Hacettepe University
Faculty

Faculty of Medicine

Hacettepe University

108

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Tez
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise nöbet şikayeti ile başvuran olguların görüntüleme bulgularının analizi

Gereç ve yöntem: Ocak 2009 - Temmuz 2017 tarihleri arasında erişkin acil servise nöbet şikayeti başvuran toplam 1002 hasta başvurusu çalışmaya alındı. Klinik verilerin değerlendirilmesi sonucu senkop-nöbet ayrımı yapılamayan veya senkop tanısı alan 202 başvuru çalışma dışı bırakıldı. Hastalarda yaş, cinsiyet, bilinen epilepsi, yeni tanı nöbet ve bilinen hastalık varlığı (neoplastik ve non-neoplastik gibi) araştırıldı. Hastalar, yeni tanı nöbetler ve bilinen epilepsiler olmak üzere iki alt grup halinde değerlendirildi. Her iki grup hastalar, hastalık öyküsü olup olmamasına göre, hastalık öyküsü olanlar ise neoplastik ve non-neoplastik olmasına göre, neoplastik hastalık öyküsü olan hastalar intrakraniyal ve ekstrakraniyal, intrakraniyal neoplaziler primer santral sinir sistemi (SSS) neoplazileri ve metastazlar, primer SSS neoplazileri ise glioblastom ve diğer intrakraniyal neoplaziler olarak iki grupta sınıflandırıldı. Nonneoplastik hastalık öyküsü olan hastalar SSS'ni etkileyen patolojiler ve SSS'ni etkilemeyen patolojiler olarak iki grupta sınıflandırıldı. SSS etkilenimi olan hastalar vasküler ve vasküler olmayan patolojiler olarak sınıflandırıldı. Bilinen epilepsi öyküsü olan hastalar primer/idiopatik ve sekonder edinsel olarak iki gruba ayrıldı. Primer/idiopatik öyküsü olan bilinen epilepsi hastaları ise travma öyküsü olan ve olmayan diye iki grupta sınıflandırıldı. Sonrasında ise hastaya uygulanan görüntüleme tetkikleri (BT ve MRG) değerlendirildi.Hastalarda görüntülemede pozitif bulgu, BT ve/veya MRG'de, yeni patoloji varlığı (diagnostik) veya mevcut olan patolojide tedavi ve/veya takip planını değiştirecek (prognostik) bulgular olarak kabul edildi. Görüntüleme bulguları yukarıda tariflendiği gibi analiz edildikten sonra klinik parameterler ile oluşturulmuş sınıflama ile karşılaştırılarak, yeni tanı nöbet ve bilinen epilepsi hastalarında, alt gruplar için Odds ratio (tahmini rölatif risk) analizi yapıldı. Radyolojik görüntülemenin tanısal etkinliği, BT'in negatif MRG'in pozitif bulunduğu hastalarda görüntülemede saptanan patolojiler ve saptanan patolojilerin sıklığı değerlendirildi. Hastaneye birden çok kez başvuran hastaların genel başvuru dağılımı, tekrarlanan görüntülemede pozitif bulgu varlığına göre Odds ratio (tahmini rölatif risk) değerlerinin analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 46,7±19,7 yıl olup, 458'i (%57,3) erkek, 342'si (%42,7) kadın olmak üzere toplam 800 başvuru çalışmaya dahil edildi. Araştırmaya alınan hastaların %38,9'u (n=311) ilk kez nöbet geçirme şikâyeti ile hastaneye başvurmuş iken, %61,1'inde (n=489) nöbet geçmişi bulunmaktaydı. İlk kez nöbet geçiren hastaların %40,5'inde hastalık öyküsü (%23,8'i neoplastik ve %16,7'si nonneoplastik) varken; yeni tanı nöbet ile başvuran ve bilinen neoplazisi bulunan hastaların %74,0'ında ekstrakraniyal, %26,0'ında ise intrakraniyal neoplazi hikayesi mevcuttu. En sık görülen ekstrakraniyal neoplazi ise primer akciğer kanseriydi. Primer intrakraniyal neoplazi türleri incelendiğinde, en sık glioblastoma (33.3 %), sonra sırasıyla menenjiyom ve düşük dereceli glial tümörlere rastlanmıştır. SSS'ni etkileyen non-neoplastik patolojilerde %26,5 oran ile SVO en sık neden iken, bunu %14,7 oran ile intrakraniyal anevrizmalar takip etmektedir. Görüntülemede pozitif bulgu görülme sıklığı yeni tanı nöbet öyküsü (p<0,001), altta yatan hastalık varlığında, neoplazi varlığında, ekstrakraniyal neoplazi varlığında, özellikle non-metastatik akciğer kanseri öyküsü, akciğer kanseri dışı diğer ekstrakraniyal neoplazi varlığında (p<0,001), glioblastom dışı diğer intrakraniyal neoplazi varlığında (p=0,001) ve yeni tanı non-neoplastik hastalık varlığında (p=0,011) anlamlı olarak yüksek bulundu. Bilinen epilepsi hastaların %57,7'si primer epilepsi hastası, %42,3'ü sekonder edinsel epilepsi hastasıdır. Primer epilepsi olan hastaların 58'inde (tüm bilinen epilepsilerin %11,9'u) başvuru anında nöbete travma eşlik etmektedir. Sekonder edinsel epilepsili hastaların %23,5'inde neoplastik; %18,8'inde ise non-neoplastik hastalık öyküsü vardı. Sekonder edinsel epilepsi hastalarında neoplazilerin tamamı intrakraniyaldi. Bu tümörlerin %65,2'si primer SSS tümörü iken, %34,8'i intrakraniyal metastaz yapan SSS dışı neoplazilerdir. Primer intrakraniyal neoplazilerin en büyük kısmını %29,7 ile glioblastom oluştururken, onu %18,9 ile menenjiyom, %16,2 ile oligodendrogliom takip etmektedir. Sekonder edinsel epilepsi hastalarında non-neoplastik hastalıklarından en sık neden SVO (%15,2) olup bunu, geçirilmiş epilepsi cerrahisi (%12,0) ve AVM (%12,0) takip etmektedir. Sekonder edinsel epilepsi grubunda görüntülemede pozitif bulgu görülme sıklığı neoplazi varlığında (p=0,023), glioblastom varlığında (p=0,030) anlamlı olarak yüksek bulundu. Primer epilepsi öyküsü olan hastalarda ise pozitif bulgu görülme sıklığı anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). Patoloji varlığının BT'de negatif, MRG'de pozitif olduğu hastaların %75'i ilk nöbet ile başvuran hasta grubunda, %25'i ise bilinen epilepsi grubundadır. BT'de negatif, MRG'de pozitif bulgusu olan tüm hastalarda MRG'deki bulguların büyük çoğunluğunu arteryal iskemi, menenjit-ensefalit ve venöz iskemi oluşturmaktadır. Hastaneye birden çok başvuran hastaların %46,7'si primer epilepsi, %53,3'ü ise sekonder epilepsi hastasıdır. Birden çok başvurusu olan primer epilepsi hastalarının hiçbirinde BT veya MR'de patoloji saptanmamıştır. Tekrar gelen sekonder edinsel epilepsi hasta grubunda pozitif bulgu görülme sıklığında anlamlı artış izlenmedi. Yeni tanı nöbet hastalarında BT'nin patoloji saptamada duyarlığı neoplastik (ekstrakraniyal ve intrakraniyal) hastalık öyküsü olanlarda lezyonun boyutuna, eşlik edebilecek non-neoplastik patolojinin patofizyolojisine göre %65-80 arasında değişmekte olup, non-neoplastik grupta hem vasküler hem de non-vasküler patolojilerde BT'nin duyarlılığı %35'in altındadır. Sekonder edinsel epilepsi grup hastalarda BT'nin patoloji saptamada duyarlılığı neoplazi grubunda (intrakraniyal ve ekstrakraniyal) %75-100 arasında değişmekte olup, non-neoplazi grubunda yeni tanı nöbet grubu ile karşılaştırıldığında yüksek bulunsa da %35-65 arasında değişmektedir. Sonuç: Çalışma sonucunda görüntülemede diagnostik, tedavi ve takip sürecini değiştirecek patolojik bulgu (pozitif bulgu) görülme sıklığı yeni tanı nöbet hasta grubunda daha yüksektir. Hem yeni tanı nöbet hem de sekonder edinsel epilepsi tanısı olan, altta yatan neoplastik hastalık öyküsü olan hastalarda BT'nin etkinliği yüksek bulundu. Yeni tanı ve bilinen sekonder edinsel epilepsi grubundaki hastalarda nonneoplastik özellikle de vasküler patolojilerle ilişkili hastalık öyküsü mevcut ise BT ile birlikte MRG modalitesinin başvuru anında veya takip görüntülemede kullanılması hastanın tanı, tedavi ve takip sürecindeki değişiklerin yönetilmesinde yardımcı olacaktır. Nöbet yakınması ile acil servise başvuran hastalarda bilinen primer epilepsi öyküsü görüntülemede pozitif bulgu görülme sıklığını artırmamaktadır. Primer epilepsi öyküsü olan hastalarda eşlik eden travma öyküsünün de olması görüntülemede pozitif bulgu görme sıklığını anlamlı derecede olmasada arttırmaktadır.

Acil servis-hastaneAcil tıp servisleriGörüntüleme+5
Javıd Isayev
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek anjiyomiyolipomlarının endovasküler tedavisi: Orta ve uzun dönem sonuçları

Amaç: Anjiyomiyolipom böbrekte en sık görülen, genellikle yavaş büyüyen ve tedavi gerektirmeyen iyi huylu bir tümördür. Ancak hızlı büyüyen, belirgin vasküler komponenti olan, büyük boyutlu, semptomatik ve kanayan lezyonların tedavisi önerilmektedir. Bizim çalışmamızda tek merkezde endovasküler tedavi gören böbrek anjiyomiyolipomu tanılı hastaların orta ve uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 2007-2017 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Vasküler Girişimsel Radyoloji Ünitesinde endovasküler tedavi edilmiş 24 hasta çalışmaya dahil edildi. BT / MRG görüntüleri bulunmayan ve takipleri yapılamayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların demografik özellikleri, işlem öncesi semptomları, klinik özellikleri ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Lezyonların tipi, sayısı, içyapıları, işlem öncesi ve sonrası boyutları analiz edildi. İşlem teknikleri ve komplikasyon oranları hesaplandı. Hastalar tek başına mikropartikül ve mikropartikül ile koil kombinasyonu kullanılan iki gruba ayrıldı. Takipte nüks ve cerrahi girişim düzeyleri kaydedildi. Bulgular: Yaşları 20-78 yıl arası değişen (ortalama 45,4) toplam 24 hastaya anjiyografi yapıldı. Ortalama 7,3±2,5 cm çapında toplam 27 lezyon (32 işlem) transarteriyel yoldan embolize edildi. Takip süresi 6-120 ay arasında değişmekte olup ortalama takip süresi 33,8 ay idi. Teknik başarı oranı %93,3 ve klinik başarı oranı %85 olarak hesaplandı. Embolizasyon sonrası lezyonların en uzun çaplarında ortalama 1,8±0,83 cm (%28,4±13,4) küçülme izlendi. Lezyonların tedavi sonrası ortalama boyutlarının tedavi öncesi ortalama boyutlarına göre istatistik olarak anlamlı azaldığı saptandı (p=0,005). İşlem öncesi ve sonrası tüm hastaların böbrek fonksiyon değerleri (glomerüler filtrasyon hızı ve kreatinin) normal sınırlarda ölçüldü. Kanama oranı 5 mm'den büyük anevrizma içeren lezyonlarda daha yüksek idi. Nüks oranı %15 düzeyinde hesaplandı. Majör veya minör komplikasyon saptanmadı. İki hastaya şikâyetlerin devam etmesi nedeniyle (kendi istekleri ile) cerrahi işlem yapıldı. Tek başına mikropartikül ve mikropartikül ile koil kombinasyonu kullanılan gruplar arasında nüks ve lezyon küçülme oranlarında anlamlı fark izlenmedi (p=0,207). Sonuç: Transarteriyel embolizasyon AML lezyonlarında düşük morbidite ve mortaliteye sahip efektif tedavi yöntemidir. Çok sayıda ve kompleks lezyonlara sahip olan sendromik (Tuberoskleroz ile ilişkili) grup hastalarında böbrek fonksiyonlarının korunması açısından embolizasyon işlemi elverişlidir. Mikropartikül ile distal yatak embolizasyonu yapılan AML lezyonlarında ek olarak proksimal arterlerin koil ile embolizasyonu nüks oranında ve lezyon küçülmesinde anlamlı bir fark sağlamamaktadır. Anahtar Kelimeler: Anjiyomiyolipom (AML), Tuberoskleroz (TSK), Transarteriyel embolizasyon.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek neoplazmları+5
Javıd Ahmadov
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis tanı kriterlerinin karşılaştırılması

tanısında ve sonlanımı öngörmede kullanılacak altın standart bir test veya skor mevcut değildir. Bu çalıĢmada, sepsiste prognozu öngörmede sık kullanılan skorlamaların karĢılaĢtırılması amaçlanmıĢtır. 1 Mayıs 2016- 30 Nisan 2017 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi EriĢkin Acil Servis‟e baĢvuran, sepsis öngörülerek antibiyotik baĢlanan, en az iki kültür alınan, 18 yaĢından büyük 100 hasta çalıĢmaya dahil edildi. Üç gün ya da daha fazla yoğun bakımda yatıĢ veya ölüm kriterine göre, 51 hasta sepsis olarak kabul edildi. Hastalardan sepsis tanısı alanların yaĢ ortalaması 66,71, almayanların ise 64,16 bulunmuĢ olup, istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiĢtir. Sepsis tanısı alan hastalarda erkek cinsiyet daha fazla görülmüĢtür (%66). Sepsis olan ve olmayanlar arasında prokalsitonin, baĢvuru laktat düzeyleri ve ortalama antibiyotik tedavi süreleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıĢtır. Her iki gurupta da en sık enfeksiyon odağı pnomoni, ikinci en sık odak üriner sistem olarak tespit edilmiĢtir. 50 hastada, en az bir odakta ya da kan kültüründe üreme tespit edilmiĢtir. Acilde kalıĢ süresi sepsis olan hastalarda, olmayanlara göre daha uzun tespit edilmiĢtir. Hastaların acilde kalma süreleriyle, ölümle sonuçlanması arasında bir iliĢki saptanmamıĢtır. SIRS, SOFA, qSOFA, MEWS≥5, MEWS≥6, MEWS≥7 skorlarının eğri altında kalan alan incelemesi yapıldığında, sepsis için tanısal test olarak, en iyi skor qSOFA olarak saptanmıĢtır. En yüksek 3 değere sahip olan skorlar sırasıyla qSOFA, MEWS≥6 ve SOFA olarak bulunmuĢtur. SIRS ise, en düĢük tanı değeri olan skor olarak tespit edilmiĢtir. MEWS≥6, kullanım kolaylığı nedeniyle, qSOFA‟ya alternatif olabilir. Her ne kadar SOFA da benzer sonuçlar elde edilmiĢ olsa da, pek çok laboratuvar parametresini içermesi, acil serviste erken dönemde ve kolay bir Ģekilde kullanımını engellemektir.

PrognozSOFA skorlama sistemiSepsis+3
Muhammed Sarıer
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı miyasteniya gravis hastalarının klinik ve laboratuvar sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi

Jüvenil miyasteni (JM) otoimmün bir nöromüsküler kavşak hastalığıdır. Patogenezi asetilkolin reseptörlerine (AKR) ve daha az oranda kas-spesifik kinaza (muscle-specific kinase, muSK) karşı gelişen otoantikorların nöromüsküler kavşak iletiminde yaptıkları değişikliklere dayanır. JM'nin tanısı ve ayırıcı tanısındakı özellikler klinik önem taşımakta, tanı güçlükleri ve gecikmeleri sık görülmektedir. Bu çalışmada JM tanısı konulan 50 hastanın yaş-cins dağılımı, başlangıç belirtileri, serolojik profilleri, görüntüleme ve elektrofizyolojik değerlendirme sonuçları ve tedaviye yanıtları incelenmiştir. Hastalığın ortanca (median) başlama yaşı 107.8 ay (24-180 ay) olup olguların çoğunluğu 10 yaş altı erkek ve 15 yaş üzeri kızlar olmak üzere iki grupta yoğunlaşmaktaydı. Erkek/kız oranı 10 yaş altında 1.4:1, 10 yaş üstünde 1:1.4 şeklindeydi. Tutulum paterni 26 hastada (%52) saf okuler,7 hastada (%14) okuler+bulbar, 17 (%34) hastada ise generalize biçimdeydi. Destekleyici laboratuvar tahlillerinden 48 hastada (%96) AKR antikoru bakılmış ve bunların 27'sinde (%56.25) pozitif bulunmuş; anti-MuSK antikoru toplam 12 hastada bakılmış ve 6'sında (%50) pozitif saptanmıştı. Elektromiyografi yapılan 31 hastadan 25'inde (%80.6) hastalıkla uyumlu sonuçlar elde edilmişti. Tüm hastalar antikolinesteraz ilaçlarla tedavi aldı. Bu tedaviye en iyi yanıt verenler, erkek ve saf oküler tutulumu olan hastalardı. Kortikosteroid tedavisinin okuler+bulbar tutulumu olan ve puberte yaş grubunda olan hastalarda daha fazla kullanılmış olduğu görüldü. Diğer tedaviler; 10 hastada intravenöz immünoglobülin ve 2 hastada da plazmaferez idi. Serimizin sonuçlarına göre JM'nin tanısında klinik bulgulara ek olarak kullanılan serolojik ve elektrofizyolojik tetkiklerden en az bir tanesi pozitif bulunmaktadır. Tedavide antikolinesteraz inhibitörleri ve steroidler hastaların çoğunluğunda iyi klinik sonuçlar vermektedir. Tüm tedavilere dirençli olup belirtileri kontrol atlına alınamayan, miyastenik krize giren hastamızın bulunmayışı, JM'nin seyrinin genellikle iyi olduğunu ortaya koymakta, çocuk hekimlerinin JM'yi tanımalarının hastaları doğru bilgilendirmek ve tedaviyi sürdürmek açısından yararlı olacağını düşündürmektedir. Anahatar sözcükler: Juvenil Miyasteni, asetilkolin reseptörü, kas-spesifik kinaz.

AsetilkolinFosfotransferazlarKaslar+7
Anar Taghıyev
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Le fort ı osteotomi sonrası maksilla hareketlerinin burun görünümü üzerine etkileri

Ortognatik cerrahi sırasında Le Fort I osteotomi ile hareketlendirilen maksilla segmentinin üç boyutlu uzayda hareketlerinin yumuşak doku üzerine yansımaları planlama ve uygulama esnasında önem taşımaktadır. Mevcut literatürde bağımsız hareketlerin burun üzerine etkileri üzerine birçok çalışma olup, bu çalışmalar uzlaşma sağlanamayan birçok veriyi barındırmaktadırlar. Bu çalışmada Le Fort I osteotomi sonrası maksilla hareketlerinin burun görünümü üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Hacettepe Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği' nde Ocak 2010 – Aralık 2016 arasında ortognatik cerrahi uygulanan hastalar amelkiyat öncesi ve sonrası fotoğrafları üzerinden retrospektif olarak değerlendirildi. Ameliyat esnasında yapılan maksilla hareketleri ile burun üzerinde tanımlanan mesafe ve açılar regresyon analizine tabi tutularak aralarındaki ilişki incelendi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Alar genişlik, supratip break açısı, nazal dorsum açısı, kolumellolabial açı, üst dudak eğimi açısı, burun ucu orta hat uzaklığı açısında, ameliyat öncesi ve sonrası değerler arasında anlamlı fark bulundu (p≤0,05). Üst dudak uzunluğu ve kolumellolabial açı maksilla hareketleriyle anlamlı düzeyde ilişkilendirilebilen ölçümler olarak saptandı. Maksillanın anteriora hareketinde üst dudağın uzadığı ve her 1 mm hareket için kolumellolabial açının 2 derece genişlediği, impaksiyon hareketlerinde ise üst dudağın kısaldığı ve kolumellolabial açının her 1 mm maksilla hareketi için 7 derece daralmakta olduğu belirlendi. Literatürde daha önce çalışılmamış veriler olan burun ucu orta hat uzaklığı ve kolumellolobuler açı verileri maksilla hareketleri ile ilişkili bulunmadı. Çalışmada tespit edilen alar genişlik ve üst dudak eğimi açısındaki değişiklikler diseksiyon esnasında serbestlenen kasların retraksiyonuyla ilişkilendirildi. Supratip break açısı, nazal dorsum açısı, üst dudak burun ucu orta hat uzaklığı değerlerindeki değişimlerin maksilla hareketleriyle uyumlu olmaması ve kurulan modellerin açıklayıcılık düzeyinin düşük olması, yapılan işlemlerin yumuşak doku yansımalarında cilt kalınlığı, cinsiyet, yaş gibi hesaba katılmayan farklı parametrelerin de rol oynadığını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler:

BurunCerrahi-oralCerrahi-plastik+7
Galip Gencay Üstün
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortognatik cerrahi hastalarında preoperatif plan ile postoperatif sonuçların karşılaştırılması

Bu çalışmada; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda ortognatik cerrahi uygulanmış ve Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Anabilim Dalı'nda ortodontik tedavisi yapılmış 49 sınıf III maloklüzyonu olan hasta; yaş, cinsiyet, operasyon öncesi ortodontik tedavi süresi, uygulanan operasyon yöntemi, peroperatif ve postoperatif dönemde yapılmış olan sefalometrik analizler karşılaştırılarak retrospektif olarak incelendi. Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksilla ve mandibulanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareketlerinin sefalometrik analizi yapıldı. Yapılan sefalometrik değerlendirmede Steiner sefalometrik analizi kullanıldı. Bu analizde, sna, snb, anb, 1-na, 1-na açı, 1-nb, 1-nb açı, "occlusal plane", go-gn-sn açı, "keserlerarası açı", wits değerleri incelendi. Alınan sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Sefalogramlar üzerinde yapılan değerlendirmede tüm parametreler arasında operasyon öncesi ve sonrası değerler arasında anlamlı fark tespit edildi . Tüm hastalarda istenilen ortognatik bir profil elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Sefalometri; ortognatik cerrahi; sınıf III maloklüzyon

Cerrahi-oralMaloklüzyonMaloklüzyon-angle sınıf III+5
Elmaddın Avazzade
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kardiyak arrest olgularında kranial bilgisayarlı tomografinin hasta prognozunu belirlemedeki yeri

Kardiyak Arrest; tanı almış kalp hastalığı olan veya olmayan bir kişide kalbin pompa fonksiyonunun ani olarak kesintiye uğramasıdır. Dünyada her yıl Acil Servislere 55.3 milyondan fazla kardiyak arrest başvurusu kaydedilmektedir. 1 Ocak 2000-31 Ağustos 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Acil Servisi'nde kardiyak arrest ve KPR sonrası SDGD sağlanıp kraniyal BT çekilmiş hastaların demografik özellikleri, vital bulguları, kan gazı sonuçları, BT bulguları, MRG bulguları retrospektif olarak incelendi. Hastaların 24 saatlik ve 6 aylık sağkalımı karşılaştırıldı. BT görüntüleri yeniden okunup BrANOS hesaplaması için HUR ölçümü yapıldı. 207 hasta üzerinden istatistiksel değerlendirme yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 68,62 (19-98), %39,1'i (n=81) kadın, %60,9'u (n=126) erkekti. Komorbid hastalık olarak en çok kardiyovasküler hastalıklar tespit edildi (%62,3). Hastaların 112'si (%54,4) hastane içi arrest vakalarından oluşuyordu. 147 hastada (%71) kardiyak dışı nedenlerle arrest geliştiği saptandı. Hastaların KPR sırasında ilk saptanan kardiak ritmi %8,7 şoklanabilir ritmler, %91,3 şoklanamayan ritmlerdi. Hastaların kan gazı parametreleri incelendiğinde ilk 24 saatlik sağkalımda laktat değerinin yüksek olması artmış mortalite ile ilişkili bulundu (P=0.003). KPR sonrası alınan kan gazında pO2 değerinin yüksek olması ilk 24 saatteki mortaliteyle ilişkili bulundu (P=0.040). BrANOS skoru 24 saatlik ve 6 aylık sağkalım incelendiğinde ölen ve hayatta kalan hasta grupları arasında anlamlı fark yoktu. BT bulgularından en çok atrofi (%45,9), ikinci sırada hipoksik ödem (%20,8) görüldü. 24 saatlik ve 6 aylık sağkalımda erkek hastalarda ölüm oranı daha fazlaydı. Hastalarda ortalama yaşam süresi 11 gün olarak saptandı. Hipoksik ödem olan hastalarda ölüm riski 2 kat artmış olarak saptandı. Hastaların %26,6'sına (n=55) MRG uygulandı. MRG'de hipoksik ödem saptanan hastaların %86'sında BT ile hipoksik ödem görüldü (p=0.012). Anahtar kelimeler: Kardiyak Arrest, Kranial Bilgisayarlı Tomografi, Kardiyak Arrest Prognozu, Acil Servis

Acil servis-hastaneAcil tıpKardiyopulmoner reanimasyon+3
Gül Nihal Kasap
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir kamu kurumu çalışanlarında bel ağrısı sıklığının belirlenmesi ve uygun çalışma pozisyonu bilgilendirme müdahalesinin etkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada bir kurumun Genel Müdürlük merkez yerleşkesinde dört Daire Başkanlığı'nda çalışanlarda son üç aydır bel ağrısı olan kişilere uygun çalışma pozisyonu içerikli bilgilendirme yapılması ve bu müdahalenin bel ağrısı sıklığı, şiddeti ve fonksiyonellik üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kesitsel ve müdahale şeklinde iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Veriler Eylül – Aralık 2017'de yüz yüze görüşme ile toplanmış, bilgilendirme konferansı ve dört broşür dağıtımını içeren müdahale çalışması Ekim-Kasım 2017'de yapılmıştır. Araştırmaya katılan 409 kişiden, son 3 ay süresince bel ağrısı olduğu saptanan 141 kişi araştırmanın müdahale grubunu oluşturmuştur. Araştırmaya katılan 409 kişinin %56,2'si erkek, %56,0'ı fakülte-yüksekokul mezunudur. Katılımcıların %59,7'si genellikle masa başında çalıştığını belirtmiştir. Lojistik regresyon analizi sonucunda bel ağrısı sıklığının, kadınlarda erkeklere göre 3,25 kat, bulaşıcı olmayan hastalığı olanlarda olmayanlara göre 2,41 kat, uyku problemi çekenlerde çekmeyenlere göre 1,61 kat, hiç uygun pozisyonda çalışmadığını belirtenlerde, en az bir uygun pozisyonda çalıştığını belirtenlere göre 2,44 kat fazla olduğu saptanmıştır. Bilgilendirme konferansına katılan ve en az bir broşür okuyanlarda müdahale öncesi VAS puan ortalaması 5,97±1,2, Roland Morris anketinden aldıkları puan ortalaması 9,98±1,7, iken müdahale sonrası sırası ile 5,03±1,1 ve 8,91±1,3'dir (p<0,001). Konferansa katılmayıp en az bir broşür okuyanlarda da aynı yönde farklılık saptanmışken (p=0,04, p=0,007) her iki müdahale çalışmasına katılmayanlarda farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Müdahalenin etkisi değerlendirildiğinde elde edilen bu sonuç işyerinde sağlığı geliştirme yaklaşımı ile uygulanacak müdahalenin çalışanlarda bel ağrısı yakınmalarını azaltacağı ve fonksiyonelliğin artırılmasında uygun bir yöntem olduğunu göstermektedir. Anahtar sözcükler: Bel Ağrısı, Çalışan Sağlığı, Müdahale Çalışması, Sağlığın Geliştirilmesi

AğrıBel ağrısıKamu personeli+4
Ekin Koç
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz hastalarında ince liflerin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Multipl skleroz santral sinir sisteminin otoimmün ve demiyelinizan hastalığıdır. Hastalığın seyrinde nöropatik ağrı sık karşılaşılan bir semptomdur. Her ne kadar santral sinir sistemi demiyelinizasyonu ile giden bir hastalık olsa da bazı hastalar ekstremite distallerinde paresteziler gibi A delta ve C liflerinin hasarında ortaya çıkan şekilde periferik nöropatik ağrıdan da şikayetçi olmaktadır. Bu nedenle çalışmamızda söz konusu nöropatik ağrısı olan ve olmayan MS hastaların ince lifleri alt ekstremite proksimalinden ve distalinden aldığımız deri biyopsilerinde incelemeyi planladık. Bu amaçla altısı primer progresif, yedisi sekonder progresif ve yedisi relapsing remiting MS olmak üzere 20 MS hastası ve kontrol grubu olarak aynı yaş ve cinsiyette herhangi bir nöropatik ağrısı veya ince lif nöropatisine neden olabilecek hastalığı olmayan 10 birey dahil edildi. Nörolojik muayene ve DN4 anketi uygulandı. Sonrasında lateral malleolün 10 cm proksimalinden ve uyluk proksimalinden olacak şekilde iki deri "punch" biyopsisi uygulandı. Örnekler PGP9.5'a karşı geliştirilmiş antikorla boyandıktan sonra her iki grupta intraepidermal sinir lifi yoğunluğu (IENFD) değerlendirildi. Multipl skleroz hastalarının %65'inde DN4 anketi ile nöropatik ağrı tespit edilirken bu hastaların üçünde nörolojik muayenede eldiven-çorap hipoestezisi mevcuttu. Ortalama IENFD proksimalde 8.58 (4.15-17.58) lif/mm iken distalde 9.48 (4.92-20.03) idi. Lif yoğunluğu MS hastaları ile kontrol grubunda veya MS alt grupları arasında farklılık göstermedi. Çalışmada en dikkat çekici bulgu MS hastaların %80'inde IENFD'nin beklenenin aksine proksimalde daha fazla azalmış olmasıydı. Bu bulgunun daha fazla MS hastanın dahil edildiği ve kantitatif duyu testlerinin de uygulandığı daha geniş bir çalışma ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: İnce lif nöropatisi, multipl skleroz, nöropatik ağrı, DN4 anketi

AğrıBiyopsiHistopatoloji+3
Javıd Jahanroshan
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İç hastalıkları yoğun bakımına yatan yaşlı hastalarda kırılganlığın ve etkilerinin değerlendirilmesi

Kırılganlık, günlük yaşamında başkasına bağımlılık ve/veya ölüm riskini arttıran azalmış fiziksel fonksiyon, dayanıklılık ve azalmış kuvvet ile karakterize, birden çok katkı sağlayan faktör ve nedenin olduğu tıbbi bir sendromdur. Prevelansı toplumdaki bireylerde %3 ile 23 arasında değişirken yatan hastalarda % 27-% 80 arasında olmaktadır. Hasta ve sağlık harcamaları üzerinde birçok olumsuz etkisi olmakla birlikte farkedilmesi halinde iyileştirilebilir bir durumdur. Hastane yatışı ve yoğun bakım yatışı olan kırılgan yaşlı hastalar artmış mortalite, morbidite, düşme ve bir bakım kuruluşuna yerleştirilmesi riskine sahiptir. Kısıtlı sayıda yatağa sahip olan yoğun bakımlarda kırılganlığın belirlenmesi prognoz ve hasta hakkında karar verme sürecinde etkili olmaktadır. Bu çalışmada herhangi bir nedenle yoğun bakıma yatırılan yaşlı hastalarda kırılganlığın kolay uygulanabilir, pratik yöntemlerle tespit edilmesi ve kötü sağlık sonlanımları üzerine etkisini incelenmeyi amaçladık. Çalışmaya 65 yaş üzeri 38'i kadın 31'i erkek toplam 69 hasta alındı. Hasta yakınları ile görüşülerek hastanın yoğun bakıma yatışına neden olan akut probleminden önceki klinik durumu baz alınarak kırılganlığı belirlemek için klinik kırılganlık skalası (KKS) ve Edmonton kırılganlık skalası(EKS) uygulandı. "Akut Fizyolojik ve Kronik Sağlık Değerlendirme-2 (APACHE-2)" skoru, yatış "Ardışık Organ Yetmezlik Değerlendirme (SOFA)" skoru, yatış "Glaskow Koma Skalası (GKS), noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) ve invaziv mekanik ventilasyon (İMV) ihtiyacı ve süreleri, "Yoğun bakım hastası beslenme risk (NUTRIC)" skor, tüple beslenmesi ve süresi, yoğun bakım ve hastane mortalitesi hesaplandı, laboratuvar verileri kaydedildi. Taburcu olduktan sonra 1.ay, 2.ay, 3.ayda hasta yakınlarıyla telefonla görüşülerek klinik kırılganlık skalası yeniden uygulandı ve mortalite, düşme acil başvurusu, yeniden yoğun bakım yatışı bilgileri elde edildi. Her 2 skalaya göre hastalar 'kırılgan değil' ve 'kırılgan' olarak 2 gruba ayrıldı. Kırılganlık sıklığı KKS'ye göre % 59,4 EKS'ye göre % 60,8 saptandı. EKS puanı ve KKS puanı pozitif yönde yüksek kuvvetli anlamlı korelasyon gösterdi(r:0,867 p<0,001). KKS'ye göre kadınlarda kırılganlık daha yüksek çıktı. Kırılganlık prevelansının yaş ile arttığı tespit edildi. Kırılgan olan grupta yaş ortalaması anlamlı derecede yüksekti. EKS'ye göre kırılgan olan grupta son 1 yılda hastane yatış oranı, kullanılan ilaç sayısı, komorbidite sayısı anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi. Her 2 skalada vitamin B12 düzeyleri kırılgan olan grupta kırılgan olmayan gruba göre anlamlı düzeyde daha düşüktü. EKS'ye göre her 2 grup arasında bası yarası, deliryum, YBÜ mortalitesi, hastane mortalitesi, mekanik ventilasyon ihtiyacı ve süreleri APACHE-2 SOFA puanları arasında anlamlı fark saptanmadı. KKS'ye göre Yoğun bakım ünitesi(YBÜ) yatış süresi ve bası yarası kırılgan olan grupta anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi. NUTRIC skora göre yüksek malnütrisyon riskine sahip olan hasta sayısı KKS'ye göre kırılgan olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca yüksek malnütrisyon riskine sahip hastalar düşük malnütrisyon riskine sahip hastalar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla İMV ihtiyacı, daha fazla bası yarası, daha yüksek oranda YBÜ, hastane ve taburculuk sonrası mortalite gösterdi. Taburculuk sonrası mortalite KKS'ye göre kırılgan olan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Hastaların yatış KKS puanı ile taburculuk sonrasındaki takip dönemlerinde KKS puanları kıyaslandığında anlamlı düzeyde artış olduğu ve kırılganlık derecesinin arttığı tespit edildi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizi NUTRIC skorun (risk oranı 2,01 % 95 GA 1,1-3,5 p:0,016) YBÜ mortalitesiyle bağımsız korelasyon gösterdiği tespit edildi. Ayrıca çok değişkenli regresyon analizinde NUTRIC skor ve yatış sırasında bası yarası gelişmesi, taburculuk sonrası 30.gün, 60.gün ve 90.gündeki mortalite riskinde artışla ilişkiyliydi. Kaplan Mayer yaşam analizinde, KKS'ye göre kırılgan olan ve olmayan hasta grubu karşılaştırıldığında kırılgan olan hastaların istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha kısa yaşam süresine sahip olduğu tespit edildi. Bu yaşam süresi farkı EKS'ye göre kırılgan olan ve olmayan hastalar arasında izlenmedi.

GeriatriKırılganlıkYaşlılar+4
Himmet Durmaz
Hacettepe University
2018
00