Hacettepe University
Fakülte

Tıp Fakültesi

Hacettepe University

851

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servise inme günlerinde 112 ambulans ekiplerince inme ön tanısıyla yönlendirilen hastaların retrospektif analizi

Akhan, O; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine İnme Günlerinde 112 Ambulans Ekiplerince İnme Ön Tanısıyla Yönlendirilen Hastaların Retrospektif Analizi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Acil Tıp Uzmanlık Tezi. Ankara, 2024. Akut iskemik inme morbidite ve mortalite açısından önemli hastalıklardan biridir. Akut inmenin zamanında tedavisi erken teşhis ve triyaja bağlıdır. Hastane öncesi ortamda inmenin tanınması için geliştirilmiş yöntemlere ihtiyaç vardır. İnme benzeri semptomları olan hastalıklar inme merkezlerinde tetkik ve görüntülemeler başta olmak üzere yoğunluğa sebep olmakta ve inme hastalarının tedavilerini geciktirebilmektedir. Bu çalışma ile inmenin sahada tanınabilirliğinin artması adına skorlama sistemlerinin geliştirilmesinin akut inmede tanısal doğruluğu artırıp artırmayacağının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma 01.01.2022 – 31.12.2022 tarihleri arasında Sağlık Bakanlığı Ankara İl Sağlık Müdürlüğünce belirlenen inme günlerinde Hacettepe Üniversitesi Erişkin Acil Servisine 112 ekipleri tarafından akut inme ön tanısı ile yönlendirilen hastaların; hastane öncesi skorlamaları ile acil servisteki tanı, tedavi süreçleri ve acil servisteki sonlanımları değerlendirilmiştir. İnme ön tanısı ile yönlendirilen toplam 410 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmamızda Cincinnati ve Los Angeles hastane öncesi inme skorlama sistemleri kullanılmıştır. Bu hastaların sahadaki Cincinnati skorunun inmeyi saptamada sensitivitesi %96,41 iken spesifisitesi %13,9 olarak saptanmıştır. İnme olan hastaların %84,3'ünde Los Angeles (LA) skoru pozitif iken %15,7'sinde LA negatif olarak saptanmış olup inme olmayan hastaların %48,1'inde LA pozitif iken %51,9'unda LA negatif olarak saptanmıştır. Cincinnati ve LA Hastane öncesi inme skorlama sistemleri inmeyi yüksek bir duyarlılık ile saptayabilmektedir. Ancak inmeyi tanı olarak dışlayamaması nedeniyle inme taklitçisi hasta gruplarını inme merkezlerine yönlendirilmesine neden olmaktadır. Bu da inme merkezlerinde yoğunluğa sebep olmakta ve inme hastalarına gereken dikkatin verilmesinin önüne geçmektedir. Hastane öncesi skorlama sistemlerinin geliştirilerek yoğunluğun azaltılabileceğini düşünmekteyiz.

Ozan Akhan
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağında nefrokalsinozis saptanan hastaların klinik özelliklerinin araştırılması

Yavuz, R.G. Çocukluk çağında nefrokalsinozis saptanan hastaların klinik özelliklerinin araştırılması, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Çocukluk çağında nefrokalsinozisi olan hastaların izleminde böbrek fonksiyon durumu ve etki eden risk faktörleriyle ilgili az sayıda çalışma bulunmaktadır. Amacımız nefrokalsinozisi olan hastalarda hangi etiyolojik faktörün etkili olduğunu anlamak, böbrek sağkalımını ve etkileyen faktörleri incelemektir. Çalışmada Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesine Ocak 2013-Ocak 2023 tarihleri arasında başvuran, en az iki US görüntülemesinde nefrokalsinozis saptanan hastaların klinik özellikleri retrospektif olarak incelendi. 106 hastanın tanı alma yaşı 2,4 (IQR; 0,5-5,8) yıl, ortalama takip süresi 5,3±3,1 yıldı. Hastalar en sık rastlantısal (%56,6) olarak tanı aldı. En sık gözlenen US bulgusu %95,3 bilateral medüller nefrokalsinozisti. En sık risk faktörü %25,5 hiperkalsiüriydi. Son vizitte hastaların %8,5'inde nefrokalsinozis iyileşmişti, %3,8'inde bir yılda iyileşme oldu, %56'sında ise iyileşme olmadı. Son vizitte nefrokalsinozisi düzelen hastaların tanı anındaki idrar dansitesi (p=0,02), spot idrar kalsiyum/kreatinin oranı (p=0,021) ve 24 saatlik idrardaki kalsiyum/kreatinin oranı daha düşükken (p=0,031), 24 saatlik idrardaki sitrat miktarı (p=0,036) daha yüksekti. İzlemde eGFR değişimi tüm hastalarda %8,7 (±39,1) arttı, kronik böbrek hastalığı gelişenlerde %28,5 (±15,9) azaldı ve hiçbir hastada son dönem böbrek yetmezliği gelişmedi. Öyküde diüretik kullanma durumuyla eGFR değişiminde sınırda anlamlı farklılık görülürken (p=0,048), D vitamini kullanımıyla arasında farklılık saptanmadı (p=0,055). Nefrokalsinozis kronik böbrek hastalığına ilerleyebilir, nefroloji polikliniklerinde takip ve tedavisine devam edilmesi gerekir. Tanı anındaki kalsiyum atılımı ve sitrat düşüklüğü iyileşmenin belirleyicisi olabilir. Anahtar kelimeler: Nefrokalsinozis, hiperkalsiüri, hipositratüri, hiperoksalüri

Ruken Gizem Yavuz
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda COVID-19 İlişkili Multisistemik Enflamatuvar Sendrom ile Hemofagositik Lenfohistiyositozun Özelliklerinin Karşılaştırılması

Tosun G.G., Çocuklarda COVID-19 İlişkili Multisistemik Enflamatuvar Sendrom ile Hemofagositik Lenfohistiyositozun Özelliklerinin Karşılaştırılması, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Ankara, 2024. Çocuklarda COVID-19 ilişkili multisistemik enflamatuvar sendrom (Multisystem inflammatory syndrome in children; MIS-C) SARS-CoV-2 enfeksiyonu sonrası gelişen, genellikle hastane yatışı gerektiren dirençli ateş, çoklu organ tutulumu ve enflamatuvar belirteçlerde belirgin yükselmenin görüldüğü hayatı tehdit eden bir durumdur. Erişkin ağır COVID-19 ile benzer şekilde dolaşımda artan sitokin düzeyleri ve aşırı aktif immün yanıt nedeniyle hemofagositik lenfohistiyositoz (HLH) ile birlikte sitokin fırtınası sendromu (SFS) şemsiye tanısı altında değerlendirilmektedir. İlk olgulardan itibaren MIS-C olguları ile diğer sitokin fırtınası ile karakterize hastalıklar arasındaki birtakım benzerlik ve farklılıklar dikkatimizi çekmiş olup hastalığın patogenezini anlama, tedaviyi yönlendirme ve prognozu öngörmede bu farklıkları daha iyi anlamanın ve analiz etmenin katkısı olabileceğini düşündük. Bu amaç doğrultusunda hastanemizde tedavi ve takip edilmiş olan MIS-C ve HLH tanılı hasta gruplarını klinik ve laboratuvar bulguları ile tedavi yaklaşımları açısından karşılaştırdık. Bu çalışmada Mart 2020-Mart 2022 arasında hastanemizde takip edilen MIS-C tanılı 123 hasta ile Ocak 2013-Mart 2022 arasında takip edilen HLH tanılı 0-18 yaş arasındaki 198 hasta (26'sı primer HLH) dâhil edilmiştir. Primer HLH hastalarının ortanca tanı yaşı (0,5 yıl) hem sekonder HLH (7,5 yıl) hem de MIS-C hastalarına (8,5 yıl) göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. MIS-C ve sekonder HLH tanılı hastaların tanı yaşları arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Anne-baba akrabalığı oranının primer HLH hastalarında (%65,4) MIS-C (%12,2) ve sekonder HLH hastalarına (%32,6) göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Döküntü MIS-C ve romatolojik hastalıklara sekonder gelişen HLH hastalarının (makrofaj aktivasyon sendromu; MAS) yarısından fazlasında izlenirken MAS grubu dışındaki HLH hastalarının yalnızca %19,5'inde saptanmıştır. Oral mukozal değişiklikler HLH tanılı sadece iki hastada (%1) tespit edilirken MIS-C hastalarının %52,8'inde saptanmıştır. Gastrointestinal sistem yakınmaları, MIS-C hastalarının %74,8'inde, HLH hastaların ise %30,3'ünde saptanmıştır (p<0,001). Hepatomegali veya splenomegali MIS-C hastalarının %16,3'ünde, sekonder HLH hastalarının ise %64'ünde tespit edilmiştir. Primer HLH hastalarının %96,2'sinde ve malignite zemininde gelişen HLH hastalarının %58,3'ünde hepatosplenomegali tespit edilmiştir. Artrit MIS-C grubunda sadece bir hastada (%0,8) artralji ise iki hastada (%1,6) tespit edilmiştir. HLH grubunda ise altısı MAS grubunda olmak üzere toplam yedi hastada (%3,5) artit ve 13'ü MAS grubunda olmak üzere 18 hastada artralji izlenmiştir. MAS hastalarında MIS-C hastalarına göre artrit ve artraljinin daha sık olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,001 ve p<0,001). SARS-CoV-2 PCR pozitif olan MIS-C hastalarında istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha sık olarak respiratuar yakınma ve entübasyon gereksinimi olan solunum yetmezliği ile daha uzun hastane ve yoğun bakım ünitesi (YBÜ) yatış süreleri olduğu tespit edilmiştir. Renal replasman tedavisi gerektiren böbrek yetmezliğinin sekonder HLH hastalarında (%8,7) MIS-C hastalarına (%1,6) göre daha yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiştir (p=0,010). Kardiyovasküler sistem tutulumunun MIS-C hastalarında (%76,4) HLH hastalarına (%63,6) göre daha sık olduğu tespit edilmiştir (p=0,016). Tanı anında hipotansiyon ve troponin yüksekliğinin MIS-C hastalarında HLH hastalarına göre daha sık olduğu gösterilmiştir (p<0,001). MIS-C hastalarının izleminde dekompanse şok kliniğinin sekonder HLH hastalarına göre daha sık olduğu tespit edilmiştir (p=0,004). Koroner arter tutulumu MIS-C ve MAS hastalarında benzer oranlarda (sırasıyla %7,3 ve %9,1) görülürken primer HLH ve MAS grubu dışında kalan sekonder HLH hastalarında izlenmemiştir. MIS-C hastalarında HLH hastalarına göre daha yüksek hemoglobin düzeyi, lökosit, nötrofil ve trombosit sayısı ile daha yüksek CRP, ESH, prokalsitonin, albumin düzeyleri ve daha düşük ferritin, trigliserit, ALT, AST ve LDH düzeyleri olduğu tespit edilmiştir. Primer HLH hastalarının tamamının, MIS-C hastalarının tamamına yakınının (%95,9), sekonder HLH hastalarının ise %66,3'ünün steroid tedavisi aldığı, yüksek doz steroid tedavisinin ise MIS-C ve sekonder HLH hastalarında benzer oranlarda (sırasıyla %23,6 ve %25,6) kullanıldığı saptanmıştır (p=0,694). Primer ve sekonder HLH hastalarına göre MIS-C hastalarında yatış sırasındaki steroid kullanım süresinin anlamlı olarak daha kısa ve kümülatif steroid dozunun anlamlı olarak daha düşük olduğu tespit edilmiştir (p<0,001). Primer HLH tanılı hiçbir hastada anakinra tedavisi kullanılmazken MIS-C hastalarının %62,6'ında ve MAS hastalarının %54,5'inde anakinra kullanıldığı tespit edilmiştir. MIS-C hastalarında MAS hastalarına göre anakinra tedavisinin daha yüksek dozlarda ancak daha kısa süreyle kullanıldığı saptanmıştır. Tanı sonrası yatış süresinin MIS-C hastalarında primer ve sekonder HLH hastalarına göre daha kısa olduğu bulunmuştur (p<0,05). Sistemik JIA/MAS sınıflandırma kriterlerini karşılayan MIS-C hastalarında karşılamayan gruba göre anlamlı olarak daha fazla hipotansiyon ve dekompanse şok görüldüğü, daha fazla yüksek doz steroid, anakinra ve plazma değişimi tedavisi uygulandığı, kümülatif steroid dozunun ve YBÜ yatış oranının daha yüksek olduğu, YBÜ ve hastane yatış süresinin daha uzun olduğu saptanmıştır. Benzer şekilde ferritin/ESH oranı 21,5 ve üzerinde olan MIS-C hastalarında daha fazla hipotansiyon, dekompanse şok görülmüş, daha fazla yüksek doz steroid ve plazma değişimi tedavisi uygulanmış, uygulanan kümülatif steroid dozu daha yüksek, hastane yatış süresi daha uzun olduğu tespit edilmiştir. MIS-C grubunda kaybedilen hastaların tamamının tanı anındaki ferritin/ESH oranının 21,5 ve üzerinde olduğu saptanmıştır. Remisyon oranı MIS-C hastalarında %96,7 iken sekonder HLH hastalarında %77,9 olarak saptanmıştır. HLH hastaları içerisinde en iyi prognoz %95,5 remisyon oranı ile MAS grubunda görülmüştür. MIS-C ve HLH hastalarının benzer ve farklı olan yönlerini ortaya koyduğumuz bu çalışmanın sonuçlarının, hastaların tanı sürecinin kısalmasına katkıda bulunacağı ve etkin tedavi seçiminde de yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Anakinra, HLH, MAS, MIS-C, Sitokin fırtınası.

Güven Gürkan Tosun
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk acı̇l servı̇sı̇ne başvuran 2-24 ay arasındakı̇ çocuklarda ı̇drar kültürü elde etme yöntemlerı̇nı̇n ı̇drar yolu enfeksı̇yonu tanı, tedavı̇ ve ı̇zlem sürecı̇ne etkı̇sı̇nı̇n değerlendı̇rı̇lmesı̇ ve sürecı̇n ı̇yı̇leştı̇rı̇lmesı̇.

İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) 24 aya kadar olan çocuklarda ateşin en yaygın nedenlerinden olup belirtileri non-spesifik olduğu için tanınması zordur. Bu yaş grubundaki tuvalet eğitimi olmayan çocuklarda tanı için idrar örneği toplama yöntemlerine dair kesin fikir birliği yoktur. Çalışmamızın amacı çocuk acil polikliniğine başvuran, orta akım idrar veremeyen 2-24 ay arasındaki çocuklarda İYE tanısına giden süreci iyileştirmek, pediatri eğitimi almakta olan araştırma görevlilerine bu konuda verilen eğitimin etkilerini değerlendirmek ve acil serviste İYE tanısına standart bir yaklaşım protokolü geliştirmektir. Bu amaçla, Ekim 2019 – Kasım 2022 tarihleri arasında (Dönem 1) başvuran 1553 hasta, Aralık 2022 – Mayıs 2023 tarihleri arasındaki eğitim ve protokol geliştirme sürecinde (Dönem 2) başvuran 229 hasta ve eğitim sonrası dönemde (Dönem 3) başvuran 200 hastaya ait demografik, klinik, laboratuvar, mikrobiyolojik ve radyolojik veriler incelendi. Çalışmaya dahil edilen toplam 1982 hastanın [1096 (%55,3) kız ve 886 (%44,7) erkek] yaş ortalaması 10,4±6,1 ay olup, 673 (%34) hasta 2-6 ay, 626 (%31,6) hasta 7-12 ay, 683 (%34,5) hasta ise 13-24 ay aralığında idi. Toplam 648 (32,7) hastaya acil serviste hekim tarafından İYE tanısı konuldu. Hekim tarafından İYE tanısı konulan 648 hastadan 303`ünde (%46,8) çalışma kriterlerine göre İYE tanısı doğrulandı. Başvuru dönemlerine göre idrar kültürü alma yöntemleri karşılaştırıldığında iki aşamalı yöntem sıklığı anlamlı değişmezken (p=0,207), toplamda invaziv yöntem sıklığında azalma (p<0,001), non-invaziv yöntem sıklığında artış gözlendi (p<0,001). Bununla birlikte acilde kalış süreleri median değerlerinde dönemler arasında bir farklılık saptanmadı. Eğitim sonrası dönemde eğitim öncesi döneme göre kontaminasyon sıklığında artış dikkat çekti (sırasıyla, %26,9; %42; %34,5; p<0,001. Dönem 1 vs. Dönem 2, p<0,001; Dönem 2 vs. Dönem 3, p=0,123; Dönem 1 vs. Dönem 3, p=0,026). Eğitim sonrası dönemde kontaminasyonun eğitim önceki döneme göre karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlılık yoktu (p=0,026, post-hoc ikili analizlerde p<0,017'yi yakalayamadı). Çok değişkenli analizde erkek cinsiyet (OR: 2,099, %95GA: 1,650-2,669, p<0,001) ve doğrudan torba ile örnek alma yöntemi (OR: 18,729, %95GA: 14,020-25,022, p<0,001) kontaminasyon için başvuru döneminden bağımsız risk faktörleri olarak ortaya konuldu. Eğitim hedeflerimizin bir kısmını gerçekleştirmekle birlikte yalnızca asistan hekimlere verilen teorik eğitim ve hatırlatmaların kontaminasyon sıklığını düşürmede yeterli olmadığını gördük. Ancak asistan hakimlerin sisteme risk faktörlerini kaydetme sıklığındaki artış, iki basamaklı ve temiz yakalama yöntemlerinde artış olması, idrar tetkikinin non-invaziv yöntemlerle alınmasında artış olması aralıklı eğitimlerin teorik de olsa İYE tanı ve tedavi sürecindeki farkındalığı arttırdığını gösteren kıymetli bulgular olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, idrar kültürü, kontaminasyon, süt çocuğu.

Fatma Betül Yıldız
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Radyoterapiye bağlı katarakt gelişiminde vitröz sıvının önemi

Radyasyona bağlı kataraktın patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Oksidatif stresin arttığı durumlarda katarakt gelişiminin indüklendiği bilinmektedir. Vitröz sıvı oksijen basıncını düzenleyici etkisi ve içerdiği antioksidanlar ile lensin hipoksik koşullarda kalmasına katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada radyasyon maruziyeti sonrasında vitröz sıvıda meydana gelen değişikliklerin lens üzerindeki, özellikle kataraktojenik etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla 8 ila 10 haftalık Yeni Zelanda tavşanlarının sol göz vitröz sıvılarına lens korunarak tek doz 20 Gy radyoterapi uygulanmış, sağ gözleri kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Üç aylık izlemde aylık periyotlar ile oftalmolojik muayene yapılmıştır. Takip süresi sonunda orbitaya yönelik manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yapılmış, enükleasyon sonrasında vitröz sıvı numunelerinde total oksidan ve antioksidan düzeyleri spektrofotometrik yöntemle incelenmiştir. Yapılan oftalmolojik muayenelerde izlem süresi sonunda hayatta olan sekiz tavşanın ikisinde (%25) radyoterapi uygulanan tarafta katarakt geliştiği saptanmıştır. Orbita MRG'de uygulama tarafındaki aköz sıvılarda kontrastsız sekanslarda azalmış (p = 0,03), geç dönem post-kontrast sekanslarda ise artmış sinyal intensitesi saptanmıştır (p = 0,04). Vitröz sıvılardaki total oksidan düzeyleri (p = 0,04) ve oksidatif stres indeksinin (p = 0,04) ise kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu izlenmiştir. Çalışmamızın bulguları radyasyona bağlı gözün posterior yapılarında gerçekleşen değişikliklerin, ön kamara üzerinde etkilerinin olduğunu ve radyasyona bağlı katarakt gelişiminde bu değişikliklerin rolü olabileceğini desteklemektedir.

Ecem Yiğit
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yarı oturur pozisyonda intrakraniyal kitle operasyonu geçiren olgularda anestezi yönetiminin değerlendirilmesi

Çalışmamızda, yarı oturur pozisyonda yapılan, yetmiş dört intrakraniyal kitle vakasını retrospektif olarak; yaş, ASA sınıfı, lezyon türü, yoğun bakım ve hastanede kalış, patent foramen ovale (PFO) varlığı, sıvı replasmanları, End-tidal karbondioksit (EtCO2) ve parsiyel karbondioksit basıncı (pCO2) değişimleri, venöz hava embolisi (VHE) ve diğer perioperatif komplikasyonlar açısından taradık. Amacımız; merkezimizdeki yarı oturur pozisyondaki kraniyotomi vakalarına ait demografik verilerin, postoperatif hastanede kalış süresine etki eden faktörlerin ve oturur pozisyonla ilişkilendirilmiş venöz hava embolisi ve diğer komplikasyonların kapsamlı bir incelemesini oluşturmak ve sonuçlarımızı literatürdeki diğer çalışmalarla karşılaştırmaktır. Gerekli izinler alındıktan sonra veriler; hasta kabul notlarından, anestezi raporlarından ve hastane sistemindeki kayıtlardan elde edilmiştir. Literatürdeki benzer çalışmalarla karşılaştırıldığında; ASA skorunun hastanede kalma süresine etkisi, ASA skorunun yoğun bakımda kalma süresine etkisi, ASA skorunun VHE insidansı için bir risk faktörü olmayışı, PFO varlığının paradoksal hava embolisi ile ilişkilendirilememesi, uzamış cerrahinin gecikmiş taburculukla ilişkili oluşu, hipotansiyon sıklığı, yapılan sıvı replasmanları ile ilgili veriler diğer çalışmalarla korele izlenmiştir. VHE sıklığının düşük olmasının ve tanımlanan VHE hastalarının klinik tablosunun diğer çalışmalara göre daha ciddi olmasının nedeninin VHE monitörizasyonunda EtCO2 kullanılması sebebiyle tanı alamayan vakalarla ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızın sonuçları kliniğimizde komplikasyon gelişmeyen hastaların hızla taburcu edildiğini göstermekle birlikte; VHE gelişen hastaların yoğun bakımda takip edilme ihtiyacının benzer çalışmalardan yüksek olduğunu göstermektedir. Bu da monitörizasyon ve tanıda daha hassas metotların kullanılmasına olan ihtiyacı göz önüne sermektedir.

Hastanede yatış süresi
Ozan Ali Taşdemir
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bilgisayarlı tomografi görüntüleri kullanılarak pelvis ve proksimal femur epifizlerinin incelenmesi ile adli tıpta yaş tayini

Yaş tayini klinik adli tıp uygulamalarında güncel araştırma konularındandır. Uluslararası alanda standart yaklaşımın belirlenmesi üzerine bilimsel araştırmalar yapılırken, ulusal düzeyde topluma özgü yaş tayini çalışmaları gerçekleştirilmektedir. Ulusal düzeyde yapılan çalışmalarda atlasların belirli yaş gruplarında standart hatasının yüksek olduğu bilindiğinden geleneksel yaş tayini yöntemlerine ek tamamlayıcı yöntemlerin araştırılması gerekmektedir. Postmortem dönemde ise kemik kalıntılarının analiziyle yaş tayini gerçekleştirilmesi nedeniyle anatomik bölge özelinde yaş tayini yöntemlerinin sunulmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Çalışmamızda, 5-30 yaş aralığında pelvis ve proksimal femur bilgisayarlı tomografi görüntüleri incelenerek ossifikasyon merkezleri ve sakral vertebralar arası füzyon derecesi değerlendirilerek Türk toplumuna özgü yaş tayini yöntemi oluşturulması ve literatüre katkı sunulması amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı tarafından 01/06/2020 –16/08/2023 tarihleri arasında 5-30 yaş grubu olgularında çekilen abdomen-pelvis BT tetkikleri incelenmiştir. Dışlama kriterlerinin uygulanması sonucunda kalan olgulardan rastgele seçilimle toplam 260 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Abdomen-Pelvis Bilgisayarlı Tomografilerinde proksimal femurda 3, koksada 5 ossifikasyon merkezi ve sakrumda 6 bölge her üç düzlemde incelenerek kapanma/füzyon durumuna göre evrelendirildi. Kemikleşme merkezleri ve sakral füzyon evreleri ile yaş arasındaki korelasyon Spearman Korelasyon Testi ile incelendi. Bağımsız değişkenlerin yaş tayininde kullanılabilirliğini değerlendirmek için polinominal regresyon ve step-wise metodu uygulanarak modeller oluşturuldu. Polinominal regresyon modellerinin yaş kestirimindeki uygunluğu Determinasyon Katsayısı (R2), p değeri ve Standart Ortalama Hata (Standard Error of Estimation) ile incelendi. Gözlemciler arası ve gözlemci içi tutarlılık değerlendirmesi için Cohen kappa (κ) non parametrik testi kullanıldı. Değişkenlerin yaşla korelasyon analizi sonucunda iliak krest-yaş arasında çok güçlü korelasyon, sol iskopubik sinkondrozis ve S1-2 intervertebral füzyon ile yaş arasında orta düzey korelasyon ve diğer kemikleşme merkezleri, kostal proses füzyon düzeyi ile yaş arasında güçlü düzeyde bir korelasyon saptandı. İliak krest kemikleşmesi evre 3 olan olguların tamamının 17 yaş ve üzerinde olduğu, sol triradiat ossifikasyon merkezi evre 3 olan erkek olguların tamamının 12 yaş ve üzerinde olduğu, sol tuber iskiadikum ossifikasyon merkezi evre 2 olan erkek olguların hepsinin 15 yaş ve üzerinde olduğu tespit edildi. Proksimal femurda yer alan ossifikasyon merkezlerinde ise sol femur başı evre 3 olguları erkeklerde 12 yaş ve üzeri, kadınlarda 13 yaş ve üzeri olduğu; sol T.majör evre 3 olguları erkeklerde 14 yaş ve üzeri, kadınlarda 13 yaş ve üzeri olduğu; sol T.minör evre 3 olguları erkeklerde 14 yaş ve üzeri, kadınlarda ise 13 yaş ve üzeri olduğu saptandı. Sonuç olarak iskiopubik sinkondrozis ve S1-2 intervertebral dışında yer alan merkezlerin adli tıbbi amaçlı ek yöntem olarak kullanılabileceği anlaşıldı. Yaşayan bireylerde tıbbi endikasyonla çekilmiş geçmiş abdomen-pelvis BT görüntülerinin yaş tayininde ve postmortem olgularda ise postmortem analiz sırasında çekilecek abdomen-pelvis BT tetkikinin biyolojik profil tayininde kullanılabileceği değerlendirilmiştir.

Zuhal Özlüoğlu İğde
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Progresif supranükleer palsi ve alt tiplerinde okülomotor belirteçlerin tanısal değerinin video-okülografi ile incelenmesi

Progresif Supranükleer Palsi (PSP), supranükleer vertikal bakış paralizisi, simetrik akinetik aksiyal rijidite, postüral instabilite ve frontal bilişsel bozukluklarla tanımlanan, geniş bir spektrumu etkileyen, heterojen klinik özelliklere sahip, tauopati olarak kabul edilen nörodejeneratif bir hastalıktır. Bu çalışmada PSP'yi idiyopatik Parkinson hastalığı (iPH)'ndan ayırmada video okülografik (VOG) parametrelerin duyarlılığı ve özgüllüğünün saptanması ve bu belirteçlerin çeşitli PSP alt tiplerini tanımlamada tanısal faydasının belirlenmesi amaçlandı. Bu prospektif kesitsel çalışmaya, muhtemel PSP tanısı almış hastaların yanı sıra iPH hastaları ve sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grupları dahil edilmiştir. Okülomotor işlevler, yavaş takip, horizontal ve vertikal refleks sakkadlar ile self-paced sakkadlar gibi parametreler değerlendirilmiştir. Beyin Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) kullanılarak destekleyici tanısal parametre olarak incelenmiştir. PSP hastaları ile iPH ve kontrol grubu arasında VOG parametrelerinde anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Vertikal sakkadlara ait değerlendirmelerde, refleks sakkadların latans ve tepe hızlarının özellikle PSP hastalarında bozulduğu izlenmiştir. Alt tip analizinde, PSP-Richardson sendromu (PSP-RS) ile PSP-parkinsonizm (PSP-P) arasında belirgin fark bulunmamıştır. MRG, PSP tanısını doğrulayıcı sonuçlar vermiştir. Sonuç olarak, VOG, PSP'nin erken tanısında ve diğer parkinsonizm türlerinden ayırt edilmesinde yüksek duyarlılık ve özgüllük sağlayan değerli bir non-invaziv yöntem olup, hedefe yönelik tedavi yaklaşımlarına rehberlik edebilir.

Bahar Gülmez
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otonom duysal meridyen tepkinin otonom yanıt ve bilişselperformans üzerine etkisi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi

ASMR (Otonom Duysal Meridyen Tepki, Autonomous Sensory Meridian Response) son yıllarda milyonlarca izleyici kitlesine erişmiş, özel olarak hazırlanmış videoların, bireylerde oluşturduğu duysal tepkidir. Bu fenomenin içinde rahatlama ve karıncalanma hissi gibi duysal tepkiler bulunur. ASMR videolarının izlenmesi ile bilişsel testlerdeki performansın arttığına yönelik çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmanın hipotezi; ASMR videolarının fizyolojik parametrelerde değişikliğe yol açacağı ve bu fenomene duyarlı kişilerin bilişsel performansında farklılıklar olacağıdır. Çalışmamızda ASMR'nin fizyolojik etkilerini EDA (Elektrodermal Aktivite), KHD (Kalp Hızı Değişkenliği), kortikal kan akımı ölçümleri ve bilişsel testler üzerinden değerlendirmeyi amaçladık. Deney protokolünde 31 katılımcıya ASMR ve kontrol videoları izletildi. Deney protokolünün başında ve sonunda bilişsel test olarak Bakış İpucu Testi (Gaze Cue) uygulandı. Deney süresince EKG (Elektrokardiyogram), EDA ve FNIRS (fonksiyonel Yakın Kızılötesi Spektroskopi) kayıtları alındı. Deney sonunda doldurulan bilgi toplama formuna göre katılımcılar ASMR hissini yaşamaları, rahatlama hissetmeleri, karıncalanma hissetmeleri durumlarına göre 3 farklı şekilde, duyarlı ve duyarsız olarak gruplandırıldı. Video bloklarında ASMR hissi yaşayan ve rahatlama yaşayan gruplarda, yaşamayanlara göre kalp hızları daha düşük, parasempatik aktivasyonla korele olan KHD parametreleri daha yüksek bulundu. Hem duyarlı hem duyarsız gruplarda, ASMR videolarının son dakikalarında kontrol videosuna göre daha yüksek EDA değerleri görüldü. Duyarlı katılımcıların ASMR videosu esnasında oksijenize ve toplam hemoglobin konsantrasyonlarında, duyarsız katılımcılara göre artış gözlendi. ASMR ve kontrol videoları karışlaştırıldığında; toplam hemoglobin konsantrasyonlarının, duyarlı katılımcılarda ASMR videosunda artma eğiliminde iken, duyarsız katılımcılarda kontrol videosunda artma eğiliminde olduğu gözlendi. Bakış İpucu Testinde (Gaze Cue) gösterilen bakışın hedef harfe göre aynı ve ters yönde olduğu iki durumda da ikinci testte katılımcıların tepki süreleri kısaldı. Bu performans artışı anlamlı bir fark yaratmamakla birlikte; duyarsız gruplarda bakışın ters yönlendirdiği durumlarda daha fazla bulunurken, duyarlı grupta uyumlu olan durumlar için daha fazla bulundu. Çalışmamızda edindiğimiz bulgular ışığında: ASMR videolarının parasempatik aktivasyonu yalnızca duyarlı kişilerde, sempatik aktivasyonu ise hem duyarlı hem duyarsız katılımcılarda arttırdığı söylenebilir. ASMR videoları duyarlı katılımcılarda Prefrontal korteks (PFK) aktivitesini, duyarsız katılımcılara göre daha fazla arttırmıştır. ASMR duyarlı kişilerin yanlış yönlendirme yapan bir bakışı görmezden gelmeyi öğrenmekte, duyarsız kişilere göre daha fazla zorlandıkları bulgusu; duyarlı kişilerin empati yetenekleri ile ilişkili olabilir.

Elektriksel deri direnciOtonom sinir sistemiSempatik sinir sistemi
Sezgi Fırat Özgür
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ani bebek ölümü sendromu şüphesi olan olgularda akciğer dokusunda bulunan megakaryosit sayılarının değerlendirilmesi

Ani Bebek Ölümü Sendromu (ABÖS), 8 ila 365 günlük bebeklerin ani ve açıklanamayan ölümü olarak tanımlanmakta olup gelişmiş ülkelerde yaşamın postneonatal ölümlerin en yaygın nedenidir. Etiyolojisi henüz tam olarak bilinmemekle birlikte, altta yatan kardiyak aritmojenik mekanizmalar predispozan faktörler olarak son yıllarda popülerlik kazanmıştır. Akciğer dokusunda alveol kapiller lümeninde bulunan megakaryositler (MK) şok durumlarında nihai emboli olarak kabul edilmektedir. Şok durumunda ölen erişkinlerdeki ölüm sonrası bulgulara ilişkin olarak, sadece uzun süreli şok durumunda akciğer dokusunda artan sayıda MK bulunacağı bilinmektedir. Genel patolojide yaygın kabul gören bu bilgiden hareketle, çalışmamızda ABÖS şüphesi olan olguların alveoler kılcal damarlarında bulunan MK sayısını tespit ederek, şok tablosu meydana gelip gelmediği ve ne ölçüde meydana geldiğini ortaya koymak amaçlanmıştır. ABÖS şüphesi olan 35 vaka (kız=10; erkek=25; ortalama yaş=3,11 ay) akciğerlerin alveolar kapillerlerinde MK varlığı açısından retrospektif olarak araştırıldı. ABÖS şüphesi olan vakalardan alınan akciğer örnekleri mikroskobik olarak incelendi ve toplam 25 alanda (200x) alveoler kılcal damarların lümeninde bulunan MK'ler sayıldı. Suffokasyon yoluyla öldüğü bilinen 3 kontrol vakası ile ABÖS harici doğal sebeplerle öldüğü bilinen 24 kontrol vakası da karşılaştırma amacıyla incelendi. Şüpheli ABÖS vakaları arasında örneklerin %57'sinde (20 vaka) MK bulunmadı. Vakaların %17'sinde (6 vaka) yalnızca 1 MK, vakaların %17'sinde ise (6 vaka) 2 MK görüldü. Örneklerin %8,5'inde MK sayısı 2'den fazlaydı. ABÖS ve kontrol grubundaki vakaların MK varlığı oranları ve MK sayıları arasında istatistiksel fark bulunmadı. Çalışmamızdaki bulgular, akciğer dokusunda megakaryosit eksikliğinin, ABÖS'ün kardiyak aritmi nedeniyle ölüm gibi agonal dönemin çok kısa olduğu ani bir ölümden kaynaklandığı hipoteziyle tutarlı bulunmuştur. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalar bu ilişkinin net bir şekilde ortaya çıkarılmasına katkı sağlayacaktır.

Adli tıpAkciğerAni bebek ölümü+5
Tuğçe Fındıkoğlu Güven
Hacettepe University
2023
00