semikantitatif ve istatistiksel analiz değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen bulgular ışığında bu çalışmada; keçilerde paratüberkülozis hastalığının histopatolojisi detaylı olarak sunularak, Osteopontin ve Mannoz Bağlayıcı Lektin'in Paratüberkülozis hastalığındaki ekspresyonları, hastalığın patogenezindeki rolleri ve bu iki markırın birbiriyle olan ilişkileri gösterilmiştir.

HistopatolojiKeçilerLektinler+4
Leyla Elif Özgü Ayözger
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Keçilerin doğal paratüberküloz enfeksiyonlarında dokularda osteopontin ve mannoz binding lektin düzeylerinin patolojik yöntemlerle araştırılması

Paratüberkülozis özellikle ruminantlarda görülen, kronik seyirli, transmural enteritisle karakterize; tüm dünyada ekonomik kayıplara neden olan bir hastalıktır. Mannoz bağlayıcı lektin; patojen etkenlerin opsonizasyonunu sağlar ve lektin yolağıyla komplement sistemi aktive ederek makrofajlar tarafından fagositozunu sağlar. Ostopontin doku bütünlüğünün korunması, rejenerasyonu, kronik ve granülomatoz yangılarda kemotaktik etki dahil birçok fizyolojik ve patolojik olayda rol oynayan azot bağlı glikosile proteindir, yangısal reaksiyonda makrofaj infiltrasyonunu düzenler. Çalışmada kullanılan dokuların histopatolojik, Ziehl-Neelsen ve immunohistokimyasal yöntem bulguları değerlendirilerek, semikantitatif ve istatistiksel analiz değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen bulgular ışığında bu çalışmada; keçilerde paratüberkülozis hastalığının histopatolojisi detaylı olarak sunularak, Osteopontin ve Mannoz Bağlayıcı Lektin'in Paratüberkülozis hastalığındaki ekspresyonları, hastalığın patogenezindeki rolleri ve bu iki markırın birbiriyle olan ilişkileri gösterilmiştir.

HistopatolojiKeçilerLektinler+4
Leyla Elif Özgü Ayözger
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sığır deri papillomunda P53, PERP ve E-cadherin ekspresyonlarının araştırılması

Sığırlarda deri papillomu sıkça görülen bir hastalıktır. Kitlelerin benign karakterde olmasına karşın zaman zaman multiple seyretmesi ve sık sık nüks etmesi tedavi ve hayat konforu açısından zorluklara neden olmaktadır. Hastalığın teşhisi, patogenez ve tedavisinde oldukça fazla çalışma yapılmasına rağmen gelişen bilim ve teknoloji ile yeni belirteç ve yöntemlerin bulunması, bu hastalık hakkında bilinenlerin yeniden gözden geçirilmesi ve bilinmeyen yönlerin açığa çıkartılması açısından önemlidir. Yapılan çalışma ile P53, PERP ve E-cadherin aktivasyonlarının sığırlarda deri papillomu oluşumundaki patogenetik mekanizmalar ile ilişkileri ortaya çıkarılmış olunacaktır. Yapılan literatür taramasında sığır deri papillomunda P53, PERP ve E-cadherin salınımlarının beraberce incelendiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu yönüyle alanında öncü bir çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Deri papillomu, P53, PERP, E-cadherin, Sığır

CadherinlerPapillomProtein-P53+2
Bilal Ülgenoğlu
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Health Sciences
2019
00