
18
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bozkır kavimlerinin kültür ve mitolojilerinde at
Bu Yüksek Lisans tezinin amacı Bozkır Kavimlerinin Kültür ve Mitolojilerindeatın yerini ortaya çıkartmaktır.Bu çalışmada M.Ö. V.yüzyıl ve M.S.IX. yüzyıla kadar Orta Asya Türk Kültürüneait birinci elden kaynaklar incelenerek atın önemi ve işlevi ortaya çıkarılmayaçalışılmıştır.Türkler Dünya Tarihinde atı ilk kez binek hayvanı olarak kullanmış ve at Türklersayesinde Dünya Kültür Tarihine kazandırılmıştır. Türklerin ata önem vermesi onlarınhayatına; siyasal, sosyal, ekonomik, askeri, dinsel, sanatsal ve mitolojik alanlardayansımasına imkan sağlamıştır.Kısaca;1-Atın, hangi kültür coğrafyasında ortaya çıktığı ve yapılan anlaşmalarda vergiolarak atın verilmesi siyasi açıdan atın rolünü göstermektedir.2-Atın, Türklerin eğlence ve festivallerinde yer alması, sütünün içilmesi ve etininyenilmesi sosyal hayatta atın rolünü göstermektedir.3-Atın, Çin ipeği ile değiştirilmesi, özellikle savaş atlarının satılması, atınekonomik açıdan önemine işaret etmektedir.4-Atın, kahramanı ile birlikte gömülmesi, kaderini kahramanının kaderinebağlaması, çeşitli törenlerin yapılması dinsel açıdan atın önemine işaret etmektedir.5-Atın, savaş araç ve gereçlerinde en önemli unsur olması hızından ve gücündenyararlanılması askeri hayatta önemine işaret etmektedir.6-Çeşitli sanat buluntularında atın yer alması sanatsal açıdan atın öneminigöstermektedir.7-Atın, mitolojik hikayelerde yer alması mitolojik açıdan önemini göstermektedir.
Elam siyasal ve kültür tarihi
Elam bugünkü iran'ın güneybatısında olan küçücük bir eyalettir. Eski Elam çok daha geniş bir alana sahipti ve sınırları İran'ın ortaları ve doğusuna kadar uzanmaktaydı. Çoğu zaman onun bir parçası olan Susa, Mezopotamya ile komşu ve onunla aynı coğrafi şartlara sahip olmuştur. Güçlü bir Elam devleti ancak Susa, doğusunda ve kuzeyindeki yüksek bölgeleri bir arada tutup hüküm sürmekle tahakkuk bulmaktaydı. Elam kelimesi yerli kaynaklarda Haltamti olarak yazılmıştır. Bu sözcük iki Türkçe hisseden {hal/a\ + tam/tan) oluşmakta ve tanrıların yüksek mekanı anlamına gelmektedir. Elamlılar yazılı belgeler itibariyle en az M.Ö. 3. binyılın başlarından siyasi hakimiyetlerini kurup 2000 yılı aşkın bir süre onu devam ettirmişlerdir. Bu ülke bazen Akad, Kut, 3. Ur sülalesi ve Kaslar istilasına uğrayıp bir süreliğine küçük mahalli güçlere bölünmüştür, ama tekrar baş kaldırıp eski gücüne kavuşmuştur. En güçlü dönemlerinde ise çok geniş araziye sahip olup 3. Ur sülalesi ve Kaslar gibi güçlü komşularını devirmeyi başarmıştır. Elam dininin tabiat kuvvelerine tapma dini olduğu ileri sürülmüştür. İçeriği tam olarak bilinmemektedir, ama bir takım öğelerinde Ortaasya Şamanizmi ve Zerdüştilik ile ortak yanları vardır. Daha eski olduğu itibariyle onlara etki ettiği sanılmaktadır. Ayrıca Elam dininin iki karakteristik özelliği kadın ve yılana olan çok saygılı ve tuhaf münasebetleridir. Bu ikisinin etkisini Elam'ın siyasal hakimiyeti ve sanatının derinliklerinde görmek kabildir. Elam dili araştırmacıların büyük çoğunluğuna göre bitişken bir yapıya sahiptir ve Azyanik diller kategorisine aittir. Konuşulduğu bölge ve içeriği itibariyle de Türkçe ile ortak yanlan ve akrabalığı vardır. Elam dilinde bugün bile yaşayan bir takım Türkçe kelimeler saptanmıştır. Elam'ın özgün sarımtırak seramiği eskiçağ dünyasında geniş bir alana yayılmıştır. Elam sanatının izi İndus vadisinden Akdeniz ve Mısır'a kadar159 tespit edilmiştir. Susa 1 adıyla tanınan Elam'ın tarihöncesi seramiği eskiçağ dünyasında asla örnekleri bulunmayan sanat eserleridir. Elam sanatı çoğu dallarda klasik devrinde zirvesine ulaşmıştır. Elamlılar Mezopotamyalılarla birlikte bir takım ilkleri gerçekleştirmişlerdir. İlk gelişmiş fırın, ilk maden eritme, ilk tekerlek ve ilk seramik çarkının bu topraklarda icat edildiği ileri sürülmüştür. Mimaride de Elamlıların büyük başarıları olmuştur. Mimari alanında özellikle M.Ö. 2. binyılın ortalarından sonra büyük binaların yapımı görülmektedir. Çoğa-zenbil ise Elam tapmakları ve zigguratlarının başında gelmektedir. M.Ö. 2. binyılın ortalarına ait kemer ve kubbeli tavanların ilk örneklerinden biri bu topraklarda bulunmuştur. Susa kenti tarımı ve ticaretiyle büyük bir merkeze dönüşmüştür. Bu büyük merkezde ise çeşitli sosyal ve mesleki sınıflar ortaya çıkmıştır. Coğrafi koşulları itibariyle ortaya çıkan ilk tarımcılar ve çanak çölekçilerin yanında avcılar, rahipler, kral ve şehzadeler, tüccarlar, mimarlar, işçiler ve başka sınıflar oluşup bu topluluğu meydana getirmişlerdir.
İlkçağ'da Hatay (Başlangıçtan Bizans Dönemine kadar)
ÖZET Antakya Habib-i Neccar eteklerinde kurulmuş bir Hellenistik dönem kentidir. İstanbul surlarından sonra, ülkemizdeki en uzun surlar Antakye'da olup Hellenistik, Roma ve Bizans devirlerine aittir. Antakya, Roma Ve İskenderiye'den sonra Akdeniz dünyasının en büyük kenti olmuştur. Şehrin kurulusu hakkında Libianus ve Malalat farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Antakya'nın kozmopolitik halkı dini ve siyasi ayrımlar yüzünden çeşitli kanlı olaylara sahne olmuştur, iki büyük yangın ve altı deprem şehri sekiz defa felaketlere sürüklemiştir. Hatay'da Reyhanlı- Kumlu - Kırıkhan üçgeni tarih öncesini aydınlatan bölgelerdir. 180 höyük tepsip edilmiştir. Hatay'da ilk bilimsel arkeolojik kazılar 1932-1938 arasında Chicago Üniversitesi yapılmıştır. Amik ovası höyüklerinde İ.Ö. 8000 yıllarına ait yerleşme izleri tespit edilmiştir. Tel Atchana, Teli Tainat ve Cüdeyde paleolitik dönemin önemli kalmtılanndandrr. 1938' de Teli Dehep (Altmtepe), Teli Kurdu (Tevekkeli Höyük) da yapılan kazılarda prebistorik devirlere ait 10 evre çıkarılmıştır. 1936'da British Museum adına Sir Leonard Woolley samandağın Almine kentinde kazılar yapmıştır. 1930'larda Amerikalılarca yapılan kazılarda tabanlar mozaik döşemeli villalar bulunmuştur. Mozaikler bu alanda dünyanın ikinci müzesi sayılan Hatay Arkeoloji Müzesi ile Paris ve ABD'deki çeşidi müzelerde sergilenmektedir. 1996'da Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi ile Antakya Arkeoloji müzesi işbirliği ile Prof. Dr. Aslıhan YENER başkanlığında Teli Kurdu kazılmıştır. Kazılar devam etmektedir.
İskit, Hun ve Göktürk'lerde dini hayat ve birbirleriyle mukayesesi
217 ÖZET Orta Asya gibi muazzam bir coğrafyada yaşayan Türk toplulukları zamanla çeşitli dinlerin etkisi altında kalmışlardır. Türklerin etkilendikleri dinler zaman ve mekana göre birbirinden değişiklikler arz etmiştir. Türklerin ticari, siyasi yakınlaşmaları dini hayatın farklılık göstermesinin temel nedenidir. Türkler Şamanizm'i kabul etmekle beraber bu Türklerde bir din değil, sihri bir metoddur. Türklerin diğer inanç biçimlerini totemizm, toyunizm oluşturmuştur. Bunun yanı sıra Türkler bu dinlerin fazla etkisi altında kalmamışlardır. Esasen Türk Dini tek Tanrı inancına dayalı olan Gök Tanrı Dini'dir. Gök Tanrı Dini'nin esasım tek bir Tanrı anlayışı oluşturur. Türkler Tanrıyı gökte kabul ettiklerinden ona bu ismi vermişlerdir. Türklerin inanç ekseninde Gök Tann'mn yanında çeşitli kutsallar yer almaktadır. Gizli tabiat güçlerini tam anlamıyla anlamlandıramayan Türkler bunlara inanmaktan geri durmamışlardır. Tabiat kuvvetlerine olan inancın yanında atalara saygı da yer almıştır. Çünkü Türkler ölmüş atalarının ruhlarının kendilerine yardımcı olacağına inanmaktadırlar. Bundan dolayı da yılın belirli zamanlannda atalarına kurbanlar sunmayı kendilerine görev kabul etmişlerdir. Yılın belirli zamanlannda atalarına sunulan bu kurbanlar dini hayatın vazgeçilmez bir bütünüdür. Yılın belirli zamanlannda Gök Tann'ya verilen kurbanlar vardır. Eski Türkler bazı dağ, tepe vb. yerleri kutsal kabul etmişlerdir. Güneş, ay, yıldıran, yıldız, şimşek Tannlar kabul edilmiştir. Türklerde var olan öldükten sonra dirilme anlayışı onların mezar yapılarının farklı olmasına neden olmuştur. Çünkü Türkler ölüleriyle beraber kullandıklan atlarım, eşyalarım ve hatta kadınlarım da beraberlerinde gömmüşlerdir. Bunun nedeni ise öldükten sonraki diriliş anlayışıdır. Türklerde ölümden sonra yuğ aşı törenleri yapılmaktadır. Türklerde ölen kimseler için yas tutulduğunu görmekteyiz. Hatta bu yaslara diğer devletlerden de elçilerin katıldığım bilmekteyiz. Türklerde vatan toprağı kutsaldır. Buna bağlı olarak kültler oluşmuştur. İskitler ata çok iyi binen ve savaşçı bir millettir. İskitlerin kadınlan da ata binerler ve ok ile yay kullanırlar. İskitler genellikle arabalan üzerinde ve su218 kenarlarında yaşarlar. Onların yaşamları hayvanlarının otlamalarına bağlıdır. Bir yerden başka bir yere göç etmeleri hayvanlarına otlak aramak içindir. îskitlerin hayat tarza, kıyafet ve simaları, adat ve ahlakları Hunlar ve Göktürkler ile aynıdır. Yaşam biçimleri Türklerinkiyle aymdır. Bundan dolayı İskitler de menşei Türk olan bir kavimdir. Dini yaşamları içerisinde Şamanizmin etkileri görülmektedir. Büyücülere, sihirbazlara büyük kıymet vermektedirler. Hayatları boyuncu tabiatla mücadele içinde bulunmuşlardır. Tabiatta karşılaştıkları korkunç ve garip tabiat olaylarını ruhlara atfetmişlerdir. Bunlar iyi ve kötü ruhlardır. îskitlerin keyiflerine düşkündürler. İskitler keyif verici maddelere olan düşkünlüklerini dini bir hüviyete büründürmüşlerdir, îskitlerin Tanrılarına kurbanlar adadıklarım görmekteyiz. Yalnız İskitlerde farklı bir kurban kesimi görülmektedir. Kurban edilecek hayvanın ön ayaklarım bağlamak suretiyle hayvanı kurban etmişlerdir. İskitler atalarına saygı duymuşlardır. Çok Tanrılı bir anlayışa sahiptirler. İskit mezarları kurgan biçimindedir. Ölüleriyle beraber atlarım ve kıymetli eşyalarım da gömmüşlerdir. Hunlar, savaşçı özelliklere sahip bir kavimdir. Hunlann savaşçı özelliklerinden dolayı Çinliler onlara karşı koyabilmeyi Çin Seddi'ni inşa etmek suretiyle başaracaklarını düşünmüşlerdir. Hunlann bilinen ilk hükümdarı olan Teoman dağınık durumda bulunan Hun boylarını bir bayrak altında toplamıştır. Ondan sonra yerine oğlu Mete geçmiştir. Mete babasının kurduğu devleti kısa sürede imparatorluğa dönüştürmüştür. Hunlar göçebe bir topluluk olduklarından at, sığır, koyun, deve yetiştirmişlerdi*. Hayvanlarına otlak bulmak için göçebe yaşamışlardır. Hayatlarının büyük bir kısmı at üzerinde geçmiştir. Tek Tanrılı bir din olan Gök Dinine inanmaktadırlar. Bunun yanında Hunlarda; gök, güneş, ay, yer su, atalar kültü yaşamaktadır. Konar göçer bir yapıya sahip olduklarından Budizm, Hıristiyanlık gibi dinlerin etkisinde kalmışlardır. Şamanizm ve Totemizm Hunlann içinde yer almıştır. Belirli zamanlarda atalarına kurbanlar sunmuşlardır. Ölülerini kurgan denilen mezarlara gömmüşlerdir. Göktürk İmparatorluğu Aşina Türk boyu tarafından kurulmuştur. Türk adım devlet adı olarak kabul eden ilk Türk Devleti'dir. Türk adını kabul eden ikinci devlet ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.219 Göktürklerin kökeni ile ilgili bilgileri Çin kaynaklarından öğrenmekteyiz. Göktürkler ile ilgili diğer bir. müracaat kaynağımız Orhun Kitabeleri 'dir. Göktürkler de tek Tanrı inancına dayalı olan Gök Tanrı Dini'ni benimsemişlerdir. Göktürkler dini durumlarını "üze kök tenri asra yağız yir kılundukda ekin ara kişi oglı kılınmış" sözleriyle ifade etmektedirler. Yani üstte mavi gök, altta yağız yer ve ikisinin arasında insanoğlu, Göktürkler Tek Tanrılı Gök Tanrı Dini'ne inanmalarının yanında değişik dinlerin de etkisi altında kamuslardır. Bunun en önemli nedeni ise bulundukları coğrafyaya gelip giden misyoner tüccarların faaliyetleridir. Göktürkler Budizm'den etkilenmişlerdir. Ancak Budizm Göktürklerin tamamı tarafından din olarak kabul edilmemiştir. Göktürkler kurban olarak atı ve öküzü kesmişlerdir. Öküzün kesilmesi ise Göktürklerin ongunu olmasındandır. Göktürkler ile ilgili en önemli noktayı Ergenekon Destanı oluşturmaktadır. Çünkü Ergenekon'dan çıkış Göktürkler açısından önemlidir. Göktürklerde şamanist unsurlar görülmektedir. Kam denilen kişiler Göktürklerin cenaze ve defin merasimlerini idare etmişlerdir. Göktürklerde vatana büyük önem verilmiştir. Bu yüzden vatan, kutsal yerler ve sular Göktürkler için önemlidir.
Bozkır kültür çevresinde insan unsuru (Başlangıçtan Göktürk Dönemi sonuna kadar)
255 ÖZET Çin şeddinden Tuna nehrine kadar uzanan geniş bozkır arazisinde bozkır kültürü vücuda getirilmiş ve geliştirilmiştir. Doğu ve batı kollarına ayrılan bozkırda bu gelişimin ne zaman tamamlandığının tarihini tespit etmek oldukça zordur. Bozkır kültürü temsilcilerinin dünya tarihindeki en mühim rolleri egemenliğin ortaya çıkışında ve devlet oluşumuna giden yolda etkin rol oynamalıdır. Bir diğer özellikte bozkır kültür temsilcilerinin yaşam tarzında düşünce ve inanç sahasında ortaya koydukları benzerliklerdir. Kimine göre bu benzerlikler aynı coğrafyada yaşamış olmanın kaçınılmaz bir sonucudur ve aynı şartlarda yaşayan her topluluk aynı ürünleri ortaya koyar. Bu noktada insan topluluklarının tarihi geçmişi ve manevi hayatı pek hesaba katılmadığından yanlış çıkarsamalar yapılmıştır. Tüm kültür unsurları arasındaki benzerlikler maddi imkanlarla izahdan daha karmaşık ve geniş bir açılımla değerlendirilebilir. Bu nedenle bozkır kültürünün oluşumu ve gelişiminde, Türk topluluklarının tarihinin iyice anlaşılabilmesi ve öneminin kavranması gerekmektedir. Bozkır insanı yaşadığı coğrafyanın, sert ve haşin tabiat şartlarının etkilerini üzerinde taşımış ve güçlü olmayı öğrenmiştir, iktisadi manada göçebe hayvan yetiştiriciliği temeline dayanan bozkır kültüründe iktisadi tercihler, toplulukların kimliklerinin oluşumunda ve ortaya konulan ürünlerde de söz sahibi olmuştur. Bu bağlamda bozkır kültürünün iktisadi temelinde at yetiştiriciliği yatmakta bunu koyun ve sığır yetiştiriciliği takip etmektedir. Bozkır insanı beslenme karakterleri ve giyim tarzları konusunda da kendine özgü bir düşüncenin tezahürlerini ortaya koymuş ve faydacılık- prensibi üzerine hareket etmiştir. Bozkır insanının ruh dünyasının şekillenmesinde en önemli maddi unsurlar at ve demirdir. Bozkır insanı atını sadece iktisadi bir araç olarak görmemiş inanç dünyalarında ve ruh hallerinde ona nazım bir mevki vermiştir. Sahip olduğu demir madeni sayesinde askeri başarılar kazanmış ve kişiliğindeki savaşçı kimliğin oluşumuna katkıda bulunmuştur.256 Bozkır toplulukları sağlıklı bir cemiyet hayatı sürdürmüş, bir arada yaşamanın ve hayatın getirdiği anlaşmazlıkları çözmek için hukuk kuralları oluşturmuş, tehlikelere karşı koyabilmek ve ortak amaçlar için hareket edebilmek için teşkilatlanabilme becerisini ortaya koymuştur. Bir otorite etrafında toparlanma ve emirlere itaat etme inancı sayesinde büyük başarılara imza atmış ve bir biri ardına vücuda gelen büyük cihan devletlerinin kurucuları olmuşlardır. Bozkır insanı dini hayatıyla sosyal ve siyasi yaşantısı arasında sağlıklı ve faydalı bir bağ kurmayı başarmıştır. Yaşadığı coğrafya ve tabiatın ağır şartları altında manevi açıdan kendini korumak ve anlam veremediği şeyleri kendince yorumlamak konusunda son derece başarılıdır. Büyü ve sihir anlayışının yanında, manevi güçlerle irtibat ve iletişim konusunda bugün şamanizm dediğimiz bir inancın yaratıcısıdır. Gök-Tanrı inancının gelişimini tamamlamasıyla bozkır insanı, ilahi görevlendirme ve Tanrı desteği anlayışıyla büyük başarılara giden yoldaki manevi destekleyicileride yanına almış bulunmaktadır. Tabiat kuvvetlerine inanma, çevresinde gördüğü cansız her nesnenin bir ruhu olduğu ve bunların desteğini alma düşüncesi bozkır insanının kainat kuvvetleriyle ahenk içinde yaşama isteğinin bir sonucudur. Atalar kültü inancı ve erken dönemlerde daha güçlü hissedilen totemistik inanç unsurları da bu anlayışın bir tezahürü gibi gözükmektedir. Bozkır insanı hayatı ve kainatı farklı algılamış ve yorumlamıştır. Sahip oludu sürat sayesinde ulaşılamaz ve gidilemez anlayışını terketmiştir. Bu anlayışın sonuçları; kendini ilahi kudretlere yakın hissetme ve dünyayı dar gören bir zihniyete sahip olmak olarak açıklanabilir. Bozkır insanı dünya devleti düşüncesinin ve bu düşüncenin oluşturduğu felsefenin de yaratıcısı olmuştur. Bunun yanında insani değerlerin ve karakter özelliklerinin oluşması da bu tarihsel süreç içerisinde sosyolojik bir değer kazanmış ve ruh hallerinin oluşum süreci tamamlanmıştır. Bu ruhi vasıflar disiplin ve nizam severlik, verilen görevi ifa etme düşüncesi, sözünde durmak, kurnazlık, cesaret, dayanıklılık, hükmetme, şeklinde özetlenebilir.
Koloni Çağı'nda Anadolu ve Asur'da kadın
70 ÖZET 1925 yılında Çek bilgini B. Hrozny tarafından Kültepe (Karahöyük)'de bulunan ilk çivi yazılı tabletlerle, Anadolu'nun M.ö. 1950-1750 yılları arasına ışık tutacak en önemli kaynaklar gün ışığına çıkarıldı. 1925'de Hrozny ile başlayan ve 1948'den itibaren de sistematik bir şekilde Tahsin özgüç'le devam eden Kültepe kazılarında bugün sayıları 30.000'i geçen tablet koleksiyonu ortaya çıkarılmıştır. Kültepe tabletleri incelendiğinde bunların M.ö. 2. binin başlarında Orta Anadolu'ya kadar yayılan Asurlu tüccarlara âit ticarî belgeler olduğu, bu vesikaların bulunduğu harabelerin de o dönem Anadolu'sunun ticarî merkezi, Kaniş şehri yıkıntıları olduğu anlaşıldı. Asurlu tüccarlar sadece ticarî maksat ile yukarı Mezopotamya'da Dicle kıyısındaki Asur kentinden hareket ederek, Fırat üzerinden, Asur - Diyarbakır - Malatya - Kayseri veya Asur - Urfa - Adana - Gülek Boğazı yollarını kullanmışlar, 200- 250 eşekten oluşan kervanlarla, kalay, giysi ve kumaş getirip, karşılığında Asur'a altın ve gümüş götürmüşlerdir. Bu ticarî faaliyet sonucunda Anadolu şehirlerinde Kani§ merkez olmak üzere, "kânım" ve "wabartum" adın» verdikleri bugün toplam sayıları 42 olan ticarî merkezler kurmuşlar ve ticarî faaliyetlerini bu şehirlerden idare etmişlerdir. Bu çalışmamız ile, Kültepe metinlerinin ışığında, M.ö. II. bin'de Anadolu ve Asur'da kadının statüsünü ortaya koymaya çalıştık. Elimizdeki ticarî, hukukî ve sosyal içerikli metinlerin incelenmesi sonucunda Asur ve Anadolu kadını arasındaki sosyal statüdeki farklılık ve benzerlikler gün ışığına çıkarılmaya çalışılmıştır. Kadınların sâdece evlerinin rutin işleri ile ilgilenmedikleri, ticarî faaliyetlerde de bulundukları, borç verip, kendi adlarına senetler düzenledikleri görülmektedir. Ayrıca, evlenme boşanma gibi, aile hukukunu ilgilendiren konularda da, haklarının resmi belgelerle korunduğu anlaşılmaktadır. Anadolu kadınını, Asur kadınından ayıran en büyük özellik, Anadolu kadınının ülke yönetiminde söz sahibi olmasıdır. Bu özellik daha sonraki Hitit toplumunda da görülmektedir.
Roma askeri teşkilatı (İmparatorluk dönemine kadar)
ÖZET Eski Romalılar asker bir milletti. Romalı vatandaşta milli his, kahramanlık, çalışkanlık ve disiplin gibi faziletler mevcuttu. Bunlar, aynı zamanda bir askerde bulunması gereken özelliklerdi. Dolayısı ile, askerlik hizmeti konusunda Roma'da bir sıkıntı yaşanmamıştır. Askerlik müessesesi, kusursuz işleyen bir sistem üzerine oturtulmuştu. En ince ayrıntısına kadar her husus düşünülmüş ve ona göre tedbirler alınmıştır. Hatta, daha bağlayıcı olmak üzere bu konuda Senatus tarafından kanunlar çıkarılmıştır. Roma siyasetinin en önemli icra unsuru olan ordu, her bakımdan kendini sürekli olarak yenilemiştir. Ordunun modernizasyonu ile ilgili olarak geniş çaplı reformların yapıldığı dönemler mevcuttur. Bu, daha krallık döneminde başlamış, erken cumhuriyet ve geç cumhuriyet dönemlerinde artarak devam etmiştir. Geç cumhuriyet dönemi, Roma askeri teşkilatının bütün kurum ve kuruluşları ile gücünün zirvesine ulaştığı bir zaman dilimini teşkil etmiştir. Romalı yeniliğe açıktı. Düşmanında bile görse, ve bunun kendisinde olmayışının bir eksiklik olduğunu hissettiği her hangi bir unsuru hemen kendine adapte ederdi. Bu, bir silah, zırh, savaş taktiği veya askeri birlik nizamı konusunda olabilirdi. Zaten bu zihniyet Roma ordusunun kendini devamlı olarak yenilemesinde baş faktör olmuştur. Roma ordusunun kullandığı silahlar, çağdaş diğer milletlerin silahlarından çok üstündü. Ayrıca, savaş araç gereçlerinin kullanımında olan en yüksek randımanı almak üzere askerlere kamplarda talim yaptırılırdı. Acemi bir asker, bu tür kamplarda aldığı eğitim sayesinde usta bir silahşor olup çıkıyordu. Roma ordusunun karakteristik özelliklerinden birisi askeri kamplardı. Bu kamplar, bir şehrin küçük bir kopyası gibiydi. Tapınağı, mahkemesi, Pazaryeri, hastanesi, tamirci dükkanları ile kendine yeter bir yapıdaydı. Kamp içindeki çadırlar, barakalar veya taş yapılar muntazam aralıklarla sıralanmıştı211 ve bunlar cadde ve sokaklarla birbirinden ayrılmıştı. Kampta bir askerin hayati ihtiyaçlarını karşılayabileceği her şey mevcuttu. Talim saatleri, yemek ve uyku zamanları belliydi. Kamp, içinde güvenliği sağlamak üzere devriyeler sürekli olarak dolaşırlardı. Katı disiplin anlayışı ve uygulanan sert cezalar, aynı zamanda ordu içindeki hiyerarşiyi üst seviyelere çıkaran faktörler olmuştur. Roma ordusunda görev yapan bir asker kusursuz olmalıydı, yapabileceğinin en iyisini yapmak mecburiyetindeydi. Hataya müsamaha gösterilmezdi. Görevi ihmal, yalancılık, firar etmek, korkaklık ve disiplinsiz her hangi bir davranış asla cezasız kalmazdı. Falakaya yatırma, kamp dışında nöbet tutma cezası, rütbe sökülmesi, günlük yiyecek istihkakının azaltılması, maaş kesme gibi ceza metodları uygulanırdı. Bunlara, idam cezasını da eklemek gerekir. Bunun yanında askerler, gösterdikleri kahramanlık ve yaptıkları hizmetin değeri ölçüsünde bir takım ödüllerle onore edilirdi. Bu husus, askerin moral motivasyonunu yükseltir ve görev tapması şevkini arttırırdı. Roma ordusu, tabir yerinde ise karada bileği kolay kolay bükülemeyecek bir seviyeye gelmişti. Buna mukabil, denizde o kadar güçlü değildi. M.Ö. III. asra kadar bir donanmaya sahip olmadığını antik kaynaklar yazmıştır. Ne zaman ki, Kartacalılarla adeta bir ölüm kalım savaşına girilmiştir. İşte o zaman Roma, denizlerde de hakim unsur olması gerektiğinin farkına varmıştır. Bundan sonra kısa zamanda bir donanma inşaa etmiş ve mücadelesini denizde de sürdürmüştür. Tarihte, denizci bir kavim olarak ün salmış olan Kartacalıları, kendi savaş alanlarında yani denizde mağlup ederek, Akdeniz'in hakimi haline gelmiştir. Genel olarak "bütün bir Roma tarihine savaşlar yön vermiştir" dense, bu mübalağalı bir ifade olmaz. Çünkü, Roma tarihi savaşlarla yoğrulmuştur. Ordu, Roma siyasetinin icra organı idi. Bu sebeple, Roma askeri teşkilatı, Roma'nın kaderini belirleyici en önemli faktörlerden birisi olmuştur.
Kafkaslar`da atlı - bozkır kavimleri (M. Ö. 1 bin)
Atlı-bozkır kavimlerinin Kafkasya coğrafyasında tarih sahnesine çıkması yazılı ve arkeolojik kaynaklarca ortaya konulmaktadır. Kafkasya coğrafyasında ortaya çıkan bu kavimler Kimmerler İskitler ve daha sonra Sarmatlar'dır. Adı geçen kavimlerden Kimmerler ve İskitler bu coğrafyalarda ilk olarak M. Ö. VIII y.y., Sarmatlar ise M. Ö. VI y.y. görünmektedirler. Kafkasya coğrafyasını kendilerine yurt edinene bozkır kavimleri burada çeşitli devlet ve kavimlerle siyasi ve kültürel ilişkilerde bulunmuşlardır. Bu devletlerden Asur, Urartu, Babil, Manna (Media), Grek ve Roma vb. yazılı kaynakları adı geçen kavimlerin tarihi ile ilgili çok önemli bilgiler vermektedirler. Atlı-bozkır kavimleri göçebe hayat tarzını benimsemişlerdi. Gerek siyasi ve gerekse de kültürel, ilişkileri bu hayat tazının sağladığı imkanlar çerçevesinde gelişme göstermekteydi. Bozkır kavimleri bu coğrafyada ilk olarak Urartu devleti ile karşılaşmıştır. Urartu krallarının akıllı politikası sonucu Asur devleti ile temasa geçmişlerdir. Bu devletlerle olan siyasi ilişkileri uzun sürmemiş M. ö. VI y.y. değin her iki devlet de adı geçen kavimlerin artan baskıları sonucu ortadan kalkmışlardır. Adı geçen kavimlerin idari ve askeri teşkilatı eski Türk geleneklerine dayanmaktaydı. Bozkır dini inancı geniş coğrafyalarda değişik boyutlara ulaşmaktaydı. Bu topluluklar arasında Güneş ve güneşe tapmak başlıca dini inanç olarak görülmekteydi ayrıca, Şamanizm ve tanrılar alemi de geniş yayılmıştı. Adı geçen toplulukların dili meselesi bu gün dahi bir problem olmaktan kendini kurtaramamaktadır. Ortaya atılan değişik görüşlerin aksine147 Sakız ve Suz çevresinde ele geçirilen çivi yazılı metinlerde geçen Türkçe kelimeler konuya büyük ölçüde açıklık getirmektedir. Ekonomi ve ticari hayat temel olarak bozkır hayat tarzının gereksinimleri üzerine kuruluydu. Sanat anlayışı da esas olarak hayvan tasvirlerine dayanmaktaydı. Burada aslan, boğa, geyik, vahşi kuşlar, at, koyun vb. hayvan tasvirleri ağırlık kazanmaktadır. Kafkasya coğrafyasında ortaya çıkan atlı-bozkır kavimleri ile ilgili yazılı bilgilere Asur, Babil, Urartu, Pers çivi yazılı metinlerinde, Grek tarih yazarlarından; Homer, Herodot, Hipokrat, Polibius, Strabo, Ptolemaios'un vb. eserlerinde rastlanılmaktadır. Bu bilgileri Sarmatlar'ın ortaya çıkması ile Roma tarih yazarlarından; Pompeius, Plinius, Tacitus, Ammianus Marcellinus'un vb. eserleri takip etmiştir. Konu ile arkeolojik kaynaklara ise Kafkasya coğrafyasının hemen her yerinde yapılan kazılar sonucu ulaşılmıştır. Bu kazılar ağılıklı olarak Alman, Rus kısmen de Azeri bilim adamları tarafından sistematik şekilde yapılmıştır.
Büyük İskender`in Doğu siyaseti
Makedonyalı Büyük İskender ( M.Ö. 356 - 323 ), Eskiçağ tarihinin en önemli ve ünlü şahsiyetlerinden birisidir. Ege Denizi'nden Hindistan'ın indus Nehri'ne, Libya Çölü'nden Hazar Denizi'ne yayılan, Dünya'nın sayılı büyük imparatorluklarından birisinin kurucusu olmuştur. Ancak, daha 33 yaşında iken genç yaşta ölümü, gerek kurmuş olduğu Büyük İskender İmparatorluğu'nun uzun süreli yaşaması, gerekse kurmayı tasarladığı Dünya imparatorluğu'nun gerçekleşmesi önünde en büyük engeli teşkil etmiştir. Dünya tarihinde ilk defa olarak Makedonyalı Büyük İskender, Doğu ve Batı dünyası arasındaki tezadı ve mücadeleyi ortadan kaldırmak suretiyle, ortak ve yeni bir Dünya İmparatorluğu kurmayı tasarlamıştır. Kendisinin Doğu dünyasında bulunduğu süre içinde izlemiş olduğu siyaset ile hayat bulan bu tasarı, günümüze kadar önemini ve değerini korumuştur. Büyük iskender'in Doğu Siyaseti başlığını taşıyan ve dört bölümden oluşan bu çalışmada; Makedonyalı Büyük iskender'in Doğu dünyasında bulunduğu süre içinde izlemiş olduğu askeri, idari ve kültür siyaseti, kurmuş olduğu imparatorluk ile kurmayı tasarladığı Dünya imparatorluğu, Doğu ve Batı dünyasında bıraktığı izler ortaya konulmaya çalışılmıştır. Birinci bölümde; Büyük iskender öncesi Makedonya, Yunanistan ve Pers İmparatorluğu, Büyük iskender'in yetişmesi, tahta çıkışı ve Doğu seferi öncesi faaliyetleri ele alınmıştır. Büyük İskender'in Doğu Seferi başlığını taşıyan ikinci bölüm; Büyük İskender'in ve Pers İmparatorluğu'nun Askeri ve Mali imkanları, Anadolu'nun Fethi, Suriye'nin Fethi, Mısır'ın Fethi, Iran ve Orta Asya Ülkeleri'nin Fethi, Hindistan'ın Fethi ve önasya'ya Dönüş olmak üzere altı kısımdan oluşmaktadır.125 Üçüncü bölümde; Büyük İskender'in Doğu seferi sonrası faaliyetleri ve ölümü, Büyük İskender imparatorluğu'nun sistemi ve paylaşılması ele alınmıştır. Dördüncü bölümde ise; Büyük İskender'in Dünya hakimiyeti fikri ile Doğu ve Batı dünyasında bıraktığı izler değerlendirilmiştir.
Eski bozkır kavimlerinin dini inanç ve adetleri
Bu çalışmamızda bozkır coğrafyasındaki kavimlerin dinî inanç ve örf- âdetlerine dair bir araştırma yapmaya çalıştık. Bozkır adı verilen alan, çok geniş sahayı kapsamaktadır. Bu Mançurya'dan Macaristan'a kadar uzanmaktadır. Bu bozkır alanına giren Orta Asya bölgesindeki dinî inanç ve örf-âdetleri üzerine araştırma yaptık. Eskiçağ döneminde Türklerin dinî inancının temelini Göktanrı oluşturmuştur. Türklerin örf-âdetlerinden; kurban kesme, ölü gömme ve kutsal sayılar üzerinde incelemede bulunduk. Bu âdetler üzerine günümüzde de uygulanan bölgelerden Orta Asya, İran, Anadolu, Kafkasya, Karadeniz bölgelerinde uygulama şekillerine örnekler ve açıklamalarda bulunduk. Bu âdetler günümüze kadar gelmiştir.
Urartu dini inanç ve adetleri
Urartu dini hakkında bilgi veren kaynaklar çivi yazılı belgeler ve kabartmalardır. Urartu dini çok tanrılı idi. Meher-Kapı Yazıtı'na göre Urartu panteonunda 79 tanrı vardı. Tanrılar bir hiyerarşiye sahiptiler. Listede tanrılara sunulan kurbanların aded ve cinsi vardı. Bunlar tanrılar için sunulmuştu. Urartu panteonunun en önemli tanrıları Haldi, Teşeba ve Şivini idi. Haldi milli tanrı idi ve kutsal hayvan sembolü aslandı. Haldi savaşçı tanrı idi. Teşeba fırtına tanrısıdır. Onun kutsal hayvan sembolü boğadır. Şivini güneş tanrısıdır. Onun sembolü kanatlı güneş kursudur. Urartu dini totemistik ve animistik karakter taşımaktaydı. Urartu ülkesinde herşey Haldi için yapılırdı. Urartu tapınakları kare planlı idi. Tapınağın en önemli bölümü "cella" idi. Urartulular, tapınak dışında kayalık, mezarlık ve orman gibi yerlerde ibadet ederlerdi. Onlar tanrılarına hayvanların dışında yiyecek ve içecek sunardı. Urartu resimlerinde en çok kullanılan tasvirlerden birisi "kutsal ağaç" idi. Kutsal ağaç ölümsüzlüğü ve yenilenmeyi sembolize ederdi. Urartu geleneklerinde iki tip gömü vardı: 1) İnhumasyon 2) Kremasyon. Urartu dini Hurri, Hitit ve Asur'dan etkilenmişti. Urartulular, dağınık boylarıIV birleştirmiştir. Onlar, boyların tanrılarından bir panteon oluşturmuşlardır. Bu panteon Urartu Devleti'nin "resmi panteonu" olmuştur. Urartu halkı, Urartı Devletinin sonlarında eski dinine geri dönmüştür. Bu durum Giyimli (Hırkanis) tunç levhalarının resimlerinde gözlenmektedir.
Hitit sanatı
Eski Taş Çağı'ndan beri Anadolu büyük uygarlıkların yurdu olmuştur. Bu nedenle bu coğrafyanın çok kavimli ve çok dilli bir yapısı olduğu görülmektedir.Anadolu'da büyük bir uygarlığın temsilcisi olan Hitit Devleti, M.Ö. 1700?1200 yılları arasında Anadolu'nun siyasal kaderine hâkim olmuştur. Hititler, bu 500 yıllık zaman dilimi içerisinde önemli sanat eserleri yaratmışlardır. Bunlar kazılar sonucu ortaya çıkarılan mimari kalıntılar, anıtsal kapılar ve heykeltraşlık eserleri olarak sıralanabilirler.Hitit şehirlerinde ev, tapınak ve saray yapıları ortaya çıkarılmıştır. Hitit mimarisinin en önemli özelliği asimetrik bir düzende olmasıdır. Sadece anıtsal kapılarda ve şehir kapılarında simetri uygulanmıştır.Hitit dini yapılarının en eski biçimleri sadece kült eşyalarının konulduğu doğal yerlerden oluşmaktadır. Zamanla bu doğal kutsal alanlar yerine yapılar inşa edilmiştir.Bu döneme ait konut mimarisinde bireyselleştirme vardır. Örneğin; ortak duvar yerine her evin kendi duvarı olduğu görülmektedir. Hitit evinin planı dikdörtgen biçimli iki odadan oluşmaktadır.Hitit sarayları ise avlular etrafına toplanan çok sayıda evden oluşur. Hitit saray yapısının en önemli özelliği ayaklı geçitlerle oluşturulmuş avluların olmasıdır. Hititler planlı bir şehir oluşturmaya özen göstermişlerdir.Hitit sanatında heykelin çok büyük önemi ve anlamı vardır. Bu heykellerin çoğu tanrı ve tanrıça tasvirlerinden oluşmaktadır. Bunlar pişmiş toprak, altın, bronz, gümüş, fildişi, dağ kristali gibi malzemelerden yapılmış heykellerdir.Hitit şehir kapılarında yer alan heykeller üç boyutludur. Genellikle aslan ve sfenks tasvirlerinden oluşmaktadır. Bu heykelli kapıların şehri düşmanlara karşı koruduğu inancı vardır.Hitit sanatı çevre kültürleri etkilemekle beraber diğer kültürlerden de etkilenmiştir. Özellikle Mısır ve Kuzey Suriye kültürleri Hitit kültürünü etkilemiştir.
Eski Anadolu'da tarım (Neolitik Çağdan Urartulara kadar)
Tarımsal ürünler, insanoğlunun varoluşundan bu yana en temel ihtiyaçlarından biri olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca toprakla yakın ilişki içinde olan insanlar, tarım faaliyetleri sayesinde yiyecek üretimi, yerleşik yaşama geçiş ve medeniyetlerin yükselişi gibi büyük dönüşümler yaşamıştır. Bu nedenle, tarımın kökenlerini ve tarih boyunca nasıl geliştiğini anlamak, insanoğlunun yeryüzündeki gelişimini anlamak açısından önemlidir. Bu bağlamda öncelikle eski Anadolu'da Neolitik Dönem yerleşim yerlerinden Çayönü, Can Hasan III, Çatal Höyük, Aşıklı, Erbaba, Cafer Höyük, Hallan Çemi, Nevali Çori, Yumuktepe, İkizhöük, Kırklareli Höyüğü Aşağı Pınar Kazısı ve Hoca Çeşme höyüklerinde yapılan tarım faaliyetleri incelenmiştir. Daha sonra Kalkolitik Dönem yerleşim yerlerinden Hacılar II, Kuruçay, Can Hasan I, Arslantepe ve Değirmentepe höyüklerinde yapılan tarım faaliyetleri incelenmiştir. Tarihi devirlerde ise Asur Ticaret Kolonileri Çağı'nda, Hititler ve Urartular döneminde Anadolu'da tarım araçları, tarım ürünleri, tarım teknikleri ve tarıma dayalı ekonomik sistemler gibi konular ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Aynı zamanda, tarımla ilişkili toplumsal yapılar, kültürel pratikler ve tarımsal üretimin toplum üzerindeki sosyal, ekonomik ve kültürel etkileri incelenmiştir. Eski Anadolu'da tarım sayesinde tarih öncesi devirlerde ilk köy ve şehirler kurulmuştur. Tarihi devirlerde Anadolu'da tarım ve tarım ürünleri Anadolu'nun ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını şekillendirilmiştir. Anahtar Kelime: Neolitik Çağ, Tarım, Sulama Sistemleri, Höyük, Eski Anadolu, Tarım Aletleri
Roma Uygarlığı'nda eğlence hayatı içerisinde müzik
Uygarlık tarihi boyunca insan, karnını doyurabildiği noktadan sonra her daim ruhunu beslemeye yönelik arayışlara girmiştir. Bu güdüyle yarattığı sanat biçimleri arasında köklü bir yeri olan müzik, yaşamın pek çok alanına nüfuz etmiştir ve hala etmektedir. Roma, etkileşime girdiği diğer uygarlıklar gibi, toplumsal yapının önemli ögelerinden biri olan eğlence hayatına müziği konuk etmiştir. Bu etkinliklerde kullanılan müziğin karakteri, eğlencenin teması ile daima paralellik göstermiştir. Romalılar, müziği soylu bir Romalının icra edebileceği kadar saygıdeğer bir uğraş olarak görmemekle birlikte, etkinliklerine dahil etmekten de geri durmamışlardır. Nitekim günümüzde var olan hiçbir enstrümanın mucidi olarak anılmamaları, müziğe dair sahip oldukları düşünce yapısının bir sonucudur. Kullandıkları enstrümanları ve müzikal performansları çevre uygarlıklardan almakla birlikte, bu unsurların, kurmuş oldukları Akdeniz imparatorluğunun dört bir yanına yayılmasını sağlamışlardır. Bu çalışma, MÖ 3. ila MS 4. yüzyılları kapsayan zaman diliminde, Roma dünyasının eğlence hayatında müziğin oynadığı rolü filolojik ve arkeolojik veriler doğrultusunda kavramayı ve Roma emperyalizmini müzik üzerinden okumayı amaçlamaktadır. Anahtar Sözcükler: Roma, Uygarlık, Eğlence, Müzik, Enstrüman
Argişti I dönemi seferleri ve inşa faaliyetleri
Urartular, Doğu Anadolu'nun zor iklim ve coğrafya koşullarına rağmen 300 yıl süre ile devlet olarak varlıklarını koruyabilmişlerdir. Değişen ve gelişen şartları en iyi şekilde değerlendirip Anadolu medeniyetine katkı sayılabilecek yenilikler yapmışlardır. Mimaride, kale yapımında, yeni şehirler kurmada, bronz ve taş işçiliğinde çağları aşan konumda olmuşlardır. I.Argişti babası Minua'dan devraldığı devleti güçlü ve etkili hale getirmek için çevre devletlere seferler yapmış, kiminin kralını haraç vermek şartıyla bağışlamış, kimini köle olarak tutmuş, bir kısmını ise halkıyla birlikte bulundukları bölgelerden başka yerlere nakletmiştir. Yeni şehirler kurarak göçe zorladığı bu insanları buralarda yaşamaya mecbur bırakmıştır. Kurulan yeni şehirler Urartu'yu ekonomik açıdan rahatlattığı gibi sınır güvenliği için de çözüm olmuştur. I.Argişti 30 yıllık krallığı döneminde Urartu Devleti'ne Armavir-Blur (Argiştihinili), Arinberd(Erebuni,Irpunı) gibi yeni şehirler kazandırmıştır. Kurduğu şehirleri sulama kanallarıyla verimli hale getirmiş, artan nüfusa ve ekonomik ihtiyaca bu sayede cevap vermiştir. Urartu'yu güneydeki düşmanı Assur'a karşı güçlendirmiş, çevre devlet ve aşiretlerden haraç alan bir yapıya kavuşturmuştur.Urartu Krallığı'ndangünümüze kalan en önemli yazıtları arasında hiç kuşku yok ki Van Kalesi'nin ana kayasına oyulmuş I.Argiştizaferlerini, inşa faaliyetlerini ve Urartu Devleti'nin yükselişini anlatan Horhor Yazıtlarıdır. Aynı yerde I.Argişti'nin mezarıda bulunmaktadır.Horhor kroniğinden dolayı Horhor mezarı olarak da adlandırılan mezar tarihlendirilebilen tek anıt mezar olma özelliğini taşımaktadır. I.Argişti Urartu sınırlarını Sevan Gölü'nden Urmiye Gölü'ne, Ardahan (Hanak)yakınlarından Fırat Nehri'ne kadar genişletmiştir.
Cornel II Scipiones: Roma'nın kaderini çizmiş bir ailenin tarihi ve mirası
Scipio ailesinin tarihi neredeyse Roma Cumhuriyeti'nin kendisi kadar eskidir. Scipio'lar Roma Cumhuriyeti'nde yüksek memuriyet görevlerinde en sık yer almış ailelerinden biri olup yükselişleri etkileyicidir. Roma'nın bir varoluş mücadelesi verdiği Veii Savaşları'ndan yükselişe geçtiği Kartaca Savaşları'na Roma Cumhuriyet tarihinin en kritik anlarında sahne alarak Roma'nın Akdeniz Dünyası'nın egemen gücü olmasına katkıda bulunmuşlardır. Aile özellikle Scipio Africanus, Scipio Aemilianus gibi isimlerin elde ettiği başarılarla Roma aristokrasisinde ön plana çıkarak Roma'nın siyasi ve askeri tarihinin önemli olaylarında başrol oynamıştır. Bu tezde Scipio ailesi antik yazarların eserleri ve arkeolojik veriler ışığında incelenerek ailenin geçmişi; siyasi, sosyal, kültürel alanlardaki faaliyetleriyle katkıları ve Roma'nın emperyal bir devlete dönüşmesindeki etkileri değerlendirilecektir. Konunun kapsamı sadece ailenin Roma Cumhuriyet tarihindeki yeriyle sınırlı kalmayıp sonraki dönemlerde de zamanın şartlarına göre nasıl algılandığına da değinilecektir.
Eskiçağ Anadolu'sunun antropomorfik kapları
Bu çalışmamızda "Eskiçağ Anadolu'sunun Antropomorfik Kapları"nı ele aldık. Çünkü eskiçağ kültürü araştırmalarımızda bu konuyla ilgili fark ettiğimiz bazı eksiklikleri gidermek hem alanımıza yeni katkılar sağlayacak hem de bu alanda uluslararası bağlantıları ortaya çıkaracaktır. Başka bir ifadeyle kültürel akışın uluslar arasındaki önemini vurgulayacak ve dolayısıyla bu alanın global bütünlüğünü sağlayacaktır. Çalışmamızda Anadolu coğrafyasında ortaya çıkarılmış antropomorfik kaplar coğrafi bölgelere göre ayrılarak tanıtılmış ve bu kaplardan Anadolu'da bulunmuş olanların kap biçimsel, bezemesel ve kaplardaki antropomorfizmin kronolojik tipolojisi tarafımızdan düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra Anadolu'da ve Anadolu coğrafyası dışında ortaya çıkan antropomorfik kaplar genel olarak incelenmiş, Anadolu dışındaki bölgelerin ve kültürlerin söz konusu kaplarının bir bölümü karşılaştırma malzemesi olarak ele alınmıştır. Bu kaplar, işlev ve tasvir yönünden de irdelenmiştir. Burada ülkeler arası kültürel benzerlikler öne çıkarılmış ve tarafımızdan bir tablo halinde düzenlemesi yapılmıştır. Anadolu'da ve Anadolu dışındaki coğrafi bölgeler ile kültürlerde ortaya çıkmış antropomorfik kaplar buluntu bölgeleri bağlamında ve kronolojik olarak irdelenmiş, ulusal ve uluslar arası kültürel ilişkilendirmeler de yapılmıştır. Ayrıca bu çalışmamız sırasında anılan kaplarla ilgili çivi yazılı metinlerdeki olası ifadelere yeni bir yorum da getirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antropomorfik, İnsan Yüzlü, İnsan Vücudu Biçimli.
Sumerlilerde sosyal tabakalaşmanın ortaya çıkış süreci ve Sumerlilerde sosyal tabakalaşma
Bu toplum yapısının araştırılmasını öngören, Mezopotamya ve özel olarak Sumerlilerle ilgili yapılmış sosyal tarih çalışmaları incelendiğinde; tarihi ve sosyolojik değeri yüksek olan sosyal tabakalaşma olgusunun çalışmalarda ayrıntılı bir şekilde ele alınmadığı tespit edilmiştir. Toplum yapısını meydana getiren en önemli argümanlardan birinin, toplumsal örgütleniş biçimi olduğu düşünüldüğünde, sosyal tabakalaşma konusunun derinlemesine, bütüncül ve kapsayıcı şekilde ele alınması oldukça önemlidir. Dolayısıyla bu alandaki çalışmaların genişletilerek, bilimsel anlamdaki bu boşluğun giderilmesine katkı sağlamak amacıyla Mezopotamya, özelinde Sumerlilerde sosyal tabakalaşma olgusunun nedenleri, oluşum süreçleri, sürece etki eden unsurları bütüncül bir yaklaşımla bu çalışmada ele alınmıştır. Sumerlilerde ortaya çıkan sosyal tabakalaşmanın nasıl bir hiyerarşik yapılanma sonucunda ortaya çıktığını belirlemek ve bu hiyerarşik yapılanmada güç, zenginlik, statü, fiziksel özellikler ile cinsiyet eşitsizlikleri gibi faktörlerin ne kadar etkili olduğunu ortaya çıkarmak ise bu çalışmanın temel amacını ifade etmektedir. Mezopotamya'da hüküm süren medeniyetlerin ve özelinde Sumerlilerin sosyal tabakalaşmasına etki eden tüm unsurların kapsayıcı şekilde ortaya konulması amacına uygun olarak araştırmanın kapsamı; sosyal tabakalaşmanın nedenleri ve oluşum süreçleriyle Mezopotamya ve özel olarak Sumer coğrafyasının ele alınmasına dayanırken, sosyal tabakalaşma olgusu Sumerliler ekseninde değerlendirilmiştir. Sumer sosyal tabakalaşmasının kapsayıcı bir şekilde ele alınmasını sağlamak için ise çalışmada; çivi yazılı belgeler, arkeolojik aktarımlar ve modern literatürdeki verilerin karşılaştırılması şeklinde bir yöntem uygulanmıştır. Bu yöntemlere paralel olarak; bilinen haliyle Sumerlilerin sosyal sınıf farklılıklarına ve cinsiyet eşitsizliğine dayanan bir toplumsal örgütleniş biçimi, çeşitli tabakalaşma unsurlarının bir arada değerlendirilmesi şeklinde yaklaşımla ele alınmıştır.