
155
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bipolar bozukluk ve şizofreni hastalarında yürütücü işlevlerin karşılaştırılması
Bipolar bozukluğun ötimik dönemi ve stabil dönemdeki şizofreni hastalarının yürütücü işlev bozukluğunun kalıcı olduğunu bildiren kanıtlar daha önce yapılan bir çok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmalarda manik dönem sayısı ve psikotik bulgulu dönem öyküsünün olması bipolar bozuklukta; erken başlangıç ve negatif belirtilerin fazla olması da şizofreni hastalarında yürütücü işlev bozukluğu ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Çalışmamızın birincil amacı ötimik bipolar bozukluk ve stabil dönem şizofreni hastalarının yürütücü işlevler açısından karşılaştırıldığında aralarında fark olup olmadığı, hastalarda görülebilecek yürütücü işlev bozukluklarının hastalık başlangıç yaşı, hastalık süresi, hastaneye yatış sayısı ile ilişkisi olup olmadığının değerlendirilmesidir. Hasta grubu DSM V kriterlerine göre tanı almış 54 ötimik bipolar ve 54 stabil şizofreni hastasından oluştu, bipolar bozukluk hastalarının 47'si bipolar I, 7'si bipolar II tanılıyken, şizofreni hastalarının 45'i rezidüel, 9'u paranoid alt tipteydi. Yürütücü işlevleri değerlendirmede kullanılan Wisconsin Kart Eşleme Testi ve Stroop Testi her iki hasta grubuna uygulandı. Her iki hasta grubu yaş, cinsiyet ve eğitim yılı açısından birbirine benzer bulundu. Bipolar bozukluk ve şizofreni hastaları yürütücü işlevler bakımından biribirine benzer bulundu. Her iki hasta grubu arasında klinik değişkenler ile yürütücü işlev bozukluğu açısından anlamlı bir ilişki bulunmadı. Bulgularımız bipolar bozukluk (manik dönem) ve akut psikotik dönemdeki şizofreni hastalarının değerlendirildiği çalışmalarla uyumlu bulunurken, ötimik dönemdeki bipolar bozukluk ve stabil dönemdeki şizofreni hastaların yürütücü işlevlerinin karşılaştırıldığı çalışmaların pek azıyla uyumlu bulundu. Çalışmamızda her iki hasta grubunda yürütücü işlevlerin benzer bulunması, eğitim düzeyleri arasında anlamlı farklılık olmamasından kaynaklanmış olabileceğini düşünmekteyiz. Daha geniş hasta ve kontrol gruplarıyla oluşturulacak uzun sureli izlem çalışmaları bu konuya açıklık getirilmesinde faydalı olacaktır.
Tıp öğrencileri ve hekimlerin eşcinsellik hakkındaki tutumları ve gey ve lezbiyenlerin sağlık hizmeti deneyimleri
Eşcinsellik uluslararası sınıflandırma sistemlerinden uzun yıllar önce çıkartılmış olsa bile bazı tıp çevrelerinde halen tedavi edilmeye çalışılan bir durum olmaya devam etmektedir. Eşcinsel bireylerin toplumda karşılaştığı olumsuz tutum ve davranışlar, bir takım ruhsal sorunlar yaşamalarına neden olduğu gibi benzer tutum ve davranışlara sağlık çalışanlarından da maruz kalmaları, sağlık hizmeti alma temel haklarını engellemektedir.Bu çalışmada; sağlık hizmeti sunan psikiyatri hekimleri, psikiyatri dışı hekimler ve tıp fakültesi birinci sınıf öğrencilerinin eşcinsellik hakkındaki tutum ve yargılarının saptanması ile gey ve lezbiyen cinsel yönelimi olan insanların sağlık hizmeti alırken karşılaştıkları tutumların araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmada eşcinselliğe karşı tutumları belirlemek için 4 alt ölçekten oluşan (heteroseksizm, homofobi, homonegativizm, yansızlık) geçerli ve güvenilir yeni bir ölçek oluşturulmuştur.Çalışmanın sonuçlarına göre tüm gruplarda erkeklerin kadınlara, bekarların evlilere, meslek lisesi ve imam hatip lisesi mezunlarının düz lise ve anadolu lisesi mezunlarına, öğrenciler ve akademisyenlerin uzmanlara, üniversitede görev yapanların diğer kurumlarda görev yapanlara oranla eşcinselliğe karşı daha olumsuz tutumlar taşıdıkları saptanmıştır. Kırdan kente geçtikçe ve dini inançlar arttıkça yine olumsuz tutumlar artmaktadır. Üç grup içinde en olumsuz grup öğrenci grubuyken, onları sırasıyla psikiyatri dışı hekimler ve psikiyatrlar izlemiştir.Eşcinsel bireylerin yaşadıkları deneyimlerden; eşcinsel bireylerin sağlık sisteminde de olumsuz tutum ve davranışlara maruz kaldıkları ve mağdur oldukları, homofobik ve heteroseksist tutumların özellikle ruh sağlığı alanında daha ziyade örtük şekilde kendisini gösterdiği ve hekimlerin eşcinsellik konusunda oldukça bilgisiz oldukları sonuçları ortaya çıkmıştır.Bu sonuçlara bakıldığında; Türkiye'deki özellikle tıp eğitimi başta olmak üzere yüksek öğretimin kalitesini artırmanın, hem eşcinsel bireylerin hak ve özgürlüklerinin toplumdaki diğer bireylerle eşit düzeye taşınmasına, hem de sağlık sektöründe çalışan hekim ve diğer uzmanların eşcinsellik ve eşcinsel bireylerle ilgili farkındalıklarını artırmada gerekli ve önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.Anahtar sözcükler: cinsel yönelim, eşcinsellik, homofobi, sağlık hizmeti
Panik bozukluğu, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriaziste sağlık kaygısı
Sağlık kaygısı, kişinin bedensel belirtilerini yanlış yorumlamasına bağlı olarak, ciddi bir hastalığa yakalanmış olduğu ya da yakalanacağı korkusunu taşımasıdır. Şiddetli sağlık kaygısı, hipokondriazis olarak da adlandırılır. Panik bozukluğu ve somatizasyon bozukluğunda da bedensel duyumların yanlış yorumlanması sonucu, bir hastalığı olduğu inancı oluşmaktadır. Sonuçta daha fazla sağlık hizmeti kullanımı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle ruhsal bozuklukların tanı ve tedavisi aşamasında, sağlık kaygısını değerlendirmek gerekir.Bu çalışmanın amacı, panik bozukluğu, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriazisde görülen sağlık kaygısını araştırmak ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmaktır.Çalışmaya, DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre, 56 panik bozukluğu, 19 somatizasyon bozukluğu ve 16 hipokondriak hasta ile 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hasta gruplarına, SCID-I uygulanmıştır. Hasta gruplarının, klinik durumlarını ve hastalık şiddetlerini belirlemek amacıyla panik bozukluğu olan hastalara; Panik Agorafobi Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Depresif Belirti Envanteri, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriak hastalara; Belirti Yorumlama Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Depresif Belirti Envanteri uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerin var olan psikopatolojilerini saptamak için Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. Sağlık kaygısını değerlendirmek amacıyla hem hasta gruplarına hem sağlıklı gönüllülere Sağlık Kaygısı Envanteri (Haftalık Kısa Form) uygulanmıştır.Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen bulgular hipokondriaziste sağlık kaygısı boyutunun çok önemli bir ana element olduğunu desteklemiştir. Sağlık kaygısı teriminin hipokondriazisle eş anlamlı kullanılması etiketlemeyi azaltarak hastanın yardım alma isteğini olumlu yönde destekleyecektir. Öte yandan panik bozukluk ve somatizasyon da sağlık kaygısının sık yaşandığı ruhsal sorunlardır. Sağlık kaygısı bunların yanı sıra sağlıklı kişilerin ve depresyon tablolarının da bir parçası olarak karşımıza çıkabilir. Gelecek çalışmalarda sağlık kaygısının nasıl daha iyi yönetilebileceği, hangi psikoterapötik müdahalelerin daha etkili olduğunun incelenmesi yararlı olacaktır.
Sosyal destek gruplarından yardım alan ve yardım almayan şizofreni hastaları bakım verenlerinde yaşam kalitesi yük ve tükenmişlik değerlerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, sosyal destek gruplarından yardım alan şizofreni hastalarına bakım verenler ile yardım almayan şizofreni hastalarına bakım verenler arasındaki yaşam kalitesi, bakım yükü ve tükenmişlik değerlerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya Ankara ve İzmir'deki şizofreni derneklerine düzenli giden 34 hasta yakını ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda ayaktan takip edilen ve sosyal destek grupları ile ilişkisi olmayan 60 hasta yakını alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik bilgi formunun yanı sıra, Kısa Form-36, Zarit Aile Yük Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Klinik Genel İzlenim Ölçeği uygulanmıştır.Çalışmamızda sosyal destek gruplarından yardım alan bakım verenlerde yaşam kalitesi ölçeğinin (SF-36) bütün alt ölçeklerinin ortalama puanlarının daha yüksek çıktığı görülmüştür. Bunlardan genel sağlık algısı, emosyonel rol güçlüğü, sosyal fonksiyon, ağrı, vital enerji ve mental sağlık alt ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken fiziksel sağlık ve fiziksel rol güçlüğü alt ölçeklerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Ayrıca sosyal destek gruplarından yardım alan bakım verenlerin Zarit Bakım Yükü Ölçeği ortalama puanları ve Maslach Tükenmişlik Ölçeğinin toplam puan ve alt ölçek puanlarının hepsinde sosyal destek gruplarından yardım almayan bakım verenlerin ortalama puanlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur.Sonuç olarak çalışmamızda sosyal destek gruplarından yardın alan şizofreni hastalarının birincil bakım veren yakınlarında yaşam kalitesi ortalama puanları yüksek, bakım yükü ve tükenmişlik düzeyleri ortalama puanları düşük çıkmıştır.
Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda süperior temporal girusdaki morfolojik değişiklikler
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanı özellikleri iyi belirlenmiş, anksiyete bozuklukları içerisinde sınıflandırılan ve üzerinde ilgiyle durulmuş bir psikiyatrik bozukluktur. OKB patofizyolojisinde Superior Temporal Girus (STG) son yıllarda araştırılan beyin bölgelerinden birisidir. Çalışmamızda, OKB'lu bireylerde superior temporal girusun anterior ve posterior yapılarının morfometrik değişiklikleri Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) ile değerlendirildi.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre OKB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 30 hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Yale-Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda MRI kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde superir temporal girusun planum polare (PP) ve rostral STG bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirildiOKB'li hastalarda PP volümü hem sağda hem de solda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunurken; rostral STG volümü sağda ileri düzeyde anlamlı olarak ve solda ise anlamlılığa yakın bir şekilde daha küçük gözlenmiştir.STG'un, hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyrinde önemli ilişkisinin olabileceğini söyleyebiliriz. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmalar daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşmamızı sağlayacağı düşüncesindeyiz
Şizofrenili hastalarda parahipokampal Girusdaki morfolojik değişiklikler
Şizofreni, gerçek algısının bozulduğu, halüsinasyon ve hezeyanlarla karakterize kronik bir hastalıktır.Son yıllarda şizofreni hastalarında yapılan nöro-görüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilintili olabilecek anormallikler saptanmıştır.Şizofreni patofizyolojisinde parahipokampal girus (PHG) son yıllarda araştırılan beyin bölgelerinden birisidir. Çalışmamızda, şizofrenili bireylerde parahipokampal girusdaki morfometrik değişiklikler Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) ile değerlendirildi.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 22 hasta ile 28 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, pozitif ve negatif sendrom ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda MRI kullanılarak total beyin, gri madde, beyaz madde ve parahipokampal girus bölümlerinin volümetrik ölçümleri gerçekleştirildi.Şizofrenili hastalarda parahipokampal girus volümü hem sağ, hem sol, hemde totalde kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulundu.PHG'un, hem hastalığın patofizyolojisi hem de klinik seyrinde önemli ilişkisinin olabileceğini söyleyebiliriz. Bu bölgenin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmalar daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşmamızı sağlayacağı düşüncesindeyiz.
Depresif bozukluk ve alt tiplerinde ghrelin, büyüme hormonu, trigliserid, kolesterol ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenliklerle ilişkisi
Son yıllarda, değişik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada ghrelin ile ilgili çalışmalar önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Depresif bozukluk (DB) etyopatogenezinde lipit profillerinin ve ghrelinin önemi bilinmemektedir. Bu çalışmada depresif bozukluk alt tiplerinde, serum ghrelin, kolesterol, trigliserit ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenlerle olan ilişkisi araştırılmıştır.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre depresif bozukluk tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 50 depresif bozukluklu hasta ile 12 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışma ölçütlerine uyan hasta ve kontrol gruplarında serum ghrelin, büyüme hormonu, trigliserid, kolesterol ve alt tiplerinin düzeylerine bakılmıştır.Kontrol grubuyla, depresif bozukluklu hastalar arasında; HDL dışında, Ghrelin, kolesterol, trigliserid, VLDL ve LDL düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar belirlendi Bu anlamlı farklılıklar major depresif bozukluk, distimik bozukluk ve BTA depresif bozukluk alttiplerinde de devam etti.Depresif bozukluklu hastalarda ghrelin ve tüm lipit profilleri arasında patofizyolojik bir ilişki olabilir. Bu ilişkinin distimik bozukluklu hastalarda daha belirgin olduğunu, bunun hastalığın süregenleşmesiyle bir ilişkisi olabileceğini ve depresif bozukluklar arasında fenomenolojik ayrımdan öte nörobiyolojik bir ayrımı da içerebileceğini speküle edebiliriz. Bütün bunların ötesinde de depresif bozukluklu hastaları ruhsal yönden takip ederken, lipit profillerini de serebrovasküler ve kardiyovasküler riskleri gözönünde bulundurarak takip etmemiz çok önemli gibi görünmektedir.
Atipik antipsikotik kullanan şizofreni, diğer psikotik bozukluklar ve bipolar bozukluğu olan hastalarda metabolik sendrom sıklığı
Atipik antipsikotik ilaçlar ilk zamanlar dirençli şizofrenik olgularda tercih edilirken; günümüzde şizofreni olgularının yanında bipolar bozukluk, psikotik depresyon ve pek çok değişik psikiyatrik bozuklukta, birinci ya da ekleme seçeneği olarak tedavi programlarına girmeye başlamıştır.Atipik antipsikotiklerin kullanımı hem diyabet hem de metabolik sendrom riskini artırır. Yakın zamana kadar dikkatler daha çok psikiyatrik hastalardaki metabolik sendrom sıklığındaki artış üzerinde odaklandı. Birçok yayın atipik antipsikotiklerle tedavi esnasında yeni teşhis edilen diyabet vakalarını ortaya çıkardı, yine de atipik antipsikotik kullanımıyla mı metabolik sendrom arasında bağlantı var, yoksa bu populasyonda ilaç kullanımından bağımsız olarak artmış bir risk mi söz konusu olduğu sorusu halen cevapsızdır. Her şeye rağmen klinik çalışmalarda atipik antipsikotik ilaçların metabolik sendroma yol açıcı metabolik etkileri gösterilmiştir.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, antipsikotik kullanan, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni, şizoaffektif bozukluk, sanrısal bozukluk ve bipolar bozukluk tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 47 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, pozitif ve negatif sendrom ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışma ölçütlerine uyan hasta gruplarında metabolik sendrom sıklığına bakılmıştır.Antipsikotik kullanan hasta gruplarında MS ve diğer metabolik bozuklukların sıklığında artış olduğu ve antipsikotik kullanımı ile de metabolik bozukluklar arasında ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bundan sonra yapılacak kontrollü izlem çalışmaları bu konuya daha fazla ışık tutacaktır. Ama yine de elimizdeki bilgiler yeni kuşak antipsikotiklerin kullanımı sırasında metabolik sendrom riskinin arttığını ve diyabetin daha erken yaşlarda ortaya çıktığını göstermektedir. Bu nedenle hastaların sağaltım sürecinde bu açıdan da izlenmesi ve zaten diyabet ve metabolik sendrom riski yüksek olan hastalarda ilaç seçiminde daha dikkatli olunması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Atipik antipsikotik, şizofreni, bipolar bozukluk, metabolik sendrom
Erkek alkol bağımlılarında serum leptin ve grelin seviyeleri ile yoksunluk ve aşerme (Craving) arasındaki ilişki
Alkol bağımlılığı tedavisi ve seyrinde olumsuz etkileri olduğu bilinen aşermenin etiyolojisi birçok farklı nörobiyokimyasal mekanizmayı içermektedir. Yemek arama davranışı ile alkol aşermesinin ortak nörobiyolojisi olduğu hipotezine dayanarak iştah hormonları olan leptin ve grelinin alkol aşermesi ile ilişkisininaraştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca bu hormonlarla bağımlılık şiddeti ve yoksunluk şiddeti arasındaki ilişki de incelenmiştir. Bu amaçla 54 erkek hastanın 1. ve 10. günle 1. ayda 12 saatlik açlık sonrası kan örnekleri alınıp leptin ve grelin yanında ilişkili olabileceği düşünülen prolaktin ve kortizol düzeyleri de değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda bağımlılık şiddeti, yoksunluk şiddeti ve aşerme oranları birbirleri ile belirgin ilişkili bulunurken, leptin ve grelin düzeylerinin 1. aydaki aşerme ile direkt ilişkisi saptanamamıştır. Bu çalışma ile iştah hormonlarının alkol bağımlılığında izlenen aşerme için bir durum belirleyicisi olduğu hipotezidesteklenmemektedir. Bununla birlikte bağımlılık şiddeti ve hastalık süresi arttıkça 1. ayda ölçülen serum leptin seviyelerinde azalma olması, leptinin alkol bağımlılığında geç dönem durum belirteci olarak yorumlanabileceğini düşündürmektedir. Yoksunluk/detoksifikasyon dönemi veya uzun dönem ayıklıkla bu hormonların ilişkisini değerlendiren, alkol bağımlılığı alttiplerinin etkisinin incelendiği ileriki çalışmalar daha kesin sonuçlara ulaşmamızı sağlayacaktır. Böylece aşerme için kullanılan farmakolojik ajanlardan, altta yatan farklı mekanizmalara göre hastaya en uygun olanını seçmemizde bize yol gösterecektir.
Erkek alkol bağımlılarında yürütücü işlevler ve problem çözmenin ayıklık süresi ve içme miktarı ile ilişkisi
Alkol bağımlılığı remisyon ve relapslarla seyreden bir bozukluktur. Tedavisi remisyona ulaşmak ve remisyonu olabildiğince sürdürmektir. Tedavi modellerinde bilişsel davranışçı modeller ön planda yer alır. Alkol bağımlılığında bilişsel işlevlerin bozulduğu bildirilmiştir. Bozuk bilişsel işlevlerin de tedaviyi zorlaştırıcı etkenlerden olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı alkol bağımlılığında ana bilişsel işlevlerden olan yürütücü işlevler ve problem çözme fonksiyonlarının uzun süreli ve kısa süreli ayık hastalarda karşılaştırılması, uzun süre ayıklığı ve yürütücü işlevlerdeki bozulmayı yordayan klinik etkenlerin incelenmesidir. Bu amaçla 32 kısa süreli, 24 uzun süreli ayık hasta çalışmaya alınmış, Stroop ve Hanoi kulesi testi ve problem çözme envanteri uygulanmıştır. Çalışma sonuçlarına göre kısa ve uzun süreli ayık hasta grupları arasında yürütücü işlevler açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Uzun süreli ayık hastalar, kısa süreli ayık hastalara göre daha fazla ?planlı? ve ?düşünen? problem çözme yaklaşımlarını kullanmaktadır. Genel olarak alkol bağımlıları ?kaçıngan? problem çözme yaklaşımını kullanmaktadır. Yürütücü işlevler ile kimulatif içme, ayıklık süresi, eğitim durumu, yaş, ailede alkol bağımlılığı öyküsü, hastalık süresi ve günlük içme miktarı ve yatış sayısı arasında bağıntı bulunamamıştır. Düzenli alkol almaya başlama ile alkolü sorun olarak görmeye başlama arasındaki zaman ile Hanoi kulesi testi toplam süresi arasında ters bağıntı bulunmuştur.
Doğum sonrasında anne-bebek bağlanmasını etkileyen faktörler
Annenin bağlanması anne-bebek arasındaki ilişki sonucunda annenin geliştirdiğisevgi bağıdır. Erken dönem anne-bebek bağlanma ilişkisinin gelişmekte olan bebeğinruhsal süreçleri üzerine etkili olduğuna ilişkin veriler artmaktadır. Bu nedenleannenin doğumdan sonra bebeğine bağlanmasını etkileyen faktörlerin daha iyianlaşılması önemlidir. Bu çalışmada annenin bebeğine bağlanma bozukluğu iledemografik veriler, Eksen I ve II' deki bozukluklar ve evlilik uyumları arasındakiilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisinde doğumyapmış olan 17-45 yaş arası 100 anne doğumdan sonraki ilk bir hafta içinde rastgeleseçilerek SCID-I, SCID-II, doğum sonrası bağlanma ölçeği ve çift uyum ölçeğiuygulanmıştır. Ortalama 8. haftada SCID-I ve doğum sonrası bağlanma ölçeğiyinelenmiştir.Annede mastit ve bebekte aşırı kolit olması gibi fiziksel sorunlar dışında, anneyaşının küçük olması, düşük ekonomik durumun, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü,annede önceki ve halihazırda ruhsal hastalık tanısı, B kümesi kişilik özellikleri veevlilik uyumunun bozuk olmasının anne-bebek bağlanmasını olumsuz yöndeetkilediği görülmüştür.Sonuçlar bağlanma bozukluğunun pek çok faktörle ilişkili olduğunu ve annelerindoğumdan hemen sonraki bebeğiyle ilgili duygularının süreç içerisindedeğişebildiğini göstermiştir. SCID-I'e göre ruhsal bozukluğu olanların sadece%22,5'nun bağlanma bozukluğu bulgusu taşıması, bu bozukluğun etiyolojisinderuhsal hastalıklar dışındaki etkenlerin de rolü olduğunu düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Bağlanma, ruhsal bozukluk, çift uyumu.
Antipsikotiklere bağlı hiperprolaktinemi saptanan şizofreni hastalarında; ek olarak ve sadece aripiprazole geçilerek tedavi sonrası prolaktin düzeylerinin değerlendirilmesi
Antipsikotik ilaçlar şizofreni hastalığının tedavisinin esasını oluşturur.Antipsikotiklere bağlı en sık ve önemli endokrin yan etkilerden birihiperprolaktinemidir. Gerek tipik gerekse çoğu atipik antipsikotikler dopamin D2reseptör blokajı yaparak hiperolaktinemiye neden olurlar.Çoğu yan etkiler gibi hiperprolaktinemi de; hasta değerlendirmelerindegenellikle önemsenmez, takibi de yapılmaz. Oysa hiperprolaktinemi akutdönemde galaktore, amonere, jinekomasti, infertilite, cinsel işlev bozukluğu gibibelirtilere; uzun dönemde osteporoz-osteopeni, pituiter tümor, meme veendometrium kanseri gibi ciddi hastalıklara yol açabilir.Hiperprolaktinemiye bağlı gelişen fiziksel ve emosyonel istenmeyenbelirtiler; bedensel ve ruhsal sağlığın bozulmasına yol açtığı gibi hastaların tedavisürecini olumsuz yönde etkileyen uyum sorunlarına neden olabilir. Saptandığındatedavi ve takibi gereklidir. Hiperprolaktinemi durumlarında makroprolaktindüzeyine de bakılması gerekir. Çünkü antipsikotik kullanımında da görülen, çoğuaraştırmacıya göre biyolojik aktiviteye sahip olmadığından ileri tetkik ve tedaviyigerektirmeyen bir durumdur.Bu araştırmada antipsikotiklere bağlı hiperprolaktinemi saptanan şizofrenihastalarında parsiyel agonistik etki mekanizmasıyla prolaktin düzeylerinidüşürdüğü iddia edilen aripiprazol, hem idame tedaviye ek olarak hem de idame94tedaviden geçiş yapılıp tek olarak kullanılmıştır. Prolaktin düzeyleri vepsikopatoloji takibi yanında bu hastalarda makroprolaktin sıklığı vehiperprolaktinemi belirtileriyle ilişkisinin olup olmadığı da araştırılmıştır.Çalışma sonuçlarına göre; tek kullanılan grupta artmış prolaktinseviyelerinde anlamlı derecede düşüş görülürken, kombine kullanılan gruptaanlamlı düşüş olmadığı hala prolaktin seviyelerinin yüksek seyrettiğibulunmuştur. Tek kullanılan grupta psikopatolojide olumlu yönde anlamlı birdeğişiklik olmazken, kombine grupta düzelme yönünde hafif bir değişikliğinolduğu bulunmuştur. Ayrıca 4 hastada makroprolaktin saptanmış,makroprolaktinemi ile hiperprolaktinemi belirtileri arasında ilişki bulunmamıştır.Bulgularımız; hiperprolaktinemili hastalarda sadece aripiprazol tedavisinegeçişin psikopatolojiye etkisi olmaksızın prolaktin düzeylerinin düşmesinde etkiliolabileceğini, kombine kullanımın ise prolaktin düzeylerine etkisi olmaksızınpsikopatolojide hafif düzelme yapabileceğini, hiperprolaktinemisi olan hastalardamakroprolaktinemi de olabileceğini ancak hiperprolaktinemi belirtileriyleilişkisinin olmayabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hiperprolaktinemi, antipsikotikler, şizofreni, aripiprazol,makroprolaktin
İnfertil çiftlerde algılanan sosyal desteğin infertilite ile ilişkili stres ve evlilik uyumu üzerine etkisi
Bu araştırmada, infertil çiftlerin algıladıkları sosyal destek düzeyinin infertiliteye ilişkin yaşadıkları psikososyal sorunlar, stres düzeyi ve evlilik uyumları üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Ek olarak mevcut ölçeklerin bu süreçte yaşanan sorunları değerlendirmede yetersiz kalacağı düşünüldüğünden bu alana özgü bir ölçek olan Fertilite Sorunu Envanteri'nin (FSE) kullanılması ve bu ölçeğin geçerlilik-güvenilirliğinin ilk verilerinin elde edilmesi planlanmıştır. Çalışmaya 104 infertil çift ve kontrol grubu olarak sağlıklı ve çocuklu 44 çift dahil edilmiştir. Kontrol grubuna HAD (Hastane anksiyete depresyon), ÇBASDÖ (çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği) ve ÇUÖ (çiftler uyum ölçeği) ve infertil grubuna bu ölçeklere ek olarak FSE verilmiştir. Çalışmanın sonuçları Fertilite Sorunu Envanteri Türkçe uyarlamasının bütün halinde güvenilir olduğunu göstermektedir. İnfertilite grubu kadınlar, infertil erkeklere göre daha fazla psikososyal bozulma ve evlilik uyumunda düşme bildirseler de bu kontrol grubundan farklı değildir. Genel olarak, infertil çiftlerde evlilik uyumu arttıkça depresyon ve anksiyete düzeyinin düştüğü, aileden algılanan sosyal desteğin evlilik uyumu üzerine olumlu etkisinin olduğu ancak kadınların eşleriyle olan iletişimi azaldıkça aileden algıladıkları sosyal desteğin arttığı görülmüştür. Erkeklerin sosyal destek düzeyi kadınlara göre düşük ve bu artan anksiyete düzeyleri ile de ilişkilidir. Bu sonuçlar infertil çiftlerde psikososyal sorunların bu alana özgü ölçeklerle değerlendirilmesinin önemine, çiftlere sağlanacak psikososyal desteğin ve bu hizmet içinde sosyal destek sistemlerinin harekete geçirilmesinin özellikle de erkekler üzerindeki olumlu etkilerinin olabileceğine dikkat çekmektedir.
Şizofreni alttiplerinde serum nitrik oksid düzeyleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi
I. ÖZETGiriş: Son yıllarda, değişik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada NO ile ilgiliçalışmalar önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Şizofreni etyopatogenezinde de NO'nun önemli birmolekül olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada şizofreni alt tiplerinde, serum düzeyleri NO veklinik değişkenlerle olan ilişkisi araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi PsikiyatriKliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören DSM-IV (Diagnostic and StatisticalManual of Mental Disorders, Fourth Edition) tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış veçalışma ölçütlerine uyan 21 paranoid tip, 20 dezorganize tip, 19 farklılaşmamış tip ve 16 rezidüeltip şizofren hasta ile 25 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubundaçalışmaya başlamadan önce dört haftalık bir arınma periyodu ve gerekli hastalarda ilaçstabilizasyonu uygulanmıştır. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu ve KısaPsikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ) uygulanmıştır. Kan örnekleri, çalışma kriterlerineuyan hasta ve kontrol gruplarından sabah 08.00-11.00 saatleri arasında alınarak serum NOdüzeylerine bakılmıştır.Bulgular: Şizofren hastalarla sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında; şizofren hastalarınserum NO düzeyleri, kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. Şizofreninin tüm altgruplarındaki NO düzeyleri kontrollerden yüksekti ve kontrol grubuna en yakın değerlerfarklılaşmamış tipte gözlendi. Paranoid şizofrenlerin serumlarındaki NO düzeyleri kontrollerlekarşılaştırıldığında ise belirgin olarak yüksekti. Şizofren hastaların serumlarındaki NO düzeyleriile cinsiyet, yaş, eğitim durumu, sigara kullanma öyküsü, atak sayısı arasında anlamlı birkorelasyon bulunamamıştır. Şizofren hastaların serumlarındaki NO düzeyleri ile hastalık süresiilişkisini incelediğimizde; rezidüel şizofreni alt tipinde ve paranoid şizofreni alt tipinde serumNO düzeyleri ile hastalık süresi arasında anlamlı pozitif korelasyon belirlendi.Sonuç: Bulgularımız şizofreni etyopatogenezini açıklamada NO'nun önemli bir molekülolduğunu düşündürmektedir. Aynı zamanda NO'nun hastalığın klinik seyri, sınıflaması veprognozu açısından güvenilir bir parametre olarak kullanılabilmesi için daha ileri çalışmalaraihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, nitrik oksid, rezidüel , paranoid , farklılaşmamış,patofizyology.1
Panik bozuklukta ghrelin, trigliserit, kolesterol ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenliklerle ilişkisinin araştırılması
Son yıllarda, degisik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada ghrelinile ilgili çalısmalar önemli bir yer tutmaya baslamıstır. Panik bozukluk (PB)etyopatogenezinde lipit profillerinin ve ghrelinin önemi bilinmemektedir. Bu çalısmadapanik bozukluk alt tiplerinde, serum ghrelin, kolesterol, trigliserit ve alt tiplerinindüzeyleri ve klinik degiskenlerle olan iliskisi arastırılmıstır.Çalısma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Klinigi vePoliklinigi'ne basvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerinegöre panik bozukluk tanısı almıs ve çalısma ölçütlerine uyan 32 panik bozukluklu hastaile 12 saglıklı kontrol grubu çalısmaya dahil edilmistir. Hastalara sosyodemografik veklinik bilgi formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçegi ve Panik AgorafobiÖlçegi uygulanmıstır. Çalısma ölçütlerine uyan hasta ve kontrol gruplarında serumghrelin, trigliserit, kolesterol ve alt tiplerinin düzeylerine bakılmıstır.Kontrol grubuyla, agorafobili ve agorafobisiz panik bozukluklu hastalararasında; HDL-K dısında, Ghrelin, kolesterol, trigliserit, VLDL-K ve LDL-K düzeyleriarasında anlamlı farklılıklar belirlendi Bu anlamlı farklılıklar agorafobili ve agorafobisizalttiplerde de devam etti.PB'lu hastalarda birbiriyle zaten etkilesim içerisinde olan ghrelin ve tüm lipitprofilleri arasında patofizyolojik bir iliski olabilir. Bu iliskinin hem bulgular hem detartısma bölümünde ayrıntılarıyla bahsedildigi üzere agorafobili olanlarda olmayanlaragöre daha belirgin oldugunu ve böyle bir ayrımın klinik olmaktan öte nörobiyolojik birayrımı da içerebilecegini söyleyebiliriz. Ancak bu konuda çok fazla çalısmaya ihtiyaçbulunmaktadır. Bütün bunların ötesinde de PB'lu hastaları ruhsal açıdan takip ederkenkardiovasküler açıdan belki de bir risk grubu olarak ayrıca takip etmenin önemi vegerekliligini de vurgulamak gerekir.Anahtar Kelimeler: Agorafobili panik bozukluk, agorafobisiz panik bozukluk,ghrelin, kolesterol, trigliserit
Panik bozukluğa komorbid eksen I ve eksen II bozukluklarının araştırılması
PB, panik ataklarla seyreden bir anksiyete bozukluğudur. Panik ataklar, PB dışında bir çok psikiyatrik bozuklukta da görülebilmektedir. Son yıllarda PB ile ilgili çalışmalar tanı ve etiyolojiden çok PB'un diğer anksiyete bozuklukları, duygudurum bozuklukları ve kişilik bozuklukları ile birlikte görülme oranlarının araştırılmasına kaymıştır. Çünkü PB diğer psikiyatrik bozukluklarla sıklıkla birlikte görülebilmekte ve bu durum hastalığın tanınmasını, semptomların şiddetini, prognozu ve tedaviye yanıtı etkileyebilmektedir. Çalışmamızda PB'a eksen I ve II komorbidite oranı, komorbiditenin başlangıç zamanı ve komorbiditeyi etkileyen sosyodemografik, klinik özelliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde Şubat 1996-Haziran 1997 tarihleri arasında DSM lll-R tanı kriterlerine göre PB tanısı konulan hastalar üzerinde yürütülmüştür. PB tanısı konulan 60 hastaya psikiyatrik değerlendirmeyi takiben sosyodemografik ve klinik bilgi formu, DSM lll-R yapılandırılmış, klinik görüşme formu (SCID-I), kişilik değerlendirme formu (SCID-II), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HADÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde kaba döküm ve yüzde oranları ile istatistiksel değerlendirmeler için Ki-kare (X2) ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Çalışma grubu içerisinden PB'a komorbid eksen I ve II tanılarına göre; pür PB, komorbid eksen I bozukluklu PB ve komorbid eksen II bozukluklu PB alt çalışma grupları oluşturulmuştur. Hastaların kadın, evli, ilkokul mezunu, ev hanımı, şehir yerleşimli, bölgenin yerlisi, orta ekonomik düzeyde ve sosyal güvencelerinin olması önde gelen sosyodemografik özelliklerini oluşturdu. PB; %56.6 eksen I ve %43.3 oranında eksen II komorbiditesi ile yoğun bir eş tanılı durum gösterdi. Çalışma grubunu oluşturan 60 hastanın 5921'inde eksen I ve II komorbiditesi birlikte bulunmaktaydı. Eksen I komorbiditesini sırasıyla en sık major depresyon, hipokondriyazis, yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu, sosyal fobi ve obsesif kompulsif bozukluk oluşturdu. Yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu, sosyal fobi ve obsesif kompulsif bozukluğun büyük kısmı PB'dan önce, major depresyon ve hipokondriyazisin büyük kısmı da PB'dan sonra başlamıştı. Eksen II komorbiditesini sırasıyla en çok çekingen, bağımlı, obsesif kompulsif ve histrionik kişilik bozukluğu oluşturdu. İntihar girişimi ve alkol kötüye kullanımı komorbid eksen I ve eksen II bozukluklu alt çalışma gruplarında görülmekteydi. Komorbid eksen I ve eksen II bozukluklu alt çalışma gruplarının panik atak başlangıç yaşı daha küçük, hastalık süresi daha uzun, atak sıklığı daha fazla anksiyete ve depresyon puanlan daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak PB'a diğer psikiyatrik bozukluklar sıklıkla eşlik etmekte ve komorbidite hastalığın tanınmasını, şiddetini ve prognozunu etkileyebilmektedir. 60
Şizofreni ve depresif bozuklukta cinsiyet hormon düzeyleri
I. ÖZET Giriş: Şizofreni ve depresif bozukluğun patofizyoloj isinde, monoamin transmisyonunda ve hormonal işlevlerde bozukluk olduğu ileri sürülmektedir. Oluşan endokrin işlev bozukluğunun hipotalamus işlevlerindeki bozukluğun yada kimyasal bozuklukların bir yansıması olabileceği bildirilmiştir. Estrojenin; hipotalamus, limbik sistem ve nigrostriatal dopamin reseptörleri üzerine olan etkisinden dolayı, şizofreni için koruyucu bir etmen olabileceği bildirilmiştir. Depresyonda LH (luteinizan hormon) düzeyinin azaldığı, buna bağlı olarak testosteron, estrojen düzeylerinde değişiklik olduğu ve bu hormonlarında duygudurumu belirgin olarak etkilediği, yine androjenlerin antidepresan etki yaptığı ve hipogonadizimde depresif belirtilerin sık görüldüğü ileri sürülmüştür. Bu çalışmada, şizofreni ve depresif bozukluklarda cinsiyet hormonları olarak bilinen; estradiol, testosteron, progesteron, hipofiz hormonlarından olan FSH (follikül stimülan hormon), LH ve prolaktin düzeylerinin araştırılması amaçlandı. Metod: Çalışmaya DSM-HI-R tam ölçütlerine göre şizofreni ve depresif bozukluk tanısı alan toplam 80 hasta ve 20 sağlıklı kontrol alındı. Hastalara DSM- DI-R için yapılandırılmış klinik görüşme formu (SCID-I: Structured Clinical Interview for DSM-HI-R) uygulandı. Kan örnekleri, çalışma kriterlerine uyan hasta ve kontrol gruplarından sabah 08.00-11.00 arasında alınarak serum testosteron, estradiol, progesteron, FSH, LH ve prolaktin düzeylerine bakıldı. Sonuç: Yaş ortalaması bakımından birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Gruplar arasında menstruasyon fazlan açısından da istatistiksel bir farklılık belirlenmedi. Serum estradiol düzeyi, tüm hasta gruplarına göre kontrol grubunda belirgin şekilde yüksekti (p<0.05). Şizofren hastalardaki serum testosteron düzeyi, depresif bozukluklu hastalara ve kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksekti. İlaç alan şizofren hastalardaki prolaktin düzeyleri kontrol grubu ve diğer hasta gruplarına göre anlamlı şekilde yüksekti. Grupların progesteron düzeylerine bakıldığında ilaç almayan şizofren hastalardan oluşan gruptaki serum progesteron düzeyleri tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu. LH düzeyleri bakımından gruplar birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistikselolarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. FSH düzeyleri karşılaştırıldığında ilaç alan depresif hastalardaki FSH değerleri hem kontrol grubuna göre, hemde diğer hasta gruplarına göre anlamlı şekilde yüksekti. Tartışma: Şizofreninin erkeklerde kadınlara göre yaklaşık beş yıl daha erken ortaya çıkması, hastalığın seyrinin ve işlevselliğin daha kötü olması kadın ve erkeklerdeki farklı endokrin sistemin sonuçlarına bağlanmaktadır. Depresyonda da belirgin cinsiyet farklılığının olması, kadınlarda erkeklere göre iki kat daha sık görülmesi, puberte başlangıcını takiben kızlarda depresyon insidansının artması, perimenapozal dönemdeki kadınlarda duygudurumun stabil olmaması, cinsiyet hormonlarının özellikle de estradiolün depresif bozukluklarda düzenleyici bir rolünün olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Depresif Bozukluk, Cinsiyet Hormonları
Şizofreni hastalarında kitinaz-3 benzeri protein 1(ykl-40), beyin türevli nörotrofik faktör(BDNF), glial fibriler asidik protein (GFAP), interlökin 1(IL-1) ve tümör nekroz faktörü(TNF-alfa) seviyeleriyle içgörü arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Toplumda ciddi bir yeti yitimine neden olan şizofrenide, daha düşük içgörü düzeyine sahip hastalar, daha kötü bir prognoza sahiptir. İçgörü etiyolojisinde inflamatuar süreçlerin rolü olabileceği bilinmektedir. Prognostik biyobelirteçlerin geliştirilmesi şizofreni hastalarında tanı, prognoz ve tedavi takibini kolaylaştırma, yaşam kalitesini artırma ve dünya çapında sağlık maliyetlerini düşürme adına karşılanmamış bir ihtiyaçtır. Bu çalışmada şizofreni hastalarında kitinaz-3 benzeri protein 1(YKL-40), Beyin Türevli Nörotrofik Faktör(BDNF), Glial Fibriler Asidik Protein (GFAP), İnterlökin 1(IL-1) ve Tümör Nekroz Faktörü(TNF-alfa) seviyeleriyle içgörü ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya 15.11.2022-30.06.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran 18-65 yaş arası Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı Beşinci Baskı (DSM-5)'ya göre şizofreni tanısı konmuş 45 hasta ve benzer sosyodemografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllülerden oluşturulmuş 45 kişilik kontrol grubu dahil edilmiştir. Katılımcılara bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalatıldıktan sonra sosyodemografik veri formu ve Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği (İÜBDÖ), Şizofreni Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (ŞBDÖ), Depresyon Anksiyete Stress Ölçeği (DASÖ), Klinik Global İzlem Ölçeği-Hastalık Şiddeti alt ölçeği (KGİ-Ş) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda BDNF, YKL-40, TNF-α ,GFAP ve IL-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır. Hasta grubunda TNF-α, YKL-40, BDNF, GFAP ve IL1 arasında pozitif korelasyon tespit edilmiş ancak PANSS, KGİ-Ş, DASÖ, ŞBDÖ, İÜBDÖ ölçek puanları ile herhangi bir korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: iii Çalışmamızda BDNF, YKL-40, TNF-α ,GFAP ve IL-1 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha düşük saptanmış olup, hasta grubunda inflamatuar belirteç düzeyleriyle içgörü açısından ölçek puanları arasında anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Literatür taramamızda, şizofrenide kanda biyokimyasal belirteç düzeyleriyle ilgili başka çalışmalar olmasına rağmen, içgörüyle ilişkisini inceleyen çalışmaların az sayıda olduğu farkedilmiştir. Çalışmamız literatürde şizofreni hastalarında YKL-40 gibi inflamatuar belirteç düzeyleriyle içgörü ilişkisini değerlendiren ilk çalışma olmasından dolayı önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, YKL-40, BDNF, GFAP, IL-1, TNF-α , İçgörü
Evlilik uyumu ile psikiyatrik rahatsızlıklar, bağlanma stilleri ve mizaç ve karakter özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi
EVLİLİK UYUMU ile PSİKİYATRİK RAHATSIZLIKLAR, BAĞLANMA STİLLERİve MİZAÇ ve KARAKTER ÖZELLİKLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLERİNİNCELENMESİDr.Serap ERDOĞANBu çalışmada evlilik sorunları ile demografik veriler, eşlerin bağlanma özellikleri,psikiyatrik durumları ve mizaç ve karakter özellikleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıamaçlanmıştır. Evlilik sorunları yaşayan 25 çift ve kontrol grubunu oluşturan, herhangi birevlilik sorunu belirtmeyen 25 çift alınmış, değerlendirmeleri SCID-I, SCID-II, MKE, BEDÖve YİYE kullanılarak yapılmıştır. Demografik verilerde hasta grubunda evde çekirdek aileüyeleri dışında yaşayan aile büyüklerinin daha fazla oranda bulunmasının bu gruptaki evliliksorunları ile ilişkili olduğu görülmüştür. Çalışmada Bowlby'nin bağlanma kuramının evlilikilişkisindeki etkileşimleri açıklamaya yönelik varsayımlarıyla uyumlu sonuçlar eldeedilmiştir. Yapılan değerlendirmelerde evlilikte sorunlar yaşayan çiftlerde kadınlarınbağlanma stillerinde kaçınma ve kaygı boyutlarının öne çıktığı, erkeklerde ise kaçınmaboyutundan yüksek puanlar alındığı görülmüştür. Bu sonuç BEDÖ'nden elde edilen verilerlede uyumludur. Buna göre sorun yaşayan çiftlerde karşılıklı olarak kadın ve erkeğin birbirlerinisağlıklı kontrollere göre daha az güvenilir buldukları, kadınların erkekleri ilişki içinde kopukve kontrolcü olarak, erkeklerin ise kadınları bağımlı olarak niteledikleri saptanmıştır. Kadınve erkeklerin birbirlerini değerlendirme şekilleri karşılıklılık göstermektedir ve ilişki içindeyaşanan sorun her iki eş tarafından da kabul edilmektedir. Yapılan psikiyatrikdeğerlendirmeler sonucunda hasta grubunda kadınlarda %48 oranında depresyonarastlanmıştır. Bu sonuç evlilik sorunlarının psikiyatrik rahatsızlıklarla olan karşılıklı ilişkisinigöstermek açısından da önem taşımaktadır. Çalışmamızda yer alan hasta sayısının az oluşu enönemli kısıtlılığı oluşturmaktadır. Bununla birlikte yukarıda bahsedilen ölçeklerin bir aradakullanıldığı, karşılıklılık ilişkisinin değerlendirildiği ve evlilik sorunları olan kişilerde mizaçve karakter boyutlarının bakıldığı ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Sonuçlarıngenelleştirilebilmesi açısından gelecekte daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak benzerçalışmalara ihtiyaç vardır.
Şizotaksik bireylerin şizofreni hastaları ve sağlıklı kontrollerden farklılıklarının araştırılması
ÖZETŞizofreni hastalarının birinci derece akrabaları psikoz olmaksızın hastalardakine benzerama daha hafif klinik, nöropsikolojik, sosyal ve nörobiyolojik belirtiler gösterebilmektedirler.lk kez 1962'de Paul Meehl tarafından kullanılan şizotaksi kavramı, Tsuang ve arkadaşlarıtarafından yeniden düzenlenmiş; şizofrenlerin psikotik olmayan birinci derece akrabalarındagörülen nöropsikolojik bozukluklar ve negatif belirtilerin birlikteliğinden oluşan bir sendromolarak yeniden tanımlanmıştır. Bu çalışmada şizofreni hastalarının birinci dereceakrabalarının ve bunlar arasında şizotaksik olduğu belirlenenlerin, şizofreni hastalarından vesağlıklı kontrollerden farklılıkları araştırılmıştır.Çalışmada otuz şizofreni hastası, 36 birinci derece akraba ve 30 sağlıklı kontrol, negatifbelirti ve nöropsikolojik bozukluklara dayanan şizotaksi ön araştırma ölçütlerine görearaştırılmıştır. Tüm bireyler DSM-IV birinci ve ikinci eksen tanıları, şlevselliğin GenelDeğerlendirilmesi, Belirti Tarama Listesi, Pozitif ve Negatif Belirtileri DeğerlendirmeÖlçekleri, Hamilton Anksiyete ve Depresyon Ölçekleri ile değerlendirilmiştir.Şizofren hastaların akrabaları, şizofreni hastalarına benzer nitelikte dikkat, sözel bellekve yürütücü işlev bozuklukları göstermiştir ve kontrol grubundan farklıdırlar. Ayrıca 36akrabanın 7'si (% 19,4) şizotaksi kriterlerini karşılamıştır. Şizotaksik bireylerin genelişlevsellik düzeyleri şizotaksik olmayan akrabalar ve kontrollerden daha düşüktür. Ancak,şizotaksik olmayan akrabalara göre anksiyete düzeyleri daha yüksektir.Çalışmamız, şizotaksinin klinik olarak anlamlı bir sendrom olduğu görüşünüdestekleyen bilgimiz dahilindeki ilk bağımsız çalışmadır. Bulgularımız, şizofreniye genetikyatkınlığın akrabalar arasında nöropsikolojik bozulmalarla kendini gösterdiği görüşü ileuyumludur. Bu bulguların doğrulanması için, daha büyük seriler üzerinde genişletilmişçalışmalara gereksinim vardır.
Kronik psikoz hastalarında tedavi uyumunun ve tedavi uyumu ile ilişkili etkenlerin değerlendirilmesi
KRON K PS KOZ HASTALARINDA TEDAV UYUMUNUN VE TEDAV UYUMULE L ŞK L ETKENLER N DEĞERLEND R LMESDr. Ayşegül KoçÖZETBu araştırmaya Gazi Üniversitesi Sağlık, Araştırma ve Uygulama HastanesiPsikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran ve yatarak tedavi alan 18-65 yaş arasındakihastalardan DSM-IV-TR (APA 2000) kriterlerine göre en az iki yıllık Şizofreni veŞizoaffektif Bozukluk öyküsü olan ve en az bir aydır aynı ilacı alan toplam 150 hastaalınmıştır. Hastaların ayrıntılı demografik ve klinik değerlendirmeleri yapılarak; SANS,SAPS, GD, CGI, UKU, SAIE, SDÖT, KAM, McEvoy Tedavi zlem Formu, ANT veMARS uygulanmıştır.Araştırmada tıbbi tedaviye uyum oranı ölçeği (MARS) ve nöroleptik tedaviyekatılım ölçeğinin (ANT) geçerlilik ve güvenirlilik çalışması yapılmış ve içinde bu ikiölçeği de içeren tedavi uyumunu değerlendirme şeması geliştirilmiştir. Geliştirilen buşema ile uyum değerlendirildiğinde sonuçlar takip çalışması olan CAT E sonuçları ilebenzer bulunmuştur. Bu durum, uyumu değerlendirmek için oluşturduğumuz şemanınkullanılabilir olduğunu ve bir takip çalışması kadar gerçeği yansıttığınıgöstermektedir.Oluşturulan şema ile hastalar uyumlu ve uyumsuz olarak gruplara ayrılaraktedaviye uyum ile ilişkili etmenler belirlenmeye çalışılmıştır. Buna göre içgörü azlığı,pozitif ve negatif belirtilerin şiddetli olması, nörokognitif harabiyet, hastanın eğitimdüzeyinin düşük olması, hastalık şiddetinin yüksek olması ve genel işlevsellikdüzeyinin düşük olması uyumsuzluk ile tutarlı bir şekilde ilişkili faktörler olarakbulunmuştur. Yaş, cinsiyet, medeni durum, ebeveyn eğitim düzeyi, bakım verenin kimolduğu ve bakım verenin eğitim düzeyi, meslek, düzenli doktora gitme, ilaç yanetkileri, kullanılan ilacın tipi ve kullanım şekli gibi faktörlerin uyum üzerinde etkiliolmadığı görülmüştür.
İnfertil çiftlerinin psikiyatrik semptomlar, cinsel işlev bozukluğu, baş etme düzenekleri, cinsiyet rolü algıları açısından değerlendirilmesi
84 7.0ZET Bu çalışmada infertilite tanısı ile izlenen kadın ve erkek hastalan eşlik eden psikiyatrik semptomlar, kullandıkları baş etme düzenekleri açısından birbirleriyle kıyaslamak; infertilitenin olası cinsel işlev bozukluğu üzerine etkilerini incelemek ve infertil erkekleri Gazi Üniversitesi Üroloji Polikliniğine başvuran erkeklerden seçilen kontrol grubuyla, infertil kadınları, Gazi Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran kadınlardan seçilen kontrol grubuyla kendi cinsiyet rolleri üzerine kendi algılan açısından karşılaştırmak amaçlanmıştır. İnfertil hastalar Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Aile Planlaması, İnfertilite ve Üreme Sağlığı Merkezi Tüp Bebek Ünitesine başvuran infertil çiftlerden seçilmiştir. Çalışmaya katılma konusunda rıza gösterenlere bilgilendirilmiş onam formu imzalatılmıştır. İnfertil çiftlere kendileri doldurmak üzere, demografik bilgi formu, HAD, STAI-I, STAI-II, RÖGÖ, KSE, ACYKF/ACYEF, BCRE verilmiştir. Kontrol grubuna, demografik bilgi formu ile BCRE verilmiştir. Kadın ve erkek infertil hastalar arasında psikiyatrik semptomlar ve baş etme düzenekleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar görülmüştür. Ayrıca, yaşın, eğitim düzeyinin, infertilite süresinin, önceden infertilite tedavisi görmüş olup olmamanın, infertilite nedeninin infertil kadın ve erkeklerde, psikiyatrik semptomları ve kullanılan baş etme düzeneklerini etkilediği gösterilmiştir. Evlilik süresi, infertil erkeklerde cinsel yaşantıyı etkilemektedir. İnfertil kadın ve erkeklerde cinsiyet rolü algısının da etkilendiği görülmüştür. Bu çalışma Türk infertil kadın ve erkeklerin psikiyatrik açıdan değerlendirilmesine yönelik az sayıda çalışma bulunması ve infertilite yaşantısının kültürler arası farklılıklar göstermesi açısından önemlidir. Çalışmamızda infertil çiftlerle çalışıyor olmaktan kaynaklanan bazı metodolojik sorunlar vardır. Bu konuda yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır, bu açıdan bizim çalışmamız örnek teşkil edebilir.
Bipolar affektif bozukluk hastalarında mizaç, karakter ve kişilik özellikleri
82 ÖZET Bu çalışmada; bipolar affektif bozukluk tanısı almış hastalarda, altta yatan mizaç ve kişilik yapılarının ve eşlik eden kişilik bozukluklarının saptanması, hastaların mizaç, karakter ve kişilik özellikleriyle, bazı hasta ve hastalık süreci bilgilerinin karşılıklı etkileşimlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 90 tane bipolar affektif bozukluk tanısı almış hastanın sosyodemografik bulguları ve hastalık bilgileri toplanmış, hastalar DSM-IV'e ve Akiskal'a göre sınıflandırılmış, eşlik eden kişilik bozuklukları DSM-III-R'a göre tespit edilmiş ve MKE sonuçları 90 tane sağlıklı kontrolün MKE sonuçlan ile karşılaştırılmıştır. Hastaların, kontrol grubuna göre, Yenilik Arayışları daha düşük, Ödül Bağımlılıkları daha yüksek, Kendi Kendini Yönetmeleri daha düşük, Kendi Kendilerini Aşmaları daha yüksek olarak bulunmuştur. DSM-III-R'ye göre hasta grubumuzun %18.9'un en az bir kişilik bozukluğu tanısı eşlik etmektedir (en sık B kümesinde histrionik ve sınırda kişilik bozukluğu olmak üzere) ve kişilik bozukluğu olan ve olmayanlar arasında MKE'nin karakter boyutlarında önemli değişiklikler saptanmıştır. Ayrıca hastaların çoğunlukla geçirdikleri atak tipinin ve hastalık süresinin ana mizaç ve karakter özelliklerine etkisi saptanmazken, atak sayısı fazla olanlarda atak sayısı az olanlara göre Zarardan Kaçınma mizaç özelliğinin anlamlı olarak yüksek diğer bir önemli sonuçtur. Çalışmanın en önemli kısıtlılığı, kontrol ve hasta grubunun yaş ve cinsiyet açısından homojen olmamasıdır. Yine de bu çalışma, geniş bir hasta grubuyla yapılmış olması, hastaların hastalık öyküsünün iyi alınmış olması, hastalarda eşlik eden kişilik bozukluğunun da değerlendirmeye katilmiş olması, bipolarlarda mizacın yanında karakteri de değerlendiren ilk çalışma olması ve günümüzde Bipolar Affektif Bozukluk üzerinde yapılmış en yaygın olarak kullanılan iki sınıflandırma sistemini değerlendiriyor olması açısından önemlidir. Ancak bu sonuçların Bipolar Affektif Bozukluğu olan hastalara genelleştirilebilmesi için gelecekte yapılacak benzer çalışmalara gereksinim vardır.
Yoksunluk sonrası alkol bağımlıları, tam remisyon olan alkol bağımlıları ve kontrol grubunun başa çıkma mekanizmaları yönünden karşılaştırılması
Bu çalışmada alkol bağımlılığı olan bireylerde başa çıkma mekanizmalarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Ocak- Şubat 2001 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Alkol Tedavi Ünitesi Biriminde tedavi gören 33 hasta, en az bir yıldır ayık olan ve ayaktan tedavilere devam etmekte olan 32 hasta ile kontrol grubu olarak sağlıklı gönüllülerden oluşan 24 denek araştırmaya alınmıştır. İlk gruptaki hastaların en az 3 haftalık yoksunluk dönemini atlatmaları beklenmiş ve tüm hastalar ve deneklere Hamilton Depresyon Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri, Folkman ve Lazarus'un Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Problem Çözme Envanteri, Rosenbaum'un Öğrenilmiş Güçlülük Ölçeği, Rotter'in İç-Dış Kontrol Odağı Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri uygulanmış, her denekle bir psikiyatrist tarafından demografik bilgileri almaya yönelik görüşme yapılmıştır. 3 grup arasında ve alkolle bağıntılı verilerle bağımlı değişkenler arasında korelasyon analizleri yapılmış, kontrol grubu ve en az bir yıldır ayık olan grubun daha uyuma yönelik başa çıkma mekanizmaları kullandığı sonucuna varılmıştır. Alkole başlama yaşı, günlük alkol kullanım miktarı, toplam alkol kullanım süresi ve gündüz alkol alım süresinin, ilk 2 grupta, başa çıkma mekanizmalarını ve başa çıkma becerilerini algılamayı etkilediği gözlenmiştir. AA'ya devam eden bireylerde bizim kültürümüzde adaptif bir mekanizma olan, dolaylı başa çıkmanın (yardım arama) daha çok kullanıldığı ve umudun arttığı ortaya konulmuştur. Bu bulgulardan yola çıkılarak alkol bağımlılarında başa çıkma becerileri eğitiminin varolan tedavi yöntemlerine ek olarak uzun vadeli sonuçlan olumlu etkileyebileceği düşünülmüştür.
Mirtazapinin sağlıklı gönüllülerde uyku yapısı üzerine etkisi
66 ÖZET: Bu araştırmada yeni bir antidepresan olarak kullanıma sunulan mirtazapin adlı ilacın sağlıklı genç erişkinlerin uyku yapısı üzerine objektif etkilerinin incelenmesi hedeflenmiştir. Mirtazapin, noradrenerjik ve spesifik serotonerjik etkili (NaSSA) bir antidepresan olarak tanımlanmaktadır. Mirtazapin santral sinir sisteminde presnaptik a2 reseptörleri bloke ederek sonuçta noradrenalin ve serotonin müctannı artırır, postsinaptik serotonin 5HT2 ve 5HT3 reseptörlerini seçici olarak antagonize eder. 5HTı üzerinden ortaya çıkan serotoninerjik nörotransmisyonu güçlendirir. Bu çalışmada mirtazapinin 30 mg tek dozunun sağlıklı gönüllülerde uyku üzerine akut etkisi incelenmiştir. Birinci gece etkisi dışlanarak bazal ve uygulama sonrası polisomnografik kayıtlar geçeldeştirilmiştir. Uyku değişkenleri üzerine mirtazapin (n=10) ve plasebonun (n=10) etkileri karşılaştınlmıştır. Çalışmanın bulgularına göre gruplar cinsiyet ve yaş dağılımı açısından benzer bulunmuştur. Mirtazapin plaseboya göre uyku devamlılığı ile ilgili değişkenleri daha olumlu etkilemiştir; gece uyanışların sayısı ve süresi kısalmış, uyku etkinlik endeksi önemli oranda artmıştır. Mirtazapin REM uyku latansının önemsiz bir oranda uzamasına, REM uykusunun önemsiz bir oranda azalmasına yol açmış, yavaş dalga uykusunun artmasına, dönem I uykunun ise azalmasına neden olmuştur. Sonuç olarak mirtazapin, REM uykusunu baskılama eğilimi, REM uyku latansını ise uzatma eğilimi göstermiştir. Ancak bu etkileri plasebo grubu ile karşılaştırıldığında önemli sayılabilecek düzeylere çıkmamıştır. Mirtazapin yavaş dalga uyku süresini artırmış, uyku devamlılığını ve uyku etkinliğini olumlu etkilemiştir. Bu sonuçlar mirtazapinin REM uykusunu etkilemeyen, uyku etkinliğini ve derin uykuyu artıran bir antidepresan olduğunu göstermektedir.
Somatizasyon ve konversiyon bozukluğu olan bir grup kadın hastada tanı sınırları ve psikososyal özelliklerin değerlendirilmesi
85 ÖZET Bu araştırmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Psikiyatri Polikliniğine 6 aylık bir dönemde başvuran ve DSM m-R tanı kriterlerine göre Somatizasyon Bozukluğu (SB) ve Konversiyon Bozukluğu (KB) tanısı konulan 100 kadın hasta alınmıştır. Hastaların ayrıntılı demografik ve klinik değerlendirmeleri yapılmıştır. Hastalara Toronto Aleksitimi Ölçeği, Irvine Aleksitimi Ölçeği, Zung Depresyon Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri, BEM Cinsiyet Rol Envanteri, Cinsiyet Tutum Anketi ile MMPFdan üç özel içerik ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada KB tanısı alan hastaların hemen her sosyoekonomik düzeyden ve yaş grubundan gelen, türdeş klinik özellikleri belirlenemeyen hastalar oldukları saptanmıştır. Bu hastalardan bulgulanan ortak özellikler; daha çok diğer iletişim ve ifade etme biçimleri engellendiğinde konversiyonu bir tepki olarak kullanan kişiler olduklarıydı. Hastaların bu yandan kadınsı cinsiyet rollerini içselleştirmiş, bir yandan da eşitlikçi cinsiyet tutumlarını benimseyen kadınlar olmaları, konversiyonu otorite konumundaki kişilerle (aile, eş, iş) olan kişisel çatışmaları sırasında kullanmaları bu görüşü destekliyor olarak değerlendirilmiştir. SB tanısı alan kadınların da yalnızca yazındaki gibi düşük sosyoekonomik düzey ve eğitim düzeyine sahip kadınlar olmadıkları, bozukluğun üst sosyoekonomik gruplarda ve eğitimlilerde de görülebildiği saptanmıştır. Yine bu hastaların büyük bir bölümünün somatizasyon dışında anksiyete ve depresyon belirtilerini de yaygın olarak taşıdıkları ve bu durumlarıyla daha çok Briquet'in histeri kavramım karşıladıkları saptanmıştır. DSM ÜI-R'deki SB tam grubunun bu hastaların bir çok özelliklerini tanısal kriterlerin dışında tutmasının da tanısal sadeleştirmenin yerine bozukluğu daha da karmaşık ve çok parçalı hale getirdiği sonucuna varılmıştır.
Borderline kişilik bozukluğu ile DSM III-R II. eksen küme B kişilik bozuklukları karşılaştırılması ve takip çalışması
Psiyatri Anabilim Dalı'nda 1986-1988 yılları arasında yatarak tedavi gören 738 has tadan DSM III-R tanı kriterlerine göre Küme B kişilik bozukluk ları tanılarını alan 147 hasta ile yapılmıştır. Bu hastalardan 75'i borderline kişilik bozukluğu (BKB) tanısı almıştır. Borderline has talar taburculuk tarihinden yaklaşık iki yıl sonra görüşmeye çağrılarak yeniden değerlendirmişlerdir. Çalışmada, literatürde BKB ile DSM III-R Küme B kişilik bozukluklarını ayırmada yardımcı olabileceği belirtilen demografik, gelişimsel, hospitali- zasyonla ilgili, klinik özellikler ve Eksen I tanıları ile İlgili değişkenlerin retrospeküf olarak karşılaştırılması yapıldı. Sonuçta, BKB'nin Küme B kişilik bozukluklarına kıyasla daha yüksek oranda (%10) yataklı tedavi ünitelerinde bulundukları, daha genç (ortalama yaşları: 26. 2) oldukları, bozukluk başlama yaşının ise daha yüksek (17.2) olduğu, borderline için ayırdedici olduğu bildirilen 7 özellik açısından (57) diğer gruplardan istatis tiksel anlamlılık düzeyinde aynlabildiği, MMPI'da BKB olan er kek hastaların hem antisosyal hem de histrionik kişilik bozuk luğu özelliklerine benzedikleri ve yükselmiş profil gösterdikleri bulunmuştur. Diskriminant analizde 25 değişkene göre dört kişilik bozukluğundaki bireylerden BKB olanların %98.7'sinin ait oldukları gruba doğru olarak sınırlandırıldığı görülmüştür. BKB olan hastaların başlangıç GAS skorları diğer kişilik bo zukluklarına yakın bulunurken, sadece histrionik kişilik bozuk luğu olanlardan daha düşük bulunmuştur ve takipte tanı değişme oranı düşük bulunmuş (%4.44), işlevsellik düzeylerinde de %13.42'lik bir artış görülmüştür. Affektif bozukluk BKB' de diğer kişilik bozukluklarına oranla daha fazla görülmektedir. Bu oran başlangıçta %90.7 iken, takipte %53.5'e düşmüştür. Tüm bulgular genel olarak literatür bilgileri ile uyum göstermektedir.
Üniversite öğrencilerinde sosyal medya bağımlılığının sosyal görünüş kaygısı ve olumsuz değerlendirilme korkusuyla ilişkisi
Bu araştırmada, sosyal medya bağımlılığı, olumsuz değerlendirilme korkusu ve sosyal görünüş kaygısı arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu değişkenlerin katılımcıların demografik özelliklerine göre nasıl farklılaştığının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırmada ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu 313 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SMBÖ), Olumsuz Değerlendirilme Korkusu Ölçeği (ODKÖ), Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği (SGKÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde frekans, yüzde, ortalama, standart sapma gibi tanımlayıcı istatistikler ve pearson korelasyon analizi, çoklu doğrusal regresyon analizi, bağımsız gruplar t-testi, ANOVA (Tek Yönlü Varyans Analizi) ve Kruskal Wallis H testi kullanılmıştır. Araştırmada veri analizi SPSS 25 paket programı ile yapılmıştır. Olumsuz değerlendirilme korkusu, sosyal görünüş kaygısı ve sosyal medya bağımlılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Olumsuz değerlendirilme korkusu arttıkça sosyal görünüş kaygısının arttığı, sosyal medya bağımlılığı arttıkça sosyal görünüş kaygısının ve olumsuz değerlendirilme korkusunun arttığı belirlenmiştir. Ayrıca, olumsuz değerlendirilme korkusu ve sosyal görünüş kaygısının sosyal medya bağımlılığını yordadığı belirlenmiştir. Bulgular, literatür ışığında tartışılmıştır.
Tedaviye yeterli yanıt veren ve yetersiz yanıt veren bipolar manik atak hastalarının hscrp, CEA, WVC düzeylerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalÕúmamÕzdaki amacÕPÕz poliklinikten veya yatarak takip edilen Bipolar bozuklu÷u olan hastalarda hastalÕk patolojisiyle ilgili olabilece÷ini düúündü÷ümüz serum hsCRP, CEA, WBC, lenfosit seviyeleri ile tedaviye yeterli yanÕt veren ve vermeyen mani arasÕndaki iliúkiyi araúWÕrmaktadÕr. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi TÕp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim DalÕna 2015 mayÕs ile 2016 a÷ustos aylarÕ arasÕnda baúvuran 18-65 yaúlarÕ arasÕnda DSM- 5 ölçütlerine göre Bipolar bozukluk I tanÕVÕ almÕú ve tedavi gören 60 hasta ile 30 sa÷OÕklÕ kontrol grubu aydÕnlatÕlmÕú onamlarÕ alÕndÕktan sonra çalÕúmaya dahil edildi. Hasta seçerken akut mani ata÷Õnda olup en az 6-8 hafta tedavi alan hastalar de÷erlendirildi. Tedavi koúulu olarak da son aldÕ÷Õ ilaçlarÕQÕn en az birinin duygudurum düzenleyicisi ve en az birinin antipsikotik ilaç olmasÕna dikkat edildi. 3 grup oluúturuldu. Grup 1: 30 sa÷OÕklÕ gönüllü(kontrol grubu), Grup 2: manik atak tedaviye yeterli yanÕt veren 30 hasta ve Grup 3: manik atak tedaviye yetersiz yanÕt veren 30 hasta çalÕúmaya dahil edilmiútir. Hastalara; Onam Formu, Sosyodemografik Veri Formu, Young Mani De÷erlendirme Ölçe÷i, Hamilton Depresyon De÷erlendirme Ölçe÷i, Hamilton Anksiyete De÷erlendirme Ölçe÷i, Klinik Global øzlem Ölçe÷i (CGI). Verilerin analizinde SPSS 18. 0 istatistik paket programÕ kullanÕldÕ. Bulgular: ÇalÕúmamÕzda hastalarÕn sosyodemografik verileri incelendi÷inde yaú, cinsiyet, medeni hal, e÷itim, yaúadÕ÷Õ yer, sigara kullanÕPÕ, tüm gruplarda birbirine yakÕn oldu÷u istatistiksel olarak anlamlÕ fark olmadÕ÷Õ saptandÕ (p>0.05). Tedaviye yetersiz yanÕt veren hasta gruplarÕnda alkol ve madde kullanÕm öyküsünün daha fazla oldu÷u ve istatistiksel olarak ise anlamlÕ olmadÕ÷Õ saptandÕ (p>0.05). Gruplar arasÕnda çalÕúma durumu istatistiksel olarak karúÕlaúWÕUÕldÕ÷Õnda anlamlÕ farklÕOÕk bulundu (p<0.05). Grup 3 hastalarÕnda iúlevselli÷in bozuldu÷u saptanmÕúWÕr. Gruplar arasÕnda madde kullanÕm öyküsü, alkol kullanÕPÕ açÕVÕndan anlamlÕ farklÕOÕk saptanmamÕúWÕr (p=0.117). Gruplar arasÕnda sigara kullanÕPÕ grup 3 hastalarÕnda anlamlÕ derecede yüksekti(p<0.05). Grup 1 kontrol grubu ve hasta gruplarÕ (Grup 2 ve Grup 3) arasÕnda YMDÖ ortalama toplam puanÕ, HDDÖ ortalama toplam puanÕ, HADÖ ortalama toplam puanÕ, iii KGø-S ortalama puanÕ karúÕlaúWÕUÕldÕ÷Õnda istatistiksel olarak anlamlÕ farklÕOÕk saptandÕ (p<0.05). Grup 3'te ölçek puanlarÕ daha yüksekti. Her 3 grubun hastalarÕQÕn hsCRP, CEA, WBC, LENFOSøT de÷erlerinin karúÕlaúWÕUÕlmasÕ sonucu Grup3'te hsCRP, CEA, LENFOSøT de÷erlerinin yüksek oldu÷u gözlenmiútir ancak anlamlÕ farklÕOÕk saptanmamÕúWÕr(p>0,05). Gruplar arasÕ WBC de÷erleri karúÕlaúWÕUÕldÕ÷Õnda Grup 3 WBC de÷erleri di÷er 2 gruptan istatistiksel olarak anlamlÕ derecede daha yüksekti (p<0.05). YapÕlan karúÕlaúWÕrmada WBC ile klinik ölçekler arasÕnda anlamlÕ iliúki saptanmÕúWÕr(p<0,05). CEA seviyeleri ile YMDÖ arasÕnda pozitif korelasyon saptandÕ. Sonuçlar: Bu çalÕúmadaki verilere göre, bipolar bozukluk I tanÕVÕ olan hastalarÕn tedaviye yetersiz yanÕt veren manik atak ve tedaviye yeterli yanÕt veren hastalarÕn, sa÷OÕklÕ kontrollerden daha úiddetli inflamasyonu olabilir. Nitekim çalÕúmamÕzdan çÕkan sonuç Grup 2 ve Grup 3 hastalarÕnda kontrol grubuna oranla hsCRP, CEA, WBC, Lenfosit de÷erlerinin yüksek oldu÷u gözlenmiútir. Ancak, sonuçlarÕ etkileyebilecek bir çok faktör olabilir ve bu çalÕúmadaki bulgular gelecekte yapÕlacak çalÕúmalarla desteklenmelidir.
Kadınlarda cinsel işlev bozuklukları yaygınlığı ve olası risk faktörleri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kadınlarda cinsel işlev bozuklukları yaygınlığını ve bu durumu etkileyen olası risk faktörlerini belirlemektir.Materyal ve Metod: Çalışma, birinci basamak sağlık hizmeti veren bir sağlık ocağına aile planlaması için başvurmuş olan 18-43 yaş aralığında 150 kadınla yapılmıştır. Sözlü olarak aydınlatılmış onam alınan katılımcılara, sosyodemografik veri formu, araştırmacılar tarafından oluşturulmuş cinsel geçmiş formu, cinsel şiddet ölçeği ve Golombok Rust Cinsel Doyum Ölçeği (GRCDÖ) uygulanmıştır.Bulgular: Golombok Rust cinsel doyum ölçeğinden elde edilen toplam puanlara göre olguların %57'sinde cinsel işlev bozukluğu saptandı.Sonuç:Genel sağlığın bir parçası olarak kabul edilen ve oldukça sınırlı sayıda çalışmanın yapıldığı cinsel sağlık sorunlarının olgularımızda yüksek oranda olduğunun saptanmasının, bu alanda daha geniş ve farklı popülasyon çalışmalarının yapılması gerekliliği ve çözümü yönünde genel politikaların oluşturulmasına ait ihtiyacı göstermesi açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.Anahtar sözcükler: Kadın, cinsel fonksiyon bozukluğu, yaygınlık, GRCDÖ
Kendini zehirleme yoluyla intihar girişimi nedeniyle bir üniversite hastanesine başvuranlarda algılanan sosyal destek, dini yönelim ve bağlanma özelliklerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı kendini zehirleme yoluyla intihar girişiminde bulunan kişilerde algılanan sosyal destek, dini yönelim ve bağlanma biçimlerini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran kendini zehirleme yoluyla intihar girişiminde bulunan 60 hasta ve benzer sosyodemografik verilere sahip psikiyatrik öyküsü olmayan 60 sağlıklı birey alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Dini Yönelim Ölçeği ve Erişkin Bağlanma Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Hasta grubunda algılanan sosyal destek olarak aile ve arkadaş altölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü. Kontrol grubunda içsel ve dışsal-kişisel dini yönelim puanları hasta grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişiminde bulunan kişilerde kararsız bağlanma biçimi kontrol grubunda ise güvenli bağlanma biçimi daha baskın tip olarak tespit edilmiştir.Sonuç: Algılanan aile ve arkadaş desteği, içsel dindarlık, dışsal-kişisel dindarlık ve güvenli bağlanma biçiminin kendini zehirleyerek intihar girişiminde bulunma açısından önemli faktörler olduğu görülmektedir.
Major depresyonda BDNF ve CREB seviyelerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı biyolojik faktörlerin rol oynadığı bilinen depresyon hastaları ve sağlıklı kontrollerden oluşan iki grup oluşturarak, hasta ve kontrol grubunda BDNF, CREB serum düzeylerini belirlemek ve birbiriyle karşılaştırmaktı. 18-65 yaşları arasında DSM-V ölçütlerine göre MDB tanısı almış, hastalığın atak döneminde olan 45 hasta ve 43 sağlıklı gönüllü üzerinde yapılmıştır. Serum BDNF ve CREB seviyeleri hazır ELİSA kiti kullanılarak ölçüldü. Tüm katılımcıların onamları ve sosyodemografik bilgileri alınmıştır Hastalar Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği-17 (HDDÖ), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HADÖ), Klinik Global İzlenim (KGİ) Ölçekleri ile değerlendirildi. İstatistiksel analizi için T-testi Ki-kare, Pearson korelasyon analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Bu çalışmada hasta ve kontrol grubunda BDNF ve CREB düzeyleri açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. BDNF ve CREB düzeylerinin birbiri ile güçlü bir ilişkilerinin olduğunu tespit ettik. BDNF ve CREB düzeylerinin sosyodemografik özellikler, hasta klinik özellikleri ve ölçek puanları ile ilişkisinin olmadığını saptadık. Hamilton depresyon ölçeğinin KGİ puanları ve atak sayısıyla; VKİ'nin ise hastanın yaşı ve hastalık başlama yaşı ile ilişkili olduğu tespit ettik. Sonuç olarak BDNF ve CREB düzeylerinin major depresyon ile ilişkisi tespit edilememiştir.
Ruh hastalıkları tedavisinde gündüz hastanesi
Diyarbakır Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde organik beyin sendromu tanısıyla yatarak tedavi gören hastalara ait bulguların retrospektif analizi
Diyarbakır Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde 1976-1981 yılları arasında yatan hastaların tedavisinde, elektrokonvülzif tedavinin yeri
Yatarak tedavi gören şizofren hastaların klinik tipleriyle; biyolojik, sosyal özelliklerinin etkileşiminin prospektif bir yöntemle saptanması
Psikiyatri kliniğinde yatan hastaların aile yapısı üzerine araştırma
Güneydoğu Anadolu bölgesini konu alan edebi eserlerdeki yas reaksiyonunun klasik yas bilgileriyle karşılaştırılması
Bu çalışmamızda, bölgeyi anlatan edebi eserlerden yararlanarak, bölgede ölüme karşı gösterilen yas tepkilerini analiz ettik. Yas tepkileri içeren öykü ve roman özetlerinin analizinden, bu bölgedeki yas tepkilerinin normal yas tepkilerine bir çok yönüyle benzediğini, bunun yanında farklılıkların da olduğunu tespit ettik. Farklılıklara neden olan üç temel etken; dini inanış, ekonomik koşullar, ve yöresel törelerdi. Bu üç etkenin bölgedeki yas tepkilerine etkisi aşağıdaki gibi tespit edildi. - Bölgedeki İslam inanışı, yastaki kişinin ölümü anlamlandırmasını ve ölüm gerçeğini kabullenmesini kolaylaştırmaktadır. Literatürda dini inanışın yas duygularını bastırdığı ve uzun dönemde yas sürecini olumsuz etkileyebileceği belirtilmektedir.İsIam inanışı da yas duygularını baskılamaktadır fakat bu baskılamanın uzun sürede yasa nasıl etki ettiği bilinmemektedir. - Güç ekonomik koşullar, yakınını kaybeden kişinin yas acısından çabukça sıyrılıp, normal yaşamına dönmesine ve yeni planlar kurmasına yardım etmektedir. - Eşini kaybeden kişinin yeniden evlenmesini destekleyen töre, yastaki kişinin, eşinin ölümünü daha az tehdit olarak değerlendirmesini sağlamakta ve onsuz yaşama uyum sağlamasını kolaylaştırmaktadır. 48
Üniversite öğrencilerinde çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve aile işlevlerinin ruhsal belirti açısından değerlendirilmesi
Özet: Amaç: Bu çalışma; travmatik çocukluk çağı deneyimlerinin dissosiyatif yaşantılar, borderline kişilik bozukluğu, ruhsal belirti dağılımı ve aile işlevleri üzerine etkisinin üniversite öğrencilerinde incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Metot: Çalışmaya Dicle Üniversitesinin değişik bölümlerden 265'i erkek, 220'si kız 485 birinci sınıf öğrencisi alındı. Öğrencilere sosyodemografik bilgi formu, DSM-III SCID-IFden Borderline kişilik bozukluğu bölümü, Kısa Fiziksel ve Seksüel Kötüye Kullanım Anketi (KKA), Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R), Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği (DES) ve Aile Değerlendirme Ölçeğini (ADÖ) de içeren anket verilip doldurulması istendi. Bulgular: Deneklerin %79.4'ü en az bir kötüye kullanım tariflemiştir. Fiziksel yaralanma %10.9, fiziksel cezalandırılma %22.1, cinsel istismar (ensest dahil) %12.0, yalnızca ensest % 6.7 olarak bulundu. Öğrencilerin %9.6 yakın dışı cinsel kötüye kullanım tariflerken, %6.7'si yakınlarının cinsel kötüye kullanımım tarifliyordu. Öğrencilerin cinsel istismarında %40.8'i gibi bir yüzde ile aile içi üyeler sorumludur. DES ortalaması kız öğrencilerde 22.2, erkek öğrencilerde 23.3 ve toplamdaki ortalaması 22.8'dir. KKA'ya verilen yanıt artıkça DES ortalaması artıyordu. Çalışmamızda DES yaş ile değerlendirildiğinde yaş arttıkça DES değeri alan azalıyordu. 17-18, 19-20, 21- 22, 23-24, 25 ve üstü şeklinde yaş gruplarına bölündüğünde alman DES ortalamaları sırasıyla 28.4, 23.5, 22.1, 20.8 ve 16.7 şeklindedir. Sosyodemografik verilerle dissosiyatif deneyimler açısından anlamlı bir ilişki bulamadık. Borderline özelliği olanlarda DES, KKA, SCL-90-R ve ADÖ değerleri yüksektir. Sonuç: Çocukluk çağı travmaları borderline özellikler, yüksek dissosiyasyon düzeyleri, ruhsal belirtilerin tamamında yükselme ve bozuk aile işleviyle ilişkili bulundu. Ayrıca ruhsal belirtilerin yüksek düzeyleri birbirleriyle de ilişkiliydi. Çocukluk çağı travmalı bireylerde daha sonra gelişebilecek psikopatoloji, kimlik ve kişilik özelliklerinde belirleyici olabileceğidir. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, dissosiyasyon, borderline kişilik bozukluğu, ruhsal belirti dağılımı, aile değerlendirilmesi 67
Depresif semptomatolojinin hızlı envanteri'nin geçerlik ve güvenirlik çalışması
Amaç: Major depresif bozukluk (MDB), duygulanım alanında çökkünlük, ilgisizlik, isteksizlik, etkinliklerden zevk alamama, davranışlarda yavaşlama ya da ajitasyonun olduğu, karamsarlık, değersizlik ve suçluluk duyguları ile karakterize, uyku iştah gibi psikofizyolojik işlevlerde bozulmanın da eşlik ettiği klinik bir sendromdur. Ayrıca en yaygın psikiyatrik bozukluktur ve insidansı gitgide artmaktadır. Bu çalışmanın amacı Rush ve arkadaşları tarafından geliştirilen, depresyonun hızlı bir şekilde saptanmasını sağlayan DSHE ( Depresif Semptomatolojinin Hızlı Envanteri)'nin Türkçe'ye uyarlanarak hasta ve sağlıklı gönüllü gruplarında geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılmasıdır.Yöntem: Çalışmaya depresif bozukluğu olan 162 hasta, anksiyete bozukluğu olan 82 kontrol hastası ve 83 psikiyatrik açıdan sağlıklı gönüllü kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara M.I.N.I (Mini International Neuropsychiatric Interview, Kısa Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme, Klinisyen Değerlendirmesi) yapılandırılmış klinik görüşmesi uygulanarak psikiyatrik hastalığın varlığı ve yokluğu belirlenmiştir. Araştırmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSHE self-report ölçeği, DSHE klinisyen ölçeği uygulanmıştır. Hasta grubuna ayrıca Hamilton depresyon ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Geçerlik ölçümlerinde depresif grubun DSHE-K puanları hem sağlıklı kontrollerin hem de anksiyete bozukluğu olan hastalarınkinden istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,000). Çalışmamızda DSHE-K'nin yüksek bir iç tutarlılık gösterdiği, (cronbach alfa değeri 0.901), ve tek faktörlü bir yapıya sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca görüşmeciler arası tutarlılığın da yüksek olduğu bulunmuştur.(p=0,000)Sonuç: Bu çalışmayla Türkçe'ye kazandırılan ölçeğin geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu gösterilmiştir. Ölçeğin major depresif bozukluk başta olmak üzere diğer depresif bozuklukların saptanmasında ve hem klinik çalışmalarda hem de birinci basamak sağlık araştırmalarında kullanımının yararlı olacağı düşünülmektedir.Anahtar sözcükler: Depresyon, DSHE, geçerlik, güvenirlik
Duygudurum bozukluklarında beyin trofik faktörlerinin tiroid işlevleri, B12 vitamini ve folik asit ile ilişkisi
Amaç: Duygudurum bozuklukları işlevselliği ciddi ölçüde bozan kronik seyirli hastalıklardır. Duygudurum bozukluklarının etiyolojisi tam olarak anlaşılamamakla birlikte nörotrofik faktörlerin, tiroid işlev bozukluklarının, B12 vitamini ve folik asit yetersizliğinin etiyolojide rolü olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı duygudurum bozukluğu olan hastalarda serum BDNF ve GDNF?nin TSH, sT3, sT4, B12 vitamini ve folik asit ile ilişkisini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 145 hasta (37 ötimi, 41 mani, 29 bipolar bozukluk depresif epizod, 38 major depresif epizod) ve 67 sağlıklı gönüllü alındı. Serum BDNF ve GDNF düzeyleri ticari sandviç ? ELISA kiti kullanılarak, TSH, sT3, sT4 düzeyleri ?chemiluminescent? yöntemi kullanılarak ve B12 vitamini ve folik asit düzeyleri ?Chemiluminesans Microparticle Immunoassay? (CMIA) yöntemi ile ölçüldü. Hastalar DSM-IV-TR için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I), Young Mani Derecelendirme ölçeği (YMDÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği-17 (HAMD), Klinik Genel Derecelendirme Ölçeği (CGI), İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği (GAF) ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Gruplar arası karşılaştırmada kategorik değerler için Ki-kare, sürekli değişkenler için Kruskall Wallis, ikili karşılaştırmalarda Mann Whitney U, sürekli değişkenlerin korelasyonu içine Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Serum BDNF düzeyleri duygudurum episodlarında sağlıklı gönüllülerden düşük ve hastalık şiddetleri ile korele idi. GDNF düzeyleri farklı değildi. sT3 düzeyleri bipolar bozukluğun ötimik, manik, depresif epizodlarındaki hastalar ve unipolar depresyonu olan hastalarda sağlıklı gönüllülerden düşüktü. sT4, B12 vitamini, folik asit değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Bipolar depresyonda BDNF ile sT4 arasında pozitif, unipolar depresyonda GDNF ile sT4 arasında negatif korelasyon saptandı. Tartışma: BDNF nin duygudurum epizodları için biyokimyasal bir gösterge olduğu bulgusu bu çalışmada da doğrulanmıştır. Depresif epizodda, sT4?ün BDNF?ye paralel, GDNF ile ise zıt yönde hareket ederek patofizyolojiye katkıda bulunabileceği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Duygudurum bozuklukları, BDNF, GDNF, tiroid işlevleri, B12 vitamini, folik asit
Antidepresan sağaltımı altında manik kayma geliştiren hastaların manik kayma sonrası klinik gidiş,yaşam kalitesi ile nörobilişsel işlevler açısından iki uçlu duygudurum bozukluğu ve major depresif bozukluk, yineleyici tip tanılı hastalarla karşılaştırılması
Amaç ve Hipotez: Bu çalışmada, antidepresan (AD) tedavi altında manik, karma veya hipomanik kayma geliştiren hastaların (MK) kayma sonrası klinik gidiş özellikleri, bugünkü yaşam kaliteleri ve bilişsel işlevlerinin; iki uçlu duygudurum bozukluğu (İDDB) ve major depresif bozukluk, yineleyici tip (YMDB) tanılı hastalarla karşılaştırılarak; ne gibi farklılıklar gösterdiklerinin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya, MK grubuna (s=41), İDDB grubuna (s=54) ve YMDB grubuna (s=38), olmak üzere toplam 133 hasta alındı. Kayma, AD tedavisine başlanmasından ya da doz artımından sonraki 6-8 hafta içerisinde mani, karma veya hipomani belirtileri gelişmesi olarak tanımlandı. Hastaların tümüyle SCID-I görüşmesi yapıldı. Hastaların tıbbi bilgilerini içeren tüm dosya ve diğer belgeleri incelendi, gerekli durumlarda aile bireyleriyle de görüşme yapılarak tanıları doğrulandı. Hastaların yaşam kalitelerini değerlendirmek amacıyla, özbildirime dayalı Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-Bref) kullanıldı.Çalışmaya alınan hastalar arasından belirli ölçütleri karşılayanlara; dikkat, bellek, yürütücü işlevleri olçen bir dizi nörobilişsel test (NBT) uygulandı.Sosyodemografik ve klinik veriler, WHOQOL-Bref ve NBT puanları; ANOVA, ki-kare, t-testi ve eşleştirilmiş t-testi ile değerlendirildi.WHOQOL-Bref ve NBT puanlarının karşılaştırılmasında, karıştırıcı faktörlerin etkilerinin dışlanması amacıyla regresyon analizi uygulandı. Bulgular: İDDB grubunda, ilk psikiyatrik belirtilerin başlangıç yaşı ortalaması (25.15±7.37) istatistiksel olarak farklılık göstermese de hem MK grubundan (29.39±10.37) hem de YMDB grubundan (28.13±7.64) daha düşüktü (p=0.061). MK grubu hastalarının, MK sırasında en sık SSRI kullandıkları saptandı.Bunu, ikili etkili AD'lar izliyordu. MK grubundan 21 kişinin (%48.8) kayma sonrası spontan mani, hipomani veya karma dönemi olduğu ve MK grubunun, kayma öncesi daha sık duygudurum (DD) dönemi yaşadığı saptandı (p=0.009). İDDB grubunun (7.89±5.33), MK (5.54±3.98) ve YMDB gruplarına (3.13±1.66) göre; MK grubunun, YMDB grubuna göre; yaşam boyu toplam DD dönem sayıları daha fazlaydı (p<0.001).İDDB (0.79±0.50) ve MK (0.76±0.63) grubunun, yaşam boyu DD dönem sıklıkları birbirine benzerdi. YMDB grubu (0.37±0.26), her iki gruba kıyasla daha az sıklıkta DD dönemi geçiriyordu (p<0.001). İDDB grubunun, ortalama depresif dönem sayısı ve depresif dönemle geçirdikleri süre MK grubu ve YMDB grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunurken (sırasıyla; p=0.025, p=0.038; p=0.002, p<0.001); MK ve YMDB gruplarının depresif dönem sayısı ve depresif dönemle geçirdikleri süre birbirine benzerdi.İDDB grubunda (%83.3) hastaneye yatış oranı, hem MK (%68.3) hem de YMDB grubundan (%36.8); MK grubunda yatış oranı da YMDB grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). MK ve İDDB gruplarında DD dengeleyici ve antipsikotik kullanımlarının benzer olduğu ancak AD kullanımından kaçınıldığı görüldü.İDDB grubunun hem fizik hem de psikolojik WHOQOL-Bref puan ortalamaları, YMDB grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla; p=0.007, p<0.001).MK grubunun kategori akıcılık testi toplam kelime sayısı (23.58±4.48), İDDB grubuna (19.77±4.33) göre anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.021). Sonuç: Antidepresan tedavi altındayken görülen manik, karma veya hipomanik kayma durumu tek uçlu ve iki uçlu bozukluk arasında bir geçişi yansıtıyor gibi gözükmektedir. MK yaşayan hastaların klinik özelliklerine dayanılarak, bu hastaların İDDB'na yönelik tedavi almalarına rağmen, kayma sonrası tekrarlayan spontan mani, karma ya da hipomanik dönemlerinin olduğu görülmektedir. Hastalığın seyrinin, herhangibir AD tedavinin basit bir yan etkisinden ziyade genetik bir yatkınlığın sonucu olması daha olasıdır.Depresif dönemleri uzun süren ve sık tekrarlayan tek uçlu depresyon tanılı hastalara odaklanan ileriye dönük özellikteki çalışmalar, kayma fenomeninin etyopatogenezi ve klinik özelliklerini açıklığa kavuşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Manik Kayma, Unipolar Depresyon, İki Uçlu Bozukluk, Antidepresanlar
Trabzon ilinde şizofreni prevalansı
Çocukluk çağı travmatik yaşantılarının veyaşam olaylarının alopesi areata ile ilişkisi
Literatürde anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik eş tanılara yol açtığı iddia edilen alopesi areatanın (AA), stresli yaşam olayları ve özellikle çocukluk çağında geçirilen travmalarla yakından ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Çocukluk çağı travmaları ve yaşam olaylarının AA ile ilişkisine dair çalışmalar sınırlı sayıdadır ve çelişkili sonuçlar içermektedir. Bu çalışmanın amacı AA hastalarını, kontrol grupları olarak psöriyazis hastaları ve sağlıklı bireylerle sosyodemografik veriler, yaşam olayları, çocukluk çağı travmaları, anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından karşılaştırmak ve literatürde AA'yla ilişkilendirilen yaşam olayları ve çocukluk çağı travmalarının gruplar arasında farklı olup olmadığını araştırmaktır. Başkent Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran AA tanısı konulan 41 birey; psöriyazis tanısı konulan 31 birey ve bilinen ruhsal ve fiziksel hastalığı olmayan, CIDI ile herhangi bir ruhsal bozukluk saptanmayan, yaş, cinsiyet ve eğitim durumu eşleştirilmiş 50 birey sosyodemografik veriler, yaşam olayları, çocukluk çağı travmaları, anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından karşılaştırıldı. Katılımcılar sosyodemografik ve klinik bilgi formu, CIDI (Anksiyete Bozuklukları ve Depresyon bölümü), Çocukluk Çağı Örselenme Yaşantıları Ölçeği ve Yaşam Olayları Listesi Beck Anksiyete Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirildi. Sonuç olarak çocukluk çağı travmalarının, stresli yaşam olaylarının, anksiyete bozukluğu ve depresyon görülme oranlarının ve şiddetinin AA grubunda sağlıklı kontrol grubundan anlamlı derecede yüksek olduğu, fakat psöriyazis grubuyla AA grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadığı saptanmıştır.
Sindirim sistemi kanserlerinde yadsıma ile depresyon ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Yadsımanın kanser hastalarında iyilik haline olumlu etkisi ya da zararı olup olmadığı bilinmemektedir. Bu tez çalışmasının amacı yadsıma, savunma düzenekleri, başa çıkma stilleri ile depresyon arasındaki ilişkiyi sindirim sistemi kanseri tanılı olgularda araştırmaktır. Yöntem: Çalışma bir olgu kontrol araştırmasıdır. Yadsıma ve depresyon 105 sindirim sistemi kanseri olgusunda ölçülmüştür (n=36 %34,3 depresyon olgusuydu). Yadsımanın düzeyi Kanser Yadsınması Görüşme Ölçeği, depresyon SCID görüşmesi ve HAD ölçeği, savunma düzenekleri Savunma Biçimleri Testi, başa çıkma biçimleri ise Başa Çıkma Biçimleri Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Hastaların yaşam kaliteleri EORTC-QLQ-30 yaşam kalitesi ölçeği ile belirlenmiştir. Bulgular: Depresif hastalarda yadsıma daha az gözlenmektedir. Davranışsal ilişki kesme, nörotik ve ilkel savunma düzenekleri depresif sindirim sistemi kanserli olgularda daha fazla gözlenmektedir. Bununla birlikte ailesinde psikiyatrik hastalık öyküsü olan olgular, ağrı varlığı ve rektal kanser varlığında depresyon daha fazla gözlenmektedir. Sindirim sistemi kanserli olgularda, olgun savunma düzenekleri, mizah, yadsıma ve dissosiyasyon bağımsız olarak depresyondan koruyucu işleve sahiptir. Sonuç: Sindirim sistemi kanserli olgularda yadsımanın depresyon ve yaşam kalitesinin kötüleşmesi üzerine, diğer değişkenlerden bağımsız olarak koruyucu etkisi vardır. Klinisyenler hastalık ve prognozu hakkında bilgi verirken hastanın yadsıma işlevini göz önünde bulundurmalıdırlar.
Şizofreni tanılı hastaların birinci derece akrabalarında zihin kuramının şizotipi ve bilişsel işlevler ile ilişkisi
Amaç: Çok sayıda çalışmada şizofreni hastalarının ZK işlevlerinde bozulma rapor edilmiştir. Yapılan çalışmalar, şizofreni hastalarının birinci derece akrabalarında da ZK işlevlerinde bozukluklar saptamış ve ZK'nın şizofrenide bir endofenotip adayı olabileceğini belirtmişlerdir. Amacımız şizofreni hastalarında ve onların birinci derece akrabalarında ZK bozukluğunu incelemek, nörobilişsel işlevler ve şizotipal özellikler ile ilişkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış 25 hasta, bu hastaların etkilenmemiş 25 birinci derece akrabası ve 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara, zihin kuramı işlevlerini ölçmek için Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) uygulanmış, nörobilişsel işlevlerin değerlendirilmesi için Nöropsikolojik Test Bataryası uygulanmıştır. Hastaların klinik durumunu değerlendirmek amacıyla Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PANSS) uygulanmıştır. Şizofreni hastalarının birinci derece akrabalarında şizotipal özellikler, Şizotipi için Yapılandırılmış Görüşme Ölçeği – Gözden Geçirilmiş Form (SIS-R) ile değerlendirilmiştir. Tüm katılımcıların depresyon belirtilerinin değerlendirilmesi için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulanmıştır Bulgular: Akrabalarda, zihin kuramı becerilerinden faux pas görevinde ve tüm testlerde olmasa da nörobilişsel işlevlerde bozulma saptanmıştır. Akrabalarda, ZK ve nörobilişsel testler arasında yalnızca bir güçlü korelasyon saptandı. Akrabalarda şizotipal özellikler kısmen yüksek bulunmuş, şüphecilik skorları ile faux pas arasında ilişki saptanmıştır. Şizofreni hastalarının ZK becerilerinde ve nörobilişsel işlevlerinde bozulma saptanmıştır. Hastalarda ZK ve nörobilişsel işlevler arasında, orta güçte ilişkiler olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda şizofreni hastaları ve birinci derece akrabalarında, ZK işlevlerinde bozulma saptandı. Ancak, akrabalardaki bozulmalar, hastalar ve kontroller arasında bir değerdedir. Benzer sonuç nörobilişsel işlevlerdeki bozulma için de geçerlidir. ZK ve nörobilişsel işlevler arasında saptanmış olan ilişkiler esasen zayıf-orta güçtedir. Akrabalarda yüksek şizotipal özellikler saptanmıştır ve DEZTÖ ve SIS-R alt ölçeklerinden birisinde orta güçte korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlar, ZK'nın, nörobilişsel işlevler ve şizotipal özellikler ile ilişkilerinin olduğunu, ancak bunun küçük-orta etkide olduğunu göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, ZK bir endofenotip adayı olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Zihin Kuramı, Nörobilişsel işlevler, Şizotipal Özellikler, Endofenotip
Şizofreni hastaları ve kardeşlerinde düşünce bozukluğu ve aile işlevleri ile ilişkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı; şizofreni hastaları ile onların etkilenmemiş kardeşlerinde düşünce bozukluğunun varlığını, normal kontrollerle karşılaştırarak belirlemek ve düşünce bozukluğu ile klinik değişkenler ve aile işlevleri arasındaki ilişkileri araştırmaktır.Yöntem: Örneklem grubunda 40 DSM-IV şizofreni tanılı hasta, bu hastaların SCID 1 görüşmesi ile psikiyatrik hastalık tanıları dışlanan 40 kardeşi ve 40 normal kontrol olgusu yer aldı. Her üç gruba ortak olarak Düşünce Dil Ölçeği ( DDÖ ) ve Aile Değerlendirme Ölçeği ( ADÖ ) uygulanmıştır. Hastalık şiddeti PANSS ve CGI-S ile değerlendirildi. Her üç grup DDÖ ve ADÖ açısından karşılaştırıldı. Hastalarda DDÖ ile klinik veriler, hasta ve kardeşlerde DDÖ ile ADÖ arasındaki ilişkiler araştırıldı.Bulgular: Şizofreni hastaları etkilenmemiş kardeşlerine ve normal kontrollere oranla daha yüksek DDÖ puanı aldılar. Şizofreni hastalarının kardeşleri ise istatiksel anlamlılık göstermese de hastalardan daha düşük, kontrollerden daha yüksek toplam puan aldı. Şizofreni hastalarının ve kardeşlerinin konuşma fakirliği puanları kontrollerden belirgin olarak farklı bulundu. ADÖ ile şizofreni hastalarının ve onların hastalanmamış kardeşlerinin ailelerinde davranış kontrolü alt maddesi hariç diğer tüm alanlarda aile işlevlerinde bozulma saptandı. Hastalarda DDÖ puanı ile ADÖ puanı arasında belirgin ilişki olduğu görüldü.Sonuç: Bu araştırmada istatistiksel anlamlılık göstermemesine karşın şizofreni hastalarının etkilenmemiş kardeşlerinde normallerden daha kötü, şizofreni hastalarından daha iyi düzeyde düşünce bozukluğu olduğu saptandı. Şizofrenide düşünce bozukluğunun endofenotipik bir özellik olması tartışmalıdır ve daha geniş örneklemlerde araştırılmasında yarar vardır. Öte yandan bu çalışma konuşma fakirliğinin endofenotip adayı olabileceğini desteklemektedir. Bu araştırmada hem şizofreni hastalarında hem de onların etkilenmemiş kardeşlerinde normal kontrollere oranla daha bozuk aile işlevleri olduğu bulundu. Ayrıca düşünce bozukluğu ile aile işlevlerinde bozulma arasında ilişki olduğu görüldü. Bozuk aile yapısı hastalarda ve olasılıkla kardeşlerinde düşünce bozukluğunun gelişmesiyle ilişkili olabilir veya şizofreni hastalığının sonucunda gelişmiş olabilir.
Depresyon hastalarında elektrokonvülsif tedavinin beyinden türeyen nörotrofik faktör düzeylerine etkisi
Amaç: Elektokonvülsif tedavinin (EKT) etki düzeneği henüz bilinmemektedir. Öncül çalışmalar EKT'nin nörotrofik etkisini desteklemektedir. Bu çalışmada, hasta ve kontrol grupları arasında serum ve plazma beyinden türeyen nörotrofik faktör (BDNF) düzeylerinde farklılık olup olmadığını, hastaların EKT sonrası klinik seyirle ilişkili olarak serum ve plazma BDNF düzeylerinin değişip değişmediğini ve bunun bilişsel işlevlerle ilişkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem: Serum BDNF (S-BDNF) düzeyleri major depresif epizod (MDE) tanısı alan 30 hasta ile 33 sağlıklı kontrolde tedavi öncesi (T0), EKT'den sonra (T1) ve son EKT'den bir ay sonra (T2) ELISA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca bu örneklemin 17 hasta ve 19 kontrolden oluşan alt grubunda plazma BDNF (P-BDNF) düzeyleri ölçüldü.Bulgular: Hastaların S-BDNF düzeyleri T0'da kontrollerden farklı değildi ve T0-T1-T2 arasında belirgin klinik iyileşmeye rağmen S-BDNF düzeylerinde anlamlı değişiklik saptanmadı. Bunun aksine, hastaların P-BDNF düzeyleri T0'da kontrollere göre anlamlı olarak düşüktü ve T0-T1-T2 arasında belirgin klinik iyileşmeye paralel olarak P-BDNF düzeylerinde anlamlı artış gözlendi. Hastalar tüm bilişsel testlerde kontrollere göre daha düşük performans göstermesine rağmen BDNF düzeyleri ve bilişsel test puanları arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: Bulgularımız P-BDNF'nin depresyonun nörotrofik hipotezini ve EKT'nin antidepresan etkisinin nörotrofik düzenek üzerinden gerçekleştiğini desteklemekte, S-BDNF'nin ise depresyonun özgül olmayan bir özelliği olduğunu düşündürmektedir. Hastaların bilişsel performansı kontrollere göre daha kötü olmasına rağmen, serum/plazma BDNF düzeyleri ve bilişsel işlevler arasında anlamlı ilişkinin yokluğu çalışmamızın belleğe odaklanmış, dar kapsamlı bilişsel testlere sahip olmasıyla açıklanabilir.
Şizofrenide semptomatik remisyon ve tedaviye dirençte bilişsel işlevlerin rolü
Amaç: Şizofrenide tedaviye yanıt, remisyon, iyileşme, relaps, tedaviye direnç gibi klinik kavramlar çok net tanımlanmamışlardır. Bunlar arasında semptomatik remisyon en net tanımlanan kavramdır. Semptomatik remisyon ile ilişkili birçok faktör tanımlanmış olsa da bilişsel işlevlerle bağlantısını araştıran çalışmalar sınırlıdır. Ayrıca bu hastalıkta klinisyenleri en çok zorlayan durum olan tedaviye dirençli şizofreni ile bilişsel işlev bozukluğu bağlantısı net değildir. Bu çalışmada şizofrenide semptomatik remisyon ve tedaviye direnç kavramlarının bilişsel işlevlerle ilişkisinin araştırılması ve bu klinik kavramlar açısından tanımsal öneminin saptanması amaçlanmıştır.Yöntem: Şizofreni tanısı konan 122 hasta, semptomatik remisyonda olan (N= 56) ve olmayan (N= 66) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ayrıca semptomatik remisyonda olmayan hasta grubu tedaviye dirençli olan (N= 29) ve olmayan (N= 37) olarak iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara klinik değerlendirme sonra geniş nöropsikolojik test bataryası uygulandı.Bulgular: Semptomatik remisyonda olan hastaların bilişsel işlevleri, semptomatik remisyonda olmayan hastalara göre anlamlı olarak daha iyi bulundu. Bu fark, eğitim yılı karıştırıcı faktörü düzeltildikten sonra da azalmış olmasına rağmen sürüyordu. Semptomatik remisyonda olamayan grupta, tedaviye dirençli olan ve olmayan hastalar arasında bilişsel işlev farkı bulunmadı.Sonuç: Bulgularımız semptomatik remisyonda olan hastaların, soyutlama, bilişsel esneklik gibi yürütücü işlevler, işleyen bellek, görsel dikkat ve hız, işlemleme hızı ile semantik bellek alanlarında semptomatik remisyonda olmayan hastalardan daha iyi performans gösterdiklerini sergilemektedir. Hem hastalık öncesi hem de hastalık gidişi sırasındaki olumlu özellikler, bu hastaları, şizofreni tanımı içinde ayrı bir grup olarak ön plana çıkarmaktadırlar.Anahtar sözcükler: Şizofreni, bilişsel işlevler, semptomatik remisyon, tedaviye dirençli şizofreni
Yetişkinlik ayrılma anksiyetesi bozukluğu hastalarında karakter ve mizaç özellikleri
Amaç: Bir çocukluk çağı bozukluğu olarak kabul edilen ayrılma anksiyetesi bozukluğunun yetişkinliğe uzanabileceği ya da ilk kez yetişkinlikte başlayabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu (YAAB) hastalarında araştırılmamış olan karakter ve mizaç özelliklerinin PB hastaları ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırarak belirlenmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamıza DSM-IV tanı ölçütlerine göre anksiyete bozukluğu tanısıyla psikiyatri polikliniğine baş vuran 121 hasta ile 35 sağlıklı gönüllü katılmıştır. YAAB tanısı Ayrılma Anksiyetesi Belirtileri için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (AAB-YKG) ile konmuştur. YAAB varlığını ve şiddetini değerlendirmek amacıyla AAB-YKG'nin yanısıra Yetişkinlik Ayrılma Anksiyetesi Anketi (YAA), Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanteri (AABE), tüm katılımcıların karakter ve mizaç özelliklerini değerlendirmek amacıyla Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), PB şiddetini değerlendirme amacıyla Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği (PBŞÖ), çocukluk çağı travmalarını değerlendirme amacıyla Çocukluk Çağı Travmaları ölçeği (ÇÇTÖ) ve de disosiyatif yaşantıları değerlendirmek amacıyla Disosiyatif Deneyimler Ölçeği (DDÖ) kullanılmıştır. Hastalar önce YAAB (N=77) ve PB (N=44) gruplarına ayrılarak değerlendirilmiştir. PB ektanısının varlığına göre YAAB grubu YAAB ve YAAB+PB gruplarına ayrılarak da karşılaştırmalar yapılmıştır.Bulgular: YAAB'de mizaç boyutlarından zarardan kaçınma (ZK) puan ortalaması hem PB hem de kontrol grubundan yüksek, karakter boyutlarından kendini yönetme (KY) puanları ise hem PB hem de kontrol grubundan daha düşük olarak bulundu. ZK boyutunun alt ölçekleri incelendiğinde tüm alt ölçek puanlarının kontrollerden anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. YAAB grubu PB ektanısına göre ayrılarak incelendiğinde ZK puanları YAAB ile YAAB+PB grupları arasında farklılık göstermezken, her iki grubun ZK puanları PB ve kontrol grubundan yüksek saptandı. Ayrıca YAAB grubunun KY puanları hem PB ve hem kontrol grubundan daha düşüktü. Ek olarak mizaç boyutlarından ÖB ve karakter boyutlarından KA kontrol grubundan yüksek saptandı.Sonuç: Çalışmamızda YAAB'de diğer anksiyete bozukluklarına benzer şekilde mizaç boyutlarından zarardan kaçınma (ZK) yüksek, karakter boyutlarından kendini yönetme (KY) düşük bulundu. Mizaç ve karakter özelliklerinin değerlendirilmesi, diğer anksiyete bozukluklarında olduğu kadar, YAAB için de en uygun tedavinin düzenlenebilmesi ve tedavi sonucunun kestirebilmesi açısından önemlidir. Bildiğimiz kadarıyla literatürde MKE ile yapılmış başka çalışma olmaması doğrudan karşılaştırmalar yapmamızı engellemektedir.Anahtar kelimeler: Yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu, mizaç, karakter