Hacettepe University
Faculty

Faculty of Medicine

Hacettepe University

938

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitokondriyal yağ asidi oksidasyon bozukluğu olan 72 hastanın geriye dönük değerlendirilmesi: 32 yıllık deneyim

Memelilerde, uzun süren açlık ve egzersiz gibi yüksek enerji gereken durumlarında yağ asitlerinin oksidasyonu (YAO) önemli bir enerji üretim kaynağıdır. Beyin, açlık sırasında enerji kaynağı olarak keton cisimlerini kullanır. Bu nedenle açlık ve uzun süreli yoğun egzersiz sırasında keton cisimlerinin üretim hızı artmalıdır. Keton cisimleri karaciğerde, ağırlıklı olarak yağ asitlerinin β-oksidasyonu ile üretilen asetil-Koenzim A (asetil-KoA) ile asetoasetil-KoA'dan ve daha az olmak üzere bazı amino asitlerden üretilir. Açlık dönemlerinde bu substratların temini için yağ asitleri, karaciğer, kalp kası ve iskelet kasında mitokondriyal beta-oksidasyona uğrar. Mitokonodriyal YAO bozukluklarında yağ dokusundan salınan yağlar oksitlenemez, iskelet ve kalp kası, karaciğer gibi organlarda birikerek işlevlerini bozar. Bu çalışmada, ülkemizdeki en deneyimli metabolik hastalık merkezlerinden bir olan Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Metabolizma Bilim Dalı'nda yağ asit oksidasyon bozukluğu tanısı ile izlenen hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya 1988-2020 yılları arasında semptomatik, aile taraması ya da yenidoğan taraması ile asempomatik tanı alan 72 hasta dahil edilmiştir. Yenidoğan taraması ile üç, kardeşte yağ asit oksidasyon bozukluğu olması nedeniyle altı hasta hastalık tablosu oluşmadan tanı almıştır. Hastaların %61,9'unda anne ve baba arasında akrabalık vardı. Semptomatik hastalarda ilk başvuruda gastrointestinal sistem ve kas dokusu ile ilgili yakınmaları vardı. Karaciğer bulguları en sık görülen klinik bulguydu. Çalışma grubunu oluşturan 72 hastanın, klinik ve metabolik olarak aynı hastalık tablosu olan kardeşlerde aynı genetik bozukluğun varlığı kabul edilerek, 61'nin tanısı genetik olarak, üçünün tanısı fibroblast kültüründe enzim çalışması ile ispatlanmıştı. Sekiz hasta ise klinik ve biokimyasal bulgular değerlendirilerek tanı almıştı. Bir hasta karnitin palmitoyil transferaz 1 (CPT1), altı hasta karnitin palmitoyil transferaz 2 (CPT2) eksikliği, dört hasta karnitin-açil karnitin translokaz (CACT) eksikliği, oniki hasta primer karnitin (PCD) eksikliği, iki hasta orta zincirli açil-KoA dehidrojenaz (MCAD) eksikliği, beş hasta uzun zincirli 3-hidroksi açil-KoA dehidrojenaz (LCHAD) eksikliği, sekiz hasta çok uzun zincirli açil-KoA dehidrojenaz (VLCAD) eksikliği ile tanı almıştır. En büyük grup 34 hastanın bulunduğu multipl açil-KoA dehidrojenaz (MAD) eksikliği grubu idi. En çok tanı gecikmesi multipl açil-KoA dehidrojenaz ve karnitin palmitoyil transferaz 2 eksikliği olan hastalarında görüldü. Bu çalışma, ülkemizde görülen yağ asit oksidasyon bozukluğu tanılı hastaların genel özelliklerini ve izlemlerini yansıtması sebebiyle hastaların tanı ve izlem süreçlerinin iyileştirilmesi için bir kaynak olacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: mitokondriyal yağ asit oksidasyon bozukluğu, kalıtsal metabolik hastalıklar

Fidan Ahmadova
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uvea melanomuna yönelik radyoterapiye bağlı posterior segment komplikasyonu gelişmiş hastalarda inflamatuar kan parametrelerindeki değişikliklerin değerlendirilmesi

Çalışmada uvea melanomu nedeniyle takipli radyoterapi sonrası radyasyon retinopatisi veya radyasyon papillopatisi tanısı alan hastalarda radyasyon komplikasyonu ile inflamatuar kan parametleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlandı. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğinde uveal melanom nedeniyle takipli radyoterapi sonrası radyasyon retinopatisi veya papillopatisi tanısı alan 97 hasta dahil edildi. Hastaların radyasyon retinopatisi veya papillopatisi tanısı almadan önceki inflamatuar kan parametreleriyle radyasyon retinopatisi tanısı aldıktan sonraki inflamatuar kan parametreleri karşılaştırıldı. Nötrofil-lenfosit oranı (NLO), monosit-lenfosit oranı (MLO), platelet-lenfosit oranı (PLO), sistemik inflamatuar cevap indeksi (SIRI) ve sistemik immün inflamasyon indeksi (SII) değerleri hesaplandı. Radyasyon retinopatisi tanısı öncesi ve sonrası alınan kanlardaki inflamatuar kan parametrelerinde değişiklik olup olmadığı ve bu değişikliğin klinik bulgularla olan ilişkisi değerlendirildi. Veriler SPSS (Armonk, NY: IBM Corp.) programı ile analiz edildi. Çalışmamızın sonucunda rasyasyon retinopatisi tanısı öncesi alınan kan sonuçlar ile radyasyon retinopatisi tanısı sonrası alınan kan sonuçları karşılaştırıldığında NLO (p <0,001), MLO (p <0,001), PLO (p <0,05), SIRI (p <0,001) ve SII (p <0,001) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu görüldü. Radyasyon retinopatisi ile eş zamnlı oluşan inflamatuar sürecin inflamatuar biyobelirteçlerdeki artışa katkıda bulunduğu düşünüldü. Anahtar kelimeler: Radyasyon retinopatisi, nötrofil-lenfosit oranı, monosit lenfosit oranı, platelet-lenfosit oranı, sistemik inflamatuar cevap indeksi, sistemik immün inflamasyon indeksi

Merve Özge Algedik Tokyürek
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Down Sendromunda oftalmolojik ve ortoptik bulgular: Genotip-fenotip korelasyonu mümkün mü?

Down sendromu (DS) en sık görülen kromozomal hastalıktır. Oftalmolojik belirtiler DS'de %85'e varan oranlarda görülmektedir, bunların tanı ve tedavisi gerçekleşmezse görme azlığına neden olarak zihinsel gelişimi de olumsuz etkilemektedir. DS'nin yaklaşık %95'inin regüler trizomi tipi, %5'inin translokasyon tipi ve %2'sinin mozaik olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, DS'nin farklı genotiplerindeki oftalmolojik bulguları karşılaştırarak genotip-fenotip korelasyonu için bir ön çalışma yapmaktır. Çalışmaya göz veya çocuk genetik polikliniğine rutin muayene olmak amacıyla başvuran 6-37 yaş aralığındaki DS'li 31 hastanın 62 gözü dahil edildi. Tüm hastalar görme keskinliği, refraksiyon, akomodasyon, şaşılık, biyometrik özellikler, ön ve arka segment bulguları açısından değerlendirildi. Keratometrik ve pakimetrik değerler, korneal aberasyonlar, kappa açısı, iridokorneal açı, arka ve ön yüzeye ait keratokonus parametreleri ve elevasyon indeksleri Sirius Topografi cihazı kullanılarak elde edildi. Biyometrik ölçümler IOL Master 700 optik biyometri cihazı ile elde edildi. Regüler tipteki hastalarda görme keskinliği daha düşük (p=0.004) ve akomodasyon gecikmesi daha fazlaydı (p=0.013). Regüler tipte lens opasiteleri ve fundus anomalileri sık görülmekteydi (p<0.001). Kappa açısı regüler tipte geniş iken translokasyon tipinde en dardı (p=0.014). K2 değeri ve kornea apeks kurvatürü regüler tipte daha yüksekti (sırasıyla p=0.05 ve p=0.006). Regüler tip DS'de oftalmolojik bulgular daha sık, görme keskinliği ve akomodasyon cevabı daha düşük, lentiküler opasiteler ve anormal fundus bulguları daha sık, merkezi kornea daha dik ve kappa açısı daha geniş olarak bulunmuştur. Bu bulgular DS'li hastaların oftalmolojik tanı ve takip algoritmalarının geliştirilmesinde yol gösterici olacaktır.

Kornea topografisiSitogenetik analizÖn göz segmenti
Melisa Akgöz Koyuncuoğlu
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıpta uzmanlık öğrencileri için eleştirel makale okuma konusunda bir akran eğitim modülü oluşturma ve değerlendirme çalışması

Özden ME, Tıpta Uzmanlık Öğrencileri İçin Eleştirel Makale Okuma Konusunda Bir Akran Eğitim Modülü Oluşturma ve Değerlendirme Çalışması. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Halk Sağlığı Anabilim Dalı, Halk Sağlığı Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Sağlık hizmeti sunanların kanıta ulaşabilmesi ve kanıtı doğru kullanabilmesi sunulan sağlık hizmetinin niteliği (daha etkili yöntemlerin tercih edilmesi, hata yapılmaması) için önemlidir. Tıbbi bilginin hızla yenilendiği günümüzde hekimlerin eleştirel okuma (EO) becerilerinin yüksek olması elzemdir. Bu kapsamda tıpta uzmanlık öğrencilerine yönelik EO konusunda standart bir akran öğretim modülü oluşturma ve bir pilot araştırma ile kullanılabilirliği ve bilgiyi arttırma etkisinin ölçülerek geribildirimlerle modüle son halinin verilmesi amaçlanmıştır. Modül kapsamında EO konusunda eğitim materyalleri (konuya yönelik bilgi materyalleri, örnek tartışma makaleleri, soru setleri) hazırlanmıştır. Pilot deneme öncesinde eğitimi vermek üzere halk sağlığı uzmanlık eğitimi alan kişi (tez sahibi) 4 ay süre ile kendisi EO eğitimi almıştır. Pilot çalışma 07 Eylül – 23 Kasım 2023 tarihleri arasında 12 haftalık, çevrimiçi, konuda uzman gözlemcilerin gözetiminde bir akran eğitim programı şeklinde yapılmış, sosyal medya ve çeşitli uzmanlık dernekleri üzerinden programın duyurusu yapılmış ve 19 farklı üniversite ve 9 farklı branştan 48 katılımcı ile tamamlanmıştır. Değerlendirmede bilgi ve öz değerlendirmeye yönelik başlangıç, ara ve son oturum testleriyle gözlemci değerlendirmeleri kullanılmıştır. Toplam 93 kişiyle başlanan pilot araştırmayı tamamlayanlardan (n=48) %83'ü (n=40), son bilgi testinde >%65 puan alarak başarı belgesi almaya hak kazanmıştır. Grubun bilgi testinden aldığı ortanca puan %32; eleştirel okuma konusunda kendini yeterli hissetme ortanca puan %75 artmış, eleştirel okuma konulu ödev ve görevlerde stres yaşama ortanca puanı %50 azalmıştır. Araştırma sonucunda modülü başarıyla tamamlayan katılımcıların %82,5'i (n=33) standart eğitim modülünü kullanarak kendi akranlarına benzer bir eğitimi vermek isteyeceklerini belirtmiştir. Eleştirel okuma için geliştirilen akran öğrenme modülünün çevrimiçi uygulanması ile katılımcıların EO konusunda bilgi ve özgüvenlerini arttırmada başarılı olduğu gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Akran eğitimi, Eleştirel Okuma, Kanıta Dayalı Tıp

Mustafa Enes Özden
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mycobacterium fortuitum izolatlarında biyofilmoluşumu ve klaritromisin duyarlılığınınaraştırılması

Kurumanastırlı Berke, Mycobacterium fortuitum İzolatlarında Biyofilm Oluşumu ve Klaritromisin Duyarlılığının Araştırılması, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Mycobacterium fortuitum, hızlı üreyen tüberküloz dışı mikobakteri (TDM) türlerinden biridir. Dış ortamda çok yaygın bulunan bu bakteri özellikle immünsupresif hastalarda nazokomiyal enfeksiyonlar ile ilişkilendirilmiştir. M. fortuitum'un çeşitli yüzeylerde (cerrahi alet, implant, vb.) biyofilm oluşturabildiği gösterilmiştir. Biyofilm mukopolisakkarid tabaka ve mikroorganizma topluluğundan meydana gelen yüzey oluşumudur. Biyofilm tabaka içerisindeki özelleşmiş hücrelerin yükselmiş antimikrobiyal minimum inhibitör konsanstrasyon (MİK) değerlerine bağlı olarak tedavi başarısızlığına neden olabileceği gösterilmiştir. M. fortuitum enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılan antimikobakteriyel ajanlardan biri olan makrolid grubu üyesi klaritromisine karşı erm (39) genindeki mutasyonlar indüklenebilir makrolid direnci ile ilişkilendirilmiştir. Çalışmamızda, 40 adet M. fortuitum suşunda, standart sıvı mikrodilüsyon testi ile klaritromisin duyarlılığının belirlenmesi, biyofilm oluşturma özelliklerinin araştırılması ve erm (39) geninde mutasyon varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Yetmiş ikinci saatte yapılan değerlendirmede tüm izolatlar duyarlı, 14. günde izolatların %65'i indüklenebilir makrolid dirençli olarak raporlanmıştır. Biyofilm oluşumunun araştırılması için kristal viyole yöntemi kullanılmıştır ve iki izolat (%5) "orta biyofilm pozitif", 38 izolat (%95) "zayıf biyofilm pozitif" olarak rapor edilmiştir. Sanger dizileme yöntemi kullanılarak erm (39) geninde mutasyon varlığı araştırılmıştır. İzolatların tamamında PZR'de, erm (39) geni pozitif bulunmuştur. Dünyada ve ülkemizde M. fortuitum'u ele alan duyarlılık ve biyofilm çalışmaları oldukça sınırlı sayıdadır. Elde edilen sonuçlar ile M. fortuitum enfeksiyonlarında daha bilinçli ve etkili bir tedavi prensibine katkıda bulunmayı hedeflemekteyiz.

Berke Kurumanastırlı
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

40-69 yaş arası hipertansif bireylerde SCORE2 eşitliği ile kardiyovasküler ölüm risklerinin hesaplanması ve kardiyovasküler risk farkındalığı

40-69 Yaş Arası Hipertansif Bireylerde SCORE2 Eşitliği ile Kardiyovasküler Ölüm Risklerinin Hesaplanması ve Kardiyovasküler Risk Farkındalığı. Bu çalışmanın amacı, aile hekimliğine başvuran ve kardiyovasküler hastalıkların en önemli önlenebilir risk faktörlerinden biri olan hipertansiyonu olan bireylerde güncel bir risk skoru olan SCORE2 ile kardiyovasküler hastalık riskinin hesaplanması ve bireylerin kardiyovasküler hastalık risk faktörleri ile ilgili farkındalık düzeylerine bakılmasıdır. Çalışma 26.10.2022 ile 26.03.2023 tarihleri arasında Hacettepe Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuran toplam 231 hipertansiyon tanılı katılımcıya anket formu uygulanarak yürütülmüştür. Çalışmada uygulanan anket formunda; birinci bölümde sosyodemografik özelliklerin ve katılımcıların genel sağlık durumu ile ilgili soruların olduğu 20 soru, ikinci bölümde ise 22 sorudan oluşan Kardiyovasküler Hastalık Risk Farkındalığı Değerlendirme Ölçeği (KHRFDÖ) bulunmaktaydı. Çalışmaya katılan katılımcıların %64,5'u (n=149) kadın olup yaş ortalaması ise 54,18'di. Kadınların %34,89'u obez, %4,69'u ise morbid obezdi. Erkeklerin ise %32,92'si obez iken morbid obez olan kimse yoktu. Katılımcıların sistolik ve diastolik kan basıncı ortalamaları sırasıyla 126,29 mmHg ve 80,61 mmHg bulundu. Total kolesterol, LDL-K, HDL-K ve Non-HDL-K değerleri ortalamaları sırasıyla 210,81 mg/dL, 136,38 mg/dL, 53,59 mhg/dL ve 156,41 mg/dL idi. Katılımcıların 2'si dışında hepsi ilaç kullanıyordu. Katılımcıların %42,35'ü monoterapi ile tedavi ediliyorlardı. Diastolik kan kasıncı SCORE2 risk modeline göre yüksek riskli grupta çok yüksek riskli gruba göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Sigara içenlerin hem SCORE2 hem de SCORE risk puanı hiç sigara içmeyenlerden ve sigarayı bırakmış kişilerden anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Daha önce sigara içmiş fakat bırakmış olanların da hem SCORE2 hem de SCORE risk puanı hiç sigara içmeyenlere göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. SCORE risk modeline göre çok yüksek risk grubunda yer alan hastaların romatolojik hastalık oranları diğer grupta yer alanlara göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Psikiyatri ilacı kullananların oranı ise çok yüksek ve yüksek risk grubunda yer alanlarda diğer gruplara göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Çalışmaya katılan bireylerin SCORE2 puanları SCORE puanlarına göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. SCORE2'ye göre çok yüksek risk grubunda saptanan katılımcıların %8,3'ü SCORE'ye göre düşük ya da orta risk grubunda değerlendirilirken %20,8'i yüksek risk grubunda değerlendirildi. Yine SCORE2'de yüksek risk grubunda olanların %55,3'ü SCORE'de düşük ya da orta risk grubunda değerlendirildi. Hipertansiyon dışında bilinen hastalığı olan bireylerin KHRDÖ'deki "Sağlıklı beslenme niyetleri'' skoru, hipertansiyon dışında bilinen hastalığı bulunmayan bireylere göre; haftada 1-2 kez egzersiz yapanların ''Kalp krizi/inme'' bilgi düzeyi hiç egzersiz yapmayanlara göre; haftada 3 ve daha fazla egzersiz yapanların "Algılanan faydalar'' skoru hiç egzersiz yapmayanlara göre; yemeklerini az tuzlu tercih edenlerin "Kalp krizi/inme'' bilgi düzeyi tuzlu tercih edenlere göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Sonuç olarak çalışmamız göstermiştir ki; SCORE2 risk modeli SCORE'ye göre daha hassas bir değerlendirmedir ve kullanılması daha uygundur. Toplumdaki kardiyovasküler hastalık risk farkındalığı henüz istenen düzeyde değildir. Bu farkındalığı artırmak için ve risk altındaki hastaların erken tanısı için aile hekimleri hipertansif olsun olmasın bütün hastalarını kardiyovasküler hastalıklar hakkında bilgilendirmeli; diyet, egzersiz, sigaranın bırakılması konusunda doğru bilgilendirme yapmalı ve risk altındaki hastaları rutin olarak taramalıdır. Anahtar Kelimeler: kalp ve damar hastalıkları, risk faktörleri, hipertansiyon, farkındalık

Kübra Karadağ
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nefrin mutasyonu olan konjenital nefrotik sendromlu hastalarda nefrektominin hasta sağkalım üzerine etkisinin retrospektif araştırılması

Konjenital nefrotik sendrom, böbreklerden protein kaybı ile seyreden glomerüler bir hastalıktır. Hastalığın başlangıcı antenatal dönemde olur ve hastalar hayatın ilk üç ayında tanı alırlar. Bu hastalarda doğum sonrası nefrotik düzeyde proteinüri olur. Protein kaybına bağlı olarak hastalarda hipoalbüminemi (serum albümin <2.5 gr/dL), ödem ve hiperlipidemi görülür. Protein kaybı ile tiroid bağlayıcı globülin, antitrombin III, immünglobulin G, kompleman C3 ve C5, Faktör B ve D kaybı da olur. Buna bağlı olarak hastalarda hipotiroidi, tromboz, enfeksiyonlara yatkınlık gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir. Hastaların en sık ölüm sebebi sepsistir. Hastalığın yönetiminde intravasküler övoleminin idamesi, ödemin yönetimi sağlıklı büyüme ve gelişmenin sağlanması ve komplikasyonların önlenmesi ile hastaların böbrek nakline ulaştırılması hedeflenir. Sürekli protein kaybı olduğu için hastaların proteinden zengin yüksek kalorili diyet ile beslenmesi normal büyüme için gereklidir. Ödemin yönetiminde sürekli albümin replasmanlarına ihtiyaç duyulabilir. Tromboz açısından hastalara antitrombotik veya antikoagülan profilaksi önerilmektedir. Enfeksiyonlara yatkınlık açısından özellikle kapsüllü bakterilere yatkınlık olan bu hastalara penisilin G profilaksisi önerilmiştir. Tiroid bağlayıcı globülin kaybı olduğu için levotiroksin başlanması önerilir. Hastalığın küratif tedavisi böbrek naklidir. Vücut ağırlığı 10 kg üstündeki hastalara uygulanabilir. Literatürde hastalar 7-10 kg arasında iken nefrektomi yapılmasını öneren çalışmalar vardır. Artık bu görüş yavaş yavaş terk edilmekte olup hastalarda klinik övolemiyi sağlayamama, büyümenin geride kalması durumunda nefrektomi tercih edilmesi önerilmektedir. Biz kliniğimizde nefrektomi yapılan hastaların klinik açıdan daha iyi seyrettiği yönünde gözlemler edindiğimizden bu çalışmayı planladık. Bu gözlemi bilimsel olarak test etmek amacıyla Türkiye genelinde on üniversite hastanesi çocuk nefroloji bölümleri ile iletişime geçilerek nefrektomi yapılan ve yapılmayan toplam 29 NPHS1 mutasyonu olan konjenital nefrotik sendromlu hastaya ait veri toplandı ve analiz edildi. Hastaların 16'sına nefrektomi uygulanmış, 13'ü ise konservatif yöntemlerle izlenmişti. Nefrektomi yapılan hastaların 13'üne unilateral nefrektomi uygulanmıştı. Nefrektomi yapılan ve yapılmayan hastalar arasında genel demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Sadece nefrektomi yapılan hasta grubunda aylık albümin ihtiyacının daha fazla olduğu görüldü. Nefrektomi yapılan hastalarda serum albümin düzeyi nefrektomiyi takiben istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde artmış olmasına rağmen normal düzeylere ulaşmadığı görülmüştür. Bu da hastalarımızın çoğunun unilateral nefrektomi yapılmış olması ile açıklanabilir. Nefrektomi yapılan hastanın böbrek fonksiyonlarına bakıldığında ise son dönem böbrek yetmezliği gelişmesi ve renal replasman yaşı iki yaş olarak bulunmuştur. Nefrektomi yapılmayan gruba göre yaklaşık bir yıl daha erken renal replasman ihtiyacı olmuştur. Hastaların büyümelerine bakıldığında genel olarak boy izleminde "z" skorunda kayıp vardır. Nefrektomi yapılan hastaların aylık albümin ihtiyacı istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde azalmıştır. Nefrektomi yapılan hastaların hastaneye yatış sayısı ve enfeksiyon sıklığı azalmıştır, fakat santral venöz kateter ilişkili tromboz geçiren hasta sayısı daha fazladır. Nefrektomi yapılmayan hastaların da serum albümin düzeyleri zaman içinde istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde artış göstermiştir, fakat nefrektomi yapılan hastalara göre düzeyi daha düşük bulunmuştur. Böbrek fonksiyonları açısından hastaların son dönem böbrek yetmezliğine ilerlemeleri ve renal replasman sürecinin başlanması yaklaşık üç yıl olarak saptanmıştır. Boy ve vücut ağırlığı z skorlarında anlamlı bir değişiklik yoktur, ancak son vizitte nefrektomi yapılan gruba göre "z" skorlarının daha iyi olduğu görülmüştür. Nefrektomi yapılmayan hastalarda da aylık albümin infüzyonu ihtiyacı zamanla azalmıştır. Fakat hastaneye yatış sıklığında ve enfeksiyon sıklığında istatistiksel açıdan anlamlı bir azalma olmamıştır. Nefrektomi yapılmayan hastalarda santral venöz kateter ilişkili tromboz görülmemiştir. Sonuç olarak konjenital nefrotik sendrom komplikasyonlarını sık yaşayan, hastaneye sık yatışı yapılması gereken, övolemisi korunamayan hastalarda nefrektomi düşünülebilir. Daha önce literatürde büyüme geriliği olan çocuklara nefrektomi yapılması önerilmekteydi. Fakat çalışmamızda bu hastaların nefrektomi ile büyümesinin daha kötüleştiği sonucuna varılmıştır. Bulgularımız ışığında nefrektominin her konjenital nefrotik sendrom hastasına rutin olarak yapılmaması, ancak seçilmiş hastalarda hasta sağkalım üzerine fayda sağlayabileceğinden bu hasta grubuna uygulanması sonucuna varılmıştır.

Yüksel Uğurlu
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Allojenik hematopoetik kök hücre nakli yapılan çocuklarda nakil sonrası gelişen sitopenilerin değerlendirilmesi

Çocuklarda hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) uzun yıllardan bu yana birçok malign ve malign olmayan hastalığın tedavisinde giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır. Nakil sonrası mortalite ve morbidite riskini arttıran önemli komplikasyonlardan biri sekonder sitopenilerdir. Etiyolojide sepsis, viral enfeksiyonlar, graft-versus host hastalığı (GvHH), miyelotoksik ilaçlar, otoimmünite, hazırlama rejimi yoğunluğu, nakil endikasyonu, kök hücre kaynağı, alıcı ve verici arasında kan grubu uyumsuzluğu gibi birçok faktör rol alabilmektedir. Ancak post-transplant sitopenilerin, özellikle çocuk hastalarda tanımlama kriterleri, etiyolojik etkenleri, tanı ve tedavi yönetimi konuları halen tartışmalıdır. Çalışmamızda allojenik HKHN yapılan çocuk hastalarda nakil sonrası gelişen sekonder sitopenilerin sıklığını tespit etmek ve risk faktörlerini belirlemek; bu şekilde riskli hastalar için erken tanı, tedavi ve izlem ile ilgili öneriler geliştirilmesi hedeflenmiştir. Çalışmaya ünitemizde, 2008-2023 yılları arasında allojenik HKHN uygulanmış çocuk hastalar (1 ay-20 yıl) dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 301 hastanın 58'inde (%19,2) nakil sonrası sitopeni gelişmiştir. Sitopeni sıklıkları incelendiğinde en kalabalık grubu 21 hasta ile anemi ve trombositopeninin birlikte görüldüğü grubu oluştururken, bunu 18 hasta ile pansitopeni grubu izlemektedir. İzole nötropenisi olan hasta bulunmamaktadır. Toplamda 23 hastada (%7) nötropeni (N+AN+TN+ATN), 50 hastada (%16) trombositopeni (T+AT+TN+ATN). 47 hastada (%15) anemi (A+AT+AN+ATN) saptanmıştır. Nakil öncesi kan transfüzyonu öyküsü, nakil öncesi immün sitopeni öyküsü, akut GvHH, post-KİT CMV enfeksiyonu/hastalığı, gansiklovir, takrolimus, MMF, fludarabin, büyük hasta ve verici yaşı nakil sonrası sitopeni gelişimi açısından risk faktörleri olarak saptanmıştır. Nakil sonrası sitopeni gelişimi üzerine verici tipi, alıcı ile verici arasındaki ABO kan grubu uyumu ve nakil endikasyonunun etkisi bulunmamıştır. Sonuç olarak, nakil sonrası gelişen sekonder sitopeniler komplike, multifaktöriyel ve ciddi komplikasyonlardır. Bu nedenle bu konuda daha çok kapsamlı tanı, tedavi ve izlem şemalarına ihtiyaç vardır.

Hematopoetik kök hücre transplantasyonu
Özge Albayrak
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endotrakeal tüp kaf basınçlarının monitörize edilerek belirli aralıkta tutulmasının cerrahi sonrası öksürük, boğaz ağrısı, ses kısıklığı insidansı üzerine etkisi

Mahmudova. Kh. Endotrakeal tüp kaf basınçlarının monitörize edilerek belirli aralıkta tutulmasının cerrahi sonrası öksürük, boğaz ağrısı, ses kısıklığı insidansı üzerine etkisi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AD. Uzmanlık Tezi. Ankara 2024. Günümüzde kullanılan yüksek hacim-düşük basınçlı tüpler için güvenli kaf basınç aralığı 20-30 cmH2O olarak tanımlanmakla birlikte operasyon odalarında rutin kaf basıncı takibi yapılmamaktadır. Bu çalışmanın amacı kör olarak şişirilen kaflarla kaf basıncı takibi yapılarak şişirilen kaflar arasında anlamlı bir basınç farkı bulunup bulunmadığını ve eğer varsa bu basıncın trakea üzerindeki etkilerinin klinik olarak belirlenebilen boğaz ağrısı, ses kısıklığı, öksürük parametreleri üzerine etkisini araştırmaktır. Prospektif, randomize, kontrollü, çift kör çalışmaya dahil edilen hastalar kaf monitörizasyonu yapılarak basınçları kontrol altında tutulan çalışma grubu (n=163) ve kontrol grubu (n=100) olmak üzere iki gruba ayrılmışlardır. Çalışma grubu bir invaziv basınçölçer sistem ile sürekli monitörize edilmiştir. Buna ek olarak gruplara kör olan bir araştırmacı her iki grupta entübasyon yapıldıktan sonra, ekstübasyon öncesi ve uzun süren vakalarda entübasyon sonrası 3. saatte manometre yardımıyla endotrakeal tüp kaf basıncını ölçmüştür. Ameliyat sonrası hastalar, çalışma gruplarına kör bir başka araştırmacı tarafından (2. ve 24. saatte VAS skorlaması yardımıyla) boğaz ağrısı, öksürük ve ses kısıklığı açısından değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirme Statistical Package for Social Sciences for Windows 20 (SPSS-IBM SPSS Inc., Chicago, IL) programı kullanılarak yapılmıştır. 2. saat ve 24. saat boğaz ağrısının kaf basınç monitörizasyonu yapılan grupta anlamlı derece daha az olduğu görülmüştür (2. saat boğaz ağrısı için p=0,00 24. saat boğaz ağrısı için p=0,02). Ses kısıklığı ve öksürük açısından gruplar arasında bir fark tespit edilmemiştir. Manometre ölçümlerinin de aynı kapalı sistemdeki havayı kullanması nedeniyle basıncı düşürdüğü tespit edilmiştir, daha önce de bazı araştırmacıların belirttiği bu durumun niceliğinin daha detaylı çalışılması gerekmektedir. Sonuç olarak, intraoperatif ETT kaf basıncı monitörizasyonunun boğaz ağrısı ve bu ağrıya sebep olan mukozal iskeminin önlenmesinde etkili olabileceği görülmüştür

Kheyrana Mahmudova
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pierre robin sekansı olan bebeklerde glidescope® titanium (verathon) ve flexible ıntubation video endoscope® (fıve, storz)'un entübasyon başarısı açısından karşılaştırılması

Fleksibl fiberoptik bronkoskopi (FFB), bilinen veya beklenen zor havayolu olan erişkin ve çocuklar için altın standart olarak kabul edilmektedir. Yeni nesil videolaringoskopi sistemleri de zor havayolu öngörülen pediatrik hasta grubunda, FFB'a alternatif olarak başarı ile kullanılmaktadır. Pierre Robin Sekans (PRS)'lı hasta grubunda havayolu yönetimi, glossopitoz, mikrognati ve havayolu obstrüksiyonu içeren klasik triad ve eşlik edebilecek sendrom ve anomaliler nedeniyle zordur. Bu hasta grubunda ileri havayolu tekniklerinin kullanılması gerektiği açıktır. Ancak literatüde bu ileri havayolu tekniklerinin başarısını ya da birbirine üstünlüğünü gösteren çalışma pek yoktur. Bu çalışma ile, PRS'li 12 ayın altındaki hasta grubunda FFB ve Glidescope cihazlarının entübasyon başarısı ve entübasyon süresi açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız prospektif randomize kontrollü bir çalışmadır. Etik kurul onayı alındıktan sonra Mart 2021- Aralık 2023 tarihleri arasında, 12 aydan küçük, elektif olarak genel anestezi altında cerrahiye alınmış olan Pierre Robin Sekans'lı hastalarda Flexible Intubation Video Endoscope (FIVE)® ya da GlideScope® Titanium cihazları ile entübasyon başarısı ve entübasyon süreleri karşılaştırılmıştır. Hastaların yaşı, vücut ağırlığı, boyu, cinsiyeti gibi antropometrik bilgileri; ağız açıklığı (AA), tiromental mesafe (TMM), frontal düzlem-çene mesafesi (FPCD), FPCD/ağırlık indeksi dahil olmak üzere preoperatif havayolu muayene ölçümleri kaydedilmiştir. Hastalar randomize edilerek alanında deneyimli 2 öğretim üyesi tarafından FFB ya da Glidescope ile entübe edilmişlerdir. Kör olmayan bir araştırma görevlisi tarafından ilk denemedeki entübasyon başarısı, entübasyon süresi, glottik görüntüleme zamanı ve komplikasyonlar kaydedilmiştir. Her iki cihaz bu parametreler açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamıza FFB grubunda 23, Glidescope grubunda 27 olmak üzere PRS'li 50 hasta dahil edilmiştir. Her iki hasta grubu arasında yaş, cinsiyet, antropometrik ölçümler, ağız açıklığı, TMM, FPCD, FPCD/ağırlık indeksi açısından istatistiksel olarak fark yoktu. Çalışmamızda her iki cihazın ilk denemedeki entübasyon başarısı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (Glidescope ve FFB için sırasıyla %81,5 ve %87 (p=0,430)) Ortanca entübasyon süreleri Glidescope grubunda 35 sn (20-59 sn, IQR=10,5), FFB grubunda ise 40 sn (23-127s, IQR=18) idi ve Glidescope grubunda istatistiksel olarak da anlamlı şekilde entübasyon süresi daha kısaydı (p=0,032). ETT geçiş süreleri her iki grupta da benzer olduğundan, bu farklılık en iyi glottik görüntü elde edilme zamanından kaynaklanmaktaydı. Ortanca en iyi glottik görüntü elde edilme zamanı Glidescope grubunda 9,5 sn (4-40 sn, IQR;7,5) ve FFB grubunda 16 sn (8-70 sn, IQR;14) idi (p=0,002). Ancak, bu farklılığın klinik olarak anlamlı olup olmadığı net olarak söylenemez. Nitekim, çalışma grubumuzda da işlem esnasındaki komplikasyon oranları benzerdi (Glidescope grubunda %18,5, FFB grubunda %13 p=0,711). PRS'li hasta grubunda preoperatif zor havayolunu öngörmede doğruluk ve güvenilirliği kanıtlanmış bir test mevcut değildir. Literatür taramalarında; AA, TMM, FPCD ölçüm değerleri açısından pediatrik referans değerlerin tartışmalı olduğu ve uygun referans değerler açısından daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir. Çalışmamızda Glidescope ve FFB ile ilk entübasyon başarısını benzer bulduk. İki tekniğin de birbirine üstünlüğü konusunda daha detaylı çalışmalara gereksinim olsa da; ileri havayolu tekniklerinin öncelikli olarak seçilmesi gerektiğini ve girişim sayısını azaltarak güvenle kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Fiberoptik bronkoskop, videolaringoskopi, zor havayolu, Pierre Robin Sekans.

Begüm Ercan
Hacettepe University
2024
00