
90
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Prostat adenokarsinomlarında SOX2, siklin D1 ve P21 gen ekspresyonlarının klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Prostat karsinomu ileri yaş erkeklerde en sık görülen kanserdir. SOX2, onkogen rolüne sahip bir transkripsiyon faktörüdür. Siklin D1 ve p21 ise hücre siklusunun düzenlenmesinde görevleri olan önemli gen ürünleridir. Bu çalışmada karsinogenez mekanizmalarında rol oynayan SOX2, p21 ve siklin D1 genlerinin prostat adenokarsinomunda immunohistokimyasal ekspresyonlarını saptamayı ve bu belirteçlerin bilinen klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini ortaya koymayı hedefledik. Gereç-Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2015-2021 yılları arasında prostat adenokarsinomu tanısı almış 90 adet radikal prostatektomi materyali retrospektif olarak incelendi. Bölümümüz arşivinden çıkarılan uygun parafin bloklara immunohistokimyasal olarak SOX2, p21 ve siklin D1 çalışıldı. Elde edilen immunohistokimyasal boyama sonuçları ile klinikopatolojik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda veziküloseminalis invazyonuna sahip olgularda ve daha ileri patolojik evreye sahip olgularda daha yüksek SOX2 ekspresyonu bulundu. Gleason derecesi yüksek olgularda daha yüksek siklin D1 ve daha yüksek p21 ekspresyonu mevcuttu. Ayrıca ekstraprostatik yayılıma sahip olgularda daha yüksek p21 ekspresyonu izlendi. Perinöral invazyona sahip olgularda ise daha yüksek siklin D1 ekspresyonu görüldü. Siklin D1 ve P21 arasında pozitif yönde zayıf korelasyon izlenirken, SOX2 ile diğer markırlar arasında korelasyon bulunmadı. Serum PSA düzeyi ve yaş ile herhangi bir markır arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda her bir markırın ekspresyonundaki artışı prostat karsinomunda bilinen kötü prognostik parametrelerle ilişkili bulduk. Sonuçlarımız bu markırların prostat karsinomunda prognoz tahmininde kullanılabilecek potansiyel biyobelirteçler olabileceğini ve hedefe yönelik tedavilerin gelişmesine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.
Kolon karsinomlarında SATB2 ekspresyonu ile mikrosatellit instabilite arasındaki ilişkinin araştırılması
Kolon adenokarsinomu, gastrointestinal traktın en sık görülen malignitesidir. Dünya çapında önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Dünyadaki tüm kanser ölümlerinin yaklaşık olarak %10'undan kolon adenokarsinomları sorumludur. Kolon karsinomlarının nedenleri ve patogenezi genetik ve çevresel faktörlerin her ikisi ile ilişkilidir. Mikrosatellitler, insan genomu boyunca dağılmış hem kodlanan hem de kodlanmayan bölgelerdeki baz çiftlerinin kısa tekrarlı DNA dizileridir. Tekrarlanan yapıları nedeniyle replikasyon hatalarına özellikle eğilimlidirler ve yanlış eşleşme tamiri (MMR) sistemi tarafından onarılırlar. MMR sisteminde MLH-1, PMS-2, MSH-2, MSH-6, MLH-3, MSH-3, PMS-1 gibi proteinler yer alır. Bu proteinler, DNA hasarını onaran heterodimerler oluşturur. Bu proteinlerden birinin eksikliği, eksik MMR (deficient MMR, dMMR), mikrosatellit instabilite (MSI) ile sonuçlanır. Kolorektal karsinogenezde en yaygın görülen heterodimerler MLH-1/PMS-2 ve MSH-2/MSH-6'dır. SATB2 (Special AT-rich sequence binding protein), DNA'nın AT açısından zengin matriks bağlanma bölgesi ile etkileşime giren transkripsiyon faktörü ailesinin bir üyesidir. Kolon ve appendiks dahil olmak üzere alt gastrointestinal sistem epitel hücrelerinde eksprese edilir. Dolayısıyla alt gastrointestinal tümörlerde belirteç olarak kullanılabilir. Bu çalışmada; SATB2 ile MMR proteinlerinin immünohistokimyasal yöntem ile tespiti, MMR protein eksikliğine sahip tümörlerin, yerleşim yeri, histolojik alt tip, yaş, cinsiyet, tümör evresi, sağkalım, crohn benzeri lenfoid reaksiyon, tümörü infiltre eden lenfositler, lenfovasküler invazyon ve perinöral invazyon açısından değerlendirilmesi, yine SATB2 ekspresyonunun yaş, cinsiyet, histolojik alt tipler, tümör evresi, sağkalım, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı, lenfovasküler invazyon ve perinöral invazyon ile olan ilişkisi, ayrıca SATB2-dMMR arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji AD.'na 01 Ocak 2010-30 Ağustos 2020 tarihleri arasında gönderilen kolon adenokarsinom tanısı alan, neoadjuvan tedavi almamış 150 olgu dahil edildi. 6 İstatistiksel verilere göre dMMR; sağ kolon yerleşimi, tümörü infiltre eden lenfositler, Crohn benzeri lenfositik yanıt ile literatür ile uyumlu olacak şekilde anlamlı olarak ilişkili bulundu. Çalışmamızda SATB2 negatif tümörler ile yüksek histolojik derece, yüksek evre ve düşük oranda sağkalım arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki izlendi. Çalışmamızda dMMR grubunda, MSS grubuna göre SATB2 negatif ve SATB2 düşük ekspresyon gösteren vakalar daha yüksek oranda izlenmiş olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. Kolon adenokarsinomlarında rutin uygulanabilecek immünohistokimyasal MLH-1, MSH-2, MSH-6, PMS-2 parametreleri MSI'yi öngörmede hızlı bir yol olabileceği, MSI tespitinin hastaların klinik takibinde ve tedavi planlanmasında yardımcı olacağını, SATB2 ekspresyonunun kolon kanserlerinde olumlu prognostik faktör olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca dMMR varlığı ile negatif SATB2 ekspresyonu arasındaki ilişkinin sağkalım ile ilişkili olduğunu, hasta değerlendirilirken göz önünde bulundurulması gerektiğini ve tedaviyi yönlendirmede önemli bir rolü olduğunu düşünmekteyiz.
Meme kanserlerinde histopatolojik parametreler ve birbirleri arasındaki ilişki
Meme kanserlerinin ülkemiz için insidans ve mortalite oranlan yanısıra histopatolojik özelliklerini ve bu özelliklerin prognoz ile ilişkilerine ait veriler yoktur.Bu çalışmada 1994-1997 yıllan arasında dört yıllık dönemde Gazi Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı'nda meme kanseri tanısı verilen 200 olgunun histopatolojik özellikleri değerlendirilmiştir. Anjiolenfatik damar invazyonunun lenf nodu metastazı ve meme başı, meme derisi, göğüs duvarına invazyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır.Primer tümör hücrelerinin nükleer östrojen boyanması ile aksiller lenf nodu metastazındaki tümör hücrelerinin boyanmaları arasında regresyon analizi ile anlamlı korelasyon gözlenmiştir. Hastalığın boyutlarını ve prognoz ile ilişkili parametrelerin doğru olarak değerlendirilebilmesi için verilerin standardizasyonu gereklidir. Bu nedenle tüm kanser olgularında olduğu gibi meme kanserleri de önceden belirlenen parametrelerin standart olarak inceleneceği bir protokol çerçevesinde rapor edilmelidir.
Tiroid tümörlerinde benign, malign ayırımında ince iğne aspirasyon biyopsisi ve Frozen Section`un değeri
56 ÖZET İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi benign ve malign tiroid lezyonlannın ayırımında Frozen Section ise cerrahi tedavinin planlanmasında yaygın olarak kullanılan yöntemlerdir. Ocak 1986 - Ekim 1995 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalında 2083 tiroidektomi materyali incelenmiş 374 tiroid Frozen Sectionu, 1667 İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi yapılmıştır. Frozen Section yapılan vakaların 57 sine preoperatif İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi uygulanmıştır. Bu vakaların tanısı histopatolojik tamları ile karşılaştırıldığında FS m doğruluğu % 94.3, sensitivitesi % 93.3, spesivitesi % 96, 57 vakanın ÜAB nin doğruluğu % 92.9, sensitivitesi % 80, spesivitesi % 95.7 olarak bulunmuştur. ÜAB tiroid lezyonlannın benign malign ayırımında oldukça yüksek doğruluk, spesivite ve sensitivite göstermektedir. ÜAB sonucu; folliküler neoplazi, Hurthle hücreli neoplazi veya kuşkulu olarak rapor edilmişse veya klinik kuşkulu ise cerrahi tekniğin belirlenmesinde intraoperatif FS uygulanmalıdır. Her iki metod gerektiğinde birlikte uygulandığında tiroid lezyonlannın tesbitinde doğruluk oranın arttığı gözlenmiştir.
Hepatoselüler karsinoma kinetiğinin histopatolojik, immünhistokimyasal ve flovsitometri yöntemleri ile karşılaştırmalı olarak araştırılması
ÖZET Bu çalışmada 1984 - 1990 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı'na gönderilmiş 10 HSK biyopsi materyalinde kinetik inceleme yapılmıştır. Bu vakaların histolojik özelliklerine göre dökümü yapılmıştır. Proliferasyon kapasitesini değerlendirmek amacıyla her vakada mitotik aktivite belirlenmiştir, tmmünhistokimya yöntemi ile bir proliferasyon belirleyicisi olan anti-PCNA ile boyama yapılmıştır. Flovsitometri (FCM) ile DNA içerikleri, Di ve S fazı hücre oranı belirlenmiştir. Sonuç olarak histolojik tiplendirme ile proliferasyonu belirleyen parametreler arasında bir ilişki kurulamamıştır. Mitotik aktivite değerlendirilmesi en kolay parametre olmakla birlikte diğer yöntemlerle karşılaştırıldığında oldukça yetersiz kalmıştır. FCM ile saptanan anaploid tümörlerin homojen bir gurup olmadığı ve Di ile S fazı hücre oranları bakımından heterojenite gösterdikleri dikkati çekmiştir. PCNA ile boyama sonuçları Di ve S fazı hücre oranları ile parelellik göstermiştir. Bu durumda PCNA ile boyamanın FCMye göre daha pratik, kısa süren ve ucuz bir yöntem olarak HSKların proliferasyon kapasitelerinin değerlendirilmesinde aynı derecede güvenilir bir parametre olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. 48
Uterin leiomyomlarda ve leiomyosarkomlarda MCM7 ve CD117 ekspresyonlarının kök hücre belirteçleri (CD34, CD44) ile ilişkisi ve uterin leiomyosarkomlarda prognostik parametrelerle ilişkisi
Leiomyosarkomlar malign düz kas tümörleridir. Uterus leiomyosarkomları kötü prognozludur ve agresif seyir gösterir. 5 yıllık sağ kalım oranı %20-30 olarak bildirilmiştir. Ayırıcı tanıya giren "atipik leiomyomlar" ve "malignite potansiyeli belirsiz düz kas tümörleri"nden ayırmada hastanın yaşı, tümör çapı, makroskopik kesit özellikleri, tümör büyüme şekli, vasküler invazyon, nükleer atipi derecesi, koagülatif nekroz, artmış mitotik aktivite, atipik mitoz gibi parametrelerin yanı sıra Ki-67 proliferasyon indeksi de yardımcıdır. Ayrıca uterus leiomyosarkomlarında CD44 ve c-kit ekspresyonu ile ilgili çalışmalar da vardır. Ancak CD34 ve MCM7 ile ilgili herhangi bir çalışma mevcut değildir. Çalışmanın amacı; uterusun çeşitli benign ve malign mezenkimal tümör gruplarında CD 117, CD34, CD44 ve MCM7'nin immunohistokimyasal ekspresyonu; bu ekspresyonun tümör tipleri ve prognostik parametrelerle ile ilişkisini araştırmaktı. Uterus kaynaklı 25 leiomyom (LM), 16 leiomyosarkoma (LMS), 8 malignite potansiyeli belirsiz düz kas tümörü (STUMP), 4 atipik leiomyoma (Atipik LM) olgusunun parafin bloklarından yapılan kesitlere, immünohistokimyasal yöntemle CD 117, CD34, CD44, MCM7 boyaması uygulandı. MCM7 ve CD44 değerlendirmesi için boyanma yoksa negatif, %1-%50 boyanma varsa fokal, %50-%100 boyanma varsa diffüz boyanma kabul edildi. CD117 değerlendirmesi için peritümöral ve intratümöral alanlarda 50 büyük büyütme alanında(BBA) pozitif boyanan hücre sayıldı. CD34 değerlendirmesi için peritümöral ve intratümöral alanlarda 10 BBA tek tek boyanan hücre ile lümen yapmış pozitif boyanan hücreler ayrı ayrı sayıldı. Tüm grupların karşılaştırılmalı analizinde ''Kruskal Wallis varyans analiz testi'', grupların ikili çapraz karşılaştırmasında "Wilcoxon-Mann-Whitney U test", kategorik verilerde ise Ki-kare testi uygulanmıştır. CD117 ile fokal veya diffüz boyanma izlenmedi. Ancak peritümöral ve intratümöral alanda boyanan mast hücreleri açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark izlendi. Özellikle LMS grubunda mast hücre sayısı, diğer gruplara göre düşüktü. CD34 boyamada peritümöral alanda tek hücre açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. MCM7 ile boyamada gruplar arası karşılaştırmada açısından anlamlı fark saptandı. Ancak CD44 ile gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Ayrıca grade 2 ve grade 3 LMS altgruplarında MCM7 boyanması açısından anlamlılık vardı. Evre, nekroz varlığı, boyut, mitoz ve Ki-67 proliferasyonu ile CD117, CD34, CD44, MCM7 arasında anlamlılık bulunmadı. Sonuçta; Bütün gruplarda mitoz, Ki-67 ve MCM7 açısından farklılık literatürle uyumlu şekilde anlamlıydı. MCM7, literatürde başka tümör grupları arasında araştırılmıştır. Uterin sarkomlarda MCM7 durumu ile ilişkili bir çalışma bulunmamaktadır. MCM7, literatürde tümör proliferasyonu ve hastaların prognozu açısından Ki-67'den daha kullanışlı ve faydalı olduğu belirtilmiş olup, bizim çalışmamızda da LMS grubunda düşük ve yüksek grade arasında anlamlıydı. Retrospektif çalışmamızın sonucunda nüks durumuna göre değerlendirdiğimizde; özellikle erken evrede olmak (evre 1-2) hastalıksız sağkalım süresi açısından en önemli prognostik faktör olarak tespit edilmiştir.
Kolorektal karsinomlar ve kolonun diğer lezyonlarında çevre mukoza değişiklikleri. (59 kolon rezeksiyon materyalinin morfolojik ve histokimyasal değerlendirilmesi)
ÖZET Bu çalışmada 1987-1989 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalına ait 59 kolon rezeksiyon materyali incelenmiştir. Kırkaltı kolorektal karsinom ile kolorektal karsinom dışı neoplastik ve neoplastik olmayan lezyonlar H.E., HID/AB-pH 2,5 ve PB/KOH/PAS boya yöntemi uygulanarak hiperplazik değişiklikler ve müsin histokimyası bakımından değerlendirilmiştir. Kolorektal karsinomları çevreleyen mukozada sıklıkla (% 95,6) TM gözlenirken, mukozal hiperplazinin her zaman sialomüsin sekresyonu ile birlikte olmadığı saptanmıştır. Özellikle tümörden uzak, izole, dağınık odaklar şeklinde ve rezeksiyon sınırlarında görülen TM'larda mukozal hiperplazi daha az sıklıkta görülmüştür. Kolorektal karsinomlara komşu mukozada O-asetil sialomüsinde azalma, karsinomlarda ise tümüyle kayıp izlenmiştir. Ancak bu bulguya kolorektal karsinom dışında kolonun diğer neoplastik ya da neoplastik olmayan lezyonlarında da rastlanılmıştır. O-asetil sialomüsin sekresyonu ağır derecede displazi gösteren adenomatöz poliplerde azalmış ya da kaybolmuş olarak bulunmuşsa da, hafif ve orta derecede displazik değişiklikler gösteren adenomlarda da aynı bulgu dikkati çekmiştir. Ailevi polipozis kolide polipler arasında TM saptanmamıştır. Kolorektal karsinom dışı malign lenfoma, malign karsinoid, metastatik tümör, lipom, özgül olmayan iltihabi proçes, perfore divertikülit, iskemik kolit ve kolon travmasında da çevre mukozada TM görülmüştür. Sonuç olarak; TM'nın kolorektal karsinomlara özgül, preneoplastik bir mukozal değişiklik olmaktan çok, kolonun diğer benign ve malign lezyonlarında da görülebilen özgül olmayan, ikincil bir yanıt olarak kabul edilmesi daha uygun olacaktır. 66
Akciğer, mide ve over malign epitelyal tümörlerinde mast hücre yoğunluğunun tümör nekrozu ve vaskülarizasyon ile ilişkisi
Malign epitelyal tümörler başta akciğer olmak üzere bir çok organda gelişebilen ve ölüme neden olabilen önemli bir tümör gurubunu oluşturmaktadır. Tümör büyümesinde anjiogenez çok önemli bir basamağı teşkil etmekte olup, bazı çalışmalarda mast hücresinin (MH) dokudaki anjiogenez veya neovaskülarizasyon (yeni damar oluşumu) ile yakından ilişkili olduğu da gösterilmiştir. Ayrıca MH'nin degranülasyonu ile saldığı bazı maddelerle (anjiogenik VEGF ya da kollajenolitik enzimler vb.) tümörün büyümesine ve yayılmasına yol açtığı iddia edildiği gibi, yine saldığı TNF-α ve IL-4 gibi maddelerle de tümör büyümesini inhibe edebildiği, tümör hücrelerinin apoptozuna yol açabildiği de gösterilmiştir. Bu sebeble mast hücresinin tümör ile olan karşılıklı etkileşimlerinde iki hususun çok önem arzettiği görülmektedir: MH'nin anjiogenez üzerine olan etkisi ve iddia edilen sitotoksik etkisi. Araştırmamızda sık görülen ve nekrozla seyredebilen mide, akciğer ve over malign epitelyal tümör örneklerinde nekrozlu ve nekrozsuz olgular arasında mast hücre yoğunluğu ile vaskülarizasyon arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmeyi amaçladık. Bunun için çalışmamızda 50 adet mide, 56 adet akciğer, 59 adet over olmak üzere toplamda 165 malign epitelyal tümör olgusu ele alınarak, kendi aralarında nekrozlu ve nekrozsuz gruplara ayrıldı ve her olguya mast cell triptaz ile CD34 antikorları çalışıldı. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre mide, akciğer malign epitelyal tümörlerinde nekrozsuz olgular nekrozlu olgulara göre hem daha fazla sayıda mast hücresi, hem de daha fazla sayıda vasküler yapı içermekteydi. Bu vasküler yapı sayısındaki artışın mast hücre sayısındaki artış ile bir ilişkisi olabileceğini, bunun da mast hücrelerince salındığı bilinen VEGF düzeyi ile bağlantısının bulunabileceğini düşünmekteyiz.
BRCA-1 ve BRCA-2 sık görülen nokta mutasyonlarının bölgemizde görülme sıklığı
Dünya sağlık örgütünün verilerine göre meme kanseri dünyada kadınlar arasında en sık görülen malign tümör olup, tüm kadın kanserlerinin yaklaşık %25'ini oluşturmaktadır. Meme kanseri kadınlarda %14.7 ile ölüme en sık neden olan kanser tipidir. Her yaş grubunda görülebilmesine karşın genç yaşta ailesel olguların dışında nadir olarak görülmektedir. BRCA 1, 2 mutasyonları, nokta mutasyonlarından dolayı oluşan meme kanserlerinin çoğunluğunu ve genel meme kanserlerinin %3'ünden sorumlu tutulmaktadır. BRCA 1 ve BRCA 2 genlerinde kodlama bölgeleri boyunca dağılan yüzlerce farklı mutasyon bildirilmiştir. Bu mutasyonların belirlenmesinde bir çok metod kullanılmaktadır. Bunlardan biri de Real-time PCR yöntemidir. Araştırmamızda Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Patoloji Anabilim Dalında genç yaş (42 yaş altı) grubu kadınlarda meme kanseri tanısı almış 96 adet hasta değerlendirildi. Bu hastalara ait yaş, tümör lokalizasyonu, grade, ER, PR, HER-2 reseptör durumu ve rezeksiyon materyallerinde tümör çapı gibi parametreler değerlendirildi. Bu hastaların biyopsi ve rezeksiyon dokularına ait materyallerden elde edilen tümör dokularında, meme kanserinde sık olarak tespit edilen BRCA 1 (rs80357713, rs80357906, rs28897672) ve BRCA 2 (rs80359550) genlerine ait nokta mutasyonlarının bölgemizdeki sıklığını PCR özgül belirleme grubundan Hibridizasyon Prob Yöntemiyle "LightCycler" PCR cihazı kullanılarak belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre 96 olgumuzdan sadece bir tanesinde BRCA 1 genine ait rs80357906 [5382insC] nokta mutasyonu saptadık. Bu sayı istatistiksel analizler için oldukça yetersiz bulunmuştur. Çalışmamızdaki olgu sayısı 96'dır. Literatürde yapılan çalışmalarla karşılaştırıldığında olgu sayımız oldukça azdır. Çalışmada heterojen bir hasta grubumuz vardı. Belirli bir histolojik tip veya moleküler alt tip ve spesifik gruplar belirlenip buna uygun olgu seçimi yapılarak çalışmanın tekrarlanması durumunda daha farklı sonuçlara ulaşılabileceği kanısındayız.
Eş zamanlı HPV yapılan smear örneklerinde hpv pozitifliğinin sitomorfolojik yansımaları
ÖZET Pap smear taraması servikal epitelde meydana gelen değişiklikleri belirleyerek premalign ve malign lezyonları saptamada önemlidir. Özellikle tarama programlarının iyi olduğu ülkelerde servikal kanser insindansını ve servikal kanser kaynaklı mortaliteyi düşürmede faydalı olduğu bulunmuştur HPV testi ile kolaylıkla daha yüksek oranda HPV saptanması nedeniyle servikal kanser önlenmesinde primer tarama testi olarak önerilmektedir. Günlük pratikte HPV testi önemi belirsiz atipik skuamöz hücreler (ASCUS) tanısı alan hastalarda ve 30 yaşını geçmiş kadınlarda sitoloji ile kombine olarak kullanılır. Çoğu durumda yalnızca yüksek riskli HPV testleri kullanılır. HPV enfeksiyonun farklı evrelerinde farklı sitolojik değişiklikler olduğu bilinmektedir. HPV enfeksiyonunun karakteristik hücresi koilositoz olmasına rağmen, diskeratoz ve multinükleasyon gibi değişikliklere de sıklıkla rastlanır. Bu çalışmamızda ASCUS tanısı alan olgularda HPV pozitifliği ve sitolojik değişiklikler arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı ve ayrıca bölgemizdeki yüksek riskli HPV enfeksiyonunun sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Çalışmamızda 1500 hasta değerlendirildi. 1500 olgumuzun 151 tanesinde yüksek riskli HPV pozitifliği tespit edilmiştir. Tespit edilen yüksek riskli HPV pozitif olguların 36 tanesinde (%2.4) HPV 16, 14 tanesinde (%0.9) HPV 18, 101 tanesinde (%6.7) ise diğer yüksek riskli HPV subtipleri saptandı. Ayrıca 32 ASCUS tanısı almış ve eş zamanlı yüksek riskli HPV DNA pozitifliği olan (HPV 16 subtipi =2 + Diğer yüksek riskli HPV subtip=3) toplamda 5 hastamızı bu hücresel değişiklikler açısından inceledik. Olgularımızın 3 tanesinde perinükleer halosu olan hücre, 2 tanesinde sitoplazmik kavitasyon, 4 tanesinde multinükleasyon, 4 tanesinde parakeratoz, 1 tanesinde minimal nükleer hiperkromazi saptadık. Minimal nükleer hiperkromazi ASCUS tanılı olgularımızda sadece HPV 16 subtipinde izlenmiştir. HPV DNA subtip tayini yapılamayan durumlarda sitomorfolojik olarak izlenen minimal nükleer hiperkromazi bulgusu HPV 16 subtipini işaret edebileceğini düşündürmüştür. Ancak bu genel yaklaşımı bizim çalışmamızdaki kısıtlı sayıdaki ASCUS tanılı olgularla vermek mümkün değildir. Daha geniş vaka serileriyle yapılacak çalışmalar ile HPV subtiplerindeki sitomorfolojik değişiklikleri daha sağlıklı ortaya konulabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: ASCUS, HPV, PAP SMEAR
Malign plevral mezotelyomalarda PD-L1, PD-l2 ve CRTLA-4 ekspresyonlarının immünohistokimya ve real-time pcr yöntemleri ile araştırılması
Malign mezotelyoma %90 plevra olmak üzere, periton, perikardın seröz yüzeylerinden ve nadiren tunika vajinalisten gelişen bir tümördür. Malign plevral mezotelyoma etyolojisinde bilinen en önemli faktörler; asbest veya erionit lifleri ile temastır. Malign mezotelyoma üç temel histolojik formda görülür: epiteloid, sarkomatoid veya mikst (bifazik). Malign mezotelyoma hastalarının uzun süreli sağkalım oranı kötüdür. Bu durum immün kontrol noktalarını bloke eden antikorlar gibi yeni tedavi yöntemlerini araştırmaya yönlendirmiştir. İmmün kontrol noktaları, otoimmüniteden kaçınmak ve doku hasarını önlemek için bağışıklık sistemini kontrolden sorumludur. CTLA-4 (CD152), esas olarak T-hücrelerinde ve daha düşük oranda aktive edilmiş B-hücreleri, monositler, dendritik hücreler ve granülositlerde bulunan bir immün inhibitör reseptördür. Kanserde, ko-inhibitör yolakların baskınlığının tümörün immün sistem kontrolünden kaçınma özelliğini etkilediği gösterilmiştir. PD-1 (CD279), immünoglobülin süper ailesinin bir üyesidir. B7/CD28 kostimülatör reseptör ailesinden olan PD-1, programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1; CD274) ve programlanmış ölüm ligandı 2 (PD-L2; CD273) 'ye bağlanarak T-hücre aktivasyonunu düzenler. PD-1 bağlanması, T-hücre proliferasyonunu, interferon-γ, tümör nekroz faktörü-α ve IL-2 üretimini inhibe eder ve T-hücre sağkalımını azaltır. PD-1, B7 ailesinin özellikle PD-L1 ve PD-L2 inhibitör moleküllerine bağlanır ve böylece otoimmüniteyi önler ve doku hasarından kaçınır. Bu çalışmada malign plevral mezotelyoma hastalarında immün kontrol noktası reseptörlerinden CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu ve bu ekspresyonun tümör tipleri ile prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 2010 ile 2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında değerlendirilen plevra biyopsi, dekortikasyon ve kitle eksizyon materyalleri arasından malign plevral mezotelyoma tanısı almış 50 olgu seçildi. Olguların Dünya Sağlık Örgütü Sınıflamasına göre 44'ü epiteloid tip, 1'i sarkomatoid tip, 5'i ise bifazik tipti. Tüm olgulara immünohistokimyasal ve Real- Time PCR yöntemleri ile PD-L1, PD-L2 ve CTLA-4 çalışıldı. Hastaların ortalama sağkalım süreleri belirlendi. İmmünohistokimyasal ve Real Time-PCR çalışma sonuçları yaş, cinsiyet, histolojik alt tip ve ortalama sağkalım süreleri ile karşılaştırıldı. Grupların karşılaştırmalı analizinde Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri, kategorik verilerde Ki-kare testi uygulandı. İmmünohistokimyasal çalışma sonucunda histolojik alt tip ile CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. CTLA-4 ve PD-L1 immün ekspresyonu ile hastaların sağkalım süreleri arasında da anlamlı fark izlenmemiştir. Ortalama sağkalım süresi ile immünohistokimyasal PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki (p=0,045) izlenmiştir. Real Time-PCR yöntemi ile yapılan çalışmada CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonları ile histolojik alt tip ve ortalama sağkalım süresi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. İmmünohistokimyasal CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu ile Real Time-PCR yöntemi ile CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 overekspresyonu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,004, p=0,001 ve p=0,029). Literatürde malign plevral mezotelyoma hastalarında PD-L1 ekspresyon derecesinin, özellikle sarkomatoid farklılaşması olan hastalarda arttığı ve kötü sağkalım ile ilişkisi olduğu görülmektedir. Çalışmamızda sağkalım ile anlamlı ilişki bulunmamasını sarkomatoid tip malign plevral mezotelyoma hasta sayımızın yetersiz olmasına bağlı olabileceğini düşündük. Ortalama sağkalım süresi ile immünohistokimyasal PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmiş olup, sonuçlar literatürde yer alan az sayıdaki çalışma ile benzerdir ve PD-L2 ekspresyonunun iyi prognozla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Literatürde CTLA-4 ekspresyonunun malign plevral mezotelyomada prognostik parametreler ile ilişkisini ortaya koyan veri çok sınırlıdır. Çalışmamızda CTLA-4 gen ekspresyonu ile malign plevral mezotelyoma histolojik alt tipleri ve ortalama sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır.
Böbrek tümörlerinde Kİ67 proliferasyon indeksi ile CD117 ve COX2 ekspresyonunun karşılaştırılması
Böbrekler yaklaşık olarak her biri 150- 160 gr ağırlığında fibröz kapsülle çevrili bir organdır. Böbrek tümörlerinin hemen tümü primerdir. Böbrek tümörleri, erişkin kanserlerinin %3' ünü oluşturmaktadır. Bu tümörler 50- 70 yaş arasında erkek hastalarda sık görülmektedir. Erişkinlerde görülen malign böbrek tümörlerinin % 90'nı tubulus epitel hücrelerinden kaynaklanmaktadır (1).Böbrek tümörlerinde, tümörün biyolojik davranışı tümör hücrelerindeki proliferasyon ve tümör derecesi arasındaki ilişkiler çoğunlukla tanıda güçlükler çıkarabilmektedir. Bu da prognozda belirsizliklere ve operasyon sonrası tedavi protokolünde zorluklara neden olmaktadır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sadece evre, grade, mikroskobik varyantlar, DNA ploidy, tümör boyutu hastalığın seyrini belirlemede yeterli olmayabilir. Tümörün davranışını belirlemek amacıyla günümüze kadar birçok immünohistokimyasal belirteçler kullanılmıştır.Biz de bu amaçla çalışmamız da; arşiv materyalimiz içersinden seçtiğimiz 50 adet böbrek hücreli karsinom olgusunu değerlendirdik. Olguların yaş, cinsiyet, patolojik evresi, tümör boyutu, tümörün nükleer derecesi, tümörlerin morfolojik tipleri gibi değişkenler ile Kİ67 proliferasyon indeksi ve CD117, COX-2 arasındaki korelasyonu inceledik. Bu immünohistokimyasalların birbirleriyle aralarındaki ilişkiyi araştırdık. Tümörlerin nükleer derecelendirilmesi Fuhrman nükleer dereceleme sistemine göre yapıldı. Evresi de 2002 TNM evreleme sistemine göre değerlendirildi. İstatiksel metod olarak Kruskal ?Wallis testiyle Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Aralarındaki ilişki, korelasyon testi ve khi kare testi ile incelendi.Kİ67, CD117 ve COX-2 immünohistokimyasalların aralarındaki ilişkiyi üçlü karşılaştırmalı testle incelediğimizde istatiksel anlamda birbirlerine göre anlamlı bir fark izlenmedi. İkişerli karşılaştırma testlerine göre ise; COX-2-Kİ67 ve Kİ67 ?CD117 arasında birbirleriyle anlamlı bir ilişki bulundu. Tümörün nükleer derecesi, tümör büyüklüğü, tümörlerin evresi ve farklı tümör cinsleri ile Kİ67, CD117 ve COX-2 ekspresyonu arasında da anlamlı bir korelasyon bulunmadı.Tümörün nükleer derecesi ile tümör evresi arasındaki korelasyon incelendiğinde de aralarında anlamlı bir korelasyon olduğu bulundu. Hasta yaşları ile tümör grade arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde anlamlı bir sonuç elde edilmedi.Bu sonuçlara göre özellikle berrak hücreli tip ve papiller tip böbrek hücreli karsinomlarda; Kİ67 ve COX-2 ekspresyonunun, berrak hücreli tip ile multiloküler tip böbrek karsinomlarda da Kİ67 ve CD117 ekspresyonunun prognozda önemli olduğunu düşünebiliriz.Kromofob tip böbrek karsinomlarında uyguladığımız üç immünohistokimyasal belirtecin ekspresyonunun az ya da hiç görülmemesi dikkat çekici bir sonuç olarak yorumlanabilir. Önceden yapılan çalışmalardan farklı sonuçlanması bu konuda daha geniş araştırma yapılarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Kemik iliğinde ,myelodisplastik sendrom ve myeloproliferatif neoplazm vakalarında ,Beta-Katenin ,CD 34 ve CD 117 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Myelodisplastik Sendrom (MDS) ve Myeloproliferatif Neoplazmlar (MPN) klonal hematopoetik kök hücre hastalıklarıdır. Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 2007-2010 yıllarında elde edilen 30 MDS, 29 MPN ve kontrol grubu olarak 30 kemik iliği biopsi materyali kullanılmıştır. Tüm parafin kesitler immunhistokimyasal olarak anti-beta-katenin, anti-CD34 ve anti-CD117 antikoru ile çalışılmıştır.MDS ve MPN vakalarının her ikisinde de kemik iliği kontrollerine göre, CD34 ile anlamlı derecede yüksek oranda boyanma izlenmiştir (p<0.001,p<0.001). MDS, MPN ve kontrol grupları arasında CD34 ile boyanma yoğunlukları açısından anlamlı bir fark izlenmemiştir (p=0.06). Kontrol grubunun CD117 ile, MDS ve MPN gruplarına göre anlamlı oranda düşük sıklıkta boyanma gösterdiği izlendi (p<0.001,p<0.001).CD117 ile boyanma patterni açısından gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir (p=0.9). Kontrol grubunun, b-katenin ile, MDS ve MPN vakalarından, anlamlı derecede düşük oranda boyanma gösterdiği izlendi (p<0.001,p<0.001). B-katenin ile boyanma yoğunluğu açısından gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmedi (p=0.32).Çalışma sonucunda elde edilen verilere göre CD34 halen, MDS ve MPN gibi hastalıklarda blast artışını göstermede en güvenilir markerdır. CD117 ise özellikle myeloid blast ve progenitörlere yüksek spesivite göstermesi açısından, CD34 ile birlikte kullanılabilecek önemli bir markerdır. B-katenin ise diğer neoplazilerde gösterdiği başarıyı, MDS ve MPN vakalarında gösterememektedir. Bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, bu konuya ışık tutacaktır.
Helicobacter Pylori pozitif ve negatif gastritlerde inflamatuar hücre profilinin diğer morfolojik parametrelerle karşılaştırılması
H. pylori dünya nüfusunun neredeyse yarısının midesine yerleşmiş bir gram negatif patojendir. H. Pylori peptik ülser, gastrit, adenokarsinoma ve MALT Lenfoma (mucosa-associated lymphoid tissue lymphoma) gibi çeşitli hastalıklarda hatta bazı mide dışı hastalıkların patogenezisiyle bile alakalı olmasının yanında, kronik aktif gastritin etiyolojisinde en sık ve en önemli faktördür.Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji departmanındaki 100 adet H.pylori pozitif kronik gastrit ve 20 adet h. pylori negatif gastrit vakasında histokimyasal olarak giemza ve immünohistokimyasal olarak CD3, CD4, CD5, CD8, CD10, CD20, CD68, CD79 ? ve CD138 boyaları kullanılarak detaylı inflamatuar hücre analizi yaptık.CD138 pozitif plazma hücreleri tüm hastalarda en yüksek yoğunluktaki hücre tipiydi. Aynı zamanda plazma hücrelerinin h. pylori 3+ olan grupta diğer gruplara oranla anlamlı olarak yüksek olduğunu tespit ettik. B lenfositleri boyamak için kullandığımız CD20 ve CD79 ?? antikorları ile boyamada gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu. CD20 ve CD79 ?? boyanma oranlarının, CD20 ile biraz daha yüksek boyanmış olsa bile, korele olduğunu tespit ettik.CD3 antikoru ile gruplar arasında T lenfosit yoğunluğu açısından istatistiki olarak anlamlı bir farklılık olmamakla birlikte T lenfosit alt gruplarını incelediğimizde, CD4 antikoru ile boyanan T-helper lenfositlerin ve CD8 antikoru ile boyanan sitotoksik T lenfositlerin yoğunluğunun, h. pylori kolonizasyon yoğunluğu arttıkça azaldığını saptadık. CD10, germinal merkez hücrelerini boyayan ve MALT lenfomada negatif olan bir antikordur. Çalışmamızda CD10 ile pozitif boyanmış germinal merkez hücresi bulunan vaka sayısında h. pylori yoğunluğunun artışıyla hafif bir artış izledik ancak bu artış h. pylori 3+ olan grupta yoktu. Yine MALT lenfomada negatif olan CD5 antikoru ile, h. pylori miktarı arttıkça CD5 pozitif lenfosit sayısının azaldığını tespit ettik.Anahtar kelimeler, H. pylori, gastrit, MALT lenfoma, CD3, CD4, CD5, CD8, CD10, CD20, CD68, CD79 ??? CD138 ?
Uterin serviksin intraepitelyal neoplazileri ve invaziv yassı hücreli karsinomlarında p16, p27, siklin D1 ve BCL-2 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Serviks kanseri Dünyada meme kanserinden sonra en yaygın görülen ikinci kanserdir. Servikal karsinogenezisdeki en önemli ajan Human papilloma virüsünün (HPV) özellikle yüksek riskli tipleridir. Servikal biyopsilerin değerlendirilmesinde morfolojik inceleme altın standartdır. Pataloglar arasında servikal lezyonların değerlendirilmesinde görülen uyuşmazlıkları ortadan kaldırmak için immün belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır.Biz de bu amaçla arşivimizden seçtiğimiz 20 LSIL, 16 HSIL ve 20 SCC tanılı olguya p16, p27, siklin D1 ve Bcl-2 immunohistokimyasal belirteçlerini uyguladık. 20 non-neoplazik serviks biyopsisini kontrol grubu olarak kullandık.Servikal intraepitelyal neoplazi ve yassı hücreli karsinomların p16, p27 ve Bcl-2 ile boyanma dağılımı arasında `Khi kare' testi ile yapılan istatiksel değerlendirmede, anlamlı bir fark izlenirken, siklin D1 ile izlenmedi. Mann-Whitney U testi ile non-neoplazik serviks ile LSIL, HSIL ve SCC grupları arasında p16 ve p27 ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı fark izlendi. p16, p27, siklin D1 ve Bcl-2 arasındaki ilişki dörtlü karşılaştırma testiyle incelediğinde, tüm gruplarda istatiksel olarak anlamlı bir fark izlendi. LSIL'li olgularda immunohistokimyasal belirteçler arasındaki ilişkiyi öğrenmek için yapılan ikili karşılaştırma testinde, tüm belirteçler arasında anlamlı bir fark izlenirken, HSIL'li olgularda siklin D1-p16, siklin D1-p27, Bcl-2-p16, p16-p27, SCC'li olgularda p27-p16, p16-Bcl-2, siklin D1-p27, siklin D1-p16, siklin D1-Bcl-2 arasında anlamlı bir fark izlendi.Sonuçlarımıza göre, p16 ve p27'nin ayırıcı tanıda yardımcı olabileceği, p16'nın özellikle LSIL ve non-neoplazik olguların ayırıcı tanısında, p27'nin ise prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceğini destekler niteliktedir. Siklin D1 ve Bcl-2 ile elde ettiğimiz sonuçlar ikisinin de ayırıcı tanıda katkısının olmadığını, prognostik paremetreler olabileceğini düşündürmüştür.
Esansiyel trombositoz ve polisitemia vera hastalıklarında kemik iliği biyopsilerinde wnt yolak proteinlerinin (Wnt-1/beta-katenin /E-kaderin) değerlendirilmesi
Polistemia Vera (PV) ve Esansiyel Trombositoz (ET), hematopoetik kök hücreden köken alan myeloproliferatif neoplazilerdir. Hematopoetik kök hücrenin yenilenmesi ve diferansiasyonu aşamalarında farklı yolaklar rol almaktadır. Bu yolaklardan bir tanesi Wnt sinyal yolağıdır. Wnt sinyal yolağının hematopoetik sistem üzerindeki etkileri kısmen biliniyor olmasına rağmen literatürde myeloproliferatif neoplazilerde kemik iliğinde bu yolağın değerlendirilmesine yönelik fazla çalışma yapılmamıştır. Çalışmamızda hematopoetik kök hücre kökenli PV ve ET tablosunda Wnt sinyal yolunda (Wnt-1, ß-katenin, E-kaderin) normal kemik iliği dokusuna kıyasla değişiklik olup olmadığı ve patogenezdeki olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır.PV ve ET tanısı ile kemik iliği biyopsisi yapılan 25 PV ve 25 ET vakası yanı sıra 25 kontrol grubu olarak normoselüler kemik iliği biyopsisi çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulara ait kemik iliği biyopsilerinde eritroid, myeloid ve megakaryositik seriye ait hücrelerde Wnt-1, ß-katenin ve E-kaderin ekspresyonu immünhistokimyasal yöntemle değerlendirilmiştir. Her bir seri için %10 `a kadar olan boyanma negatif, %10 ve üzerinde boyanma pozitif olarak kabul edilmiştir. ET olgularında megakaryositik seride Wnt-1 ekspresyonunda ve eritroid seride E-kaderin ekspresyonunda anlamlı artış saptandı. Olgular kendi içlerinde her üç seri üzerinden değerlendirildiğinde PV olgularında E-kaderin ile eritroid seride E-kaderin ekspresyonunda artış ve ET olgularında megakaryositik seride Wnt-1ekspresyonunda artış görüldü. Olgularda ß-katenin ekspresyonu saptanmadı.Sonuç olarak Wnt-1'in ET olgularında megakaryositopoezde ve E-kaderin'in ET olgularında eritropoez ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Ancak daha geniş myeloproliferatif neoplazi serileri ile çalışmanın tekrarı ve Wnt yolağında yer alan diğer faktörlerin değerlendirildiği başka çalışmalarında yapılması yararlı olacaktır.
Beyin tümörlerinde radyolojik ve patolojik bulguların karşılaştırılması
Patolojik tümör tanısında hastanın yaşı, tümör lokalizasyonu, tümör boyutu, şekli, tümörün MR ve CT görüntüleri, cerrahi spesmen ya da biyopsinin ışık mikroskopik özellikleri birlikte değerlendirilir. Radyolojide tümörün yerleşim yeri, kontrast tutup tutmaması, heterojenitesi, peritümöral ödem veya nekroz gibi bulguların varlığı patolojik tanısına katkı sağlamaktadır. Radyolojik bulgulara göre beklenen histolojik grade ile biyopside saptanan patolojik tanı arasındaki uyum ya da uyumsuzluk hastanın tedavisini etkiler. Bu nedenle radyolojik-patolojik bulgular birlikte değerlendirildiğinde en doğru tanıya ulaşılır.Çalışmamızda radyolojik-patolojik korelasyonu araştırmak amacıyla, 2007-2011 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Laboratuvarı'nda tanı almış, intrakranial intraaksiyal yerleşimli toplam 176 beyin tümörü incelendi. Patolojide grade 1 astrositom tanısı almış 11, grade 2 diffüz infiltratif astrositom tanısı almış 21, grade 3 anaplastik astrositom tanısı almış 11, grade 4 glioblastom tanısı almış 71, oligodendrogliom tanısı almış 13, ependimom tanısı almış 6, medülloblastom tanısı almış 6, lenfoma tanısı almış 3 , metastaz tanısı almış 34 vakaya ait preperatlar yeniden incelenerek tanı teyidi yapıldı. Bu olguların radyolojik MR çalışmalarına ait görüntüleri ve/veya raporları radyoloji uzmanı eşliğinde yeniden değerlendirildi. Patolojik hücresellik ve radyolojik intensite yanısıra patolojik damarlanma ve radyolojik kontrastlanma karşılaştırıldı. Tanı, nekroz ve kalsifikasyonun patolojik-radyolojik karşılaştırılmasında istatistiksel olarak sensitivite-spesifisite testi kullanıldı.Patolojik-radyolojik tanı kıyaslamasında sensitivite ve spesifisite yüksek bulundu. Patolojik ve radyolojik nekrozun korelasyonunda sensitivite % 64.4, spesifite % 96.5 bulundu. Patolojik ve radyolojik kalsifikasyonun korelasyonunda sensitivite % 64.4, spesifite % 100 bulundu. Patolojik hücresellik ve radyolojik intensite kıyaslamasında anlamlı sonuç elde edilmedi. Patolojik damarlanma ve radyolojik kontrastlanma kıyaslanmasında doğru orantılı ve anlamlı bir ilişki bulundu.Çalışmamızda genel olarak radyolojik-patolojik tanı uyumu yüksek oranda izlenmiştir. Sonuç olarak beyin tümörlerinde beyin cerrahı, radyolog ve patoloğun yakın ilişki içinde çalışması, patolojik doğru tanı ve dolayısıyla uygun tedavi seçeneği için önem arzetmektedir.
Working Formulation`una göre non-hodgkin lenfomaların sınıflandırılması
Mesane transisyonel hücreli karsinomunda mutant P53 ile stage-grade ilişkisi
ÖZET Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında, 1990-1997 yıllarında transisyonel hücreli kanseri tanısı almış 58 olgu retrospektif olarak incelendi ve immunohistokimyasal olarak mutant p53 boyanma oranı ile grade ve stage ilişkisi araştırıldı. Olgularımızın 15 (% 25.86)'i radikal sistektomi, 43 (%71.14)'ü transüretral rezeksiyon ve biyopsi materyaliydi. Olgularımızda genel yaş ortalaması 51 (30 ile 80 arasında) erkek kadın oranı 3.8/1 bulundu. Ash gradeleme sistemine göre vakalarımızın 8 (%13.79 )'i grade I, 16 (%27.58)'sı grade II, 25 (%43.10)'i grade III, 9 (%15.51)'u grade IV olarak değerlendi. Olgularımızın % 30.48'i stage B1/P2, % 27.58'si stage 0 ve A/P1, % 8.62'si stage B2/P3a ve D2/M1, % 5.17'si stage C/P3b, % 1.72'si stage D1/P4a, D1/N1 ve D2/N4 şeklindeydi. P53 pozitifliği grade ll'de % 12, grade lll'de % 52 ve grade IVde % 77 olarak bulundu ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (P:0.001). İstatistiksel olarak incelendiğinde pozitiflik açısından grade II ile III ve IV arasında anlamlı fark vardı ( P=0,01) ancak grade III ve IV arasında anlamlı fark bulunmadı. Stageler arasında da anlamlı farklar vardı. Stage 0-1 arasında pozitiflik açısından fark yokken (P>0.05), stage III ile diğer stageler arasında p53 pozitifliği açısından istatistiksel olarak belirgin anlamlı fark saptandı (P<0,01).
Patoloji arşivindeki 10 yıllık kanser (1991-2000) olgularının genel değerlendirilmesi
ÖZET Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1991- 2000 yılları arasında tanı verilen 71758 biyopsi raporu retrospektif olarak incelendi. Bunlardan kanser tanısı alan 4795 olgunun yaş, cinsiyet ve topografiye göre dağılımları incelendi. Veriler SPSS 10.0 istatiksel program paketi kullanılarak değerlendirildi. Kanser tanısı alan olguların 2698'inin (%56.3) erkek, 2097'si (%43.7) kadındır. Yıllara göre gelen biyopsi sayısındaki artışa bağlı olarak kanser tanısı alan olgu sayısı da artmıştır. Olgularda erkek/kadın oranı (E/K) 1.28'dir. Erkek hastalarda ortalama yaş 52.3, kadın hastalarda ortalama yaş 45.6 olarak tespit edildi. Her iki cinsde de kanserler 60 ve üstü yaşlarda en sık izlenmiştir. Toplam 345 (%7.1) olguda biyopsi materyalinin alındığı organ, doku ya da sistem, toplam 360 (%7.5) olguda da yaş tespit edilemedi. Erkeklerde, deri (%15.4), lenf nodu (%12.8), akciğer (%8.9) kanserleri ilk üç sırayı alırken kadınlarda ilk üç sırada deri (%15.9), meme (10.2) ve lenf nodu (%9.7), kanserleri izlendi. Her iki cinsde de deri kanseri ilk sırada izlenmektedir. Lenf nodu, akciğer ve mesane kanserleri de yüksek oranda izlenmektedir. 54
Güneydoğu Anadoludaki hodgkin hastalığı'nın klinikopatolojik özellikleri
ÖZET Hodgkin hastalığı (HH), reaktif yangısal hücrelerden oluşan, fibrozisin eşlik ettiği bir zeminde neoplastik RS hücreleri ve diğer Hodgkin hücreleri ile karakterize malign lenfomadır. HH için geliştirilen Rye sınıflandırması uzun yıllar kullanılmıştır. Lenfomalar için önerilen son REAL ve WHO sınıflandırmaları HH'nı da kapsamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız bölgemizdeki HH'nın klinikopatolojik özelliklerini incelemektir. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 1987- 2003 tarihleri arasında, HH tanısı alan 160 olgu, Rye ve WHO sınıflandırmasına göre yeniden incelenerek subtiplerine ayrıldı. Bu tiplerin yaş, cins, lokalizasyon, evre ve B semptomları gibi parametreler arasındaki ilişki araştırıldı. Olgularımızın 111'i (%69.4) erkek, 49'u (%30.6) kadın olup, erkek/kadın oranı 2.3/1 'idi. En çok olgu (%25.6) 2. dekatta izlendi ve olgularımızın 95 (%59.4)'i ilk üç dekattaydı. Olgularımızın 109 (%68.1)'unda servikal, 14 (%8.8)'ünde aksiller, 13 (%8.1 )'ünde abdominal, 9 (%5.6)'unda supraklavikuler, 9 (%5.6)'unda inguinal ve 6 (%3.7)'sında mediastinal lenf düğümleri tutulmuştu. Rye sınıflamasına göre; 160 olgumuzun 39 (%24.4)'u LZHH, 33 (%20.6)'ü NSHH, 62 (%38.8)"si MSHH ve 26 (%16.2)'sı LFHH idi. MSHH en sık, LFHH ise en az görülen histolojik alttiplerdi. WHO sınıflandırmasına göre olgularımızın -3 (%1.9)'ü NLPHH, 157 (%98.1)'si klasik tip HH idi. 32 olguya immunohistokimyasal boyama yapıldı. Dosyalarına ulaşılan 90 olgunun- 47'sinde B semptomları vardı ve NSHH, MSHH ile LFHH olguları daha ileri evrelerde saptandı. Sonuç olarak; gelişmiş batı ülkelerinin aksine, bulgularımız ülkemiz gibi sosyoekonomik yönden benzer ülkelerin bulguları ile uyumludur. Bununla birlikte, bölgemizde özellikle MSHH başta olmak üzere olgularımızın daha erken yaşlarda görüldüğü izlenmektedir. ¦ >¦ Anahtar kelimeler: Hogkin hastalığı, klasifikasyon, histolojik alttipler 54
Mide adenokarsinomlarında CDX2 ,CD44 ekspresyonu ve diger proğnostik faktörler ile ilişkisi
ÖZETDicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'na 2000-2005 yıllarıarasında gelen ve gastrik adenokarsinom tanısı konmuş 82 total ve subtotal gastrektomimeteryaline ait doku örneklerine CDX2 ve CD44 immünohistokimyasal markırlarıkullanılarak elde edilen sonuçlar patolojik evre, grade, lenf nodu, perinöral, vasküler tutulum,tümöre komşu mukozadaki atrofi, intestinal metaplazi ,H pylori infeksiyonu ve tümör hücrepaterni ile karşılaştırılarak aralarında ilişki olup olmadığı araştırıldı.Çalışmamızda gastrik adenokarsinomları en sık 6.dekadlarda ve erkeklerde daha fazlaizlendiğini tespit ettik. Midedeki anatomik lokalizasyonuna göre en sık antrum/pylor(%84.1)izlenmiş olup en sık ülseratif (%45.1) görünümdedir. ntestinal tip adenokarsinomda diffüztipe oranla daha yüksek oranla olgularımızda % 54.87'sinde tümöre komşu mukozada atrofi% 64.63'ünde intestinal metaplazi, H pylori %52.43 oranında izlenmiştir.Tubuler adenokarsinom olgularında taşlı yüzük hücreli karsinom olgularına göreistatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olmak üzere %68.30 oranında CDX2 ekspresyonuizledik.CDX2 grade ile ilişkili bulunup düşük grade olgularda daha yüksek oranda izlendi.CDX2 ekspresyonu tümöre komşu mukozadaki intestinal metaplazi ve H pylori pozitifolgularda istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek izlendi.Olgularımızdan %47.56'sında CD44 ekspresyonu izlendi.CD44 ekspresyonu tümörekomşu mukozada izlen intestinal metaplazi dışında herhangi bir bulguyla ilişkili bulunmadı.Çalışmamızda hastalara ait rapor bilgileri ve tümöre ait meteryal kullanıldı.Tümöre aitmakroskobik ve mikroskobik incelemede elde ettiğimiz sonuçlar literatür bulguları ileuyumludur.Bizde çalışmamızda CDX2 ekspresyonunu Laurenin intestinal tip adenokarsinomunakarşılık gelen tubuler adenokarsinomda taşlı yüzük hücreli karsinomdan yüksek ve intestinalmetaplazi ve H pylori ile ayrıca histopatolojik grade ile ilişkili bulduk. BulgularımızCDX2'nin midede intestinal metaplazinin gelişiminde öncü olduğuna dair olduğu bilgileridesteklemektedir. CD44 standart formunu kullandığımız bu çalışmada CD44 ile gastrikadenokarsinomlardaki histopatolojik ve proğnostik bulgular arasında anlamlı bir ilişki eldeedilememesi CD44 molekülnün varyant formlarının litaratürlerdeki çalışma sonuçları ile elealındığında özellikle CD44v6 formunun gasrik adenokarsinomlarda daha önemli bir markerolduğu izlenmektedir. Bu konuda daha geniş araştırma yapılması uygundur.50
Patoloji arşivindeki 10 yıllık (1996-2005) mesane ürotelyal karsinom olgularının WHO/ISUP 1998 konsensus sınıflamasına göre değerlendirilmesi
ÖZET1996-2005 yılları arasında yeni tanı alan 333 mesane ürotelyal neoplazm olgusuWHO/ISUP konsensus sınıflamasına göre yeniden sınıflandırıldı ve olguların yaşı,cinsiyeti ve tümör lokalizasyonu ve TNM sınıflaması geriye dönük olarakdeğerlendirildi. Ayrıca 5 yıllık takibi olan 1996-2001 yılları arasındaki evre pTa papillerneoplazi olgularının nüks ve progresyon oranları değerlendirildi.Olgularımızın en sık 6-7 dekatta görüldüğü, erkek/kadın oranı 8/1 olduğu izlendi.Tümör yerleşimi olarak en sık mesane yan duvarlarının tutulduğu izlendi. Yeni tanı alanolgu sayısında yıllar içinde artış tesbit edildi. Noninvaziv ürotelyal neoplaziolgularımızın en sık düşük dereceli papiller karsinom en az papillomlardan oluştuğuizlendi.Olgularımızın nüks oranları incelendiğinde papillom dışındaki gruplar arasındaanlamlı farklılık gözlendi. Progresyon düşük ve yüksek dereceli papiller karsinomdaartan oranlarda izlenirken diğer gruplarda izlenmedi.56
Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojilerinin bethesda sistemine göre yeniden değerlendirilmesi ve histopatolojik korelasyonu
GİRİŞ: Yeni önerilen Bethesda sistemine göre; tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinde 7diagnostik kategori kullanılmaktadır. Bu kategorileri kullanarak bizim patoloji bölümündekiince iğne aspirasyon sitolojisindeki deneyimler; sitolojik histolojik korelasyonlar, hatalarınsebepleri ve klinik değerlendirmeler önemle çalışıldı.M ETOD: Kurumsal bilgi temelinde tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinin retrospektifaraştırmasıyla hastaların sitolojik bilgileri elde edildi. Sitolojik teşhisler yetersiz, benign,önemi belirsiz atipik folliküler hücreler, folliküler neoplazm, hürthle hücreli neoplazm,malignansi için şüpheli, malign olarak tekrar sınıflandırıldı. Bu çalışmada ince iğneaspirasyon sitolojisi ve devamında cerrahisi olan 206 hasta mevcuttur.S ONUÇLAR: 206 iğne aspirasyon sitolojisinin; % 24'ü yetersiz, % 58'i benign, % 4'üAFC-US, % 9'u folliküler neoplazm (hürthle hücreli neoplazmı da içeriyor), % 4'ümalignansi için kuşkulu, % 3'ü malignant olarak sınıflandırıldı. Bu kategorilerde histolojikolarak doğrulanmış malignansi oranları sırasıyla % 8, % 1, % 38, % 25, % 62, % 100 dür.Teşhisteki hataların sebepleri; yetersiz spesmen, örnekleme hatası ve folliküler adenom vehiperplastik nodüller arasındaki üst üste binen sitolojik özelliklerdir. Tiroid ince iğneaspirasyon sitolojisinin önceki değerlendirmeye göre malignensi teşhisindeki duyarlılık veözgüllüğü sırasıyla % 83.3 ve % 100' dür. Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinin Bethesdasistemine göre değerlendirildiğinde malignensi teşhisindeki duyarlılık ve özgüllük sırasıyla% 85.7 ve % 100' dür.S O N UÇ: Şimdiki bulgulara göre tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisi tiroidmalignansilerin uygun teşhisini sağlıyor. 7 teşhis kategorisi; klinik takip veya cerrahideğerlendirmede hastalar için faydalıdır.
Meme karsinomlarında anjiogenezisin histopatolojik veriler ile karşılaştırılması
Meningiomlarda Kİ-67 ve pcna immünreaktivitelerinin klinikopatolojik verilerle karşılaştırılması
Glioblastom olgularında immünohistokimyasal MGMT ve P53 ekspresyonu ile bulguların prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Bu çalışmada primer beyin tümörleri arasında en sık görülen ve en agresif tümör olan glioblastom olgularının tedavisinde son yıllarda önem kazanan alkile edici ajanların ortaya çıkmasına neden olan MGMT ekspresyonunun bizim olgularımızdaki görülme sıklığının belirlenmesi, glioblastom tümörigenezinde diğer bir önemli rol oynayan p53 tümör süpresör gen ekspresyonu ile ilişkisini araştırmak yanı sıra hastaların sağkalımına etkilerini değerlendirip literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Bu çalısmada 1995-2015 yılları arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Patoloji Anabilim Dalı'nda glioblastom tanısı almış 71 olgunun parafin bloklarından hazırlanacak kesitlerine immünohistokimyasal olarak p53 ve MGMT antikorları uygulanmıştır. Klinik, histopatolojik, immünohistokimyasal bulgular ile prognostik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. İmmünohistokimyasal olarak her iki antikor için nükleer boyanma anlamlı kabul edilmiştir. Boyanan her kesit ışık mikroskobunda incelenerek her iki antikor içinde nükleer boyanmanın en yüksek olduğu alan seçilmiştir. MGMT ve p53 için 1000 tümör hücresi sayılarak; nükleer boyanma gösteren tümör hücrelerinin sayılan 1000 tümör hücresine oranı hesaplanarak boyanma indeksleri yüzde olarak saptanmıştır. p53 için ara değerler %10 ve %50 olarak belirlenip boyanma indeksi %10'un altında ise negatif, %10-50 arasında ise 1(+), %50-100 arasında ise 2(+) olarak sınıflandırılmıştır. MGMT için de aynı şekilde ara değerler %10 ve %50 olarak belirlenmiştir. Boyanma indeksi %10'un altında ise negatif, %10-50 arasında ise 1(+), %50'nin üzerinde ise 2(+) olarak sınıflandırılmıştır. Bu çalışmada olgularda mutant p53 ekspresyonu ile MGMT ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal olarak karşılaştırılmıştır. p53 negatif olan gruptakilerin %62.5'sında MGMT negatif iken p53 pozitif olanların %63.8'inde MGMT negatif olarak izlenmektedir. p53 ve MGMT ekspresyon düzeyleri arasında negatif bir korelasyon görülmesine rağmen p53 ve MGMT ekspresyon dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1.00). Hastaların MGMT ve p53 ekspresyon düzeylerine göre sağkalım süreleri Kaplan-Meier yöntemine göre karşılaştırılmıştıtr. İmmünohistokimyasal p53 ekspresyon derecesi 1(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 24.26 ay, 2(+) olan grubun 19.10 ay'dır. p53 negatif olan grubun ortalama sağkalım süreleri 8.00 ay olup, gruplar içinde en düşük sağkalım ortalamasına sahiptir. Ekspresyon dereceleri ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.16) MGMT ekspresyon derecesi 1(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 9,29 ay olup, 2(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 11,59 'dır. MGMT negatif olan grubun ortalama sağkalım süresleri 21,03 ay olup, diğer gruplardan daha yüksek sağkalım ortalamasına sahiptir. Ancak ekspresyon dereceleri ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.40). Prognozu oldukça kötü olan glioblastom hastalarında sağkalım artışı sağlayan temozolamid tedavisinin hangi hastalara verileceğinin belirlenmesinde MGMT protein ekspresyon düzeyi önem taşır. Çünkü MGMT ekspresyon kaybının (MGMT promotör metilasyonu), alkilleyici kemoterapötiklere yanıtı artırdığı bilinmektedir. p53 tümör süpresör geni mutasyonu, MGMT proteini sentezi regülasyonunda önemli bir yere sahiptir. Bizim çalışmamızda bulgular, bu ilişkiyi destekler niteliktedir. Ancak kısıtlı sayıda olgu olması nedeniyle bu iki protein ekspresyonu ve sağkalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Tedavi protokolleri ve aşamaları bilinen daha fazla olgu üzerinde immünohistokimyasal ve genetik analiz birlikte yapılarak planlanacak gelecek çalışmalara gerek duyulmaktadır.
Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında sperm-ilişkili antijen 9'un, tümör ilişkili makrofajların ve vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün anjiyogenezis ve tümör progresyonundaki rolü
Tümör mikroçevresi tipik olarak kronik inflamasyon ve stromal hücreler, büyüyen damar hücreleri ve inflamatuar infiltratı içeren konak komponentlerinden oluşmaktadır ve bu mikroçevrenin kanser gelişimi ile davranışında önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Tümör mikroçevresinde geniş bir lökosit spektrumu bulunmaktadır. Bu lökositler tümör gelişim ve progresyonunda çift etkili role sahiptirler; immün hücreler tümör hücrelerini elimine edip anti-tümöral yanıtta etki edebildikleri gibi, uygun tümör hücreleri ile uyarıldıklarında tümör büyümesi ve progresyonuna sebep olurlar. Tümör mikroçevresindeki inflamatuar infiltratın iyi bilinen bir diğer komponenti de tümör ilişkili makrofajlar (TAM-Tümör Associated Macrophages)'dır. TAM'lar kemokinler gibi birçok mediatörün üreticisidirler ki bu mediatörler kronik inflamatuar sürecin aktivasyonu ve progresyonunu sağlar. Ayrıca bazı kanserlerde de TAM sayısının tümör hücre apoptozu ve CD8+ hücrelerin varlığı ile korele olduğu gösterilmiştir. Akciğer kanserli hastalarda ise TAM'ların önemi, yüksek TAM sayısı ve kötü prognoz arasındaki ilişki ile gösterilmiştir. Tümörler neovaskülarizasyon olmadan ancak 2-3 mm çapa ulaşabilirler. Tümörün büyümesi için yeni damar yapıları ile desteklenmesi gerekmektedir, yeni damarların oluşumu ise endotel hücre proliferasyonu ve migrasyonunu stimüle eden faktörler arasındaki dengeye bağlı olan kompleks bir süreçtir. Bu olaylar kaskadının tetiklenmesi için tümör hücrelerinden çeşitli enzimler, büyüme faktörleri ve anjiogenik maddeler salınması gerekir. Vasküler büyüme faktörlerinin prototipi 'vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)'dir. VEGF, damar permeabilitesini arttırıp, endotele spesifik mitojenik faktör olarak etki göstererek endotelyal hücre büyümesinde rol oynayan anjiyogenik bir faktördür. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, VEGF overekspresyonunun küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) prognozuyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sperm-ilişkili antijen 9 (SPAG9), birçok kanser grubunda salgılanan ve güçlü immün yanıta neden olan 'kanser testis antijen (KTA)' ailesinin bir üyesidir. KTA'lar primer olarak normal testis dokusunda eksprese edilen proteinlerdir. Bu antijenler diğer normal dokularda çok düşük seviyelerde eksprese edilirken, çeşitli kanseröz dokularda artmış ekspresyonları görülmektedir. Yapılan çalışmalarda da KHDAK olgularında, kanserli dokularda, komşu non-kanseröz dokular ile karşılaştırıldığında SPAG9 protein ekspresyonunun daha yüksek olduğu bulunmuş olup, ekspresyonun daha yüksek olduğu hastalarda ise düşük olanlara göre prognozun daha kötü olduğu görülmüştür. Ayrıca SPAG9 baskılanması sonucunda VEGF ekspresyonunun azaldığı saptanmış olup, SPAG9'un VEGF üzerinden vaskülarizasyonu arttırdığı da belirtilmiştir. Son yıllarda yapılan bu çalışmalar ile birlikte çalışmamızda, KHDAK'lerinde VEGF, tümör mikroçevresindeki TAM ve tümör ilişkili lenfositlerin tümör progresyonuna etkisi, SPAG9 proteininin prognoz ile ilişkisini ve tüm bunların KHDAK prognozu üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2011-Mayıs 2016 tarihleri arasında tanı almış 80 KHDAK olgusu retrospektif olarak incelendi. Hemotoksilen&Eozin kesitleri tekrar gözden geçirildi; klinikopatolojik parametreler değerlendirildi. Ayrıca SPAG9, CD68, CD4, CD8 ve VEGF antikorları immünohistokimyasal yöntem ile tüm olgularda çalışıldı. Çalışmamızda KHDAK'lu hastaların progresyonunda SPAG9 ekspresyonunu, SPAG9'un VEGF üzerindeki etkisini ve ayrıca tümör mikroçevresindeki TAM'lar ve lenfositlerin etkisini araştırmaya çalıştık. SPAG9 ekspresyonunun, KHDAK'larında tümör progresyonunu hızlandırdığını, tümör hücre invazyon, migrasyon ve metastaz yeteneği kazandırdığını bilmekteyiz. Çalışmamızda SPAG9 ekspresyon şiddeti yüksek olan olgularda, lenfovasküler invazyonun daha fazla olduğunu gördük ve bu tümörlerin pTNM evresinin daha yüksek olduğunu saptadık. Ayrıca SPAG9 ekspresyonu yüksek olan olgularda VEGF pozitif ekspresyon oranının daha fazla olduğunu saptadık. Tümör mikroçevresindeki TAM'ların ve lenfositlerin tümör progresyonu ile ilişkisi olduğunu bilmekteyiz. Çalışmamızda da TAM sayısı fazla olan tümörlerde TNM evresinin daha yüksek olduğunu gösterdik. Tümörü infiltre eden CD4+ ve CD8+ T lenfositler ile klinik parametreler arasında ise anlamlı bir ilişki saptamadık. Bu çalışma sonucunda, SPAG9 proteininin ve VEGF ekspresyonu ile tümörü infiltre eden TAM sayısının kötü prognoz ile korele olduğunu düşünmekle beraber bu konuda daha fazla olgu üzerinde çalışma yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.
Patolojik meme başı akıntılarında sitolojik özellikler, klinik-radyolojik yaklaşım ve meme kanseri görülme oranı
AMAÇ: Meme başı akıntısı yakınması meme hastalıkları kliniğine başvuruların %4-7'sini oluşturmaktadır. Meme başı akıntısının en sık nedenleri benign etyoloji iken, kanser görülme oranı çeşitli çalışmalarda %6'dan %23'e kadar değişmektedir. Meme başı akıntısı yakınması ile meme kliniğine başvuran hastalara standart yaklaşım; ayrıntılı öykü, fizik bakı ve hastanın yaşı da dikkate alınarak; sitolojik inceleme yanı sıra gerekli görüldüğünde ultrasonografi, mammografi, duktulografi yapılmasıdır. Ancak bu yöntemlerin hiç biri var olabilen maligniteyi dışlamak için yeterli ve güvenilir değildir.Bu çalışmadaki amaç, patolojik meme başı akıntısı olan olguların sitopatoloji sonuçlarını subareolar eksplorasyon, eksizyonel biyopsi sonuçlarıyla karşılaştırmak ve radyodiagnostik inceleme sonucu lezyon tespit edilemeyen olgulara en iyi klinik yaklaşımın ne olabileceğini irdelemektir.YÖNTEM: Eylül 1998-Ocak 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalına 102 patolojik meme başı akıntısı yayma preparatı gönderilmiştir. Sitoloji sonrası subareolar eksplorasyon ya da eksizyonel biyopsi ve mastektomi yapılan 1 olgu ile birlikte toplam 57 olgu çalışmaya alınmıştır. Olguların sitopatolojik tanıları, histopatolojik sonuçları ile karşılaştırılmış ve meme başı akıntısının sitolojik tanısal değeri, malignite görülme oranı saptanmıştır. Histopatolojik olarak malignite saptanan olguların ulaşabildiğimiz radyodiagnostik inceleme sonuçları ile karşılaştırma yapılmıştır.BULGULAR: Elli yedi olgunun ikisi erkek diğerleri kadındır ve meme başı akıntısı dışında yakınması bulunmamaktadır. Yaşları 16-78 arasında olup ortalama yaş 52.2'dir.Bu olgulara ait patolojik meme başı akıntısı yayma preparatları incelendiğinde 39 olguda (%68.5) atipik duktal epitelyal hücre (ADE), dört olguda (%7.0) malign hücre görülmüştür. Altı olgu (%10.5) benign, sekiz olgu (%14.0) tanısal açıdan yetersiz kabul edilmiştir. Patolojiye gönderilen biyopsi örnekleri incelendiğinde 28 olguda (%49.1) invaziv ya da in situ karsinom, 19 olguda intraduktal papillom/papillomatozis olmak üzere 27 olguda (%47.4) benign değişiklikler, kalan iki olguda (%3.5) ise atipik değişiklikler saptanmıştır. Sitolojik incelemede ADE izlenen ya da malign sitoloji tanısı alan 43 olgunun histopatolojisinde 25'inde (%58.1) in situ ya da invaziv karsinom, 12'sinde (%27.9) intraduktal papillom/papillomatozis, üçünde (%7) duktal/papiller hiperplazi, ikisinde (%4.7) atipik değişiklikler, birinde (%2.3) duktal ektazi saptanmıştır. Eksizyonel biyopsi ya da subareolar eksplorasyon sonucunda karsinom saptanan 28 olgudan radyolojik inceleme kaydına ulaşılabilen 24 olgunun ikisine sadece galaktografi yapılmış, birinde ?oblitere duktus? diğerinde ?kesintili irregüler dolum? saptanmıştır. Yirmi iki olgu ise mammografi ve ultrasonografi ile birlikte değerlendirilmiştir. Olguların dördü ?normal?, biri ?retroareolar dilate kanal?, ikisi ?intraduktal papillom?, bir olgu ?BIRADS 2 lezyon?, iki olgu ?BIRADS 3 lezyon? olarak değerlendirilmiş ve bu 10 olgu (%45.5) radyodiagnostik olarak malignite kuşkusuna neden olmamıştır. Kalan 12 olgunun (%54.5) altısı BIRADS 4 lezyon, altısı BIRADS 5 lezyon tanılarını almıştır.SONUÇ: Meme başı akıntısında sitolojik olarak malignite/ADE tanısı alan olguların; radyolojik incelemeler yanısıra, genişletilmiş eksizyon ya da subareolar eksizyonu gerektirdiğini, sitolojik incelemeleri benign ya da tanısal olmayan olgularda radyolojik inceleme, klinik izlem, subareolar eksplorasyonun önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Displastik nevüslerde atipi ve dermal fibroplazi ile ilişkisinin araştırılması
Amaç ve hipotez: Malign melanomun kesin nedeni bilinmemesine karşın çalışmalarda DN varlığı melanom riskini artıran önemli bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Araştırıcılar, displastik nevüsleri yapısal ve sitolojik özelliklerine göre derecelendirmeyi önermektedir. Genellikle yapısal ve sitolojik atipi derecelendirmeleri arasında önemli ölçüde korelasyon izlenmektedir. DN'lerdeki dermal fibroplazi konsantrik ve lamellar fibroplazi şeklinde olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı displastik nevüslerde yapısal ve sitolojik atipi derecesini belirlemek ve bu atipinin dermal fibroplazi ile ilişkisini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: 2003-2008 yılları arasında displastik nevüs tanısı alan 71 hastaya ait, 93 adet parafin blok bu çalışmanın gerecidir. Bloklardan hazırlanan , 4µm kalınlıkta, hematoksilen & eosin (H&E) boyalı kesitler ışık mikroskobunda incelenerek, yapısal ve sitolojik özelliklerine göre atipileri derecelendirilmiştir. Bu derecelendirmede, aşağıdaki özelliklerin intraepidermal ya da bileşke komponette varlığı ya da yokluğu kaydedilmiştir. (1) Yapısal; sınırlanım, simetri, nestlerin kohezyonu, suprabazal melanositler, konfluens ve tek hücreli proliferasyon, (2) Melanosit sitolojisi; yuvarlak / ökromatik nükleus, nükleer genişleme, hücre büyümesi ve nükleol belirginliği. Her bir kritere 0 ya da 1 değeri verilmiştir. Yapısal ve sitoloji toplam skoru her olgu için elde edilmiştir. Kesitlere Masson Trikrom histokimyasal boyaması uygulanmış ve semikantitatif olarak değerlendirilerek fibroplazi var (1) ya da (0) şeklinde skorlanmıştır.Bulgular: Çalışma kapsamına alınan 71 olgunun tanı sırasındaki yaşları 12 ile 75 yıl arasında değişmekte olup, ortanca değeri 33.62'dir. Olguların 32'si kadın (%45.1), 39'u ise erkektir (%54.9). Lezyonlar 71 hastaya ait 93 adet (33 adet bileşke ve 60 adet bileşik) nevüsten oluşmaktadır. Olgular yapısal atipi derecesine göre, 28 olgu (%30.1) hafif derecede, 48 olgu (%51.6) orta derecede ve 17 olgu (%18.3) şiddetli derecede yapısal atipili olarak skorlanmıştır. Sitolojik atipi derecesine göre 9 olgu (%9.7) hafif derecede, 28 olgu (%30.1) orta derecede ve 56 olgu (%60.2) şiddetli derecede sitolojik atipiye sahiptir. Yapısal ve sitolojik atipi derecesi arasında anlamlı korelasyon izlenmiştir (r=0.084).Hafif yapısal atipili 6 olguda (%21.4), orta derecede yapısal atipili 31 olguda (%64.6), şiddetli derecede yapısal atipili 12 olguda (%70.6) , hafif sitolojik atipili 1 olguda (%11.1), orta derecede sitolojik atipili 10 olguda (%35.7) ve şiddetli derecede sitolojik atipili 10 olguda (%67.9) dermal fibroplazi saptanmıştır. Sitolojik ve yapısal atipi derecesi ile fibroplazi varlığı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.Sonuç: Displastik nevüsler yapısal ve sitolojik atipi ile karakterize olup, bu özellikleri nedeniyle morfolojik ve biyolojik olarak banal melanositik nevüslerle melanomlar arasındadır. Çalışmamızda displastik nevüslerde yapısal ve sitolojik atipi derecesi arttıkça dermal fibroplazi varlığında anlamlı artış saptadık. Displastik nevüslerdeki stromal değişikliklerin histokimyasal yöntemlerle saptanması ve derecelendirilmesi, DN'lerin diğer banal nevüslerden ayrımında yardımcı olabilir.
Overin endometrioid adenokarsinomlarında lynch sendromu ile ilişkili immunhistokimyasal ve olası morfolojik belirleyiciler
AMAÇ: Over kanserlerinin %5-15'i aileseldir. Ailesel over kanserlerinin yaklaşık %10-15'i Lynch Sendromu ile ilişkilidir. Lynch Sendromu ile ilişkili over kanserlerinde ensık histolojik alt tür endometrioid adenokarsinomdur (EAK). Lynch Sendromuaçısından daha ileri genetik araştırma yapılması gerekebilecek endometrial kanserliolguları saptamada klinik kriterlere ek olarak, tümör morfolojisi (tümörü infiltre edenlenfositler-TIL, peritümöral lenfositler-PTL, vb), ?mismatch? tamir sistemi (MMR)protein immunhistokimyası ve MSI testleri de yararlıdır. Bu çalışmadaki amaç; primerover kanserlerinde, bugüne kadar araştırılmamış olan, MMR defektlerinin varsayılanmorfolojik belirleyicilerinin insidansı ve bunların MMR durumu ile ilişkisini ortayakoymak ve böyle bir ilişkinin, over kanserli hastalar arasında Lynch Sendromuaçısından daha ileri araştırma yapılması gereken aday olguları belirlemek veprognozu öngörmek açısından değerli olup olmadığını araştırmaktır. Bu amaçla;overin primer EAK'lu olgularında, MMR proteinleri olan MLH-1, MSH-2, MSH-6 vePMS-2'nin immunekspresyon profilleri ile morfolojik belirleyiciler ve MMR proteindurumunun birbiri ile ilişkisi ve klinik anlamları araştırılmıştır.YÖNTEM: Çalışmamız 1985-2009 yılları arasında California, San FranciscoÜniversitesi (UCSF) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde primer cerrahi tedavi uygulanan 71adet primer over EAK'lu olguyu içermektedir. Olgulara ait tüm kesitler, tümörsınıflaması, histolojik alt tür, derece ve evrenin doğrulanması açısından iki patologtarafından tekrar gözden geçirilmiştir. Primer over tümörlerinde ve varsa olgulara aiteşlik eden uterus tümörlerinde, anormal MMR protein durumunu öngörebileceğibildirilen morfolojik belirleyiciler (TIL, PTL ve tümörün dediferansiye komponentiçermesi) değerlendirilmiştir. MMR protein ekspresyonunun immunhistokimyasaldeğerlendirmesi Doku Mikroarray (TMA) yöntemi uygulanarak yapılmıştır. Antikorolarak MLH-1, MSH-2, MSH-6 ve PMS-2 kullanılmıştır. Her olgu için, herhangisayıda tümör hücre nükleusunda boyanma olması, o belirleyici için pozitif sonuçolarak kabul edilmiştir. Dört MMR protein antikorunun dördünde de pozitif sonuç eldeedilen olgular, normal/intakt MMR durumuna sahip olarak değerlendirilmiştir.BULGULAR: Yetmiş bir adet saf over EAK'u olgusunun 29 tanesinde eşlik eden eşzamanlı uterus EAK'u vardır. Over EAK'lu olguların %13'ünde TIL, %3'ünde PTLvarlığı saptanmış olup, dediferansiye komponent hiçbir olguda izlenmemiştir. OverEAK'lu olguların yaklaşık %10'unda (7/71) MMR protein defekti saptanmıştır. MMRprotein defekti varlığı ile klinik gidiş arasında ilişki saptanmamıştır. Elli yaş altı ile 50ve üstü yaştaki hastalar karşılaştırıldığında, TIL ya da PTL insidansı ve MMR proteindefekti insidansı açısından istatistiksel fark saptanmamıştır. Over EAK'lu olgularda,MSI ile ilişkili olduğu varsayılan morfolojik belirleyiciler (TIL, PTL vb) ile MMR proteindefektleri arasında korelasyon olmadığı saptanmıştır.SONUÇ: Çalışmamızda, overin EAK'larının bir kısmında anormal MMR proteinivarlığı gösterilmiş olmakla birlikte, MMR protein durumu ile ilişkisi gösterilebilenherhangi bir morfolojik belirleyici bulunmamıştır. Bu nedenle, uterus kanserliolgularda, Lynch Sendromu için çeşitli morfolojik belirleyicileri kriter olarak kullanantarama algoritmaları, over kanserli olgular için uygun olmayabilir. Over kanserliolgularda Lynch Sendromu açısından risk miktarını tanımlamak için yeni geliştirilecekstratejilerde, hasta yaşı ya da tümör morfolojisi gibi kriterlerden çok, klinik bilgiler veMMR/MSI için yapılacak biyobelirleyici tetkik sonuçlarının yer alması gerektiği sonucuortaya çıkmaktadır.
The role of hofbauer cells on vıllous vasculature ın early fetal losses
Spontan düşükler sonucu ortaya çıkan erken fetal kayıplar, gebeliğin en sık karşılaşılan komplikasyonudur. Spontan düşüklerin nedenleri arasında; anomalili zigot gelişimi, maternal sorunlar, kromozomal anomaliler, immünolojik hastalıklar ve sorunlu plasental damarlanma sayılabilir. Hofbauer hücreleri (HH) plasental makrofaj olarak da isimlendirilir ve birçok plasental olayda rolleri vardır. Bu retrospektif çalışmanın amacı, erken fetal kayıplarda HH'lerinin rolünü araştırmaktır.Missed abortus (MA, n=15), blighted ovum (BO, n=15) gruplarına ait gebelik materyalleri ile kontrol grubu olarak seçilen istenmeyen gebelik materyallerine (n=15) ait arşiv bloklarından elde edilen kesitler, HH'ini ve endotel hücrelerini göstermek için sırasıyla CD68 ve CD31 antikorları ile immünohistokimyasal olarak boyandı. Işık mikroskopik düzeyde HH sayımı yapıldı. Vaskülogenezi ölçmek için iki yöntem kullanıldı. Chalkey yöntemi ile mikrodamar dansitesi değerlendirildi ve ayrıca semikantitatif olarak mikrodamar skoru belirlendi.HH, BO ve MA olgularında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazla bulundu (Sırasıyla, p = 0.005 ve p << 0.001). HH sayısı MA ve BO arasında anlamlı fark göstermedi (p= 0.04). Chalkey yöntemi ile değerlendirilen mikrodamar dansitesi açısından, kontrol grubu ile MA ve BO olguları arasında anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla, p=0.29 ve p= 0.09). Mikrodamar skoru bakımından, MA olguları ile kontrol grubu ve BO olguları arasında istatistiksel olarak anlamlı artış bulundu (sırasıyla, p=0.003 ve p=0.003). Kontrol grubu ile BO olguları arasında mikrodamar skoru açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0.54).Sonuç olarak, HH'nin erken fetal kayıplarda biyolojik anlamı olabileceğini ve MA olgularında plasental damar gelişimi ile ilişkili rol oynadığını düşünmekteyiz. Bu durumda da hipoksiye bağlı olarak HH sayıca artmış olabilir. BO olgularında HH'nde anlamlı artış görülmesi ise, bu hücrelerin hücresel transport, immünolojik ya da inflamatuar rolleri ile ilişkili olabilir.Anahtar sözcükler: anjiogenez, blighted ovum, Hofbauer hücresi, missed abortus, plasenta, vaskülogenez
Bağırsağın benign ve malign tümörlerinin agnor yöntemiyle incelenmesi
Merkezi sinir sisteminin neuroglial tümörlerinin immunohistokimyasal yöntemlerle değerlendirilmesi
Malign yumuşak doku tümörlerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal değerlendirilmesi
Küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında p53 ifadesi ve tümör proliferasyon aktivitesinin pcna ile immunhistokimyasal olarak değerlendirilmesi
Mesane değişici epitel hücreli karsinomlarında p53, epidermal growth faktör reseptör (EGFR) ve C-ERBB-2 değerliliklerinin immunhistokimyasal yöntemle değerlendirilmesi
Normal kolon mukozası, kolorektal adenom ve adenokarsinomda immünhistokimyasal olarak PCNA ve Ki-67 ile belirlenen proliferasyon indekslerinin, p53 ve p-glikoprotein ifadelerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
Bu çalışmada p53 ve P-gp ifadeleri ile proliferatif aktivitenin kolorektal karsinogenezdeki rolleri; tümör proliferasyon aktivitesinin prognozu belirlemede rolü olduğu bilinen parametreler (hasta yaşı, cinsiyeti, tümörl..ln büyüme paterni, venöz invazyon, parinöral invazyon, lenf nodu metastazı, tümör çevresindeki lenfesilik infiltrasyon ve grade) ile ilişkisi ve P-gp ifadesinin kemoterapiye yanıt üzerine etkisi araştırılarak kolorektal karsinogenezin çok yönlu değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 30 adenem ve 30 adenokarsinom olgusu seçilmiş ve adenokarsinom ameliyat materyallerine ait 30 normal mukoza alanı alınarak çalışma grubu oluşturulmuştur Proliferatif aktiviteyi belirlemek için PC10 (PCNA) ve monoklenal Ki-67 antikoru (Ki-67) ile immunhistokimyasal boyama yöntemleri kullanılmıştır. immunhistokimyasal boyama işlemi açısından iki proliferasyon belirleyiciden PC10 daha basit ve hızlı, monoklenal Ki-67 antikoru ise daha fazla dikkat, titizlik,uzun çalışma suresi gerektiren ve standardizasyon için birçok ön denemeye ihtiyaç gösteren bir yöntem olduğu bulunmuştur. Proliferasyon indeksleri (PC10 ve monoklenal Ki·-67 antikoru ile belirlenen) ve p53 (N0-7) pozitifliğinin normal mukozadan adenem ve adenakarsinema geçişte progresif artış gösterdiği ve gruplar arasındaki farkın anlamlı olduğu göri.Jimüştür. Proliferatif aktivite ile p53 pozitifliği arasında ilişki bulunmaması nedeniyle kolorektal karsinogenezde birbirlerinden bağımsız olarak rol aynadıkları di.Jşünülmuştür. Adenem olgularında saptanan p53 (N0-7 monoklenal antikoru) ile pozitif boyanma adenem çapı, tipi ve displazi derecesi ile ilişkili bulunmamış ve N0-7 monoklenal antikoru ile immunhistokimyasal boyanmanın tum mutasyonları temsil etmeyebileceği düşünülmüştür. Kolorektal adenokarsinomlarda primer çok ilaca direnç P-gp (JSB) ile %60 olarak bulunmuş ancak P-gp ifadesi ile kemoterapiye cevap arasında ilişki bulunamamış, in vitro çalışmalarda gösterildiği gibi 5-FU'in ÇiD'den etkilenmediği saptanmıştır. Proliferatif aktivite ile prognozda rolu olduğu bilinen klinik ve histopatolojik parametreler arasında ilişki izlenmediği için kolorektal adenokarsinomlu hastaların prognozlarının belirlenmesi ve tedavilerinin yönlendirilmesi konusunda daha geniş serilerde başka prognostik parametrelerle yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu ortaya çıkmıştır
Benign, borderlerine ve malign epitelyal over tümörlerinde proliferatif aktivitenin immünohistokimyasal (Ki-67, pcna) ve dna ploidi "Flow Cytometry" ile birlikte klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Kolorektal adenokarsinomlarda tümör hücrelerinin Nm23, Cathepsin D ve B-HCG ile boyanma özelliklerinin tümör stage, grade ve hasta yaşam süreleri ile olan ilişkisinin araştırılması
Testisin germ hücreli tümörlerinde FAS, FASL ve P27 ekspresyonu : Histopatolojik alt tiplerine göre ve erişkinde normal testis dokusu ile karşılaştırılması
Primer meme karsinomları ve metastatik lenf düğümlerinde, angiogenezisin (VEGF), bazı prognostik faktörlerle (Östrojen reseptorü, progesteron reseptorü, nm23 ekspresyonu, tümörün histolojik tipi, nükleer grade, histolojik grade, tümör çapı ve metastaz) ilişkisi
Akciğer tüberkülozunda TGF-Beta ve ekstasellüler matriks proteinlerinin granülom yapılanmasındaki rolü ve antitüberküloz tedavi ile ilişkisi
Kolorektal karsinomlarda adezyon molekülleri ve anjiogenezin klinikopatolojik parametrelerle ilişkileri
ÖZETKolorektal karsinomlar dünya genelinde en sık görülen tümörlerdendir. Kanser araştırmalarına ve yeni tedavilere yoğun emek harcanmaktadır. Ancak metastatik hastalık gelişiminden dolayı ölüm oranı hala yüksektir. Bu yüzden prognostik faktörleri aydınlatmak ve yeni tedavi yaklaşımlarına yön vermek amacıyla çok sayıda çalışma yapılmaktadır.Bu çalışmanın amacı kolorektal karsinogenezde anjiogenezin ve adezyon kaybının prognostik değerini araştırmaktır.Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilimdalı'nda 2001-2008 yılları arasında kolorektal adenokarsinom tanısı alan 73 olgu dahil edildi. Çalışmada demografik veriler ile bazı histopatolojik parametreler değerlendirildi. Ayrıca bu parametrelerin karsinogenezin önemli bileşeni olan anjiogenez ile ve adezyon kaybı ile ilişkisi araştırıldı. Bu amaçla immünhistokimyasal yolla anjiogenezi belirlemede VEGF, CD31 ve CD105; adezyon kaybını belirlemede E-cadherin ve ß-catenin kullanıldı.İstatistiksel analizlerin sonucunda tümör diferansiyasyonunda azalma, peritümöral lenfosit infiltrasyonun yokluğu, perinöral ve lenfovasküler invazyon ile lenf nodu tutulumu varlığında tümörlerin daha ileri evrede olduğu saptandı. CD31 ile saptanan mikrodamar yoğunluğu, CD105 ile saptanandan yüksek idi. Ancak mikrodamar yoğunluğu CD31 ile peritümöral alanda daha yüksek iken, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da CD105 ile intratümöral alanda daha yüksek bulundu. Benzer şekilde VEGF ekspresyonu, sitoplazmik E-cadherin ve ß-catenin ile nükleer ß-catenin boyanması arttıkça artmakta idi.Bulgular tümöral anjiogenezi belirlemede CD105'in daha spesifik olduğunu gösterdi. E-cadherin boyanmasının hücre membranından sitoplazmaya geçmesiyle mikrodamar yoğunluğunun artması, karsinogenez ve anjiogenezin birlikte ilerlediğini işaret etmekte idi.Anahtar kelimeler: Kolorektal karsinom, adezyon molekülleri, anjiogenez, CD105İletişim adresi: drhicran@hotmail.com
Over karsinomlarında siklooksijenaz-2 (CO-2) ve i-NOS ekspresyonu :Klinikopatolojik faktörler, prognoz ile ilişkisi, kemoterapiye cevaba etkisi
Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında TGF BETA-1, fibronektin ve TİP IV kollajen ekspresyonunun değerlendirilmesi
Akciğer karsinomlarının prognozu birçok klinikopatolojik parametreden etkilenmektedir. Küçük hücreli dışı akciğer karsinoınlannın cenahi dışındaki tedavilere yanıtı düşül'1üt .. Olguların çoğunda ilk tanı anında metastaz mevcuttur. Olguların metastaz açısından tespiti ve mevcut tedavi yöntemlerini yönlendirebilmek için yeni prognostik parametrelere ihtiyaç vardu .. Bu konu, son yıllarda akciğer karsinomları üzerine yapılan pekçok çalışmanın odağı olmuştur .. Ekstrasellüler matriks hücre büyümesini kontrol eder. Ekstrasellüler matriks ve kanseı hücreleıi arasındaki ilişki tümör hücrelerinin migrasyonuna ve metastaza neden olmaktadır.. Ekstrasellüleı matriksi oluşturan yapısal elemanlardaki bozukluklar tümör hücrelerinin proliferasyonuna ve metastaza yol açar Bu çalışmada biz ekstrasellüleı matriks elemanları ve bunları indükleyen T GF B-1 'in farklı histopatolojik alt tiplerdeki, ekspresyonundaki farklılıkları ve birbirleri ile olan etkileşimlerini a raştırdık Çalışmada kulladığımız parametrelerden TGF B-1 ve tip IV kollajenin düşük ekspıesyonunun lenf nodu metastazı ve pıognozla ilişkili önemli bir marker olduğu gösterilmiştir
Endometrioid tip endometrium adenokarsinomlarında HIF-1α, VEGF165, GLUT-1 ekspresyonu ve tümör içi neovaskularizasyon: Klinikopatolojik faktörler ve prognoz ile ilişkisi
Kronik lenfositik lösemili hastaların kemik iliği biyopsi örneklerinde IGVH mutasyon durumu ile ZAP70 ve CD38'in immünhistokimyasal olarak analizinin prognostik önemi
Kronik lenfositik lösemi (KLL) batı toplumunda, erişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. KLL'nin kinik seyri oldukça değişkendir. Hastaların bir kısmı sessiz klinik gidişe sahipken, bir kısmı hızlı ilerleyen agresif bir davranış gösterir. KLL'nin klinik seyrinden dolayı hızlı seyredecek hastaları önceden belirlemek önemlidir. Rai ve Binet klinik evreleme sistemleri erken evrede tanı konmuş hastalardan hangilerinin hızlı seyredeceğini saptamada yetersizdir. Bu nedenle KLL'de prognozu belirlemeye yardımcı çeşitli faktörler tanımlanmıştır. Son zamanlarda immunglobulin ağır zincir değişken bölge (IgVH) mutasyonunun önemi üzerinde durulmakta olup, mutasyon yokluğunun hızlı ilerleyen hastalık ve kısa süreli sağkalım ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. IgVH mutasyonu pahalı, tesbiti zor bir inceleme olup, nasıl yapılacağı ve değerlendirileceği konusunda kabul edilmiş standart bir protokol yoktur. Bu nedenle mutasyon durumunu indirekt olarak gösterecek markerların kullanımı gündeme gelmiştir. KLL'li olguların IgVH mutasyonsuz formlarında zeta zincir iliskili protein70 (ZAP70) yanı sıra CD38 ekspresyonun saptandığı bildirilmektedir. Bu belirleyicilerin IgVH mutasyonunun yerine kullanılabileceği ileri sürülmektedir.Bu çalışma, KLL'de hızlı progresyon ve agresif gidişle ilişkileri çeşitli çalışmalarla belirlenen ZAP70 ve CD38 proteinleri ile IgVH mutasyon durumu arasındaki ilişkileri değerlendirmek ve bunların ekspresyonunun kemik iliği infiltrasyon paternleri ile bağlantısı olup olmadığını ortaya koymak amacıyla planlanmıştır.Gereç ve yöntem: Beş yıllık süre içinde KLL tanısı konan 84 olgunun kemik iliği biopsi örneklerinin parafin bloklarından elde edilen kesitlere avidin-biotin peroksidaz yöntemiyle ZAP70 ve CD38 antikorları uygulanmıştır. Tümör hücrelerinin her iki antikorla boyanma oranları saptanarak birbirleriyle karşılaştırılmış; her bir antikor ise kendi içinde kemik iliği infiltrasyon paternleri açısından değerlendirilmiştir. Ayrıca 20 hastaya ait parafine gömülü kemik iliği biyopsilerinden izole edilen DNA örneklerinden Biomed-2 primerler kullanılarak PCR ve sekans analizi ile IgVH mutasyon durumu değerlendirilmiş, immünhistokimya ile ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Kötü prognostik faktör oldukları yaygın olarak kabul edilen ZAP70 ve CD38'in boyanma oranları arasında istatistiksel olarak pozitif korelasyon (P=0.000) bulunmuş, bu korelasyon bu iki belirleyici ile IgVH mutasyon durumu arasında saptanmamıştır. (sırasıyla p=1.000 ve p=0.931). Ayrıca ZAP70 boyanması gösteren olguların istatistiksel olrak anlamlı bir şekilde tanı sonrasında daha erken tedavi gereksinimi olduğu gözlenmiştir (p=0.046).Kemik iliği infiltrasyon paterni ile ZAP70 ve CD38 ekspresyonun diffüz tutulumda anlamlı biçimde fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,000, p=0,001). Ayrıca diffüz infiltrasyon gösteren olguların tanı sonrası erken tedavi gereksinimi olduğu (p=0,019) ve Binet klinik evre açısından ileri evrede (Evre B, C) bulunduğu (p=0,000) gözlenmiştir.Sonuç: KLL'de ZAP70 ve CD38 ekpresyonlarının kötü prognostik belirleyici olarak rutinde kullanılabileceği, IgVH mutasyon durumunun hastalığın seyri ve progresyon açısından riskini belirlemede yararlı olduğunu göstermek için daha geniş vaka gruplarına ihtiyaç olduğu ve kemik iliği biyopsi örneklerinde diffüz infiltrasyonunun kötü prognostik faktör olarak dikkate alınmaya devam edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Özellikle ZAP70 pozitif olan hastaların daha hızlı seyredebileceği ve erken tedavi gereksinimleri olabileceği düşünülerek bu hastalar yakın klinik takip altında tutulmalıdır.Anahtar kelimeler: KLL, kemik iliği biyopsisi, IgVH mutasyonu, ZAP70, CD38, immünohistokimya, PCR
Deneysel olarak Yersinia ruckeri ile enfekte edilmiş gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss Wabaum, 1792) patolojik bulgular
-37- ÖZET Bu araştırmada 32 adeti deneme grubu, 10 adeti kontrol grubu olmak üzere toplam 42 adet, 85 - 95 ± 10 gr ağırlığında gökkuşağı alabalığı ( Oncorhynchus mykiss Walbaum,1792 ) kullanıldı. Deneme grubundaki balıklara 3xl06 cfu/ml Yersinia ruckeri içeren 0,1 mi' lik bakteri inokulumu, kontrol grubuna ise aynı dozda serum fizyolojik intraperitoneal olarak verildi. Uygulamadan sonra 4. ve 21. günler arasında ölen ya da öldürülen balıkların sistematik nekropsileri yapılarak makroskobik ve mikroskobik bulguları incelendi. Akut formun şekillendiği balıklarda makroskobik olarak, yüzgeçlerin tabanında, gözlerde, solungaçlarda ve anüsün çevresinde, hava kesesi, pilorik kese, karaciğer bağırsak ve mezenteriyumda hiperemi ve kanama ile karaciğer, dalak ve böbrekte büyüme gözlendi. Mikroskobik incelemede kanamalar dışında, solungaçların sekunder lamellerinde yaygın ödem, epitellerde dökülmeler, kalpte endoteliyal makrofajlarda aktivasyon, böbrekte lenfoid hücrelerde azalma, dalakta fokal nekrozlar belirlendi. Kronik formunda makroskobik olarak, deride depigmentasyon, solungaçlarda solgunluk ve musinöz eksudat, karaciğerde san-griye varan renk değişiklikleri; mikroskobik olarak da solungaçlarda yer yer interlameller epitellerde hiperplazi, karaciğerde yağlanma ve vena centralis'ler çevresinde mononüklear hücre infiltrasyonu ile böbrekte lenfoid hücrelerde artışların meydana geldiği dikkati çekti. Yersinia ruckeri ile yapılan deneysel çalışmaların büyük çoğunluğunun bakteriyolojik incelemelere dayalı olduğu gözlenmiş, bu araştırma ile yurdumuzda ilk kez bu hastalığın patolojik bulguları kapsamlı olarak incelenmiştir.
Mesanenin ürotelyal tümörlerinde hücre siklus proteinleri ve apoptozisin prognozla ilişkisi
ÖZETBu çalışmada mesanenin ürotelyal tümörlerinde hücre siklus proteinleri ve apoptozisin evre, derece gibi konvansiyonel prognostik parametrelerle ilişkisine bakılarak prognozu değerlendirmede ek bilgiler sağlayabileceğini göstermek amaçlanmıştır.Çalışmaya mesane ürotelial karsinomu olan 80 hasta alınmıştır. WHO-ISUP 1998 sınıflamasına göre derece ve 2004 TNM sınıflamasına göre evre verilmiştir. Ondört (% 17,5) olgu Ta, 46 (% 57,5) olgu T1, 20 (% 25) olgu T2 evresindedir. Ondört (% 17,5) olgu PUNLMP, 38 (% 47,5) olgu düşük dereceli ürotelyal karsinom, 28 (% 35) olgu yüksek dereceli ürotelyal karsinom olarak sınıflanmıştır.Mesanenin ürotelyal neoplazili 80 olgunun transüretral rezeksiyon materyallerinde siklin D1, siklin E, p21, p27 ve survivinin immunhistokimyasal ekspresyonları incelenmiştir. Belirleyicilerin ekspresyonlarının tümör evre, derece ve klinik gidişle ilişkisine bakılmıştırDüşük siklin D1 ekspresyonu ileri tümör evresiyle anlamlı ilişkili bulunmuştur (p=0,01). p21 ekspresyonunun T2 evresinde, T1 tümörlerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir (p=0,01). Siklin D1 ve p21'in evre ilerledikçe korele şekilde ekspresyonlarının azaldığı (p=0,004) izlenmiştir. Ama siklin D1 ve p21'in diğer parametrelerle arasında korelasyon saptanmamıştır. Bulgularımız bize p21'in siklin D1 ile beraber kaybının daha çok tümör progresyonunda etkili olduğunu ve tümördeki düşük siklin D1 ve p21 ekspresyonunun yüksek riskli ürotelyal karsinomlu hastaları saptamada yararlı olabileceğini düşündürmüştür. p27 ekspresyonu yüksek olan hastalarda nüksün daha az olduğu izlenmiştir (p=0,001). Ama p27 ekspresyonu ile tümör evre ve derecesi arasında korelasyon saptanmamıştır. Bu bulgular p27'nin ürotelyal karsinomda bağımsız prognostik bir belirteç olabileceğini düşündürmüştür. Siklin E'nin hiçbir patolojik ve klinik parametreyle herhangi bir ilişkisi saptanmamıştır. Survivinin ileri evre (p=0,01) ve yüksek dereceli (p=0,01) tümörlerde daha fazla oranda eksprese edildiği gözlenmiştir. Bu da survivin ekspresyonunun ürotelyal karsinomun progresyonunuda rolü olduğunu düşündürmüştür.Sonuç olarak; bulgularımız mesane kanserinin biyolojik potansiyelini belirlemede siklin D1, p21 ve survivinin güçlü belirleyiciler olduğunu ve bu belirleyicilerin erken dönemde ileri evre hastalığı saptayabileceğini düşündürmektedir. p27 nin ise tümör rekürrensini değerlendirmede yararlı bir prognostik belirleyici olabileceğini göstermiştir.