
356
Archived Theses
4
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Psöriazis hastalarında serum endocan düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışmada psöriazis etyopatogenezinin aydınlatılmasına katkıda bulunmak için serum Endocan düzeyleri ve ilgili proteinlerin düzeylerinin incelenmesi, lipid profili, vücut kitle indeksi ve Psöriazis Alan Şiddet İndeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Dermatoloji bölümünde takip edilen 47 psöriazis tanılı hasta ile 40 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, sigara ve alkol kullanımı, Açlık kan şekeri, Lipid profil verileri (Total Kolesterol, HDL-Kolesterol, LDL-Kolesterol, Trigliserit), CRP hastaların dosyalarından retrospektif olarak değerlendirilmiş olup biyokimyasal parametreler ELISA yöntemi ile tespit edilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde serum total kolesterol, serum LDL kolesterol, HbA1c, Vasküler Endotel Büyüme Faktörü (VEGF), C-X-C motif kemokine ligand 12 (CXCL12), Sinir Büyüme Faktörü (NGF), Fibroblast Büyüme Faktörü 2(FGF 2) ve Endocan düzeylerinin psöriazis hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar dikkate alındığında serum Endocan düzeyinin psöriazis etiyopatogenezinde rol oynadığı ve hastalığın tanısında önemli parametrelerden birisi olduğu söylenebilir.
Metabolik sendrom ve obezite varlığında prostat ile ilgili belirteçlerin incelenmesi
Amaç: Obezitenin ve metabolik sendromun prevalansı, dünya genelinde hızla yükselmektedir. Bu durum, sadece bireylerin genel sağlığını tehdit etmekle kalmaz, aynı zamanda kalp hastalığı, kanser gibi birçok hastalığın riskinin artmasına da katkıda bulunabilir. Bu çalışmada obezite ve metabolik sendromu olan kişilerde prostat kanseri taramasında bir belirteç olarak kullanılan prostat spesifik antijen (PSA) ve türevlerinin nasıl değiştiğini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Mayıs 2023 – Nisan 2024 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Hastanesi Endokrinoloji polikliniğinde obezite tanısı alan ve çalışma kriterlerini karşılayan 100 hasta ve 50 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların vücut kitle indeksinin >30 kg/m2 olması obezite kriteri olarak kullanıldı. Hastalar metabolik sendromlu obezite ve metabolik sendromsuz obezite olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Metabolik olarak sağlıklı olup olmadıklarını değerlendirmek amacıyla NCEP-ATP III metabolik sendrom tanı kriterleri kullanıldı. Bu kriterlere göre, beş kriterden herhangi üçünü karşılayan hastalar metabolik sendromlu olarak kabul edilirken; bu kriterleri sağlamayan bireyler ise metabolik sendromsuz obezite kategorisinde değerlendirildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden total PSA, free PSA ve ProPSA düzeylerinin araştırılması için rutin alınan venöz kanlarından örnekler ayrıldı. Çalışma gruplarında PSA, free PSA, %freePSA, ProPSA ve %proPSA düzeyleri incelendi. Elde edilen sonuçlardan %freePSA ve %proPSA hesaplandı. İstatistiksel değerlendirme SPSS 19.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hasta grupları ve sağlıklı gönüllü karşılaştırmasında total PSA, free PSA, %freePSA düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). ProPSA düzeyleri ise anlamlı olarak düşük iken (p=0,012), %proPSA düzeylerinde farklılık gözlenmedi (p>0,05). ProPSA ile boy, kilo, VKİ, açlık kan şekeri, trigliserid ve HDL düzeyleri arasında herhangi bir korelasyon gözlenmedi. Sonuç: Araştırmamız sonucunda, obezite hastalarında total PSA ve free PSA düzeylerinde kontrol grubuna göre bir düşüklük olduğu görülse de bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ancak bu minimal düşüklük rölatif olarak ProPSA düzeylerinde anlamlı bir azalma oluşmasına neden olmuş olabilir. Obezite ile %ProPSA değerlerinde anlamlı bir değişim olmaması bu azalmanın oransal olduğunu destekler. Ek olarak, metabolik parametrelerin obezite ile ProPSA düzeyleri arasındaki ilişkiye katkısının olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulguların daha fazla araştırma ve inceleme gerektirdiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Obezite, Metabolik sendrom, Prostat spesifik antijen ve türevleri
Akut koroner sendrom hastalarının tanısında siklofilin düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Akut koroner sendrom hastalarında siklofilin düzeylerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Aralık 2018 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Uygulama ve Araştırma Merkezi kardiyoloji polikliniğinde akut miyokard enfarktüsü tanısı alan ve çalışma kriterlerini karşılayan 150 AMI hastası ve 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden siklofilin A, siklofilin D, CRP ve MMP-9 düzeylerinin araştırılması için rutin alınan venöz kanlarından örnekler ayrıldı. Hastalar NSTEMI ve STEMI olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hasta gruplarında siklofilin A, siklofilin D, CRP ve MMP-9 düzeyleri incelendi. Ayrıca diyabet, hipertansiyon, dislipidemi, yaş, cinsiyet ve sigara kullanımı gibi kardiyovasküler risk faktörlerinin siklofilin A ve siklofilin D düzeylerine etkisi incelendi. Bulgular: Hasta grubu ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığında siklofilin A düzeyleri anlamlı olarak düşük, siklofilin D düzeyleri ise anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Siklofilin A düzeyleri hipertansiyon varlığında anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), cinsiyet, ileri yaş, sigara kullanımı, diyabet ve dislipidemi varlığının anlamlı etkisi olmadığı bulundu (p>0.05). Siklofilin D düzeyleri kadınlarda, sigara içmeyenlerde ve dislipidemi varlığında anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), ileri yaş, diyabet ve hipertansiyon varlığının anlamlı etkisi olmadığı bulundu (p>0.05). Hasta grubu ve sağlıklı gönüllüler karşılaştırıldığında CRP düzeyleri hastalarda anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), MMP-9 düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda AMI hastaları ve sağlıklı gönüllüler arasında siklofilin A ve D düzeyleri açısından anlamlı fark olduğu görüldü. Ancak akut koroner sendromda siklofilinlerle ilişkili mekanizmaları anlamak için daha ileri araştırmalara gerek duyulmaktadır.
Dehidroepiandrosteron ile polikistik over sendromu oluşturulan sıçanlarda apigenin ve chyrsin'in potansiyel tedavi edici etkilerinin araştırılması
Polikistik over sendromu genellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen, santral sinir sistemi, overler, hipofiz, böbrek üstü bezleri ve ekstraglanduler dokular arasındaki etkileşimlerin bozulması sonucu ortaya çıkan kronik seyreden, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilen endokrin bir bozukluktur. Çalışmamızda Apigenin ve Chrysin, tek başlarına ve kombin yapılarak DHEA ile oluşturulmuş PCOS üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. 21 günlük 48 adet Wistar Albino türü dişi sıçan SHAM, PCOS, PCOS+AGN, PCOS+CH, PCOS+KOMBİN şekilde 5 farklı gruba ayrıldı. Over dokusu ve plazmada FSH, LH, PROG, KNG1, IL-18, IL-1β, IL-13, IFN-γ, EREG, IGFBP3, inhibin ve insülin düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Over dokularındaki SOD, GPx, CAT aktiviteleri ve MDA düzeyleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma LH, FSH, LH/FSH ve PROG düzeyleri PCOS grubu ile karşılaştırıldığında plazma LH düzeyleri AGN ve KOMBİN gruplarında anlamlı olarak azalırken, FSH ve LH/FSH oranındaki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Doku FSH, LH, LH/FSH ve PROG düzeylerine bakıldığında doku LH'de PCOS grubuna kıyasla tedavi gruplarından KOMBİN grubunda anlamlı bir azalma gözlendi. Tedavi gruplarının plazma İNH, EREG, IFN-ɣ düzeyleri PCOS grubuyla kıyaslandığında artış görülmüştür fakat anlamlı bulunamamıştır. Plazma ve doku IGFBF-3 düzeyleri CH ve PCOS grubunda SHAM grubuna kıyasla anlamlı yüksekken, AGN grubunda anlamlı bir azalış vardır. Tedavi gruplarının doku IFN-ɣ düzeyinde ise PCOS grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı bir artış gözlenmiştir. Tedavi ajanı uygulanmış olan sıçanların plazma IL-18 ve IL-13 değerlerinde PCOS grubuna göre anlamlı bir azalma vardı. IL-13 seviyesinde en önemli azalma AGN grubundadır. Doku IL-18'de PCOS grubuna kıyasla anlamlı bir azalma varken, IL-1β'da CH ve KOMBİN gruplarında anlamlı bir azalma vardır. Plazma SOD, GPx aktiviteleri SHAM grubu ile PCOS grubu kıyaslandığında anlamlı plazma CAT aktivitesi ve MDA düzeyleri PCOS grubunda anlamlı olmayan bir artış gözlendi. Doku SOD, CAT, GPx aktiviteleri ve MDA düzeylerinde ise SHAM grubuna kıyasla PCOS grubunda anlamlı olmayan bir azalma görülmüştür. Sonuç olarak, DHEA ile oluşturulmuş PCOS over dokularında AGN ve KOMBİN kullanımının, overlerdeki kistik yapıları etkin bir şekilde azaltabileceğini inflamasyon, oksidatif stresi, hormonları baskılayabileceği böylece PCOS'un tedavisinde etkin bir rol oynayacağı düşünülmektedir. Önemli bir sağlık sorunu olan PCOS tedavisindeki güncel yaklaşımlarla beraber yeni ilaç çalışmalarına katkı sağlayacağı ve bu ilaç tedavileri ile beraber modern tıp yöntemlerinin de kullanılmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir. Yapılan bütün tedavilere ek olarak yeni bir terapötik ajan olan Apigenin ve Chrysin'in tedavilere öncülük edeceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dehidroepiandrosteron, Polikistik Over Sendromu, Apigenin, Chrysin
Fosfatidil kolince zenginleştirilen yüksek yağlı diyet ve streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanlarda plazma trimetil amin N-oksit düzeyleri
Araştırmada 250±20 gram ağırlığında olan 36 adet sıçan 6 gruba ayrılmıştır. Bazal diyetle beslenen kontrol grubu (Grup 1), yüksek yağlı diyet (Grup 2), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet (Grup 3), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin (STZ) (Grup 4), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin+SFN (Grup 5) ve fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin+DMB (Grup 6) olarak oluşturulan sıçanlar, 13 hafta boyunca beslendikten sonra alınan kan örneklerinde TMAO, LPS, CRP, IL-10, IL-6, TNF-alfa, IL 1beta düzeyleri ile diğer biyokimyasal parametreler çalışılmıştır. Grup 1 ve Grup 2 arasında TMAO düzeyleri açısından anlamlı bir fark görülmemiştir (p<0,05).Grup 3 ve 4'de TMAO düzeyleri Grup 1 ve Grup 2'ye göre anlamlı derecede arttmıştır (p<0,05).Grup 4 de TMAO düzeyleri ile glukoz düzeylerinin hemen hemen aynı oranda arttığı görülmüştür. Bu grupta CRP, IL-1Beta, IL-6, TNF-alfa ve LPS seviyeleri daha yüksek iken IL-10 değeri ise daha düşük bulunmuştur (p<0,001). SFN ve DMB ile tedavi sonrasında, TMAO, glukoz, LPS, TNF-alfa, IL-6, IL-1Beta düzeylerinin benzer oranlarda azaldığı görülmüştür. Karaciğer histolojik ve immünohistolojik açıdan incelenmiş Grup 3 ve 4' de karaciğerde steatoz, fibroz, balonlaşma, inflamasyon hücrelerinde artış olduğu görülmüştür. Tedavi gruplarında (Grup5 ve Grup 6) karaciğerde steatoz ve fibroz oluşumunda azalma olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak yüksek yağlı ve fosfatidil kolince zengin diyet ile plazma TMAO düzeylerindeki yükseklikler, plazma LPS, CRP, IL-1Beta, IL-6 ve TNF-alfa düzeylerini artırmaktadır. Ayrıca YYD+PK diyete STZ eklenince plazma TMAO ve glukoz düzeylerinde 3-4 kata varan artış olduğu tespit edilmiştir. Bunun nedeni inflamatuar bir metabolit olan TMAO'nun glukoz uptake'ini engellemesi veya hücreye glukoz girişini önlemesidir. Ayrıca uygulanan SFN ve DMB tedavisi ile TMAO,LPS,CRP,IL-1Beta,IL-6 ve TNF-alfa düzeylerinde azalmalar görülmüştür. YYD ve bağırsak florasında TMAO oluşturan diyet türlerinin hem TMAO hem de inflamatuar sitokinlerin düzeylerini arttırarak diyabet oluşumuna neden olabileceği ve diyabetiklerde TMAO düzeylerini normale getirmenin ileride bir tedavi seçeneği olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Bağırsak mikrobiyotası, TMAO, İnflamatuar sitokinler.
Deneysel skleroderma modelinde sekukinumab ve metformin tedavilerinin CXCL4 ve chemerin düzeylerine olan etkileri
Sistemik skleroz (SSk) patogenezi net olarak bilinmeyen kronik, otoimmün hastalıktır. Sekukinumab, interlökin (IL)-17A'ya bağlanarak etki eden bir monoklonal antikordur. Metformin pleiotropik etkileri olan oral anti-diyabetik bir ilaçtır. CXCL4 ve chemerin (kimerin) SSk'de inflamasyon ve fibroz süreçlerinde rol aldığı düşünülen kemokin ve adipositokindir. Çalışmamızın amacı, deneysel skleroderma modelinde serum ve deri dokusundaki CXCL4 ve kimerin moleküllerinin düzeylerini ve sekukinumab ve metformin tedavilerinin bu moleküller üzerindeki etkilerini belirlemektir. Çalışmada kullanılan deney hayvanları 40 adet Balb/c dişi farelerden oluşturuldu. Çalışma için bu hayvanlardan alınan serum ve deri dokuları kullanıldı. 4 grup olacak şekilde fareler gruplandırıldı. 4 hafta süre ile her gün, subkutan (sc) olarak 100 μl fosfatla tamponlanmış salin (FTS) kontrol grubundaki farelere, 100 μg BLM (100 μl FTS içerisinde) diğer gruptaki farelere uygulandı. Haftada bir sc olarak 10 mg/kg dozunda sekukinumab 3. gruptaki farelere; günlük 50 mg/kg metformin (oral) 28 gün boyunca 4. grup farelere uygulandı. 4. hafta sonunda gruplardaki farelerin hepsi sakrifiye edilerek analizler için doku örnekleri alındı. Histopatolojik analizlerle birlikte, serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlendi. Yapılan BLM enjeksiyonları dermal fibroza neden oldu. Ek olarak, BLM grubunda serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri arttı. Sekukinumab ve metformin tedavisi ile dermal kalınlık, doku CXCL4 ve kimerin düzeyleri azaldı. Sonuç olarak, CXCL4 ve kimerin SSk fibrotik süreç ve anti-fibrotik tedavilerin değerlendirilmesinde hedef biyomarker olabilirler.
Dietilnitrözamin ile oluşturulmuş hepatoselüler karsinom modelinde chrysin ve apigenin'in potansiyel terapötik etkileri
Hepatoselüler karsinom (HCC) kötü prognozlu, hızlı ilerleyen, yüksek ölüm oranlarına sahip bir kanserdir. HCC ile ilişkili mortalite artışı alternatif tedavilere ihtiyaç duyulmasına yol açmaktadır. Doğal ürünlerin ve bunların yapısal analoglarının, tedavi için yeni yollar sağlamaları beklenmektedir. Deneysel HCC modeli oluşturulan bu çalışmada doğal flavonoidlerden apigenin ve chrysin'in tek tek ve kombine uygulanmasının potansiyel terapötik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada sıçanlar 5 gruba ayrıldı (Kontrol, DEN, DEN+Apigenin, DEN+Chrysin, DEN+Kombin grupları). Kontrol grubuna ilk 2 hafta haftada tek doz 0,5 mL PBS, 2 haftalık aranın ardından DMSO oral gavaj yoluyla 4 hafta boyunca haftada 4 kez, sonraki 8 hafta süresince de haftada 3 kez 0,5 mL uygulandı. Kanser modeli oluşturulan gruplara ise ilk 2 hafta, haftada tek doz DEN 150 mg/kg (PBS içinde) intraperitoneal uygulandı. İki haftalık recovery dönemden sonra 2-AAF 4 hafta boyunca haftada 4 kez oral yolla 20 mg/kg dozunda verildi. Çalışmanın devamında 8 hafta boyunca haftada 3 kez oral gavaj yoluyla; DEN grubuna 0,5 ml DMSO, DEN+Apigenin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) apigenin, DEN+Chrysin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) chrysin, DEN+Kombin grubuna ise aynı dozlarda apigenin ve chrysin birlikte verildi. Uygulamalar sonunda sıçanlar dekapite edilerek alınan kan ve karaciğer doku örneklerinde, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Kontrollerle karşılaştırıldığında, DEN uygulanan kanser gruplarında; STAT-3, NF-κB, CIP2A, survivin, annexin-5, smoothened, sonic hedgehog, jagged1 ve notch1 düzeylerinde artış, tedavi gruplarında ise DEN grubuyla karşılaştırıldığında bu parametrelerin tamamında düşüş saptandı. Kaspaz-3 düzeyinde ise; kontrol grubuna kıyasla kanser gruplarında azalma, tedavi gruplarında ise DEN grubuna kıyasla artma tespit edildi. Bu etkiler DEN+Apigenin grubunda en anlamlıydı. Histopatolojik değerlendirmelerde karaciğer dokularında kontrol grubunda normal histolojik yapı gözlendi. DEN grubundaki sıçanlarda %62,5 oranında orta-şiddetli fibrozis olmak üzere değişen derecelerde fibrozis, yangısal lezyonlar, rejeneratif nodül oluşumu ve %87,5 oranında orta-şiddetli inflamasyon izlendi. Tedavi gruplarında ise bu lezyonlarda ve inflamasyonda belirgin azalma gözlendi. DEN+Apigenin ve DEN+Kombin gruplarında bu azalma en belirgindi. Sonuç olarak; apigenin, chrysin ve kombine tedavilerinin HCC'de kemoterapötik etkiye sahip oldukları, bu etkiye en fazla apigenin tedavisi ile ulaşıldığı, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme sonuçları ile teyit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, DEN, 2-AAF, apigenin, chrysin
Sıçan meme kanser modelinde Raloxifen ve Fluoxetin'in tedavi edici etkisi
Dünya genelinde meme kanseri oranı sürekli artmaktadır, bu nedenle meme kanserinin tedavisinde kullanılabilecek terapötik ilaçların geliştirilmesi önemlidir. Çalışmamızda, Raloksifen ve Fluoksetinin, tek başlarına veya beraber kullanılarak DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. Wistar Albino türü 32 adet dişi sıçan DMBA (Grup I), DMBA+RAL (Grup II), DMBA+FLX (Grup III), DMBA+RAL+FLX (Grup IV) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Meme dokusunda ve plazmada VEGF, M-CSF, MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Kanserli meme dokularındaki MDA ve GSH düzeyleri ile SOD, GSH-Px ve CAT aktiviteleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma CA15-3 düzeyleri DMBA grubu ile karşılaştırıldığında tüm tedavi gruplarında anlamlı bir şekilde azaldığı görülmüştür. Plazma VEGF ve TIMP-1 düzeyleri DMBA grubu ile kıyaslandığında, tüm tedavi gruplarında anlamlı olarak azalmışken, bu gruplardaki plazma M-CSF düzeylerindeki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Plazma MMP-9 düzeyindeki anlamlı azalma sadece RAL+FLX grubunda gözlendi. Tedavi ajanları uygulanan sıçanların doku CA 15-3, VEGF, M-CSF ve MMP-9 düzeylerinde DMBA grubuna oranla bir azalma gözlenmiştir. Tüm tedavi gruplarında CA 15-3 ve M-CSF düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı iken, VEGF düzeylerinde sadece RAL+FLX grubunda istatistiksel olarak bir anlamlılık görülmüştür. Ayrıca, MMP-9 düzeylerindeki en anlamlı düşüş RAL ile tedavi edilen grupta gözlenirken, TIMP-1 düzeylerindeki anlamlı artış sadece RAL+FLX grubunda görüldü. DMBA grubu ile karşılaştırıldığında; doku MDA düzeyleri, FLX grubu dışındaki bütün tedavi gruplarında anlamlı olarak azalırken, doku SOD, GSHPx ve CAT aktiviteleri bütün tedavi gruplarında arttmıştır. Sadece RAL+FLX grubunda GSH-Px ve CAT aktivitelerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Doku GSH düzeyi RAL ve RAL+FLX gruplarında anlamlı olarak artmıştır. Sonuç olarak, DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri dokularında RAL ve FLX‟in beraber kullanımının, tümörlerde aktive edilmiş makrofajların varlığını daha etkin bir şekilde azaltabileceğini, anjiogenezi ve oksidatif stresi bastırabileceğini böylece meme kanserinin ilerlemesini modüle edebileceği düşünülmektedir.
Sıçan meme kanser modelinde nar ekstresi ve tangeretin'in koruyucu etkinliği
Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de kadınlarda en yaygın görülen kanser türü olan meme kanseri hala en önemli sağlık problemlerinden biridir. Bu çalışmada, DMBA ile oluşturulan sıçan meme kanser modelinde nar ekstresi ve tangeretin'in tek başlarına ya da birlikte uygulanmalarının koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 8-10 haftalık, toplam 68 adet dişi sıçan, randomize olarak 8 gruba ayrıldı. İlk 4 grup kanser ve tedavi gruplarının kontrolleri olarak tasarlandı ve sırası ile Kontrol, Pomegranat (P), Tangeretin (T) ve Pomegranat+Tangeretin (P+T) gruplarından oluşturuldu. Diğer 4 grup ise kanser ve tedavi grupları olarak tasarlandı ve sırasıyla DMBA (D) ve DMBA+Pomegranat (D+P), DMBA+Tangeretin (D+T), DMBA+Pomegranat+Tangeretin (D+P+T) gruplarından oluşturuldu. 23 hafta süren uygulamalar sonunda sakrifiye edilen sıçanlardan elde edilen plazma numunelerinden tümör belirteçleri ve anjiyogenez parametreleri çalışıldı. Meme doku numunelerinde ise histopatolojik, immunohistokimyasal ve TUNEL analizleri, oksidan-antioksidan düzey ölçümleri, apopitozise ve hücre siklusuna etki eden spesifik proteinlerin ekspresyonları gerçekleştirildi. Histopatolojik olarak DMBA grubunda % 71,42 oranında tümör tutulum insidansı izlenirken tedavi gruplarında bu oranın düştüğü tespit edildi. DMBA grubunda, kontrollere göre plazma CA15-3, CEA, VEGF, MMP-9 ve NF-κB düzeylerinde anlamlı artışlar gözlenirken, tedavi gruplarında ise MMP-9 hariç bu parametrelerde anlamlı azalmalar saptanmıştır. Kontrol grubuna kıyasla DMBA grubunda doku MDA düzeyleri anlamlı artarken, SOD, CAT, GSH-Px aktiviteleri ve GSH düzeyleri anlamlı olarak azalmıştır. DMBA grubu ile tedavi grupları karşılaştırıldığında ise doku MDA düzeyleri sadece D+P+T grubunda anlamlı azalırken, antioksidan parametrelerden de sadece GSH düzeyleri tüm tedavi gruplarında anlamlı olarak artmıştır. Apopitotik belirteçlerden p53 ve Bax ekspresyonları kontrole göre DMBA grubunda anlamlı azalırken Bcl-2, β-katenin ve Siklin D1 ekspresyonlarının ise anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir. DMBA grubuna göre p53 ve Bax ekspresyonlarının hem D+P hem de D+P+T gruplarında anlamlı arttığı gözlemlenirken bu bulgular TUNEL ve immunohistokimyasal bulgular ile desteklenmiştir. Siklin D1 ekspresyonlarının ise sadece D+T grubunda anlamlı olarak düştüğü tespit edilmiş, TUNEL ve immunohistokimyasal bulgular ile desteklenmiştir. İmmunohistokimyasal ER-α ve Ki-67 immun reaktiviteleri DMBA grubunda kontrole göre anlamlı olarak artarken, tedavi gruplarının tümünde ise anlamlı azalmalar saptanmıştır. Çalışma sonuçlarımız, Nar ekstresi ve Tangeretin'in kombine uygulanmasının meme kanseri gelişimini engellemede daha faydalı olabileceğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: DMBA, Nar Ekstresi, Tangeretin, Meme Kanseri, Kemopreventif
Lipopolisakkarit ile indüklenen endotoksemik rat modelinde ketamin, propofol ve ketafol kullanımının inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisi
Lipopolisakkarit ile indüklenen endotoksemik rat modelinde ketamin, propofol ve ketafol kullanımının inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisi.LPS, Gram (-) bakterilerin duvarlarında bulunan ve canlılar için oldukça toksik olan bir moleküldür. LPS canlı vücuduna nüfuz ettiği zaman endotoksemi meydana gelir ve ileri seviyelere ilerlediği durumlarda septik şok oluşur. LPS ile oluşturulan endotoksemi sonucu inflamasyon ve oksidatif stres meydana gelir. Biz bu çalışmada ratların kalbinde, endotoksemi sonrası verilen ketamin, propofol ve ketofolün (ketamin ve propofolün 1:1 oranında karışımı) hücre hasarına karşı dolaylı yoldan ve/veya direk olarak ne düzeyde koruyucu olduğunu incelemek için prositokin olan TNF-? ve bir çok proteinin gen ekspresyonundan sorumlu NF-?B, oksidatif stres sonucu oluşan NO ve lipit peroksidasyonunun belirteci olan MDA, inflamasyondan sorumlu bir enzim olan COX-2 ve hücre hasarına karşı koruyucu etkiye sahip olan HO-1 enzim düzeylerini ölçerek birbirleri ile ilişkisini araştırdık.TNF-? ve NF-?B düzeyleri ELİSA, NO ve MDA düzeyleri spektrofotometrik, Cox-2 ve HO-1 enzim düzeyleri Western-Blot yöntemi ile ölçüldü.LPS ile oluşturulan endotoksemide çalışılan tüm parametrelerde kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05).Endotoksemi sonrası ketamin verilmesiyle çalışılan tüm parametrelerde LPS grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05).Endotoksemi sonrası propofol verilmesiyle TNF-?, NO, MDA, COX-2, HO-1 düzeyleri LPS grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Ancak NF-?B seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte hafif bir yükselme gözlendi.Endotoksemi sonrası ketofol verilmesiyle TNF-?, NO, MDA, COX-2, HO-1 düzeyleri LPS grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Ancak NF-?B seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte yükselme gözlendi.Endotoksemi sonrası propofol verilmesiyle ketamin grubuna göre MDA düzeyleri istatiksel olarak düşük (p<0,05), NF-?B dışında diğer tüm parametrelerde anlamlı derecede yükselme gözlendi (p<0,05).Endotoksemi sonrası ketofol verildiğinde NO, Cox-2 ve HO-1 düzeyleri ketamin grubuna göre daha yüksek, propofol grubuna göre ise daha düşük bulundu (p<0,05). MDA düzeyleri ketamin grubuna göre düşük, propofol grubuna göre yüksek gözlendi (p<0,05). TNF-? (p<0,05) ve NF-?B (p>0,05) düzeyleri hem ketamin hem propofol verilen gruplara göre daha yüksek saptandı.Bulgularımız endotoksemi sonrası uyguladığımız anesteziklerin TNF-?, NF-?B, MDA, NO ve Cox-2 düzeylerini düşürerek, dolaylı yoldan ve/veya direk olarak osidatif hasara karşı koruduğunudüşünebiliriz, canlı organizmayı koruyucu etkisi olarak bilinen HO-1 (Hsp-32) enzim düzeylerini de dolaylı yoldan arttırarak hücre hasarına karşı koruduğunu söyleyebiliriz.Bu koruyucu etkinin anestezikler arasında yapılan kıyaslamada da ketaminin propofolden daha fazla koruyucu etki gösterdiğini, ketofolün de aditif etki gösterdiği bulgularımızla desteklenmiştir.
Sıçan kolon kanserinde seçili COX-2 inhibitörlerinin antiproliferatif etkinliklerinin değerlendirilmesi
Kolorektal kanser (KRK) dünya çapında üçüncü en yaygın kanser türü olup çevresel ve genetik faktörlerden oluşan karmaşık bir etiyolojiye sahiptir. 1,2 Dimetilhidrazin (DMH), iyi bilinen ve deneysel kolon karsinogenez modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ajandır. KRK'ların erken teşhisi ve tedavisi, sağkalımı artırmak için önemlidir. Non-steroid anti-inflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler), tümör gelişimini ve hücresel proliferasyonu bloke etme kabiliyetleri nedeniyle çeşitli kanser türlerine karşı kullanılan yeni kemopreventif ajanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu çalışmada, deneysel KRK modelinde iki NSAİİ'nin (Diklofenak ve Selekoksib) tümör gelişimi ve hücre proliferasyonu üzerindeki kemopreventif etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Wistar türü sıçanlar dört gruba ayrılmıştır. Grup 1'deki sıçanlara ilk 12 hafta boyunca 1 mL DMSO ve 1 mM EDTA, kalan 13 hafta boyunca sadece DMSO uygulanmış ve bu grup kontrol grubu olarak belirlenmiştir. 25 mg/kg dozundaki DMH haftada 1 kez olmak üzere subkutan yolla ilk 12 hafta boyunca uygulanmış, deney süresi boyunca da 1 mL DMSO günlük olarak oral gavaj yöntemiyle uygulanmıştır ve bu grup kolon kanser grubu olarak belirlenmiştir. Grup 3 ve 4'e, grup 2'deki gibi DMH uygulanmıştır. Bununla birlikte, Grup 3'teki sıçanlara her gün 25 hafta oral gavaj yoluyla diklofenak (8 mg/kg vücut ağırlığı) ve grup 4'teki sıçanlara ise selekoksib (6 mg/kg vücut ağırlığı) uygulanmıştır. Serum CEA, HIF-1α, PCNA ve Ki-67'nin düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. PTEN, PI3K ve Akt ekspresyonunu tespit etmek için Western blot analizi kullanılmıştır. DMH uygulamasının ardından CEA, HIF-lα, PCNA ve Ki-67 düzeylerinin arttığı gözlenmiştir. Seçilen kemoprevetif ajanların uygulandığı gruplarda ise bu parametrelerin düzeylerinin normale yakın değere indiği gözlenmiştir ki bu durum diklofenak ve selekoksibin anti-kanserojen etki sergilediğini düşündürmektedir. Western blot analiziyle DMH uygulamasının PTEN kaybına yol açtığı, PI3K ve Akt protein ekspresyon düzeylerini ise artırdığı sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte, diklofenak ve selekoksib uygulanan sıçanlarda, PTEN protein ekspresyonunun belirgin şekilde arttığı, PI3K ve Akt protein ekspresyonlarının ise azaldığı saptanmıştır. Elde edilen bu bulgulardan, seçici olmayan veya seçici COX-2 inhibitörlerinin, kanser gelişimine ve DMH kaynaklı hücre proliferasyonunun baskılanmasına karşı koruyucu etki gösterdiği düşünülmektedir.
Gebelik oral glukoz tolerans testinde idrar organik asit profilinin belirlenmesi
Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM) ilk kez gebelikte fark edilen karbonhidrat intoleransının genel adıdır ve hiperglisemi ile karakterize olup gebelikte yapılan oral glukoz tolerans testi (OGTT) ile tanısı konur. İdrar organik asit profili ile karbonhidrat, yağ ve amino asit metabolizması hakkında bilgi edinilebilir. Bu çalışmada gebelikteki idrar organik asit profilinin gaz kromatografisi kütle spektrometresi tayini ile hem gebelikteki, hem OGTT sırasındaki metabolizma değişiklikleri hem de sağlıklı ve GDM'li gebeler arasındaki idrar organik asit profil farklılığını araştırmak amaçlandı. Gebe olmayanlar ve gebeler arasında açlık idrar organik asitleri anlamlı farklı bulundu. OGTT başlangıç ve son saat arasındaki organik asitlerinde de karbonhidrat metabolizması ara ürünleri ve 2-hidroksiizovalerik asit hem sağlıklı hem GDM'li gebelerde artarken yağ asit metabolizma ara ürünleri azalmış bulundu. Söz konusu ara ürünlerin artışı GDM'li gebelerde sağlıklılara göre daha yüksek oldu. Çalışma sonuçlarına göre gebelikteki metabolizma değişimlerinin idrar organik asit profilini değiştirdiği, sağlıklı ve GDM'li gebeler arasında da farklılıklar olduğu tespit edildi. İleri çalışmalarda metabolizma biyobelirteçlerinin gebelik ve GDM için idrar, serum ve plazmada daha detaylı incelenmesi gerekmektedir.
Taurin'in endotoksin aracılıklı eNOS, iNOS, MPO ve ksantin oksidaz ekspresyonu üzerine etkisi
Bu çalışmada endotoksin uygulandıktan sonraki 6. saatte kobaylarda karaciğer, kalp, böbrek ve beyin dokularına ait eNOS, iNOS, MPO ve XO enzimlerinin ekspresyonları incelendi. Diğer taraftan bu enzim ekspresyonları üzerine taurinin etkisi araştırıldı.Bu amaçla kontrol, endotoksemi, taurin ve endotoksemi+ taurin olmak üzere 4 farklı kobay grubu oluşturuldu. Bunun için 4 mg/kg endotoksin ve 300 mg/kg taurin intraperitonel olarak uygulandı. Kontrol grubuna ise intraperitonel serum fizyolojik verildi. Uygulamadan 6 saat sonra ise tüm grupların karaciğer, kalp, beyin ve böbrek dokuları alındı ve bu dokularda eNOS, iNOS, MPO ve XO enzimlerinin ekspresyonları RT-PCR yöntemi ile tayin edildi.Tüm dokularda, endotoksin uygulandıktan sonra eNOS ekspresyonu sabit kalırken iNOS, MPO ve XO enzimlerinin ekspresyonlarının arttığı gözlendi. Antiinflamatuvar ve antioksidan özelliği bilinen taurinin bu enzimlerin ekspresyonları üzerine olan etkisi tüm dokularda araştırıldı. Taurinin eNOS ekspresyonu üzerinde hiçbir etkisi görülmezken iNOS ekspresyonunu tüm dokularda inhibe ettiği görüldü. Taurinin XO ekspresyonu üzerine karaciğer ve kalp dokusunda gözlenen etkisi ilginçti. Endotoksin etkisi ile artan XO ekspresyonunun taurin verilmesinden sonra daha fazla artığı görüldü. Beyin ve böbrek dokusunda ise taurin XO ekspresyonu üzerine etkisiz kaldı. MPO ekspresyonu ile ilgili olarak tüm dokularda birbirine benzer bulgular elde edildi. Endotoksin aracılı MPO artışı taurin verildikten sonra aynı seviyede kaldı. Taurinin endotoksin ile birlikte verildiğinde MPO oluşumunu aynı düzeyde tutarak hücreleri korumaya çalıştığını düşünmekteyiz.
N-nitrozodietilamin'in (NDEA)) rat karaciğer dokularında DNA Turn-Over'ında görev alan enzim aktiviteleri üzerine etkisinin araştırılması: Ellajik asidin etkisi
NDEA (N-nitrozodietilamin); serbest oksijen radikalleri oluşumu ile karaciğer kanseri indüksiyonunda anahtar rol oynadığı düşünülen bir nitrozamindir. (82,83) EA (Ellajik Asit) antioksidan, antiinflamatuvar, antikarsinojenik, antiviral, antibakteriyel, antiproliferatif özelliklere sahip fenolik lakton bileşiğidir. (102) Kanserli hücrelerde pürin metabolizma yolunda görev alan enzimlerin aktivitelerindeki değişmeler kanser hücresinin enzimatik profilini yansıtması açısından önemlidir. (112,113) Bu çalışmada NDEA ve EA'nın rat karaciğer dokularında DNA turn-over'ında görev alan enzimler (ADA, GUA, 5'NT, XO) ile serumda karaciğer fonksiyonlarını gösteren parametreler (AST, ALT, GGT, Albumin) üzerine etkilerini ve histopatolojik etkilerini inceledik.Çalışmada ağırlıkları yaklaşık 220-250 gr olan 30 adet dişi wistar albino rat kullanıldı. Ratlar Kontrol grubu (K), NDEA grubu (NDEA), Ellajik Asit grubu (EA),Eş zamanlı NDEA+EA grubu (EZ) ve Profilaksi EA+NDEA grubu (P) olmak üzere 5 gruba bölündü. NDEA uygulaması 200mg/kg tek doz şeklinde intraperitoneal yoldan yapıldı. EA, oral yoldan gavaj yolu ile 25 mg/kg dozunda verildi. Rat karaciğer dokularında DNA turn-over enzimleri spektrofotometrik olarak, karaciğer fonksiyonlarını gösteren belirteçler Architect Ci 16200 cihazında ölçüldü. Dokuların histopatolojik incelemesi yapıldı.Sonuç olarak AST, ALT, GGT ve Albumin seviyelerinde gruplar arasında değişiklikler gözlenmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. ADA aktivitesinde kontrol grubuna göre NDEA, EZ ve profilaksi gruplarında anlamlı derecede artış görüldü. (p<0.05, p<0.006 ve p<0.004 sırası ile) Tüm grupların GUA ve 5'NT aktiviteleri incelendiğinde, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. NDEA grubunda diğer gruplar ile karşılaştırıldığında XO aktivitesinin anlamlı olarak yükseldiği görüldü. (p< 0.05) Histopatolojik incelemede, NDEA grubunda santral ven çevresinde kanaliküler ya da intrasitoplazmik safra pigment artışı ve yer yer sinusoidlerde dilatasyon görülürken diğer gruplarda spesifik bulguya rastlanmadı. Ellajik Asit'in antioksidan yönünün bilinmesine rağmen NDEA'nın etkisini azaltmada da etkin olup olmadığını göstermek için birlikte ve daha uzun sürelerde kullanmak ve kinetik çalışmalarla desteklemenin daha faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Karbon tetraklorür (CCl4) verilen rat böbrek dokularında oksidan /antioksidan sistemlerin araştırılması
Bu çalışmada CCl4' ün rat böbrek dokularında serbest radikal metabolizmasında rol alan antioksidan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), glutatyon-s-transferaz (GST) ve katalaz (CAT) enzim aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu indeksi olarak bilinen tiyobarbutirik asitle reaksiyon veren aldehit türevleri (TBARS) seviyeleri araştırıldı. Ayrıca indol türevi olan ve antioksidan özelliğe sahip olduğu belirtilen Stobadine'nin koruyucu etkisinin olup olmadığı araştırıldı.Çalışmada 250-300 gr ağırlığında, wistar albino cinsi toplam 40 adet erkek rat, rastgele kontrol (K), Stobadin(S), CCl4 (C) ve Stobadin + CCl4 (SC) olmak üzere 4 eşit gruba bölündü.CCl4 8 hafta boyunca 03 (1. hafta), 0.7 (2. hafta) ve 6 hafta boyunca da 1 mL/kg şeklinde artan dozlarda intraperitoneal olarak; stobadin ise 8 hafta boyunca 3 doz/hafta oral olarak 24.7mg/kg/gün verilerek gerçekleştirildi. Sekiz hafta sonunda ratlar anestezi altında feda edilerek böbrek dokuları çıkartıldı. Böbrek dokusu üzerine CCl4'ün muhtemel oksidan etkisi ile stobadin'in muhtemel antioksidan etkisi enzimatik ve histopatolojik olarak incelendi.CCl4, grubunda SOD, CAT ve GSH-Px enzim aktiviteleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalırken (p<0.001, p<0.01 ve p<0.01) GST aktivitesi ve TBARS düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yükselmiştir (p<0.025 ve p<0.05). Bu verilere paralel olarak CCl4 grubunda kontrol grubuna göre histopatolojik olarak önemli değişiklikler gözlenmiştir.Stobadine grubunda ise SOD aktivitesi dışında CAT, GSH-Px ve GST enzim aktiviteleri ile TBARS seviyesi kontrol grubuna göre yüksek olarak bulunmuştur, (istatistiksel olarak GST ve TBARS seviyelerindeki değişiklik anlamlıdır p<0.01 ve p<0.05), SOD aktivitesi ise anlamlı derecede düşük olarak bulunmuştur (p<0.025).Stobadine + CCl4 verilen grupta ise, SOD ve CAT enzim aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük seyretmesine karşılık (p<0.001), GST aktiviteleri ile TBARS seviyeleri yüksek olarak bulunmuştur ( p<0.001ve p<0.05 ). GSH-Px aktivitesinde ise anlamlı derecede düşme gözlenmiştir (p<0.005).Antioksidan potansiyele sahip olduğu belirtilen stobadine'nin yaptığımız deneyde SOD enzimi aktivitesinde azalmaya, buna karşılık GST aktivitesinde artışa yol açtığı; GSH-Px ve CAT aktivitelerinde anlamlı bir değişikliğe sebep olmadığı gözlenmiştir. Ayrıca Stobadine sanki oksidan bir ajan gibi TBARS seviyesinde de artışa sebep olmuştur. Enzimatik etkinin tersine, histopatolojik incelemelerde CCl4'ün etkisi stobadine uygulaması ile hücresel boyutta kontrol seviyesine yakın düzelmelere sebep olmuştur. Bu sonuç bizlere stobadine'nin başka mekanizmalarla etki gösterebileceğini öngörmektedir.
Azoksimetan ile oluşturulan deneysel kolon kanserinde antiinflamatuvarların etkinliği
Kolorektal kanser kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanserlerden biridir. Kolorektal kansere karşı antiinflamatuvar veya antioksidan mediyatörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada sıçanlarda azoksimetanla (AOM) indüklenen kolorektal kansere karşı rosmarinik asitin antikanserojen etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız da sıçanlar 3 gruba ayrılarak değerlendirildi. Kontrol grubunun standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. %0,9 salin enjeksiyonu yapıldı. Azoksimetan grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Azoksimetan+rosmarinik asit grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Bu grubun diyetine oral olarak deney süresince günlük 5 mg/kg rosmarinik asid eklenerek tedavi grubu oluşturuldu. Tüm gruplar 30 hafta sonunda sakrifiye edilerek alınan örneklerinden biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Histopatolojik değerlendirilmede AOM grubunda %87,5 adenokarsinom ve %12,5 displazi görüldü. AOM+rosmarinik asit grubunda ise %66,7 adenokarsinom ve %33,3 displazi görüldü. Kontrollerle karşılaştırıldığında AOM grubunda TAS ve adiponektin seviyelerinde anlamlı düşüş, TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı artış gözlendi. AOM grubu ile karşılaştırılan tedavi grubunda, plazmada sadece TAS, dokuda ise TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı değişiklik gözlendi. Sonuç olarak rosmarinik asitin antikanserojen etkinliği tümör insidansındaki azalma ile kendini gösterdiği ancak bazı biyokimyasal parametrelerde bu yansımanın olmadığı tespit edilmiştir. Rosmarinik asitin bu etkinliği için daha fazla çalışma ve doz belirleme çalışması yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, rosmarinik asit, adiponektin, MCP-1
Koroner arter hastalığında lcat gen polimorfizmi ve ilişkili inflamasyon biyobelirteçleri
Koroner arter hastalığı (KAH), hem dünyada hem de ülkemizde ölümlerin önde gelen ana nedenlerinden biridir. Kolesterol taşınımındaki merkezi rolü nedeniyle Lesitin Kolesterol Açiltransferaz (LCAT) enzimi önemli bir proteindir ve bu protein aktivitesindeki değişiklikler KAH gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. İnterlökin-6 (IL-6) gibi sitokinler ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hsCRP) gibi akut faz reaktanları KAH'da kuvvetli prediktörler olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu çalışmanın amacı; KAH saptanan olgularda LCAT gen polimorfizminin rolünün belirlenmesi ve hastalığın etiyolojisinde önemi bulunan inflamasyon biyobelirteçleri ile LCAT gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışmaya; 18-80 yaş arasında olan, anjiyografik olarak KAH tanısı konmuş 200 hasta ile yine anjiyografi sonucu KAH olmadığı tespit edilmiş yaklaşık 100 sağlıklı birey dahil edildi. Serum IL-6, LCAT ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemiyle tayin edildi. Çalışma grubunu oluşturan kişilerin kanından izole edilmiş DNA örneklerinde LCAT gen polimorfizmi (608 C/T ve 4886 C/T) uygun oligonükleotid primerleri kullanılarak PCR yöntemi ile saptandı. Koroner arter hastalığı grubunda Trigliserid, hsCRP ve IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek, HDL ve LCAT düzeyleri ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. LCAT 4886 C/T gen polimorfizmi incelendiğinde, kontrol grubundaki 100 kişiden 55' inde homozigot genotip (CC), 33' ünde heterozigot genotip (CT) ve 12' sinde mutant genotip (TT), tek damar lezyonu olan KAH grubundaki 70 kişiden 23'ünde homozigot genotip, 30'unde heterozigot genotip ve 17'sinde mutant genotip, çok damar lezyonu olan KAH grubundaki 130 kişiden 35'inde homozigot genotip, 60'ında heterozigot genotip ve 35' inde mutant genotip olduğu bulundu. Sonuç olarak; KAH grubunda serum LCAT düzeyinin düşük olması ve LCAT 4886 pozisyonunda mutant genotip olan TT genotip sıklığının KAH'da daha sık olması LCAT'ın KAH'nın patogenezinde rol aldığını göstermektedir.
Metabolik sendrom oluşturulmuş ratların karaciğer, yağ dokusu ve serumlarında desnutrin ile chemerin ekspresyonlarının araştırılması
Prevalansı Dünya genelinde hızla artan metabolik sendrom (MetS), diyabet ve kalp damar sistemi hastalıklarıyla yakından bağlantılı önemli bir halk sağlığı sorunudur. MetS etyopatogenezinde inflamasyon, insülin direnci, dislipidemi ve peptid yapılı hormonlar gibi çeşitli faktörler olduğu öne sürülse de, altta yatan mekanizmalar henüz tam olarak aydınlığa kavuşturulamamıştır. Bu nedenle bu çalışmada, MetS oluşturulan ratların karaciğer ve yağ dokularında; adipoz trigliserit lipaz (Desnutin/ ATGL) ve chemerin hormonlarının ekspresyonlarının nasıl değiştiğini ve bu değişimin sistemik dolaşımdaki yansımalarının nasıl olduğunu araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 8 haftalık yaklaşık 260-290 gram ağırlığında Sprague Dawley cinsi 14 adet rat kullanıldı. MetS grubu ratlar deney boyunca standart rat yemi ve içme suyuna katılan %10 fruktoz ile ad libitum olarak beslenirken, kontrol grubu ratlara sadece standart rat yemi verildi. Rutin biyokimyasal parametreler otoanalizörde ölçüldü. Dokuların ve serumların chemerin, Desnutin/ ATGL ve insülin düzeyleri enzyme-linked immunosorbant assay (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. HOMA-IR düzeyleri formül kullanılarak hesaplandı. MetS grubunda serum glukoz, ALT, AST, trigliserit, LDL-K, total kolesterol, insülin, HOMA-IR ve chemerin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek iken (P <0.05), serum HDL-K ve Desnutin/ ATGL düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu tespit edildi (P <0.05). Ayrıca MetS grubundaki ratların karaciğer ve yağ dokularındaki Desnutin/ ATGL ekspresyonlarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düştüğü (P <0.05), karaciğer ve yağ dokusu chemerin düzeylerinin ise anlamlı bir şekilde yükseldiği tespit edildi (P <0.05). Sonuç olarak, MetS; chemerin miktarlarının artmasına, Desnutin/ ATGL miktarlarının ise azalmasına neden olmaktadır. Dolayısı ile bu iki hormonun MetS'in patogenezinde doğrudan rol aldığını ve bu bulguların MetS'in altında yatan mekanizmaların aydınlatılmasına yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Metabolik Sendrom, chemerin, Desnutin/ ATGL, karaciğer ve yağ doku
Preeklamptik gebelerde serum nitrik oksit, asimetrik dimetilarjinin, homosistein düzeyleri ve protein oksidasyonu ilişkisinin araştırılması
Preeklampsi, bozulmuş NO metabolizmasının olduğu bir tabloyu yansıtabilmektedir. Patofizyolojik mekanizma ise, normal gebeliğin karakteristiği olan ve en azından kısmen NO ile regüle edilen vazodilatasyonun ve azalmış vasküler reaktivitenin yetersizliğidir. Preeklampsinin patogenezinde rol oynayan faktörlerden birinin de endotelyal disfonksiyon olduğu düşünülmektedir. Ancak mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Klinik ve deneysel çalışmalar endotelyal disfonksiyonu, artmış serbest radikal üretimiyle ilişkilendirmektedir. Ayrıca, ADMA NOS aktivitesini inhibe ettiğinden dolayı NO düzeylerinde bir azalmaya yol açmakta, bunun sonucu olarak da endotel disfonksiyonunun gelişebileceği ifade edilmektedir. Nitrik oksit fonksiyonlarındaki azalmada önemli mekanizmalardan biride, homosisteinin otooksidasyonu sonucu oluşan reaktif oksijen radikallerinin oksidan sistemi aktive etmesi ve NO biyoyararlanımını azaltmasıdır.Biz bu çalışmada, preeklamptik kadınlarda vasküler hemeostaziste önemli bir rol oynadığı düşünülen NO düzeyini, endotelyal disfonksiyon belirteci olarak değerlendirilen ADMA ve homosistein düzeylerini ve oksidatif stresin bir göstergesi olarak da protein karbonil düzeylerini ölçtük.30 preeklamptik ve 30 sağlıklı gebe üzerinde gerçekleştirilen bu çalışmada, serum ADMA, SDMA ve homosistein düzeyleri HPLC yöntemiyle, serum protein karbonil düzeyleri spektrofotometrik olarak ve NO düzeyleri ise Griess yöntemi ile kolorimetrik olarak ölçüldü.Sonuçlarımız bize, preeklamptik hasta grubunda kontrol grubuna göre serum ADMA, SDMA ve homosistein düzeylerinin anlamlı olarak yüksek (P<0,05), NO düzeylerinin ise anlamlı olarak düşük olduğunu (P<0,05) göstermiştir. Çalışmanın istatistiksel değerlendirmesi sonucunda serum NO ile ADMA ve SDMA düzeyleri ile arasında zayıf negatif korelasyon, PCO ile ADMA ve SDMA arasında zayıf pozitif korelasyon olduğu gözlenmiştir. Ayrıca Serum ADMA ile SDMA, ADMA ile Homosistein ve SDMA ile Homosistein düzeyleri arasında güçlü pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır.Yapılacak daha geniş çaplı çalışmalarla, preeklampsinin erken tanısı ve prognozunun belirlenmesinde bu parametrelerin yeni belirteçler olarak ortaya çıkmasının, hem olası komplikasyonların önlenmesinde hem de yeni tedavi yaklaşımların geliştirilmesinde önemli olabileceğini düşünmekteyiz.
Ratlarda gentamisin ile oluşturulan böbrek hasarı üzerine benfotiamin ve koenzim Q10'nun etkileri
1. ÖZET Gentamisin (GM), gram negatif enfeksiyonların tedavisinde günlük klinik uygulamalar içinde sık olarak kullanılan aminoglikozit antibiyotiklerin bir türüdür. KoenzimQ10 (CoQ10), endojen bir antioksidan olup serbest radikallere karşı koruyucu etkiye sahiptir. Benfotiamin (BFT) ise tiamin vitamininin yağda eriyen bir türü olarak bilinmektedir. Çalışmamızda gentamisine bağlı olarak oluşan nefrotoksisiteye karşı koenzim Q10 ve benfotiamin'in koruyucu etkinliklerini tespit etmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda 35 adet Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar beş gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup sham grubu olarak belirlendi. Üçüncü grupta ki her bir sıçana 80 mg/kg/gün gentamisin intraperitonal (i.p) yolla verildi. Dördüncü grupta her bir sıçana 80 mg/kg/gün gentamisin ile birlikte 10 mg/kg/gün CoQ10 i.p yolla verildi. Beşinci grupta ise her bir sıçana 80 mg/kg/gün gentamisin i.p yolla ve beraber 100 mg/kg/gün benfotiamin oral gavaj yoluyla verildi. Gentamisin, CoQ10 ve BFT'nin sekiz gün uygulanmasının ardından kan örnekleri alınıp, ötenazi sonrası böbrek dokuları çıkarıldı. Alınan kan örneklerinden Kidney Injury Molecule – Böbrek Hasar Molekülü (KIM-1) ve Tümör Nekroz Faktör-α düzeyleri (TNF-α) ELISA yöntemi ile, glutatyon ve malondialdehit (MDA) düzeyleri HPLC yöntemi ile, üre ve kreatinin değerlerinin analizi ise otoanalizörler ile yapıldı. Histopatolojik incelemeler için böbrek dokuları TUNEL boyama yapılarak histopatolojik olarak değerlendirildi. Serum kreatinin, üre, KIM-1 ve MDA düzeyleri gentamisin verilen grupta kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı olacak şekilde yükselmiştir (sırasıyla; P<0.001, P<0.001, P<0.005, P<0.0001). Gentamisin ile birlikte koenzim Q10 uygulanan ratlarda serum kreatinin ve KIM-1 düzeyleri azalsa da bu istatiksel olarak anlamlı bulunamadı, ancak serum MDA düzeyleri istatiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır (P<0.001). Gentamisin ile birlikte benfotiamin uygulanan ratlarda ise serum kreatinin, üre, KIM-1, TNF-α ve MDA düzeyleri istatiksel olarak anlamlı şekilde azalırken (sırasıyla; P<0.001, P<0.05, P<0.001, P<0.0001, P<0.0001), total ve redükte glutatyon değerleri yükselmiştir (P<0.0001). Histopatolojik olarak değerlendirildiğinde sadece gentamisin uygulanan gruba ait böbrek dokusunda kortekste yer alan tübüllerde oldukça belirgin nekroz görüldü. Gentamisin ile birlikte benfotiamin uygulanan grupta korteksteki tübüllerde nekrozun oldukça azaldığı tespit edildi. Gentamisin ile birlikte koenzim Q10 uygulanan deneklere ait böbrek dokularında kortikal tübüllerdeki nekroz sadece gentamisin uygulanan gruba göre azalmakla birlikte benfotiamin grubuna göre belirginliğini korumaktaydı. Sonuç olarak bu çalışma benfotiamin ve koenzim Q10'nun gentamisin kaynaklı nefrotoksisiteye karşı koruma sağladıklarını, bunu da muhtemelen gentamisine bağlı olarak oluşan lipid peroksidasyonunu azaltarak ve oksidadif hasara karşı koruyucu etki göstererek gerçekleştirdiğini göstermektedir. Benfotiaminin, gentamisine bağlı gelişen nefrotoksisiteye karşı koenzim Q10'a göre daha iyi koruma sağladığı, bu çalışmada gerek biyokimyasal gerek histopatolojik olarak gösterilmiştir. Antibakteriyel ilaç olarak gentamisinin klinik kullanımında özellikle benfotiaminin de birlikte uygulanması nefrotoksik yan etkileri engellemek için bir alternatif olabilir. Anahtar Kelimeler: Gentamisin, Nefrotoksisite, Oksidatif Stres, KoenzimQ10, Benfotiamin
KOAH' da NT-probnp, YKL-40 düzeyleri ile oksidan durum arasındaki ilişki
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), kronik hava akımı kısıtlanması ile karakterize, proteinaz/antiproteinaz dengesizliği ve oksidatif stres sonucu gelişen, akciğer dışı etkiler sonucunda şiddeti artabilen kısmen geri dönüşümlü ilerleyici sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada KOAH atak dönemindeki inflamasyonun ve KOAH'a eşlik eden kardiovasküler hastalıkların belirlenebilmesi için YKL-40 ve NT-proBNP düzeylerinin KOAH'daki oksidan durum ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmamıza KOAH akut atak tanısı ile takip edilen 37 hasta ile kontrol grubu olarak, KOAH' lı olgular ile aynı yaş ve cinsiyette 21 olgu dâhil edildi. KOAH' lı hastalardan akut ve stabil dönemde olmak üzere 2 kez, kontrol grubundan 1 kez 5 ml kan alındı ve serum hs-CRP, YKL-40, NT-proBNP, NO•, TAS, TOS ve MDA düzeyleri çalışıldı. Tüm gruplara solunum fonksiyon testi yapıldı. Tüm KOAH hasta grubu ile kontrol grubunun solunum fonksiyon parametreleri karşılaştırıldığında KOAH hasta gruplarının ortalama FEV1, FVC ve FEV1/FVC değerlerinin kontrol grubuna göre oldukça düşük olduğu görüldü (üç parametre için de p<0,001). Serum hs-CRP, YKL-40, NT-ProBNP, MDA, NO• ve TOS düzeylerinin KOAH hasta gruplarında kontrole göre daha yüksek seviyelere ulaştığı gözlendi. Serum TAS düzeylerinde ise KOAH hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş tespit edildi (p<0,001 KOAH 1. gün, p<0,05 KOAH toplam). TAS düzeyinin tedavi sonrası 15. gündeki seviyesi ile kontrol grubu seviyesi arasında önemli bir farklılık görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak KOAH hastalarında YKL-40 ve NT-proBNP seviyelerindeki birlikte artışın, akciğerlerdeki oksidatif stresin, inflamasyonun ve KOAH' a kardiovasküler hastalıkların eşlik ettiğinin bir göstergesi olabileceği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: KOAH, YKL-40, NT-proBNP
Karbon tetraklorür(ccl4) verilen rat kalp dokularında oksidan / antioksidan sistemlerin araştırılması
CCI4 tipik bir toksik ajandır ve toksik etkisi serbest radikal üretimi ile olmaktadır.Bu çalışmada CCl4 verilen ratların kalp dokularında serbest radikal metabolizmasında rol alan antioksidan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon-s-transferaz (GST) ve katalaz (CAT) enzim aktiviteleri, kalp dokularındaki glutatyon (GSH) seviyeleri ile lipit peroksidasyon ürünü olan malondialdehit düzeyleri araştırılmıştır.Çalışmada 250-300 gr ağırlığında, wistar albino cinsi toplam 20 adet erkek rat kullanılmış, ratlar rastgele iki eşit gruba ayrılmıştır.Grup I (Kontrol grubu) ratlara 8 hafta boyunca standart rat diyeti verilmiştir. Grup II (CCl4 grubu) ratlara CCl4, haftada 3 kez olmak üzere ,8 hafta boyunca 0.3ml/kg (1. hafta), 0.7ml/kg (2. hafta) ve 6 hafta boyunca da 1 ml/kg CCl4 artan dozlarda intraperitoneal olarak verilmiştir. Sekiz hafta sonunda ratlar anestezi altında feda edilerek kalp dokuları çıkartılmıştır. Kalp dokusu üzerine CCl4'ün muhtemel oksidan etkisi ile kalp dokusunun antioksidan savunma sistemi, enzimatik ve histopatolojik olarak incelenmiştir.Çalışmamızda CCl4 grubunda GPx ve SOD enzim aktiviteleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artarken (p<0.05 ve p<0.05) , GST ve CAT enzim aktivitesi kontrol grubuna göre azalmıştır. Ancak bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05 ve p>0.05). Kalp dokusu GSH ve MDA düzeylerinin CCI4 grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlenmiştir (p<0.05 ve p<0.05). Bu verilere paralel olarak CCl4 grubunda kontrol grubuna göre histopatolojik olarak bazı değişiklikler gözlenmiştir.Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre doku MDA düzeyi artarken, GPx ve SOD aktivitesi artmıştır. Üçü arasında güçlü pozitif korelasyon görülmüştür. Doku GSH düzeyi ile doku SOD aktivitesi arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur. Doku GSH düzeyi artarken, doku SOD aktivitesi artmıştır ve aralarında güçlü bir pozitif korelasyon görülmüştür. Doku GPx aktivitesi ile doku CAT aktivitesi arasında zayıf bir negatif korelasyon saptandı. Doku GPx aktivitesi artarken doku CAT aktivitesi azalmıştır. Kalp dokusu GPx aktivitesi ile doku SOD aktivitesi arasında güçlü bir pozitif korelasyon vardır.Yine doku GST ve doku CAT aktiviteleri arasında güçlü pozitif korelasyon görülmüştür.Doku GST aktivitesi azalırken, doku CAT aktivitesi de azalmıştır.Çalışmamızda kontrol grubuna göre CCl4 verilen grupta kalp dokusu MDA düzeylerindeki artışın, CCl4 aracılı oksidatif stres geliştiğinin bir göstergesi olduğunu düşünmekteyiz. Kalp dokusunda CAT aktivite düzeyinin düşük olması, kalp dokusunda hidrojen peroksidin arttığını göstermez. Çünkü çalışmamızda GSH ve GPx düzeyi yüksek bulunmuştur. GSH-Px enzimi peroksitleri temizlemek için hidrojen donörü olarak GSH'a ihtiyaç duymaktadır. Hem GSH'ın hem de GSH-Px'ın CCl4 kullanılan grupda artmış olması, GSH sentezinde rol alan ve (-) feedback ile GSH sentezini kontrol altında tutan glutatyon sentetaz enziminin aktivitesinin artmış olabileceğini düşündürmektedir. Antioksidan enzim aktivitelerinin artmış olması, histopatolojik incelemede sadece orta dereceli hasar görülmesi; kalp dokusunun CCI4 `ün oluşturduğu oksidatif strese karşı oluşan güçlü ve etkili mekanizmaları içerdiğini düşündürmektedir.
Gestasyonel diabetes mellitus (GDM) tanısı alan olgularda preptin, leptin ve insülin direnci arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Gestasyonel diyabet ilk kez gebelik sırasında ortaya çıkan glukoz tolerans bozukluğu olarak bilinir. GDM tanısının konması anne ve bebek açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada, insülin ve glukoz metabolizması üzerine etkileri olduğu bilinen Leptin ve preptin testlerinin, GDM tanısı alan gebelerde, insülin direnci ve insülin direnci ile ilgili test parametreleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, gönüllü katılım formunu dolduran gebelerden oluşmaktadır. Bu gebelerden sağlıklı 41 gebe kontrol grubunu, 38 gebe ise GDM tanısı alıp GDM gurubunu oluşturmaktadır. Gebelerin rutin tahlileri için açlık sırasında alınan kan örneklerinden 4mL kadar da aprotininli tüplere alınarak preptin ve leptin parametreleri çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda kontrol ve GDM grubu için yaş, VKİ ve ailede diyabet öyküsü faktörleri p<0.05 anlamlılık düzeyine göre anlamlı bulunmuştur. Leptin parametresi p<0.05 anlamlılık düzeyine göre anlamlı bulunurken preptin parametresi anlamlı bulunmamıştır p>0.05. Sonuç: Çalışmamızda elde edilen leptin verileri GDM'li gebelerde p<0.05 anlamlılık düzeyine göre anlamlı bulunmuşken, preptin verilerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır p>0.05. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM), Preptin, Leptin.
Gestasyonel diabetes mellitus (GMD) tanısı alan olgularda visfatin, obestatin ve insülin direnci arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Gebeler için bir diyabet tarama yöntemi olan OGTT, GDM tanısı koymada ve erken teşhiste anne ve bebek için çok önemlidir. Bu çalışmada da GDM' li bireylerde "Visfatin ve Obestatin" parametreleri insülin direnci ile ilgili parametrelerle karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 41 sağlıklı (kontrol) ve 34 GDM tanısı alan bireyler dahil edilmiştir. Gönüllü katılım belgesi dolduran gebelerden rutin tahlilleri sırasında bir defaya mahsus aprotinin içeren tüplere kan örnekleri alınarak gerekli parametreler çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz gruplar arasında yaş dağılımı anlamlı bulunmuştur. GDM ve kontrol grupları serum lipit düzeyleri açısından karşılaştırıldığında trigliserid değeri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0.05). GDM ve kontrol grupları arasında HbA1c düzeyleri arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi (p < 0.05). İnsülin direnci gelişen ve insülin direnci gelişmemiş olan GDM'li gebelerdeki visfatin, obestatin, C-peptit, insülin ve HbA1c arasındaki ilişki analizi sonucu obestatin (p < 0.05), insülin (p < 0.05) ve c-peptit (p < 0.05) parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, visfatin ve obestatin arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p > 0.05). İnsülin direnci gelişen ve insülin direnci gelişmeyen tüm gebelerle obestatin arasında anlamlı bir fark bulunmasına rağmen visfatin ile anlamlı fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabet, visfatin, obestatin ve insülin.
Metabolik sendrom oluşturulmuş ratlarda tribulus terrestris'in adiposit yağ asidi bağlayıcı protein (AFABP) ve okside ldl düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması
İnsülin direnciyle başlayan metabolik sendrom (MetS); abdominal obezite, diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon (HT) ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği bir sendrom olarak tanımlanmıştır. Metabolik sendrom; insülin direnci sendromu, polimetabolik sendrom, sendrom X, ölümcül dörtlü ve uygarlık sendromu gibi farklı terimlerle de adlandırılmaktadır. Abdominal obezitedeki sitokin üretimi MetS'un patogenezinde ki önemli rol oynayacağı ileri sürülmüştür. MetS'un prevalansındaki artışlar sebebiyle bilim insanları bu konuda daha fazla araştırma yapmaya gereksinim duymuşlar. Bu çalışmalarda fruktoz metabolizmasının obezite, insülin direnci, inflamasyon, HT ve karaciğer yağlanması üzerine etkisinin olduğunu ve bu nedenle MetS geliştirme riskini de arttırdığını düşünüldüğü için önemli bileşenlerin geliştiği deneysel modellere gereksinim duyulmuştur. Biz bu çalışmada; fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşturulmuş sıçanlarda, Tribulus terrestris ekstraktı'nın metabolik sendromun ve prelevansınının artışa yol açan mekanizmalara olan etkilerini araştırıp, AFABP ve Ox-LDL düzeylerinin elde edilecek veriler ile literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Çalışmada, 240-260 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 21 rat kullanıldı. Ratlar her bir grupta 7 rat olmak üzere üç gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu 10 hafta boyunca standart beslenme uygulandı. Grup 2: Fruktoz ile MetS oluşturulan grup 10 hafta boyunca standart beslenme ve %10 oranında fruktoz uygulandı. Grup 3: MetS oluştuktan sonra 8 hafta boyunca Tribulus terrestris bitki ekstratı verilen grup. Çalışma tamamlandıktan sonra ratlar dekapite edilerek alınan kan örneklerinden numunlerde; serum glukoz, Total kolestrol, HDL, LDL, IL-6, TNF-α, Ox-LDL düzeyleri ve ratlardan alınan karaciğer ve yağ dokusu örneklerinden AFABP ekspresyonu ve Tribulus terrestris bitkisinin bu parametreler üzerine etkileri incelendi. MetS grubunda serum insülin, glukoz, HOMA-IR, trigliserid, total kolesterol, LDL-K, TNF-α, IL-6 ve Ox-LDL düzeyleri ölçüldüğünde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek iken; HDL-K düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde azaldığı tespit edilmiştir (p<0,01). Ox-LDL, LDL, insülin ve HOMA-IR düzeyleri MetS oluştuktan sonra Tribulus terrestris bitki ekstraktı verdiğimiz gruplarda anlamlı (p<0,05) düşük iken; HDL-K düzeyleri anlamlı ( p<0,05) şekilde artmıştır. MetS oluştuktan sonra Tribulus terrestris bitki ekstraktı verdiğimiz gruplarda serum glukoz, total kolesterol, trigliserid, TNF-α ve IL-6 değerlerinde düşüş gözlendi, fakat bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Çalışma sonucu elde edilen verilere göre gruplar arasında Kruskal Wallis, ikili karşılaştırmalar da Mann Whitney-U testi ve en düşük istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 değeri kullanıldı. Sonuç olarak, Tribulus terrestris bitki ekstratının karaciğer ve yağ dokusu, insülin metabolizması ve lipid profili üzerine olumlu etki yapabildiği ve MetS'lu hastalarda kullanımının yararlı olabileceği kanısına varılmıştır.
Tiroid fonksiyonları ile serum angiopoietin-like protein 3, leptin ve visfatin düzeyleri arasındaki ilişki
Tiroid disfonksiyonunda vücut ağırlığı, termogenez, enerji tüketimi ve iştahta değişiklikler görülür. Günümüzde anormal tiroid fonksiyonlarının adipoz dokuda üretilen leptin ve visfatin gibi hormonların salınımında bozuklukla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Öte yandan Angiopoietin-like Protein 3 güçlü bir lipoprotein lipaz inhibitörü ve plazma trigliserid düzeyinin düzenlenmesinde önemli faktörlerden biri olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada normal tiroid fonksiyonları ile tiroid disfonksiyonu bulunan hastalarda adipoz dokudan salınan adipositokinler leptin ve visfatin ile adipositeyi etkileyen önemli salgısal proteinlerden olan ANGPTL3 düzeylerinin tiroid fonksiyonları ile ilişkilerini araştırmak amaçlandı.Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniğine başvuran toplam 85 hasta dahil edildi. 27 hipertiroidi (Serum TSH<0,55 mIU/L), 27 hipotiroidi teşhisi konulmuş hasta (Serum TSH>4,5 mIU/L) ve 31 ötiroidik, sağlıklı, kontrol grubu (0,55 mIU/L Anahtar Kelime: Adipokinler = Adipokines ; Anjiopoietinler = Angiopoietins ; Leptin = Leptin ; Tiroid bezi = Thyroid gland ; Tiroid fonksiyon testleri = Thyroid function tests ; Tiroid hastalıkları = Thyroid diseases
Primer meme kanserli kadınlarda serum Katepsin D ve K düzeylerinin prognostik faktörlerle ilişkisi
Klinik ve biyolojik olarak oldukça heterojen bir tabloya sahip olan meme kanserinde, varolan prognostik markırlar yeterli değildirler. Bu nedenle meme kanserinde prognostik markır araştırmaları devam etmektedir. Bu başlıkta son otuz yılda öne çıkan ve invazyon, metastaz, hücre çoğalması ve angiogenez süreçleriyle ilgili oldukları düşünülen katepsinler umut vaat etmektedirler.Çalışmamızda primer meme kanserli hasta serumlarında katepsin D (KD) ve katepsin K (KK) düzeylerini değerlendirdik (n=25).Hasta grubunda serum KD düzeyleri, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulundu (hasta grubu ortanca 5270 pg/ml, kontrol grubu ortanca 3994 pg/ml, p=0.000 ). Ancak, histolojik grad 2 ve grad 3; aksiller lenf nodu 0, 1-3 ve ?4 ve tümör boyutu ?2cm ve 2-5cm alt gruplarında, serum KD düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptayamadık (sırasıyla p değerleri 0.555, 0.264 ve 0.806).Hasta grubuyla kontrol grubu serum KK düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (hasta grubu ortanca değeri 23.9 pmol/L, kontrol grubu ortanca değeri 19.3 pmol/L, p=0.693). Prognostik faktörlere göre oluşturulan hasta alt gruplarında da, serum KK düzeylerinde anlamlı bir fark bulunamadı.KD serum düzeyinin hasta grubunda artmış olması önemlidir. Hasta alt gruplarında bir fark saptanmaması, muhtemelen hasta sayımızın çok az olmasından kaynaklanmış olabilir.KK, kanserde daha çok kemik metastazıyla ilişkilendirilen bir enzimdir. Hasta grubumuzda metastazı olan hiç kimse olmadığından sonuçlarımız bilimsel verilerle uyumlu görünmektedir.Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler anlamlı olmakla birlikte, hasta sayısının artırılarak çalışmanın geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Parasetamol kullanımının rat karaciğer serbest radikal metabolizması ile ilişkisi: n-asetilsistein'in etkisi
Bu çalışmada parasetamolün rat karaciğer serbest radikal metabolizmasıyla ilişkisi ve N-asetilsisteinin etkisini belirlemek amaçlandı. GÜDAM'dan temin edilen ağırlıkları 250-300 g olan 36 rat 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna yalnızca serum fizyolojik verildi. İkinci gruba 1000 mg/kg APAP, 3. gruba yalnızca 400 mg/kg NAS, 4.gruba 1000 mg/kg APAP verildikten 30 dakika sonra 400 mg/kg NAS, 5.gruba 1000 mg/kg APAP verildikten 30 dakika ve 12 saat sonra 400 mg/kg NAS ve 6.gruba 400 mg/kg NAS verildikten 30 dakika sonra 1000 mg/kg APAP uygulandı. Grupların SOD, GSH-Px, CAT ,GST aktiviteleri ve AST , ALT ve MDA düzeyleri ölçüldü.Sonuçta kontrol grubuna kıyasla 3., 5. ve 6. grupların SOD aktivitelerinde artış görüldü. 5. ve 6.gruplarda CAT aktiviteleri bakımından artış tespit edildi. ALT değerleri 5 ve 6. gruplarda azalırken MDA düzeyleri ve GST aktiviteleri açısından gruplar arasında fark görülmedi. Histopatolojik değerlendirmede yalnızca parasetamol ya da yalnızca N-asetilsistein verilen gruplarda hepatik hasar görülmezken NAS ve APAP'ın birlikte verildiği gruplarda hasar tespit edildi.
Obez kişilerde akupunkturun oksidatif stres üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı obez kişilerde oksidatif stres üzerine akupunkturun etkisinin değerlendirilmesidir. Kırk kadından oluşan grup ikiye bölünmüştür.Sham akupunktur grubu(n=20), akupunktur grubu(n=20). Akupunktur tedavisi, 20 dakikalık haftada 2 seans toplam 10 seans olacak şekilde ve iğneler uyarılmadan uygulanmıştır..Hasta grubuna diyet listesi verilmemiş ancak nasıl yeneceği konusunda önerilerde bulunulmuştur.Onuncu seanstan sonra serumda lipid peroksidasyonu (MDA), AOPP Düzeyleri, Süperoksid Dismutaz ,Glutatyon Peroksidaz tayin edilmiştir. Akupunktur uygulaması sonucunda bu parametrelerin serum düzeyleri değerlendirilmiştir. Sadece akupunktur uygulanan grupta GPx değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde artarken diğer parametrelerde değişiklik olmamıştır. Akupunkturun obez kişilerde oksidatif stres üzerine etkisini araştırmak için daha ileri hayvan ve insan çalışmalarına ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Akupunktur, obesite, MDA, SOD, AOPP, GPX
Pankreatik beta hücrelerinde (INS-1) 4-hidroksinonenal' in endoplazmik retikulum stres, apoptozis, insulin salıverilmesi ve detoksifikasyon enzimleri üzerine olası etkileri
4-hidroksinonenal lipid peroksidasyonunun bir ürünü olup, yüksek konsantrasyanlarda hücrelerde proteinlerle stabil ürünler oluşturur. Artmış stabil ürünler endoplazmik retikulumda (ER) katlanmamış protein cevabını başlatır. Artmış katlanamamış protein cevabı veya kronik endoplazmik retikulum stres apoptozis ve otofajiyi indükler. Böylece bizde çalışmamızda, pankreatik beta hücrelerinde 4-hidroksinonenal' in ER stres sensör proteinleri, detoksifikasyon enzimleri, apoptozis ve insulin salıverilmesi üzerine etkilerini araştırdık. INS-1 hücrelerinde 4-hidroksinonenal artan zamana ve doza bağlı olarak hücre canlılığını azaltmıştır. 4-hidroksinonenal toksik dozda bazal ve glukozla tetiklenen insulin salıverilmesini anlamlı derecede azaltmıştır. 4-hidroksinonenal uygulaması detoksifikasyonda görevli glutatyon-s-transferaz ve aldoz redüktaz 1B1 protein ifadelenmelerini toksik dozlarda uyarmıştır. Endoplazmik retikulum stres belirteci PERK fosforilasyonu ve IRE1-a düzeylerini toksik doz 4-hidroksinonenal uygulaması ile anlamlı derecede artırmıştır. 4-hidroksinonenal yüksek dozda endoplazmik retikulum aracılı hücre ölümünde etkili CHOP ve kaspaz 12 proteinlerin ifadelenmelerinde artışa neden olmuştur. Ayrıca toksik doz 4-hidroksinonenal uygulaması JNK, kaspaz 9 ve kaspaz 3' ün aktivasyonuna neden olmuştur. Sonuç olarak, 4-hidroksinonenal pankreatik beta hücre kaybında oldukça etkilidir. 4-hidroksinonenal insulin eksikliğine bağlı hipergliseminin gelişimine etken olabilir. Belki de pre-diyabetik evrede antioksidan veya lipid peroksitleri temizleyici tedavi yaklaşımları ile beta hücre kaybı engellenerek diyabetin seyri olumlu yönde değiştirilebilir.
Deneysel olarak mide kanseri oluşturulan farelerde irisin hormonu ve bazı kaşektik faktörlerin ekspresyonlarının incelenmesi
İrisin, fibronektin tip 3 domaini içeren 5. protein (FNDC5)'in ekstraselüler kısmının proteoliziyle iskelet kasından kana salınan ve adipoz dokuda yağ oksidasyonunu artırarak kilo kaybına sebep olan yeni tanımlanmış bir miyokindir. İrisinle ilgili yapılan çalışmalar sınırlı sayıda olup, etki mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Zayıflamanın sıklıkla görüldüğü (mide, pankreas vb.) kanserlerle olan ilişkisini inceleyen herhangi bir çalışmaya da rastlanılmamıştır. Bu çalışmada irisinin, kilo kaybına sebep olan özelliği dikkate alınarak, deneysel olarak mide kanseri oluşturulan farelerin tümör dokusundan salgılanıp salgılanmadığının ve kanser kaşeksisinde etkili olup olmadığının aydınlatılması amaçlandı. Çalışmamızda, 60 adet BALB/c ırkı fareden kontrol olarak 12, N-metil-N-nitrozoüre (MNU) ile kanser oluşturmak üzere 48 fare ayrıldı ve 150 günlük oral yolla MNU uygulanmasının ardından sağ kalan farelerin dekapitasyonuyla kan, mide, iskelet kası, kahverengi ve beyaz yağ dokuları alındı. Mide dokularının histopatolojik değerlendirilmesi sonucunda; kontrol, MNU uygulanıp kanser oluşmayan, kanser öncesi ve kanserli olmak üzere 4 grup oluşturulması uygun görüldü. Doku örneklerinde FNDC5 ve kaşeksiyle ilişkili bazı proteinlerin ekspresyonları, serumlarda ise FNDC5/irisin, bazı inflamatuar ve kanser belirteçleriyle birlikte bazı kaşektik faktörlerin seviyeleri ölçüldü. Serum örneklerinde ölçülen kaşektik ve inflamatuar belirteçlerle, FNDC5/irisin seviyeleri kanserli grupta kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Kontrol ve kanserli mide dokularında FNDC5 ve kaşektik faktörlerden çinko-α-2 glikoprotein (ZAG) genlerinin ekspresyonunun olmadığı, beyaz ve kahverengi yağ dokularında kanserli grupta kontrol grubuna göre FNDC5 ekspresyonunun anlamlı yüksek olduğu belirlendi. Sonuç olarak, mide kanserinin oluşturulduğu farelerin kahverengi ve beyaz yağ dokularında artmış FNDC5 ekspresyonu, bu proteinin kanser kaşeksisinde kaşektik faktörler gibi etkili bir faktör olabileceği kanaatine varıldı. Ancak, midedeki kanserleşme ile irisinin kaşektik etkisi arasındaki ilişkinin mekanizması aydınlatılamadı.
Retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunu takiben diyetle obez yapılmış sıçanlarda leptin sentezi ve serum seviyelerinin incelenmesi
Leptin başlıca beyaz yağ dokusunda sentezlenen ve enerji dengesini düzenleyen bir hormondur. Sentezi birçok faktörün yanı sıra sempatik sinir sistemi tarafından da düzenlenir. Çalışmamızda, yüksek yağlı ve standart diyetle beslenen sıçanlarda iki taraflı retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunun, retroperitoneal ve epididimal yağ dokusunda leptin ekspresyonuna ve serum leptin konsantrasyonuna etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her birinde 8 adet 100-150 g ve 3-5 haftalık Sprague Dawley ırkı sıçan bulunan 4 grup oluşturuldu: I. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD+), II. Grup: Denervasyon yapılmadı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD-), III. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve standart yem ile beslendi (SD+), IV. Grup: Denervasyon yapılmadı ve standart yem ile beslendi (SD-) kontrol grubu olarak kabul edildi. 10 haftalık programı sonunda sıçanlardan serum ve doku numuneleri toplandı. Serum numunelerinde, glukoz, trigliserit, insülin ve leptin seviyeleri ölçüldü. Retroperitonel ve epididimal yağ dokusunda leptin mRNA seviyesi RT-PCR ile belirlendi. Yüksek yağlı diyet kullanan ve denerve edilen grupların serum leptin seviyelerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlendi (p=0.038). Yağlı diyet denervasyon ile birlikte gen ekspresyon sonuçlarında ciddi bir değişiklik bulunmadı (p=0.31). Sonuç olarak, denerve edilmiş sıçanlarda, diyete bağlı olarak leptin ekspresyonlarında fark bulunmadığı, serum leptin seviyelerinde farklılıklar olduğu görüldü. Gözlenen değişikliklerin diyetin diğer yağ dokularına olan etkisinden kaynaklanabileceği kanaatine varıldı.
Alkol kullanım bozukluğu, siroz ve sistemik lupus eritematozusta yeni bir belirteç olarak karbohidrat defisit transferin kullanımı
Karbohidrat defisit transferrin (CDT), yapısında sialik asit içeren bir glikoprotein olup transferin içeriğindeki karbonhidratın azalmasıyla oluşur ve son zamanlarda alkol kullanımını belirleyici bir belirteç olduğuna dair çalışmalar yapılmaktadır. Yoğun alkol kullanımı dönemlerinde transferrin içindeki karbonhidrat içeriğinin (sialik asit, galaktoz, N-Asetil glukozamin) azaldığını gösteren çalışmalar mevcuttur.Lipit peroksidayonu sırasında oluşan malondialdehid (MDA), biyolojik örneklerde ölçülebilen ve peroksidatif hasarı gösteren nispeten dayanıklı bir üründür. Biyolojik sistemlerdeki oksidatif stresin ölçülmesinde günümüzde en yaygın metod MDA ölçümüdür.Protein oksidasyonunun son zamanlarda keşfedilen bir belirteci olan ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP), ditirozin içeren çapraz bağlı protein ürünleri olarak tanımlanmaktadır. Diğer yandan AOPP'nin yapısal olarak ileri glikasyon son ürünlerine benzediği bildirilmektedir. AOPP günümüzde protein oksidasyonun derecesini belirlemede duyarlı bir belirteç olarak kabul edilmektedir.Bu çalışmada patogenezinde oksidatif stresin rol oynadığı alkol kullanım bozukluğu, siroz ve sistemik lupus eritematozus (SLE) hastalarında CDT, MDA, AOPP düzeylerinin ölçülmesi planlandı. Böylece bu hastalıklarda CDT, MDA ve AOPP'nin tanı belirteci olarak kullanılabilirliğinin gösterilmesi amaçlandı.Çalışmamızın bulgularında, her 3 hasta grubunda CDT seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak saptandı. AOPP ve MDA seviyelerinde ise hasta grupları ile kontrol grubu arasında farklılık yoktu. Buna göre CDT seviyelerinin, en belirgin alkol bağımlısı grupta artmakla birlikte, siroz ve SLE hastalıklarında da erken tanı belirteci olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Oksidatif olarak modifiye edilmiş karbonik anhidraza karşı otoantikor oluşumunun ve bu antikorların bazı romatoid hastalıklarla ilişkisinin incelenmesi
Karbonik anhidraz (CA) geniş doku dağılımı olan bir metaloenzimdir ve bazı romatoid hastalıklarda bu enzime karşı otoantikor oluşmaktadır. Oksidatif stresin CA otoantikor oluşumu tetiklediğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada karbonik anhidrazın 4-hidroksinonenal (HNE), malondialdehit (MDA), peroksinitrit (PN) ile modifikasyonunun CA otoantikorlarının oluşumu üzerine etkisi ve romatoid artrit (RA), ankilozan spondilit (AS), Sjögren's sendromu (SjS) hastalarında bu antikorlarla oksidan-antioksidan durum arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada eritrositlerden izole edilen CA I ve CA II izoenzimleri HNE, MDA ve PN ile modifiye edilip modifikasyonlar Western Blot ile teyit edildi. Antijeniteye modifikasyonların etkilerini incelemek amacıyla Balb-c fareler bu maddelerle immünize edildi ve serumlarında otoantikor titreleri ELISA ile belirlendi. Çalışma gruplarında CA ve modifiye CA otoantikorları belirlendi. Ayrıca hastalardan elde edilen serum ve eritrositlerde MDA, HNE, 3-nitrotirozin (3-NT), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutayon peroksidaz (GSH-Px) ölçülerek hastalardaki oksidan-antioksidan durum değerlendirildi. Antikor oluşumunu ve inflamasyonu tetikleyen sitokinler tümör nekroz faktör–α (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) ölçülerek otoantikorlarla arasındaki ilişki incelendi. Bireylerde PN modifiye CA I ve CA II otoantikorları kontrolle karşılaştırıldığında bütün gruplarda anlamlı fark bulundu. Saf CA ve modifiye formların otoantikor titreleri ile kontrol grupları arasında anlamlı fark görüldü (p<0.001). Farelerde modifiye formlar saf CA formuyla karşılaştırıldığında HNE ve MDA' nın antijenik özelliği azaltırken PN' nin arttırdığı belirlendi. Sonuç olarak oksidatif modifikasyonların CA izoenzimlerinin antijenik özelliklerini değiştirdiği özellikle PN ile yapılan modifikasyonların antijeniteyi arttırdığı görüldü.
Mast hücre triptazı ve oksidatif stres parametrelerinin koroner arter hastalığının klinik ve anjiografik bulguları ile ilişkisi
Mast hücre triptazı, koroner aterom plaklarının omuz bölgelerinde yoğunlaşan mast hücrelerinden salınır. Plak rüptürlerinin en çok bu bölgede olduğu için, triptaz ile rüptür arasındaki ilişki ilgi konusu olmuştur. Triptazın, matriks metalloproteinazları aktive ederek plak rüptürünü hızlandırdığı savlanmıstır. Triptaz aynı zamanda oksidatif stresle de ilişkili görünmektedir. Bu çalışmada, mast hücre triptazı ve oksidatif stres parametrelerinin koroner arter hastalığının klinik ve anjiografik bulguları ile ilişkisinin araştırılması hedeflenmiştir. Bu çalışmada mast hücre triptazı, koroner arter hastalığının ciddiyetini gösteren Gensini skoru ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir pozitif korelasyon göstermiştir. Bu korelasyon, yaş, cinsiyet, diyabetes mellitus, hipertansiyon, sigara, serum lipid düzeyleri gibi geleneksel risk faktörlerine göre yapılan düzeltmeden sonra da anlamlılığını korumuştur. Öte yandan AOPP ve MDA ile Gensini skoru arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmamıştır. Destekleyici bir ek bulgu olarak, ateroskleroz ciddiyetinin bir temsilci belirteci olan karotis intima media kalınlığı ile mast hücre triptazı düzeyleri arasında da anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Bulgular, mast hücre triptazının koroner arter hastalığı ve aterosklerozun ciddiyet düzeyini öngörmede yararlı bir belirteç olabileceğini düşündürmektedir.
Yeni tanı almış Tip 2 diyabetli hastalarda serum irisin seviyesinin incelenmesi
Son yıllarda, bir hormon olarak tanımlanan irisin, miktarı PGC-1α tarafından düzenlenen ve bir Tip 1 membran proteini olarak bilinen FNDC5'in proteolitik olarak parçalanması sonucu iskelet kasından kana salınan bir miyokindir. İrisin, glukoz toleransını ve enerji harcanmasını arttırırken, karbohidrat homeostazını iyileştirir. Metformin biguanid sınıfında olan oral antidiyabetik bir ilaçtır. Karaciğerde glukoneogenezi inhibe eder ve insulin direncini azaltır. İrisin enerji metabolizması yollarının düzenlenmesinde rol alan ve Tip 2 diyabet(T2DM)'li kişilerde kandaki miktarı azalan bir hormondur. Metformin de yakıt ve enerji metabolizmasını etkileyen ve Tip 2 diyabet tedavisinde çok yaygın olarak kullanılan bir ilaçtır. Bu bilgilerden hareketle bu çalışmada, metformin kullanımının serum irisin seviyesi üzerine etkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı' na başvuran ve Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT) sonucu glukoz toleransının bozulmuş olduğu belirlenen 20 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Egzersiz ve beslenme gibi hayat tarzlarında değişiklik ve metformin kullanılması tavsiye edilen bu kişilerden 1 aylık dönemin ardından tekrar kan alınmıştır. Ayrıca, hasta grubuyla yaş ve cinsiyet olarak eşleşen sağlıklı kişilerden oluşan bir kontrol grubu oluşturulmuş (n=20 ), bu iki gruptan alınan kan örneklerindeki irisin seviyeleri ELISA metoduyla ölçülmüştür. Ölçümlerin istatiksel değerlendirilmesi sonucunda, hasta grubunun tedavi öncesi kan örneklerindeki irisin seviyeleri ile bir ay boyunca tavsiye edilen tedavileri sonrası alınan kan örneklerindeki irisin seviyeleri arasında önemli bir farklılık olmadığı gözlemlenmiştir (p=0.780). Kontrol grubuyla tedavi gören grup arasında da benzer bir sonuç elde edilirken (p=0.170), kontrol grubuyla hasta grubunun tedavi öncesi örneklerindeki irisin miktarları karşılaştırıldığında, kontrol grubunun serum irisin değerinin anlamlı derecede daha fazla olduğu bulunmuştur (p=0.002). Sonuç olarak, hayat tarzının değiştirilerek alınan metforminin T2DM'li hastaların kanlarındaki irisin seviyesini değiştirip, değiştirmediği konusunda net bir kanaate varılamamıştır.
Türk propolisinin sulu ekstraktının insan laringeal epidermoid karsinoma (HEP-2) hücre serilerinde mitokondriyal membran potansiyeline etkisi
Propolis, çeşitli bitkisel kaynaklardan bal arıları tarafından toplanan reçinemsi bir maddedir ve propolis arılar tarafından peteklerde bulunan çatlakları pürüzsüz hale getirip davetsiz misafirlere karşı kovanın girişini korumak için kullanılır. Yapılan çalışmalarda propolis ekstraktlarının değişik kanser hücrelerinde, mitokondriyal membran potansiyelinde bir azalma meydana getirerek apoptotik hücre ölümünü indüklediği ortaya konmuştur. Bu çalışmada, Türk propolisinin antikanser özelliği dikkate alınarak, insan laringeal epidermoid karsinoma (HEp-2) hücrelerinde mitokondriyal membran potansiyelinde ne tür değişime sebep olduğunun araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmada Türk propolisinin sulu (WEP 1-3 mg/mL) ve etanollü (EEP 0.075-3 mg/mL) ekstraktlarının, HEp-2 hücrelerinin mitokondriyal membran potansiyeli üzerine etkisi florumetrik yöntemle incelendi. WEP ve EEP' nin konsantrasyon ve zamana bağlı olarak mitokondriyal membran potansiyellerinin HEp-2 hücre serilerinde kontrole (0 konsantrasyon) göre anlamlı azalttığı bulundu.
Retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunu takiben diyetle obez yapılmış sıçanlarda adiponektin gen ekspresyonu ve serum seviyelerinin incelenmesi
Adiponektin başlıca beyaz yağ dokusu hücrelerinde sentezlenen ve antidiyabetik, antiaterojenik ve antiinflamatuar etkiler gösteren bir adipokindir. Yağ dokusunun metabolik ve sekratuvar özellikleri birçok faktörün yanısıra sempatik sinir sistemi tarafından da düzenlenir. Çalışmamızda, yüksek yağlı ve standart diyetle beslenen sıçanlarda iki taraflı retroperitoneal yağ dokusu denervasyonunun, retroperitoneal ve epididimal yağ dokusunda adiponektin ekspresyonuna ve serum adiponektin konsantrasyonuna etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her bir grupta 8 adet 100-150 g ağırlığında ve 3-5 haftalık Sprague Dawley ırkı sıçan bulunan 4 grup oluşturuldu: I. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD+), II. Grup: Denervasyon yapılmadı ve yüksek yağlı yem ile beslendi (YD-), III. Grup: Retroperitonel yağ dokusu iki taraflı denervasyon yapıldı ve standart yem ile beslendi (SD+), IV. Grup: Denervasyon yapılmadı ve standart yem ile beslendi (SD-) ve kontrol grubu olarak kabul edildi. 10 haftalık diyet programı sonunda sıçanlardan serum ve doku numuneleri toplandı. Serum numunelerinde glukoz, trigliserit, insülin ve adiponektin seviyeleri ölçüldü. Retroperitonel ve epididimal yağ dokusunda adiponektin mRNA seviyesi RT-PCR ile belirlendi. YD+ grubun serum adiponektin seviyelerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlendi (p=0.010). Retroperitoneal yağ dokusundaki adiponektin gen ekspresyonunun ölçümü sonucunda, YD+ grubunda adiponektin seviyesi yüksek bulundu (p=0.023). Epididimal yağ dokusu adiponektin gen ekspresyonunun ölçümü sonucunda, YD- grubunda adiponektin seviyesi daha düşük bulundu (p=0.021). Sonuç olarak, denerve edilmiş sıçanlarda, diyete bağlı olarak adiponektin ekspresyonlarında ve serum adiponektin seviyelerinde farklılıklar olduğu görüldü. İki taraflı denervasyonun ve diyetin adiponektin seviyelerine ve sentezine farklı etkileri olabileceği kanaatine varıldı.
Tbars-malondialdehit (MDA) analizinde hemolizin interferans etkisinin incelenmesi
Hemoliz, eritrositlerin hücre membranındaki hasar sonucu başta hemoglobin olmak üzere eritrositlerin içerdiği tüm materyalin içinde bulunduğu serum veya plazmaya geçmesidir. Hemoliz, serbest hemoglobin konsantrasyonun yaklaşık 15-20 mg/dL olması durumunda kan parametrelerini interfere etmeye başladığı gösterilmiştir. Hemolitik interferans serum veya plazmadaki bir analitin hemolizin etkilerine bağlı olarak analit konsantrasyonlarında meydana getirdiği istem dışı değişimdir. Özellikle spektral interferans bunlar içinde en önemlilerinden biridir. Hemoliz özellikle 540 ve 570 nm'lerde spektral inerferansa neden olmaktadır. Malondialdehit (MDA) temel araştırmalarda en çok kullanılan bir lipid peroksidasyon değerlendirme yöntemi olup 532 nm de spektrofotometrik ölçümler yapılır. Bu çalışmanın amacı; hemolizin MDA analizi üzerine olan interferans etkisinin incelenmesi ve hemoliz için MDA ölçümünü etkileyen eşik (cut off) değerinin belirlenmesidir. Sonuç olarak hala yoğun şekilde çalışmaları yapılan MDA'nın her iki serum havuzunda da (düşük ve yüksek) MDA düzeylerinin etkilendiği görülmüştür. Yüksek MDA serum düzeyinde hemoliz indeksi yaklaşık 400-450 aralığında bir değerde sapmaya neden olurken, düşük MDA serum düzeyinde bu değer yaklaşık olarak 500-600 aralığında bir değerde sapmaya neden olmuştur. Bu nedenle bu değerler ve üzeri için hata payı getirdiğinden çalışmalara dahil edilmemelidir. Ayrıca düşük serum MDA gruplarında daha yüksek interferans olduğu gözlemlenmiştir.
Homosisteinin normal ve obez farelerin yağ dokusunda CD36 gen ekspresyonu üzerine etkisinin incelenmesi
Obezite, vücuda besinler ile alınan enerjinin, harcanan enerjiden fazla olmasından kaynaklanan bir hastalıktır. Homosistein (Hcy), esansiyel bir aminoasit olan metiyoninin hücre içi demetilasyonu sırasında oluşan bir aminoasittir. Cluster of differentiation 36 (CD36), sınıf B çöpçü reseptör ailesinin bir üyesidir. Peroksizom proliferatör-aktive reseptör gama (PPARγ) ve CCAAT/Enhancer Bağlayıcı Protein (C/EBPα) adiposit fonksiyonu ile ilgili birçok geni aktive eden ve CD36'nın ekspresyonunu da düzenleyen transkripsiyon faktörleridirler. Bu çalışmada, hem normal hem de yüksek kalorili diyetle obezite modeli oluşturulan BALB/c farelerden elde edilen epididimal yağ dokusunda birçok patolojik olayla ilişkili olan Hcy'nin CD36, PPARγ ve C/EBPα gen ekspresyonu üzerine etkisinin in vivo olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, her birinde 6 adet fare bulunan 4 grup oluşturuldu: Grup 1: Standart fare yemi ve içme suyu, Grup 2: Yüksek yağ içerikli yem ve içme suyu, Grup 3: Standart fare yemi ve homosistein ihtiva eden içme suyu, Grup 4: Yüksek yağ içerikli yem ve homosistein ihtiva eden içme suyu. Her grup yukarıda belirtilen şekilde üç ay beslendikten sonra epididimal yağ dokusu örnekleri alındı. Yağ dokusu örneklerinde CD36, PPARγ ve C/EBPα gen ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemiyle belirlendi. Obez farelerin yağ dokusunda CD36 gen ekspresyonun anlamlı derecede arttığı bulunurken (p=0.003), Hcy'nin hem standart fare yemi hem de yüksek yağlı yem ile beslenen farelerin yağ dokusunda CD36 gen ekspresyonunu Hcy verilmeyen farelerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı bulundu (sırasıyla p=0.002 ve p=0.002). PPARγ ve C/EBPα gen ekspresyon düzeylerinin ise standart fare yemi ile beslenen gruba göre diğer tüm gruplarda anlamlı derecede azaldığı gözlendi (p<0.05). Ayrıca Hcy takviyesi ile hem PPARγ hem de C/EBPα gen ekspresyon seviyelerinin kendi kontrollerine göre düşük seviyelerde seyrettiği izlendi. Sonuç olarak hiperhomosisteineminin kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü oluşunda olası etkenlerden birinin de Hcy'nin yağ dokusunda CD36 gen ekspresyonunu azaltması olabileceği kanaatine varıldı.
Türk propolisinin sulu ve etanollü ekstraktının HPlC ve GC-MS ile karakterizasyonu
Propolis, bal arıları tarafından çeşitli bitki kaynaklarından toplanan yapışkan, reçineli bir maddedir. Propolisin etanollü ekstraktı reçineden arındırılmış polifenolik bileşenlerce zengin propolis ekstraktı elde etmek için yaygın şekilde kullanılmaktadır. Propolisin sulu ekstraktı ve kafeoilkuinik asitleri içeren başlıca bileşenleri çok büyük antioksidan aktiviteye ve bazı enzimlere karşı yüksek inhibitör/aktivatör etkiye sahiptir. Propolisin tüm bileşenlerinin karakterizasyonu hem kalitatif hem de kantitatif kimyasal analizini kapsamaktadır. Özellikle HPLC ve GC-MS gibi kromatografik teknikler her bir polifenolik bileşiğin profilini ve tanımlanmasını sağlamaktadır. Bu çalışma ile Türkiye'nin çeşitli yörelerinden toplanan ve günümüzde önemi giderek daha fazla anlaşılmaya başlanan Türk propolisinin sulu ekstraktı ve etanollü ekstraktında HPLC-DAD ve GC-MS aracılığıyla içeriğinde bulunan bileşenlerin kalitatif ve kantitatif olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. HPLC-DAD ile yapılan analizlerinde Türk propolisinin sulu ekstraktının fazla miktarda kafeik asitin (204.00 µg/mL) yanısıra trans-sinnamik, klorojenik ve kafeoilkuinik asitleri içerdiği, etanollü ekstraktın ise çok yüksek miktarda krisin (641.33 µg/mL), kafeik asit fenetil ester (630.67 µg/mL), pinosembrin (572.67 µg/mL), galangin (534.11 µg/mL), naringenin (372.39 µg/mL) ve aynı zamanda kaempferol, trans-sinnamik asit, kafeik asit, mirisetin, kuersetin gibi diğer flavonoid ve fenolik asitleri içerdiği belirlenmiştir. Rtx-1 ve Rtx-5ms olmak üzere farklı iki kolon kullanılarak yapılan GC-MS analizlerinde ise Rtx-5ms kolon ile sulu propolis ekstraktında çok daha fazla bileşen tespit edilmiştir. Rtx-5ms kolon ile yapılan analizde sulu propolis ekstraktının kuinik asit ve ferulik asit içerdiği, Rtx-1 kolon kullanılarak yapılan analizde ise etanollü propolis ekstraktının kafeik asit bulundurduğu belirlenmiştir. Bu analizler neticesinde her iki kolon ile belirlenen sulu ve etanollü propolis ekstraktlarının şekerler bakımından çok daha zengin içeriğe sahip olduğu saptanmıştır.
Sulu Türk propolis ekstraktının T-BHP ile uyarılmış oksidatif hasara karşı koruyucu etkisinin incelenmesi
Propolis, çeşitli ağaç ve bitki türlerinden arılar tarafından toplanan, ihtiva ettiği zengin fenolik ve flavonoid içeriğinden dolayı antioksidan, antibakteriyel, antiviral, antitümör etkiye sahip doğal reçinemsi bir arı ürünüdür. Oksidatif stres, serbest radikal oluşumu ve antioksidan sistem arasındaki dengenin bozulması sonucu ortaya çıkar. Oksidatif stres sonucu ortaya çıkan serbest radikaller lipid, protein, DNA, karbohidrat ve enzimler üzerine etki ederek hücre hasarına neden olur. Eritrositler, elde edilmesinin kolay olmasının yanı sıra ihtiva ettiği hemoglobin ve bu hemoglobinin oksidasyonundan dolayı oksidatif stres şartlarına en çok maruz kalan hücrelerdir. Bundan dolayı deneysel oksidatif hasar çalışmaları için mükemmel bir modeldir. Tersiyer bütil hidroperoksit (t-BHP) insan eritrosit hücrelerinde oksidatif hasar meydan getiren organik bir peroksittir. Bu çalışmada sulu Türk propolisinin t-BHP ile indüklenmiş oksidatif hasara karşı koruyucu etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Sağlıklı bireylerden etik kurul onayı ile alınan kanlardan eritrosit hücreleri izole edilmiştir. Elde edilen eritrosit paketi kontrol, sulu Türk propolisi, pozitif kontrol (kuersetin) ve negatif kontrol (t-BHP) grubu olarak dörde ayrılmıştır. Deney modeli olarak eritrosit paketlerine öncelikle ekstrakt muamelesi ve ardından t-BHP muamelesi ile birlikte negatif kontrolde oluşacak olan hasara karşı sulu Türk propolisinin koruyucu etkileri lipid peroksidasyonunun son ürünü olan malondialdehit (MDA), toplam oksidan kapasite (TOK), toplam antioksidan kapasite (TAK), süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitelerine göre değerlendirilmiştir. Sulu Türk propolisi grubunda MDA, CAT, SOD, TOK ölçümleri, negatif kontrole göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Sulu Türk propolisi grubunda TAK ölçümleri, negatif kontrole göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Bu çalışma ile sulu Türk propolisinin eritrositlerde t-BHP ile indüklenmiş olan oksidatif hasara karşı koruyucu etkinliği ortaya konulmuştur. Azalan SOD ve CAT enzim aktivitesinin nedeninin sulu Türk propolisi ekstraktının ortamdaki serbest radikalleri antioksidan aktivite göstererek temizlemesinin sonucu olabileceği düşünülmektedir.
Investigation of protective effects of water extracts of turkish pollen against oxidative damage ınduced BY T-BHP
Polen çiçekli bitkilerden arılar tarafından toplanarak nektar ve arı salgıları ile karıştırılıp üretilen, fitokimyasallar bakımından zengin içeriğe sahip toz benzeri doğal bir arı ürünüdür. Bu doğal ürünün içeriğinde lipidler, karbohidratlar, proteinler, karotenoidler ve polifenoller gibi bileşikler bulunmaktadır. Polenin bileşimi toplandığı bölgenin iklimine ve coğrafik özelliklerine bağlı olarak farklılık göstermektedir. Eski çağlardan beri insanoğlu poleni soğuk algınlığı, ülser ve anemi gibi pek çok hastalığın tedavisinde kullanmakta olup bu ürününün antioksidan özelliği içeriğindeki flavonoidlerden kaynaklanmaktadır. Araştırmalar sonucu elde edilmesi kolay ve akut oksidatif hasar çalışmaları için model hücre olarak eritrositler seçildi. Tersiyer bütil hidroperoksit (t-BHP) insan eritrosit hücrelerinde oksidatif hasara neden olan organik bir peroksittir. Sağlıklı bireylerden etik kurul onayı ile alınan kanlardan eritrosit hücreleri izole edildi. Elde edilen eritrosit paketi kontrol, sulu Türk polen ekstraktı, pozitif kontrol ve negatif kontrol olarak dört gruba ayrıldı. Eritrosit paketlerine öncelikle ekstrakt muamelesi ve ardından t-BHP muamelesi ile birlikte negatif kontrolde oluşacak olan hasara karşı sulu Türk poleninin koruyucu etkileri lipid peroksidasyonunun son ürünü olan malondialdehit (MDA), toplam oksidan kapasite (TOK), toplam antioksidan kapasite (TAK) ve süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktivitelerine göre değerlendirildi. Sulu Türk polen ekstrakt grubunda negatif kontrole göre istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Sonuç olarak, ilk defa sulu Türk polen ekstraktının in vitro şartlarda insan eritrosit hücrelerinde t-BHP ile uyarılmış oksidatif hasara karşı koruyucu etkiye sahip olabileceği belirtilmiştir. Elde edilen veriler çeşitli in vitro ve in vivo çalışmaların öncüsü niteliğindedir. Bu çalışmadan polenin alternatif, gıda takviyesi olarak kullanılması öngörülmektedir.
Quercetin uygulanmış diyabetik sıçanlarda renal siklooksijenaz-2 ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz aktivitelerinin değişimi
ÖZETDiabetes mellitus (DM), mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlarla seyreden kronik metabolik bir hastalıktır. Quercetin (3,3', 4', 5, 7 pentahydroxyflavone) flavonoid türevi bir bileşik olup antioksidan, antiinflamatuar ve antitumöral etkilere sahiptir. Çalışmanın amacı; Streptozosin (STZ) ile diyabet oluşturulan ratlarda quercetin tedavisi ile Siklooksijenaz-2 (COX-2) ve İndüklenebilir Nitrik Oksit Sentetaz (iNOS) değişimlerinin diyabet ile olan ilişkisinin biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirilmesidir.Çalışmaya 40 adet, 8-10 haftalık, Wistar Albino türü erkek ratlar alındı. Ratlar her grup eşit olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I (Kontrol Grubu: Sitrat Tamponu), Grup II (Sham Grubu: Sitrat Tamponu + Tween Çözeltisi), Grup III (Diyabet Grubu) ve Grup IV (Diyabet + Quercetin) olarak belirlendi. Grup I ve II'deki ratlara 0,1 mol/L Sitrat tamponu intraperitonal olarak 3 gün uygulandıktan sonra Grup II ratlara % 0,2 Tween çözeltisi intraperitonal olarak günde 2 kez 14 gün boyunca verildi. Grup III ve Grup IV'de bulunan ratlara, diyabet oluşturmak için 3 gün boyunca 40 mg/kg dozda STZ 0,1 mol/L sitrat tamponunda (pH: 4,5) çözülerek intraperitonal olarak uygulandı. Ayrıca; Grup IV ratlara Quercetin 50 mg/ kg/ gün dozda % 0,2 tween çözeltisinde çözülerek aynı yol ile günde 2 kez 14 gün boyunca uygulanarak Quercetinin koruyucu etkisi araştırıldı.Grup I ratlar ile karşılaştırıldığında, Grup III ratlarda serum IL-6, doku COX-2 ve iNOS düzeylerinde artış saptandı. Histopatolojik değerlendirmelerde, Grup III'de rat karaciğer, böbrek, aort dokularında ılımlı inflamasyon görüldü. Quercetin tedavisinin serum IL-6, doku COX-2 ve iNOS düzeylerini azalttığı karaciğer, böbrek ve aort dokularında inflamasyonu baskıladığı bulundu.Sonuç olarak; Quercetinin diyabet gelişimini ve komplikasyonlarını önleyebileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, Quercetin, İndüklenebilir Nitrik Oksit Sentaz, Siklooksijenaz-2.
Koroner arter hastalarında miyeloperoksidaz gen polimorfizmi
Koroner arter hastalığı (KAH)'in en sık görülen nedeni olan ateroskleroz lipoprotein partiküllerinin sağlam ve/veya disfonksiyone vasküler endoteli geçerek intima tabakasında birikmesiyle oluşan inflamatuar bir olaydır. Miyeloperoksidaz (MPO), immun sistem ve inflamatuvar düzenlemede önemli rol oynayan lökosit kaynaklı bir enzim olup özellikle MPO gen polimorfizminin GG genotipinin, koroner arter hastalıkları (KAH) için önemli bir belirleyici olduğu gösterilmiştir. Çalışma grubu; 88 Koroner Arter Hastası ve 88 kontrolden oluşturulmuştur. Miyeloperoksidaz gen polimorfizmi PCR yöntemi ile belirlenmiş olup plazma Miyeloperoksidaz (MPO) ve Matriks Metaloproteinaz-9 (MMP-9) düzeyleri ELİSA yöntemi kullanılarak ölçülmüştür. Deneysel çalışmamızın sonucunda MPO gen polimorfizmine ait genotip frekansı koroner arter hasta grubunda; GG % 72.7, AG % 23.9, AA % 3.4 iken, kontrol grubunda; GG % 71.6, AG % 26.1, AA % 2.3, olarak bulunmuştur. Her iki grupta da MPO gen polimorfizmi genotip ve allel frekansları açısından karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Koroner arter hasta grubu ve kontrol grubu demografik özellikler açısından karşılaştırıldığında; koroner arter hasta grubunda; yaş ve total kolesterol düzeylerinin arttığı (p<0.001) ek olarak sigara kullanımı, sistolik kan basıncı, ve LDL kolesterol düzeylerinin arttığı saptanmış (p<0.05) olup bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Cinsiyet, diastolik kan basıncı, hipertansiyon, trigliserid, HDL kolesterol ve VLDL kolesterol düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Plazma MPO ve MMP-9 düzeyleri kontrol ve koroner arter hasta grubunda karşılaştırıldığında; MPO düzeylerinin, hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yükseldiği bulunmuştur (p<0.05). Plazma MMP-9 düzeylerinin ise koroner arter hasta grubunda azaldığı ve bu değişimin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0.05). Bu çalışma Elazığ bölgesinde yaşayan kişilerde yapılmış bir ön çalışma olup sonuçlarının bu konuda yapılacak diğer çalışmalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelime: Koroner Arter Hastalığı, MPO gen polimorfizmi, Enfeksiyon MPO, MMP-9
Koroner arter hastalarında endotelyal lipaz gen (LIPG) polimorfizmi ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişiki
Koroner arter hastalığı (KAH) birçok toplumda ölüm nedenlerinin başında yer alan genetik ve çevresel faktörlerin neden olduğu kompleks bir hastalıktır. Endotelyal Lipaz (EL) endotelyal hücreler tarafından salgılanan bir lipazdır. EL'in aşırı ekspresyonu HDL Kolesterol düzeylerini azaltır ancak EL'nin inhibisyonu ters etki yapar. EL; bu etkisi ile HDL Kolesterol düzeylerinin düzenlenmesinde kritik bir rol oynayarak aterosklerozun başlaması ve ilerlemesine karar verir. Çalışmaya 88 Koroner Arter Hastası ve 88 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Plazma örneklerinde, İnterlökin 6, İnterlökin 10, Endotelyal Lipaz ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemiyle tayin edilmiştir. Endotelyal Lipaz gen polimorfizmi (LIPG) PCR yöntemi ile saptanmıştır. EL -584C/T genotipine ait frekanslar hasta grubunda, CT 52 (%59,1), CC 34 (%38,6), TT 2 (%2,3) iken, kontrol grubunda CT 34 (%38,6), CC 51 (%58,0), TT 3 (%3,4) olarak saptanmıştır. Koroner arter hasta grubu ve kontrol grubu demografik özellikler açısından karşılaştırıldığında; koroner arter hasta grubunda; yaş ve total kolesterol düzeylerinin arttığı (p<0.001) buna karşılık sigara kullanımı, sistolik kan basıncı, ve LDL kolesterol düzeylerinin azaldığı saptanmış (p<0.05) olup bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Cinsiyet, diyastolik kan basıncı, hipertansiyon, trigliserid, HDL kolesterol ve VLDL kolesterol düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Plazma EL, IL-10, IL-6 ve hsCRP düzeyleri kontrol ve koroner arter hasta grubunda karşılaştırıldığında; IL-10, IL-6 ve hsCRP düzeyleri istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p<0.05). Plazma EL düzeylerinin ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. (p>0.05) Sonuç olarak; Endotelyal Lipaz -584 C/T gen polimorfizminin koroner arter hastalıkları açısından önemli bir parametre olduğu hastalığın genetik temelinin araştırılması ve prognozunun takibi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Endotelyal Lipaz Gen Polimorfizmi, İnflamasyon Belirteçleri
Fruktozla metabolik sendrom oluşturulmuş ratlarda serum ve gonadal ghrelin, obestatin ve nesfatin-1 ekspresyonlarının incelenmesi
ÖZETMetabolik sendrom (MetS) mekanizması tam olarak bilinmeyen; obezite, insülin direnci, proinflamatuar durum ve hormonlar ile bağlantısı olan komplike bir hastalıktır. Dolayısıyla çalışmada amaçlarımız; MetS oluşturulmuş sıçanların üreme sistemi dokularında ghrelin, obestatin (OBS) ve nesfatin-1 (NES) ekspresyonlarının nasıl değiştiğini, serum değerleriyle aralarında bir ilişkinin olup olmadığını, ayrıca infertiliteyle ilişkili diğer hormonlarla da bağlantılarının olup olmadığını ortaya koymaktır. Çalışma; Sprague Dawley türü her iki cinsi içeren sıçanlardan gerçekleştirildi. MetS grubu sıçanlar (standart sıçan yemi + içme sularına %10 fruktoz) 12 hafta ad libitum beslendi. Kontrol sıçanları; deney süresince ad libitum standart sıçan yemiyle beslendi. Biyokimyasal parametreler Konelab-60 otoanalizör; infertilite hormonları Immulite-2000'le ölçüldü. Serum, doku ghrelin, OBS ve NES ELISA yöntemiyle ölçülürken, üreme sistemi dokularının peptid hormonlarının immünoreaktivitesi ABC yöntemiyle ölçüldü. MetS gruplarında açlık serum insülin, glukoz, ALT, GGT, trigliserid, LDL-K, total kolesterol düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek iken; HDL-K miktarlarının anlamlı şekilde azaldığı tespit edilmiştir. İnfertilite hormon değerlerindeki değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. MetS'li sıçanların serum NES değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmıştı. Serum OBS ve ghrelin değerlerinde düşüş gözlendi, fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. MetS'li hayvanların üreme organlarının dokularında ghrelin miktarlarında da azalma tespit edilirken, NES'in aynı dokularda ekspresyonunu artmıştı. OBS'de de; seminal bez hariç azalma tespit edildi. Hormonların üreme sistemi dokularındaki ekspresyonu, immünoreaktvite şiddeti de doku hormon miktarlarıyla paralellik göstermekteydi. Yukarıdaki sonuçlara göre; MetS'le meydana gelen değişimler, üreme sistemlerini olumsuz etkilediğinden, değişen hormonların normal fizyolojik sınırlara çekilmesinin önemli olduğu, sonuçların üreme biyokimyasına ışık tutacağı görülmektedirAnahtar kelimeler: Metabolik Sendrom, ghrelin, obestatin, nesfatin-1, infertilite
Psöriasisli hastalarda serum fetuin-A ve osteoprotegerin düzeylerinin değerlendirilmesi
Psoriazis hastaları, kardiyovasküler hastalık gelişiminin bir göstergesi olarak kabul edilen koroner arter kalsifikasyonu görülmesi bakımından incelendiğinde; yüksek bir orana sahip oldukları saptanmıştır. Fetuin-A ve osteoprotegerin, sistemik kalsifikasyon inhibitörleri olup vasküler kalsifikasyon ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili bulunmaktadır. Bu çalışmada psoriazis hastalarında fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri ile psoriazis arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışmaya Nisan 2012 ile Nisan 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji bölümüne başvuran 40 psoriazis hastası ve 40 sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı bireylerden fetuin-A ve osteoprotegerin düzeylerinin araştırılması amacıyla venöz kan alındı. Hastalık şiddeti, psoriazis alan şiddet indeksi (PASI)'ne göre hafif, orta ve şiddetli olarak gruplandırıldı. Psoriazis hastalarında cinsiyet, PASI, psoriatik artrit varlığı gibi klinik özellikler ile fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasındaki ilişki incelendi. Psoriazis hastaları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum fetuin-A seviyeleri, psoriazis hastalarında istatistiksel olarak düşük tespit edildi (p<0.001). Serum osteoprotegerin düzeyleri açısından iki grup arasında istatistiksel fark gözlenmedi (p>0.05). Psoriatik artrit öyküsü olan ve olmayan hastalar arasında serum fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Cinsiyetlerine göre hastalar gruplandırıldığında, kadınların ve erkeklerin fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Psoriazis hastalarının yaşları ve PASI skorları ile fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında korelasyon gözlenmedi. Sonuç olarak psoriazis hastalarında serum fetuin-A düzeyleri düşük olup, hastalık şiddeti ile ilişki göstermedi. Bu bulgular ışığında psoriazis patogenezinde fetuin-A'nın rol oynayabileceğini ve psoriaziste gelişen kalsifikasyon sürecine etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz.
Obstrüktif uyku apne sendromunda demir metabolizmasının değerlendirilmesi
Amaç: Obstrüktif uyku apnesi, uyku sırasında solunumun tekrarlayan kesintileriyle karakterizedir. Bu çalışmada, obstrüktif uyku apnesinde sistemik demir dengesini etkileyen belirteçleri incelemeyi amaçladık. Materyal ve metot: Çalışmaya polisomnografiyle tanı konulan obstrüktif uyku apneli 37 hasta ve 36 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalar apne-hipopne indeksine göre (hafif 5-15, orta 15-30, ağır >30) üç gruba ayrıldı. Açlık kan örnekleri toplandı ve demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin, IL-6, hsCRP, soluble transferrin reseptörü, hepsidin, hemojuvelin için analiz edildi. Demir ve demir bağlama kapasitesi kolorimetrik metot kullanılarak analiz edildi. Ferritin, IL-6, hsCRP, soluble transferrin reseptör, hepsidin ve hemojuvelin ELISA ile analiz edildi. Sonuçlar Mann-Whitney U test ve Pearson veya Spearman correlation coefficient istatistiksel testleri kapsayan istatistiksel paket (SSPS 18) ile değerlendirildi. P <0.05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: IL-6, hsCRP, ferritin, soluble transferrin reseptör ve hemojuvelin obstrüktif uyku apnesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gösterdi. Demir ve total demir bağlama kapasitesi, hepsidin değerleri ise farklı değildi. Apne-hipopne indeksi ve parametreler (demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin, IL-6, hsCRP, soluble transferrin reseptörü, hepsidin, hemojuvelin) arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon yoktu (p> 0.05). IL-6 ve hsCRP arasında (r=0.322, p=0.005), hsCRP ve soluble transferrin reseptor (r=0.318, p=0.006), ve ferritin ile hemojuvelin (r=0.925, p<0.0001) arasında anlamlı korelasyon olduğunu gösterdik. Tartışma: Çalışmamızda, obstrüktif uyku apnesinde IL-6, hsCRP, ferritin, soluble transferrin reseptörü, ve hemojuvelinin arttığını izledik. Ancak, obstrüktif uyku apnesinde hepsidin, demir ve total demir bağlama kapasitesi artışı olmadı. Detaylı yapılacak çalışmalar obstrüktif uyku apnesinde demirin tam mekanizmasını açıklamak için planlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, IL-6, Hepsidin, Hemojuvelin
Hipertiroidili hastalarda serum sclerostin düzeyleri ve kemik metabolizması belirteçlerinin değerlendirilmesi
Hipertiroidizmde artmış tiroid hormonları kemik döngüsünü uyarır ve sonuçta kemikte ciddi mineral kaybı meydana gelir. Sklerostin, osteositler tarafından üretilen ve Wnt sinyal yolunu inhibe eden SOST geni ürünü bir glikoproteindir. Sklerostinin kemik oluşumunu inhibe ettiği, sklerostin eksikliğinin ise yüksek kemik kütlesi ile giden hastalıklara neden olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda hipertiroidizm hastalarında tiroid hormonları ve sklerostin arasındaki ilişkiyi, sklerostinin serum düzeylerini ve sklerostinin kemik metabolizmasının biyokimyasal belirteçleri ile olan ilişkisini araştırdık. Çalışmaya yeni tanı almış 24 hipertiroidizmli hasta ve 24 gönüllü sağlıklı birey dahil edildi. Serum TSH, sT3, sT4, sklerostin, kemik alkalen fosfataz (kALP), osteokalsin ve idrar deoksipiridinolin (DPD) ve hidroksiprolin düzeylerinin araştırılması amacıyla venöz kan ve 24 saatlik idrar örnekleri alındı. Hipertiroidizm grubunda serum sklerostin düzeylerinde [5.97 (2.59-34.74) ng/ml ] kontrol grubuna [7.00 (2-32) ng/ml ] göre anlamlı bir farklılık yoktu (p=0.452). Sklerostin ve kALP düzeyleri arasında pozitif korelasyon bulundu (r=0.805, p<0.001). İdrar DPD, hidroksiprolin ve serum kALP düzeylerinde hipertiroidizm grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılık tespit edilemedi. Osteokalsin düzeyleri hipertiroidizm hastalarında [10.08 (0.54-56.62) ng/ml,] kontrol grubuna [3.40 (0.17-12.98) ng/ml] göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.001). Osteokalsin ile TSH arasında negatif korelasyon (r=-0.474, p<0.05), osteokalsin ile sT3 ve sT4 arasında pozitif korelasyon tespit edildi (r=0.580, p<0.001 ve r=0.603, p<0.001). Hipertiroidizm grubunda serum Ca ve P düzeylerinde ve idrar Ca atılımında kontrol grubuna göre farklılık tespit edilemedi. İdrar P atılımı hipertiroidizm grubunda [569.86 (373.75-1198.29) mg /g kreatinin/gün] kontrol grubuna [484.19 (211.39-885.66) mg /g kreatinin/gün] göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0.009). Çalışmamızda hipertiroidizm hastalarında tanı anında serum sklerostin düzeylerinde kontrol grubuna göre anlamlı farklılık bulunmadı. Serum osteokalsin düzeyi ve idrar fosfor atılımı hipertiroidizmli hastalarda kontrollere göre anlamlı yüksekti. Hipertiroidizm hastalarında tedavi öncesi ve tedavi sonrasını içine alan daha uzun süreli bir çalışmanın sklerostin hakkında daha iyi fikir verebileceği kanısındayız.