
375
Arşivlenen Tez
4
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Karaciğer kanseri tedavisine yönelik dual ilaç içeren taşıyıcı sistem hazırlanması, karakterizasyonu ve karaciğer kanseri üzerindeki etkisinin İn Vitro incelenmesi
Karaciğer kanseri en sık tanı konulan altıncı kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde üçüncü sıradadır. Sorafenib, erişkinlerde, karaciğer kanseri türlerinden hepatoselüler karsinomun birinci basamak tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Vismodegib hepatoselüler karsinom gelişiminde rol oynadığı düşünülen Hedgehog yolağının inhibitörüdür. Birleşik ilaç tedavileri kanserlerde tedavi etkinliğinin artırılması amacıyla kullanılabilmektedir. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların neden olduğu yan etkilerin azaltılıp, terapötik etkinliklerinin artırılması için ilaç taşıma sistemlerine yüklenmesi kabul gören bir yaklaşımdır. Çalışmada hidrofobik karakterli bu iki ilacın lipozomal sisteme yüklenmesi, aynı zamanda sinerjik etkisinin incelenmesi ve karaciğer kanseri üzerinde terapötik etkinliğinin in vitro olarak araştırılması amaçlandı. İnce lipit film hidrasyon yöntemiyle hazırlanan lipozomlara sorafenib ve vismodegib ilaçları beraber yüklendi. Dual ilaç yüklü lipozomların optimizasyon ve karakterizasyon çalışmaları, in vitro ilaç salımı, stabilite ve hemoliz deneyleri gerçekleştirilerek in vitro sitotoksisitesi ve apoptotik etkisi araştırıldı. Elde edilen verilere göre lipozomal taşıma sisteminin karakteristik özelliklerinin uygun olduğu, ilaçları kontrollü saldığı, hemolize neden olmadığı, hepatoselüler karsinom hücreleri üzerinde sitotoksik ve apoptotik etkisinin bulunduğu belirlendi. Bununla birlikte dual ilaç yüklü taşıma sisteminin sağlıklı insan hücrelerine zarar vermediği tespit edildi. Sonuç olarak elde edilen dual ilaç yüklü taşıma sisteminin azaltılmış yan etki ve artırılmış terapötik etkinlik ile karaciğer kanseri tedavisinde kullanım potansiyelin olduğu kanısına varılabilir. Anahtar sözcükler: karaciğer kanseri, sorafenib, vismodegib, lipozomal ilaç taşıma, dual tedavi
İskemik inme vakalarında D vitamini ve homosistein düzeylerinin akut değişimlerinin incelenmesi
Serebrovasküler hastalıklar içerisinde yer alan inme ise beyin kan akımındaki bozulmaya bağlı olarak oluşan, ölümle sonuçlanabilen, serebral fonksiyon bozukluğuyla oluşan klinik bir tablodur. Toplumda önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden olan inmenin D vitaminiyle ilişkisi bu araştırmaların önemli kısımlarından birisini teşkil etmiştir. İnmeyle ilgili olduğu düşünülen diğer bir risk faktörü de homosisteindir. Hiperhomosisteinemi iskemik inme için önemli bir risk faktörü olarak belirlenmiştir. Bu klinik çalışmada akut iskemik inme vakası geçiren hastalarda D vitamini ve homosistein değerlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya katılan 36 iskemik inme vakasının hastaneye başvuru sırasında ve bu hastaların 27' sinin hastaneye başvuru saatinden 24 saat sonra takipleri yapılmış ve ya ve cinsiyet uyumlu 32 sağlıklı gönüllünün verileri ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan kan örneklerinden tam kan sayımı yapılmış, serumlarında ise glukoz, HbA1c, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör(BDNF), D vitamini ve homosistein düzeylerine bakılmıştır. Elde edilen verilerin analizi neticesinde hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının glukoz düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalarındakinden ve sağlıklı kontrollerden anlamlı şekilde yüksek olduğu; hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının platellet düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra alınan numune değerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek, sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da HbA1c değerlerinin sağlıklı kontrol grubundan yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da sistolik ve diyastolik basınç değerlerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan daha yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da 25-OH-Vit D düzeylerinin sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da homosistein düzeylerinin de sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu görülmüştür. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında D vitamini ve homosistein düzeylerinin inmenin belirlenmesinde kullanılabilecek önemli belirteçler olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: İskemik İnme, D Vitamini, Homosistein, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör
Meme kanserli hastalarından elde edilen eksozomlardaki survivin gen ekspresyonlarının analizi
Meme kanseri dünya genelinde kadınlar için önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalara erken dönemde tanı koymak, hangi hastaların neoadjuvan veya adjuvan tedaviden fayda göreceğini belirlemek ve hasta bazında rekürrens riskinin belirlenmesi bu hastaların sağ kalımını arttıracak önemli faktörlerdir. Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda önde gelen ölüm nedenidir. Bu çalışmanın amacı karsinogenezde rolü giderek daha fazla anlaşılan eksozomların ve eksozomal survivinin meme kanserindeki rolünün belirlenmesidir. Medicalpark Gaziantep Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde 2014-2017 yılları arasında tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış meme kanseri ile takip edilen hastalar ve sağlıklı gönüllüler çalışmaya alındı. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan serum örnekleri -80℃ de saklandı. Bu serum örneklerinden eksozomlar izole edildi. Elde edilen eksozomların bütünlüğü bozuldu. Elde edilen örneklerden Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi ile survivin düzeyleri ölçüldü. Çalışmaya 55' si meme kanserli, 20'si sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 75 katılımcı alındı. İki grup arasındaki fark Mann Whitney U testi ile araştırıldı. Hasta kontrol grubu arasında eksozomal survivin düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı (p=0.047). Hasta grubunda eksozomal survivin düzeyi 2.48±6.38 ng/mL (Range 0-40.452) iken kontrol grubunda 0.23±0.52 ng/mL (Range 0-2.4) idi. Eksozomal survivin ile diğer prognostik klinikopatolojik göstergeler arasında ilişki saptanmadı. Meme kanseri hastalarında daha önce literatürde kötü prognostik bir belirteç olarak gösterilen survivinin eksozomal yol ile eksprese olduğu gösterildi. Eksozomal survivin ekspresyonu meme kanserli hastalarda kontrol grubuna göre yüksektir. Bu yolak hem bir tedavi hedefi, hemde hastalığın erken tanısı için yeni bir belirteç olabilir.
Yatak başı ultrasound eşliğinde kalıcı tünelli port kateteri takılan hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarının araştırılması
Yatak başı ultrasound eşliğinde transvenöz olarak yerleştirilen venöz portlar, son zamanlarda özellikle aralıklı ve uzun süreli infüzyon tedavisi alan hastalarda, sağladıkları hasta konforu ve düşük enfeksiyon oranları nedeniyle tercih edilmektedirler. Bu sayede uzun vadeli sık tedavinin gerekli olduğu hastalarda, sürekli açık bir damar yolu sağlanmış olmaktadır. Uygulanan bu işlemin hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı üzerine muhtemel etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Acil Servise port kateteri takılma endikasyonu için gelen 21 akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 19 akut myeloblastik lösemi (AML) hasta olmak üzere toplam 40 hastadan, port kateteri takılmadan önce ve takıldıktan sonra kanları alınıp serumlarında; peroksinitrit (ONOO–), nitrik oksit (NO●), malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-HdG) seviyeleri ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi ölçüldü. NO●, NOS, MDA, 8-OHdG ve ONOO– değerleri sonraki ölçümlerde anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Sonuç olarak, oksidatif / nitrosatif stres kaynaklı hasarı en aza indirmek için antioksidan ile kombine bir tedavi, oksidatif/nitrosatif stresin önlenmesine yönelik bir strateji sağlayabilir.
Aort kapak sklerozlu hastalarda oksidan/antioksidan status ve oksidatif DNA hasarının araştırılması
Aort kapak sklerozu (AKS), aort kapak hareketlerinde kısıtlanma olmamasına karşın aort kapağının kalınlaşması ve kalsifikasyonu olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, AKS'lı hastaların serum tiyol/disülfit homeostazı, total antioksidan durumu (TAS), total oksidan durumu (TOS) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmek ve hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı araştırmayı amaçladık. AKS'li 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. AKS grubunda, TAS, TOS, OSI, Ntiyol, Ttiyol, disülfit, disülfit/Ntiyol, disülfit/Ttiyol ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi. Bununla birlikte, Ntitol/ Ttiyol düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, elde ettiğimiz sonuçlar, artmış oksidan stresin aort kapak sklerozunun başlangıcında ve ilerlemesinde önemli bir nokta olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, tedaviye antioksidanların eklenmesi, tiyol/disülfid dengesinin geri kazanılması, aort kapak stenozunun yavaşlatılması veya hatta durdurulması için yeni terapötik hedeflere ışık tutabilir.
Çocukluk çağı kronik böbrek hastalarının serumlarında YKL-40/kitinaz 3 benzeri protein 1 ile tiyol-disülfit homeostazının araştırılması
Kronik böbrek hastalığı (KBH), son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) de ilerleyebilen, geri dönüşümsüz böbrek hasarı ile ilgili bir durumu ifade eder. Bu çalışmada, insan kitinaz-3 benzeri Protein 1 (YKL-40), oksidan/antioksidan statüsü ve tiyol-disülfit homeostazi parametrelerini çocukluk çağı kronik böbrek hastalarının serumlarında ölçmek ve hastalığın şiddeti arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık. 25 periton diyaliz (PD) hastası, 10 hemodiyaliz (HD) hastası ve 25 kompanse kronik böbrek hastası (KBH) ile 20 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Ölçülen parametrelerden Kreatinin, GFH, total oksidan statüsü (TOS), total antioksidan statüsü (TAS), oksidatif stres indeksi (OSI), Natif tiyol (Ntiyol), total tiyol (Ttiyol), Disülfit, Disülfit/Ntiyol, Disülfit/Ttiyol, Ntiyol/Ttiyol ve YKL-40 değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunurken, Ntiyol, Ttiyol, Disülfit ve YKL-40 seviyeleri ise önemli derecede daha düşük olduğu bulundu (p<0.05). Ayrıca her bir gruptaki parametreler arasında da önemli negatif ve pozitif korelasyonlar tespit edildi. Sonuçlarımız hasta gruplarında oksidan durumun arttığı, uygulanan tedavinin yanında antioksidan maddelerin ilavesinin faydalı olacağını düşündürmektedir.
Açıklanamayan infertilitede prolidaz enzim aktivitesi ve oksidatif stresin extrasellüler matriksin yeniden şekillenmesindeki rölü
Açıklanamayan infertilitesi olan kadınların etyolojisinde serum prolidaz aktivitesi ve oksidatif stresin önemli olduğunu özellikle ECM'in yeniden şekillenmesinde rol oynayarak implantasyon aşamasında etkili olduğunu göstermektir. Açıklanamayan infertilitesi olan 90 kadın hasta ve 74 sağlıklı fertil kadından serum örnekleri alındı.Serum TOS (Total Oksidan Kapasite) düzeyi, TAS (Total Antioksidan Kapasite) düzeyi, serum prolidaz aktivitesi ve serum vitamin E düzeyi ELİZA yöntemiyle ölçüldü. Çalışmamızda serum prolidaz aktivitesi, serum TAS düzeyi açıklanamayan infertilitesi olan hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0,013*, p=0,001*). Ayrıca hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile vitamin E arasında çok güçlü pozitif anlamlı korelasyon gözlenirken (r=0,892 , P=0,001), prolidaz enzim aktivitesi ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,265, p=0,049). Açıklanamayan infertil kadın grubunda vitamin E ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,014). Hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile hem oksidatif kapasitenin belirteci olan TOS hem de antioksidatif kapasitenin non-enzimatik belirteci olan vitamin E arasında ki pozitif korelasyon gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızın sonuçları serum prolidaz aktivitesi ve antioksidan kapasitenin açıklanamayan infertilitenin etyolojisi ile anlamlı derecede ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite
Aort kapak sklerozlu hastalarda serum nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyinin araştırılması
Kardiyovasküler hastalıklar, dünya genelinde en yüksek ölüm oranına sahip rahatsızlıklardan biridir. Hücre içi oksidatif hasarın kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada nükleer faktör eritroit 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2), glikojen sentaz kinaz 3 beta (GSK-3ß), Nrf2 transkripsiyonu sonucunda oluşan endojen antioksidanlardan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu toksik ürünlerinden olan 4-Hidroksinonenal (4-HNE) ve Malondialdehit (MDA) seviyeleri hasta ve kontrol gurupların serumlarında tespit edildi. Ölçümü yapılan parametrelerde AKS'li hasta ve kontrol gurupları arasında anlamlı fark bulundu. Aynı zamanda GSK3ß ve Nrf2 arasında pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, AKS'li hastalara uygulanan tedavinin yanında Nrf2 aktivatörü ve/veya antioksidan maddelerinin eklenmesi faydalı olacağı düşünülmektedir.
Konjenital adrenal hiperplazili çocuklarda serum prolidaz aktivitesinin antioksidan enzim kapasitesiyle ilişkisi
Bu çalışmada Konjenital Adrenal Hiperplazi'li hastalarda prolidaz aktivitesinin antioksidan moleküllerle ilişkisinin diğer parametrelerle bir arada incelenmesi ve bu ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Konjenital Adrenal Hiperplazi tanısı konulmuş 85 gönüllü hasta, yaş ve cinsiyet uyumlu 43 gönüllü sağlıklı dahil edilmiştir. Prolidaz aktivitesinin ölçümü modifiye Chinard yöntemiyle, MDA düzeyleri tiyobarbitürik asit yöntemiyle, SOD aktivitesi Sun ve arkadaşları tarafından önerilen yöntemle, Paraoksanaz ve Arilesteraz düzeyleri ise Rel Assay tarafından geliştirilen tam otomatik yöntemle ölçüldü. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Prolidaz aktivitesi sağlıklı kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Hasta grubunda MDA düzeyleri sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p<0,05). SOD düzeyleri hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). PON ve ARE düzeyleri açısından hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Hasta grubunda 17 OH progesteron ve 11 deoksikortizol düzeyleri KAH tipleri arasında anlamlı derecede fark bulundu. Konjenital Adrenal Hiperplazinin reaktif oksijen türleri ürettiğini, hastalarda oksidatif stresin arttığını, hücreleri serbest radikal hasarına karşı oluşan savunma sisteminin aktivitesindeki düşüşünü gördük. Ayrıca prolidaz aktivitesinin düzenliğinin kollajen metabolizmasında bozulmalar olarak kendini gösterdiğini gözlemledik. Bu çalışmanın bize KAH'da prolidaz aktivitesinin rolünün ve antioksidan moleküllerle ilişkisinin yeni yaklaşımların ortaya çıkması açısından önemli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: antioksidan, konjenital adrenal hiperplazi, malondialdehit, prolidaz, süperoksit dismutaz
Hipertiroidi hastalarında inflamasyon ilişkili Creaktif protein ile IL-1B ve VITD düzeylerinin değerlendirilmesi
Hipertiroidi, metabolizma hızını kontrol eden tiroid hormonlarının vücutta normalden fazla üretildiği bir sağlık sorunudur. Bu durum, metabolizmanın hızlı çalışmasına yol açar. Kalp atış hızı, vücut ısısı ve sindirim sistemi gibi birçok vücut fonksiyonu hızlanır. Hipertiroidi, kadınlarda daha sık görülür ve tedavi edilmediğinde ciddi hayati tehlike oluşturabilir. Hipertiroidi, tiroit bezinin aşırı miktarda tiroit hormonu üretmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu çalışmada hipertroidi hastaları ile kontrol grubunda inflamasyonla ilişkili C-reaktif protein (CRP) düzeyleri, D vitamini ve IL1β düzeyleri karşılaştırılmıştır. 2022-2023 yıllarında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran hipertroidi hastalarından alınan serum numuneleri kullanılarak veriler toplanmıştır. Analiz sonuçlarına göre hipertroidi hastalarında CRP düzeyleri kontrol grubu hastalarına oranının %42,01, d vitamini düzeyinde ise %78,03 olduğu tespit edilmiştir. İnflamasyonla ilişkili testlerde hipertroidi hastaları ve kontrol grubu test sonuçlarında istatistiksel anlamda herhangi bir ilişki tespit edilmemiştir (p<0,01).
Hipertiroidizmde MTOR ve NRF2 sinyalizasyonunun ferroptoz üzerine etkileri
Tiroit, vücuttaki tüm hücreler üzerinde gelişme, büyüme ve metabolizmayı düzenlemek için hareket eden tiroit hormonları tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3) üretiminden sorumlu bir endokrin bezdir. Hipertiroidizm, dokunun aşırı miktarda dolaşımdaki tiroit hormonuna maruz kaldığı patolojik bir sendromdur. Hipertiroidizm nedeniyle mitokondrinin oksidatif metabolizması hızlanmakta ve reaktif oksijen ürünlerini (ROS) arttırmaktadır. ROS'daki artış oksidatif strese neden olabilir. Nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2), oksidatif strese karşı hücre koruyucu reaksiyonların başlatılması için redoks duyarlı olarak aktifleşen ilk ve en önemli transkripsiyonel aktivatör olup antioksidan tepkinin ana düzenleyicisi olarak kabul edilmektedir. Ferroptoz, demir şelatörleri ve lipofilik antioksidanlar tarafından kontrol edilen, hücrelerin antioksidan kapasitesi azaldığında hücre içi lipid ve ROS birikimi ile karakterize bir tür düzenlenmiş hücre ölümü şeklidir. Hücreler ferroptoza maruz kaldığında, antioksidan sistemde GPX4'ün hem ekspresyonu hem de aktivitesi azalacaktır. NRF2 hem lipid peroksidasyonunun hem de ferroptozun kritik bir hafifleticisidir. Ferroptoz düzenleyicileri arasında yer alan rapamisin proteininin memeli hedefi 1 (MTORC1), evrimsel olarak korunmuş serin-treonin kinaz enerji dengesi, büyüme faktörleri, besinler ve oksijendeki değişiklikleri algılayarak hücre döngüsü ilerlemesini ve büyümesini modüle eder. Rapamisin proteininin memeli hedefi (MTOR), tiroit hücrelerinde iyodür alımını da düzenleyen fosfatidilinositol-3 kinaz (PI3K)/Akt yolunun aşağı akış efektörüdür. Yürütmekte olduğumuz tez çalışmamızda hipertiroidizm hastalarında ferroptoz yolağının incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızda hipertiroidizm hastası 90 kişi ve kontrol grubu 90 kişi olmak üzere 180 kişi şeklinde toplamda iki grup oluşturulmuştur. Çalışmamızda kullandığımız biyokimyasal parametrelerimiz uzun zincirli yağ asidi-KoA ligaz 4 (ACSL4), glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA), MTOR, NRF2, total antioksidan durumu (TAS) ve total oksidan durumu (TOS) şeklinde olup Enzim bağlı immünosorbent deneyi (ELİSA) metodu ile analizi yapılmıştır. Ulaşılan veriler ışığında hipertirodizmli hastaların serumlarında, kontrol grubunda yer alan hastaların serumlarına kıyas ile ACSL4, MDA, MTOR ve TOS biyokimyasal parametrelerde artış görülmüştür. Öte yandan GSH, NRF2 ve TAS biyokimyasal parametrelerinde kontrol grubuna göre düşüş olduğu bulunmuştur. Sonuçlarımıza göre hipertiroidizmli kişilerde yapılan serum analizlerine göre ferroptoz sinyal yolağının indüklendiği tespit edilmiştir. Yapılan bu çalışma ile hipertiroid koşullarının oluşturduğu ferroptozun baskılanması için MTOR yolağının inhibisyonu NRF2 yolağının indüksiyonu üzerine detaylı çalışmalar yapılarak hastalarda meydana gelen hasarlara katkı sağlayabileceği ön görülmektedir.
Deneysel karaciğer sirozunda Nigella sativa'nın (Çörek otu) etkisi
Çörek otu tohumu bronkodilatatör, antibakteriyel, antihipertansif, antidiyabetik, gastroprotektif, antihistaminik, neuroprotektif, antioksidatif ve hepatoprotektif etkiler gibi çeşitli biyolojik aktivitelere sahiptir. Bu çalışmada, dimetilnitrozamin ile sıçanlarda oluşturulan karaciğer fibrozisine, eş zamanlı olarak verilen çörek otu tohumu, yağı ve uçıcu bileşenlerinden biri olan timokinonun etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışma grubu kontrol, timokinon, çörek otu tohumu, dimetilnitrözamin ve çörek otu yağı olarak 5 alt gruptan oluşturuldu. Çalışma sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Alınan kan ve doku örneklerinden malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve rutin biyokimyasal parametreler çalışıldı. Karaciğer dokusu histopatolojik olarak değerlendirildi. Timokinon çörek otu tohumu ve yağı verilen gruplardaki sıçanların histopatolojik bulgularında normal karaciğer dokusu ve bazı portal alanlarda kısa fibröz, septumlu veya septumsuz fibröz genişleme saptanırken, dimetilnitrözamin grubundaki sıçanların karaciğerlerinde inkomplet sirozun oluştuğu tespit edildi.Eritrosit ve doku MDA düzeyleri dimetilnitrözamin grubunda, çörek otu yağı, tohumu ve timokinon verilen altgruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksek, SOD ve GSH-Px düzeylerinin ise düşük olduğu tespit edildi. Serum AST, ALT, GGT, ALP, TBİL, DBİL düzeyleri de dimetilnitrözamin grubunda, çörek otu yağı, tohumu ve timokinon verilen gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek, TP, ALB düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu bulundu.Sonuç olarak; çörek otu tohumu ve bileşenlerinin oluşmuş fibrozisi histopatolojik ve biyokimyasal parametrelerle gerilettiği anlaşılmıştır. Karaciğer sirozunun tedavisinde destekleyici olarak kullanılabilmesi için toksikolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Fibrozis, Siroz, Çörek otu tohumu, Çörek otu yağı, Timokinon
Koroner arter hastalarında total oksidan /antioksidan seviye, paraoksonaz, arilesteraz aktiviteleri ve PON1 192Q/R fenotiplemesi
Oksidatif stresin ateroskleroz patogeneziyle ilişkili olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Paraoksonaz 1 enziminin ise antioksidan özelliği son yıllarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada koroner arter hastalarında total antioksidan seviye, oksidan seviye, oksidatif stres indeks ve bunların paraoksonaz, arilesteraz ve PON1 192Q/R fenotiplemesi ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya anjiografik olarak saptanmış koroner arter hastalığı olan ve olmayan hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Alınan kan örneklerinden total oksidan seviye, total antioksidan seviye, oksidatif stres indeks, paraoksonaz aktivitesi, arilesteraz aktivitesi, PON1 192 Q/R fenotiplemesi, lipid hidroperoksid düzeyleri ve lipid profili çalışıldı.Serum total oksidan ve antioksidan seviye her iki hasta grubunda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Bu gruplar arasında oksidatif stres indeks açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Arilesteraz aktiviteleri her iki hasta grubunda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış (p<0.05) olmasına rağmen gruplar arasında paraoksonaz aktiviteleri bakımından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Yine PON1 192Q/R fenotiplemesi ile koroner arter hastalığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05).Sonuç olarak bulgularımız koroner arter hastalığı olan hastalarda oksidan seviyenin arttığını, buna karşın kompansatuvar bir mekanizmayla antioksidan seviyenin de arttığını düşündürmektedir. Ayrıca koroner arter hastalığında arilesteraz aktivitesinin HDL ile ilişkili olarak azaldığını ve koroner arter hastalığı etyopatogenezinde arilesteraz aktivitesinin paraoksonaz aktivitesinden daha çok etkilendiğini düşündürmektedir. Yine PON1 fenotiplemesi ile koroner arter hastalığı arasında bir ilişki olmadığını ve RR fenotipinin oksidatif strese daha yatkın olduğunu ortaya koymuştur.Anahtar kelimeler: Arilesteraz, Koroner arter hastalığı, Oksidatif stres, PON1 192Q/R fenotiplemesi, Total antioksidan seviye, Total oksidan seviye.
Çinko ile modifiye edilen university of wisconsin solüsyonu'nun in vitro karaciğer ve böbrek yaşam süresi etkisi
.
Deneysel kafa travmasında simvastatinin akut dönemdeki koruyucu etkisi
Amaç: Travmatik beyin hasarı, primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. Yapılan çalışmalarda, statinlerin kolesterol düşürücü etkilerinden bağımsız, oksidatif stresin ve inflamasyonun baskılanması gibi çok yönlü etkileri olduğu ileri sürülmüştür. Çalışmamızda, ağır kapalı diffüz beyin travması oluşturulan ratlara, travma oluşturulduktan sonra akut dönemde düşük, tek doz simvastatin tedavisi verilerek simvastatinin nöroprotektif rolünün araştırılması amaçlandı.Yöntem: Erişkin erkek Wistar ratlar sham, travma, travma+çözücü ve travma+simvastatin olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deneysel olarak oluşturulan kafa travmasından 3 saat sonra 1mg/kg simvastatin intraperitoneal olarak enjekte edildi. 24 saat sonra anestezi altında intrakardiyak kan örnekleri alınan ratlar sakrifiye edilerek biyokimyasal ve histopatolojik analizler için beyin dokuları çıkartıldı. Deneklerden elde edilen serum örneklerinde total kolesterol, düşük dansiteli kolesterol, yüksek dansiteli kolesterol, malondialdehit, total antioksidan kapasite ve vasküler endotelyal büyüme faktörü konsantrasyonları ölçüldü. Doku homojenatlarında malondialdehit, vasküler endotelyal büyüme faktörü, nitrik oksit, total antioksidan kapasite düzeyleri ile süperoksit dismutaz aktivitesi çalışıldı.Bulgular: Yapılan histopatolojik incelemede, simvastatin verilmesi ile travma grubu ile karşılaştırıldığında, nöropatolojik değişikliklerin azaldığı görüldü. Travmatik beyin hasarının, beyin dokusunda malondialdehit, vasküler endotelyal büyüme faktörü ve nitrik oksit düzeylerinde önemli bir artışa neden olduğu gözlendi (p<0,05). Simvastatin tedavisi malondialdehit, vasküler endotelyal büyüme faktörü ve nitrik oksit düzeylerini belirgin olarak azalttı (p<0,05). Simvastatin, total antioksidan kapasite düzeylerini ve süperoksit dismutaz aktivitesini travma grubu ile karşılaştırıldığında artırmış olsa da, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akut travmatik beyin hasarında, düşük tek doz simvastatin tedavisinin lipid peroksidasyon, serebral ödem oluşumu, patolojik anjiogenez ve inflamatuar yanıt gibi nöropatolojik ve biyokimyasal değişiklikleri azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak simvastatinin insanlarda akut travmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabileceği düşünüldü.
Prostat kanserli hastalarda oksidan-antioksidan durum ve paraoksonazın bu duruma etkisinin araştırılması
Prostat kanseri, kansere bağlı ölümlerin önemli nedenlerinden biridir. Oksidatif DNA hasarı prostat kanseri gelişmesine katkıda bulunabilir. Paraoksonaz (PON), insan vücudundaki endojen antioksidanlardan biridir. Çalışmamızda yeni tanı almış prostat kanserli hastalarda ve sağlıklı kontrollerde serum örneklerinde lipid parametreleri, total oksidan ve antioksidan kapasite (TOK, TAK), oksidatif stres indeksi (OSİ), paraoksonaz (PON1) ve arilesteraz (ARE) aktiviteleri ve PON1 fenotip dağılımı saptanarak iki grup arasında karşılaştırılması amaçlandı.Çalışma, prostat kanseri grubunda (PK) ve sağlıklı kontrol grubunda prospektif olarak yapıldı. Serum PON1 ve ARE aktiviteleri ile diğer parametreler her iki gruptaki 40 katılımcıda ölçüldü. PON1 fenotip dağılımı PON1/ARE aktivitelerine göre belirlendi. İstatistiksel değerlendirmeler Student t testi ve Pearson korelasyon analizi ile yapıldı.TKOL ve LDL-K düzeyleri PK grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p= 0,044; p=0,026). OSİ değerleri hastalarda kontrollerden yüksekti (p=0,029). PON1 ve ARE değerleri hastalarda kontrollerden düşüktü (p=0,040; p=0,027). PON1 aktivitelerine göre her iki grupta üç fenotip belirlendi. PK grubunda Hardy-Weinberg dağılımından sapma olduğu gözlendi.Sonuçlarımız oksidatif stresin lipid peroksidasyonu aracılığıyla prostat kanserinin gelişiminde önemli rol oynayabileceğini ve PON1 ile PON1 fenotiplemesinin prostat kanseri için prediktif değer taşıyabileceğini göstermektedir.ANAHTAR KELİMELER: Oksidatif stres, lipid peroksidasyonu, paraoksonaz, malondialdehit, prostat kanseri
Yavaş koroner akımda serum lipokin (omentin ve visfatin) düzeyleri
Anjiyografik olarak normal görünümlü koroner anatomiye rağmen, opak maddenin koroner arterler içinde yava? ilerlemesine yava? koroner akım (YKA) denir. Toplumda %3 gibi bir prevalansa sahip olduğu dü?ünülmektedir. Yava? koroner akımın etyopatogenezinde vazodilatör ve vazokonstriktör faktörler arasındaki dengesizliğin ya da altta yatan koroner arter hastalığının (KAH) olabileceği dü?ünülmü?tür. Yava? koroner akımın patogenezinde yer alan diğer hipotezler ise damar disfonksiyonu, trombosit fonksiyon bozukluğu ve inflamasyondur. Adipositokin olarak bilinen visfatin ve omentinin inflamasyonda ve endotel hasarında doğrudan etkili olabileceği bilinmektedir. Visfatinin proinflamatuar özelliği ön planda iken, omentinin inflamatuar süreçlerde serum düzeylerinin dü?ük olduğu saptanmı?tır. Ancak bu adipositokinlerin yava? koroner akım ile ili?kileri daha önceden ara?tırılmamı?tır. Biz YKA ile omentin ve visfatin serum düzeyi ili?kisini ara?tırmayı amaçladık. Çalı?mamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardı?ık olarak koroner angiyografi yapılan, yava? koroner akım (n=45) ve normal koroner akım (n=35) olguları dahil edildi. Çalı?mamızda visfatin düzeyleri YKA hastalarında normal koroner akım (NKA) grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmı? (p<0,001) bulundu. Omentin düzeylerini YKA grubunda daha dü?ük olarak tespit ettik. Fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu moleküllerin, KAH?nın ve onun bir varyantı olarak dü?ünülen YKA?ın tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda ara?tırılması gerekmektedir.
Akciğer kanseri ve sigara içimi ile soluble human leucocyte antıgen-g seviyeleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Akciğer kanseri 20. yüzyılın sonlarında itibaren önlenebilir ölümler arasında giderek artan bir orana sahip olmaya başlamıştır (1). Global olarak akciğer kanseri erkeklerde en fazla tanı konan ve en sık ölüme neden olan kanserdir. Bayanlarda ise en sık tanı alan dördüncü kanserdir ve en sık ikinci kanser kaynaklı ölüm nedenidir. (2). HLA-G ilk kez trofoblastlarda gösterilmiştir. İmmun sistemi baskılayıcı özelliği nedeniyle dolaşımdaki formu sHLA-G birçok araştırmacı tarafından farklı malignitelerde biobelirteç özelliği yönüyle araştırma konusun olmuştur. Çalışmamızda gruplar arasında sHLA-G seviyelerini karşılaştırarak akciğer kanseri için bir biyobelirteç olup olamayacağını ve sigara kullanımının sHLA-G seviyeleri üzerine etkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya kabul ve red kriterlerine göre akciğer biyopsi materyali patolojik olarak malign sonuçlanan 62, benign sonuçlanan 18 hasta ve sigara kullanan 40 ve kullanmayan 31 sağlıklı birey dahil edilerek dört grup oluşturulmuştur. Gruplar arasında ve grup içinde sHLA-G seviyeleri ile hastların sigara içme alışkanlıkları, yaşları ve patoloji sonuçları ile ilişkileri araştırılmıştır. Yapılan analizler sonucunda sigara kullanmayan kontrol grubu ile malign tanı almış hasta grubu arasında sHLA-G seviyeleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Diğer değişkenler için ise gruplar arasında anlamlı fark elde edilememiştir. sHLA-G ile ilgili birçok malign hastalıkta çalışmalar yapılmış olup akciğer kanserleri üzerinde etkisi ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre sHLA-G akciğer kanseri tanısını kolaylaştıracak bir biyobelirteç olarak görülmektedir ve seviyeleri sigara kullanımından bağımsızdır.
Multiple myelomada tanı anında standart demir parametreleri, transferrine bağlı olmayan demir, hepsidin düzeyleri ve bu parametrelerin hastalık prognozundaki önemi
Tedavi edilmemiş aktif multiple myeloma hastalarının yaklaşık %60-80?inde,demir metabolizmasında bozukluk ile karakterize kronik hastalık anemisi ortaya çıkmaktadır.Hepsidin;ferroportine bağlanarak makrofaj ve enterositlerden demir salınımını azalttığından son yıllarda kronik hastalık anemisi gelişiminde rol aldığı fikri,özellikle inflamatuar cevap ile olan ilişkisi nedeniyle önem kazanmaktadır.Bunların yanı sıra;transferrinin bağlama kapasitesi aşıldığı zaman ortaya çıkan demir formu olan NTBI,son derece toksik ve oksidatif hasar oluşturan kararsız bir molekül olarak kabul edildiği için yakın zamanlarda bu konudaki araştırmalara verilen önemin arttığı görülmektedir. Çalışmamızda multiple myeloma tanısı almış ve tedavi görmemiş;çeşitli evrelerde 40 hasta ve 29 sağlıklı erişkinde standart demir parametreleri,NTBI ve hepsidinin tanı anındaki değeri ve hastalık prognozundaki olası önemini değerlendirmeyi amaçladık.Hasta grubunun ortalama demir ve SDBK değerleri kontrol grubuna göre düşük(sırasıyla p=0,0001;p<0,0001),ferritin ve hepsidin değerleri ise yüksek bulundu(sırasıyla p=0,0001;p<0,0001).Hastalar Durie-Salmon Evreleme Sistemi?ne göre gruplandığında çalıştığımız parametrelerden sadece SDBK?da(p<0,05),ISS?ye göre gruplandığında ise demir hariç tüm parametrelerde evreler arasında istatistiksel anlam farkı saptandı(hepsidin için p<0,001;diğer parametreler için p<0,05).NTBI medyan değerleri hasta ve kontrol grubunda aynı olmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05). Buna karşılık hastalarda demir yüklenmesi bulgusuna rastlanmadı. Çalışılan demir parametreleri ile evrelemede kullanılan biyokimyasal parametreler arasındaki korelasyon incelendiğinde hem hasta grubunda,hem de kontrol grubunda demirin NTBI ile,ferritinin de hepsidin ile korelasyon gösterdiği bulundu ve hasta grubunda en anlamlı ilişkinin hepsidin ve ferritin arasında olduğu gözlendi.Evrelendirmede kullanılan parametrelerden ß2-mikroglobulin,demir parametreleri ile en kuvvetli korelasyon gösteren parametre olarak tespit edildi.Yeni tanı almış multiple myeloma hastalarının anemi derecesinin hastalık evresi ve dolayısıyla prognoz ile ilişkili olduğunu,bunu göstermede standart demir parametrelerine ek olarak hepsidinin de kullanılmasının hastalar için yararlı olacağını düşünmekteyiz.
Oksidatif stres belirteçlerinin ve hyaluronik asitin koroner arter hastalığının anjiografik yaygınlık ve ciddiyeti ile ilişkisi
Koroner arter hastalığı (KAH), kalp hastalıklarının en yaygın türü olup, tüm dünyada özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde başlıca ölüm nedenidir. Koroner arter hastalığı, ağırlıklı olarak ateroskleroz komplikasyonlarına bağlı olarak oluşmaktadır. KAH, kalbi çevreleyen ve besleyen bir ya da daha fazla sayıdaki, orta ve büyük boy arterlerde kan akımının azalması ya da olmaması nedeniyle oluşan kompleks bir dejeneratif hastalıktır. Ateroskleroz, damar duvarında özellikle lipid parçacıkların birikimi ile damar lümeninin tıkanması sonucu normal kan akımının engellendiği patolojik bir süreçtir. Oksidatif stres, endotel disfonksiyonu ve inflamasyon; aterosklerozun gelişimi ve ilerlemesinde esas olarak rol oynamaktadırlar. Çalışmamıza koroner anjiografi uygulanmış 125 hastayı dahil ettik. Katılımcıları, KAH varlığı ve yokluğunu göz önüne alarak; kontrol (n=62) ve hasta (n=63) grupları şeklinde sınıflandırdık. Çalışmada yer alan katılımcıların serumlarında oksidatif stres belirteçlerinden MDA ve AOPP düzeylerinin, inflamatuar belirteçlerden ise HA ve IL-6 düzeylerinin gruplar arasında oluşan farklarını inceledik. Yapılan çalışmalar sonucunda serum MDA ve AOPP düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Serum IL-6 ve HA düzeylerinin ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı gözlemlendi. Sonuç olarak, HA ve IL-6 düzeylerinin koroner arter hastalığında erken teşhis belirteçleri olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak MDA ve AOPP düzeyleri ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişkinin saptanması için daha geniş ölçekli ve çok sayıda çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Ateroskleroz, Oksidatif stres, MDA, AOPP, İnflamasyon, IL-6, HA.
İnflamasyon ve OUAS (Obstrüktif uyku apne sendromu) arasındaki ilişkinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS); uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizotları ve sıklıkla kan O2 saturasyonunda düşmenin eşlik ettiği bir sendromdur. Günümüzde çok sayıda değişik tipte uyku bozukluğu tanımlanmıştır. Bunlardan ortalama %1- 5 oranında görülme sıklığı ile en önemli yeri Obstrüktif Uyku Apne Sendromu almaktadır. Apne ve hipopne peryodları sonucunda hiperkarbi ve hipoksemi oluşmakta, buna bağlı olarak intratorasik basınç dalgalanmaları, baroreseptör disfonksiyonu, oksidatif stres ve endotel disfonksiyonu gibi birçok organ ve sistemi etkileyen patolojiler oluşmaktadır. Obstrüktif Uyku Apne Sendromu patogenezinde üst solunum yolunda (ÜSY) lokal olarak artmış olan inflamasyonun rolü bilinmekle birlikte, spontan olarak devam etmesi gereken düzenli soluk alıp vermelerin değişik şiddette azalması ile ortaya çıkan hipoksi, asfiksi, hiperkapni ve solunumsal asidozun lokal ve sistemik inflamasyon gelişmesine yol açtığı öngörülmektedir. Obstrüktif Uyku Apne Sendromu tanısında kullanılan altın standart yöntem PSG (Polisomnografi)'dir. Radyolojik olarak lateral baş-boyun grafisi, kısıtlı olarak BT ve MRG kullanılabilmektedir. Ancak hastalığın tanı ve takibinde kullanılabilecek herhangi bir biyokimyasal belirteç henüz tanımlanmamıştır. Planladığımız bu çalışma ile inflamatuar belirteçlerin OUAS'ndaki yeri, hastalığın tanısını koymada önemli olup-olmayacağı, aynı özelliklere sahip OUAS'lu hastalar ve sağlıklı gönüllüler arasındaki inflamasyon açısından benzerlik ya da farklılıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Metot: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Laboratuvarı'nda Aralık 2016 - Temmuz 2017 tarihleri arasında ilk kez tanı amaçlı PSG uygulanan erişkin yaş grubundaki 165 hasta değerlendirilmiştir. Bu grup içerisinde uyku laboratuvarında PSG ile değerlendirildiği halde OUAS tanısı almayan ve çalışma kriterlerine uygun olan hastalar kontrol grubu olarak değerlendirildi (AHİ 5-15 Hafif, AHİ 15-30 Orta, AHİ >30 Ağır OUAS olarak tanımlanmaktadır). Hastalar AHİ<5 (normal) Grup 1, AHİ 5-15 (hafif) ve AHİ 15-30 (orta) Grup 2 ve AHİ>30 (ağır) Grup 3 olarak 3 gruba ayrıldı. Çalışmayı tamamlayan 165 hasta [Grup 1 (n=56), Grup 2 (n=69), Grup 3 (n=40)] istatiksel değerlendirmeye alındı. Bütün hastaların ve kontrol grubunun IL-6, TNF-α, neopterin ve YKL-40 serum düzeylerine bakıldı. Bulgular: IL-6, neopterin, YKL-40 değerleri açısından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark vardı. Ancak TNF-α serum düzeyleri bakımından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark gözlenmedi. Ağır grupta ölçülen IL-6 ortanca değeri, normal ve hafif-orta gruplarında ölçülen değerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ağır grupta ölçülen neopterin ortanca değeri, normal ve hafif-orta gruplarında ölçülen değerlerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ağır grupta ölçülen YKL-40 ortalama değeri, normal grupta ölçülen değerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Sonuç: OUAS birçok organ ve sistemi etkileyen, yaşam kalitesini bozan ve günlük performansı düşüren mortalite ve morbiditeyi arttıran sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada OUAS hastalarında (özellikle ağır grup) inflamasyon belirteçlerinden IL-6, YKL-40 ve Neopterin serum düzeylerinin yükseldiği görüldü. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Neopterin, YKL-40, IL-6, TNF-a, İnflamasyon
Kronik diyabetik sıçan mide dokusunda resveratrol uygulamasının oksidan duruma etkisi
Bu çalışmada streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan sıçanlarda resveratrol uygulamasının mide dokusundaki oksidan (malondialdehit (MDA), ileri düzey oksidasyon protein ürünleri (AOPP) ve antioksidan (glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD)) paremetreler üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda ağırlıkları 250±20 gr arasında değişen 26 adet erişkin Wistar albino erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol, diyabet, resveratrol ve diyabet+resveratrol grubu olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu diyabet ve resveratrol grubu ile karşılaştırıldığında mide MDA, AOPP düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Resveratrol grubu diyabet grubu ile karşılaştırıldığında mide MDA düzeyleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Diyabet+resveratrol grubu kontrol ve resveratrol grubu ile karşılaştırıldığında mide MDA düzeyleri anlamlı olarak artmış bulunurken (p<0.05), diyabet grubuna göre mide MDA düzeyleri azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Diyabet+resveratrol grubu diyabet ve resveratrol grubu ile karşılaştırıldığında mide AOPP düzeyleri anlamlı olarak azalmış bulunurken (p<0.05), kontrol grubuna göre mide AOPP düzeyleri azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Diyabet grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında mide GSH düzeyleri ve SOD aktiviteleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Diyabet+resveratrol grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında mide GSH düzeyleri ve SOD aktiviteleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Sonuç olarak; diyabet ile mide dokusunda serbest radikaller artarken, antioksidan savunmanın azaldığı gözlemlenmiştir. Eksojen olarak resveratrolün lipit peroksidasyonu önlemede ve proteinleri oksidatif hasardan korumada kısmen başarılı olduğunu, proteinlerin redoks değişimlerinden etkilenmesini ise engelleyemediğini söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Resveratrol, diyabet, oksidan durum.
Radyasyon uygulanan ratlarda D vitamininin asimetrik dimetil arjinin(ADMA) ve çinko düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada; gama radyasyon uygulanmış ratlarda D vitamini uygulamasının karaciğer ve böbrek dokularındaki ADMA, SDMA ve Zn düzeylerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Karaciğer ve böbrek dokusu SDMA düzeyleri radyasyon grubunda azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Radyasyon, radyasyon+D vitamin ve D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer dokusu ADMA düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). Radyasyon ve radyasyon+D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek dokusu ADMA düzeyleri azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). D Vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek ADMA düzeyleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Radyasyon ve radyasyon+ D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer dokusu Zn düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). D Vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer Zn düzeyleri artmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Radyasyon ve D vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek dokusu Zn düzeyleri artmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak; çalışmamızda radyasyona maruz kalan hücre ve dokularda oluşabilecek hasara karşı D vitamini uygulamasının karaciğer ve böbrekte endotel fonksiyon bozukluğunun önlenmesinde etkili olabileceği düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: ADMA, SDMA, Zn, D vitamin, Radyasyon, Endotel hasar
Lipopolisakkarit ile sepsis oluşturulan ratların böbrek dokularında serbest radikal metabolizmasının incelenmesi; Vitamin D'nin etkisi
Çoklu organ yetmezliğine neden olan sepsis, yoğun bakımlarda mortalitenin ve morbiditenin en sık nedenidir. Sepsiste LPS?nin neden olduğu aşırı immün cevap hipovolemi, şok ve çoklu organ yetmezliğine neden olur. Aşırı immün yanıt oksidatif stres oluşturarak organ yetmezliğine neden olmaktadır. Son yıllarda vitamin D?nin immün regulatuar ve antioksidan etkileriyle ilgili yapılan araştırmalarda vitamin D?nin koruyucu rolünün olduğu gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda sepsiste serbest radikal metabolizmasını incelemeyi ve bu metabolizma üzerine vitamin D?nin etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada ağırlıkları yaklaşık 250-350 gr olan 24 adet dişi wistar albino rat kullanıldı. Ratlar kontrol grubu, sepsis grubu, vitamin D grubu, sepsis + vitamin D grubu olmak üzere 4 gruba bölündü. Sepsis 16 mg/kg dozunda LPS E.coli (O111.b4) intraperitoneal yolla uygulanarak oluşturuldu. D vitamini 3 gün boyunca 2 mg/kg 25(OH)Vitamin D3 (ayçiçek yağında çözülerek) gavaj yolula verildi. Ratların vücut sıcaklıkları rektal yoldan ölçüldü. Rat böbrek dokularında serbest radikal enzimleri kinetik olarak, böbrek fonksiyonlarını gösteren belirteçler Roche Cobas Integra 800 cihazında ölçüldü. Dokuların histopatolojik incelemesi yapıldı. SOD ve GSH-Px aktivitelerinde gruplar arasında fark görülmedi. CAT aktivitelerinde en fazla sepsis+vitamin D grubunda olmak üzere tüm gruplarda kontrol grubuna göre baskılanma görüldü. GST aktivitelerinin sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında baskılandığı görüldü. BUN ve kreatinin düzeylerinde sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında artış olduğu gözlendi. Kontrol ve vitamin D grupları normal histolojik yapı gösterirken, sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında bowman kapsülünde genişleme ve inflamasyon görüldü. Sonuç olarak sepsiste D vitamini kullanılmasının renal hücreleri toksik etkiden koruyucu bir etkisinin olmadığını, buna karşılık özellikle sepsis durumunda kullanıldığında H2O2 ve GSH metabolizmasını kullanan anti oksidan enzimler üzerine baskılayıcı etkisinin olduğunu gördük. Konunun özellikle glutatyon ve glutatyon kullanan enzimler açısından daha detaylı değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: renal toksisite , sepsis , D vitamini , antioksidan enzimler
Psöriazis hastalarında serum endocan düzeylerinin incelenmesi
Bu çalışmada psöriazis etyopatogenezinin aydınlatılmasına katkıda bulunmak için serum Endocan düzeyleri ve ilgili proteinlerin düzeylerinin incelenmesi, lipid profili, vücut kitle indeksi ve Psöriazis Alan Şiddet İndeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Dermatoloji bölümünde takip edilen 47 psöriazis tanılı hasta ile 40 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, sigara ve alkol kullanımı, Açlık kan şekeri, Lipid profil verileri (Total Kolesterol, HDL-Kolesterol, LDL-Kolesterol, Trigliserit), CRP hastaların dosyalarından retrospektif olarak değerlendirilmiş olup biyokimyasal parametreler ELISA yöntemi ile tespit edilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde serum total kolesterol, serum LDL kolesterol, HbA1c, Vasküler Endotel Büyüme Faktörü (VEGF), C-X-C motif kemokine ligand 12 (CXCL12), Sinir Büyüme Faktörü (NGF), Fibroblast Büyüme Faktörü 2(FGF 2) ve Endocan düzeylerinin psöriazis hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar dikkate alındığında serum Endocan düzeyinin psöriazis etiyopatogenezinde rol oynadığı ve hastalığın tanısında önemli parametrelerden birisi olduğu söylenebilir.
Metabolik sendrom ve obezite varlığında prostat ile ilgili belirteçlerin incelenmesi
Amaç: Obezitenin ve metabolik sendromun prevalansı, dünya genelinde hızla yükselmektedir. Bu durum, sadece bireylerin genel sağlığını tehdit etmekle kalmaz, aynı zamanda kalp hastalığı, kanser gibi birçok hastalığın riskinin artmasına da katkıda bulunabilir. Bu çalışmada obezite ve metabolik sendromu olan kişilerde prostat kanseri taramasında bir belirteç olarak kullanılan prostat spesifik antijen (PSA) ve türevlerinin nasıl değiştiğini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Mayıs 2023 – Nisan 2024 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Hastanesi Endokrinoloji polikliniğinde obezite tanısı alan ve çalışma kriterlerini karşılayan 100 hasta ve 50 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların vücut kitle indeksinin >30 kg/m2 olması obezite kriteri olarak kullanıldı. Hastalar metabolik sendromlu obezite ve metabolik sendromsuz obezite olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Metabolik olarak sağlıklı olup olmadıklarını değerlendirmek amacıyla NCEP-ATP III metabolik sendrom tanı kriterleri kullanıldı. Bu kriterlere göre, beş kriterden herhangi üçünü karşılayan hastalar metabolik sendromlu olarak kabul edilirken; bu kriterleri sağlamayan bireyler ise metabolik sendromsuz obezite kategorisinde değerlendirildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden total PSA, free PSA ve ProPSA düzeylerinin araştırılması için rutin alınan venöz kanlarından örnekler ayrıldı. Çalışma gruplarında PSA, free PSA, %freePSA, ProPSA ve %proPSA düzeyleri incelendi. Elde edilen sonuçlardan %freePSA ve %proPSA hesaplandı. İstatistiksel değerlendirme SPSS 19.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hasta grupları ve sağlıklı gönüllü karşılaştırmasında total PSA, free PSA, %freePSA düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). ProPSA düzeyleri ise anlamlı olarak düşük iken (p=0,012), %proPSA düzeylerinde farklılık gözlenmedi (p>0,05). ProPSA ile boy, kilo, VKİ, açlık kan şekeri, trigliserid ve HDL düzeyleri arasında herhangi bir korelasyon gözlenmedi. Sonuç: Araştırmamız sonucunda, obezite hastalarında total PSA ve free PSA düzeylerinde kontrol grubuna göre bir düşüklük olduğu görülse de bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ancak bu minimal düşüklük rölatif olarak ProPSA düzeylerinde anlamlı bir azalma oluşmasına neden olmuş olabilir. Obezite ile %ProPSA değerlerinde anlamlı bir değişim olmaması bu azalmanın oransal olduğunu destekler. Ek olarak, metabolik parametrelerin obezite ile ProPSA düzeyleri arasındaki ilişkiye katkısının olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulguların daha fazla araştırma ve inceleme gerektirdiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Obezite, Metabolik sendrom, Prostat spesifik antijen ve türevleri
Akut koroner sendrom hastalarının tanısında siklofilin düzeylerinin incelenmesi
Amaç: Akut koroner sendrom hastalarında siklofilin düzeylerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Aralık 2018 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Uygulama ve Araştırma Merkezi kardiyoloji polikliniğinde akut miyokard enfarktüsü tanısı alan ve çalışma kriterlerini karşılayan 150 AMI hastası ve 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden siklofilin A, siklofilin D, CRP ve MMP-9 düzeylerinin araştırılması için rutin alınan venöz kanlarından örnekler ayrıldı. Hastalar NSTEMI ve STEMI olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hasta gruplarında siklofilin A, siklofilin D, CRP ve MMP-9 düzeyleri incelendi. Ayrıca diyabet, hipertansiyon, dislipidemi, yaş, cinsiyet ve sigara kullanımı gibi kardiyovasküler risk faktörlerinin siklofilin A ve siklofilin D düzeylerine etkisi incelendi. Bulgular: Hasta grubu ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığında siklofilin A düzeyleri anlamlı olarak düşük, siklofilin D düzeyleri ise anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Siklofilin A düzeyleri hipertansiyon varlığında anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), cinsiyet, ileri yaş, sigara kullanımı, diyabet ve dislipidemi varlığının anlamlı etkisi olmadığı bulundu (p>0.05). Siklofilin D düzeyleri kadınlarda, sigara içmeyenlerde ve dislipidemi varlığında anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), ileri yaş, diyabet ve hipertansiyon varlığının anlamlı etkisi olmadığı bulundu (p>0.05). Hasta grubu ve sağlıklı gönüllüler karşılaştırıldığında CRP düzeyleri hastalarda anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), MMP-9 düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda AMI hastaları ve sağlıklı gönüllüler arasında siklofilin A ve D düzeyleri açısından anlamlı fark olduğu görüldü. Ancak akut koroner sendromda siklofilinlerle ilişkili mekanizmaları anlamak için daha ileri araştırmalara gerek duyulmaktadır.
Dehidroepiandrosteron ile polikistik over sendromu oluşturulan sıçanlarda apigenin ve chyrsin'in potansiyel tedavi edici etkilerinin araştırılması
Polikistik over sendromu genellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen, santral sinir sistemi, overler, hipofiz, böbrek üstü bezleri ve ekstraglanduler dokular arasındaki etkileşimlerin bozulması sonucu ortaya çıkan kronik seyreden, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilen endokrin bir bozukluktur. Çalışmamızda Apigenin ve Chrysin, tek başlarına ve kombin yapılarak DHEA ile oluşturulmuş PCOS üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. 21 günlük 48 adet Wistar Albino türü dişi sıçan SHAM, PCOS, PCOS+AGN, PCOS+CH, PCOS+KOMBİN şekilde 5 farklı gruba ayrıldı. Over dokusu ve plazmada FSH, LH, PROG, KNG1, IL-18, IL-1β, IL-13, IFN-γ, EREG, IGFBP3, inhibin ve insülin düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Over dokularındaki SOD, GPx, CAT aktiviteleri ve MDA düzeyleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma LH, FSH, LH/FSH ve PROG düzeyleri PCOS grubu ile karşılaştırıldığında plazma LH düzeyleri AGN ve KOMBİN gruplarında anlamlı olarak azalırken, FSH ve LH/FSH oranındaki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Doku FSH, LH, LH/FSH ve PROG düzeylerine bakıldığında doku LH'de PCOS grubuna kıyasla tedavi gruplarından KOMBİN grubunda anlamlı bir azalma gözlendi. Tedavi gruplarının plazma İNH, EREG, IFN-ɣ düzeyleri PCOS grubuyla kıyaslandığında artış görülmüştür fakat anlamlı bulunamamıştır. Plazma ve doku IGFBF-3 düzeyleri CH ve PCOS grubunda SHAM grubuna kıyasla anlamlı yüksekken, AGN grubunda anlamlı bir azalış vardır. Tedavi gruplarının doku IFN-ɣ düzeyinde ise PCOS grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı bir artış gözlenmiştir. Tedavi ajanı uygulanmış olan sıçanların plazma IL-18 ve IL-13 değerlerinde PCOS grubuna göre anlamlı bir azalma vardı. IL-13 seviyesinde en önemli azalma AGN grubundadır. Doku IL-18'de PCOS grubuna kıyasla anlamlı bir azalma varken, IL-1β'da CH ve KOMBİN gruplarında anlamlı bir azalma vardır. Plazma SOD, GPx aktiviteleri SHAM grubu ile PCOS grubu kıyaslandığında anlamlı plazma CAT aktivitesi ve MDA düzeyleri PCOS grubunda anlamlı olmayan bir artış gözlendi. Doku SOD, CAT, GPx aktiviteleri ve MDA düzeylerinde ise SHAM grubuna kıyasla PCOS grubunda anlamlı olmayan bir azalma görülmüştür. Sonuç olarak, DHEA ile oluşturulmuş PCOS over dokularında AGN ve KOMBİN kullanımının, overlerdeki kistik yapıları etkin bir şekilde azaltabileceğini inflamasyon, oksidatif stresi, hormonları baskılayabileceği böylece PCOS'un tedavisinde etkin bir rol oynayacağı düşünülmektedir. Önemli bir sağlık sorunu olan PCOS tedavisindeki güncel yaklaşımlarla beraber yeni ilaç çalışmalarına katkı sağlayacağı ve bu ilaç tedavileri ile beraber modern tıp yöntemlerinin de kullanılmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir. Yapılan bütün tedavilere ek olarak yeni bir terapötik ajan olan Apigenin ve Chrysin'in tedavilere öncülük edeceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dehidroepiandrosteron, Polikistik Over Sendromu, Apigenin, Chrysin
Fosfatidil kolince zenginleştirilen yüksek yağlı diyet ve streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanlarda plazma trimetil amin N-oksit düzeyleri
Araştırmada 250±20 gram ağırlığında olan 36 adet sıçan 6 gruba ayrılmıştır. Bazal diyetle beslenen kontrol grubu (Grup 1), yüksek yağlı diyet (Grup 2), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet (Grup 3), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin (STZ) (Grup 4), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin+SFN (Grup 5) ve fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin+DMB (Grup 6) olarak oluşturulan sıçanlar, 13 hafta boyunca beslendikten sonra alınan kan örneklerinde TMAO, LPS, CRP, IL-10, IL-6, TNF-alfa, IL 1beta düzeyleri ile diğer biyokimyasal parametreler çalışılmıştır. Grup 1 ve Grup 2 arasında TMAO düzeyleri açısından anlamlı bir fark görülmemiştir (p<0,05).Grup 3 ve 4'de TMAO düzeyleri Grup 1 ve Grup 2'ye göre anlamlı derecede arttmıştır (p<0,05).Grup 4 de TMAO düzeyleri ile glukoz düzeylerinin hemen hemen aynı oranda arttığı görülmüştür. Bu grupta CRP, IL-1Beta, IL-6, TNF-alfa ve LPS seviyeleri daha yüksek iken IL-10 değeri ise daha düşük bulunmuştur (p<0,001). SFN ve DMB ile tedavi sonrasında, TMAO, glukoz, LPS, TNF-alfa, IL-6, IL-1Beta düzeylerinin benzer oranlarda azaldığı görülmüştür. Karaciğer histolojik ve immünohistolojik açıdan incelenmiş Grup 3 ve 4' de karaciğerde steatoz, fibroz, balonlaşma, inflamasyon hücrelerinde artış olduğu görülmüştür. Tedavi gruplarında (Grup5 ve Grup 6) karaciğerde steatoz ve fibroz oluşumunda azalma olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak yüksek yağlı ve fosfatidil kolince zengin diyet ile plazma TMAO düzeylerindeki yükseklikler, plazma LPS, CRP, IL-1Beta, IL-6 ve TNF-alfa düzeylerini artırmaktadır. Ayrıca YYD+PK diyete STZ eklenince plazma TMAO ve glukoz düzeylerinde 3-4 kata varan artış olduğu tespit edilmiştir. Bunun nedeni inflamatuar bir metabolit olan TMAO'nun glukoz uptake'ini engellemesi veya hücreye glukoz girişini önlemesidir. Ayrıca uygulanan SFN ve DMB tedavisi ile TMAO,LPS,CRP,IL-1Beta,IL-6 ve TNF-alfa düzeylerinde azalmalar görülmüştür. YYD ve bağırsak florasında TMAO oluşturan diyet türlerinin hem TMAO hem de inflamatuar sitokinlerin düzeylerini arttırarak diyabet oluşumuna neden olabileceği ve diyabetiklerde TMAO düzeylerini normale getirmenin ileride bir tedavi seçeneği olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Bağırsak mikrobiyotası, TMAO, İnflamatuar sitokinler.
Deneysel skleroderma modelinde sekukinumab ve metformin tedavilerinin CXCL4 ve chemerin düzeylerine olan etkileri
Sistemik skleroz (SSk) patogenezi net olarak bilinmeyen kronik, otoimmün hastalıktır. Sekukinumab, interlökin (IL)-17A'ya bağlanarak etki eden bir monoklonal antikordur. Metformin pleiotropik etkileri olan oral anti-diyabetik bir ilaçtır. CXCL4 ve chemerin (kimerin) SSk'de inflamasyon ve fibroz süreçlerinde rol aldığı düşünülen kemokin ve adipositokindir. Çalışmamızın amacı, deneysel skleroderma modelinde serum ve deri dokusundaki CXCL4 ve kimerin moleküllerinin düzeylerini ve sekukinumab ve metformin tedavilerinin bu moleküller üzerindeki etkilerini belirlemektir. Çalışmada kullanılan deney hayvanları 40 adet Balb/c dişi farelerden oluşturuldu. Çalışma için bu hayvanlardan alınan serum ve deri dokuları kullanıldı. 4 grup olacak şekilde fareler gruplandırıldı. 4 hafta süre ile her gün, subkutan (sc) olarak 100 μl fosfatla tamponlanmış salin (FTS) kontrol grubundaki farelere, 100 μg BLM (100 μl FTS içerisinde) diğer gruptaki farelere uygulandı. Haftada bir sc olarak 10 mg/kg dozunda sekukinumab 3. gruptaki farelere; günlük 50 mg/kg metformin (oral) 28 gün boyunca 4. grup farelere uygulandı. 4. hafta sonunda gruplardaki farelerin hepsi sakrifiye edilerek analizler için doku örnekleri alındı. Histopatolojik analizlerle birlikte, serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlendi. Yapılan BLM enjeksiyonları dermal fibroza neden oldu. Ek olarak, BLM grubunda serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri arttı. Sekukinumab ve metformin tedavisi ile dermal kalınlık, doku CXCL4 ve kimerin düzeyleri azaldı. Sonuç olarak, CXCL4 ve kimerin SSk fibrotik süreç ve anti-fibrotik tedavilerin değerlendirilmesinde hedef biyomarker olabilirler.
Dietilnitrözamin ile oluşturulmuş hepatoselüler karsinom modelinde chrysin ve apigenin'in potansiyel terapötik etkileri
Hepatoselüler karsinom (HCC) kötü prognozlu, hızlı ilerleyen, yüksek ölüm oranlarına sahip bir kanserdir. HCC ile ilişkili mortalite artışı alternatif tedavilere ihtiyaç duyulmasına yol açmaktadır. Doğal ürünlerin ve bunların yapısal analoglarının, tedavi için yeni yollar sağlamaları beklenmektedir. Deneysel HCC modeli oluşturulan bu çalışmada doğal flavonoidlerden apigenin ve chrysin'in tek tek ve kombine uygulanmasının potansiyel terapötik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada sıçanlar 5 gruba ayrıldı (Kontrol, DEN, DEN+Apigenin, DEN+Chrysin, DEN+Kombin grupları). Kontrol grubuna ilk 2 hafta haftada tek doz 0,5 mL PBS, 2 haftalık aranın ardından DMSO oral gavaj yoluyla 4 hafta boyunca haftada 4 kez, sonraki 8 hafta süresince de haftada 3 kez 0,5 mL uygulandı. Kanser modeli oluşturulan gruplara ise ilk 2 hafta, haftada tek doz DEN 150 mg/kg (PBS içinde) intraperitoneal uygulandı. İki haftalık recovery dönemden sonra 2-AAF 4 hafta boyunca haftada 4 kez oral yolla 20 mg/kg dozunda verildi. Çalışmanın devamında 8 hafta boyunca haftada 3 kez oral gavaj yoluyla; DEN grubuna 0,5 ml DMSO, DEN+Apigenin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) apigenin, DEN+Chrysin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) chrysin, DEN+Kombin grubuna ise aynı dozlarda apigenin ve chrysin birlikte verildi. Uygulamalar sonunda sıçanlar dekapite edilerek alınan kan ve karaciğer doku örneklerinde, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Kontrollerle karşılaştırıldığında, DEN uygulanan kanser gruplarında; STAT-3, NF-κB, CIP2A, survivin, annexin-5, smoothened, sonic hedgehog, jagged1 ve notch1 düzeylerinde artış, tedavi gruplarında ise DEN grubuyla karşılaştırıldığında bu parametrelerin tamamında düşüş saptandı. Kaspaz-3 düzeyinde ise; kontrol grubuna kıyasla kanser gruplarında azalma, tedavi gruplarında ise DEN grubuna kıyasla artma tespit edildi. Bu etkiler DEN+Apigenin grubunda en anlamlıydı. Histopatolojik değerlendirmelerde karaciğer dokularında kontrol grubunda normal histolojik yapı gözlendi. DEN grubundaki sıçanlarda %62,5 oranında orta-şiddetli fibrozis olmak üzere değişen derecelerde fibrozis, yangısal lezyonlar, rejeneratif nodül oluşumu ve %87,5 oranında orta-şiddetli inflamasyon izlendi. Tedavi gruplarında ise bu lezyonlarda ve inflamasyonda belirgin azalma gözlendi. DEN+Apigenin ve DEN+Kombin gruplarında bu azalma en belirgindi. Sonuç olarak; apigenin, chrysin ve kombine tedavilerinin HCC'de kemoterapötik etkiye sahip oldukları, bu etkiye en fazla apigenin tedavisi ile ulaşıldığı, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme sonuçları ile teyit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, DEN, 2-AAF, apigenin, chrysin
Sıçan meme kanser modelinde Raloxifen ve Fluoxetin'in tedavi edici etkisi
Dünya genelinde meme kanseri oranı sürekli artmaktadır, bu nedenle meme kanserinin tedavisinde kullanılabilecek terapötik ilaçların geliştirilmesi önemlidir. Çalışmamızda, Raloksifen ve Fluoksetinin, tek başlarına veya beraber kullanılarak DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. Wistar Albino türü 32 adet dişi sıçan DMBA (Grup I), DMBA+RAL (Grup II), DMBA+FLX (Grup III), DMBA+RAL+FLX (Grup IV) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Meme dokusunda ve plazmada VEGF, M-CSF, MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Kanserli meme dokularındaki MDA ve GSH düzeyleri ile SOD, GSH-Px ve CAT aktiviteleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma CA15-3 düzeyleri DMBA grubu ile karşılaştırıldığında tüm tedavi gruplarında anlamlı bir şekilde azaldığı görülmüştür. Plazma VEGF ve TIMP-1 düzeyleri DMBA grubu ile kıyaslandığında, tüm tedavi gruplarında anlamlı olarak azalmışken, bu gruplardaki plazma M-CSF düzeylerindeki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Plazma MMP-9 düzeyindeki anlamlı azalma sadece RAL+FLX grubunda gözlendi. Tedavi ajanları uygulanan sıçanların doku CA 15-3, VEGF, M-CSF ve MMP-9 düzeylerinde DMBA grubuna oranla bir azalma gözlenmiştir. Tüm tedavi gruplarında CA 15-3 ve M-CSF düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı iken, VEGF düzeylerinde sadece RAL+FLX grubunda istatistiksel olarak bir anlamlılık görülmüştür. Ayrıca, MMP-9 düzeylerindeki en anlamlı düşüş RAL ile tedavi edilen grupta gözlenirken, TIMP-1 düzeylerindeki anlamlı artış sadece RAL+FLX grubunda görüldü. DMBA grubu ile karşılaştırıldığında; doku MDA düzeyleri, FLX grubu dışındaki bütün tedavi gruplarında anlamlı olarak azalırken, doku SOD, GSHPx ve CAT aktiviteleri bütün tedavi gruplarında arttmıştır. Sadece RAL+FLX grubunda GSH-Px ve CAT aktivitelerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Doku GSH düzeyi RAL ve RAL+FLX gruplarında anlamlı olarak artmıştır. Sonuç olarak, DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri dokularında RAL ve FLX‟in beraber kullanımının, tümörlerde aktive edilmiş makrofajların varlığını daha etkin bir şekilde azaltabileceğini, anjiogenezi ve oksidatif stresi bastırabileceğini böylece meme kanserinin ilerlemesini modüle edebileceği düşünülmektedir.
Sıçan meme kanser modelinde nar ekstresi ve tangeretin'in koruyucu etkinliği
Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de kadınlarda en yaygın görülen kanser türü olan meme kanseri hala en önemli sağlık problemlerinden biridir. Bu çalışmada, DMBA ile oluşturulan sıçan meme kanser modelinde nar ekstresi ve tangeretin'in tek başlarına ya da birlikte uygulanmalarının koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 8-10 haftalık, toplam 68 adet dişi sıçan, randomize olarak 8 gruba ayrıldı. İlk 4 grup kanser ve tedavi gruplarının kontrolleri olarak tasarlandı ve sırası ile Kontrol, Pomegranat (P), Tangeretin (T) ve Pomegranat+Tangeretin (P+T) gruplarından oluşturuldu. Diğer 4 grup ise kanser ve tedavi grupları olarak tasarlandı ve sırasıyla DMBA (D) ve DMBA+Pomegranat (D+P), DMBA+Tangeretin (D+T), DMBA+Pomegranat+Tangeretin (D+P+T) gruplarından oluşturuldu. 23 hafta süren uygulamalar sonunda sakrifiye edilen sıçanlardan elde edilen plazma numunelerinden tümör belirteçleri ve anjiyogenez parametreleri çalışıldı. Meme doku numunelerinde ise histopatolojik, immunohistokimyasal ve TUNEL analizleri, oksidan-antioksidan düzey ölçümleri, apopitozise ve hücre siklusuna etki eden spesifik proteinlerin ekspresyonları gerçekleştirildi. Histopatolojik olarak DMBA grubunda % 71,42 oranında tümör tutulum insidansı izlenirken tedavi gruplarında bu oranın düştüğü tespit edildi. DMBA grubunda, kontrollere göre plazma CA15-3, CEA, VEGF, MMP-9 ve NF-κB düzeylerinde anlamlı artışlar gözlenirken, tedavi gruplarında ise MMP-9 hariç bu parametrelerde anlamlı azalmalar saptanmıştır. Kontrol grubuna kıyasla DMBA grubunda doku MDA düzeyleri anlamlı artarken, SOD, CAT, GSH-Px aktiviteleri ve GSH düzeyleri anlamlı olarak azalmıştır. DMBA grubu ile tedavi grupları karşılaştırıldığında ise doku MDA düzeyleri sadece D+P+T grubunda anlamlı azalırken, antioksidan parametrelerden de sadece GSH düzeyleri tüm tedavi gruplarında anlamlı olarak artmıştır. Apopitotik belirteçlerden p53 ve Bax ekspresyonları kontrole göre DMBA grubunda anlamlı azalırken Bcl-2, β-katenin ve Siklin D1 ekspresyonlarının ise anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir. DMBA grubuna göre p53 ve Bax ekspresyonlarının hem D+P hem de D+P+T gruplarında anlamlı arttığı gözlemlenirken bu bulgular TUNEL ve immunohistokimyasal bulgular ile desteklenmiştir. Siklin D1 ekspresyonlarının ise sadece D+T grubunda anlamlı olarak düştüğü tespit edilmiş, TUNEL ve immunohistokimyasal bulgular ile desteklenmiştir. İmmunohistokimyasal ER-α ve Ki-67 immun reaktiviteleri DMBA grubunda kontrole göre anlamlı olarak artarken, tedavi gruplarının tümünde ise anlamlı azalmalar saptanmıştır. Çalışma sonuçlarımız, Nar ekstresi ve Tangeretin'in kombine uygulanmasının meme kanseri gelişimini engellemede daha faydalı olabileceğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: DMBA, Nar Ekstresi, Tangeretin, Meme Kanseri, Kemopreventif
Lipopolisakkarit ile indüklenen endotoksemik rat modelinde ketamin, propofol ve ketafol kullanımının inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisi
Lipopolisakkarit ile indüklenen endotoksemik rat modelinde ketamin, propofol ve ketafol kullanımının inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisi.LPS, Gram (-) bakterilerin duvarlarında bulunan ve canlılar için oldukça toksik olan bir moleküldür. LPS canlı vücuduna nüfuz ettiği zaman endotoksemi meydana gelir ve ileri seviyelere ilerlediği durumlarda septik şok oluşur. LPS ile oluşturulan endotoksemi sonucu inflamasyon ve oksidatif stres meydana gelir. Biz bu çalışmada ratların kalbinde, endotoksemi sonrası verilen ketamin, propofol ve ketofolün (ketamin ve propofolün 1:1 oranında karışımı) hücre hasarına karşı dolaylı yoldan ve/veya direk olarak ne düzeyde koruyucu olduğunu incelemek için prositokin olan TNF-? ve bir çok proteinin gen ekspresyonundan sorumlu NF-?B, oksidatif stres sonucu oluşan NO ve lipit peroksidasyonunun belirteci olan MDA, inflamasyondan sorumlu bir enzim olan COX-2 ve hücre hasarına karşı koruyucu etkiye sahip olan HO-1 enzim düzeylerini ölçerek birbirleri ile ilişkisini araştırdık.TNF-? ve NF-?B düzeyleri ELİSA, NO ve MDA düzeyleri spektrofotometrik, Cox-2 ve HO-1 enzim düzeyleri Western-Blot yöntemi ile ölçüldü.LPS ile oluşturulan endotoksemide çalışılan tüm parametrelerde kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05).Endotoksemi sonrası ketamin verilmesiyle çalışılan tüm parametrelerde LPS grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05).Endotoksemi sonrası propofol verilmesiyle TNF-?, NO, MDA, COX-2, HO-1 düzeyleri LPS grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Ancak NF-?B seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte hafif bir yükselme gözlendi.Endotoksemi sonrası ketofol verilmesiyle TNF-?, NO, MDA, COX-2, HO-1 düzeyleri LPS grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Ancak NF-?B seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte yükselme gözlendi.Endotoksemi sonrası propofol verilmesiyle ketamin grubuna göre MDA düzeyleri istatiksel olarak düşük (p<0,05), NF-?B dışında diğer tüm parametrelerde anlamlı derecede yükselme gözlendi (p<0,05).Endotoksemi sonrası ketofol verildiğinde NO, Cox-2 ve HO-1 düzeyleri ketamin grubuna göre daha yüksek, propofol grubuna göre ise daha düşük bulundu (p<0,05). MDA düzeyleri ketamin grubuna göre düşük, propofol grubuna göre yüksek gözlendi (p<0,05). TNF-? (p<0,05) ve NF-?B (p>0,05) düzeyleri hem ketamin hem propofol verilen gruplara göre daha yüksek saptandı.Bulgularımız endotoksemi sonrası uyguladığımız anesteziklerin TNF-?, NF-?B, MDA, NO ve Cox-2 düzeylerini düşürerek, dolaylı yoldan ve/veya direk olarak osidatif hasara karşı koruduğunudüşünebiliriz, canlı organizmayı koruyucu etkisi olarak bilinen HO-1 (Hsp-32) enzim düzeylerini de dolaylı yoldan arttırarak hücre hasarına karşı koruduğunu söyleyebiliriz.Bu koruyucu etkinin anestezikler arasında yapılan kıyaslamada da ketaminin propofolden daha fazla koruyucu etki gösterdiğini, ketofolün de aditif etki gösterdiği bulgularımızla desteklenmiştir.
Sıçan kolon kanserinde seçili COX-2 inhibitörlerinin antiproliferatif etkinliklerinin değerlendirilmesi
Kolorektal kanser (KRK) dünya çapında üçüncü en yaygın kanser türü olup çevresel ve genetik faktörlerden oluşan karmaşık bir etiyolojiye sahiptir. 1,2 Dimetilhidrazin (DMH), iyi bilinen ve deneysel kolon karsinogenez modeli oluşturmada yaygın olarak kullanılan bir ajandır. KRK'ların erken teşhisi ve tedavisi, sağkalımı artırmak için önemlidir. Non-steroid anti-inflamatuvar ilaçlar (NSAİİ'ler), tümör gelişimini ve hücresel proliferasyonu bloke etme kabiliyetleri nedeniyle çeşitli kanser türlerine karşı kullanılan yeni kemopreventif ajanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Bu çalışmada, deneysel KRK modelinde iki NSAİİ'nin (Diklofenak ve Selekoksib) tümör gelişimi ve hücre proliferasyonu üzerindeki kemopreventif etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Wistar türü sıçanlar dört gruba ayrılmıştır. Grup 1'deki sıçanlara ilk 12 hafta boyunca 1 mL DMSO ve 1 mM EDTA, kalan 13 hafta boyunca sadece DMSO uygulanmış ve bu grup kontrol grubu olarak belirlenmiştir. 25 mg/kg dozundaki DMH haftada 1 kez olmak üzere subkutan yolla ilk 12 hafta boyunca uygulanmış, deney süresi boyunca da 1 mL DMSO günlük olarak oral gavaj yöntemiyle uygulanmıştır ve bu grup kolon kanser grubu olarak belirlenmiştir. Grup 3 ve 4'e, grup 2'deki gibi DMH uygulanmıştır. Bununla birlikte, Grup 3'teki sıçanlara her gün 25 hafta oral gavaj yoluyla diklofenak (8 mg/kg vücut ağırlığı) ve grup 4'teki sıçanlara ise selekoksib (6 mg/kg vücut ağırlığı) uygulanmıştır. Serum CEA, HIF-1α, PCNA ve Ki-67'nin düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. PTEN, PI3K ve Akt ekspresyonunu tespit etmek için Western blot analizi kullanılmıştır. DMH uygulamasının ardından CEA, HIF-lα, PCNA ve Ki-67 düzeylerinin arttığı gözlenmiştir. Seçilen kemoprevetif ajanların uygulandığı gruplarda ise bu parametrelerin düzeylerinin normale yakın değere indiği gözlenmiştir ki bu durum diklofenak ve selekoksibin anti-kanserojen etki sergilediğini düşündürmektedir. Western blot analiziyle DMH uygulamasının PTEN kaybına yol açtığı, PI3K ve Akt protein ekspresyon düzeylerini ise artırdığı sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte, diklofenak ve selekoksib uygulanan sıçanlarda, PTEN protein ekspresyonunun belirgin şekilde arttığı, PI3K ve Akt protein ekspresyonlarının ise azaldığı saptanmıştır. Elde edilen bu bulgulardan, seçici olmayan veya seçici COX-2 inhibitörlerinin, kanser gelişimine ve DMH kaynaklı hücre proliferasyonunun baskılanmasına karşı koruyucu etki gösterdiği düşünülmektedir.
Gebelik oral glukoz tolerans testinde idrar organik asit profilinin belirlenmesi
Gestasyonel Diyabetes Mellitus (GDM) ilk kez gebelikte fark edilen karbonhidrat intoleransının genel adıdır ve hiperglisemi ile karakterize olup gebelikte yapılan oral glukoz tolerans testi (OGTT) ile tanısı konur. İdrar organik asit profili ile karbonhidrat, yağ ve amino asit metabolizması hakkında bilgi edinilebilir. Bu çalışmada gebelikteki idrar organik asit profilinin gaz kromatografisi kütle spektrometresi tayini ile hem gebelikteki, hem OGTT sırasındaki metabolizma değişiklikleri hem de sağlıklı ve GDM'li gebeler arasındaki idrar organik asit profil farklılığını araştırmak amaçlandı. Gebe olmayanlar ve gebeler arasında açlık idrar organik asitleri anlamlı farklı bulundu. OGTT başlangıç ve son saat arasındaki organik asitlerinde de karbonhidrat metabolizması ara ürünleri ve 2-hidroksiizovalerik asit hem sağlıklı hem GDM'li gebelerde artarken yağ asit metabolizma ara ürünleri azalmış bulundu. Söz konusu ara ürünlerin artışı GDM'li gebelerde sağlıklılara göre daha yüksek oldu. Çalışma sonuçlarına göre gebelikteki metabolizma değişimlerinin idrar organik asit profilini değiştirdiği, sağlıklı ve GDM'li gebeler arasında da farklılıklar olduğu tespit edildi. İleri çalışmalarda metabolizma biyobelirteçlerinin gebelik ve GDM için idrar, serum ve plazmada daha detaylı incelenmesi gerekmektedir.
Taurin'in endotoksin aracılıklı eNOS, iNOS, MPO ve ksantin oksidaz ekspresyonu üzerine etkisi
Bu çalışmada endotoksin uygulandıktan sonraki 6. saatte kobaylarda karaciğer, kalp, böbrek ve beyin dokularına ait eNOS, iNOS, MPO ve XO enzimlerinin ekspresyonları incelendi. Diğer taraftan bu enzim ekspresyonları üzerine taurinin etkisi araştırıldı.Bu amaçla kontrol, endotoksemi, taurin ve endotoksemi+ taurin olmak üzere 4 farklı kobay grubu oluşturuldu. Bunun için 4 mg/kg endotoksin ve 300 mg/kg taurin intraperitonel olarak uygulandı. Kontrol grubuna ise intraperitonel serum fizyolojik verildi. Uygulamadan 6 saat sonra ise tüm grupların karaciğer, kalp, beyin ve böbrek dokuları alındı ve bu dokularda eNOS, iNOS, MPO ve XO enzimlerinin ekspresyonları RT-PCR yöntemi ile tayin edildi.Tüm dokularda, endotoksin uygulandıktan sonra eNOS ekspresyonu sabit kalırken iNOS, MPO ve XO enzimlerinin ekspresyonlarının arttığı gözlendi. Antiinflamatuvar ve antioksidan özelliği bilinen taurinin bu enzimlerin ekspresyonları üzerine olan etkisi tüm dokularda araştırıldı. Taurinin eNOS ekspresyonu üzerinde hiçbir etkisi görülmezken iNOS ekspresyonunu tüm dokularda inhibe ettiği görüldü. Taurinin XO ekspresyonu üzerine karaciğer ve kalp dokusunda gözlenen etkisi ilginçti. Endotoksin etkisi ile artan XO ekspresyonunun taurin verilmesinden sonra daha fazla artığı görüldü. Beyin ve böbrek dokusunda ise taurin XO ekspresyonu üzerine etkisiz kaldı. MPO ekspresyonu ile ilgili olarak tüm dokularda birbirine benzer bulgular elde edildi. Endotoksin aracılı MPO artışı taurin verildikten sonra aynı seviyede kaldı. Taurinin endotoksin ile birlikte verildiğinde MPO oluşumunu aynı düzeyde tutarak hücreleri korumaya çalıştığını düşünmekteyiz.
N-nitrozodietilamin'in (NDEA)) rat karaciğer dokularında DNA Turn-Over'ında görev alan enzim aktiviteleri üzerine etkisinin araştırılması: Ellajik asidin etkisi
NDEA (N-nitrozodietilamin); serbest oksijen radikalleri oluşumu ile karaciğer kanseri indüksiyonunda anahtar rol oynadığı düşünülen bir nitrozamindir. (82,83) EA (Ellajik Asit) antioksidan, antiinflamatuvar, antikarsinojenik, antiviral, antibakteriyel, antiproliferatif özelliklere sahip fenolik lakton bileşiğidir. (102) Kanserli hücrelerde pürin metabolizma yolunda görev alan enzimlerin aktivitelerindeki değişmeler kanser hücresinin enzimatik profilini yansıtması açısından önemlidir. (112,113) Bu çalışmada NDEA ve EA'nın rat karaciğer dokularında DNA turn-over'ında görev alan enzimler (ADA, GUA, 5'NT, XO) ile serumda karaciğer fonksiyonlarını gösteren parametreler (AST, ALT, GGT, Albumin) üzerine etkilerini ve histopatolojik etkilerini inceledik.Çalışmada ağırlıkları yaklaşık 220-250 gr olan 30 adet dişi wistar albino rat kullanıldı. Ratlar Kontrol grubu (K), NDEA grubu (NDEA), Ellajik Asit grubu (EA),Eş zamanlı NDEA+EA grubu (EZ) ve Profilaksi EA+NDEA grubu (P) olmak üzere 5 gruba bölündü. NDEA uygulaması 200mg/kg tek doz şeklinde intraperitoneal yoldan yapıldı. EA, oral yoldan gavaj yolu ile 25 mg/kg dozunda verildi. Rat karaciğer dokularında DNA turn-over enzimleri spektrofotometrik olarak, karaciğer fonksiyonlarını gösteren belirteçler Architect Ci 16200 cihazında ölçüldü. Dokuların histopatolojik incelemesi yapıldı.Sonuç olarak AST, ALT, GGT ve Albumin seviyelerinde gruplar arasında değişiklikler gözlenmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. ADA aktivitesinde kontrol grubuna göre NDEA, EZ ve profilaksi gruplarında anlamlı derecede artış görüldü. (p<0.05, p<0.006 ve p<0.004 sırası ile) Tüm grupların GUA ve 5'NT aktiviteleri incelendiğinde, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. NDEA grubunda diğer gruplar ile karşılaştırıldığında XO aktivitesinin anlamlı olarak yükseldiği görüldü. (p< 0.05) Histopatolojik incelemede, NDEA grubunda santral ven çevresinde kanaliküler ya da intrasitoplazmik safra pigment artışı ve yer yer sinusoidlerde dilatasyon görülürken diğer gruplarda spesifik bulguya rastlanmadı. Ellajik Asit'in antioksidan yönünün bilinmesine rağmen NDEA'nın etkisini azaltmada da etkin olup olmadığını göstermek için birlikte ve daha uzun sürelerde kullanmak ve kinetik çalışmalarla desteklemenin daha faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Karbon tetraklorür (CCl4) verilen rat böbrek dokularında oksidan /antioksidan sistemlerin araştırılması
Bu çalışmada CCl4' ün rat böbrek dokularında serbest radikal metabolizmasında rol alan antioksidan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), glutatyon-s-transferaz (GST) ve katalaz (CAT) enzim aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu indeksi olarak bilinen tiyobarbutirik asitle reaksiyon veren aldehit türevleri (TBARS) seviyeleri araştırıldı. Ayrıca indol türevi olan ve antioksidan özelliğe sahip olduğu belirtilen Stobadine'nin koruyucu etkisinin olup olmadığı araştırıldı.Çalışmada 250-300 gr ağırlığında, wistar albino cinsi toplam 40 adet erkek rat, rastgele kontrol (K), Stobadin(S), CCl4 (C) ve Stobadin + CCl4 (SC) olmak üzere 4 eşit gruba bölündü.CCl4 8 hafta boyunca 03 (1. hafta), 0.7 (2. hafta) ve 6 hafta boyunca da 1 mL/kg şeklinde artan dozlarda intraperitoneal olarak; stobadin ise 8 hafta boyunca 3 doz/hafta oral olarak 24.7mg/kg/gün verilerek gerçekleştirildi. Sekiz hafta sonunda ratlar anestezi altında feda edilerek böbrek dokuları çıkartıldı. Böbrek dokusu üzerine CCl4'ün muhtemel oksidan etkisi ile stobadin'in muhtemel antioksidan etkisi enzimatik ve histopatolojik olarak incelendi.CCl4, grubunda SOD, CAT ve GSH-Px enzim aktiviteleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalırken (p<0.001, p<0.01 ve p<0.01) GST aktivitesi ve TBARS düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yükselmiştir (p<0.025 ve p<0.05). Bu verilere paralel olarak CCl4 grubunda kontrol grubuna göre histopatolojik olarak önemli değişiklikler gözlenmiştir.Stobadine grubunda ise SOD aktivitesi dışında CAT, GSH-Px ve GST enzim aktiviteleri ile TBARS seviyesi kontrol grubuna göre yüksek olarak bulunmuştur, (istatistiksel olarak GST ve TBARS seviyelerindeki değişiklik anlamlıdır p<0.01 ve p<0.05), SOD aktivitesi ise anlamlı derecede düşük olarak bulunmuştur (p<0.025).Stobadine + CCl4 verilen grupta ise, SOD ve CAT enzim aktiviteleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük seyretmesine karşılık (p<0.001), GST aktiviteleri ile TBARS seviyeleri yüksek olarak bulunmuştur ( p<0.001ve p<0.05 ). GSH-Px aktivitesinde ise anlamlı derecede düşme gözlenmiştir (p<0.005).Antioksidan potansiyele sahip olduğu belirtilen stobadine'nin yaptığımız deneyde SOD enzimi aktivitesinde azalmaya, buna karşılık GST aktivitesinde artışa yol açtığı; GSH-Px ve CAT aktivitelerinde anlamlı bir değişikliğe sebep olmadığı gözlenmiştir. Ayrıca Stobadine sanki oksidan bir ajan gibi TBARS seviyesinde de artışa sebep olmuştur. Enzimatik etkinin tersine, histopatolojik incelemelerde CCl4'ün etkisi stobadine uygulaması ile hücresel boyutta kontrol seviyesine yakın düzelmelere sebep olmuştur. Bu sonuç bizlere stobadine'nin başka mekanizmalarla etki gösterebileceğini öngörmektedir.
Azoksimetan ile oluşturulan deneysel kolon kanserinde antiinflamatuvarların etkinliği
Kolorektal kanser kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanserlerden biridir. Kolorektal kansere karşı antiinflamatuvar veya antioksidan mediyatörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada sıçanlarda azoksimetanla (AOM) indüklenen kolorektal kansere karşı rosmarinik asitin antikanserojen etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız da sıçanlar 3 gruba ayrılarak değerlendirildi. Kontrol grubunun standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. %0,9 salin enjeksiyonu yapıldı. Azoksimetan grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Azoksimetan+rosmarinik asit grubuna standart diyetine ek olarak %15,8 fıstık yağı ve 4 hafta haftada bir kez olmak üzere i.p. 15 mg/kg azoksimetan (AOM) enjekte edilerek deneysel kolon kanseri oluşturuldu. Bu grubun diyetine oral olarak deney süresince günlük 5 mg/kg rosmarinik asid eklenerek tedavi grubu oluşturuldu. Tüm gruplar 30 hafta sonunda sakrifiye edilerek alınan örneklerinden biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler yapıldı. Histopatolojik değerlendirilmede AOM grubunda %87,5 adenokarsinom ve %12,5 displazi görüldü. AOM+rosmarinik asit grubunda ise %66,7 adenokarsinom ve %33,3 displazi görüldü. Kontrollerle karşılaştırıldığında AOM grubunda TAS ve adiponektin seviyelerinde anlamlı düşüş, TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı artış gözlendi. AOM grubu ile karşılaştırılan tedavi grubunda, plazmada sadece TAS, dokuda ise TOS ve MCP-1 seviyelerinde anlamlı değişiklik gözlendi. Sonuç olarak rosmarinik asitin antikanserojen etkinliği tümör insidansındaki azalma ile kendini gösterdiği ancak bazı biyokimyasal parametrelerde bu yansımanın olmadığı tespit edilmiştir. Rosmarinik asitin bu etkinliği için daha fazla çalışma ve doz belirleme çalışması yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kolorektal kanser, rosmarinik asit, adiponektin, MCP-1
Koroner arter hastalığında lcat gen polimorfizmi ve ilişkili inflamasyon biyobelirteçleri
Koroner arter hastalığı (KAH), hem dünyada hem de ülkemizde ölümlerin önde gelen ana nedenlerinden biridir. Kolesterol taşınımındaki merkezi rolü nedeniyle Lesitin Kolesterol Açiltransferaz (LCAT) enzimi önemli bir proteindir ve bu protein aktivitesindeki değişiklikler KAH gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. İnterlökin-6 (IL-6) gibi sitokinler ve yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (hsCRP) gibi akut faz reaktanları KAH'da kuvvetli prediktörler olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu çalışmanın amacı; KAH saptanan olgularda LCAT gen polimorfizminin rolünün belirlenmesi ve hastalığın etiyolojisinde önemi bulunan inflamasyon biyobelirteçleri ile LCAT gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Çalışmaya; 18-80 yaş arasında olan, anjiyografik olarak KAH tanısı konmuş 200 hasta ile yine anjiyografi sonucu KAH olmadığı tespit edilmiş yaklaşık 100 sağlıklı birey dahil edildi. Serum IL-6, LCAT ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemiyle tayin edildi. Çalışma grubunu oluşturan kişilerin kanından izole edilmiş DNA örneklerinde LCAT gen polimorfizmi (608 C/T ve 4886 C/T) uygun oligonükleotid primerleri kullanılarak PCR yöntemi ile saptandı. Koroner arter hastalığı grubunda Trigliserid, hsCRP ve IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek, HDL ve LCAT düzeyleri ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. LCAT 4886 C/T gen polimorfizmi incelendiğinde, kontrol grubundaki 100 kişiden 55' inde homozigot genotip (CC), 33' ünde heterozigot genotip (CT) ve 12' sinde mutant genotip (TT), tek damar lezyonu olan KAH grubundaki 70 kişiden 23'ünde homozigot genotip, 30'unde heterozigot genotip ve 17'sinde mutant genotip, çok damar lezyonu olan KAH grubundaki 130 kişiden 35'inde homozigot genotip, 60'ında heterozigot genotip ve 35' inde mutant genotip olduğu bulundu. Sonuç olarak; KAH grubunda serum LCAT düzeyinin düşük olması ve LCAT 4886 pozisyonunda mutant genotip olan TT genotip sıklığının KAH'da daha sık olması LCAT'ın KAH'nın patogenezinde rol aldığını göstermektedir.
Metabolik sendrom oluşturulmuş ratların karaciğer, yağ dokusu ve serumlarında desnutrin ile chemerin ekspresyonlarının araştırılması
Prevalansı Dünya genelinde hızla artan metabolik sendrom (MetS), diyabet ve kalp damar sistemi hastalıklarıyla yakından bağlantılı önemli bir halk sağlığı sorunudur. MetS etyopatogenezinde inflamasyon, insülin direnci, dislipidemi ve peptid yapılı hormonlar gibi çeşitli faktörler olduğu öne sürülse de, altta yatan mekanizmalar henüz tam olarak aydınlığa kavuşturulamamıştır. Bu nedenle bu çalışmada, MetS oluşturulan ratların karaciğer ve yağ dokularında; adipoz trigliserit lipaz (Desnutin/ ATGL) ve chemerin hormonlarının ekspresyonlarının nasıl değiştiğini ve bu değişimin sistemik dolaşımdaki yansımalarının nasıl olduğunu araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 8 haftalık yaklaşık 260-290 gram ağırlığında Sprague Dawley cinsi 14 adet rat kullanıldı. MetS grubu ratlar deney boyunca standart rat yemi ve içme suyuna katılan %10 fruktoz ile ad libitum olarak beslenirken, kontrol grubu ratlara sadece standart rat yemi verildi. Rutin biyokimyasal parametreler otoanalizörde ölçüldü. Dokuların ve serumların chemerin, Desnutin/ ATGL ve insülin düzeyleri enzyme-linked immunosorbant assay (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. HOMA-IR düzeyleri formül kullanılarak hesaplandı. MetS grubunda serum glukoz, ALT, AST, trigliserit, LDL-K, total kolesterol, insülin, HOMA-IR ve chemerin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek iken (P <0.05), serum HDL-K ve Desnutin/ ATGL düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu tespit edildi (P <0.05). Ayrıca MetS grubundaki ratların karaciğer ve yağ dokularındaki Desnutin/ ATGL ekspresyonlarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düştüğü (P <0.05), karaciğer ve yağ dokusu chemerin düzeylerinin ise anlamlı bir şekilde yükseldiği tespit edildi (P <0.05). Sonuç olarak, MetS; chemerin miktarlarının artmasına, Desnutin/ ATGL miktarlarının ise azalmasına neden olmaktadır. Dolayısı ile bu iki hormonun MetS'in patogenezinde doğrudan rol aldığını ve bu bulguların MetS'in altında yatan mekanizmaların aydınlatılmasına yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Metabolik Sendrom, chemerin, Desnutin/ ATGL, karaciğer ve yağ doku
Preeklamptik gebelerde serum nitrik oksit, asimetrik dimetilarjinin, homosistein düzeyleri ve protein oksidasyonu ilişkisinin araştırılması
Preeklampsi, bozulmuş NO metabolizmasının olduğu bir tabloyu yansıtabilmektedir. Patofizyolojik mekanizma ise, normal gebeliğin karakteristiği olan ve en azından kısmen NO ile regüle edilen vazodilatasyonun ve azalmış vasküler reaktivitenin yetersizliğidir. Preeklampsinin patogenezinde rol oynayan faktörlerden birinin de endotelyal disfonksiyon olduğu düşünülmektedir. Ancak mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Klinik ve deneysel çalışmalar endotelyal disfonksiyonu, artmış serbest radikal üretimiyle ilişkilendirmektedir. Ayrıca, ADMA NOS aktivitesini inhibe ettiğinden dolayı NO düzeylerinde bir azalmaya yol açmakta, bunun sonucu olarak da endotel disfonksiyonunun gelişebileceği ifade edilmektedir. Nitrik oksit fonksiyonlarındaki azalmada önemli mekanizmalardan biride, homosisteinin otooksidasyonu sonucu oluşan reaktif oksijen radikallerinin oksidan sistemi aktive etmesi ve NO biyoyararlanımını azaltmasıdır.Biz bu çalışmada, preeklamptik kadınlarda vasküler hemeostaziste önemli bir rol oynadığı düşünülen NO düzeyini, endotelyal disfonksiyon belirteci olarak değerlendirilen ADMA ve homosistein düzeylerini ve oksidatif stresin bir göstergesi olarak da protein karbonil düzeylerini ölçtük.30 preeklamptik ve 30 sağlıklı gebe üzerinde gerçekleştirilen bu çalışmada, serum ADMA, SDMA ve homosistein düzeyleri HPLC yöntemiyle, serum protein karbonil düzeyleri spektrofotometrik olarak ve NO düzeyleri ise Griess yöntemi ile kolorimetrik olarak ölçüldü.Sonuçlarımız bize, preeklamptik hasta grubunda kontrol grubuna göre serum ADMA, SDMA ve homosistein düzeylerinin anlamlı olarak yüksek (P<0,05), NO düzeylerinin ise anlamlı olarak düşük olduğunu (P<0,05) göstermiştir. Çalışmanın istatistiksel değerlendirmesi sonucunda serum NO ile ADMA ve SDMA düzeyleri ile arasında zayıf negatif korelasyon, PCO ile ADMA ve SDMA arasında zayıf pozitif korelasyon olduğu gözlenmiştir. Ayrıca Serum ADMA ile SDMA, ADMA ile Homosistein ve SDMA ile Homosistein düzeyleri arasında güçlü pozitif korelasyon olduğu saptanmıştır.Yapılacak daha geniş çaplı çalışmalarla, preeklampsinin erken tanısı ve prognozunun belirlenmesinde bu parametrelerin yeni belirteçler olarak ortaya çıkmasının, hem olası komplikasyonların önlenmesinde hem de yeni tedavi yaklaşımların geliştirilmesinde önemli olabileceğini düşünmekteyiz.
Ratlarda gentamisin ile oluşturulan böbrek hasarı üzerine benfotiamin ve koenzim Q10'nun etkileri
1. ÖZET Gentamisin (GM), gram negatif enfeksiyonların tedavisinde günlük klinik uygulamalar içinde sık olarak kullanılan aminoglikozit antibiyotiklerin bir türüdür. KoenzimQ10 (CoQ10), endojen bir antioksidan olup serbest radikallere karşı koruyucu etkiye sahiptir. Benfotiamin (BFT) ise tiamin vitamininin yağda eriyen bir türü olarak bilinmektedir. Çalışmamızda gentamisine bağlı olarak oluşan nefrotoksisiteye karşı koenzim Q10 ve benfotiamin'in koruyucu etkinliklerini tespit etmek amaçlanmıştır. Çalışmamızda 35 adet Wistar albino cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar beş gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup sham grubu olarak belirlendi. Üçüncü grupta ki her bir sıçana 80 mg/kg/gün gentamisin intraperitonal (i.p) yolla verildi. Dördüncü grupta her bir sıçana 80 mg/kg/gün gentamisin ile birlikte 10 mg/kg/gün CoQ10 i.p yolla verildi. Beşinci grupta ise her bir sıçana 80 mg/kg/gün gentamisin i.p yolla ve beraber 100 mg/kg/gün benfotiamin oral gavaj yoluyla verildi. Gentamisin, CoQ10 ve BFT'nin sekiz gün uygulanmasının ardından kan örnekleri alınıp, ötenazi sonrası böbrek dokuları çıkarıldı. Alınan kan örneklerinden Kidney Injury Molecule – Böbrek Hasar Molekülü (KIM-1) ve Tümör Nekroz Faktör-α düzeyleri (TNF-α) ELISA yöntemi ile, glutatyon ve malondialdehit (MDA) düzeyleri HPLC yöntemi ile, üre ve kreatinin değerlerinin analizi ise otoanalizörler ile yapıldı. Histopatolojik incelemeler için böbrek dokuları TUNEL boyama yapılarak histopatolojik olarak değerlendirildi. Serum kreatinin, üre, KIM-1 ve MDA düzeyleri gentamisin verilen grupta kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı olacak şekilde yükselmiştir (sırasıyla; P<0.001, P<0.001, P<0.005, P<0.0001). Gentamisin ile birlikte koenzim Q10 uygulanan ratlarda serum kreatinin ve KIM-1 düzeyleri azalsa da bu istatiksel olarak anlamlı bulunamadı, ancak serum MDA düzeyleri istatiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır (P<0.001). Gentamisin ile birlikte benfotiamin uygulanan ratlarda ise serum kreatinin, üre, KIM-1, TNF-α ve MDA düzeyleri istatiksel olarak anlamlı şekilde azalırken (sırasıyla; P<0.001, P<0.05, P<0.001, P<0.0001, P<0.0001), total ve redükte glutatyon değerleri yükselmiştir (P<0.0001). Histopatolojik olarak değerlendirildiğinde sadece gentamisin uygulanan gruba ait böbrek dokusunda kortekste yer alan tübüllerde oldukça belirgin nekroz görüldü. Gentamisin ile birlikte benfotiamin uygulanan grupta korteksteki tübüllerde nekrozun oldukça azaldığı tespit edildi. Gentamisin ile birlikte koenzim Q10 uygulanan deneklere ait böbrek dokularında kortikal tübüllerdeki nekroz sadece gentamisin uygulanan gruba göre azalmakla birlikte benfotiamin grubuna göre belirginliğini korumaktaydı. Sonuç olarak bu çalışma benfotiamin ve koenzim Q10'nun gentamisin kaynaklı nefrotoksisiteye karşı koruma sağladıklarını, bunu da muhtemelen gentamisine bağlı olarak oluşan lipid peroksidasyonunu azaltarak ve oksidadif hasara karşı koruyucu etki göstererek gerçekleştirdiğini göstermektedir. Benfotiaminin, gentamisine bağlı gelişen nefrotoksisiteye karşı koenzim Q10'a göre daha iyi koruma sağladığı, bu çalışmada gerek biyokimyasal gerek histopatolojik olarak gösterilmiştir. Antibakteriyel ilaç olarak gentamisinin klinik kullanımında özellikle benfotiaminin de birlikte uygulanması nefrotoksik yan etkileri engellemek için bir alternatif olabilir. Anahtar Kelimeler: Gentamisin, Nefrotoksisite, Oksidatif Stres, KoenzimQ10, Benfotiamin
KOAH' da NT-probnp, YKL-40 düzeyleri ile oksidan durum arasındaki ilişki
Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), kronik hava akımı kısıtlanması ile karakterize, proteinaz/antiproteinaz dengesizliği ve oksidatif stres sonucu gelişen, akciğer dışı etkiler sonucunda şiddeti artabilen kısmen geri dönüşümlü ilerleyici sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada KOAH atak dönemindeki inflamasyonun ve KOAH'a eşlik eden kardiovasküler hastalıkların belirlenebilmesi için YKL-40 ve NT-proBNP düzeylerinin KOAH'daki oksidan durum ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmamıza KOAH akut atak tanısı ile takip edilen 37 hasta ile kontrol grubu olarak, KOAH' lı olgular ile aynı yaş ve cinsiyette 21 olgu dâhil edildi. KOAH' lı hastalardan akut ve stabil dönemde olmak üzere 2 kez, kontrol grubundan 1 kez 5 ml kan alındı ve serum hs-CRP, YKL-40, NT-proBNP, NO•, TAS, TOS ve MDA düzeyleri çalışıldı. Tüm gruplara solunum fonksiyon testi yapıldı. Tüm KOAH hasta grubu ile kontrol grubunun solunum fonksiyon parametreleri karşılaştırıldığında KOAH hasta gruplarının ortalama FEV1, FVC ve FEV1/FVC değerlerinin kontrol grubuna göre oldukça düşük olduğu görüldü (üç parametre için de p<0,001). Serum hs-CRP, YKL-40, NT-ProBNP, MDA, NO• ve TOS düzeylerinin KOAH hasta gruplarında kontrole göre daha yüksek seviyelere ulaştığı gözlendi. Serum TAS düzeylerinde ise KOAH hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş tespit edildi (p<0,001 KOAH 1. gün, p<0,05 KOAH toplam). TAS düzeyinin tedavi sonrası 15. gündeki seviyesi ile kontrol grubu seviyesi arasında önemli bir farklılık görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak KOAH hastalarında YKL-40 ve NT-proBNP seviyelerindeki birlikte artışın, akciğerlerdeki oksidatif stresin, inflamasyonun ve KOAH' a kardiovasküler hastalıkların eşlik ettiğinin bir göstergesi olabileceği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: KOAH, YKL-40, NT-proBNP
Karbon tetraklorür(ccl4) verilen rat kalp dokularında oksidan / antioksidan sistemlerin araştırılması
CCI4 tipik bir toksik ajandır ve toksik etkisi serbest radikal üretimi ile olmaktadır.Bu çalışmada CCl4 verilen ratların kalp dokularında serbest radikal metabolizmasında rol alan antioksidan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon-s-transferaz (GST) ve katalaz (CAT) enzim aktiviteleri, kalp dokularındaki glutatyon (GSH) seviyeleri ile lipit peroksidasyon ürünü olan malondialdehit düzeyleri araştırılmıştır.Çalışmada 250-300 gr ağırlığında, wistar albino cinsi toplam 20 adet erkek rat kullanılmış, ratlar rastgele iki eşit gruba ayrılmıştır.Grup I (Kontrol grubu) ratlara 8 hafta boyunca standart rat diyeti verilmiştir. Grup II (CCl4 grubu) ratlara CCl4, haftada 3 kez olmak üzere ,8 hafta boyunca 0.3ml/kg (1. hafta), 0.7ml/kg (2. hafta) ve 6 hafta boyunca da 1 ml/kg CCl4 artan dozlarda intraperitoneal olarak verilmiştir. Sekiz hafta sonunda ratlar anestezi altında feda edilerek kalp dokuları çıkartılmıştır. Kalp dokusu üzerine CCl4'ün muhtemel oksidan etkisi ile kalp dokusunun antioksidan savunma sistemi, enzimatik ve histopatolojik olarak incelenmiştir.Çalışmamızda CCl4 grubunda GPx ve SOD enzim aktiviteleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artarken (p<0.05 ve p<0.05) , GST ve CAT enzim aktivitesi kontrol grubuna göre azalmıştır. Ancak bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05 ve p>0.05). Kalp dokusu GSH ve MDA düzeylerinin CCI4 grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttığı gözlenmiştir (p<0.05 ve p<0.05). Bu verilere paralel olarak CCl4 grubunda kontrol grubuna göre histopatolojik olarak bazı değişiklikler gözlenmiştir.Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre doku MDA düzeyi artarken, GPx ve SOD aktivitesi artmıştır. Üçü arasında güçlü pozitif korelasyon görülmüştür. Doku GSH düzeyi ile doku SOD aktivitesi arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur. Doku GSH düzeyi artarken, doku SOD aktivitesi artmıştır ve aralarında güçlü bir pozitif korelasyon görülmüştür. Doku GPx aktivitesi ile doku CAT aktivitesi arasında zayıf bir negatif korelasyon saptandı. Doku GPx aktivitesi artarken doku CAT aktivitesi azalmıştır. Kalp dokusu GPx aktivitesi ile doku SOD aktivitesi arasında güçlü bir pozitif korelasyon vardır.Yine doku GST ve doku CAT aktiviteleri arasında güçlü pozitif korelasyon görülmüştür.Doku GST aktivitesi azalırken, doku CAT aktivitesi de azalmıştır.Çalışmamızda kontrol grubuna göre CCl4 verilen grupta kalp dokusu MDA düzeylerindeki artışın, CCl4 aracılı oksidatif stres geliştiğinin bir göstergesi olduğunu düşünmekteyiz. Kalp dokusunda CAT aktivite düzeyinin düşük olması, kalp dokusunda hidrojen peroksidin arttığını göstermez. Çünkü çalışmamızda GSH ve GPx düzeyi yüksek bulunmuştur. GSH-Px enzimi peroksitleri temizlemek için hidrojen donörü olarak GSH'a ihtiyaç duymaktadır. Hem GSH'ın hem de GSH-Px'ın CCl4 kullanılan grupda artmış olması, GSH sentezinde rol alan ve (-) feedback ile GSH sentezini kontrol altında tutan glutatyon sentetaz enziminin aktivitesinin artmış olabileceğini düşündürmektedir. Antioksidan enzim aktivitelerinin artmış olması, histopatolojik incelemede sadece orta dereceli hasar görülmesi; kalp dokusunun CCI4 `ün oluşturduğu oksidatif strese karşı oluşan güçlü ve etkili mekanizmaları içerdiğini düşündürmektedir.
Gestasyonel diabetes mellitus (GDM) tanısı alan olgularda preptin, leptin ve insülin direnci arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Gestasyonel diyabet ilk kez gebelik sırasında ortaya çıkan glukoz tolerans bozukluğu olarak bilinir. GDM tanısının konması anne ve bebek açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada, insülin ve glukoz metabolizması üzerine etkileri olduğu bilinen Leptin ve preptin testlerinin, GDM tanısı alan gebelerde, insülin direnci ve insülin direnci ile ilgili test parametreleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, gönüllü katılım formunu dolduran gebelerden oluşmaktadır. Bu gebelerden sağlıklı 41 gebe kontrol grubunu, 38 gebe ise GDM tanısı alıp GDM gurubunu oluşturmaktadır. Gebelerin rutin tahlileri için açlık sırasında alınan kan örneklerinden 4mL kadar da aprotininli tüplere alınarak preptin ve leptin parametreleri çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda kontrol ve GDM grubu için yaş, VKİ ve ailede diyabet öyküsü faktörleri p<0.05 anlamlılık düzeyine göre anlamlı bulunmuştur. Leptin parametresi p<0.05 anlamlılık düzeyine göre anlamlı bulunurken preptin parametresi anlamlı bulunmamıştır p>0.05. Sonuç: Çalışmamızda elde edilen leptin verileri GDM'li gebelerde p<0.05 anlamlılık düzeyine göre anlamlı bulunmuşken, preptin verilerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır p>0.05. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM), Preptin, Leptin.
Gestasyonel diabetes mellitus (GMD) tanısı alan olgularda visfatin, obestatin ve insülin direnci arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Gebeler için bir diyabet tarama yöntemi olan OGTT, GDM tanısı koymada ve erken teşhiste anne ve bebek için çok önemlidir. Bu çalışmada da GDM' li bireylerde "Visfatin ve Obestatin" parametreleri insülin direnci ile ilgili parametrelerle karşılaştırılarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 41 sağlıklı (kontrol) ve 34 GDM tanısı alan bireyler dahil edilmiştir. Gönüllü katılım belgesi dolduran gebelerden rutin tahlilleri sırasında bir defaya mahsus aprotinin içeren tüplere kan örnekleri alınarak gerekli parametreler çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz gruplar arasında yaş dağılımı anlamlı bulunmuştur. GDM ve kontrol grupları serum lipit düzeyleri açısından karşılaştırıldığında trigliserid değeri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p < 0.05). GDM ve kontrol grupları arasında HbA1c düzeyleri arasında istatistiksel anlamlılık tespit edildi (p < 0.05). İnsülin direnci gelişen ve insülin direnci gelişmemiş olan GDM'li gebelerdeki visfatin, obestatin, C-peptit, insülin ve HbA1c arasındaki ilişki analizi sonucu obestatin (p < 0.05), insülin (p < 0.05) ve c-peptit (p < 0.05) parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, visfatin ve obestatin arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p > 0.05). İnsülin direnci gelişen ve insülin direnci gelişmeyen tüm gebelerle obestatin arasında anlamlı bir fark bulunmasına rağmen visfatin ile anlamlı fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gestasyonel diyabet, visfatin, obestatin ve insülin.
Metabolik sendrom oluşturulmuş ratlarda tribulus terrestris'in adiposit yağ asidi bağlayıcı protein (AFABP) ve okside ldl düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması
İnsülin direnciyle başlayan metabolik sendrom (MetS); abdominal obezite, diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon (HT) ve koroner arter hastalığı (KAH) gibi sistemik bozuklukların birbirine eklendiği bir sendrom olarak tanımlanmıştır. Metabolik sendrom; insülin direnci sendromu, polimetabolik sendrom, sendrom X, ölümcül dörtlü ve uygarlık sendromu gibi farklı terimlerle de adlandırılmaktadır. Abdominal obezitedeki sitokin üretimi MetS'un patogenezinde ki önemli rol oynayacağı ileri sürülmüştür. MetS'un prevalansındaki artışlar sebebiyle bilim insanları bu konuda daha fazla araştırma yapmaya gereksinim duymuşlar. Bu çalışmalarda fruktoz metabolizmasının obezite, insülin direnci, inflamasyon, HT ve karaciğer yağlanması üzerine etkisinin olduğunu ve bu nedenle MetS geliştirme riskini de arttırdığını düşünüldüğü için önemli bileşenlerin geliştiği deneysel modellere gereksinim duyulmuştur. Biz bu çalışmada; fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşturulmuş sıçanlarda, Tribulus terrestris ekstraktı'nın metabolik sendromun ve prelevansınının artışa yol açan mekanizmalara olan etkilerini araştırıp, AFABP ve Ox-LDL düzeylerinin elde edilecek veriler ile literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Çalışmada, 240-260 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 21 rat kullanıldı. Ratlar her bir grupta 7 rat olmak üzere üç gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu 10 hafta boyunca standart beslenme uygulandı. Grup 2: Fruktoz ile MetS oluşturulan grup 10 hafta boyunca standart beslenme ve %10 oranında fruktoz uygulandı. Grup 3: MetS oluştuktan sonra 8 hafta boyunca Tribulus terrestris bitki ekstratı verilen grup. Çalışma tamamlandıktan sonra ratlar dekapite edilerek alınan kan örneklerinden numunlerde; serum glukoz, Total kolestrol, HDL, LDL, IL-6, TNF-α, Ox-LDL düzeyleri ve ratlardan alınan karaciğer ve yağ dokusu örneklerinden AFABP ekspresyonu ve Tribulus terrestris bitkisinin bu parametreler üzerine etkileri incelendi. MetS grubunda serum insülin, glukoz, HOMA-IR, trigliserid, total kolesterol, LDL-K, TNF-α, IL-6 ve Ox-LDL düzeyleri ölçüldüğünde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek iken; HDL-K düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde azaldığı tespit edilmiştir (p<0,01). Ox-LDL, LDL, insülin ve HOMA-IR düzeyleri MetS oluştuktan sonra Tribulus terrestris bitki ekstraktı verdiğimiz gruplarda anlamlı (p<0,05) düşük iken; HDL-K düzeyleri anlamlı ( p<0,05) şekilde artmıştır. MetS oluştuktan sonra Tribulus terrestris bitki ekstraktı verdiğimiz gruplarda serum glukoz, total kolesterol, trigliserid, TNF-α ve IL-6 değerlerinde düşüş gözlendi, fakat bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Çalışma sonucu elde edilen verilere göre gruplar arasında Kruskal Wallis, ikili karşılaştırmalar da Mann Whitney-U testi ve en düşük istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak p<0,05 değeri kullanıldı. Sonuç olarak, Tribulus terrestris bitki ekstratının karaciğer ve yağ dokusu, insülin metabolizması ve lipid profili üzerine olumlu etki yapabildiği ve MetS'lu hastalarda kullanımının yararlı olabileceği kanısına varılmıştır.
Tiroid fonksiyonları ile serum angiopoietin-like protein 3, leptin ve visfatin düzeyleri arasındaki ilişki
Tiroid disfonksiyonunda vücut ağırlığı, termogenez, enerji tüketimi ve iştahta değişiklikler görülür. Günümüzde anormal tiroid fonksiyonlarının adipoz dokuda üretilen leptin ve visfatin gibi hormonların salınımında bozuklukla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Öte yandan Angiopoietin-like Protein 3 güçlü bir lipoprotein lipaz inhibitörü ve plazma trigliserid düzeyinin düzenlenmesinde önemli faktörlerden biri olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada normal tiroid fonksiyonları ile tiroid disfonksiyonu bulunan hastalarda adipoz dokudan salınan adipositokinler leptin ve visfatin ile adipositeyi etkileyen önemli salgısal proteinlerden olan ANGPTL3 düzeylerinin tiroid fonksiyonları ile ilişkilerini araştırmak amaçlandı.Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniğine başvuran toplam 85 hasta dahil edildi. 27 hipertiroidi (Serum TSH<0,55 mIU/L), 27 hipotiroidi teşhisi konulmuş hasta (Serum TSH>4,5 mIU/L) ve 31 ötiroidik, sağlıklı, kontrol grubu (0,55 mIU/L Anahtar Kelime: Adipokinler = Adipokines ; Anjiopoietinler = Angiopoietins ; Leptin = Leptin ; Tiroid bezi = Thyroid gland ; Tiroid fonksiyon testleri = Thyroid function tests ; Tiroid hastalıkları = Thyroid diseases