Hacettepe University
Discipline

Göz Hastalıkları Anabilim Dalı

Hacettepe University

714

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif vitreoretinopati tedavisinde doğal molekül olan apigenin kullanımının in vitro modelde araştırılması

Proliferatif vitreoretinopati subretinal boşluk, retina yüzeyi ve vitreus içine hücre göçü ve proliferasyonu ile karakterizedir. Hücre proliferasyonu ise retinada oluşan hasar, kan-retina bariyerindeki bozulma ve düzenleyici büyüme faktörleri arasındaki etkileşimle ilişkilidir. Bu durum retinanın her iki yüzeyinde membran oluşumuyla sonuçlanan aşırı ve anormal bir yara iyileşmesini temsil eder. Genellikle uzun süren retina dekolmanı ve dekolman cerrahisi sonrasında ortaya çıkar. Şu anda proliferatif vitreoretinopatinin tek tedavisi cerrahidir ve gelişmesini önlemede veya hastalığın tedavisinde etkili bir farmakolojik ajan bulunmamaktadır. Proliferatif vitreoretinopatinin etkili bir şekilde tedavi edilebilmesi için bu hastalığın oluşum sürecinin iyi anlaşılması gereklidir. Apigenin çeşitli bitkilerde bulunan antioksidatif, antiinflamatuar, antimutajenik, antiproliferatif ve antineoplastik özellikleri olan bir flavonoiddir. Transforming growth faktör-β2'nin neden olduğu hücre proliferasyonu ve göçü üzerindeki etkinliği bilinmemektedir. Bu çalışmada, apigenin retina pigment epitel hücre çoğalması ve epitelyal-mezenkimal transformasyon üzerindeki potansiyel etkisi araştırıldı. Bu amaçla hücrelerin canlılık analizi MTT testi ile yapıldı. Kullanılacak uygun dozlar belirlendikten sonra serumdan aç bırakılmış ARPE-19 hücreleri, tek başına 10 ng/ml transforming growth faktör-β2 ile muamele edildi ve 48 saat 1,56 µM apigenin ile tedavi edildi. mRNA ve protein ekspresyonları, sırasıyla RT-qPCR ve Western blot ile değerlendirildi. Apoptoz, hoechst DNA boyama yöntemi ile tespit edildi. Tedavinin hücre göçü üzerindeki etkisi, yara iyileştirme deneyi ile değerlendirildi. Çalışmanın istatiksel analizinde gruplar arasındaki farklılıklar için varyans analizi ve ardından çoklu karşılaştırmalar için de Duncan'ın çoklu karşılaştırma testi kullanıldı. Çalışmamızda, apigenin apoptozu indükleyerek TGF-β2 ile indüklenen retina pigment epitel hücre proliferasyonunu inhibe ettiği gösterildi. Mezenkimal belirteçlerden fibronektin, N-kaderin ve vimentinin mRNA ekspresyonlarının TGF-β2 ile up regüle olduğu, apigenin tedavisiyle ise önemli ölçüde down regüle edildiği ortaya konuldu. Apigenin uygulaması, TGF-β2 tarafından indüklenen transkripsiyon faktörleri Twist, Snail ve ZEB1'in ekspresyonunu down regüle ederek TGF-β2'nin oluşturduğu etkileri önemli ölçüde baskıladı. Ayrıca, apigenin matriks metalloproteinaz 1, 2 ve 7'nin ekspresyonunu önemli ölçüde inhibe ettiği sonucuna varıldı. Western blot ile gösterildiği üzere apigenin tedavisi NF-κB ve α-SMA sinyalini de baskılamıştır. Epitelyal belirteçlerden E-kaderin'in ekspresyonunun ise TGF-β2 ile down regüle edilirken, apigenin ile muamele edildikten sonra ekspresyonunun up regüle edildiği gösterildi. Bu sonuçlar, apigenin, proliferasyonu ve retina pigment epitel hücrelerinin fibroblast benzeri hücrelerine dönüşmesini inhibe edebileceğini göstermektedir. Bu nedenle apigenin, proliferatif vitreoretinopatinin tedavisinde potansiyel bir terapötik değeri olabileceğini düşünmekteyiz.

Özlem Kaya
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik kataraktta JAK/STAT sinyal artışına bağlı EMT aktivasyonun rolü

Bu çalışma, diyabetik katarakt gelişme patomekanizmasının aydınlatılması, gelişmesinin önlenmesi için Janus kinaz/Sinyal dönüştürücü ve transkripsiyon aktivatörünün sinyal artışına bağlı gelişen diyabetik kataraktta epitelyal-mezenkimal transformasyonun aydınlatılması amacıyla tasarlanmıştır. Ayrıca diyabetik retinopati seviyesinin artmasında muhtemel rol aldığı düşünülen transkripsiyon faktörleri de araştırılmıştır. 28 proliferatif olmayan diyabetik retinopati tanılı, 25 proliferatif diyabetik retinopati tanılı toplam 53 diyabetik kataraktı olan hasta çalışma grubu olarak; 26 diyabetik retinopati bulgusu olmayan hasta kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Her gruptan rastgele 10'ar lens kapsülünde hematoksilen-eozin boyama ile histolojik değerlendirme ve morfometrik inceleme yapıldı; immunohistokimya ile Sinyal dönüştürücü ve transkripsiyon aktivatörü 3, Çinko parmak transkripsiyon faktörü, E-kadherin ve N-kadherin proteinlerinin ekspresyonları ölçüldü. Diğer kapsül örneklerinde İnterlökin 6/Janus kinaz/Sinyal dönüştürücü ve transkripsiyon aktivatörü 3 ile ilişkili epitel mezankimal geçiş yolağı genleri olan İnterlökin 6, İnterlökin 6 reseptörü, Janus kinaz, Sinyal dönüştürücü ve transkripsiyon aktivatörü 3, Salyangoz ailesi transkripsiyon faktörleri, Çinko parmak transkripsiyon faktörü, Büküm ile ilgili protein, E-kadherin ve N-kadherin ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile belirlendi. Çalışmamızda lens epitel hücrelerindeki dejeneratif değişikliklerin ve bazal membran kalınlığının, diyabetik retinopati gelişen olgularda artmış olduğu gösterildi. Benzer şekilde, İnterlökin 6, İnterlökin 6 reseptörü ve Janus kinaz ekspresyonun da diyabetik retinopati bulguları olan olgularda daha yüksek olduğu ortaya kondu. Diyabetik katarakt lens epitel hücrelerinin epitelyal-mezenkimal farklılaşmasında İnterlökin 6/Janus kinaz/Sinyal dönüştürücü ve transkripsiyon aktivatörü 3 sinyal artışı ile ilişkili Salyangoz ailesi transkripsiyon faktörleri, Çinko parmak transkripsiyon faktörü ve Büküm ile ilgili transkripsiyon faktörlerinin rol aldığı; bu genlerin ekspresyonun diyabetik retinopati düzeyi ile korele olduğu görüldü. Epitelyal-mezenkimal transformasyon belirteci olan E-kadherin kaybının ve N-kadherin artışının proliferatif diyabetik retinopati olgularında daha fazla olduğu, N-kadherinin hem diyabetik katarakt hem de diyabetik retinopati gelişme patomekanizmasında rol aldığı gösterildi. Sonuç olarak İnterlökin 6/Janus kinaz/Sinyal dönüştürücü ve transkripsiyon aktivatörü 3 ilişkili diyabetik katarakt lens epitel hücrelerinin epitelyal-mezenkimal farklılaşmasında İnterlökin 6, İnterlökin 6 reseptörü, Janus kinaz, Sinyal dönüştürücü ve transkripsiyon aktivatörü 3, Salyangoz ailesi transkripsiyon faktörleri, Çinko parmak transkripsiyon faktörü, Büküm ile ilgili protein, E-kadherin ve N-kadherin genlerinin rol aldığını, diyabetik kataraktlı lens epitel hücrelerinde E-kadherinin azaldığını, N-kadherinin arttığını gözlemledik. Diyabetik kataraktta epitelyal-mezenkimal transformasyon patogenezinde rol oynayan genlerin işlevinin anlaşılması için yaptığımız çalışmanın diyabetik katarakt için moleküler hedefli yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine katkıda bulunacağı kanaatindeyiz.

Tülay Engin
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

RAGE hedefli azeliragon tedavisinin ER stres aracılı diyabetik retinopatide terapötik etkisi

Diyabetes Mellitus günümüzde önemli bir sağlık sorunudur. Diyabetik retinopati ise diyabetin mikrovasküler bir komplikasyonudur. Dünyadaki körlüğün başlıca nedenlerindendir. Diyabette kronik hiperglisemi, inflamasyon ve reaktif oksijen radikallerinin birikimi sonucu oluşan oksidatif stres, endoplazmik retikulum stresi gibi çeşitli faktörler hücrelerde iskemi ve apoptozisi tetiklemektedir. Bu durum gözde hafif dereceli retinopati bulgularından, görmeyi tehdit eden ciddi klinik bulgulara kadar değişen tablolara yol açmaktadır. Günümüzde uygulanan tedaviler yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle diyabetik retinopati tedavisi ile ilgili araştırmalar devam etmektedir. Diyabetik retinopati patogenezinden sorumlu birçok metabolik yolak tanımlanmıştır. Bunlardan biri de ileri glikasyon son ürünleridir. Hiperglisemiye nedeniyle oluşan bu ürünler, reseptörlerine bağlanarak retinopati patogenezinde görev almaktadır. Çalışmamızda, insan retinal pigment hücre hattı, önceki çalışmalar baz alınarak uygun miktarlarda ileri glikasyon son ürünleri+ glukoz+ lipopolisakkarit' e maruz bırakılarak diyabetik retinopati modeli oluşturulmuştur. İleri glikasyon son ürünleri reseptör inhibitörü olan azeliragon molekülü, 72 saat boyunca 100nM, 300nM ve 500nM dozlarında diyabetik hücrelere uygulanmıştır. Sonrasında yapılan analizlerde, diyabetik retinopati patogenezinde görevli çeşitli hedef genlerin mRNA ekspresyonları ve değişimleri değerlendirilmiştir. Kontrol grubu, diyabetik retinopati grubu ve azeliragon uygulanan diyabetik gruplar ANOVA ve Tukey testleri kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Böylece azeliragonun diyabetik retinopatideki etkinliği değerlendirilmiştir. Çalışmamızda anjiyogenez, inflamasyon, endoplazmik retikulum stresi, oksidatif stres ve apopitoziste görevli başlıca genler analiz edilmiştir. Özellikle azeliragon molekülünün yüksek doz uygulandığı gruplarda inflamasyon, anjiyogenez ve apoptozisin baskılandığı görülmüştür. Ayrıca endoplazmik retikulum stresinde ve katlanmamış protein yanıtında görevli genlerin ekspresyonlarının azaldığı, protein katlanma kapasitesini arttırılmasından sorumlu olan genlerin ise arttığı gözlenmiştir. Sonuç olarak in vitro yapılan çalışmamızdan elde edilen veriler neticesinde azeliragon molekülü, endoplazmik retikulum stresi aracılı diyabetik retinopati tedavisinde potansiyel bir ajan olabilir. Anahtar kelimeler: Diyabetik retinopati, endoplazmik retikulum (ER) stres, Azeliragon, ileri glikasyon son ürünleri (AGE), AGE reseptörü (RAGE), ARPE-19

Diabetik retinopatiİleri glikasyon ürünleri
Gizem Köse
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postoperatif katarakt cerrahisindedüzeltilmemiş görme keskinliğinietkileyen refraktif faktörler

Çalışmamızın amacı, yaşa bağlı komplike olmayan katarakt nedeniyle fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulanan hastalarda ameliyat sonrası görsel sonuçları etkileyen refraktif faktörlerin değerlendirilmesidir. Bu retrospektif çalışmaya, yaşa bağlı komplike olmayan katarakt nedeniyle sadece fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulanmış toplam 90 hastanın 90 gözü dahil edilmiştir. Her hastanın yalnızca bir gözü değerlendirmeye alınmıştır. Postoperatif takiplerde en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ve refraksiyon değişiklikleri detaylı biçimde incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilme kriterleri arasında fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulanmış olmak, postoperatif en iyi düzeltilmiş görme keskinliğinin 1.0 olması ve ek oküler patolojinin bulunmaması yer almaktadır. Ameliyata bağlı komplikasyon gelişmeyen hastalar seçilmiştir. İntraoperatif veya postoperatif komplikasyon gelişen olgular da çalışma dışında bırakılmıştır. Görme keskinliğini etkileyebilecek ambliyopi, makula patolojileri ve korneal hastalık öyküsü bulunan bireyler analiz dışı tutulmuştur. Tüm veriler hasta dosyaları ve biyometri kayıtları kullanılarak retrospektif olarak elde edilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel analizle değerlendirilerek cerrahi sonuçlarla ilişkileri ortaya konmuştur. Hastaların sağ ve sol göz verileri, cinsiyet ayrımında kadın ve erkek grupu hastalar arasında ameliyat sonrası görme keskinlikleri açısından anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Postoperatif kontrollerde, kurala uygun ve kurala aykırı astigmatizma arasında yakın mesafe görme keskinliği değerlendirmelerinde anlamlı farklar bulunurken, uzak mesafe görme keskinliğinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Tashihsiz uzak görme keskinliği ile korneanın en dik meridyenindeki eğrilik yarıçapı ve kornea ön yüzey astigmatizma silindirik refraktif değerleri arasında pozitif yönde korelasyon tespit edilmişken, silindirik refraktif değer, toplam astigmatizma silindirik refraktif değer, keratometrik astigmatizma silindirik refraktif değerler arasında negatif yönde korelasyon tespit edilmiştir. Tashihsiz yakın görme keskinliği ile pupil merkezi, sferik refraktif değerler arasında pozitif yönde korelasyon saptanırken, korneanın en düz meridyenindeki eğrilik yarıçapı, korneanın en dik meridyenindeki eğrilik yarıçapı, korneanın ortalama eğrilik yarıçapı, korneanın en dik noktasındaki maksimum eğrilik değeri, silindirik refraktif değer ve toplam astigmatizma silindirik refraktif değerleri arasında negatif yönde bir ilişki gözlenmiştir. Çoklu doğrusal regresyon analizi sonucunda, tashihsiz uzak görme keskinliği üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bulunan kornea parametreleri; keratometrik astigmatizma silindirik refraktif değer, kornea ön yüzey astigmatizma silindirik refraktif değer ve kornea arka yüzey astigmatizma silindirik refraktif değer olarak belirlenmiştir. Çoklu doğrusal regresyon analizi (stepwise total model) sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bulunan kornea parametreleri, tashihsiz uzak ve yakın görme keskinliği ile korelasyon analizine dahil edilmiştir. Tashihsiz uzak görme keskinliği ile keratometrik astigmatizma silindirik refraktif değeri arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon tespit edilirken, kornea arka yüzey astigmatizma silindirik refraktif değeri ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Buna karşın, tashihsiz uzak görme keskinliği ile kornea ön yüzey astigmatizmasının silindirik refraktif değeri arasında negatif yönde bir korelasyon belirlenmiştir. Çoklu doğrusal regresyon analizi sonucunda, tashihsiz yakın görme keskinliği üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bulunan kornea parametresi sferik refraktif değer olarak belirlenmiştir. Korelasyon analizi sonucunda sferik refraktif değer ile tashihsiz yakın görme keskinliği arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bu çalışmanın bulguları, katarakt cerrahisi sonrası korneal biyometrik parametrelerin ve refraktif faktörlerin görme keskinliği üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar, postoperatif görme sonuçlarının iyileştirilmesine yönelik rehberlik edici bilgiler sunmaktadır.

Turkan Hasanzade
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Önceden retina dekolmanı cerrahisi geçirmiş ve operasyon sırasında silikon yağı konulmuş psödofakik hastaların speküler mikroskopi ve anterior optik koherens tomografi ile ön segment parametrelerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, daha önce retina dekolmanı nedeniyle pars plana vitrektomi uygulanmış ve cerrahi sırasında silikon yağı tamponadı konulmuş olan psödofakik hastaların, ön segment yapılarındaki değişiklikleri değerlendirmekti. Speküler mikroskopi ve ön segment optik koherens tomografi kullanılarak elde edilen bulgular ile sağlıklı gözle karşılaştırmalı bir analiz gerçekleştirildi. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yürütülen bu retrospektif vaka-kontrol çalışmasına, retina dekolmanı tanısı almış ve aynı seansta vitrektomi ile silikon yağı uygulanmış 50 psödofakik hasta dahil edildi. Her hastanın opere edilen gözü vaka grubu, opere edilmemiş sağlıklı gözü ise kontrol grubu olarak değerlendirildi. Ön segment değerlendirmelerinde speküler mikroskopi ile endotel hücre sayısı ve korneal kalınlık; ön segment optik koherens tomografi ile limbal epitel kalınlığı ve santral retinal kalınlık ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analizlerde non-parametrik testlerden Mann Whitney U testi kullanıldı. Sağlıklı gözlerle karşılaştırıldığında, cerrahi geçirmiş gözlerde endotel hücre sayısı, santral korneal kalınlık ve limbal epitel kalınlığı anlamlı düzeyde azalmış bulundu (sırasıyla p=0,001; p=0,002; p=0,000). Santral retinal kalınlık açısından ise anlamlı fark saptanmadı (p=0,491). Nüks ve maküler ödem gibi klinik faktörlerin, endotel hücre sayısı ve korneal parametreler üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi gözlenmedi. Ancak maküler ödem varlığı ile santral retinal kalınlık arasında anlamlı bir ilişki mevcuttu (p=0,000). Retina dekolmanı cerrahisi sonrası, özellikle silikon yağı kullanımıyla birlikte ön segment yapılarında anlamlı yapısal değişiklikler meydana gelebilmektedir. Bu değişikliklerin cerrahi planlamada dikkate alınması, postoperatif takipte sadece arka segment değil, ön segmentin de bütüncül olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: dekolman, silikon yağı, kornea endotel sayısı, limbal kök hücre

Ayşe Naz Mutlu Dinç
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödoeksfoliasyon sendromu olan, nonsteroid anti-inflamatuar damla kullanan ve kullanmayan hastalarda humör aközdeki sitokin düzeylerinin incelenmesi, intraoperatif miyozis ve postoperatif intraoküler inflamasyonun değerlendirilmesi

Bu çalışma, psödoeksfoliyasyon sendromunun patofizyolojisini aydınlatmak ve PES hastalarında preoperatif topikal nepafenak %0,1 kullanımının katarakt cerrahisi sonrası inflamatuar yanıt, intraoperatif pupil dinamikleri ve kistik maküler ödem gelişimi üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Trakya Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yürütülen kesitsel-retrospektif çalışmaya, senil katarakt nedeniyle cerrahi endikasyonu olan 73 hasta dâhil edilmiştir. Hastalar üç gruba ayrılmıştır: psödoeksfoliyasyonu olmayan kontrol grubu (n=26), tedavi almayan psödoeksfoliasyon grubu (n=25) ve ameliyat öncesi topikal nepafenak uygulanan psödoeksfoliasyon grubu (n=22). Cerrahi sırasında elde edilen aköz humör örneklerinde on üç farklı inflamatuar sitokin düzeyi akış sitometri yöntemiyle analiz edilmiştir. Postoperatif birinci günde ön kamara reaksiyonu psödoeksfoliyasyon grubunda anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05); ilaçlı grupta ise kontrol grubuna benzer düzeyler saptanmıştır. Postoperatif birinci ayda santral makula kalınlığı psödoeksfoliasyon grubunda ortalama 270,6 µm iken kontrol ve ilaçlı gruplarda yaklaşık 25 µm daha düşük ölçülmüştür (p<0,001). İntraoperatif pupil çapı değişimi psödoeksfoliyasyon grubunda ortalama 0,7 mm, diğer iki grupta ise 0,3 mm olarak saptanmıştır (p<0,001). Sitokin analizinde IL-6 ve MCP-1 düzeyleri psödoeksfoliyasyon grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuş, kontrol ve ilaçlı gruplar arasında fark izlenmemiştir (p<0,05). Bu bulgular, IL-6 ve MCP-1'in psödoeksfoliyasyon patogenezinde olası biyobelirteçler olabileceğini ve preoperatif topikal nepafenak tedavisinin cerrahiye bağlı inflamatuar yanıtı azaltarak hem ön hem arka segment komplikasyonlarını sınırlamada etkili bir profilaktik ajan olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Psödoeksfoliasyon sendromu, Nepafenak, Sitokinler, İnflamasyon, Katarakt

Mehmet Ali Yılmaz
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrasonik pakimetri, speküler mikroskopi ve optik koherans tomografi ile ölçülen merkezi kornea kalınlık verilerinin karşılaştırılması

AMAÇ: Ultrasonik pakimetri (Pacscan 300P, Sonomed, New York, ABD), CSO speküler mikroskop (SP-01, CSO, Floransa, İtalya) ve Cirrus optik koherans tomografiden (Model 4000, Carl Zeiss, Meditec, Dublin, CA, ABD) elde edilen merkezi kornea kalınlık verilerinin tekrarlanabilirliği ve karşılaştırılabilirliğini değerlendirmek. MATERYAL VE METHOD: Yaşları 20 ile 53 yıl arasında değişen 48 sağlıklı gönüllünün 96 gözünün merkezi kornea kalınlığı her bir cihaz ile üçer kez ölçüldü. Her bir cihazdan elde edilen 3 ölçümün tekrarlanabilirliği varyasyon katsayısı (%) ve sınıf içi korelasyon katsayısı ile değerlendirildi. Cihazlar arasındaki merkezi kornea kalınlık farkını karşılaştırmak için wilcoxon analizi kullanıldı. BULGULAR: Ultrasonik pakimetri, CSO optik pakimetri ve Cirrus optik koherans tomografi için varyasyon katsayıları, sırasıyla 6.5, 7.3 ve 6.2 iken sınıf içi korelasyon katsayıları sırasıyla 0.993, 0.968, 0.998 idi. Ortalama kornea kalınlığı sırasıyla 561.5, 555.7 ve 553.0 mikrondu. CSO optik pakimetri ve Cirrus optik koherans tomografiden elde edilen merkezi kornea kalınlık verileri ultrasonik pakimetriden elde edilen verilerden önemli derecede düşüktü (sırasıyla, p<0.001, p<0.001). SONUÇ: Optik pakimetri cihazları merkezi kornea kalınlığını standart ultrasonik pakimetreden daha ince ölçmektedir. CSO optik pakimetre cihazından elde edilen kornea kalınlık ölçümlerinin tekrarlanabilirliği diğer cihazlara göre daha düşüktür. Anahtar Kelimeler: Santral Kornea Kalınlığı, Ultrasonik Pakimetre, CSO Speküler mikroskopi, Optik Koherans Tomografi, tekrarlanabilirlik

Tomografi-optik koherens
Enis Özdemir
Tekirdağ Namık Kemal University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biaksiyel küçük kesi tekniği kullanılarak yapılan eliptik ve torsiyonel fakoemülsifikasyon yöntemlerinin karşılaştırılması

Namık Kemal Üniversitesi, Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Nisan 2015-Haziran 2016 tarihleri arasında katarakt nedeniyle başvuran, LOCS III evrelemesine göre grade 4 nükleer kataraktı mevcut olan, bimanuel biaksiyel küçük kesi tekniği ile katarakt cerrahisi uygulanmış 70 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Yetmiş hastanın 35'ine eliptik yöntem ile, diğer 35 hastaya ise torsiyonel yöntem ile fakoemülsifikasyon uygulanmış, göz içi lens implantasyonu yapılmıştır. Olguların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 1. gün, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, kornea kalınlığı, cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 1. hafta 1. ay ve 3. ayda kornea endotel hücre sayımı; cerrahi sonrası 1.gün, 1. hafta, 1. ay ve 3. ay kornea kesi yeri morfolojisi verileri değerlendirildi. Cerrahi sonrası 1. haftada eliptik grupta DEİGK istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi idi. Cerrahi sonrası 1. gün, 1. ay ve 3. ayda DEİGK her iki grupta benzerdi. MKK cerrahi sonrası 3. ayda cerrahi öncesi değerlere gerilemiştir. Cerrahi sonrası izlemlerde endotel hücre yoğunluğu açısından gruplar arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Kornea kesi yerinde epitelyal hizalanmama, cerrahi sonrası 1. günde eliptik grupta anlamlı derecede daha fazlaydı. Bunun eliptik yöntemde ultrason süresinin daha uzun olmasıyla ilişkili olabileceği düşünüldü. Descemet membran dekolmanı her iki grupta da yüksek sıklıkta görüldü ancak gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak önemli değildi. Hem torsiyonel hem de eliptik yöntem ile yapılan biaksiyel küçük kesili fakoemülsifikasyon ve GİL implantasyonu işlemlerinin uzun dönemde kornea yapılar üzerinde benzer etkiler gösterdiği görülmüştür. Cerrahi sonrasında kornea yapılarında her iki grupta benzer şekilde iyileşme gözlenmiş buna paralel olarak görme keskinliğinde artış görülmüştür.

Ekrem Çelik
Tekirdağ Namık Kemal University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyonlu hastalarda tıbbi ve cerrahi tedavi sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi

İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİH), intrakraniyal yer kaplayıcı lezyon olmaksızın normal serebrospinal sıvı içeriği ve artmış kafa içi basıncı ile karakterize bir klinik tablodur. Bu çalışmada oral karbonik anhidraz inhibitörü tedavisi ve/veya optik sinir kılıf fenestrasyon (OSKF) işlemi uygulanmış İİH tanılı hastaların izlem süreçlerini retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2010-Ekim 2021 tarihleri arasında İİH tanısı konulan tanı ve takip sürecinde medikal tedavi verilen 20 olgu Grup 1, cerrahi tedavi uygulanan 14 olgu Grup 2 olarak incelendi. Geriye dönük çalışmada hastaların demografik özellikleri, klinik muayene bulgu ve semptomları, tedavileri, MR görüntülemeleri değerlendirildi. Grup 1 ve Grup 2 hastalarda en sık görülen semptom baş ağrısı idi. Grup 1 hastaların tamamına asetazolamid tedavisi başlandı. Grup 2 hastalara OSKF cerrahisi yapıldı. OSKF uygulanan olgularda en sık endikasyon görme alanı daralması (%92,9) iken cerrahi sonrası en sık komplikasyon diplopi (%21,4) idi. Grup 2 olguların takipler sürecinde hem sağ hem sol göz ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliklerinde artış gözlendi. Grup 1 hastalarda tanı anında en sık görülen görme kayıp paterni kör nokta genişlemesi iken Grup 2'de ise ciddi daralma idi. Grup 1 ve Grup 2 hastaların ilk ve son muayene ortalama sapma (MD) sonuçları istatistiksel anlamlı idi (p=0,0001). Standart sapma (PSD) ilk muayene ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark saptanmazken son muayene ortalamaları istatistiksel anlamlı idi (p<0,05). Grup 1 ve Grup 2 olguların sağ ve sol göz ortalama retina sinir lifi tabakası kalınlık değerleri ilk muayeneye göre azaldı. MR görüntülemede en sık görülen bulgu empty sella idi. Sonuç olarak İİH hastalarında doğru hasta yönetimi ile görsel işlevlerde önemli kayıplar önlenebilir. Cerrahi tedavide OSKF, medikal tedavide asetazolamid güvenilir seçeneklerdir. Anahtar kelimeler: İdiyopatik intrakraniyal hipertansiyon, papilödem, optik sinir kılıf fenestrasyonu.

Optik sinirOptik sinir hastalıklarıPapilödem+3
Engin Barut
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orbita kırığı onarımı yapılan hastalarda cerrahi sırasında gözlenen bulguların bilgisayarlı tomografi bulguları ile korelasyonunun retrospektif olarak incelenmesi

Günümüzde yüz travmalarını takiben globu çevreleyen orbita kemiklerinde kırık izlenmesi karşımıza sıklıkla çıkan klinik tablolardandır. Orbita fraktürleri travmanın şiddetine bağlı olarak görme kaybı, glob rüptürü, diplopi, göz hareket kısıtlılığı gibi işlevsel hasarlara ilaveten enoftalmus, distopi gibi kozmetik sorunlara da yol açabilir. Orbita kırıklarının radyolojik değerlendirmesinde altın standart yöntem Bilgisayarlı Tomografi (BT)'dir. Bu çalışmada orbital kırık onarımı yapılan hastalarda cerrahi işlem sırasında elde edilen verilerle BT görüntüleri arasındaki korelasyonun incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın ikincil amacı ise orbital kırık izlenen hastaların epidemiyolojisinin yanı sıra ek patolojilerin ve cerrahi gereksinimlerin incelenmesidir. Yetmiş bir hastanın 73 orbitasına ilişkin demografik ve klinik verilerinin yanı sıra 47 hastanın 48 orbitasının cerrahi bulguları ve BT görüntüleri arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Orbital kırık cerrahi bulguları ile radyolojik veriler kıyaslandığında kırık bölgesine göre en fazla uyum orbita taban ve dış duvarda (% 91,7) saptandı. Kırılan kemik açısından ise uyum oranı en çok (% 95,8) zigomatik kemik ve orbita dışı kraniyal kemikte bulundu. Lakrimal kemikte ise korelasyon gözlenmedi (p=0,064). Cerrahi işlem sırasında 73 orbitanın 72'sinde (% 98,6) porlu polietilen implant kullanıldı. Orbital kemiklerde fiksasyon en sık dış duvarda yapıldı. Yetmiş üç orbitada cerrahi işlem yolu en sık inferior transkonjonktival yoldu (n=52). Orbital cerrahiye ilaveten en sık tam kat kapak kesisi onarımı (% 9,6) uygulandı. Bu sonuçlar bize orbita tabanında ve dış duvarında izlenen radyolojik bulguların iç duvara göre daha yol gösterici olduğunu düşündürmüştür. Orbita kırığını saptamak ve onarım için karar verebilmek amacıyla bilgisayarlı tomografi ile görüntüleme vazgeçilmezdir. Sonuç olarak gelişen teknolojiyle beraber bilgisayarlı tomografi bulgularının detaylı değerlendirilmesi klinisyene yol gösterici olacaktır.

OrbitaOrbita hastalıklarıOrbita kırıkları+4
Lütfiye Ebru Babadağ
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Punktum tıkanıklığı tedavisinde uygulanan farklı cerrahi teknikler ve sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Punktal stenoz, gözyaşı kanalının dış açıklığının daralması ya da tamamen tıkanması anlamına gelir. Doğuştan ya da edinsel olabilir. En sık sebebi kronik blefarittir. Enfeksiyonlar, yaşlanma, inflamasyon, topikal uygulanan ilaçlar, sistemik kemoteröpatik ilaçlar diğer sebeplerdir. Tedavide amaç yeterli punktum açıklığı sağlamak ve lakrimal pompa fonksiyonunu korumaktır. Altın standart bir tedavi yöntemi henüz yoktur. Çalışmamızda punktum stenozu nedeniyle farklı cerrahi teknikler uygulanan hastaların cerrahi öncesi ve sonrası bulguları geriye dönük incelenmiştir. Çalışmamıza 142 hastanın 259 gözü dahil edildi. Uyguladığımız cerrahi yöntemler; üçlü kesi punktoplasti, üçlü kesi punktoplasti + 5FU-MMC, mikropunch punktoplasti, mikropunch punktoplasti + 5FU-MMC, mikropunch punktoplasti + TA, bikanaliküler pigtail yardımlı silikon entübasyon, bikanaliküler pigtail yardımlı silikon entübasyon + 5FU-MMC ve punktokonjonktival flep tekniğidir. Çalışmamıza dahil edilen 142 hastanın yaş ortalaması 65,08±14,08 yıldır. Hastaların %52,1'i kadın, %47,9'u erkektir. Hastaların %82,4'üne (117 hasta) bilateral, 25 hastaya unilateral cerrahi uygulanmıştır. En sık uyguladığımız cerrahi Üçlü kesi + 5FU-MMC'dir.. Birincil işlemler sonrasında restenoz üst punktumda 18, alt punktumda 39 gözde görülmüştür. Restenoz gelişim süresi üst ve alt punktum için de en sık ilk 1 aydır. Birincil işlemler sonrasında gözlerin %76,1'inde epifora tamamen, %21,6'sında kısmen düzelmiştir. Epiforası kısmen düzelen hastalara ikincil ve üçüncül işlemler yapılmıştır. Cerrahi yöntem grupların karşılaştırıldığında üst ve alt punktum için hem anatomik hem fonksiyonel başarı açısından anlamlı bir fark görülmemiştir. Punktum stenozu epiforaya sebep olabilen farklı etyolojik faktörlerin yol açtığı bir hastalıktır. Hasta semptomatikse risk faktörleri iyi değerlendirildikten sonra uygun cerrahi planlama yapılmalıdır.

Lakrimal kanal tıkanmasıLakrimal sistemLakrimal sistem hastalıkları
Ece Karasu Günder
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstruktif uyku apnesi olan diyabetik olgularda makülanın optik koherens tomografi ile retrospektif değerlendirilmesi

Diyabetik retinopati, diabetes mellitusun önemli bir mikrovasküler komplikasyonudur. Gelişmekte olan ülkelerde görme kaybının önemli nedenlerinden birisi olarak gösterilmektedir. Diyabetik retinopatinin patogenezinde önemli rol oynayan VEGF artışının hipoksi ile tetiklendiği belirtilmektedir ve bununla birlikte retinanın karanlıkta yani gece boyunca daha çok oksijen tükettiği ifade edilmektedir. Bu mekanizma obstruktif uyku apnesi sendromunun, tekrarlayan gece desatürasyon epizotları nedeniyle VEGF'in artışına yol açarak diyabetik makülopatinin kötüleşmesi başta olmak üzere oküler etkilere yol açabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmanın amacı obstruktif uyku apnesi sendromunun tanısı için yapılmış polisomnografi tetkiklerinde, apne-hipopne indeksine göre gruplandırılan diabetes mellitus tanılı hastaların optik koherens tomografi ile ön planda maküla olmak üzere, retinal yapılarda meydana gelen değişiklikler açısından karşılaştırılmasıdır. İkincil amacı ise diyabet maruziyet süresinin, maküla ve retinal yapılar üzerindeki etkilerinin, optik koherens tomografi tetkiki yardımı ile kıyaslanmasıdır. Ağır OSAS grubunda, hafif-orta OSAS grubuna göre daha fazla santral maküler ödem görülmüştür. Bunun yanı sıra RNFL inferior, temporal, nasal kadranların ağır OSAS grubunda istatiksel olarak anlamlı derece ince olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar bize OSAS şiddeti arttıkça diyabetik hastalarda retinal patolojiler gelişebileceğini düşündürmüştür. OSAS ve DM toplumsal ve bireysel olarak çok ciddi etkiler oluşturan birbirinden ayrı iki klinik durumdur. Bu iki ayrı klinik antitenin başta retina olmak üzere göze dair etkilerinin anlaşılması, oluşabilecek göz patolojilerine yönelik önleme tedbirleri ve bunların tedavisi açısından büyük önem arz etmektedir. Sonuç olarak bu çalışmanın gelecekte yapılacak çalışmalar için bir kaynak oluşturması hedeflenmiştir.

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiRetrospektif çalışmalar+3
Büşra Engin Potoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skleral fiksasyonlu göz içi lens implantasyonunda uygulanan iki farklı cerrahi tekniğin anatomik ve fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Sütürlü veya sütürsüz teknikle skleral fiksasyonlu göz içi lens implantasyonu uygulanmış hastaların; preoperatif görme keskinlikleri, afaki nedenleri, postoperatif görme keskinliği, postoperatif refraktif sonuçlar, postoperatif komplikasyonlar ve göz içi lens pozisyonları değerlendirildi ve iki yöntemin birbirine anatomik ve fonksiyonel sonuçlar açısından üstünlüklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Metod: Şubat 2018 ve Kasım 2022 tarihleri arasında skleral fiksasyonlu göz içi lens implantasyonu cerrahisi uygulanan hastaların postoperatif 6 aylık dönemdeki izlem sürecine dair verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar sütürlü skleral fiksasyon cerrahisi uygulanan ve Yamane tekniği uygulanan grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar, demografik özellikleri, afak kalma nedenleri, revizyon gereksinimi, postoperatif en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, refraktif sonuçlar, göz içi lens pozisyonu ve tilt derecesi ile postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirildi ve iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grupta da skleral fiksasyon cerrahisi endikasyonu olarak en sık neden komplike fakoemülsifikasyon cerrahisi olarak tespit edildi. Her iki hasta grubunda da preoperatif görme keskinliği ile kıyaslandığında postoperatif 30, 90 ve 180. günlerde belirgin görme keskinliği artışı izlendi (p<0,0001). Sütürlü cerrahi uygulanan grupta 2 hastada, Yamane tekniği uygulanan grupta 4 hastada kistoid makula ödemi saptandı. Sütürlü cerrahi uygulanan grupta ön segment komplikasyonları gelişirken; Yamane tekniği uygulanan grupta gözlenmedi. Sütürlü cerrahi uygulanan grupta göz içi lensin superior-temporale desantralize olduğu izlenirken; Yamane tekniği uygulanan grupta superior-nazale desantralize olduğu saptandı. Horizontal düzlemde Yamane tekniği uygulanan grupta daha yüksek tilt oranı izlendi (p=0,025). Tilt açısı ile en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ve postoperatif silendirik değer arasında korelasyon saptanmadı. Sütürsüz cerrahide skleral flep hazırlanmasına gerek olmaması, sütür ilişkili komplikasyonların olmaması, bu yöntemin avantajlarıdır. Anahtar Kelimeler: Komplike katarakt cerrahisi, afaki, skleral fiksasyonlu göz içi lens implantasyonu, göz içi lens desantralizasyonu, kistoid makula ödemi

AfakiAnatomiCerrahi-göz+5
Can Demir
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kornea neovaskülarizasyonunda Dexpanthenol'ün etkinliğinin değerlendirilmesi

Kornea gözün optik gücünün büyük bir kısmından sorumlu bir dokudur. Bu optik güç, sağlıklı bireylerde korneanın şeffaf ve kan damarı içermeyen bir yapıya sahip olmasına dayanır. Ancak kornea çeşitli nedenlerle zarar gördüğünde, korneal neovaskülarizasyon (KNV) adı verilen ciddi bir patoloji gelişebilir ve görme yetisini tehlikeye sokabilir. Ne yazık ki, KNV'nin etkili ve güvenli bir tedavi yöntemi henüz bulunmamaktadır. Pantotenik asidin alkol analoğu olan dexpanthenolün antiinflamatuvar, antioksidan, antiapoptotik ve re-epitelizan etkileri deneysel çalışmalarda gösterilmiştir, ancak anjiyogenez üzerine etkisi bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı; deneysel kornea neovaskülarizasyonu modelinde dexpanthenolün etkinliğini bevacizumab ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Bu çalışmada 40 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Çalışma öncesinde ön segment muayenesi yapılarak ratların kornealarında herhangi bir hasar ve neovaskülarizasyon olmadığı teyit edildi. Ardından ratların sağ gözlerine gümüş nitratlı çubuklarla koterizasyon uygulanarak KNV modeli oluşturuldu. 7. gün bütün gözlerde belirgin miktarda KNV oluştuğu fotoğraflanarak konfirme edildikten sonra ratlar randomize olarak her grup 8 adet rat içerecek şekilde 5 gruba ayrıldı. Ratların herhangi bir işlem yapılmayan sol gözleri kontrol grubu olarak değerlendirildi. KNV grubuna koterizasyon sonrası herhangi bir tedavi uygulanmadı. BSS grubuna 0,1 ml dengeli tuz solüsyonu (BSS), BEVA grubuna 2,5mg/0,1 ml bevacizumab, DEX grubuna 25mg/0,1 ml dexpanthenol, BEVA+DEX grubuna ise 2,5mg/0,1 ml bevacizumab + 25mg/0,1 ml dexpanthenol tek doz subkonjonktival enjeksiyon olarak uygulandı. 14.günde tekrar kornea fotoğrafları çekildikten sonra sakrifikasyon uygulandı. Tüm ratların her iki gözüne enükleasyon uygulanarak korneal dokular izole edildi. 7. ve 14. günde elde edilen fotoğraflardaki KNV alanının tüm kornea alanına oranı ImageJ programı yardımıyla hesaplandı. Ayrıca korneal dokulardaki tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), vasküler endotelyal büyüme faktörü-A (VEGF-A), malondialdehit (MDA), apoptozis, indirgenmiş glutatyon (GSH) ve total oksidan seviye (TOS) düzeyleri ölçüldü. KNV alanlarının tüm korneaya yüzdesi incelendiğinde, KNV+BEVA ve KNV+DEX gruplarında KNV alanının, KNV ve KNV+BSS gruplarına göre anlamlı bir şekilde gerilediği görülmüştür. Ancak en fazla gerileme KNV+BEVA+DEX grubunda gözlemlenmiştir. VEGF-A düzeyleri incelendiğinde, bevacizumab ve dexpanthenol uygulanan gruplarda, KNV ve KNV+BSS gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu tespit edildi. VEGF-A düzeyinde en fazla azalma KNV+BEVA+DEX uygulanan grupta gözlendi. TNF-α düzeyleri incelendiğinde, bevacizumab ve dexpanthenol uygulanan gruplarda KNV ve KNV+BSS gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu bulundu. En fazla azalma bevacizumab ve dexpanthenolün birlikte uygulandığı grupta gözlendi. TOS düzeyleri değerlendirildiğinde, istatistiksel olarak en fazla azalma KNV+DEX ve KNV+BEVA+DEX gruplarında gözlendi. Bevacizumab uygulaması tek başına TOS düzeyini azaltsa da en fazla azalma dexpanthenol uygulanan grupta izlendi. MDA düzeyleri incelendiğinde, istatistiksel olarak en fazla azalma KNV+DEX ve KNV+BEVA+DEX gruplarında izlendi. Apoptozis düzeyleri incelendiğinde, bevacizumab ve dexpanthenol uygulanan gruplarda KNV ve KNV+BSS gruplarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu bulundu. Ancak en fazla azalma bevacizumab ve dexpanthenolün kombine olarak uygulandığı grupta izlendi. GSH düzeyleri incelendiğinde, dexpanthenol uygulanan gruplar dexpanthenol uygulanmayan gruplara göre GSH düzeyini istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde arttırmıştır. Sonuçlar, KNV modeli oluşturulan ratlarda, dexpanthenol ve bevacizumab'ın KNV'yi belirgin bir şekilde azalttığını göstermektedir. En etkili azalma bevacizumab ve dexpanthenolün kombine kullanıldığı grupta elde edilmiştir. Bu anlamlı sonuçlar kornea neovaskülarizasyonu tedavisinde dexpanthenolün yeni bir potansiyel ajan olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Dexpanthenolün KNV üzerindeki etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmek için farklı dozlar, uygulama zamanlamaları ve yöntemleri kullanarak daha ileri preklinik ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Büşra İşleyen
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ARPE-19 hücrelerinde resveratrol ve delfinidinin antioksidan etkilerinin karşılaştırılması ve VEGF üzerine etkileri

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD), dünya genelinde yaşlı popülasyonda körlüğün önde gelen nedenlerinden biri olan progresif bir hastalıktır. Patogenezinde retina pigment epitel hücrelerinin oksidatif stres kaynaklı disfonksiyonu önemli yere sahiptir. YBMD'nin kesin bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Bu nedenle, bu hastalığın ilerlemesini geciktirmek veya yavaşlatmak için etkili beslenme önlemlerinin, özellikle de antioksidanların keşfi, artan ilgi konusu olmuştur. Bu çalışmada antioksidan özellikleri bilinen resveratrol ve delfinidinin ARPE hücrelerinde antioksidan etkilerini karşılaştırmak ve VEGF üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda ARPE-19 hücreleri Kontrol (K), Hidrojen Peroksit (H2O2), Resveratrol (RES), Delfinidin (DEL), H2O2 + RES, H2O2 + DEL, RES + DEL, H2O2 + RES + DEL şeklinde 8 gruba ayrıldı. Kontrol grubu dışındaki gruplardaki hücreler RES veya DEL (yalnız veya kombine edilerek) ile 20 saat boyunca inkübasyon sonrasında ilgili gruplar hidrojen peroksit (H2O2) ile 4 saat daha inkübe edildiler. Glutatyon (GSH), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), malondialdehit (MDA), total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), Poli (ADP-riboz) (PAR) polimeraz-1 (PARP-1), 8-hidroksi-2'-deoksiguanozin (8-OHdG), apoptozis ve VEGF-A düzeylerindeki değişimler konfokal mikroskop, mikro tabaka okuyucu ve ELISA yöntemleri kullanılarak ölçüldü. Çalışmamızda resveratrol ve delfinidin uygulanan gruplarda belirgin antioksidan etkinlik izlenirken VEGF-A ve apoptozis düzeylerinde ise azalma gözlendi. Kombine delfinidin ile resveratrol uygulanması sadece resveratrol uygulanan grupla karşılaştırıldığında VEGF-A, apoptozis ve oksidan parametrelerinin düzeylerini anlamlı ölçüde azaltırken sadece delfinidin uygulanan grupla karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılığa yol açmadı. 8-OHdG düzeyleri resveratrol ve delfinidinin tek başına uygulandığı gruplarda benzer şekilde azaldı. Çalışmamızın sonuçları delfinidin uygulamasının resveratrole kıyasla daha etkili bir şekilde PARP-1 düzeyini azalttığını gösterdi. Sonuçlarımız ARPE-19 hücrelerinde resveratrol ve delfinidinin oksidatif stresi azaltıcı ve hücre canlılığını arttırıcı etkileri olduğunu gösterdi. Delfinidinin resveratrole göre daha etkin olduğu izlenirken kombine kullanımları ile sadece delfinidin uygulanan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Bu bulguların doğruluğunun tekrar eden in-vitro çalışmalarla teyit edilmesi ve ileri in-vivo ve klinik araştırmalarla desteklenmesi gerekmektedir.

Gülşah Yılmaz
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rosa damascena'nın arpe hücreleri üzerindeki etkilerinin araştırılması

Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu (YBMD), ileri yaş grubundaki bireylerde kalıcı ve geri dönüşü olmayan görme kaybının önde gelen nedenlerinden biridir. Hastalığın patogenezinde RPE hücrelerinde gelişen oksidatif stres, inflamasyon ve apoptozis gibi hücresel düzeydeki hasar mekanizmaları kritik rol oynamaktadır. Bu çalışma, geleneksel tıpta yaygın olarak kullanılan Rosa damascena (gül) bitkisi ile antioksidan özellikleri kanıtlanmış doğal bir polifenol olan resveratrolün, H₂O₂ ile oksidatif stres oluşturulan ARPE-19 hücre hattında; oksidatif stres, apoptoz, inflamasyon, DNA hasarı ve anjiyogenez gibi dejeneratif süreçler üzerindeki etkileri in vitro koşullarda karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamıştır. Çalışma sonucunda, Rosa damascena'nın VEGF-A, 8-OHdG, PARP-1, TOS, TAS, OSİ, TNF-α, IL-1α ve apoptozis düzeyleri üzerinde belirgin düzeyde olumlu etkiler gösterdiği saptanmıştır. Resveratrol de bu parametreler üzerinde benzer koruyucu etkiler göstermiştir. Rosa damascena, zengin fenolik bileşen içeriği sayesinde reaktif oksijen türlerini nötralize ederek hücre içi oksidatif yükü azaltmış, böylece oksidatif stres kaynaklı DNA hasarı, apoptoz ve inflamatuar yanıtları önemli ölçüde baskılamıştır. Antioksidan etkileri ile birlikte proinflamatuar sitokinlerin (TNF-α, IL-1α) salınımını azaltarak inflamatuar süreci hafifletmiş, VEGF düzeylerini düşürerek patolojik anjiyogenez gelişimini sınırlamıştır. Her iki ajan da ARPE-19 hücrelerinde oksidatif hasara karşı ayrı ayrı anlamlı koruyucu etkiler göstermiş; ancak birlikte kullanıldıklarında, bazı parametrelerde bu etkilerin daha da belirginleştiği ve sinerjik bir koruma sağladıkları gözlemlenmiştir. Elde edilen bulgular, oksidatif stresin başlıca etken olduğu YBMD gibi retina hastalıklarında Rosa damascena'nın tedavi yaklaşımlarında potansiyel bir aday olabileceğini ortaya koymaktadır. Bildiğimiz kadarıyla bu araştırma, Rosa damascena'nın ARPE-19 hücreleri üzerindeki koruyucu etkilerini değerlendirip resveratrol ile karşılaştırıldığı ilk in vitro çalışmadır ve YBMD'ye yönelik alternatif tedavi stratejilerine bilimsel bir temel sunmaktadır.

Ayşe Özge Duran
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinal ven tıkanıklığında optik koherens tomografi anjiografi ile iskemi riskinin değerlendirilmesi

AMAÇ: RVDT geçirmiş hastaların OKT-A cihazı ile DKP ve YKP tabakalarının DY değerlerine bakarak iskeminin ön bulgusunu saptamak. GEREÇ VE YÖNTEM: çalışmamızda RVDT geçirmiş 30 olgunun hasta gözlerinin ilk geliş, 3, 6 ve 9'cu ayda alınmış OKT-A görüntüleri incelenmiştir. Kontrol grubu olarak aynı hasta grubunun sağlam gözlerinin OKT-A görüntüleri alınmıştır. Çalışmamızda hasta gözlerin YKP ve DKP DY değerleri etkilenmemiş sağlam gözler ile ve kontroller arası kendi içinde karşılaştırılmıştır. Ayrıca OKT SAK değeri, OKT-A santral kadran DY ve GK korelasyonu da yapılmıştır. BULGULAR: Bu çalışmada YKP tabakasında hasta gözün santral kadranı hariç diğer kadranlarında sağlam göze göre belirgin bir değişiklik görülmemiştir. İlk kontrol santral kadran YKP-DY bir sonrakı konrollere göre yüksek seyretmiştir (p<0.001). DKP tabakasına baktığımızda hasta grubunun sağlam göze göre santral kadran DY'de artma (p<0.001), superior kadran DY'de ise azalma görümektedir (p<0.025). Hasta grubunu alt ve üst arkuat ven tıkanıklığı olarak ayırdığımızda, YKP tabakasında santral kadran hariç belirgin bir değişiklik saptanmazken, DKP de santral kadran DY değerinde artış, etkilenen kadranın DY'de ise azalma görülmekteydi. Korelasyon analizinde ise OKT-A santral kadran YKP-DY değeri ile OKT-SAK arasında 9 ay boyunca pozitif korelasyon seyretmiştir (p ≤ 0.01). DKP tabakasında ise 3. ve 6. aylarda pozitif korelasyon görülmüştür (p ≤ 0.01). GK'nın YKP santral kadran DY değeri ile 3. ve 6. aylarda, DKP tabasında ise ilk geliş ve 3 ayda negatif korelasyonu izlenmiştir (p ≤ 0.01). GK'nın OKT-SAK ile korelasyonu 9 ay boyunca hep pozitifdi (p ≤ 0.01). SONUÇ: YKP tabakasında santral kadran DY'nin artışı dışında diğer kadranlarda belirgin değişiklik görülmemiştir. DKP tabakasının DY'si ise 9 ay boyunca etkilenen kadranda sağlam göze göre düşük seyretmiştir. Burdan DKP tabakasının iskemiye daha hassas olduğu kanıtına vara biliriz. GK ile santral kadran DY korelasyonuna baktığımızda da DKP tabakasında bu korelasyon daha net görülmekteydi. İlk aylarda MÖ'den dolayı negatif korelasyon izlenmekte, ödem çekildikten sonra ise DY'deki kayıp cihaz tarafından daha net seçildiği için, bu korelasyon kaybolmaktadır. Hasta sayısının yetersiz olması ve iskemik formda RVDT olgularının olmaması çalışmanın kısıtlılıklarındadır. Bu yüzden DY'nin iskemik formda uzun dönemde nasıl etkileneciğini bilmek için ilave çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Nıjat Huseynlı
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Regmatojen retina dekolmanı tanısıyla pars plana vitrektomi ile silikon yağı endotamponadı uygulanan olgularda retina iç katmanları ve peripapiller sinir lifi tabakasındaki değişikliklerin incelenmesi

Amaç: Regmatojen retina dekolmanı (RRD) geçirmiş PPV ve silikon yağ tamponadı kullanılarak tedavi edilmiş gözlerin ameliyat sonrasında OKT ile analiz edilen retinal tabaka kalınlıklarındaki değişikliklerin ve cerrahi sonrası retina katmanlarındaki değişimin görsel prognoz ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca cerrahi sonrası intraoküler basınç (GİB), peripapiller sinir lifi tabakası (pRSLT) değişiklikleri de incelenmiştir. Materyal-metod: Regmatojen retina dekolmanı tedavisi için pars plana vitrektomi ile silikon yağı endotamponadı kullanılan 26 hastanın 26 gözüne ait veriler geriye dönük olarak incelendi. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) ve OKT bulguları incelendi. Olguların ameliyat sonrası 1.ay, 3.ay ve silikon alımı sonrası 1.ay ölçümleri değerlendirildi. Hastaların cerrahi sonrasında peripapiller RSLT, mRNFL, santral makuler kalınlık (SMK), ganglion hücre tabakası (GHT), iç nükleer tabaka (İNT), dış nükleer tabaka (DNT), iç pleksiform tabaka (İPT), dış pleksiform tabaka (DPT), ganglion hücre-içpleksiform tabaka( GH-İPT ) ve ganglion hücre kompleksi ( GHK) sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 59,03±9,53 olarak tespit edildi. 26 hastanın 20'si (76.9%) erkekti. Hastaların EİDGK ameliyat öncesinde 0,03±0,04 iken, ameliyat sonrası birinci, üçüncü ve silikon alımı sonrası birinci aylarda sırasıyla 0,10±0,08, 0,21±0,15, 0,32±0,18 Snellen idi (<0,001). Peripapiller RSLT ölçümlerinde, özellikle süperiotemporal, süperiornazal ve inferionazal segmentlerde SAS 1. ay ölçümlerinde anlamlı azalmalar gözlenmiş, mRSLT kalınlıklarında belirgin bir artış gözlenmekle birlikte, GHT,GH-İPT ve GHK başta süperior, inferior ve temporal segmentler olmak üzere postoperatif dönemde anlamlı şekilde azalmıştır. DNT kalınlığında gözlenen yaygın ve anlamlı azalma, özellikle superior, nazal ve inferior segmentlerde belirgin olmuştur. Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışma, RRD tanısıyla PPV ve silikon yağı endotamponadı uygulanan hastalarda retina iç katmanlarında zaman içinde meydana gelen değişikliklerin ayrıntılı şekilde haritalanmasına olanak sağlamış ve bu hastalarda izlenmesi gereken önemli yapısal parametreleri tanımlamıştır. Elde edilen veriler, özellikle ganglion hücre, iç pleksiform, dış nükleer tabaka ve pRSLT hasarının ön plana çıktığını, silikon yağının olası toksik ve mekanik etkilerinin göz önünde bulundurulması gerektiğini ve postoperatif retina izleminde bölgesel analizlerin önem taşıdığını ortaya koymaktadır

Bakhshalı Babayev
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda benzalkonyum klorür ile oluşturulan deneysel kuru göz modelinde kırlangıç otunun terapötik etkinliğinin araştırılması

GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda sağlıklı 46 yetişkin Wistar Albino türü dişi rat kullanıldı. Denekler; Kontrol, Kuru Göz (KG), Loteprednol (L), 1/1 Kırlangıç Otu özütü (K1/1), 1/10 Kırlangıç Otu özütü (K1/10) ve 1/100 Kırlangıç Otu özütü (K1/100) olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubu hariç diğer gruplardaki tüm deneklerin korneal yüzeyine %0.2'lik BAK 14 gün boyunca günde 2 kez olmak üzere damlatılıp evoporatif tipte kuru göz modeli oluşturuldu. Kontrol grubuna 28 gün boyunca dengeli tuz solüsyonu uygulandı. LOT grubuna 15.günden itibaren deney sonuna kadar günde 2 kez %0.5 Loteprednol etobonat oftalmik solüsyon, K1/1 grubuna 1/1 oranında Kırlangıç otu özütü 14., 21. ve 28. günlerde haftada 1'er kez, K1/10 grubuna 1/10 oranında Kırlangıç otu özütü 14., 21. ve 28. günlerde haftada 1'er kez, K1/100 grubuna 1/100 oranında Kırlangıç otu özütü 14., 21. ve 28. günlerde haftada 1'er kez uygulandı. Fenol kırmızısı pamuk ipliği, korneal floresein boyanma ve modifiye Cochet-Bonnet esteziometre'den oluşan değerlendirme testleri 0., 14., 21., ve 28. günlerde birer defa olmak üzere aynı zaman diliminde ve aynı araştırıcı tarafından uygulandı. 29. gün denekler sakrifiye edildi. Eksize edilen kornea örnekleri histopatolojik ve biyokimyasal analizler için kullanıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak hesaplandı ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Deneyin sonlandırıldığı 4.haftada fenol kırmızısı pamuk ipliği testi açısından KG ile Kontrol ve KG ile K1/10 grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P<0.05). Korneal floresein boyanma skorları değerlendirildiğinde KG ile diğer tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (P<0.05). Modifiye Cochet-Bonnet esteziometre sonuçları açısından KG ile diğer tüm gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (P<0.05). KG grubunda stromal kollajende orta derecede dejenerasyon ve hafif epitelyal dejenerasyon olduğu görüldü. Tedavi uygulanan grupların hepsinin AQP-1 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. K1/10 ve K1/100 grubunun AQP-1 değerleri Kontrol grubuna göre de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin AQP-5 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu. LOT ve K1/100 grubunun AQP-5 seviyeleri Kontrol grubuna göre de istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin MMP-2 düzeyleri KG ve Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin MMP-9 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin TIMP-2 düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu(P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin NFKB düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan gruplardan LOT, K1/10 ve K1/100'ün IFN-γ düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan gruplardan sadece K1/10 grubunun TNF-α değeri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). Tedavi uygulanan grupların hepsinin İL-1β düzeyleri KG grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0.05). SONUÇ: Sonuç olarak KGS üzerine terapötik etkinliği araştırılan Kırlangıç otunun, uygulanan 3 farklı konsantrasyonunun da klinik değerlendirme testleriyle biyokimyasal ve histopatolojik analizler ışığında tedavi edici olumlu etkiler gösterdiği görülmektedir. 1/10 oranında dilüe edilmiş konsantrasyonun (K1/10) ise en olumlu etkiyi gösterdiği tespit edilmiştir. 2. sırada 1/100 oranında dilüe edilmiş konsantrasyon, 3. sırada da 1/1 yani dilüe edilmemiş saf konsantrasyon yer almaktadır. Ayrıca 3 konsantrasyonun da deneklerde herhangi bir yan etki oluşturmadığı da belirlenmiştir. Halk arasında popüler olarak oftalmik uygulama alanı bulunan Kırlangıç otunun literatürde bu alanda çalışması mevcut değildir. Kırlangıç otunun terapötik etkisi ilk defa bu çalışma ile deneysel bir KGS modelinde araştırılmıştır. Bu açıdan bakıldığında çalışmamızın sonuçlarının yapılması planlanan yeni çalışmalara, bu alanda çalışma yapan akademisyenlere, literatüre ve klinik pratiğe ışık tutup, katkı sağlayacağı düşünülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Kuru Göz, Kırlangıç Otu, Benzalkonyum Klorür, Rat

Adem Ünal
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oküler hipertansiyonun glokoma dönüşmesinde risk faktörlerinin belirlenmesi

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, oküler hipertansiyon (OHT) tanısı ile izlenen hastalarda optik sinir ve retina sinir lifi tabakasındaki (RSLT) yapısal ve fonksiyonel değişiklikleri değerlendirmek, glokoma dönüşüm ile ilişkili risk faktörlerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, kliniğimizde en az beş yıl süreyle düzenli olarak izlenmiş OHT tanılı 46 hastanın 46 gözü değerlendirmeye alındı. Hastalara ait demografik veriler, sistemik hastalık öyküleri ve ayrıntılı oftalmolojik muayene bulguları kaydedildi. Yapısal değerlendirme spektral-domain optik koherens tomografi (SD-OKT) kullanılarak RSLT ölçümleri alınarak, fonksiyonel değerlendirme ise görme alanı muayenesiyle yapıldı (Humphrey Visual Field Analyzer, Carl Zeiss Meditec, Dublin, CA, USA) Görme alanı progresyonu, Save Sight Years (SSY) motoru kullanılarak analiz edildi. Glokomatöz progresyon, görme alanı ve/veya RSLT ölçümlerinde saptanan değişiklikler temel alınarak tanımlandı. İstatistiksel analizler SPSS 18.0 yazılımı ile yapıldı ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 46,52±15,93 yıl olup, ortalama takip süresi 8 yıldı. Olguların %58,7'sinde glokomatöz progresyon izlenmezken, %6,5'inde yalnızca görme alanında, %26,1'inde yalnızca RSLT'de ve %8,7'sinde hem görme alanı hem RSLT'de progresyon saptandı. Görme alanına göre ilerleme gösteren hastaların yaş ortalamasının, progresyon izlenmeyen hastalara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görüldü (p=0,049). Ayrıca, görme alanında progresyon gelişen hastaların başvuru anındaki MD ve VFİ değerlerinin, progresyon izlenmeyen gruba göre anlamlı derecede daha kötü olduğu saptandı (p=0,012; p=0,008). RSLT ölçümlerine göre glokoma ilerleme gösteren hastalarda, takip süresince ölçülen en yüksek göz içi basıncı (GİB) ve ortalama GİB değerleri, progresyon izlenmeyen hastalara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (her ikisi p=0,001). Herhangi bir değerlendirme yöntemine göre ilerleme saptanan hastalarda ise kırma kusuru, takip sırasındaki en yüksek GİB ve ortalama GİB ölçümleri, glokoma ilerleme göstermeyen hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (tümü p<0.05). OHT'li hastalarda glokoma dönüşümü etkileyen risk faktörlerini belirlemek amacıyla yaş, ortalama GİB ve başlangıç C/D oranı değişkenlerini içeren bir model oluşturuldu. Kurulan modele göre, yaşın her 1 birim artışı glokoma dönüşüm riskini 1,083 kat, ortalama GİB'in her 1 mmHg artışı 1,835 kat ve başlangıç C/D oranının 0,1 birim artışı 2,279 kat artırmaktaydı (Nagelkerke R²=0,526). Ayrıca, glokom hasarı gelişen hastalarda eksfoliasyon, pigment dispersiyonu ve dejeneratif miyopinin daha sık olduğu gözlendi. Sonuç: Bu çalışma, OHT'li hastaların uzun dönem takiplerinde glokoma dönüşüm oranlarını ve bu dönüşüm üzerinde etkili klinik ve görüntüleme temelli risk faktörlerini ortaya koymuştur. İleri yaş, yüksek ortalama GİB, artmış başlangıç C/D oranı ve kötü başvuru görme alanı MD değerleri glokoma dönüşüm açısından bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiş olup, bu bulgular OHTS ve benzeri risk modelleri ile uyumludur. RSLT progresyonunun görme alanı progresyonuna kıyasla daha sık izlenmesi, yapısal değişikliklerin fonksiyonel kayıplardan önce ortaya çıktığını gösteren literatürle tutarlıdır. OHT hastalarının takibinde yapısal ve fonksiyonel parametrelerin birlikte değerlendirilmesi, hasarın erken saptanmasına ve uygun tedavi stratejilerinin belirlenmesine katkı sağlayacaktır.

Gülay Güler Canözer
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uvea melanomuna yönelik radyoterapiye bağlı posterior segment komplikasyonu gelişmiş hastalarda inflamatuar kan parametrelerindeki değişikliklerin değerlendirilmesi

Çalışmada uvea melanomu nedeniyle takipli radyoterapi sonrası radyasyon retinopatisi veya radyasyon papillopatisi tanısı alan hastalarda radyasyon komplikasyonu ile inflamatuar kan parametleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğinde uveal melanom nedeniyle takipli radyoterapi sonrası radyasyon retinopatisi veya papillopatisi tanısı alan 97 hasta dahil edildi. Hastaların radyasyon retinopatisi veya papillopatisi tanısı almadan önceki inflamatuar kan parametreleriyle radyasyon retinopatisi tanısı aldıktan sonraki inflamatuar kan parametreleri karşılaştırıldı. Nötrofil-lenfosit oranı (NLO), monosit-lenfosit oranı (MLO), platelet-lenfosit oranı (PLO), sistemik inflamatuar cevap indeksi (SIRI) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) değerleri hesaplandı. Radyasyon retinopatisi tanısı öncesi ve sonrası alınan kanlardaki inflamatuar kan parametrelerinde değişiklik olup olmadığı ve bu değişikliğin klinik bulgularla olan ilişkisi değerlendirildi. Veriler SPSS (Armonk, NY: IBM Corp.) programı ile analiz edildi. Çalışmamızın sonucunda rasyasyon retinopatisi tanısı öncesi alınan kan sonuçlar ile radyasyon retinopatisi tanısı sonrası alınan kan sonuçları karşılaştırıldığında NLO (p <0,001), MLO (p <0,001), PLO (p <0,05), SIRI (p <0,001) ve SII (p <0,001) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu görüldü. Radyasyon retinopatisi ile eş zamnlı oluşan inflamatuar sürecin inflamatuar biyobelirteçlerdeki artışa katkıda bulunduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Radyasyon retinopatisi, nötrofil-lenfosit oranı, monosit lenfosit oranı, platelet-lenfosit oranı, sistemik inflamatuar cevap indeksi, sistemik immün inflamasyon indeksi

Merve Özge Algedik Tokyürek
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Down Sendromunda oftalmolojik ve ortoptik bulgular: Genotip-fenotip korelasyonu mümkün mü?

Down sendromu (DS) en sık görülen kromozomal hastalıktır. Oftalmolojik belirtiler DS'de %85'e varan oranlarda görülmektedir, bunların tanı ve tedavisi gerçekleşmezse görme azlığına neden olarak zihinsel gelişimi de olumsuz etkilemektedir. DS'nin yaklaşık %95'inin regüler trizomi tipi, %5'inin translokasyon tipi ve %2'sinin mozaik olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, DS'nin farklı genotiplerindeki oftalmolojik bulguları karşılaştırarak genotip-fenotip korelasyonu için bir ön çalışma yapmaktır. Çalışmaya göz veya çocuk genetik polikliniğine rutin muayene olmak amacıyla başvuran 6-37 yaş aralığındaki DS'li 31 hastanın 62 gözü dahil edildi. Tüm hastalar görme keskinliği, refraksiyon, akomodasyon, şaşılık, biyometrik özellikler, ön ve arka segment bulguları açısından değerlendirildi. Keratometrik ve pakimetrik değerler, korneal aberasyonlar, kappa açısı, iridokorneal açı, arka ve ön yüzeye ait keratokonus parametreleri ve elevasyon indeksleri Sirius Topografi cihazı kullanılarak elde edildi. Biyometrik ölçümler IOL Master 700 optik biyometri cihazı ile elde edildi. Regüler tipteki hastalarda görme keskinliği daha düşük (p=0.004) ve akomodasyon gecikmesi daha fazlaydı (p=0.013). Regüler tipte lens opasiteleri ve fundus anomalileri sık görülmekteydi (p<0.001). Kappa açısı regüler tipte geniş iken translokasyon tipinde en dardı (p=0.014). K2 değeri ve kornea apeks kurvatürü regüler tipte daha yüksekti (sırasıyla p=0.05 ve p=0.006). Regüler tip DS'de oftalmolojik bulgular daha sık, görme keskinliği ve akomodasyon cevabı daha düşük, lentiküler opasiteler ve anormal fundus bulguları daha sık, merkezi kornea daha dik ve kappa açısı daha geniş olarak bulunmuştur. Bu bulgular DS'li hastaların oftalmolojik tanı ve takip algoritmalarının geliştirilmesinde yol gösterici olacaktır.

Kornea topografisiSitogenetik analizÖn göz segmenti
Melisa Akgöz Koyuncuoğlu
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antinötrofil sitoplazmik antikor ilişkili vaskülit hastalarında optik koherens tomografi anjiografi bulgularının değerlendirilmesi

Antinötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülitler sistemik tutulum yapan, şiddetli seyir gösteren küçük damar vaskülitleridir. Üç alt tipe ayrılmaktadır: Granülomatöz polianjitis (GPA), Eozinofilik Granülomatöz polianjitis (EGPA) ve Mikroskopik polianjitis(1). ANCA ilişkili vaskülitlerde genellikle Proteinaz 3 (PR3) ve Miyeloperoksidaz'a (MPO) karşı otoantikor gelişir ancak her ikisine birden otoantikor gelişimi izlenmez. Tanı anında GPA'lı hastalarda yüzde doksan beş oranında ANCA pozitifliği mevcut olup bu oran mikroskobik polianjitiste yüzde doksan, EGPA'da yüzde kırktır (2). Oküler tutulum GPA hastalarında daha sık görülmekte olup tutulum paternleri konjonktivit, episklerit, lakrimal sistem tutulumu ve retroorbital tutulum şeklindedir (3). Çalışmanın amacı daha önce oküler tutulumu olmayan ANCA ilişkili vaskülit hastalarında sistemik inflamasyona eşlik eden oküler inflamasyon varlığını optik koherens tomografi anjiyografi (OKT-A) ile araştırmak ve bulguları sağlıklı kontrol grubuyla kıyaslamaktır. Çalışmada her bir göz için OKT (Heidelberg Spectralis), OKTA (Zeiss Angioplex), biyometri (ZEISS IOLMaster 700), topografi (Corneal Topographer Sirius for Sirius System) tetkikleri incelenmiş ve her iki grup arasında karşılaştırılmıştır. OKT ile santral makula kalınlığı cihazın yazılımı üzerinden otomatik ölçülmüş, subfoveal koroid kalınlığı ölçümü manuel olarak tekrarlayan ölçümleri ortalaması alınarak hesaplanmıştır. Koroidal vasküler indeks hesaplaması ImageJ yazılımı v 1.51 (Ulusal Sağlık Enstitüleri, Bethesda, MD) ile yapılmıştır. OKTA ile yüzeysel pleksus için 6x6 görüntülerde cihazın yazılımı (Angioplex Metrix) kullanılarak damar ve perfüzyon yoğunlukları (mm / mm2 ve %), foveal avasküler zon parametreleri ölçülmüştür. Derin kapiller pleksus damar dansiteleri (mm / mm2) ve foveal avasküler zon parametreleri ImageJ yazılımı v 1.51 (Ulusal Sağlık Enstitüleri, Bethesda, MD) ile hesaplanmıştır. Çalışmada ANCA ilişkili vaskülit tanısı almış 52 hastanın 104 gözü incelenmeştir ve sağlıklı kontrol grubunda bulunan 52 katılımcının 104 gözü ile karşılaştırılmıştır. Tüm gözlerde en iyi düzeltilmiş görme keskinliği 1.0'dır. ANCA ilişkili vaskülit tanılı hastalarda santral makula kalınlığı kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. ANCA ilişkili vaskülit tanısı olan hastalarda yüzeyel ve derin pleksus damar dansiteleri, yüzeyel pleksus perfüzyon yüzdeleri kontrol grubuna oranla daha düşük saptanmıştır. Foveal avasküler zon alanı ve çevresi ise hasta grubunda kontrol grubuna oranla daha yüksekti. Sonuç olarak oküler tutulumu olmayan ANCA ilişkili vaskülit hastalarında Optik koherens tomografi anjiyografi ile tanımlanabilen vasküler değişiklikler mevcuttur.

Celal Ulutaş
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde ultraviyole ışığı filtreleyen ile ultraviyole ve mavi ışığı birlikte filtreleyen göz içi mercek yerleştirilen hastaların sonuçlarının optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi

Katarakt, göze giren ışığı retinaya odaklayan doğal göz içi kristalinin bulanıklaşmasıdır. Bu bulanıklık görüşte azalmaya neden olabilir ve tedavi edilmezse sonunda körlüğe yol açabilir. Kataraktlar genellikle yavaş ve ağrısız bir şekilde gelişir, bu nedenle bir kişinin farkında olmadan görme ve yaşam tarzı etkilenebilir. Dünya çapında kataraktlar, önlenebilir körlüğün en önemli nedenidir. Katarakt gelişimini veya ilerlemesini önleyen tıbbi bir tedavi yoktur. Bulanık lensin çıkarılması ve berrak bir göz içi lens (GİL) yerleştirilmesi olan modern katarakt cerrahisi, kataraktlar için tek kesin tedavidir. Katarakt cerrahisi, tüm tıpta yapılan en etkili ve en yaygın işlemdir. Lens, 300-400 nm dalga boyu aralığında çoğu ultraviyole ışığı engellerken daha kısa dalga boyları kornea tarafından engellenir. Katarakt ameliyatı ile lens çıkarıldığında ise göz hasara daha açık hale gelmektedir. Günümüzde GİL'ler UV ışığı filtreleyecek şekilde tasarlanmaktadır. Sarı kromorlu GİL'ler ise mavi ışığı da filtre edecek şekilde tasarlanmaktadır. Çalışmanın amacı daha önce katarakt cerrahisi uygulanmış, 2 farklı filtreye sahip GİL yerleştirilen hastaları optik koherens tomografi (OKT) ile değerlendirerek bulguları kıyaslamaktır. Çalışmada her bir göz için OKT (Heidelberg Spectralis), biyometri (ZEISS IOLMaster 700) tetkikleri incelenmiş ve her iki grup arasında karşılaştırılmıştır. OKT ile santral makula kalınlığı, retina sinir lifi tabakası kalınlığı, ganglion hücre tabakası kalınlığı, iç pleksiform tabakası kalınığı cihazın yazılımı üzerinden otomatik ölçülmüştür. Aksiyel uzunluk ve merkezi kornea kalınlığı ise biyometri cihazı üzerinden elde edilmiştir. Retina pigment epiteli (RPE) ve elipsoid zon reflektivitesi ile koroidal vaskülerite indeksi ImageJ programı yardımıyla hesaplanmıştır. Çalışmaya katarakt cerrahisi uygulanmış, UV ve mavi ışık filtresine sahip GİL yerleştirilmiş 76 göz, sadece UV ışık filtresine sahip GİL yerleştirilmiş 51 göz dahil edilmiştir ve kıyaslanmıştır. Her iki GİL grubunda da zaman içerisinde ortalama retina kalınlıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir kayıp saptanmadı. Peripapiller retina sinir lifi kalınlıklarında istatiksel anlamlı değişiklik saptanmadı. Her iki grupta da en iyi düzeltmiş görme keskinlikleri benzer düzeydeydi. Göz içi basınçları kontrol ölçümlerinde normal sınırlarda ve iki grup arasında anlamlı olarak farklı değildi. Her iki grupta da kontrol muayenelerinde retina pigment epiteli ve elipsoid zon değişiklikleri saptanmadı. RPE ve elipsoid zon reflektiviteleri ameliyat öncesine göre kontrolde benzer saptandı. Koroidal vaskülerite indeksinde anlamlı değişiklik saptanmadı. Sonuç olarak sağlıklı gözlere yerleştirilen UV ve mavi ışık filtreli GİL ile sadece UV ışık filtreli GİL karşılaştırıldığında OKT bulguları üzerindeki etkilerinin benzer olduğu görülmüştür.

GözGöz dibiKatarakt
Fatih Ali Ceylan
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral görme bozukluğu olan çocuklarda görme fonksiyonu ve radyolojik bulguların ilişkisi: Manyetik rezonans özgün skorlaması ile klinik korelasyon mümkün olabilir mi?

Çalışmamızda serebral görme bozukluğu (cerebral visual impairment, (CVI)) olan çocuklarda görme fonksiyonunun değerlendirilmesi, bu hastaların kranial manyetik rezonans taramalarında yarı kantitatif bir kodlama şablonu kullanarak görme fonksiyonu ile olası korelasyonunun araştırılması, ve tüm bu verilerin serebral görme bozukluğu olmayan çocuklardakiler ile karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Şaşılık Birimi'nde takip edilen ve kranial manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) olan 42 serebral görme bozukluğu olan hasta ile 40 kontrol grubu dahil edildi. Hastaların kranial MRG inceleme verileri, Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda görevli iki hekim tarafından görsel değerlendirmenin sonucuna kör olarak kaydedildi ve standart bir radyolojik şablona göre puanladı. Grupların demografik verileri, oftalmolojik bulguları ve nörogelişimsel bozuklukları karşılaştırıldı ve MRG skorları ile ilişkisi değerlendirildi. Veriler SPSS (Armonk, NY: IBM Corp.) programı ile analiz edildi. Çalışmamızın sonucunda konjenital CVI'lı çocuklarda beyin taramalarında lezyonların tüm bölgelerde yayıldığı görüldü. CVI'lı çocuklarda disk solukluğu ile talamus skoru, göz hareket kısıtlılığı ile beyin sapı etkilenmesi arasında korelasyon bulundu. EDGK ile bazal gangliyon etkilenmesi, talamus skoru, hemisferik skor, total MRG skoru, subkortikal skor arasında korelasyon bulundu. Kontrast duyarlılık testi ile total MRG skoru, subkortikal skor arasında korelasyon bulundu. Görme bozukluklarının MRG skorları ile ilişkili olmasının, tanısı zor olan ve multidisipliner yaklaşım gerektiren bu çocuklarda bizi tanıya yaklaştıracağı ve bize erken rehabilitasyon şansı sağlayacağı düşünüldü.

Esma Yüzügüldü
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prematüre retinopatisinin prognozunda sistemik immün-inflamasyon indekslerinin değerlendirilmesi

Amaç: Prematüre retinopatisinin prognozunda, sistemik immün-ı̇nflamasyon ı̇ndekslerinin değerlendirilmesi. Yöntem: Geriye dönük bu çalışmaya, 1 Ocak 2020 - 1 Ocak 2024 tarih aralığında, Hacettepe hastanesinde prematüre doğum (≤32 haftalık gebelik yaşı) ve/veya düşük doğum ağırlığı (≤1500 g) olan, 109 hasta dahil edilmiştir. Serum nötrofil-lenfosit oranı (NLO), lenfosit-monosit oranı (LMO), sistemik immün-inflamasyon indeksi (SII) ve sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI) doğumda ve doğumdan bir ay sonra hesaplanmıştır. ROP gelişimi, tedavi gereksinimi ve sistemik immün-inflamasyon indekslerin arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan bebekler, ROP olmayan (n = 32), tedavi gerektirmeyen ROP (n = 55) ve tedavi gerektiren ROP (n = 21) olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Birinci ayda NLR, LMR, SII ve SIRI'nin ROP gelişimi ile anlamlı olarak ilişkili olduğu bulunmuş (OR: 3.548, p = 0.01), (OR: 0.706, p = 0.001), (OR: 1.003, p = 0.028), (OR: 1.559, p = 0.03) ve birinci ay NLR, SII ve SIRI'nin tedavi gerektiren hastalarda risk faktör olduğu saptanmıştır (OR: 2.70, p = 0.004), (OR: 1.003, p = 0.01), (OR: 1.366, p = 0.004). Sonuçlar: Bu çalışmada, birinci ay NLO, SII ve SIRI değerlerinin ROP gelişimi ve ROP tedavi gereksinimi açısından istatistiksel olarak anlamlı risk faktörleri olduğu bulunmuştur. Klinik uygulaması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Behrad Yousefımılanı
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonus hastalarındaki göz yaşı lizozomal enzim düzeylerinin ve konfokal mikroskopi bulgularının kontrol grubu ile karşılaştırılması

Çalışmanın amacı keratokonus tanılı hastalarda alınan gözyaşı örneklerindeki lizozomal enzim düzeylerinin ve konfokal mikroskopideki korneal bulguların sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmaktır. Kliniğimize başvuran 18-45 yaş arası, penetran keratoplasti geçirmemiş; başka oküler hastalığı ve sistemik hastalığı olmayan keratokonus tanılı 51 hasta ve 51 sağlıklı kontrol değerlendirildi. Gözyaşı örnekleri Guthrie kağıdına uygulandı. Bu örneklerde Sıvı Kromatografisi-Kütle Spektrometresi (Liquid chromatography–mass spectrometry/LC-MS/MS) yöntemi ile glukoserebrozidaz, lizozomal asit α-glikosidaz, galaktoserebrozidaz, alfa galaktozidaz A, alfa-L-iduronidaz, asit sfingomyelinaz enzimleri çalışıldı. In vivo konfokal mikroskopi bulguları değerlendirildi. Yaş ve cinsiyet açısından iki grup benzerdi. Keratokonuslu hastaların kornea epitelyal hücre yoğunluğu, total sinir yoğunluğu ve uzun sinir lifi sayısı sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha düşüktü; ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (Sırasıyla p=0,196, p=0,251 ve p=0,211). Epitel polimegatizm yüzdesi, keratokonuslu hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksekti; ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,332). Keratokonus hastalarında değerlendirilen gözyaşı lizozomal enzimlerinden glukoserebrozidaz, kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,020). Lizozomal asit α-glikosidaz, galaktoserebrozidaz, alfa galaktozidaz A, alfa-L-iduronidaz keratokonus hastalarında kontrol grubuna göre daha yüksekti; ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (Sırası ile p=0,058, p=0,271, p=0,130, p=0,175). Asit sfingomyelinaz kontrol grubunda keratokonus hastalarına göre istatiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,027). Keratokonuslu hastalarda aile öyküsü olan grupta gözyaşındaki glukoserebrozidaz ve galaktoserebrozidaz enimleri aile öyküsü olmayan gruba göre daha yüksekti; ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi (Sırasıyla p=0,673, p=0,464). Keratokonuslu hastalarda korneal çapraz bağlama olan grupta operasyonun üzerinden ≤20 ay süre geçen grupta gözyaşı enzimlerinin tamamı (lizozomal asit α-glikosidaz, galaktoserebrozidaz, asit sfingomyelinaz, glukoserebrozidaz, alfa galaktozidaz A, alfa-L-iduronidaz) >20 ay geçen gruba göre daha yüksekti ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. (Sırasıyla p= 0,723, p=0,465, p=0,662, p=0,723, p=0,491, p=0,917) Kornea çapraz bağlama operasyonunun üzerinden >20 ay geçen gruptaki anterior stromal keratosit yoğunluğu ≤20 ay geçen gruba göre daha yüksekti, ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamı değildi (p=0,431). Posterior stromal keratosit yoğunluğu KÇB işleminin üzerinden >20 ay geçen grupta diğer gruba göre daha yüksekti; bu sonuç istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,04). İleri evre keratokonus hastalarında (Amsler-Krumeich Sınıflaması'na göre evre 2,3,4) erken evre keratokonus hastalarına göre (Amsler-Krumeich Sınıflaması'na göre evre 1) epitel ve endotel polimegatizm yüzdesi daha yüksekti, ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (Sırasıyla p=0,126 ve p=0,126). İleri evre keratokonus hastalarında uzun sinir lifi, total sinir lifi, total sinir lifi yoğunluğu ve sinir tortuositesi erken evre keratokonus hastalarına göre daha düşük olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (Sırasıyla p=0,746, p= 0,496, p=0,772, p=0,277). Çalışmanın tüm katılımcıları ele alındığında hasta grupta istatistiksel açıdan anlamlı yüksek tespit edilen glukoserebrozidaz (enzim 4); endotel polimegatizm yüzdesi ile pozitif yönde korele bulunmuştur (r=0,220, p=0,026). Hasta grubunda ise istatistiksel olarak anlamlı düşük tespit edilen asit sfingomyelinaz (enzim 3) , uzun sinir lifi sayısı ile pozitif yönde korele bulunmuştur (r=0,198, p=0,046). Keratokonuslu gözlerdeki gözyaşı lizozomal enzim düzeylerindeki değişiklikler keratokonusun etyopatogenezinden sorumlu tutulan degradatif enzim değişikliklerini desteklemektedir. Ayrıca sonuçlar keratokonuslu korneada sfingolipit metabolizmasında da değişiklikler olduğunu desteklemektedir. Bu enzimler keratokonusun genetik alt yapısını değerlendirme, erken tanı ve tedavi hedefleri doğrultusunda yararlı olabilir. Konfokal mikroskopi keratokonus tanısında öncelikli olarak kullanılmasa da keratokonusun korneanın tüm katmanlarını etkilediğine dair ip uçları taşımaktadır ve temel tanı/takip yöntemlerine alternatif olarak tercih edilebilecek non-invaziv bir tetkiktir.

İzlem Özturan
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonus hastalarında korneal çapraz bağlamaya bağlı değişimin santral kornea kalınlığı ve kornea parametreleri ile ilişkisi

Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi'nde son 10 yıldır takipli keratokonus tanılı hastaların dosyalarından hastalara ait yaş, cinsiyet ve CXL öncesi ve sonrası 1., 4. ve 6. Ayda Sirius topografi cihazında kayıtlı keratometrik (kurvatür) değerleri (korneanın ön ve arka yüzeyinde 3,5 ve 7 mm'lik halkalarda K1, K2, K Avg ve Cyl, SimK1 ve SimK2, ön ve arka apeks K değeri), pakimetrik değerler (SKK, EİY ve AK), kurvatür asimetrisi değerleri (SIf, SIb), elevasyon bazlı değerler (KVf, KVb, rF, rS, Q, RMS, RMS/A), aberasyon bazlı değerler (BCV, BCVf, BCVb) kaydedilerek bu parametrelerde çapraz bağlama tedavisine bağlı bir değişiklik olup olmadığının ve ön ve arka yüzeyde değişikliklerin nasıl bir farklılık gösterdiğinin değerlendirilmesi yapıldı. Değerlendirmelerde IBM SPSS versiyon 20 (Chicago, IL, USA) programı kullanıldı ve istatiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda pakimetrik değerlerde (SKK, EİY ve AK) post-op 6. ayda pre-opa göre istatiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü. Kurvatür asimetrisi değerleri (SIf, SIb) ön yüzeyde pre-opa göre post-op 6. ayda daha düşük saptanırken arka yüzeyde anlamlı fark saptanmadı. Keratometrik (kurvatür) değerlerinden K1,K2, K Avg ile ön ve arka apeks K değerlerinin pre-opa göre ön yüzeyde 6. ayda mm cinsinde artma (diyoptri cinsinde azalma) saptanırken arka yüzeyde pre-opa göre tam tersi olarak mm cinsinde azalma (diyoptri cinsinde artma) olduğu görüldü. SimK1 değerinin preopa göre postop 6. Ayda mm cinsinde daha yüksek olduğu, SimK2 değerinin preopa göre postop 1. ayda mm cinsinde daha yüksek olduğu görüldü. KVf ön yüzey değerinin pre-opa göre post-op 6. ayda daha düşük, KVb arka yüzey değerinin ise pre-opa göre post-op 6. ayda daha yüksek olduğu görüldü. Sferik yüzey baz alınarak bakılan elevasyon bazlı değerler (rF, RMS, RMS/A) mm cinsinde rF değerinin pre-opa göre post-op 6. ayda ön yüzeyde daha yüksek, arka yüzeyde daha düşük olduğu; RMS ve RMS/A değerlerinin ise pre-opa göre post-op 6. ayda ön yüzeyde daha düşük, arka yüzeyde ise daha yüksek olduğu görüldü. Asferik yüzey baz alınarak bakılan elevasyon bazlı değerlerden (rF, Q, RMS, RMS/A) rF değerinde pre-opa göre post-op 6. ayda ön ve arka yüzeyde anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Q değerinin pre-opa göre post-op 6. ayda ön yüzeyde daha düşük, arka yüzeyde daha yüksek olduğu saptandı. RMS ve RMS/A değerinin ön yüzeyde pre-opa göre post-op 6. ayda anlamlı olarak düşük olduğu , arka yüzeyde ise anlamlı bir farklılık göstermedikleri görüldü. Asferotorik yüzey baz alınarak bakılan elevasyon bazlı değerler ( rF, rS, Q, RMS, RMS/A) incelendiğinde rF ve rS değerinin mm cinsinde pre-opa göre post-op 6. ayda ön yüzeyde daha yüksek, arka yüzeyde ise daha düşük olduğu saptandı. Q, RMS ve RMS/A değerlerinin pre-opa göre post-op 6. ayda ön yüzeyde daha düşük, arka yüzeyde ise daha yüksek olduğu saptandı. Periferik Q değerinin pre-opa göre post-op 1. ayda ön yüzeyde anlamlı olarak daha yüksek olduğu ancak 6. ayda anlamlı bir fark göstermediği saptandı. Periferik Q değerinin pre-opa göre post-op 4. ayda arka yüzeyde anlamlı olarak daha yüksek olduğu ancak 6. ayda anlamlı bir fark göstermediği saptandı. Aberasyon bazlı değerlerden BCVf değerinin ön yüzeyde pre-opa göre post-op 6. ayda daha düşük olduğu saptandı. BCVb (arka yüzey) ve BCV total değerlerinin ise pre-opa göre post-op 6. ayda anlamlı bir farklılık göstermediği saptandı. Araştırmada elde edilen sonuçlar, keratokonus hastalarında korneal çapraz bağlama yöntemi sonrasında her ne kadar ön yüzeyde anlamlı sonuçlar elde edilse de, arka yüzeyde hastalığın ilerlemesinin devam ettiğini, tedavinin etkili olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla, arka yüzeye yönelik bu sonuçların sebebinin incelenmesi, klinik uygulamalarda hastalarda sadece ön yüzey değil, arka yüzeyin de düzenli olarak takip edilmesi önerilebilir. Araştırmada incelenen zaman dilimi genel olarak klinik araştırmalarda bir etkinin ortaya çıkmasına yeterli süre olsa da, daha uzun süreli gözlemler yapılabilir. Ancak bu süre içerisinde, hastalığın arka yüzeydeki ilerlemesine yönelik tedavi önlemlerinin de alınması gerekir.

Hande Köycü
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-arteritik iskemik optik nöropatide peripapiller ve maküler kan akımının optik koherans tomografi anjiografi (OKT-A) ile analizi

Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ve nonarterik iskemik optik nöropati tanısı konularak takibe alınan 50 yaşından büyük 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların NA-AİON tanılı gözleri Grup 1, sağlam gözleri Grup 2 olarak çalışmaya dahil edildi. Benzer yaş grubunda olup polikliniğimize muayene için başvuran, retina veya optik sinir başı kan akımını etkileyebilecek herhangi bir oküler veya sistemik hastalığı olmayan 20 olgu çalışmaya kontrol grubu (Grup 3) olarak dahil edildi. Bu olguların OCTA ile 3x3, 6x6 mm boyutlarında makula görüntüleri ve 4.5x4.5 mm boyutlarda optik disk ölçümleri elde edildi. Tüm ölçümler ilk muayenede, 1.ayda ve 3.ayda yapıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Kruskal-Wallis ve Friedman testi ile karşılaştırıldı. NA-AİON olgularında ilk tanıda maküla ve peripapiller vasküler ve morfolojik değişiklikler saptandı ve takip eden kontrollerde peripapiller kan akımında, maküler damar dansitesinde ve maküla ganglion analizinde anlamlı azalma izlendi. NA-AİON olgularının etkilenmeyen gözlerinde (Grup2) optik diskin superior kadranının retinal sinir lifi tabakası kalınlığının (RNFLs) kontrol grubu ile kıyasladıkta 3.ay muayenesinde ilk muayeneye göre daha düşük saptandı (p=0.034). Sonuç olarak NA-AİON geçiren hastalarda vasküler ve morfolojik değişiklikler olup, etkilenmeyen gözleri de risk altındadır.

AnjiyografiGöz hastalıklarıKan akış hızı+3
Gunash Nıftıyeva
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonus hastalarında yaş, cinsiyet ve kontakt lens tipinin hastalığın progresyonuna etkisi

Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi'ne başvuran ve keratokonus tanısı konularak takibe alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların en az 1 yıllık takip verisi bulunan keratokonuslu gözleri çalışmaya dahil edildi. Genetik veya allerjik öyküsü olan veya oküler cerrahi öyküsü bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bu olguların yaş, cinsiyet, tanı, geçirilmiş oküler cerrahi öyküsü, altta yatan genetik veya allerjik predispozan durum öyküsü, kontakt lens kullanım durumu ve eğer kontakt lens kullanımı söz konusu ise kullanılan lensin tipi ile ilgili bilgiler Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi arşivlerinden ve hastaneye ait dijital kayıt sistemlerinden elde edildi. Hastaların takipleri süresince Sirius (CSO, Florans, İtalya) korneal topografi cihazı ile yapılan topografik ölçümlerine ait SimK1, SimK2, SimKort, Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ve Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) değerleri kaydedildi. Değerlendirmeye alınan hastalara ait ölçümlerde ölçümlerin doğruluğunun yeterli olduğuna (''Acquisition Quality''), başlangıç ve son ölçümler arasında 1 yıl olmasına, hastaların bu süreçte veya öncesinde herhangi bir oküler girişim geçirmemesine dikkat edildi. Hastalara ait topografik ölçümlerin 1 yıl içerisinde yaş, cinsiyet, kontakt lens kullanım durumu ve şayet kontakt lens kullanıyorsa kontakt lens tipine göre nasıl değiştiği incelendi. Progresyon için belirlenen kriterler ilk ve son ölçüm arasında (yani, 1 yıl içerisinde); (1) Dik K (K2) ≥ 1 D'lik artış olması, (2) Kort ≥ 0.75 D'lik artış olması, (3) Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) ≥ 1 D'lik artış olması ve (4) Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ≥ %2'lik azalış olması şeklinde olup bu kriterlerden birinin olması hastalığın progresyonu lehine değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences, SPSS) 22.0 sürümü ile yapılmıştır. Çalışmamızda hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin lens kullanımına göre progresyon durumunun kıyası yapılmış olup lens kullanmayan gözlerin %60,6 ile 80 tanesinde progresyon görülürken, lens kullanan gözlerin %42,4 oran ile 25 tanesinde progresyon gelişmiştir ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,019). Yaşa göre progresyon gelişimine bakıldığında 30 yaş altı gözlerin %61,2 oran ile 79 tanesinde progresyon görülürken 30 yaş üstü hastalara ait gözlerin %41,9 oran ile 26 tanesinde progresyon gelişmiştir. 30 yaş altı hastalara ait gözlerdeki keratokonus progresyonu gelişme yüzdesi istatistiksel anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,009). Hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin cinsiyete göre progresyon gelişimi kıyaslandığında istatistiksel fark belirlenmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışmanın sınırları dahilinde keratokonuslu gözlerde lens kullanımının progresyon üzerine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Cinsiyet farklılığının ise keratokonus hastalığında progresyon üzerine bir etkisi görülmemiştir. Genç hastalarda keratokonus progresyonunun daha sık olduğu bilinen bir durumdur.

Cinsiyet farklarıGözGöz hastalıkları+6
Yiğit Karaş
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anti-VEGF ilaçların (aflibercept, ranibizumab, brolucizumab) insan retina pigment epiteli (ARPE-19) ve insan umblikal ven endotel hücreleri (HUVEC) üzerindeki antiproliferatif ve apoptotik etkisi

Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu (YBMD) görme kaybı ile karakterize, esas olarak arka kutbu etkileyen, yaşla birlikte görülme sıklığı artan, ilerleyici bir hastalıktır. YBMD patogenezi retina pigment epiteli (RPE), koroid ve fotoreseptörler arasındaki etkileşime ve oksidatif hasar, immün sistem aktivasyonu, inflamasyon gibi çeşitli mekanizmalara bağlıdır. YBMD patogenezinde anjiyojenik yolaklar ile vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) öneminin anlaşılması ile anti-VEGF ajanlar tedavide ilk basamak halini almıştır. Bu çalışma ile Aflibercept, Ranibizumab ve Brolucizumab'ın ARPE-19 ve HUVEC kültürlerindeki antiproliferatif ve oksidatif stres kaynaklı apoptotik etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda MTT testi ile ilaç-doz seçimi yapılmış, Flow Sitometri ve DAPI boyama yöntemi ile apoptotik ve nekrotik etki değerlendirilmiş, VEGF-A gen ekspresyonu ve protein düzeyi bakılmış, kolorimetrik test ile total oksidan ve antioksidan seviye (TOS ve TAS) belirlenmiş, ELISA testi ile Nrf2 ve NF-κB ölçümü yapılmıştır. Çalışmamızda anti-VEGF ilaçlar hem HUVEC hem de ARPE-19 hücre kültürlerinde apoptozu arttırıp hücre proliferasyonunu azaltmıştır. Total oksidan seviye artıp, antioksidan seviye azalmış, bu durum azalmış Nrf2 ve artmış NF-κB düzeyleriyle de uyumlu bulunmuştur. Her üç ilaç da VEGF-A gen ve protein ekspresyonunu azaltmıştır. Anti-VEGF ilaçlar anatomik iyileşme sağlasa bile RPE atrofisi, inflamasyon ve oksidatif stresin artmasına neden olabilir. Bu nedenle minimum ve etkin dozda en az sıklıkla kullanılmaları ve yan etkisi azaltılmış yeni tedavi ajanlarının veya kombinasyon tedavilerinin bulunması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, Ranibizumab, Brolucizumab, Yaşa Bağlı Maküla Dejenerasyonu, oksidatif stres

AfliberseptApoptozisBrolucizumab+7
Yasemin Kapucu Yatağanbaba
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken evre diyabetes mellitus hastaları ile sağlıklı bireylerde gözyaşı mediyatörlerinin, gözyaşı fonksiyonlarının ve korneanın yapısal parametrelerinin karşılaştırılması

Erken Evre Diyabetes Mellitus Hastaları ile Sağlıklı Bireylerde Gözyaşı Mediyatörlerinin, Gözyaşı Fonksiyonlarının ve Korneanın Yapısal Parametrelerinin Karşılaştırılması, Ankara 2023. Bu çalışmanın amacı; Sistemik komplikasyon gelişmemiş erken evre tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalarının oküler yüzey parametreleri, gözyaşı mediyatörleri ve korneanın yapısal parametrelerinin değerlendirilmesi, ve sonuçların sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla kliniğimize başvurmuş, son 5 yıl içinde tip 2 DM tanısı almış, herhangi bir sistemik komplikasyon geliştirmemiş, oküler yüzey şikayeti olmayan 23 hasta ile sağlıklı 22 kişi kontrol grubu olarak değerlendirildi. Oküler yüzey ve gözyaşı fonksiyonları; OSDI (Oküler yüzey hastalık indeksi) anketi, flöresein ile oküler yüzey boyanması, Schirmer testi, in vivo konfokal mikroskopi (İVKM) ölçümleri ve Cochet-Bonnet ile kornea hassasiyet ölçümleri ile değerlendirildi. Hastaların gözyaşlarında IL-1β, IL-10, IL-13, IL-6, IL-12, IL-15, IL-17A, IL- 5, IFN-α, IFN-γ, IL-1RA, TNF-α, IL-2, IL-2R, IL-7, IL-8, RANTES, Eotaksin, IP-10, MIP-1α, MCP-1, MIG düzeyleri Luminex ile, gözyaşlarında Substans P (SP) düzeyi ise ELISA ile çalışıldı. Yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile kontrol grubu benzerdi. Flöresein ile korneal boyanma, OSDI anket skoru ve schirmer testi açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. İVKM ölçümlerinde sinir tortuozitesi DM grubunda anlamlı olarak artmış bulundu (p=0,015). Korneal hassasiyet ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Gözyaşı SP düzeyi DM grubunda anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,05). Gözyaşında, IL-6 ve IL-8 düzeyi hasta grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,002 ve p=0,01). Gözyaşı SP düzeyi ile İVKM ölçümlerinden uzun sinir lifi (p=0,00) ve total sinir lifi (p=0,00) arasında güçlü pozitif korelasyon görüldü. Sonuç olarak, DM hastalığının kornea sinir lifi yoğunluğu, gözyaşı SP ve gözyaşı inflamatuar sitokin düzeyi üzerine etkisi olduğu görülmüştür. DM hastalığına ait en yaygın sistemik mikrovasküler komplikasyonlardan olan periferik nöropatinin henüz gelişmemiş olduğu hastalarda dahi kornea sinirlerinin etkilendiği ve gözyaşı SP düzeyinin azaldığı görüldü. Ayrıca hastalar asemptomatik olsa bile oküler yüzeylerinde inflamasyon saptandı.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Diabetik nöropatiler+5
Hilal Toprak Tellioğlu
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravitreal tedavi uygulanan diyabetik maküler ödemli hastalarda optik koherens tomografi parametrelerinin prognostik değeri

Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (HÜTF) Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2023-Temmuz 2023 tarihleri arasında retrospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya HÜTF Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde diyabetik makula ödemi nedeniyle tedavi uygulanan 107 hastanın 143 gözü dahil edildi. Hastalar intravitreal tedavi türüne göre üç gruba ayrıldı: Sadece intravitreal ranibizumab uygulanmış hastalar Grup 1, sadece intravitreal aflibercept uygulanmış hastalar Grup 2 ve sonradan intravitreal deksametazon tedavisine geçilmiş olan hastalar Grup 3 olarak değerlendirildi. Hastaların temel demografik bilgileri (yaş,cins), başlangıç HbA1c değeri, çalışma süresince yapılan enjeksiyon sayısı, ranibizumab ve aflibercept enjeksiyon tedavisi alan gruplarda kliniğimize ilk başvurduğu andaki, üç enjeksiyon sonrası, 6. ay ve 12.ay takiplerinde ve deksametazon implantı tedavisi alan grupta ise steroid tedavisi öncesi, 12.ay ve 18.ay takiplerinde optik koherens tomografi (OKT) bulgularındaki değişiklikler (OKT enflamatuar biobelirteçler, santral retinal kalınlık) ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi. OKT verileri, spektral domain OKT (SD-OKT) (Heidelberg Spectralis, Heidelberg, Almanya) ile elde edildi. Tüm SD-OKT görüntüleri, 6x6mm'lik bir alan üzerinde 25 taramadan oluşan fovea merkezli makular taramalardı. OKT verilerine santral retina kalınlığı, santral 1000 μm alanda hiperreflektif nokta varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda sert eksuda varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda kistik ödem varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda intraretinal en büyük kistin iki eksende ölçümü, seröz maküler dekolman, epiretinal membran (ERM), iç retinal tabakaların dezorganizasyonu (DRIL), elipsoid zon hasarı varlığı kaydedildi. Grup 1 ve Grup 2 bütün kontrollerde hem kendi içlerinde hem de birbiri ile karşılaştırıldı. Grup 3 ise kendi içinde değerlendirildi. Her üç gruba dahil edilen hastaların nihai EİDGK ve santral retinal kalınlık değişimi ile başlangıç enflamatuar OKT biobelirteçleri arasındaki korelasyona bakılarak, tedavi sonucunda prognostik değerleri gözden geçirildi.

Diabetes mellitusGöz hastalıklarıMakula ödemi+3
Gunel Hajıbalayeva
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere edilmiş olan konjenital/infantil katarakt hastalarında klinik özellikler, zaman içerisinde oküler parametrelerin değişimi, oküler erken ve geç dönem komplikasyonlarının gelişmesinde klinik risk faktörlerinin belirlenmesi

Bu çalışmanın amacı opere tek/çift taraflı konjenital/infantil katarakt olgularında postoperatif dönemde göze ait parametrelerin değişimini, erken ve geç dönem komplikasyonları, bunların klinik özelliklerle ilişkisini ve preoperatif risk faktörlerini belirlemektir. Tek/çift taraflı konjenital/infantil katarakt nedeniyle ameliyat edilmiş ve takibi olan 0-3 yaş arası hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, sistemik tarama sonuçları, preoperatif ve postoperatif oftalmolojik muayene bulguları, oküler biyometrik özellikleri, ameliyat sonrası erken ve geç dönem komplikasyonları, uygulanan ek cerrahiler kaydedildi. Bu çalışmaya 18 kız, 16 erkek toplam 34 hastanın 58 gözü dahil edildi. Yirmi dört hastada çift, 10 hastada tek taraflı katarakt ameliyatı yapıldı. Cerrahi yaş ortalama 12,0 ± 12,2 (1,7-35,6) ve takip süresi ortalama 52,0 ± 24,4 aydı. Postoperatif erken dönemde en sık görülen komplikasyon 9 gözde (%15,6) arka sineşi olup bunu 8 gözde (%13,8) kapsüler fimozis izliyordu. Geç dönemde en sık görülen komplikasyon 10 gözde (%17,2) kapsüler fimozis olup, bunu 6 gözde (%10,3) görme aksı opasifikasyonu izliyordu. Ek cerrahi geçirme oranı %27 olup, en sık neden %13,6 oranında kapsüler fimozise yönelik kapsülektomi prosedürü uygulandı. Aksiyel uzunluk preoperatif ortalama 18,6 ± 2,4 mm; postoperatif ise 21,1 ± 1,3 mm idi (p<0,05). Afak glokom altı hastada (%17,6) ve ortalama 40,9 ± 34,2 (1,1-84,7) ayda gelişti. Afak glokom için risk faktörleri ailede konjenital katarakt öyküsü varlığı, postoperatif ön sineşi gelişimi, kapsüler fimozis varlığı ve preoperatif aksiyel uzunluğun kısa olmasıydı (sırasıyla p=0,010; p=0,014; p=0,025 ve p=0,005). Son kontrolde görmenin değerlendirilebildiği 33 gözde en iyi düzeltilmiş görme keskinliği tek taraflı grupta 7 gözde ortalama 0,11 ± 0,16 (0,1-0,9), çift taraflı grupta 24 gözde 0,41 ± 0,24 (0,01-0,4) idi. Konjenital katarakt, görme kaybı riski nedeniyle erken tanı ve tedavi gerektirmektedir. Afak glokom, cerrahi sonrası görülen en ciddi komplikasyonlardan biridir ve postoperatif erken ve geç dönemde gelişebildiği için risk faktörleri olan hastalar başta olmak üzere tüm hastalarda yakın ve ömür boyu takip gerekmektedir.

BiyometriCerrahi-gözGlokom+6
Pelin Sögüt
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mukopolisakkaridozlu hastalarda farklı tonometrelerle göz içi basınç ölçüm sonuçlarının karşılaştırılması

Bu çalışma, mukopolisakkaridoz hastalarındaki iskelet bozuklukları, mental retardasyon gibi problemlerden dolayı Icare rebound tonometre ve non kontakt tonometre gibi non-invaziv ve dolayısıyla potansiyel olarak bu hastalarda daha iyi tolere edilebilecek tonometrileri; daha zor tolere edilebilen, ölçümü daha uzun süren ve altın standart yöntem olan Goldmann aplanasyon tonometresi ile karşılaştırma amacıyla yapıldı. Göz Hastalıkları Anabilim Dalımızın Glokom biriminde takipli 54 olgunun 54 gözünden non kontakt tonometre, Icare rebound tonometre, Goldmann aplanasyon tonometresi ile göz içi basınç ölçümleri alındı. Olguların santral korneal kalınlıkları ölçüldü. Detaylı bir ön segment ve fundus muayenesi yapılarak korneal bulanık dereceleri ve cup/disc oranları not edildi. Icare rebound tonometre ve non kontakt tonometre ölçümleri altın standart yöntem olan Goldmann aplanasyon tonometresi ölçümleri ile karşılaştırıldı. Bu üç tonometrik yöntem ile yapılan ölçümlerin, olguların santral korneal kalınlıkları ve korneal bulanıklık dereceleri ile ilişkileri araştırıldı. İstatistiki analizlerde Spearman korelasyon testi, Wilcoxon işaretli sıra testi ve Bland-Altman analizi kullanıldı. Göz içi basıncı ortalamaları karşılaştırıldığında; non kontakt tonometre ve Icare rebound tonometre ölçüm ortalamaları, Goldmann aplanasyon tonometresi ile yapılan ölçüm ortalamalarından istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (Wilcoxon işaretli sıra testi; Icare rebound tonometre ve Goldmann aplanasyon tonometresi için p<0.001, non kontakt tonometre ve Goldmann aplanasyon tonometresi için p<0.001). Göz içi basıncı ölçümlerinin kendi aralarındaki korelasyonlarını analiz etmek amacıyla Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Icare rebound tonometre ile Goldmann aplanasyon tonometresi arasında (r=0.99, p=0.000) ve non kontakt tonometre ile Goldmann aplanasyon tonometresi arasında yüksek pozitif korelasyon (r=0,98, p=0,000) olduğu görüldü. Bland-Altman analizi ile Icare rebound tonometre ve non kontakt tonometrenin Goldmann aplanasyon tonometresi ile uyumuna bakıldı. Goldmann aplanasyon tonometresi ile Icare rebound tonometre arasındaki ölçüm farkı ortalama - 0.63 mmHg; 0.71 mmHg standart sapma olup %95' lik güven aralığı -2.02 ile +0.76 VII mmHg arasında ve Goldmann aplanasyon tonometresi ile non kontakt tonometre arasındaki ölçüm farkı ortalama -1.17 mmHg; 1.02 mmHg standart sapma olup %95' lik güven aralığı -3.17 ile +0.84 mmHg arasında olarak tespit edildi. Göz içi basınç ölçüm ortalamalarının santral korneal kalınlığı ile aralarındaki korelasyon değerlendirildiğinde, Goldmann aplanasyon tonometresi ile santral korneal kalınlıkları (r=0,72 p=0,000), non kontakt tonometre ile santral korneal kalınlıkları arasında (r=0,74 p=0,000), Icare rebound tonometre ile santral korneal kalınlıkları arasında (r=0,76 p=0,000) arasında istatiksel olarak anlamlı yüksek pozitif korelasyon olduğu bulundu. Olguların korneal bulanıklık derecesi ile üç tonometrik yöntem ile ölçülen göz içi basınçları arasındaki ilişki Spearman korelasyon analizi ile incelendi. Goldmann aplanasyon tonometresi ölçümleri ile korneal bulanıklık derecesi arasındaki korelasyon r=0.78, p<0.001, non kontakt tonometre ölçümleri ile korneal bulanıklık derecesi arasındaki korelasyon r=0.79, p<0.001, Icare rebound tonometre ölçümleri ile korneal bulanıklık derecesi arasındaki korelasyon r=0.80, p<0.001 olarak tespit edildi. Korneal bulanıklık derecesi ile üç tonometrik yöntem ile ölçülen göz içi basınç ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek pozitif korelasyon bulundu. Sonuç olarak her üç tonometrik yöntem birbirleri arasında hem korele hem de uyumludur. Üç tonometrik yöntem ile yapılan ölçümlerin sonuçları santral korneal kalınlığından etkilenmektedir. Icare rebound tonometre ve non kontakt tonometre, Goldmann aplanasyon tonometresinden yüksek ölçümler yapmaktadır. Göz içi basınç ölçüm farkı, non kontakt tonometrede Icare rebound tonometreye göre daha fazladır. Üç ölçüm yönteminin kendi aralarındaki korelasyon ve uyumu bize bireysel olarak her hastanın takibinde aynı tonometrik yöntemin kullanılmasının daha doğru olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda ölçüm metotlarına uyum problemi yaşanan mukopolisakkaridoz grubu hastalarda altın standart Goldmann aplanasyon tonometresi yerine Icare rebound tonometre veya non kontakt tonometrenin kullanılabileceğini göstermektedir.

Eren Hüzmeli
Harran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonusta skleral lens tedavisi sonuçları

Bu çalışma, farklı keratokonus gruplarında skleral kontakt lens sonuçlarının değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda "Kornea ve Kontakt Lens" biriminde SKL reçetesi verilen düzenli olarak takip edilen 90 hastanın toplamda 143 gözü geriye dönük taranmasıyla gerçekleştirilmiştir. Tüm hastalara ilk olarak lenssiz en iyi düzeltilmiş görme keskinliğinin ölçümü yapılmıştır ve hastanın detaylı biyomikroskopik muayenesi yapılıp kornea topografisi çekilmiştir. Uygun skleral lens seçilip takıldıktan sonra skleral lensli biyomikroskopik muayene, 1. saatte skleral lensli ön segment optik koherens tomografisi görüntülemesi yapılmış ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliğinin ölçülmüştür. Skleral lens reçete edilen ve kullanmaya başlayan hastalara 6. Ay kontrol muayenesinde anket uygulaması (The Contact Lens Impact on Quality of Life (CLIQ) Questionnaire anketi) yapılmıştır. İstatistiki analizlerde Spearman korelasyon testi, Kolomogorov-Smirnov testi ve Mann Whitney U testi ve Wilcoxon testi kullanıldı Hastaların skleral lensle görme düzeyleri lenssiz görme keskinliğine göre anlamlı derecede artış gösterdi (p ˂ 0.05). SKL uygulanan orta ve ileri evre keratokonus hastalarında hafif keratokonus hastalarına göre daha fazla harf kazanımının olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,013). Hastaların Kullandığı Skleral Lens markasına Göre EDGK ve SLGK düzeyi bakıldığında hem Air-Kone SKL hem MiniMisa SKL ile ortalama 6 snelllen harf sıra kazanımı oldu bu artış her iki lens için de anlamlı bulundu. Konus tiplerine göre baktığımızda en fazla sıra artışı 0,67 ile globus tipinde gerçekleşti. Konus yerine göre snellen sıra artışına baktığımızda en fazla görme artışı parasantral grupta gerçekleşti. Sonuç olarak, bu çalışma skleral lenslerin keratokonus tedavisinde güvenli, etkili ve hasta memnuniyetini artıran bir seçenek olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, daha geniş hasta popülasyonları üzerinde gerçekleştirilecek uzun süreli takip çalışmaları ile skleral lenslerin uzun vadeli etkinliği ve güvenilirliği konusunda daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulmaktadır. Gelecekte yapılacak araştırmalar, skleral lenslerin keratokonus tedavisindeki yerini daha da güçlendirecektir.

Sinem Kaya
Harran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Horizontal strabismus cerrahisi geçiren hastalarda optik disk ve korioretinal morfoloji ve mikrovasküler değişimlerin değerlendirilmesi

Amaç: Horizontal Strabismus Cerrahisi Geçiren Hastalarda Optik Disk ve Korioretinal Morfoloji ve Mikrovasküler Değişimlerin Değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2024-Eylül 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Göz Hastalıklarına başvuran ve strabismus tanısı alıp cerrahi planlanan 44 hastanın 88 gözü çalışmaya dahil edildi. Ameliyat öncesi ve sonrası 1.gün, 1. Hafta, 1.ay ve 3. ayda OCT makula, OCT RSLT, EDI-OCT, OCT-A çekimleri yapıldı. Ameliyat öncesindeki parametreler ameliyat sonrasıyla kıyaslandı. Bulgular: Santral makula kalınlığı postoperatif 1. hafta sonuçlarının preoperatif döneme göre anlamlı artışı saptandı(p=0,018). Nasal parafoveal retina kalınlığında postoperatif 1. haftada anlamlı artış gözlendi(P=0,008). Subfoveal koroidal kalınlık incelemesinde postoperatif 1. günde anlamlı bir azalma sonucuna varıldı(p<0,001). 1. hafta ve 1. ayda anlamlı bir artış olduğu gözlendi(p<0.001). OCT-A damar dansitesi incelemesinde preoperatif değerlere göre postoperatif 1.gün anlamlı azalma, 1.ay ve 3.ayda anlamlı düzeyde artış sonucuna varıldı(p=0,008)(p=0,040)(p=0,048). Yüzeyel vasküler komplex(SVC) incelemesinde ameliyat sonrası 1. gün sonuçlarında klinik olarak anlamlı düzeyde azalma gözlendi(p<0,001). Avasküler komplexte ameliyat sonraki 1. gün sonuçlarında preoperatif sonuçlara göre klinik olarak anlamlı bir azalma tespit edildi(p<0,001). Derin kapiller plexusta(DCP) postoperatif 1. günde klinik anlamlı azalmadiğer zamanlarda klinik anlamlı artış gözlendi(p<0,001) (p<0,001). Derin vasküler komplex(DVC) analizinde postoperatif ilk gün sonuçlarında klinik olarak anlamlı azalma izlendi(P=0,028). Koryokapiller katmanda postoperatif 1. gün incelemesinde preoperatif sonuçlara göre anlamlı artış izlendi(p<0,001). OCT RSLT nazal kalınlık analizinde 1. gün ve 1. hafta sonuçlarının preoperatif sonuçlara göre anlamlı düzeyde azaldığı izlendi(p=0,02). Sonuç: Şaşılık cerrahisi sonrası mekanik etkiler ve değişen hemodinami etkisiyle posterior kutupta damar dansitesi ve kalınlıkta geçici olarak değişimler gözlenmektedir.

Ekrem Can Arabacı
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde maküla deliği hastalarında uygulanan vitrektomi vekonvansiyonel internal limitan membran soyulmasının anatomik vefonksiyonel sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde idiyopatik tam kat maküler delik (İTKMD) tanısıyla cerrahi uygulanan hastalarda anatomik ve fonksiyonel sonuçları değerlendirmek ve cerrahi başarıyı etkileyen prognostik faktörleri belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları kliniğinde Ocak 2020 – Aralık 2024 tarihleri arasında pars plana vitrektomi (PPV) ve internal limitan membran (İLM) soyulması uygulanan 62 hastanın (62 göz) kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Anatomik başarı deliğin kapanması olarak, fonksiyonel iyileşme en iyi düzeltilmiş görme keskinliğinde (EİDGK) en az 0,2 logMAR azalma (iyileşme) olarak, fonksiyonel başarı ise 6. Ay EİDGK'nin ≤ 0,3 logMAR olması olarak tanımlandı. Başarıyı etkileyen demografik, klinik ve optik koherens tomografi (OKT) temelli morfometrik parametreler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Cerrahi sonrası anatomik başarı oranı %83,9 (n=52) olarak bulundu. Anatomik başarının kadın cinsiyet (p=0,001), erken evre (p=0,002) ve postoperatif elipsoid zon (EZ) bütünlüğü (p=0,002) ile ilişkili olduğu saptandı. Daha küçük minimum lineer delik çapı (p=0,020) anatomik başarı için anlamlı bir belirteçti. Fonksiyonel iyileşme %71 (n=44) oranında gözlenirken, fonksiyonel başarıya %14,5 (n=9) oranında ulaşıldı. Kısa semptom süresi hem fonksiyonel iyileşme (p=0,017) hem de fonksiyonel başarı (p=0,001) ile en güçlü ilişkiyi gösteren faktördü. Fonksiyonel başarı ayrıca daha iyi preoperatif EİDGK (p=0,001), erken evre (p=0,013), korunmuş EZ bütünlüğü (p=0,004) ve OKT ile ölçülen daha elverişli delik morfolojisi (daha küçük çaplar, daha yüksek MHİ, THİ, HFF) ile de ilişkili bulundu. Sonuç: İTKMD cerrahisi, yüksek anatomik başarı oranlarına sahip etkin bir tedavidir. Erken tanı ve zamanında müdahale, fonksiyonel sonuçları belirgin şekilde iyileştirmektedir. Preoperatif EİDGK, semptom süresi, delik evresi ve OKT ile ölçülen morfometrik parametreler, cerrahi başarıyı öngörmede önemli yol göstericilerdir.

Enes Çolak
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Skleral fiksasyon sonrası ön segment yapılarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu prospektif çalışmada, modifiye Yamane tekniği ile skleral fiksasyon cerrahisi uygulanan hastalarda, cerrahinin görme keskinliği, göz içi basıncı, korneal topografik parametreler ve endotel hücre sağlığı üzerindeki etkilerinin ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Harran Üniversitesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde yetersiz kapsül desteği nedeniyle skleral fiksasyon cerrahisi uygulanan 34 hastanın 34 gözü çalışmaya dahil edildi. Prospektif bir çalışma olarak planlandı. Hastalar; Skleral Fiksasyon(afaki), fakoemülsifikasyon ile kombine ve intraoküler lens değişimi ile kombine skleral fiksasyon gruplarına ayrıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası 1. ve 3. ayda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, göz içi basıncı, kornea topografisi (Pentacam), speküler biyomikroskopi (Nidek CEM-530) ve diğer ön segment parametreleri değerlendirildi. İstatistiksel analizler SPSS 28.0 kullanılarak yapıldı. Bulgular: Ameliyat sonrası 1. ve 3. ayda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği anlamlı olarak arttı. Göz içi basıncı genel olarak değişmezken, fakoemülsifikasyon ile kombine grupta anlamlı düşüş gözlendi. Korneal topografik parametreler (Belin/Ambrosio indeksi, Q-değeri, K1, K2, Km) değerlerinde anlamlı değişiklik görülmedi; ancak 1. ayda Kmax ve anterior korneal astigmatizma değerlerinin fakoemülsifikasyon ile kombine grupta anlamlı arttığı görüldü. Kornea volümü 1. ayda genel grup ve fakoemülsifikasyon grubunda anlamlı arttı. Ön kamara volümü ve iridokorneal açı fakoemülsifikasyon grubunda anlamlı artış gösterdi. Endotel hücre sayısı, hekzagonalite ve varyasyon katsayısı tüm gruplarda anlamlı değişim gösterdi; fakoemülsifikasyon grubunda endotel kaybı daha yüksekti. Sonuç: Modifiye Yamane tekniği ile gerçekleştirilen skleral fiksasyon cerrahisi, görme keskinliğini iyileştirirken, korneal topografik parametrelerde minimal değişikliklere neden olmuştur. Fakoemülsifikasyon ile kombine cerrahi, ön segment parametreleri ve endotel sağlığı üzerinde daha belirgin etkiler göstermiştir.

Ahmet İspir
Harran University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kornea ödemi tedavisinde sürfaktanın etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan ile %3'lük sodyum klorürün etkinliğini kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda prospektif kontrollü olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya katarakt ameliyatı olup kornea ödemi gelişmeyen 35 hastanın 35 gözü (Grup 1) ile kornea ödemi gelişen 66 hastanın 66 gözü dahil edildi. Kornea ödemi olan hastalar iki gruba ayrıldı, tedavisinde %3 sodyum klorür tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 2'yi, sürfaktan damla tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 3'ü oluşturdu. Tüm hastalara ameliyattan 1 gün önce ve ameliyattan sonraki 1.gün, 1.hafta ve 2.hafta tam bir oftalmolojik muayene ile birlikte ultrasonik pakimetri (UP), speküler mikroskopi (SPM) ve optik koherens tomografi (OCT) ile santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü, SPM kullanılarak endotel hücre sayımı yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 68,67±9,69 olup 42 (%41,6)'si kadın, 59 (%58,4)'u ise erkek idi. Ameliyattan önce; ortalama SKK ve endotel sayısı için gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ameliyattan sonra 1. günde; ortalama SKK grup 1'de diğer iki gruba göre istatistiksel olarak daha düşük iken (p<0,05), grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Endotel hücre sayısı açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Ameliyattan sonra 7. ve 14. günde; ortalama SKK ölçümü açısından tüm kornea kalınlık ölçüm yöntemleriyle grup 1 ve 2 arasında anlamlı fark var iken (p>0,05), grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark yoktu (p<0,05). Grup 2 ve 3 arasında UP ve SPM'de anlamlı fark yok iken (p>0,05), OCT'de anlamlı fark vardı (p:0,001). Ortalama endotel hücre sayısı açısından grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark yok iken (p>0,05), grup 1'de anlamlı olarak daha yüksek idi (p: grup 1-2; 0,002, grup 1-3; 0,005). Sonuç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan hipertonik sodyum klorür tedavisine göre daha etkili bir tedavi seçeneği olabilir.

Adenozin trifosfatFakoemülsifikasyonGöz+5
Tuncay Artuç
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne rozasea ve pemfigus vulgaris hastalarında korneanın konfokal mikroskopi ile değerlendirilmesi

Amaç: Oküler yüzeyi etkilediği bilinen dermatolojik hastalıklardan pemfigus vulgaris ve akne rozasea hastalarında, hastalığın korneada hücresel düzeyde meydana getirebileceği değişiklikleri tesbit etmek ve bu değişiklikleri invaziv olmayan bir yöntem olan in vivo konfokal mikroskopi (IVKM) ile değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı, Dermatoloji Polikliniğinde tanı alan ve takibi yapılan yaşları 18-60 yaş arasında değişen toplam 17 pemfigus vulgaris ve 31 akne rozasea hastası ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı birey dahil edildi. Shirmer I ve gözyaşı kırılma zamanı bakıldı. Speküler mikroskopi ile korneal endotel hücre sayımı yapıldı. Optik koherens tomografi ile kornea görüntülemesi yapıldı ve SKK ölçüldü. Konfokal mikroskopi ile kornea tabakaları değerlendirildi ve hücre sayımı yapıldı. Verilerin analizi için tanımlayıcı istatistikler ile grupların karşılaştırılmasında oneway ANOVA testi kullanıldı. Bulgular: Endotel sayısı açısından pemfigus grubu kontrol grubuyla kıyaslandığında daha düşük saptandı (p=0,026), rozasea grubu ile pemfigus grubu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gözyaşı kırılma zamanı açısından rozasea ve pemfigus grupları arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış olup, her iki grup kontrol grubu ile kıyaslandığında bu iki grupta gözyaşı kırılma zamanı istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,001). Bazal hücre sayısı açısından pemfigus grubunun diğer iki gruptan daha düşük olduğu, rozasea grubunun da kontrol grubuna kıyasla daha az olduğu saptandı (p=0,001). Shirmer skoru, santral korneal kalınlık, yüzey epitel hücre sayısı, kanat hücre sayısı, anterior keratosit sayısı, posterior keratosit sayısı, Langerhans hücre sayısı, ana sinir sayısı ve total sinir dallanması açısından, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda pemfigus vulgaris ve akne rozasea hastalarından elde ettiğimiz bulguların bu iki hastalığın neden olduğu kuru göz ile ilişkli olabileceği düşünüldü. Pemfigus vulgaris ve akne rozasea hastalarındaki schirmer I skoru, BUT ve endotel sayısındaki azalma bunu desteklemektedir.

Akne rozaseaGözyaşlarıGözyaşı fonksiyon testleri+3
Beyza Yavuzer
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabetes mellitus tanılı hastalarda koroidal vasküler indeks ve oküler parametrelerin değerlendirilmesi ve sağlıklı gönüllü kişiler ile karşılaştırılması

Amaç: Tip 1 Diyabetes Mellitus (T1DM) tanılı hastalar ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki koroidal vasküler indeks (Kvi) ile oküler parametrelerin karşılaştırılması ve bu parametreler ile laboratuvar sonuçları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Temmuz ve Ekim 2020 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği ile Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Klinikleri'ne başvuran 10-18 yaş arası T1DM tanılı 50 (K:E=28:22) hasta ile 54 (K:E=27:27) sağlıklı çocuk kontrol grubu olmak üzere toplam 104 çocuk dahil edildi. Hastaların demografik bulguları (yaş, cinsiyet, hastalık süresi, labotaruvar parametreleri) kayıt edildi. Hastaların oküler ön segmenti speküler mikroskobi (SM) ve ön segment spectral-domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile değerlendirildi. Arka segmenti genişletilmiş derinlikli optik koherens tomografi (EDI-OKT) ile değerlendirildi ve segmentasyon analizi ile retina tabakalarının ölçümü yapıldı. EDI-OKT ile elde edilen resimlerle koroidal vasküler indeks (Kvi) hesaplandı. Bulgular: T1DM tanılı hasta ve sağlıklı kontrol grubunun yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi (13.66±2.22 yıla karşın 13.8 ±2.48 yıl) (p=0.738). T1DM ile kontrol grubu arasında toplam uzunluk (TL), endotel hücre yoğunluğu (EHY), santral korneal kalınlık bulguları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). T1DM tanılı hastaların kornea endotel hekzagonalite değerinin kontrol grubuna göre azaldığı saptandı (%55.38±9.09'e karşın %51.04±7.50) (p=0.011). T1DM hastalarının ortalama gangliyon hacmi kontrol grubundan daha yüksek saptandı (p=0.04). Ayrıca T1DM tanılı hastaların Kvi değeri kontrol grubundan daha düşük saptandı (p=0.013). Glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c) ile EHY arasında negatif yönde korelasyon saptandı (r=-0.284, p=0.050). HbA1c ile ortalama hücre boyutu (OHB) arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (r=0.285, p=0.050). Retina sinir lifi tabakası (RNFL) ile DM hastalık süresi arasında pozitif yönlü, HbA1c, C reaktif protein (CRP) ve mikroalbuminüri düzeyleri ile negatif yönlü korelasyon olduğu saptandı (p<0.05). T1DM süresi ve HbA1c düzeyleri ile anlamlı korelasyon izlenen speküler mikroskobi ve OKT bulguları arasında yapılan doğrusal regresyon analizlerinde anlamlı düzeyde önemli ve açıklayıcı bulgu saptanmadı. Sonuç: T1DM'li hastalarda kontrol grubuna göre hekzagonalite oranının ve Kvi değerinin azaldığı saptanırken HbA1C ile RNFL arasında negatif korelasyon olduğu saptandı. Bu nedenle, rutin oftalmolojik muayeneleride DR saptanmayan T1DM'li çocuklarda erken oküler değişikliklerin belirlenmesinde SM ve OKT kullanılması önerilebilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Diabetik retinopati+5
Ahmet Serkan Altaş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödoeksfoliasyonlu katarakt hastalarında katarakt cerrahisi öncesi ve sonrası ön segment parametrelerinin ön segment optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Psödoeksfoliasyonlu katarakt hastalarının katarakt cerrahisi öncesi ve sonrası 1. hafta, 1. ay ve 6. ayda ön segment parametrelerinin ön segment optik koherens tomografi (ÖS-OKT), optik biyometri ve speküler mikroskopi ile değerlendirilmesini ve değişimin karşılaştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran psödoeksfoliasyonlu katarakt tanısı almış ve sonrasında katarakt cerrahisi yapılan 30 hastanın 30 gözü dâhil edilmiştir. Çalışmamız prospektif bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya dâhil ettiğimiz hastaların detaylı preoperatif muayenesi yapılmış ve sonrasında postoperatif 1. hafta, 1. ay ve 6. ay kontrolü yapılmıştır. Hastalarımızın ÖS-OKT, optik biometri, speküler mikroskopi ile göz filmleri çekilmiştir. ÖS-OKT kullanılarak elde edilen görüntüler Image J programına aktarılıp santral kornea kalınlığı (SKK), ön kamara açısı (ÖKA 500), açı açıklık mesafesi (AAM 500, AAM 750), trabeküler iris boşluk alanı (TİBA 500, TİBA 750), Schlemm kanal alanı (SKA), Schlemm kanal çapı (SKÇ), iris stromal kalınlık (İSK) değerleri manuel olarak ölçülmüştür. Optik biyometri ile aksiyel uzunluk (AU), pupilla çapı (PÇ), ortalama keratometri (Km), ön kamara derinliği (ÖKD) değerleri ve speküler mikroskopi ile endotel hücre yoğunluğu (EHY) ölçülerek katarakt cerrahisi öncesi ve sonrası karşılaştırılmıştır. Bulgular: Ortalama yaşı 73,7±7,2 yıl olan 19 erkek (%63) 11 kadın (%37) toplam 30 hastanın 30 gözü incelendi. En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EDGK), AAM 500-n, AAM 500-t, AAM 750-n, AAM 750-t, TİBA 500-n, TİBA 500-t, TİBA 750-n, TİBA 750-t, ÖKA 500-n, ÖKA 500-t ve ÖKD değerlerinde operasyon öncesine göre operasyon sonrası dönemlerde anlamlı artış olduğu izlendi (p<0,001). SKA-n, SKA-t, SKÇ-n, SKÇ-t parametrelerinde postoperatif ölçümlerde preoperatif ölçümlere göre anlamlı artış olduğu izlendi (p<0,05). Postoperatif 1. hafta SKK değeri preoperatif, postoperatif 1. ay ve postoperatif 6. ay SKK değerlerine göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,046). Preoperatif, Postoperatif 1. ay ve postoperatif 6. ay değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık izlenmedi. Göz içi basıncı (GİB), EHY parametrelerinde postoperatif ölçümlerde preoperatif ölçümlere göre anlamlı düşüş olduğu izlendi (p<0,01). İSK-n, İSK-t, AU, Km, PÇ postoperatif değerlerinde preoperatif değerlerine göre anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda fakoemülsifikasyon cerrahisinin psödoeksfoliasyonlu katarakt olgularında postoperatif 1. hafta, 1. ay, 6. ay dönemlerinde preoperatif döneme göre ön segment parametrelerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Psödoeksfoliasyon, katarakt, ön kamara açısı, ön segment optik koherens tomografi, Schlemm kanalı, iris stromal kalınlığı

Vedat Zan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda korneal alkali yaralanma modelinde bakuchiolün etkinliği

Amaç: Bu çalışma, ratlarda korneal alkali yanık modelinde, hidrojele yüklenmiş bakuchiolün tedavi yöntemi olarak epitel defekti boyutlarına; korneal neovaskülerizasyon, korneal opaklık şiddetine; histopatolojik kesitlere, immünohistokimyasal belirteçlere (TNF-α, VEGF) olan etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: 35 tane erkek Wistar cinsi erkek ratın sağ kornea santraline topikal ve genel anestezi altında 1 N NaOH emdirilmiş 3mm çapındaki filte kağıdının 30 saniye süre ile yerleştirilmesi ile korneal alkali yanık oluşturuldu. Randomize edilen ratlar 5 gruba ayrıldı (kontrol, visco, steroid, 250 IU/g bakuchiol yüklü visco ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco). Tüm gruplara enfeksiyon riskine karşı 12 saat arayla günde 2 defa siprofloksasin içeren göz damlası uygulaması yapıldı. Kontrol grubu antibiyotik dışı tedavi almadı. Visco grubuna günde 4 defa oftalmik hidrojel uygulaması yapıldı. Steroid grubuna günde 4 defa deksametazon içeren göz damlası uygulaması yapıldı. 250 IU/g bakuchiol yüklü visco ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grupları belirtilen dozlarda Bakuchiol yüklemesi yapılmış oftalmik hidrojel uygulamaları günde 4 defa yapıldı. Ratlar 0, 3, 7 ve 14. günler intraperitoneal ketamin genel anestezisi altında stero mikroskop ile muayene edilip fotoğraflandı. 14.gün yüksek doz inteperitoneal genel anestezi altında ratlar dekapitasyon ile sakrifiye edildi. Enükleasyon işlemi gerçekleştirilek gözler %10'luk formol ile sabitlendi. Histopatolojik değerlendirmeler Hematoksilen-Eozin boyama ile yapıldı. İmmünohistokimyasal değerlendirmeler TNF Alfa ve VEGF antikorları ile boyama ile yapıldı. Bulgular: 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ile kontrol, Visco grubu ve Steroid grubu arasında Muayeneye Dayanıklı Korneal Vaskulerizasyon Oran ortalamalarında anlamlı fark vardı (p<0,05), Kontrol grubu ile 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında da Muayeneye Dayanıklı Korneal Vaskulerizasyon Oran ortalamalarında anlamlı fark vardı (p<0,05). Diğer gruplar arası Muayeneye Dayanıklı Korneal Vaskülerizasyon ran ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05) fakat oransal olarak en düşük korneal neovaskülerizasyon oranına sahip gubunun 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu olduğu görüldü, onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, visco grubu ve konrol grubu takip etti. Kontrol grubu ile 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Kornea Opaklık Skor ortalaması bakımından anlamlı fark var iken (p<0,05), diğer gruplar arası Kornea Opaklık Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05) fakat oransal olarak en düşük korneal opaklık ortalamasına sahip gubunun 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu olduğu görüldü, onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu=visco grubu ve konrol grubu takip etti. Gruplara göre ratlarda "3. Gün Kornea Epitel Defekti Yüzdesi" ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0.004). Steroid grubu ile visco grubu ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Kornea Epitel Defekti Yüzdesi ortalaması bakımından anlamlı fark vardı (p<0,05). Diğer gruplar arası Kornea Epitel Defekti Yüzdesi ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). 3.gün kornea epitel defekti ortalamasının steriod grubunda en yüksek olduğu bunu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve kontrol grubunun takip ettiği gözlemlendi. 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve visco grubunda 3. günde epitel defektinin tamamen kapanmış olduğu görüldü. 7. Gün ve 14. Gün Kornea Epitel Defekti Yüzdesi tüm guruplardaki ratlarda sıfır idi. Gruplara göre ratlarda, "Epitel Nekroz Skor, Inflamatuar Hücre Yoğunluk Skor" ortalamaları arasında anlamlı fark gözlenmedi (p†=0.09, p†=0.1). Gruplara göre ratlarda Kornea Hemoraji Skoru ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0.04). Kontrol grubu ile 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Kornea Hemoraji Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05) iken diğer gruplar arası Kornea Hemoraji Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). En az korneal hemoraji izlenen grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, visco grubu ve kontrol grubu izledi. Gruplara göre ratlarda Stromal Ödem Skoru ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0.008). Visco grubu ile 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında Stromal Ödem Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05) iken diğer gruplar arası Stromal Ödem Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). En az stromal ödem izlenen grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, kontrol grubu ve visco grubu izledi. Bu bulgular bakuchiolün stromal ödemi azaltma konusunda doza bağlı artan bir etkisi olduğunu düşündürmektedir. Gruplara göre ratlarda TNF Alfa Boyanma Skor ortalamaları arasında anlamlı fark gözlenmedi (p†=0.08) fakat en düşük TNF Alfa skoru alan grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla steroid grubu, kontrol grubu, 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve visco grubu takip etti. Gruplara göre ratlarda VEGF Boyama Skoru ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p†=0,002). Kontrol grubu ile 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında VEGF Boyama Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05), Visco grubu ile Steroid grubu, 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu ve 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu arasında da VEGF Boyama Skor ortalamaları arasında anlamlı fark var (p<0,05) iken diğer gruplar arası VEGF Boyama Skor ortalamalarında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). En düşük VEGF skoru alan grup 500 IU/g bakuchiol yüklü visco grubuydu. Onu sırasıyla 250 IU/g bakuchiol yüklü visco grubu, steroid grubu, kontrol grubu ve visco grubu takip etti. Sonuç: Bakuchiol korneal alkali yaralanmalarda, kornea vaskülerizasyonunu, korneal skar oluşumunu engelleme; korneal hemorajiyi ve stromal ödemi azaltma konusunda doza bağlı artan bir etki göstermiştir ve klasik tedavinin bir parçası olan steroidden daha etkili olmuştur. Verilerimiz hidrojele yüklü bakuchiolün anti TNF alfa ve anti VEGF etkilerinin topikal steroidden daha etkili olduğunu göstermektedir. Gerek bakuchiolün tanımlanmış organ koruyucu etkileri gerek antienflamatuvar etkileri bakuchiolün bu olumlu sonuçları almamıza sebep olan mekanizmaları aktive etmiş olabilir. Mekanizmanın tam olarak anlaşılabilmesi için moleküler düzeyde daha detaylı çalışmalar yapmak gerekmektedir. Bakuchiolün korneal kimyasal yaralanmaların tedavisinde etkili bir tedavi yöntemi olabileceğini düşünmekteyiz. Doz ayarlaması, uygulama zamanı ve uygulama tekniği açısından ileri preklinik ve klinik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Bakuchiol, korneal alkali yaralanma, VEGF, TNF Alfa, hidrojel

Rumeysa Bilmez Tan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonus hastalarında korneal çapraz bağlama (cross-linking) tedavisinin lens kapsülü, iris ve diğer ön segment parametreleri üzerine etkileri

Amaç: Keratokonus hastalarını cross-linking (CXL) öncesi ve sonrasındaki 1. ay ve 6. ayda görme keskinliği, keratometri değerleri, ön segment optik koherens tomografi (ÖS-OKT) ile değerlendirilen ön segment parametreleri, optik biyometri, korneal topografi, ve speküler mikroskopi ile değerlendirerek, cross-linking tedavisinin bu hastalarda meydana getirdiği değişimi görmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı, Göz Hastalıkları Polikliniği'nde keratokonus tanısı alan, takibi yapılan ve hızlandırılmış CXL için cerrahi endikasyonu olan 12-40 yaş arası, 32 göz üzerinde yapılmak üzere planlanmıştır. Hastaların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası (1. ay, 6. ay) kontrollerinde snellen eşeli ile alınıp logMAR'a çevrilmiş en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), refraksiyon değerleri kaydedilmiş, aynı zamanda yarıklı ışık biyomikroskopi ve fundus muayenesi yapılmıştır. ÖS-OKT kullanılarak elde edilen görüntüler Image J programına aktarılıp ön kamara açısı (ÖKA 500, ÖKA 750), açı açıklık mesafesi (AAM 500, AAM 750), trabeküler iris boşluk alanı (TİBA 500, TİBA 750) ve iris stromal kalınlık (İSK) değerleri bu program üzerinden; santral kornea kalınlığı (SKK) ve ön lens kapsül kompleksi (ÖLKK) ise ölçüm yapılan cihazda, ölçüm aleti yardımıyla manuel olarak ölçülmüştür. Optik biyometri ile aksiyel uzunluk (AU), ön kamara derinliği (ÖKD), K1 ve K2, lens kalınlığı (LK); korneal topografi ile en yüksek keratometri (Kmax), astigmatik power, santral kornea kalınlığı (SKK), en ince kornea kalınlığı (Thinnest korneal thickness [ TCT] ) ve speküler mikroskopi ile endotel hücre yoğunluğu (EHY) ölçülerek CXL öncesi ve sonrası değerler karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda ortalama yaşı 20,78 ± 4,54 yıl olan 17'si kadın (%53,1), 15'i erkek (%46,9) 32 göz incelendi. EİDGK'de istatistiksel olarak anlamlı iyileşme saptanırken (p<0,001), SKK-orbscan ve TCT'de 6. ay sonunda istatistiksel olarak anlamlı azalma izlendi (p<0,001), Kmax'ın her ne kadar 1. ay değeri, 6. aydan istatistiksel olarak daha yüksek bulunsa da (p=0,03), preoperatif değerle kıyaslandığında 6. ayda anlamlı bir fark yoktu. Optik biyometri ile alınan K2 ( K2- optik) ve korneal topografi ile ölçülen astigmatik güç değerleri preoperatif değere göre 1. ay sonunda anlamlı şekilde yüksek (sırasıyla p=0,003 ve p=0,01); EHY ise daha düşük bulunsa da (p=0,004); 6. ay sonuçları ile preoperatif değerleri arasında anlamlı fark yoktu. ÖS-OKT ile ölçülen SKK'de ise 1. ay sonunda ölçülen değerin istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük, otorefraktometre ile alınan K2 ( K2-ORM) değerinin ise daha yüksek ölçüldüğü görüldü (p<0,001); preoperatif ve 6. ay sonuçlarının birbirine yakın olup istatistiksel olarak anlamlı farkın olmadığı izlendi. ORM sferik/silindirik değer, K1-ORM, AU, ÖKD parametrelerinde preoperatif ve 6. ay sonunda anlamlı bir fark yoktu. Aynı şekilde AAM 500 ve 750, TİBA 500 ve 750, ÖKA 500 ve 750, İSK, ÖLKK, hem nazal hem de temporal taraf ölçümlerinde preoperatif ve 6. ay sonunda anlamlı değişim izlemedik. Sonuç: Çalışmamızda keratokonus hastalarına hızlandırılmış CXL uygulanmış, EİDGK'de artış elde edilirken, CXL sonrası progresyon izlenmemiştir. Bu bize hızlandırılmış CXL'nin daha önceki çalışmalara benzer şekilde keratokonusun stabilizasyonunda etkili olduğunu gösterir. CXL öncesi ve sonrası, daha önce bakılmayan İSK, ÖLKK, AAM ve TİBA gibi parametrelerin çalışmamızda ilk defa bakılması çalışmamız için önemlidir. Ancak bu parametrelerin değerlendirilmesi ve Ultraviyole A'nın etkilerini görebilmek için daha uzun takipli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Keratokonus, cross-linking, ön kamara açısı, ön segment optik koherens tomografi, , iris stromal kalınlığı, ön lens kapsül kompleksi

Merve Subaşı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pterjium cerrahisinin ön segment parametreleri ve göz içi lens ölçüleri üzerine etkileri

Amaç: Pterjium cerrahisi planlanan hastalarda ön segment optik koherens tomografi (ÖS OKT),korneal topografi ve optik biyometri kullanılarak cerrahi öncesi ve sonrası veriler karşılaştırılıp pterjium cerrahisinin ön segment parametreleri ve göz içi lens ölçüleri üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Polikliniği'nde pterjium nedeniyle cerrahi endikasyonu konulan gözler üzerinde yapılması planlandı. Hastaların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası (1. ay ve 3. ay) kontrollerinde Snellen eşeli ile alınıp LogMAR'a çevrilmiş en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), yarıklı ışık biyomikroskopi, dilate fundus muayenesi yapılmıştır. Hastalarımıza preoperatif ve postoperatif kontrollerinde otorefraktometre, korneal topografi, ön segment optik koherens tomografi ,optik biyometri, speküler mikroskobi ile veriler toplandı. Otorefraktometre'de en düz keratometri (K1), en dik keratometri (K2), sferik eşdeğer, astigmatizma değerleri ölçülmüştür. Korneal topografi ile santral kornea kalınlığı (SKK) , simüle edilmiş keratometri (Sim-k), en yüksek keratometri (Kmax), en düşük keratomteri (Kmin) değerleri ve ön kamara derinliği (ÖKD) kaydedilmiştir. Ön segment optik koherens tomografi (ÖS-OKT) kullanılarak elde edilen görüntüler Image J® programına aktarılıp SKK, periferik kornea kalınlığı, ön kamara açısı (ÖKA 500) manuel olarak ölçülmüştür. Optik biyometri ile göz içi lens ölçüleri (Hoffer-Q, Barrett, SRK-T formülü ile ) ve ön kamara derinliği (ÖKD) ölçülmüştür. Speküler mikroskobi ile endotel hücre yoğunluğu (EHY), ön segment fotoğraf görüntüleme ile pterjıum alanı, evrelemesi, makular EDİ-OKT ile koroid kalınlığı ve koroidal vaskuler indeks ve postoperatif komplikasyonlar kayıt edildi. Cerrahi öncesi ve sonrası veriler karşılaştırılarak pterjıum cerrahisinin ön segment parametreleri üzerindeki ve göz içi lens ölçüm değeri üzerine etkileri değerlendirilmiştir. Bulgular: EİDGK'de istatistiksel olarak anlamlı iyileşme saptanmıştır (p<0,001). OKT ve korneal topografi ile ölçülen SKK'nda preoperatif ve postoperatif değerler arasında VI anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p>0,05 ve p>0,05). OKT ile ölçülen temporal periferik kornea kalınlığı (tPKK)'nda anlamlı bir değişiklik gözlenmezken, nazal periferik kornea kalınlığı (nPKK)'nda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0,076 ve p<0,001). Endotel sayısı, koroidal kalınlık, koroidal vaskuler indeks (KVİ) değerinde preoperatif ve postoperatif 3. ay sonunda anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0,05). Otorefraktometre (ORM) ile ölçülen silindirik değerlerde preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görülmüşken, postoperatif 1. ve 3. ay arasında bir fark görülmedi. ORM ile alınan sferik eşdeğer ve keratometri (K1-orm ve K2-orm) değerlerinde anlamlı bir değişim gözlenmedi (p>0,05). K1-optik ve Kmin-orbscan® değerinde preoperatif değerlere göre anlamlı bir artış gözlenmişken, postoperatif 1. ve 3. ay değerleri arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (sırasıyla p=0,005 ve p<0,001). K2 optik ve Kmax-orbscan® değerlerinde ise ameliyat öncesi ve sonrasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p=0,259 ve p=0,531). Sim-k değeri preoperatif değere göre postoperatif anlamlı olarak azaldı, ancak postoperatif 1. ve 3. ay arasında fark gözlenmedi (p<0,001). ÖKD-optik ve ÖKD-orbscan® değerinde ise ameliyat öncesi ve sonrası anlamlı bir değişiklik saptanmadı (sırasıyla p=0,015 ve p=0,341). ÖKA 500 parametresinde ise hem nazal hem temporal tarafta preoperatif ve postoperatif ölçümler arasında anlamlı bir farklılık izlenmedi (sırasıyla p=0,673 ve p=0,073). Aynı şekilde GİL ölçüsüne bakıldığı zaman Hoffer-Q ve Barrett formülü ile ölçülen ortalama lens değerlerinde preoperatif değerlere göre postoperatif değerlere göre anlamlı bir azalma gözlendi (sırasıyla p=0,002 ve p<0,001). SRK-T formülü ile ölçülen GİL ölçüsünde preoperatif değerlere göre postoperatif 1. ve 3. ay değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda pterjıum cerrahisinin postoperatif 1. ay ve 3. ay dönemlerinde preoperatif döneme göre EİDGK, astigmatizma ve GİL gücü parametrelerinde anlamlı değişikliklere neden olduğu gözlenmiştir. Çalışmamız aynı zamanda pterjıum hastalarında literatürde az sayıda bakılan ÖKD, KVİ parametrelerine bakılması yönüyle önem arzetmektedir.

Kornea topografisiPterjiumÖn göz segmenti
Kübra Yavuz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple Sklerozis hastalarının kornea konfokal mikroskopi ve retina optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Multiple Sklerozis (MS) hastalarında retina sinir lifi katmanları ve kornea subbazal sinir pleksusundaki yapısal değişiklikleri optik koherans tomografi (OCT) ve in vivo kornea konfokal mikroskopi (IVCCM) ile değerlendirmek, bu parametrelerin hastalık süresi, Genişletilmiş Engellilik Durum Skoru (EDSS), MS alt tipi ve optik nörit (ON) öyküsü ile ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde takip edilen 49 MS hastasının 98 gözü ve 41 sağlıklı kontrol grubunun 82 gözü dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara detaylı oftalmolojik muayene yapıldıktan sonra retina yapılarının değerlendirilmesi için spectral domain OCT (Heidelberg Spectralis®) ve kornea subbazal sinir liflerinin değerlendirilmesi için IVCCM (Heidelberg Retina Tomography 3- Rostock Cornea Module) kullanılmıştır. OCT ile peripapiller retina sinir lifi tabakası (RNFL) ve maküler NFL, ganglion hücre tabakası(GCL), iç pleksiform tabaka(IPL) ve ganglion hücre kompleksi(GCC) ölçümleri yapılmıştır. IVCCM ile CNFD(kornea sinir lifi yoğunluğu), CNBD(kornea sinir dal yoğunluğu), CNFL(kornea sinir lifi toplam uzunluğu) ve TC (tortiosite katsayısı) değerleri analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular hastalık süresi, EDSS, MS alt tipi, kullanılan ilaçlar ve ON öyküsü ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: MS hastalarında CNFD, CNBD ve CNFL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulunmuştur (p<0.05); ancak TC açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). RNFL, GCL, IPL ve GCC katmanlarında MS grubunda anlamlı incelme gözlenmiştir. Bu parametreler özellikle SPMS grubunda ve ON geçirmiş hastalarda daha belirgin düzeydedir. MS süresi ile RNFL, GCL, IPL ve GCC ölçümleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır(p<0.05); ancak IVCCM parametreleri ile MS süresi ve EDSS arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. MS alt tipleri karşılaştırıldığında, SPMS grubunda GCL, GCC ve RNFL değerleri anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur(p<0.05). Ancak, IVCCM değerleri açısından anlamlı fark bulunamamıştır. EDSS ile yalnızca RNFL G, T ve NS segmentleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Retina ve kornea yapılarında saptanan yapısal değişiklikler, MS'in nörodejeneratif doğasını yansıtmaktadır. IVCCM ölçümleri MS alt tipleri arasında anlamlı bir fark ortaya koyamasa da, OCT ölçümleri beraber değerlendirilmesi MS hastalarının takibinde potansiyel biyobelirteç olarak kullanılabilir. Bu bulguların daha sağlam şekilde desteklenebilmesi için, özellikle SPMS hastalarının daha fazla temsil edildiği geniş örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Multiple Sklerozis, Optik Koherens Tomografi, İn Vivo Kornea Konfokal Mikroskopi, RNFL, Ganglion Hücre Kompleksi, Nörodejenerasyon

Çetin Yıldız
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nörotrofik keratopatili ratlarda topikal insülinin kornea epitel iyileşmesinde etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, nörotrofik keratopati modeli oluşturulan ratlarda topikal insülinin kornea epitel iyileşmesi, gözyaşı üretimi, inflamasyon, hemoraji, vaskülarizasyon ve immünohistokimyasal belirteçler (İnsülin Growth Faktör ve Beta katenin) üzerindeki doz bağımlı etkileri değerlendirmek Yöntem: Çalışmada 28 dişi Wistar rat kullanıldı. Subkutan kapsaisin ile nörotrofik keratopati modeli oluşturulduktan sonra total kornea epitel defekti meydana getirildi. Ratlar kontrol ve tedavi grupları (0,5 U/ml, 1 U/ml ve 2 U/ml topikal insülin grubu) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubuna Fosfat Tamponlu Salin (PBS- Phosphate Buffered Saline), diğer gruplara ise kendi adlarıyla belirtilen dozlarda günde altı kez topikal insülin uygulandı. Gözyaşı ölçümleri Modifiye Schirmer testi ile, histopatolojik değerlendirmeler Hematoksilen-Eozin boyasıyla, immünohistokimyasal analizler İnsülin Growth Faktör ve Beta katenin antikorları kullanılarak yapıldı. Bulgular: Topikal insülin uygulaması tüm dozlarda gözyaşı sekresyonunu artırdı (p<0,01). 0,5 U/ml ve 1 U/ml gruplarında korneal epitel iyileşmesi daha belirgin, inflamasyon ve hemoraji düzeyleri ise daha düşük izlendi (p<0,01). Yüksek doz uygulamalarında vaskülarizasyon ve inflamasyonun arttığı gözlendi. IGF ve β-katenin ekspresyonları gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0,01). Sonuç: Topikal insülin, nörotrofik keratopati modelinde doz bağımlı olarak korneal iyileşmeyi desteklemektedir. Yarım ve bir U/ml dozlarının en uygun terapötik etkiyi sağladığı, iki U/ml dozunun ise inflamatuar yanıtı artırdığı belirlenmiştir. Optimum dozun belirlenmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: β-katenin, IGF, kornea iyileşmesi, nörotrofik keratopati, topikal insülin

Kübra Karataş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Post-travmatik proliferatif vitreoretinopati üzerine tirozin kinaz inhibitörü nintedanib'in etkisi

Proliferatif vitreoretinopati (PVR), regmatojen retina dekolmanı cerrahisi başarısızlığının en yaygın nedenidir ve oküler travmanın ciddi bir komplikasyonudur. Vitreus boşluğu ile retina yüzeyinin her iki tarafında hücresel membranların büyümesi ve kontraksiyonu ile karakterizedir. Günümüzde PVR için kabul edilen standart tedavi cerrahidir. Ancak cerrahi tekniklerdeki gelişmelere rağmen anatomik ve görsel sonuçlar tatmin edici değildir. Bunun yanı sıra PVR'nin tedavisi ve önlenmesi için kanıtlanmış bir farmakolojik ajan bulunmamaktadır. Çalışmamızda tavşan gözlerinde oluşturulan PVR modeli üzerinde intravitreal nintedanibin PVR oluşumunu engellediği klinik gözlem, histolojik inceleme ve immünohistokimyasal yöntemler ile gösterilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 12 adet tavşan kontrol ve nintedanib olarak iki gruba ayrılmıştır. Genel anestezi altında her tavşanın bir gözünde 23G iğne yardımı ile delinme yaralanmasına neden olacak şekilde retinası hasarlanmış ve hemen üzerine dispaz solüsyonu enjekte edilmiştir. PVR modelinin oluşturulmasının ardından kontrol grubuna ait deneklerin midvitreusuna fosfat tamponlu salin (PBS), nintenib grubuna ait olanlara %0,5'lik lipozomal nintedanib enjeksiyonu yapılmıştır. Deneklere dört hafta boyunca haftalık fundus muayenesi yapılmış ve dördüncü haftanın sonunda gözler enüklee edilerek histolojik ve immünohistokimyasal olarak incelenmiştir. PVR modeli oluşturulmamış 2 adet tavşanın her iki gözüne % 0,5'lik lipozomal nintedanib enjekte edilmesinin ardından; 1, 7, 14 ve 35. günlerde vitreus örnekleri alınarak HPLC yöntemi ile vitreustaki ilaç düzeyi tayin edilmiştir. Çalışmanın sonunda nintedanib uygulanan grupta belirlenen PVR evreleri düşük bulunsa da, kontrol grubuna kıyasla aralarında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,108). Histolojik incelemelerde ise epiretinal membran oluşumlarının nintedanib uygulanan grupta belirgin bir toksik etki gözlenmeden daha az meydana geldiği gözlenmiştir. Bunun yanı sıra immünohistokimyasal incelemelerde nintedanib uygulanan grupta kontrol grubuna göre kolajen-1 ekspresyonu için ölçülen intensite ve CTCF (Düzeltilmiş Total Hücre Floresansı) değerleri anlamlı düşük bulunmuştur (p=0,004, p=0,004). CTCF/alan değeri ise sınırda anlamlı sayılabilecek düzeyde nintedanib grubunda daha düşük saptanmıştır (p=0,065). Nintedanib yüklü lipozom formülasyonlarının ise ilk 7 günde yaklaşık yarısını vitreus kısmına verdiği ama tamamını salmasının 25 günden daha uzun sürdüğü tespit edilmiştir. Bu bulgulara göre nintedanibin belirgin bir yan etki gözlenmeden PVR oluşumunu engelleyebildiği gösterilmiştir. Bu çalışma nintedanibin PVR tedavisi ve proflaksisinde kullanılabilecek potansiyel bir ilaç olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Proliferatif vitreoretinopati, Nintedanib, Lipozomal Nintedanib

Göz hastalıklarıNintedanibProtein-tirozin kinaz+4
Elif Arslan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tedavisi tamamlanmış retinoblastom hastalarının görme rehabilitasyonu

Retinoblastom (RB) çocukluk çağının en sık görülen primer intraoküler malignitesidir. Son yıllarda yeni tedavi modaliteleri ile RB hastalarının sağkalım oranları artmıştır. Bununla yanı sıra göz kurtarılma oranlarında da belirgin artış gözlemlenmiştir. Her ne kadar öncelik hastanın hayatını kurtarmak olsa da RB hastalarının tedavi başarıları ile artık görme fonksiyonunun korunması gündeme gelmiştir. Bu nedenle RB hastalarının görme rehabilitasyonu günümüzde önem arz etmektedir. Çalışmanın amacı RB hastalarının görme keskinliği düzeyini değerlendirmek, görme keskinliğini etkileyen faktörleri tespit etmek ve bu hastalarda kapama tedavisinin faydasını araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen 47 hastanın 56 RB gözü analiz edilmiştir. LogMAR'a göre en iyi düzeltilmiş görme keskinliği 1,16±0,89 olarak bulunmuştur. Görme keskinliğini olumsuz etkileyen önemli faktörlerden biri olarak makula tutulumu tespit edilmiştir. Makula tutulumu olan hastalarda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ortalama değerleri 1,6±0,6, makula tutulumu olmayan hastalarda 0,8±0,93 olarak olarak saptanmıştır. Fovea ile tümör arsında ölçülen mesafe görme keskinliği ile orta derece negatif korelasyon göstermiştir. Diffüz koryoretinal atrofi daha kötü görme keskinliği ile ilişkilendirilmiştir (p<0,05). Tümör lateralitesine göre unilateral hastaların görme keskinliği düzeyi bilateral hastalara göre daha iyi olduğu bulunmuştur (p<0,05). Tümörün lokalizasyonu, regresyon paterni, tanı anında Uluslararası Retinoblastom Sınıflaması görme keskinliğini etkilediği tespit edilmiştir (p<0,05). Tümörün temporal yerleşimi görme keskinliğini olumsuz etkilerken, perifer ve inferior yerleşimli tümörlerin daha iyi görsel sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Regresyon paternlerinden tip II odakların tip I odaklara göre daha iyi görsel sonuçlara sahip olduğu bulunmuştur. Tanı anında Uluslararası Retinoblastom Sınıflaması grup B tümörlerin görme keskinlikleri grup D tümörlere göre daha iyi olduğu saptanmıştır. Odak sayı, tümör boyutu ve çapı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Optik koherens tomografi görüntüleri incelenmiş olan hastaların (n=42) santral makula kalınlığı ortalama 270±86 μm olarak ölçülmüştür. Santral makula kalınlığı değerleri ile görme keskinliği arasında zayıf korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızda tümöre yönelik uygulanan tedavilerin görme keskinliği üzerine etkisi araştırılmıştır. İntravenöz kemoterapi ve intraarteriyel kemoterapi ile RB gözlerin görme keskinliği ve santrak makula kalınlığı arasında korelasyon saptanmamıştır. İntravitreal kemoterapi ile görme keskinliği arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<0,05). Kapama tedavisi önerilen 31 hastadan 17 (%54,8)'sinde görme keskinliğinde artış tespit edilmiştir. Kapama süreleri 0,5-12 saat, ortalama kapama süresi 2,1±2,9 olarak tespit edilmiştir. Takip süreleri 6-30 ay, ortalama hastaların takip süresi 12 ay olmuştur. Hastaların görmede artış ile kapama süresi ve takip süresi arasında güçlü korelasyon tespit edilmiştir (p<0,05). Refraksiyon kusurları analizinde 14 gözde ≥3,00 miyopi, 7 gözde ≥3,00 hipermetropi ve 16 gözde ≥2,0 astigmatizm saptanmıştır. Makula tutulumu ve koryoretinal atrofi olması, tümörün bilateral olması görsel prognoz açısından olumsuz etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Tümörün evresi, lokalizasyonu, regresyon paterni görme prognozunu etkileyen faktörler arasında saptanmıştır. Uygulanan kemoterapilerden sadece intravitreal kemoterapinin görme keskinliği üzerine negatif etkisi tespit edilmiştir. RB hastalarının görme keskinliğinin kapama tedavisi ve refraksiyon kursurlarının düzeltilmesi ile arttığı görülmüştür. RB hastaları tanı alınıp tümör stabilizasyonu sağlandıktan sonra en kısa zamanda rehabilitasyon programına alınması gerektiği sonucuna varılmıştır.

AmbliyopiGörmeGörme bozuklukları+7
Ulkar Feyzullayeva
Hacettepe University
2022
00