
714
Archived Theses
257
DOIs Assigned
36%
DOI Rate
Archived Theses
COP29 bağlamında Türkiye'nin yenilenebilir enerji politikaları ve küresel iklim hedefleri
Bu araştırmanın amacı, Türkiye’nin yenilenebilir enerji politikalarını incelemek ve bu politikaların 2024 yılında Azerbaycan’ın Bakü şehrinde gerçekleştirilen COP29 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na yansımalarını değerlendirmektir. Bu kapsamda Türkiye’nin enerji politikalarının dönüşümü, yenilenebilir enerji kaynaklarının gelişimi, iklim değişikliği politikaları ve küresel iklim hedefleriyle uyum süreci karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Araştırmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş ve doküman analizi tekniği kullanılmıştır. Bu bağlamda COP29 karar metinleri, ulusal enerji strateji belgeleri, Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı, uluslararası enerji raporları, yenilenebilir enerji istatistikleri ve konuya ilişkin akademik çalışmalar incelenmiştir. Elde edilen veriler içerik analizi yöntemiyle değerlendirilerek yenilenebilir enerji politikaları, karbon emisyonlarının azaltılması, sürdürülebilir kalkınma, enerji dönüşümü, net sıfır emisyon hedefleri ve COP29 süreci temel temalar olarak ele alınmıştır. Araştırma sonucunda Türkiye’nin yenilenebilir enerji politikalarında özellikle son yıllarda önemli ilerlemeler kaydettiği gözlenmiştir. Güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve jeotermal enerji yatırımlarının enerji dönüşüm sürecinde önemli rol oynadığı görülmüştür. COP29 sürecinin Türkiye’nin enerji politikalarında sürdürülebilirlik, yeşil dönüşüm, net sıfır emisyon ve uluslararası iklim hedefleriyle uyum konularını daha görünür hale getirdiği ortaya konmuştur. Bununla birlikte fosil yakıt bağımlılığı, enerji altyapısındaki sınırlılıklar ve finansman ihtiyacı, Türkiye’nin küresel iklim hedefleriyle tam uyum sağlamasının önündeki temel engeller olarak değerlendirilmiştir. Sonuç olarak Türkiye’nin enerji politikalarının tam dönüşüm öncesi bir geçiş aşamasında olduğu ve yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılması, enerji verimliliğinin artırılması, teknolojik altyapının güçlendirilmesi ve iklim politikalarıyla enerji politikalarının daha bütünleşik biçimde yürütülmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Akıllı şebekelerle uyumlu yenilenebilir enerji sistemleri için entegrasyon modeli
Enerji dönüşümü bağlamında, yenilenebilir enerji kaynaklarından güneş ve rüzgâr enerjisinin elektrik şebekelerine giderek artan entegrasyonu; kararlılık, kesintililik yönetimi ve kaynak optimizasyonu açısından önemli zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Bu zorluklar aynı anda kesintisiz beslemeyi, arz-talep dengesini ve akıllı şebeke gereksinimlerine uyumluluğu sağlayabilen entegrasyon modellerinin geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu çalışma, akıllı şebekelerle uyumlu yenilenebilir enerji entegrasyonu için kural tabanlı kontrol (KTK) yöntemiyle çalışan ve enerji yönetim sistemi (EYS) tarafından yönetilen hibrit bir mikro-şebeke modeli önermektedir. Mikro-şebeke değiştir ve gözle algoritmalı maksimum güç noktası takibi (MGNT) yaklaşımıyla ilişkilendirilmiş 19.7 kW'lık bir fotovoltaik (FV) sistem, ortalama 6.2 kW güç üreten sabit mıknatıslı senkron generatörlü (SMSG) bir rüzgâr enerjisi sistemi, 100 Ah'lik bir batarya ve 700V DA bara üzerinde birbirine bağlı 8 kW'lık paralel RLC yükünden oluşmaktadır. Sistemin enerji akışı dinamiklerini ve bileşenler arasındaki etkileşimleri modellemek, simüle etmek ve analiz etmek amacıyla MATLAB/Simulink ortamında sistematik bir yaklaşım benimsenmiştir. Beş çalışma senaryosu incelenmiş olup, bu senaryolar güneş enerjisi modu, rüzgâr enerjisi modu, ada modu, aşırı yük modu ve batarya modu olarak tanımlanmıştır. Sonuçlar, güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisi modlarında 8 kW'lık yükün elektrik talebinin tamamen karşılandığını ve fazla enerjinin bataryaya yönlendirildiğini göstermektedir. Ada modunda, şebeke bağlantısı kesilmesine rağmen besleme sürekliliği sağlanmış ve DA bara gerilimi 700V'ta kararlı kalmıştır. 100 kW'lık aşırı yük modunda ise KTK-EYS, elektrik talebini karşılamak için şebeke, rüzgâr, güneş ve deşarj modundaki bataryayı koordineli biçimde yönetmiştir. Bu sonuçlar önerilen modelin etkinliğini ve akıllı şebekelerin işlevsel gereksinimlerine uygunluğunu doğrulamaktadır.
Akademik personelin cam tavan algısı üzerinden ampirik bir çalışma: Gümüşhane Üniversitesi örneği
Kadınların çalışma yaşamındaki varlığı ve iş gücüne katılımı zaman içerisinde artış göstermesine rağmen, kariyer süreçlerinde kadın ve erkekler arasında çeşitli farklılıkların devam ettiği görülmektedir. Özellikle kadınların üst yönetim ve karar alma mekanizmalarında erkeklere kıyasla daha düşük düzeyde temsil edilmeleri, çalışma yaşamında karşılaşılan önemli kariyer engellerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Kadınların mesleki yeterlilik ve deneyimlerinden bağımsız olarak üst düzey pozisyonlara yükselmelerini sınırlandıran görünmez engeller literatürde “cam tavan” kavramı ile açıklanmaktadır. Cam tavan; bireysel, toplumsal ve örgütsel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkabilmekte ve kadınların kariyer gelişimlerini, terfi olanaklarını ve yönetim kademelerine erişimlerini sınırlandırabilmektedir. Akademik çalışma yaşamında da kadınların sayısal temsilindeki artışın yönetsel pozisyonlara aynı ölçüde yansımaması, cam tavan olgusunun yükseköğretim kurumları açısından incelenmesini önemli hâle getirmektedir. Bu doğrultuda araştırmanın amacı, yükseköğretim kurumunda görev yapan akademik personelin, kadınların yaşadığı cam tavan sendromuna ilişkin algı ve tutumlarını araştırmak ve değerlendirmektir. Araştırmanın evrenini, Gümüşhane Üniversitesi bünyesinde görev yapan akademik personel oluşturmaktadır. Araştırmada nicel araştırma yönteminden yararlanılmış, veriler anket tekniği ile elde edilmiştir. Geçerli kabul edilen toplam 251 anketten elde edilen veriler SPSS 27 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada analiz edilen verilere göre akademisyenlerin, cam tavan engellerine ilişkin tutumlarının cinsiyete göre anlamlı biçimde farklılaştığı ve kadın akademisyenlerin bu engelleri birçok alanda erkek akademisyenlere göre daha yoğun bir biçimde yaşadığı belirlenmiştir.
Critic tabanlı Marcos yöntemi ile inovasyon performanslarının değerlendirilmesi: Avrupa Birliği üye ülkeleri ve Türkiye örneği
Küresel rekabet ortamında inovasyon, ülkelerin ekonomik büyüme, teknolojik gelişme ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmalarında önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle ülkelerin inovasyon performanslarının çok boyutlu göstergeler kullanılarak değerlendirilmesi ve karşılaştırılması politika yapıcılar açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, Avrupa Birliği (AB)’ye üye 27 ülke ve Türkiye’nin inovasyon performanslarını çok kriterli karar verme (ÇKKV) ile analiz etmektir. Bu amaç için inovasyon performansını temsil eden yedi ana kriter kullanılmıştır. Bu kriterler; kurumlar, beşeri sermaye ve araştırma, altyapı, pazar gelişmişliği, iş gelişmişliği, bilgi ve teknoloji çıktıları ve yaratıcı çıktılarıdır. Bu çalışmada kriter ağırlıkları nesnel bir yaklaşım sunan CRITIC yöntemi ile belirlenmiş, ülkelerin inovasyon performanslarının sıralanmasında ise MARCOS yöntemi kullanılmıştır. CRITIC yöntemi ile elde edilen sonuçlara göre inovasyon performansının değerlendirilmesinde en yüksek ağırlığa sahip kriterin altyapı olduğu belirlenmiştir. MARCOS yöntemi ile elde edilen sonuçlara göre Hollanda, Finlandiya ve Danimarka inovasyon performansı açısından ilk sıralarda yer alırken Portekiz, Romanya ve Malta alt sıralarda yer almıştır. Türkiye ise düşük düzeyde bir performans sergileyerek sıralamada alt grupta yer almıştır. Bulgular, Avrupa ülkeleri arasında inovasyon kapasitesi bakımından önemli farklılıklar bulunduğunu ve özellikle güçlü altyapı, gelişmiş pazar yapısı ve yaratıcı üretim kapasitesine sahip ülkelerin inovasyon performansının daha yüksek olduğunu göstermektedir.
Taşrada yaşayan kadınların sanal kimlik rolleri üzerine dramaturjik bir inceleme (Gümüşhane merkez örneği)
Günümüzde sosyal medya platformları bireylerin kendilerini görünür kıldığı, kimliklerini sunduğu ve performanslar sergilediği önemli dijital etkileşim alanlarıdır. Özellikle Instagram, kullanıcıların benlik sunumlarını şekillendirdikleri bir sahne olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu benlik sunumunun yalnızca bireysel tercihlerle değerlendirilmesi eksik bir yorumdur. Çünkü bireylerin dijital kimlikleri, içinde yaşadıkları toplumsal ve kültürel çevre tarafından da biçimlendirilmektedir. Bu sebeple araştırma, taşrada yaşayan kadınların Instagram’daki sanal kimlik rollerini Erving Goffman’ın dramaturjik yaklaşımı çerçevesinde incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırma, nitel araştırma yaklaşımı doğrultusunda bütüncül tek durum çalışması deseninde tasarlanmıştır. Çalışma grubu, Gümüşhane Merkez’de yaşayan ve Instagram’ı aktif olarak kullanan 22 kadından oluşmaktadır. Araştırma verileri yarı yapılandırılmış görüşmeler ve aynı katılımcıların Instagram hesaplarına yönelik gözlemler aracılığıyla toplanmıştır. Elde edilen veriler hibrit tematik analiz ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın bulguları, katılımcıların Instagram’da anne, eş, üreten kadın, sosyal kadın ve doğasever gibi farklı kimlik performansları sergilediklerini göstermektedir. Kadınların bu kimlikleri taşra bağlamında etkili olan toplumsal normlar ve tanıdık seyirci kitlesinin olası değerlendirmelerini dikkate alarak yönettikleri belirlenmiştir. Katılımcıların aile yaşamı gibi bazı kişisel alanları çoğunlukla sahne arkasında bıraktıkları ve buna karşılık toplumsal açıdan risksiz görülen içerikleri sahne önüne taşıdıkları tespit edilmiştir. Bu süreçte mahremiyet yönetimi, öz-denetim, içerik sansürü, seyirci seçimi ve görünürlüğü sınırlandırma gibi çeşitli izlenim yönetimi stratejilerinin yaygın biçimde kullanıldığı belirlenmiştir. Bununla beraber katılımcıların olası tepkileri önceden hesaplayarak önleyici görünürlük stratejileri de kullandıkları görülmüştür. Ancak taşrada dijital görünürlüğün yalnızca dışsal bir toplumsal denetim alanı olmadığı, aynı zamanda içselleştirilmiş bir öz-denetim mekanizmasına dönüştüğü değerlendirilmiştir. Sonuç olarak taşra bağlamı, kadınların Instagram’daki kimlik performanslarını sınırlandıran, aynı zamanda aidiyet duygusunun, kültürel ve yerel değerlerin yeniden üretildiği bir toplumsal bağlam olarak değerlendirilmiştir.
İnsana yakışır iş ile üretkenlik karşıtı iş davranışları arasındaki ilişkinin incelenmesine yönelik bir araştırma
Bu araştırmanın temel amacı, insana yakışır iş (decent work) ile üretkenlik karşıtı iş davranışları ( ÜKİD) arasındaki ilişkinin incelenmesdir. Çalışma hayatının niteliği ile çalışanların üretken olmayan sapkın davranış eğilimleri arasındaki bağı ampirik olarak test etmeyi hedefleyen bu çalışma, okul çalışanları ( öğretmen ve idari görevliler) üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada nicel araştırma yöntemi kullanılmış veriler "İnsana Yakışır İş Ölçeği" ve "Üretkenlik Karşıtı İş Davranışları Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Yapılan güvenirlik analizlerinde ölçeklerin iç tutarlılık katsayıları hesaplanmış, her iki ölçeğin de yüksek düzeyde güvenilir olduğu belirlenmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkiyi tanımlamak amacıyla yapılan korelasyon analizi bulguları sonucunda, insana yakışır iş ile üretkenlik karşıtı iş davranışları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bu bulgular sonucunda "İnsana yakışır iş ile üretkenlik karşıtı iş davranışları arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki vardır" şeklindeki temel hipotezi reddedilmiştir. Bu bulgu, özellikle örneklemde yer alan okul çalışanları arasında, iyi çalışma koşullarına ilişkin algıların verimsiz davranışlarda belirleyici bir rol oynamadığını göstermektedir. Çalışma sonuçları, yüksek mesleki deneyim (%33,8'i 26 yıl veya daha fazla deneyime sahip), eğitim düzeyi ve kurumsal kültür gibi diğer faktörlerin bu ilişkiyi etkilemiş olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, okul ortamında insana yakışır iş, işin fiziksel ve ekeonomik koşullarından ziyade, kişisel etik değerler, örgüt kültürü ve mesleki disiplin gibi çeşitli değişkenlerden etkilenmektedir.
Küçükler kategorisindeki yüzücülerde farklı ısınma protokollerinin 50 metre serbest yüzme performansına akut etkisi
Bu araştırmanın amacı, küçükler kategorisindeki lisanslı yüzücülerde farklı ısınma protokollerinin 50 metre serbest stil yüzme performansı üzerindeki akut etkilerini incelemektir. Araştırmaya 2012–2014 doğumlu, düzenli olarak yüzme antrenmanlarına katılan ve en az 5 yıllık yüzme deneyimine sahip toplam 26 yüzücü (12 kız, 14 erkek) gönüllü olarak katılmıştır. Çalışma randomize crossover deneysel desen kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar plasebo, dinamik ısınma, yüzme temelli ısınma ve kombine ısınma olmak üzere dört farklı deneysel koşulun tamamına katılmıştır. Her protokol sonrasında 2 dakikalık pasif dinlenme uygulanmış ve ardından sporcular maksimum hızda 50 metre serbest yüzme performansı sergilemiştir. Araştırmada yüzme süresi, kulaç sayısı ve kalp atım hızı değişkenleri değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde Tekrarlı Ölçümlü Varyans Analizi (Repeated Measures ANOVA) ve Bonferroni post-hoc testleri kullanılmıştır. Bulgular, farklı ısınma protokollerinin 50 metre yüzme performansı üzerinde anlamlı etkiler oluşturduğunu göstermiştir. Özellikle kombine ısınma protokolü sonrasında elde edilen yüzme derecelerinin diğer protokollere kıyasla daha iyi olduğu belirlenmiştir. Ayrıca kombine ısınma uygulamasının kalp atım hızını anlamlı düzeyde artırdığı saptanmıştır. Kulaç sayısı bakımından da protokoller arasında anlamlı farklılıklar bulunmuş ve en yüksek değerler kombine ısınma sonrasında elde edilmiştir. Buna karşın plasebo, dinamik ve yüzme temelli ısınma protokolleri arasında performans açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Sonuç olarak, kara ve su temelli uygulamaların birlikte kullanıldığı kombine ısınma protokolünün küçükler kategorisindeki yüzücülerde sprint performansını geliştirmede daha etkili bir yöntem olduğu söylenebilir. Elde edilen bulguların, yarışma öncesi hazırlık süreçlerinin planlanmasında antrenörler ve spor bilimciler için önemli bilgiler sağlayacağı düşünülmektedir.
Amatör futbolcuların zihinsel dayanıklılıkları ve psikolojik performansları arasındaki ilişki
Bu araştırmanın amacı, amatör futbolcuların zihinsel dayanıklılık düzeyleri ile psikolojik performans düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu değişkenlerin çeşitli demografik özelliklere göre farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemektir. Araştırma nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın örneklemini, uygun örnekleme yöntemiyle belirlenen ve araştırmaya gönüllü olarak katılan toplam 418 amatör futbolcu oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Sporda Zihinsel Dayanıklılık Envanteri (SZDE) ve Sporda Psikolojik Performans Değerlendirme Ölçeği (SPPDÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde frekans, yüzde, aritmetik ortalama, standart sapma, bağımsız örneklemler t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Pearson korelasyon analizi ve basit doğrusal regresyon analizi uygulanmıştır. Araştırma bulgularına göre amatör futbolcuların zihinsel dayanıklılık düzeylerinin genel olarak yüksek, bedensel ve bilişsel kaygı düzeylerinin ise düşük-orta seviyede olduğu belirlenmiştir. Yaş, oynanan pozisyon, spor yapma yılı ve haftalık antrenman sıklığı değişkenlerinin bazı zihinsel dayanıklılık ve psikolojik performans boyutlarında anlamlı farklılıklara neden olduğu tespit edilmiştir. Korelasyon analizi sonuçları, zihinsel dayanıklılık ile bedensel ve bilişsel kaygı arasında negatif yönlü; güdülenme ve kendine güven arasında ise pozitif yönlü anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermiştir. Regresyon analizi sonuçlarına göre zihinsel dayanıklılığın bedensel ve bilişsel kaygıyı anlamlı ve negatif yönde yordadığı; güdülenme ve kendine güven düzeylerini ise anlamlı ve pozitif yönde yordadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, amatör futbolcularda zihinsel dayanıklılığın psikolojik performansın önemli belirleyicilerinden biri olduğu ortaya konulmuştur. Zihinsel dayanıklılık düzeyi yükseldikçe sporcuların kaygı düzeylerinin azaldığı, motivasyon ve özgüven düzeylerinin ise arttığı belirlenmiştir. Bu doğrultuda futbolcuların zihinsel dayanıklılıklarını geliştirmeye yönelik psikolojik beceri eğitimlerinin ve spor psikolojisi uygulamalarının performans gelişimine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Futbolcularda post-aktivasyon performans artışı (PAPE) ve farklı toparlanma stratejilerinin akut performans üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, futbolcularda post-aktivasyon performans artışı (Post-Activation Performance Enhancement; PAPE) sonrasında uygulanan farklı toparlanma stratejilerinin akut performans üzerindeki etkilerini incelemektir. Araştırmaya düzenli olarak futbol antrenmanlarına katılan 18 erkek futbolcu gönüllü olarak katılmıştır. Çalışma, tek grup tekrarlı ölçümler deneysel deseninde gerçekleştirilmiş ve tüm katılımcılar farklı günlerde kontrol, PAPE + pasif dinlenme, PAPE + statik germe ve PAPE + dinamik germe olmak üzere dört farklı deneysel koşulu tamamlamıştır. Araştırmanın ilk aşamasında katılımcıların bir tekrar maksimum (1RM) kuvvet düzeyleri belirlenmiştir. Her deneysel oturumda standart ısınma sonrasında countermovement jump (CMJ), free jump (FJ), 10 m sprint, 30 m sprint ve Illinois çeviklik testlerinden oluşan ön test ölçümleri yapılmıştır. PAPE koşullarında katılımcılara %85 1RM yükünde barbell back squat egzersizi uygulanmış, ardından 5 dakikalık pasif dinlenme, statik germe veya dinamik germe protokolleri gerçekleştirilmiştir. Toparlanma süresinin ardından performans testleri tekrar uygulanmıştır. Elde edilen veriler tekrarlı ölçümler varyans analizi ile değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları, toparlanma stratejilerinin 10 m sprint, 30 m sprint, CMJ, FJ ve çeviklik performansı üzerinde anlamlı etkiler oluşturduğunu göstermiştir (p<0,05). Dinamik germe protokolü özellikle 30 m sprint, CMJ, FJ ve çeviklik performansında en yüksek değerlerin elde edildiği uygulama olmuştur. Statik germe bazı performans değişkenlerinde pasif dinlenmeye göre daha olumlu sonuçlar ortaya koyarken, pasif dinlenme genel olarak daha düşük performans değerleri ile ilişkilendirilmiştir. Etki büyüklükleri incelendiğinde uygulamaların özellikle CMJ ve çeviklik performansı üzerinde büyük düzeyde etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, PAPE sonrasında uygulanan toparlanma stratejilerinin akut performans yanıtlarını etkilediği ve dinamik germe uygulamasının sprint, sıçrama ve çeviklik performansının geliştirilmesinde en etkili yöntem olduğu belirlenmiştir.
Türkiye’de 40 yaş üzeri bireylerde finansal sömürü düzeyinin incelenmesi
Yaşlı nüfusun artması ve finansal işlemlerin giderek dijitalleşmesi, yetişkinlerin ekonomik güvenliğini tehdit eden finansal sömürünün belirlenmesini ve önlenmesini önemli hâle getirmektedir. Bu araştırmanın amacı, Türkiye’de yaşayan 40 yaş ve üzeri yetişkinlerin finansal sömürü düzeylerini belirlemek ve finansal sömürü ile finansal bilgi, finansal tutum ve finansal davranış arasındaki ilişkileri incelemektir. Nicel, kesitsel ve ilişkisel desende yürütülen araştırmanın örneklemini kolayda örnekleme yöntemiyle ulaşılan 409 katılımcı oluşturmuştur. Veriler anket yoluyla toplanmış; betimsel istatistikler, korelasyon ve çoklu doğrusal regresyon analizleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların finansal sömürü puan ortalamasının ölçek orta noktasına yakın olduğu belirlenmiştir. Finansal sömürü ile finansal davranış arasında pozitif ve orta düzeyde (r=0,410), finansal bilgi arasında ise pozitif ve düşük düzeyde (r=0,213) anlamlı ilişki bulunurken, finansal tutumla anlamlı bir ikili ilişki saptanmamıştır. Regresyon modeli finansal sömürüdeki değişimin %18,8’ini açıklamış; finansal davranış en güçlü pozitif yordayıcı (β=0,400), finansal tutum negatif yordayıcı (β=-0,104) olmuş, finansal bilginin bağımsız katkısı anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, finansal sömürünün önlenmesinde yalnızca bilgi aktarımına değil, güvenli finansal davranışları ve koruyucu tutumları geliştiren uygulamalı eğitimlere, yaş dostu bankacılık önlemlerine ve kurumsal destek mekanizmalarına öncelik verilmesi önerilmektedir.