
50
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin sona ermesi: Irak ve Türkiye karşılaştırması
Bu tezin birbirine sınır komşusu olan iki ülkenin, Türkiye ve Irak'ın konut ve çatılı işyeri kiralama usulünde birbirlerine benzer noktaları ve farklı yönlerini ortaya çıkarmak amacıyla yazılmıştır. Coğrafi olarak çok yakın olsalar da iki ülkenin hukuk sistemleri farklıdır. Bunun sebebi ise her iki ülkenin başka ülkelerin hukuk sistemlerinden faydalanmış olmasıdır. Örneğin, Türkiye, İsviçre Hukuk Sistemini baz alırken, Irak Fransa'nın hukuk sistemini uygulamaktadır. Türkiye'deki sistemde konut ve işyeri kiralanmasının sonlanması için fesih bildiriminden yararlanılabilir. Buna ek olarak, kiralayanlar dava yoluyla kendi haklarını savunabilirler. Kiralama yapılmadan önce sözleşme kiracı ve kiraya veren arasında kurulur. Kiralamanın sonlanması için bu sözleşme kurallarına göre hareket edilmesi gerekir. Irak'ta uygulanan sistemde ise mülk sahibi, sözleşme kurallarına göre sahip olduğu hakları kullanmakta özgürdür. Her iki ülkenin farklı sistemler uyguluyor olması, sonuçlarında da farklılık göstermesi anlamına gelmektedir. Bu tez iki ülkenin mülk kiralama konusunda kanunlar doğrultusunda uygulanan sistemleri kıyaslamaktadır.
Türk Özel Hukukunda ecrimisil tazminatı
Bu çalışmamızda Türk Hukukunda oldukça yaygın bir uyuşmazlık olarak karşımıza çıkan ve çok uzun zamandır çeşitli açılardan tartışılmakta olan ve uzun süren bu tartışmalara rağmen ortak bir çözüme kavuşturulamamış ecrimisil tazminatı kurumunun hukuki niteliğini özel hukuk bakımından ele aldık. Çalışmamız iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ecrimisil tazminatının Türk Hukukundaki tarihi gelişimini, hukuki niteliğini ve bu tazminat kapsamında önem arz eden hukukî kavramları ele aldık. İkinci bölümde ise ecrimisil tazminatının talep edilmesi ve ecrimisil tazminatı talep edilip edilemeyeceği hususunda tartışmalı olan bazı özel durumlara inceledik.
Türk hukukunda ceza koşulu
Ceza koşulu, zaman içinde borç ilişkilerinin artması ve tarafların birbirine duyduğu güvenin azalması ile uygulamada sıklıkla başvurulan bir teminat yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızda Türk hukukunda ceza koşulu, TBK temel alınarak incelenmiştir. İnceleme yapılırken doktrindeki önemli görüşlere ve güncel Yargıtay kararlarına da yer verilmiştir. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Bu kapsamda birinci bölümde, ceza koşulu kavramı, tanımı, tarihçesi ve unsurları açıklanarak ceza koşulunun amacı ve uygulama alanları incelenmiştir. İkinci bölümde, ceza koşulunun türleri açıklanmış ve her bir tür kendi içinde unsurları ile ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, ceza koşulunun zarar ile ilişkisi, aşırı ceza koşulunun indirimi ve usul işlemleri incelenmiştir. Devamında, ceza koşulunun tacirler bakımından TTK'ya göre incelemesi yapılmış ve ceza koşulunun sona erdiği hâller izah edilmiştir.
Kazandırmanın hukukî sebebi (Causa)
Her kazandırmanın bir sebebi vardır. Hukukî sebep kavramı da esas itibariyle kazandırma kavramı ile birlikte kullanılır ve hukukî sebep, kazandırmayı, işleme katılan taraflar ve özellikle kazanan taraf açısından haklı göstermeye yarar. Kanunda hukukî sebep kavramına ilişkin bir tanım mevcut değildir. Hukukî sebep (causa), kazandırıcı işlemde, kazandırmada bulunan tarafın doğrudan ulaşmak istediği, tarafların üzerinde mutabık kaldığı, işleme hukukî karakterini veren en yakın ve tipik amacı ifade eder. Kazandırma ile takip edilen amacın tipik bir amaç olması, söz konusu işlemi kim yaparsa yapsın kişiden kişiye değişmeyen, herkes için aynı olan amaç anlamına gelir. Bu bakımdan hukukî sebep, hukuk düzeninin bir işleme bağladığı objektif sonucu da ifade eder. Hukukî sebebin, kazandırmada bulunan tarafın amacı ve tarafların amaç üzerine anlaşması şeklinde iki unsuru söz konusudur. Hukukî sebep, kazandırmaya hukukî karakterini verdiği ve dolayısıyla yapılan işlemin hukukî niteliğini gösterdiği için, o işleme uygulanacak hukuk kurallarını da belirler. Ayrıca hukukî sebep, hukukî işlemlerin ve bu çerçevede kazandırıcı işlemlerin kuruluş ve geçerliliğinde de büyük bir öneme sahiptir. Zira hukukî sebep, sözleşmenin objektif esaslı unsurlarından birini oluşturur. Bu bakımdan irade açıklamalarının hukukî sebep üzerinde de birbirine uygun olması gerekir. Kazandırmanın amacına ilişkin olarak tarafların yaptıkları anlaşma "sebep anlaşması" olarak ifade edilmektedir. Borçlandırıcı işlem ile yapılan kazandırmalarda hukukî sebep, "iç sebep" olarak yapılan işlemin içerisinde yer almakta ve işlemin zorunlu bir unsurunu teşkil etmektedir. Bu bakımdan borçlandırıcı işlemler kural olarak sebebe bağlı işlemlerdir. Tasarruf işlemi ile yapılan kazandırmalarda hukukî sebep, "dış sebep" şeklinde ortaya çıkmakta ve bu işlemin yapılmasına temel teşkil eden borçlandırıcı işlemi ifade etmektedir. Tasarruf işleminin hukukî sebebinin dış sebep şeklinde olması, borçlandırıcı işlemdeki geçersizliğin tasarruf işlemini etkileyip etkilemeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir. Tasarruf işleminin sebebe bağlı olup olmadığı hukuk politikası sonucunda belirlendiği için bu konuda genel bir ifadede bulunmak mümkün değildir. Türk/İsviçre hukuku bakımından taşınmaz mülkiyetinin devri dışındaki kazandırıcı işlemlerin sebebe bağlı olup olmadığı oldukça tartışmalıdır.
Türk Hukukunda destekten yoksun kalma tazminatı
Destekten yoksun kalma tazminatı ölen kişinin desteğinden yoksun kalanların talep ettiği bir tazminat türüdür. Bu tazminatta, kişini ölenle arasındaki desteklik ilişkisini, desteğin ölümünden dolayı zarar gördüğünü, desteğin bakımına muhtaç olduğunu kanıtlaması gerekir.
Mirasın reddi
Çalışmanın konusu mirasın reddi müessesesidir. Çalışmada mirasın reddine ilişkin Medenî Kanun hükümleri, öğretide ileri sürülen görüşler ve Yargıtay kararları ile birlikte değerlendirilmiştir.Tezin birinci bölümünde öncelikle ret kavramı ve ret beyanının hukukîniteliği üzerinde durulmuştur. Daha sonra gerçek ret ve hükmî ret ayrı ayrı incelenmiştir. Gerçek redde ret hakkının kullanılması ve ret hakkının kullanılmasındaki usûli meseleler ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Gerçek ret incelendikten sonra bir diğer ret çeşidi olan hükmî ret incelenmiştir. Burada özellikle hangi şartlar altında hükmî reddin söz konusu olacağı ve hükmî ret halinde ortaya çıkacak sonuçlar üzerinden durulmuştur.İkinci bölümde mirasın reddinin sonuçları üzerinde durulmuştur. Bu başlık altında öncelikle reddin mirasbırakanın serbest tasarruf oranına ve mirası reddeden mirasçının denkleştirme yükümlülüğüne etkisi değerlendirilmiştir. Daha sonra yasal ve atanmış mirasçılar bakımından reddin sonuçları ve vasiyet alacaklısının mirası reddinin sonuçları ayrı ayrı incelenmiştir. Burada yasal mirasçı olan devletin mirası reddinin sonuçları da ayrıca ele alınmıştır.Tezin son bölümünde ret hakkının kötüye kullanılması halinde mirası reddeden mirasçının ve mirasbırakanın alacaklarının sahip oldukları haklar incelenmiştir. Bu kapsamda ilk olarak reddin iptali davasının şartları, usule ilişkin meseleler ve davanın sonuçları ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Daha sonra mirasbırakanın alacaklılarının denkleştirmeye tabi kazandırmanınkendilerine geri verilmesine yönelik olarak sahip oldukları davanın şartları ve sonuçları üzerinde durulmuştur.Anahtar Sözcükler:1.Miras Hukuku2.Mirasın Reddi3.Hükmi Ret4.Gerçek Ret5.Reddin İptali
Elektrik enerjisi tedarik sözleşmeleri
4628 sayılı ve 03.03.2001 tarihli Elektrik Piyasası Kanunu ile elektrik sektöründeki faaliyetler ayrıştırılmıştır. Kanunda piyasa faaliyetleri üretim, iletim, dağıtım, toptan satış, perakende satış, perakende satış hizmeti, ticaret, ithalat ve ihracat olarak sayılmıştır. Elektrik Piyasası Kanunu öncesinde elektrik endüstrisinde tekelci bir yapı söz konusu iken, Kanun sonrasında elektrik endüstrisinin tekelci yapısı ortadan kaldırılarak, rekabete dayalı bir elektrik piyasası kabul edilmiştir. Yeniden yapılandırma çerçevesinde elektrik faaliyetlerinden rekabete açılabilecek nitelikteki olanlar rekabetçi rejime tabi tutulmuş, buna karşılık rekabete açılamayan faaliyetler ise bağımsız düzenleyici kuruluşların düzenleme ve denetlemesine (regülasyonuna) tabi tutulmuştur. Gerek dünyada gerek Ülkemizde uzun yıllar elektrik dağıtımı ve satış iç içe geçmiş ve birlikte düşünülmüştür. Klasik elektrik tedarik sözleşmesinde elektriğin satışı ile şebekeye bağlantı ve şebekenin kullanımı bir tek sözleşme içinde yer almaktaydı. Buna karşılık modern hukukî düzenlemeler ile özellikle dağıtım ve satış birbirinden ayırt edilmiş; elektrik satışı, dağıtımdan ayrı bir faaliyet olarak düzenlenmiştir. Sektörün yeniden yapılandırılması, klâsik elektrik tedarik sözleşmesinin unsurlarını, taraflarını ve içeriğini farklılaştırmış elektrik ticaretinin ve borsalarının önünü açmıştır. Gerçekten de rekabete dayalı serbest piyasanın oluşumu ile birlikte, elektrik tedarik sözleşmesi bir tarafta şebekeye bağlantı ve şebekenin kullanımı, diğer tarafta elektriğin satışı şeklinde hukuki niteliği farklı iki ayrı sözleşme halini almıştır.
Bağlantılı haklar
Bu tezde, Türk Hukukunda bugüne kadar çok az incelenmiş olan bir konu, bağlantılı haklar konusu incelenmiştir. Türk Hukukunda bağlantılı haklar iki başlık halinde incelenmektedir. Bunlardan birincisi Komşu Haklar diğeri ise film yapımcılarının haklarıdır. Komşu haklar ise icracı sanatçılar, fonogram yapımcıları ve radyo televizyon kuruluşlarının haklarından oluşur. Bu çalışmada öncelikle fikri haklar ve bağlantılı haklar tarihi süreç olarak incelenmiştir. Ardından, kavram olarak anlatılmış, bağlantılı hakların, hukuki niteliği ve hükümleri değerlendirilmiştir. Bağlantılı haklar üzerindeki sınırlama ve istisnaların incelenmesinin ardından, bağlantılı hakların korunması anlatılmıştır. Son bölümde ise bağlantılı hakların korunması, davalar ve zamanaşımı incelenmiştir. Bu incelemeler sonunda, gerek eser sahibinin gerekse bağlantılı hak sahiplerinin haklarının korunmasının gerekliliği ve bunun için uluslararası düzenlemelerin zorunluluğu ve zorlukları dile getirilmiştir.
İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli ve korunması
Tezimizin konusunu, İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakkı ihlâlleri ve bu ihlâller karşısında başvurulabilecek korunma yöntemleri oluşturmaktadır. Kişilik hakkı ihlâlleri son yıllarda ortaya çıkan bir ihlâl olmamakla birlikte bilim ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak İnternet ortamına taşmıştır. Bu durum ise zaten çözümü güç olan meseleleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.Kişilik hakları konusunda tanım vermenin zorluğu bir tarafa bırakıldığında; kişilik haklarını, doğumla kazanılan, kişinin kendi iradesiyle dahi vazgeçmesinin mümkün olmadığı, herkese karşı ileri sürülebilen, kendisine sıkı sıkıya bağlı, maddi, manevi, iktisadi değerler gibi değerlerin bütünü olarak ifade edilebilir.Kişilik hakları İnternet ortamında çeşitli şekillerde ihlâl edilmektedir. Tabi bu haklardan hepsinin İnternet ortamında ihlâl edilmesi hakların doğası gereği mümkün değildir. Örneğin bir kimsenin hayat hakkının ya da vücut bütünlüğü hakkının İnternet ortamında ihlâl edilmesine olanak yoktur. Çünkü bu haklar ancak fiili bir saldırı neticesinde ihlâl edilebilir. Oysa İnternet ortamındaki kişilik haklarının ihlâl edilmesindeki temel özellik, ihlâlin sanal ortamda gerçekleştirilmesidir.İnternetin sahip olduğu hız ve tıkanmadan çalışabilme kabiliyeti bir takım teknik unsurların varlığına bağlıdır. Bu unsurları İnternetin yapısal unsurları olarak adlandırabiliriz. İnternetin yapısal unsurları; TCP/IP, web teknolojisi, intranet ve extranetlerdir. Bu unsurlardan en önemlisi TCP/IP'dir. TCP/IP, İnternet ağına dâhil olan bilgisayarların herhangi bir sorunla karşılaşmaksızın veri alışverişini gerçekleştirebilmeleri için getirilen kurallardır.Günümüz dünyasının artık vazgeçilmezlerinden birisi haline gelen İnternet, sayılamayacak ve sınıflandırılamayacak kadar çok alanlarda ve amaçlarla kullanılmaktadır. Buna rağmen, İnternettin yaygın olarak kullanılan işlevlerini belirtmekte fayda vardır. İnternet; FTP, e-posta, posta listeleri, haber grupları, e-bültenler, haber ağları, sohbet, bilgisayar ilan panoları gibi iletişim yöntemlerinin kullanılmasına olanak sağlar.İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli birçok şekilde gerçekleşebilir. Günümüzde, İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakkı ihlâllerinin en çok görülen şekli web sitesindeki yayınlardır. Bu yayınlarda da kişinin şeref ve haysiyetine yönelik saldırılar ile kişinin meslekî ve ekonomik haklarına yapılan saldırılar ağırlıktadır. Alan adı ihlâlleri, e-postalar, spamlar aracılığıyla gerçekleştirilen saldırılar, fake mail, spoofing, phishing, pharming yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilen saldırılar, Truva atları, bukalemunlar, ağ virüs ve solucanları kullanılarak gerçekleştirilen saldırılar da kişilik haklarının ihlâline yönelen saldırılarda önemli bir yere sahiptir.İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakları ihlâllerinin yaygınlığı İnternet servis sağlayıcıların sorumluluğunu gündeme getirmiştir. İnternet servis sağlayıcılar sözleşmeden doğan sorumluluklarının yanında hukuki ve cezai sorumlulukları da vardır.İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli daha çok haksız fiil niteliğindedir. Bu bakımdan İnternet ortamında kişilik haklarını ihlâl eden kimselerin sorumluluğu da haksız fiil esaslarına göre tayin edilir.İnternet ortamında kişilik hakları ihlâl edilen kimse cezai soruşturma ve kovuşturma için ilgili makamlara başvurabileceği gibi bir takım davaları da açabilir. Bu davalar TMK m. 25'te ifade edilen önleme, durdurma, tespit, maddi, manevi tazminat ve vekâletsiz iş görme davasıdır. Bu davalar neticesinde kararın üçüncü kişilere bildirilmesi de istenebilir.
Taşınmaz mal zilyetliğinin tecavüzlere karşı idari yoldan korunması
Tezimizin konusu, ?taşınmaz mal zilyetliğinin tecavüzlere karşı idari yoldan korunmasıdır. Bir görüşe göre hak, diğer görüşe göre fiilî durum, bizim de katıldığımız üçüncü görüşe göre de hukukî bir durum olan zilyetliğin idarî yoldan korunması hukukumuzda önemli bir yer teşkil etmektedir. Öyle ki; önceki bölümlerde de bahsedildiği gibi zilyetliğin idarî yoldan korunması, Türk Hukuku bakımından çok eskilere, cumhuriyet öncesine, dayanan usûldür. Bu çerçevede tezimiz, girişin ardından iki ana bölümden ve sonuçtan oluşmaktadır.Tezin giriş bölümünde, konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmak bakımından, zilyetliğin idarî yoldan korunmasının ayrıntılı bir tarihçesine ve 3091 Sayılı Kanunun 5917 Sayılı Kanunla karşılaştırılmasına yer verilmiştir. Birinci bölümde konu ile ilgili temel hukukî kavramlara (taşınmaz mal ve zilyetlik) yer verilmiştir. Taşınmaz malın konusu ve çeşitlerine değindikten sonra, zilyetlik kavramı üzerinde ayrıntılı olarak durulmuş, doktrinde ihtilaflı olan hususlarla ilgili bütün temel görüşlere yer verilmekle beraber sonunda kendi görüşümüz de bildirilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmı ise ?taşınmaz mal zilyetliğinin müdahale ve tecavüzlere karşı idarî yoldan korunması? başlığını taşımaktadır. Bu bölümde tecavüz ve müdahale kavramları açıklanmış, ardından 3091 Sayılı Kanuna göre başvuru, soruşturma,karar, karara karşı başvuru, infaz, ikinci ve sonraki müdahale ve tecavüzler, cezai hükümler ile uygulamaya dair çeşitli hükümlere yer verilmiştir. Konular hakkında yeri geldikçe, çalışmanın bütünlüğünü bozmayacak şekilde, kısaca yargı içtihatlarına yer verilmiştir. Tezin sonuç bölümünde ise, konunun genel değerlendirilmesi yapılmış, uygulamadaki eksikliklere ve yanlışlıkların düzeltilmesine ilişkin önerilerimize kısaca değinilmiştir. Bunların yanında çalışmanın sonunda ?ek? olarak, uygulamada kullanılan form, evrak ve tutanak örnekleri yer almaktadır.Anahtar Kelimeler1.3091 Sayılı Kanun2.Taşınmaz Mal Zilyetliği3.Zilyetliğin İdarî Yoldan Korunması4.Tecavüz5.Müdahale
Vekalet sözleşmesinde tarafların borçları
Vekalet, vekilin, vekalet verenin yararına ve iradesine uygun olmak üzere bir iş görme borcunu üstlendiği sözleşme türüdür. İş görme sözleşmelerinden bir tanesi olan vekalet sözleşmesinde, vekilin ve müvekkilin vekalet sözleşmesi kapsamında borçlarının değerlendirildiği tezimiz, üç ana bölümden oluşmaktadır.Tezimizin birinci bölümünde vekalet sözleşmesinin tanımı, unsurları, özellikleri ile hukuki niteliği incelenmiş ve daha sonra vekalet sözleşmesinin diğer iş görme sözleşmeleri ve temsille karşılaştırması yapılmıştır.Vekil, vekalet sözleşmesi gereği başkası adına işler yapmakla yetkilendirilmiş olan kişidir. Tezimizin ikinci bölümünde vekalet sözleşmesinde vekilin borçları irdelenmiştir.Vekalet sözleşmesinde, vekilin karşısında olan kişi müvekkildir. Müvekkil, kendisini vekil ile temsil ettiren kişi; yani başka bir kişiyi vekil eden kişidir. Tezimizin üçüncü bölümünde ise vekalet sözleşmesinde müvekkilin borçları değerlendirilmiştir.Tez çalışmamızın sonuç kısmında ise, bu çalışma kapsamında ulaşılan sonuçlar özet halinde sunulmuştur.
İstisna sözleşmesinde müteahhidin ayıba karşı tekeffül borcu
İstisna sözleşmesi, sosyal hayatta sıkça karşılaşılan bir akit çeşididir. Özellikle teknolojinin gelişmesine bağlı olarak bu durum hayatın hemen her noktasında kendisini hissettirmektedir. Bu bağlamda çalışmamızda, ayıplı bir eser dolayısıyla iş sahibinin sahip olduğu seçimlik haklar ve bu hakları kullanabilmesi için yerine getirmesi gereken yükümlülükler ele alınmıştır.Her ne kadar Borçlar Kanunu ile birlikte, aynı zamanda 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu na tabi yapım ve hizmet işlerinde uygulanan Bayındırlık İşleri Genel Şartnamesi ve 4077 sayılı Tüketicinin Korunması hakkında Kanunu nda da bu konu ile ilgili düzenlemeler yer alsa da, çalışmamızda, yalnızca Borçlar Kanunu ndaki hükümleri incelemiş, sadece gerekli yerlerde diğer mevzuata değinilmiştir. Çalışmamız telif edilirken, yeri geldiğinde tartışmalı noktalar, doktrindeki yazarların görüşleri verilmek suretiyle bir neticeye bağlanmaya çalışılmış; bu neticelere ulaşırken, uygulamayı oluşturan Yargıtay ın kararlarından da bahsedilmiştir.Tezin birinci bölümünde, genel olarak istisna sözleşmesi incelenmiştir. Bu bölümde öncelikle istisna akdinin unsurları ele alınmıştır. Daha sonra ise istisna akdinin taraflarını oluşturan müteahhit ve iş sahibi verilmiştir.İkinci bölümde müteahhidin ayıba karşı tekeffül borcunun tanımı yapılarak diğer bazı sözleşmelerdeki ayıba karşı tekeffül yükümlülükleri ile karşılaştırmalar yapılmıştır.Üçüncü ve dördüncü bölümlerde sırasıyla müteahhidin ayıba karşı tekeffülden sorumlu tutulması için gerekli şartlar ile bu şartlarla birlikte iş sahibinin de yerine getirmesi gereken yükümlülükler ele alınmıştır.Çalışmamızın beşinci bölümünde ayıplı bir eser nedeniyle iş sahibinin sahip olduğu haklar ayrıntılı olarak anlatılırken; son ve altıncı bölümde ise, müteahhidin bu borcunun sona ereceği durumlar verilmiştir.
Velayet hakkının kullanımı
Bu tez çalışması ile velayet kavramı tanımlanıp özelikleri belirlenerek, çocuğun şahsı ve malları bakımından velayetin kullanımı, velayet altındaki çocuğun ehliyeti, ana babanın temsil yetkisi anlatılmıştır. Çocuğun şahsı ve mallarının korunması bakımından alınması gerekli önlemler ve velayetin kaldırılması da çalışmamın kapsamı içindedir. Velayet; ana ve babaya tanınan, çocuğun yetiştirilmesi, eğitimi, temsili, mallarının yönetimi ile ilgili olarak hak ve yükümlülüklerdir. Velayet, sadece ana ve babaya aittir ve ana baba tarafından birlikte kullanılır. Velayet; kişiye sıkı sıkıya bağlı, başkalarına devredilemez, mirasçılara geçmez ve feragat edilemez. Ana ve babanın velayeti kullanmaları sınırsız değildir. Sınır ölçülülük ilkesidir. Velayet hakkını kullanan ana ve baba tarafından çocuğun özgürlükleri ölçülülük ilkesi uygulanarak sınırlanacaktır. Ana ve baba velayeti gereği gibi yerine getirmedikleri takdirde çocuğun şahsı ve malları bakımından önlemler alınmaktadır. Çocuğun korunması için başka çare kalmadığı veya hakim tarafından alınan diğer önlemlerin sonuçsuz kalacağı anlaşıldığı takdirde ana ve babadan veya sadece taraflardan birinden velayetin mahkeme kararı ile kaldırılmasına karar verilir. Velayet görevinin gereği gibi yerine getirilmemesi ve ana babanın ilgisizliği, ihmalkarlığı halleri velayetin kaldırılması nedenleridir. Türk Medeni Kanununda belirtilen velayetin kaldırılması nedenleri sınırlayıcı değildir. Ana ve babanın yeniden evlenmesi tek başına velayetin kaldırılması nedeni değildir. Çocuğun menfaati gerektirdiğinde ana babanın yeniden evlenmesi velayetin kaldırılması nedeni kabul edilmektedir.Anahtar Sözcükler1.Velayet2.Çocuğun Şahsı3.Çocuğun Malları4.Çocuğun korunması5.Velayetin kaldırılması
Türk Hukukunda tapuya kayıtlı olmayan taşınmaz malların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması
Tapuya kayıtlı olmayan bir taşınmaz malın, olağanüstü zamanaşımı hükümleri çerçevesinde, bu taşınmaza zilyet olan kişi adına tapu kütüğüne tescil edilmesi belli şartların yerine getirilmesi ile mümkündür. Bu şartlar, mevzuatımızda esas olarak Medeni Kanun ve Kadastro Kanununda düzenlenmiştir. Ancak bu düzenlemelerin yeterli olmadığı noktalarda devreye, yargı kararları ve doktrin girerek eksik kalan hususların tamamlanmasına çalışılmıştır.Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bir taşınmazın olağanüstü zamanaşımı yoluyla mülkiyetini kazanmak için, bu taşınmazın tapuya kayıtlı olmaması gerekir. Yine bu taşınmazın kendi adına tescilini isteyen kimse, sözkonusu taşınmaza yirmi yıl süreyle davasız ve aralıksız olarak zilyet olmalıdır. Tapuya kayıtlı olmayan bir taşınmaza, bu şartlarla zilyet olan kimse, bu taşınmazın kendi adına tapuya tescilini mahkemeden talep edebilir. Mahkeme yaptığı incelemede, sözkonusu şartların yerine getirilip getirilmediğini tespit eder. Eğer şartların oluşmadığını düşünüyorsa mahkeme davayı reddeder; ancak zilyedin talebi, sözkonusu şartları içeriyorsa mahkeme bu taşınmazın zilyet adına, tapuya tesciline karar verir. Böylece tapuya kayıtlı olmayan bir taşınmazı, yirmi yıl boyunca zilyetliğinde bulunduran kişi, bu taşınmazın mülkiyetini olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanmış olur.Anahtar Kelimeler:1- Olağanüstü2- Zamanaşımı3- Taşınmaz Mal4- Tapu5- Tescil
Küçüklerin evlat edinilmesi
Tezimizin konusunu oluşturan ?Küçüklerin evlat edinilmesi? Türk MedeniKanunun 305-312. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Bir küçüğün evlatedinilebilmesi için üç genel koşul aranmıştır. Bunlardan ilki, evlat edinen tarafındanküçüğün bir yıl süreyle bakılmış ve eğitilmiş olması, ikincisi evlat edinmenin mutlakaküçüğün yararına bulunması, üçüncüsü ise evlat edinenin diğer çocuklarınınyararlarının hakkaniyete aykırı bir şekilde zedelenmemesidir. Bu şartlar çocuğunyararına olmayacak evlat edinmeleri engellemek için getirilmiştir.Küçüklerin yararlarının korunması ilkesi, aile hukukunun temel kurallarındanolup küçüklerin evlat edinilmesinde temel koşul olarak uygulanacaktır. Küçüklerinevlat edinilmesinin tez konusu olarak seçilmesindeki amaç toplumun geleceğininteminatı olan çocukların, bedensel, sosyal ve zihinsel gelişiminin sağlıklı olmasınaçocuğun bir aile yuvasına kavuşmasına ve ihtiyaçlarının sağlanması yönüyle hizmeteden evlat edinme kurumuna açıklık kazandırmaktır.
Aile konutu
Tezin konusu ?AİLE KONUTU? dur. Tez giriş ve sonuç bölümleri dışında üç bölümden oluşmaktadır.Birinci bölümde; aile konutu kavramı, aile konutunun önemi ve düzenlenme amacı ele alınarak, Türk hukukundaki özellikleri vurgulanmak istenmiştir.İkinci bölümde, aile konutunun ne olduğu belirtildikten sonra, bu konut üzerinde üstün hak sahibi olan eşin, bu hak sahipliğinin niteliğini ve söz konusu haklarını kullanırken hangi hukuki işlemlerin TMK. m. 194 kapsamında, diğer eşin rızasını gerektireceği hususu açıklanmıştır.Üçüncü bölümde, TMK. m. 194 gereği zorunlu olan diğer eşin rızasının hukuki niteliği, rıza vermemenin sonuçları ve rıza vermekten kaçınma halinde, hak sahibi eşin TMK. m. 194/II gereği mahkemeden tek başına yetki talebi ile son bölümde TMK. m. 194/III ile getirilen aile konutu şerhinin hukuki niteliği incelenmiştir.
Türk Hukukunda evlat edinme
Bu çalışmada, evlât edinme kurumu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'na göre çeşitli yönleri ile incelenmiş ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nde yer alan hükümlere nazaran farklılık gösteren hükümler karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır.Evlât edinme kurumu, Roma hukuku ile İslamiyet öncesi ve sonrası Türk hukukunda değişik aşamalar geçirmiştir. Evlât edinme kurumu, benzer kurumlar olan, beslemelikten, süt evlatlığından, gerçek soybağından ve koruyucu aileden çok farklıdır. Çünkü, evlât edinmeyle, evlât edinenle evlatlık ve onun alt soyu arasında hısımlık ilişkisi doğar. Ayrıca evlat edinme, mahkeme kararı ile kurulur.Türk Medeni Kanunu'nda evlat edinme, küçüklerin evlât edinilmesi ile erginlerin ve kısıtlıların evlât edinilmesi olarak iki şekilde düzenlenmiştir. Evlat edinmede kural, küçüklerin evlat edinilmesi; istisna ergin veya kısıtlıların evlat edinilmesidir. Evlât edinme yaşı, evli kişiler ile evli olmayan kişiler için farklı düzenlemiştir. Evli kişilerin evlât edinebilmeleri, eşlerin otuz yaşını doldurmuş olmalarına veya en az beş yıldan beri evli olmalarına bağlanmıştır. Buna karşılık evli olmayanların evlât edinmesi için otuz yaşını doldurmuş olmaları gerekir. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununda da, 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsi'nde olduğu gibi, evlât edinecek kişi ile evlatlık arasındaki yaş farkı on sekiz olarak öngörülmüştür. Birlikte evlât edinme hakkı, kural olarak sadece evli olan eşler için kabul edilmiştir. Dolayısıyla, Kanunda sayılan istisnalar hariç, evli eşlerin tek başına evlât edinmeleri mümkün değildir.Evlât edinme ilişkisinin geçerli şekilde kurulabilmesi için kanun koyucunun öngördüğü aslî ve şeklî şartların yerine getirilmesi gerekir. Bu şartlara aykırı hareket edilmesi, evlât edinme ilişkisinin yokluğu veya kaldırılması sonucunu doğurur.Evlât edinme tek yönlü bir miras hakkı doğurur. Türk Medeni Kanununa göre, ana ve babaya ait olan haklar ve yükümlülükler, evlât edinme ile birlikte evlât edinene geçer. Bunun sonucu olarak evlât edinen, evlatlığın mallarını yönetme ve ondan yararlanma hakkını kazanır. Evlat edinme ile, evlatlık ile evlât edinen ve bunlardan biriyle diğerinin koca veya karısı arasında evlenme yasağı meydana gelir.
Teminat sözleşmelerinde rücu ilişkileri
Çalışmanın amacı, kefalet ve garanti sözleşmeleri ile ipotekte rücu ilişkileri konusunda bilgi vermektir. Öncelikle, konuya genel bir giriş yapılmıştır. Bu amaçla, ilk bölümde, teminat kavramı, teminat sözleşmesi türleri, rücu ve halefiyet konularından söz edilmiştir. Takip eden bölümlerde ise, kefalet ve garanti sözleşmeleri ile ipotekte rücu haklarına ayrı başlıklar altında yer verilmiştir.Kefilin asıl borçluya ve diğer kefillere karşı rücu hakkı, sırayla Borçlar Kanunu'nun 496. ve 488. maddelerinde düzenlenmiştir. Her iki hükümde tanınan rücu hakkı, halefiyet esasına dayanmaktadır. Bununla birlikte kefilin halefiyete dayalı olmayan, diğer sorumlular ile arasındaki iç ilişkiden doğan rücu hakları da bulunmaktadır.Garanti verenin, sorumlu bulunan diğer kişilere karşı rücu hakkı, atipik bir sözleşme olması nedeniyle, kanunda düzenlenmemiştir. Borçlar Hukukunda halefiyet, ancak kanuna dayalı olarak söz konusu olabileceği için, atipik olan garanti sözleşmesinde rücu hakkı halefiyete dayalı olamaz.Garanti verenin rücu hakkı, rücu borçlusu ile arasında kontrgaranti sözleşmesi bulunup bulunmamasına göre bir ayırıma tabi tutulmalıdır. Eğer garanti verenle rücu borçlusu arasında kontrgaranti sözleşmesi bulunmakta ise, rücu hakkının hukuki sebebinin kontrgaranti olacağı kuşkusuzdur.Bununla birlikte, böyle bir kontrgaranti sözleşmesi bulunmasa bile, rücu hakkına ilişkin genel kurallar uyarınca garanti verenin rücu hakkı doğabilecektir. Buna göre, garanti verenin rücu borçlusu ile arasındaki iç ilişkinin niteliğine göre, vekâlet, vekâletsiz iş görme veya sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayalı rücu hakkı olacaktır.İpotekte rücu hakkının doğumu için, öncelikle ipotek ile temin edilen borcu ödemeden sorumlu birden fazla kişinin bulunması gerekir. İçlerinden birinin ödeme yaparak taşınmazı ipotekten kurtarması halinde, sorumlu bulunan diğerlerine karşı rücu hakkı doğacaktır.İpotekte rücu hakkının varlığına ilişkin tek yasal düzenleme, Türk Medeni Kanunu' nun 884. maddesidir. Bu hüküm gereğince; ``Borçtan şahsen sorumlu olmayan rehinli taşınmaz maliki, borçluya ait koşullar içinde borcu ödeyerek taşınmazın üzerindeki ipoteğin kaldırılmasını isteyebilir. / Alacak, borcu ödeyen malike geçer.''TMK. m. 884 hükmü dışında başka bir yasal düzenleme olmasa da, ipoteğin temin ettiği alacaktan sorumlu birden fazla kişinin bulunduğu diğer hallerde de, genel rücu hükümleri nedeniyle rücu hakkının varlığı kabul edilmelidir.
Velâyetin kapsamı ve hâkimin müdahalesi
Hukuk düzeni toplumun en küçük birimi olan ailedeki ana, baba ve çocuk ilişkisini genel ve soyut kurallara bağlayarak bu ilişkideki zayıf konumda olan çocuğun korunmasını amaçlamıştır. Gerçekten de çocuk fizikî, zihnî ve ekonomik anlamda henüz tam bir yeterliliğe erişmemiş olması sebebiyle korunmaya muhtaçtır. Bu nedenle velâyet tarafların birbirlerine karşı olan hak ve ödevleri ile bu hak ve ödevlere aykırı hareket edilmesi halinde oluşacak sonuçların belirlenmesi şeklindeki hukukî bir kurum olarak karşımıza çıkar.Velâyetin konusunu hukuken ayrı bir kişiliğe sahip olan çocuk oluşturur. Velâyet hakkı diğer kişilik haklarından farklı olarak ana ve babaya kendi menfaatleri açısından değil de çocuğun menfaati için tanınmıştır. Başka bir deyişle söz konusu haktan faydalanacak olan çocuktur. Ana ve babaya velâyet dolayısıyla tanınan haklar çocuğun korunmasına yönelik olup daha çok ödev niteliğindedir.Velâyetin çocuğun şahsı üzerinde ana ve babaya yüklediği ödevler esas itibariyle çocuğun bakımı ve eğitimine ilişkindir. Buna göre ana ve baba çocuğu, besleyip büyütmek; sağlığına, fizikî gelişimine özen göstermek zorundadırlar. Bunun gibi ana ve baba kendi maddi güçleri elverdiği oranda çocuğun yeteneklerini de göz önünde tutarak ona iyi bir eğitim imkanı sağlamak, meslek kazandırmak ve çocuğa dinî eğitimini de vermekle yükümlüdürler.Ana ve babanın velâyetten doğan ödevlerini hiç ya da gereği gibi yerine getirmemeleri yahut kendilerine tanınan hakları kötüye kullanmaları halinde çocuğun korunması sorunu ortaya çıkar. Çocuğun korunması hukukumuzda çok sayıda kanun, tüzük ve yönetmelikle düzenlenmiş geniş kapsamlı bir konudur. Söz konusu konu aynı zamanda çok sayıda uluslararası antlaşmaya da konu olmuştur. Ana ve babanın kusurlu veya kusursuz şekilde ödevlerini ihlal etmeleri sonucu çocuğun yaranının tehlikeye düşerek korunmaya muhtaç hale gelmesinde hâkimin velâyete müdahale ederek çocuğun korunması için gerekli tedbirleri alır.17/01/1998 tarihlinde yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile aile bireylerinin aile içi şiddetten korunmak amacıyla getirilen tedbirlerden, çocuğun korunması için de faydalanılabilir.Çocuğun korunmasına yönelik hükümler içeren Kanunlardan biri de 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunudur. Bu kanun kapsamına göre çocuk statüsünde olan şüphelilerin yargılaması özel hükümlere tabidir. Belirtilen kanunlar dışında 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu da çocukların korunmasına yönelik hükümler içeren başka bir kanundur.Ülkemize bakıldığında aile kurumunun hala güçlü olduğu görülür. Ancak sosyal ve ekonomik güçlüklerin, bu kurumu belirli ölçülerde zayıflattığı da bir gerçektir. Birçok aile çocuklarının çalışmasına ekonomik açıdan zorunlu görmektedir. Bu sebeple çocukların sokaklarla tanışmaları erken yaşta olmaktadır. Çalışma yaşamındaki ilişkiler, hayli çarpık gelişen kentleşme sonucu ortaya çıkan yoksul kent mahalleleri, yoksulluk ve işsizlik sokakta yaşayan ve çalışan çocukların sayısının giderek artmasına yol açan etmenlerdir.
Borsada hisse senedi alım satım sözleşmesi ve hakkın intikali
Borsada Hisse Senedi Alım Satım Sözleşmesi Ve Hakkın İntikali, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008.?Borsada Hisse Senedi Alım Satım Sözleşmesi Ve Hakkın İntikali? konulu tezimizin ilk bölümünde, sözleşmenin kavramsal çerçevesi ve tarafları tanıtılmış, Borsa nezdinde sözleşmenin kuruluşu incelenmiştir. Buna göre; menkul kıymet borsalarında hisse senedi alım satım sözleşmesi akdetmek isteyen yatırımcıların, öncelikle SPKn uyarınca kurulan ve Borsa üyelik belgesini haiz bir aracı kurum ile alım satıma aracılık çerçeve sözleşmesi imzalaması gerekmektedir. Anılan sözleşme dairesinde aracı kurum, yatırımcının temsilcisi sıfatıyla, ondan aldığı talimatları Borsa'ya iletmektedir. Borsa sisteminde geçerli kurallar çerçevesinde alım ve satıma yönelik bu talimatların eşleşmesiyle sözleşme kurulmaktadır.Tezin ikinci bölümünde sözleşmenin ifa safhası ve ifa edilmemesi incelenmiştir. Sözleşmenin ifasını sağlayan takas, işlem gününü takip eden ikinci günün sonunda, Takasbank tarafından, MKK nezdindeki takas havuz hesabı ve aracı kuruluş havuz hesapları kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Takas günü hisse senedi ve/veya nakit borcunu ifa etmeyen aracı kuruluş herhangi bir ihtar veya mehile gerek olmaksızın temerrüde düşmektedir. Bu halde, satım işlemine konu hisse senetleri Borsa tarafından re'sen aldırılıp sattırılmak yoluyla ya da aracı kurumun Borsa nezdindeki teminatlarına başvurulmak yoluyla ifa gerçekleştirilmekte; ayrıca aracı kurumdan temerrüt faizi tahsil edilmektedir. Yatırımcının takas gününe kadar aracı kuruma olan hisse senedi veya nakit teslim borcunu ifa etmemesi nedeniyle aracı kurum da temerrüde düşerse yatırımcının borcu her halde para borcuna dönmektedir. Yatırımcının temerrüdüne rağmen aracı kurum temerrüde düşmemişse, yatırımcının temerrüdünün sonuçları İMKB Yönetmeliği'nin 38. ve 39. maddeleri çerçevesinde belirlenmektedir.Üçüncü bölümde, ifa safhasının tamamlanmasıyla birlikte, kaydi hisse senedine bağlı ortaklık haklarının intikali incelenmiştir. MKK kayıtlarının kurucu nitelikte olmadığı tespit edilerek, takas havuz hesabından aracı kuruluş havuz hesabına yapılan aktarımla yatırımcının kaydi hisse senedine bağlı hakları kazandığısonucuna varılmıştır. Öte yandan, SPKn md. 10/A-5 hükmü uyarınca nama yazılı hisse senetlerini devralan kişinin pay defterine kaydında, ilgililerin başvurusuna gerek kalmaksızın MKK nezdinde tutulan kayıtların esas alınacağı hüküm altına alınmıştır. TTK Tasarısı'nda da genel olarak kaydi sistemle uyumlu düzenlemelere yer verilmiş olduğu tespit edilmiştir.Anahtar Sözcükler:1- Borsa'da hisse senedi alım satım sözleşmesinin kuruluşu2- Borsa'da hisse senedi alım satım sözleşmesinin ifası ve ifa edilmemesi3- Kaydi sistemde takas4- Hisse senedine bağlı hakların intikali5- MKK kayıtlarının hukuki niteliği
Yoksulluk nafakası
Tez çalışmasının konusunu oluşturan yoksulluk nafakası, TürkHukukunda mevcut nafaka türlerinden bakım nafakası içerisinde yeralmaktadır. Bu nafakanın getirilmiş olmasındaki birinci amaç, boşanmanedeni ile yoksulluğa düşecek olan eşe geçinebilmesi için desteksağlamaktır. kinci amacı ise, eşler arasında evlilik birliği içerisindekiyardımlaşmanın boşanma sonrasında devam etmesini sağlamaktır.Yoksulluk nafakasına hükmolunabilmesi için gerekli koşullar, kanundabelirlenmiştir. Her ne kadar kanun ile belirleme yapılmış olsa da bazı koşullartüm ayrıntıları içermediğinden Yargıtay Kararları ve doktrin ile bu hususlaranetlik kazandırılmıştır.4721 sayılı Kanun ile getirilen düzenlemeler nafaka talebinde kadınerkek arasında eşitlik ilkesini benimsemiştir. Aile birliğini oluşturan eşlere eşitbakım, gözetim hükümlülükleri getirilmiştir. Eşitlik ilkesi yoksulluk nafakasıtalebinde de kendini göstermiş, erkek için mevcut olan kadının hali refahtaolma koşulu kaldırılmıştır.
6570 Sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'a göre ihtiyaç sebebiyle kira sözleşmesinin sona erdirilmesi
Kira sözleşmesinin ihtiyaç sebebiyle hangi koşullarda sona erdirilebileceğini belirleyebilmek, böylece kiralayan ve kiracının haklarının sınırını çizerek 6570 sayılı Kanun'un daha iyi anlaşılmasını sağlayabilmek amacıyla 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'a göre ihtiyaç sebebiyle kira sözleşmesinin sona erdirilmesi konusu incelenmektedir.Çalışmamız iki bölümden oluşmakta; ilk bölümde kira sözleşmesi ve 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'un uygulama alanından bahsedilmektedir. İkinci bölüm de ise 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'a göre ihtiyaç sebebiyle kira sözleşmesinin sona erdirilmesi açıklanmaya çalışılmakta; bu kapsamda ilk olarak 6570 sayılı Kanun m.7/I/b hükmüyle düzenlenen konut ihtiyacı sebebine dayanan tahliye davasıyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesi, devamında 6570 sayılı Kanun m.7/I/c hükmüyle düzenlenen işyeri ihtiyacı sebebine dayanan tahliye davasıyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesi ve en son olarak da 6570 sayılı Kanun m.7/I/d hükmüyle düzenlenen kiralananı iktisap eden kişinin konut veya işyeri ihtiyacı sebebine dayanan tahliye davasıyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesi konularına değinilmektedir.
Tapusuz taşınmazların olağanüstü zamanaşımı ile kazanılması
Bir taşınmaza, kanunun aradığı koşullar altında bir süre zilyet olunduğu takdirde, o taşınmazın mülkiyeti kazanılır. Bu şekilde bir taşınmazın mülkiyetinin kazanılmasına, olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanma denir. Kazandırıcı zamanaşımına konu olan taşınmazlar, genellikle tapusuz taşınmazlardır. İncelememizin konusunu da, tapusuz taşınmazların olağanüstü zamanaşımı ile kazanılması teşkil etmektedir. Bizi bu konuyu incelemeye sevk eden sebep, ülkemizde hala tapusuz taşınmazların çokluğu nedeniyle konunun güncelliğini korumasıdır. Olağanüstü zamanaşımı ile taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasını düzenleyen temel hüküm; 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 713 üncü maddesidir. Bu madde tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların kazanılmasına izin vermektedir. Kadastro bölgesi dışında bulunan taşınmazların, bu hükme dayalı olarak kazanılması için zilyedi tarafından tescil davasına konu edilmesi gerekir. 21.6.1987 tarihli ve 3402 sayılı Kadastro Kanununun 14 üncü maddesinde ise, kadastro çalışma bölgesindeki bir taşınmazın olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla zilyedi adına tespitine olanak tanınmıştır. Ancak, Kadastro Kanununun 33 üncü maddesinin üçüncü fıkrası hükmü nedeniyle, Kadastro Kanununun 14 üncü maddesinin getirdiği, taşınmazın yüzölçümüne göre zilyetliğin ispat şekline ilişkin sınırlamalar, kadastro dışında da uygulanacak genel hüküm haline gelmiştir. Bu sebeple, çalışmamızda olağanüstü zamanaşımıyla kazanmanın şartları ve bunun sonuçları incelenirken iki hüküm de göz önünde tutulmuştur. Tezimizde bu yolla, kazanmanın şartları; taşınmaza, zilyetliğe ve usul hukukuna ilişkin şartlar ve olağanüstü zamanaşımıyla kazanmanın hüküm ve sonuçları olmak üzere dört grupta toplanarak incelenmiştir.Olağanüstü zamanaşımıyla kazanmanın öncelikli şartı, taşınmazın niteliği itibariyle kazanılmaya uygun olmasıdır. Bunun için, taşınmazın özel mülkiyete elverişli olması ve tapuda kayıtlı olmaması gerekir. Bunlar kazanmanın taşınmaza ilişkin şartlarıdır. Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerler ise ancak imar ve ihya edilerek kazanılabilir. Taşınmaza malik sıfatıyla, davasız ve aralıksız yirmi yıl süreyle zilyet olan kişi bu yolla taşınmazı kazanabilir. Bunlara kazanmanın zilyetliğe ilişkin şartları denir. Ancak olağanüstü zamanaşımı yoluyla mülkiyetin kazanılması için zilyedin iyi niyetli olması aranmaz. Tapusuz taşınmazların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılmasına ilişkin üçüncü grup şartlar; usul hukukuna ilişkin şartlardır. Kadastro sırasında zilyet taşınmazı olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazandığını bildirerek adına tespitini isteyebilir. Bunun dışında ise, Türk Medeni Kanununun 713 üncü maddesine göre taşınmaza ve zilyetliğe ilişkin şartları yerine getirmesi halinde, zilyet, mahkemeye başvurarak taşınmazın mülkiyetinin adına tescilini isteyebilir. Bu durumda tescil davası, hazine ile ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine açılacaktır. Bu davanın açılması halinde, mahkeme gazete ile bir defa ve taşınmazın bulunduğu yerde uygun araç ve aralıklarla en az üç defa davayı ilan edecektir. Son ilandan itibaren üç aylık itiraz süresinin geçmesi gerekir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunundan önce verilen itiraz süresinin rolü doktrinde ve uygulamada tartışmalıydı. Türk Medeni Kanununun 713 üncü maddesi ile bu konudaki her türlü tartışmayı sona erdiren bir düzenleme getirilmiştir. Buna göre itiraz, taşınmaza ve zilyetliğe ilişkin şartların gerçekleşmediği ileri sürülerek yapılacaktır. Kanun koyucu, bu şekilde, olağanüstü zamanaşımı yoluyla taşınmazın kazanılmasına ilişkin tescil kararının hukuki niteliği ve mülkiyetin hangi anda kazanılmış sayılacağı konusunda doktrinde hakim görüşü benimsemiştir. TMK. m. 713/5'e göre mülkiyeti kazanma anı öngörülen şartların gerçekleştiği andır. Bu şekilde şartların tamamlandığı ve mülkiyetin kazanıldığını belirleyen hakim, tescile karar verecektir. Bu karar, yenilik doğurucu bir karar değil, mülkiyetin kazanıldığını açıklayıcı bir tespit kararıdır. Anahtar Sözcükler 1. Taşınmaz 2. Zilyetlik 3. Zamanaşımı 4. Kazanma
Türk Hukukunda kredi sözleşmelerinin uyarlanması
Ülkemizde sıklıkla yaşanan ekonomik krizler, enflasyon ve devalüasyonolguları gibi ekonomik istikrarsızlık halleri, tarafların özgür iradeleri ile kurduklarısözleşme dengesini bozucu etki yapmaktadır. Bu etki, çoğunlukla özel hukuksistemimizin temel prensibi olan ahde vefa (pacta sund servanda) ilkesi gereği,anılan ekonomik durumdan olumsuz etkilenenin üzerinde kalmaktadır.Sözleşmenin akdedilmesinden sonra ortaya çıkan her ifa güçlüğü, sözleşmeşartlarında bir değişiklik yaratmaz. Ancak öyle bazı haller olabilir ki; sözleşmetaraflarının bir kusuru olmaksızın, sözleşmenin akdedilmesinden sonra ortayaçıkan beklenmeyen haller sözleşmenin ifasını aşırı derecede güçleştirmiştir. Budurumda ifa yükümlüsü olan borçluyu ifaya zorlamak hak ve nesafet ilkeleriyle,dürüstlük kuralıyla bağdaşmaz.şte bu çalışmada, Türk hukukunda kredi sözleşmeleri bakımındanbeklenmeyen hal olarak kabul edilebilecek durumlar ve bu hallerin gerçekleşmesihalinde, hakimin sözleşmeye müdahale ederek sözleşmeyi yeni koşullarauyarlaması imkanını ve şartları incelenmeye çalışılmıştır.
6570 sayılı kanuna göre adi kira sözleşmesinin sona ermesi
Bu yüksek lisans tezinin konusunu `'6570 Sayılı Kanuna Göre Adi KiraSözleşmesinin Sona Ermesi'' oluşturmakta olup bu çalışmada, konubaşlığından da anlaşılacağı üzere ürün kirası dışarıda kalmak üzere adi kirasözleşmesinin sona ermesi yalnızca taşınmazlar açısından ve 6570 SayılıKanun temelinde ele alınmıştır. Her ne kadar inceleme başlıkta belirtilenkonu üzerinden yürütülmüş olsa da adi kira sözleşmesinin sona ermesiöncelikle genel kanun niteliğinde olan Borçlar Kanunun'da düzenlendiğinden,inceleme konuları yeri geldiğince Borçlar Kanunundaki düzenlemelerlekarşılaştırılarak ele alınmıştır.Tez konusunun esasını oluşturan `'6570 Sayılı GKHK'' kanundüzenlendiği tarih itibariyle sosyal ve ekonomik açıdan kiralayana oranladaha güçsüz olan kiracıyı koruma amacı gütmektedir ve bu sosyal korumaamacı nedeniyle de düzenlemeler daha çok kiracının menfaatine ağırlıkveren şekilde kaleme alınmıştır. Ancak zaman içinde gerek yüksek mahkemeiçtihatları gerekse de doktrinsel görüşler açısından sabit hale gelen bir noktaolmuştur ki o da; kiracı lehine bozulan dengenin, kiracıya sağladığı yarardanfahiş oranda farklı olmak üzere kiralayanın mağduriyetine yol açtığıdır. Busonuca özellikle kiracı lehine olan düzenlemelerin, kötüniyetli kullanımlarıtakiben kiralayanın hakkaniyet kuralına aykırı olacak derecede hak kaybınauğraması sebep olmuştur. Hernekadar mevcut düzenlemeler hala kiracıyıaşırı şekilde gözetir nitelikte ise de Borçlar Kanunu tasarısında bu dengenineşitlenmesi amacı güdülmüş olup, Yargı makamları zaman içerisindeki budeğişmeyi dikkate alarak kararları ile fiili olarak sözkonusu bu dengeyieşitlemeye çalışmaktadır.Son olarak belirtmek isteriz ki; adi kira sözleşmesinin sona ermesi, ilgilikanundaki sebepleri takiben birinci paragrafta belirtilen kapsam çerçevesindeve ikinci paragrafta belirtilen menfaatler dengesindeki değişme temelinde elealınmaya çalışılmıştır.
Geri alım vaadi ile satım (repo) sözleşmesi
En geniş anlamı ile repo, menkul kıymetin ileride belirli bir tarihte,belirli bir fiyattan geri alma taahhüdü ile satılması olarak tanımlanmaktadır.Repo işlemlerinin, banka ve aracı kurumların kendi aralarında ve diğergerçek ve tüzel kişiler ile gerçekleştirdikleri repo işlemleri ile açık piyasaişlemleri çerçevesinde TCMB ile banka ve aracı kurumlar arasındagerçekleştirilen repo işlemleri olmak üzere iki ayrı boyutu bulunmaktadır.Banka ve aracı kurumların kendi aralarında ve diğer gerçek ve tüzelkişiler ile gerçekleştirdikleri repo işlemlerinde, elindeki nakit fazlasını kısasürede değerlendirmek isteyen yatırımcılar ile kısa vadeli nakit ihtiyacınımenkul kıymetlerini geri almak üzere satmak suretiyle gidermek isteyenyetkili kuruluşlar karşı karşıya gelmektedir.Diğer taraftan, TBMB repo işlemlerini açık piyasa işlemleriçerçevesinde bir para politikası aracı olarak kullanmaktadır. Piyasada geçicilikidite sıkıntısı olduğu durumlarda TCMB menkul kıymet almak, yani repoyapmak suretiyle piyasaya para aktarır, geçici likidite fazlası olan durumlardada menkul kıymet satarak piyasadan para çeker ve bu şekilde piyasadakilikidite düzeyini dengeler.Repo işlemlerinde öncelikle taraflar arasında gerçekleştirilen işlemlereuygulanacak genel esasları belirleyen bir çerçeve sözleşme imzalanmakta,bu esaslar çerçevesinde her münferit repo işlemi ayrı bir anlaşma yapılmaksuretiyle gerçekleştirilmektedir.Öte yandan, repo sözleşmesinin hukuki niteliği konusunda iki farklıgörüş bulunmaktadır. Birinci görüş taraftarlarına göre, repo sözleşmesi bir tür?menkul satımı?ndan ibarettir. Repo sözleşmesinin ?teminatlı ödünçsözleşmesi? niteliğinde olduğunu savunan ikinci görüş taraftarlarına göre ise,repo sözleşmesi ile bir miktar para faiz karşılığında ödünç olarak verilmekteve bu işlemde menkul kıymet, ödünç olarak verilen paranın geri dönmemesiihtimaline karşı teminat işlevi görmektedir.
İngiliz Hukukunda ihmal suretiyle işlenen haksız fiiler (tort of negligence)
ÖZET Çalışmanın konusu, İngiliz Haksız Fiiller Hukukunda İhmal Suretiyle İşlenen Haksız Fiiller 'dir (Tort of Negligence). İngiliz Haksız Fiiller Hukuku'nda, bizim hukukumuzda olduğu gibi tek bir haksız fiil kavramı yoktur. Birden fazla haksz fiil türünün bulunduğu haksız fiiller hukuku (Law of Torts) vardır. Bunun nedeni, önceleri haksız fiiller nedeniyle dava açabilmenin kralın fermanlarına dayanmasıdır. Bu fermanlarla düzenlenen haksız fiiller için dava açabilmek mümkündü. Zamanla bu nalsız fiil türlerinin yetersiz kalması nedeniyle yeni haksız fiil türlerine ihtiyaç duyulmuştur. İhmal suretiyle işlenen haksız fiiller, bu açığı kapatmış ve bağımsız bir haksız fiil türü olarak gelişmiştir. İhmal suretiyle işlenen haksız fiiller, kişinin dikkatsiz ve tedbirsiz davranışı ile hukuken varolan özen yükümlülüğünü ihlal ederek zarara neden olmasıdır, ihmal suretiyle işlenen haksız fiiller nedeniyle sorumluluktan söz edebilmek için, öncelikle haksız fiil failinin hukuken özenli davranma yükümlülüğü olmalıdır. Fail, dikkatsiz ve tedbirsiz davranışı ile özenli davranma yükümlülüğünü ihlal etmeli ve zarar olmalıdır. Ayrıca zararla özen yükümlülüğünün ihlali arasında nedensellik bağı olmalıdır. İhmal suretiyle işlenen haksız fiillerin bağımsız bir haksız fiil türü olarak gelişmesinde Donoughue v. Stevenson davası oldukça önemlidir. Bu dava ile ihmal suretiyle işlenen haksız fiillerin unsuru olan özen yükümlülüğünün varlığını belirlemede kullanılacak ölçüt belirlenmiştir. Bu ölçüte göre hukuken aranan özen yükümlülüğünün varlığını tespit için haksız fiil faili ile mağdur arasında yakın bir ilişki olmalıdır ve fail mağdurun zarar göreceğini öngörebilecek durumda olmalıdır.Özen yükümlülüğünün ihlalini belirlemek içinse her olay kendi içincfe değerlendirilmelidir. Zarar doğma riskinin az ya da çok oluşu, riski önlemenin maliyeti, failin ya da mağdurun içinde bulunduğu durum özen yükümlülüğünün ihlalini belirlemede önemlidir. Özen yükümlülüğünün ihlali ile doğacak zarar, maddi zarar olabileceği gibi, salt ekonomik zarar yada manevi zarar da olabilir. Zararla özen yükümlülüğünün ihlali arasındaki nedensellik bağı ise üçüncü kişinin yada mağdurun karşı kusuru dikkate alınarak tespit edilir. Zararının tazmin edilmesi için davacı, iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Davacı / mağdur, davalının/ failin özen yükümlülüğü olduğunu, bunu ihlal ettiğini ve ihlal nedeniyle zararın doğduğunu kanıtlamak durumundadır. Res ipsa loquitor ilkesi, davacının kanıt yükümlülüğünün bir paça hafifletmiştir. Davalı / fail, unsurların olmadığını kanıtlayarak sorumluluktan kurtulabilir.
Rekabet yasağı sözleşmeleri
Rekabet kavramı, günlük dilde kullanılan yarışma kavramının karşılığıdır. Genel olarak rekabet, aynı amacı hedefleyenler arasında daha iyi olma düşüncesine dayanan bir mücadeledir. Rekabet etme hakkı hukuk düzeni tarafından korunmaktadır. Ancak serbest rekabet ortamında birbirleriyle yarışan kişilerin ya da işletmelerin arasındaki çıkar çatışmalarının daha sonra düelloya dönüşmesini önlemek amacıyla rekabet hakkı sınırlanabilmektedir.BK.m.348-352 anlamında rekabet yasağı ile, işçinin rekabet hakkını kötüye kullanacak faaliyetleri yasaklanarak, işverenin menfaatlerinin zarar görmesinin engellenmesi sağlanır. Rekabet yasağı kanundan ya da sözleşmeden doğabilir. Hizmet sözleşmesi devam ederken, sadakat borcu gereği işçinin rekabet etmeme borcu vardır, işçi ve işveren isterlerse bu rekabet yasağını hizmet sözleşmesi sonrası için de kararlaştırabilirler. Bu rekabet yasağı, hizmet sözleşmesine konulacak bir hükümle kararlaştırılabileceği gibi ayrı bir rekabet yasağı sözleşmesi ile de kararlaştırılabilir. Geçerli bir rekabet yasağı sözleşmesinden söz edebilmek için, öncelikle taraflar arasında bir hizmet sözleşmesi bulunmalıdır, işçi reşit olmalıdır. Bununla birlikte işçi işverenin belirli sırlarını öğrenme imkânına sahip olmalıdır. Rekabet yasağı işçinin ekonomik geleceğini sınırlandırdığı için; bu sözleşme yer, zaman ve konu bakımından sınırlandırılmalıdır. Bu sözleşmenin geçerli olabilmesi için diğer bir koşul da yazılı şekilde yapılmasıdır. İşçinin rekabet yasağına aykırı hareket etmesi halinde, işveren işçiden gördüğü zararın tazminini talep edebilir. Yasağa aykırı hareket hakkında cezaî şart konulmuşsa; işçi kural olarak cezaî şart miktarını ödeyerek sorumluluktan kurtulur. Ancak zarar bu miktarı geçiyorsa, işveren bu zararın fazlasının tazminini de talep edebilir. İşçinin hareket tarzı ve ihlâl edilen menfaatlerin önemi haklı gösteriyorsa ve yazılı bir sözleşme ile bu hak 182muhafaza edilmişse, işveren kararlaştırılan cezanın ödenmesini, bu miktarıaşan zararın tazminini ve muhalefetin men'ini (aynen ifa) talep edebilir. İşçinin ölümü, tarafların anlaşması ve sözleşmede kararlaştırılan sürenin sona ermesiyle rekabet yasağı ortadan kalkar. Ayrıca yasağın devamında işverenin önemli bir menfaatinin bulunmaması ve hizmet sözleşmesinin işçiden kaynaklanmayan bir sebeple işveren tarafından yahut işverene ait bir kusur dolayısıyla işçi tarafından feshedilmesi halinde de rekabet yasağı sona erer. 183
4721 sayılı kanun hükümlerine göre evlat edinme
Evlat edinme, en genel anlamıyla taraflar arasında hısımlık bağı doğuran bir kurumdur. Yeni Medeni Kanun evlat edinme ile ilgili önemli değişikliklere yer vermiştir. Yeni değişikliklere göre, öncelikle evlat edinme akdi niteliğini kaybetmiş ve yargısal bir mahiyet kazanmıştır. Evlatlık ilişkisinin kurulabilmesi için mahkeme kararına ihtiyaç bulunmaktadır. Evlat edinecek kişinin yaşı 35'den 30'a, hatta bazı hallerde daha aşağıya çekilmiştir. Erginlerin ve kısıtlıların evlat edinilmesi hariç, altsoyu bulunan kimseler de artık evlat edinebilecektir. Bunlardan başka, evlat edinecek kişinin evlatlığa belli bir süre bakması koşulu getirilmiştir. Evli kişilerin kural olarak ancak birlikte evlât edinebilecekleri ilkesi getirilmiştir. Küçüklerin evlât edinilmesine aracılık faaliyetlerinin, Bakanlar Kurulunun yetki verdiği kurum ve kuruluşlar tarafından yapılabileceği hükme bağlanmıştır. Evlât edinme ilişkisinin kaldırılması davası hak düşürücü sürelerle sınırlandırılmıştır.Kanun koyucu evlâtlık ilişkisini kesin bir evlenme engeli haline getirmiştir. Bununla birlikte evlenme yasağının kapsamı altsoy da dahil edilerek genişletilmiştir.Küçüklerin evlât edinilmesinde ana ve babanın verdiği rızanın ve geri alma koşulları açık bir şekilde hüküm altına alınmıştır. Yeni Medeni Kanunla birlikte geçerli bir şekilde kurulan evlât edinme ilişkisi artık herhangi bir şekilde sona erdirilemeyecektir.
Mesafeli elektronik sözleşmelerde tüketicilerin kişisel verilerinin korunması
Kişisel verilerin korunması, uluslararası ve ulusal düzenlemelerde yer alan bir alandır. Belirli ya da belirlenebilen bir kişi ile aralarında ilişki kuran bu bilgiler "kişisel veri" olarak tanımlanır. Kişisel veriler, özellikle teknolojinin gelişmesi ve farklı platformların ortaya çıkması ile birlikte daha kapsamlı bir şekilde korunmaya muhtaç hale gelmiştir. Günümüzde ticaretin, elektronik alana taşınması ile birlikte, elektronik ortamda veri oluşturma çoğalmıştır. Güçsüz konumdaki tüketiciler nezdinde elektronik ortama veri aktarmanın artması ile birlikte tüketiciler kişisel verileri nezdinde korunmaya daha çok ihtiyaç duymaktadır. Tüketiciler, web sitesi aracılığı ile gerçekleştirdikleri mesafeli elektronik sözleşmeler ile birlikte isimleri, adresleri, kredi kartı bilgileri dahil olmak üzere birçok kişisel veriyi esasen elektronik ortama aktarırlar. 6698 sayılı KVKK' da veri sahiplerinin ve veri sorumlularını hakları ve yükümlülüklerine ilişkin düzenlemeler yer alır. Bunun yanında veri sahibi olarak tüketicilerin, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun nezdinde de korunması gerekir.
Kamu ihale inşaat sözleşmeleri ve Fıdıc bakımından müteahhidin borçları
İdare üstlenmiş olduğu kamu hizmetlerini gereği gibi yerine getirebilmek ve kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için inşa eserlerine ihtiyaç duyar. İnşa eserinin yapımı için yapılacak inşaat sözleşmesinden önce ihale usulü uygulanarak müteahhidin seçilmesi gerekir. İhale sonucunda, belirlenen müteahhidin inşa eseri meydana getirip teslim etme, idarenin de inşa eseri karşılığında ücret ödeme borcu altına girdiği kamu ihale inşaat sözleşmesi yapılmaktadır.Kamu ihale inşaat sözleşmesi özel hukuk sözleşmesi niteliğindedir. Sözleşmenin taraflarından birinin idare olması, sözleşme öncesi ihale usulünün uygulanması bu hususu değiştirmez. Kamu ihale inşaat sözleşmesi borçlar hukuku sözleşmeleri arasında yer alan istisna sözleşmelerine temelde benzemekle birlikte, bu tür sözleşmelerden ayrılan noktaları da bulunmaktadır. İstisna sözleşmesinde ayrılan noktalarda idarenin, kendi lehine üstün hak ve yetkiler getirdiği görülmektedir. İdarenin ücret ödeme borcu karşısında müteahhidin üstlenmiş olduğu borçların ayrıntılı bir biçimde incelenmesi kamu ihale inşaat sözleşmesinin daha net bir biçimde anlaşılmasına ve hak ve borçların adilane dağılımı ile ilgili sorunların ortaya konmasına yardımcı olacaktır.Çalışmada kamu ihale inşaat sözleşmelerinde idare ile müteahhit arasında hak ve borçların adilane dağılımı ilgili sorunlar ortaya konulacak ve ilgili yerlerde BK'da yer alan istisna sözleşmesine ilişkin hükümlere atıfta bulunulacaktır. Bu sorunların çözümüne ilişkin çözüm önerilerinde bulunmak amacıyla uluslararası alanda yaygın bir kullanım alanı olan, hak ve borçların adilane dağılımı bakımından örnek niteliğindeki FIDIC standart sözleşmelerinde müteahhidin borçları da inceleme konusu yapılacaktır. Burada FIDIC standart sözleşmelerinden Kırmızı Kitap'ın (The Red Book) 1987 tarihli 4. baskısı ile 1999 tarihli 5. baskısı ele alınmıştır. Böylece FIDIC standart sözleşmelerinin kendi içindeki gelişim çizgisi de yansıtılacaktır. Ayrıca ülkemizin son dönemde mevzuatını uyumlaştırdığı AB hukuku bakımından da kamu ihale inşaat sözleşmeleri ile ilgili düzenlemelere yer verilecektir. İdare tarafından yapılan inşaat sözleşmelerinde müteahhidin borçlarının nasıl düzenlendiği hem ülkemizdeki hem uluslararası alandaki düzenleme ve uygulamalar göz önüne alınarak inceleme konusu yapılacaktır.Anahtar kelimeler: Kamu ihale inşaat sözleşmesi, Müteahhidin borçları, FIDIC.
Haksız fiilin ve haksız fiilden doğan maddi tazminatın unsurları
Yüksek lisans tezi olarak hazırlanan bu çalışmada, sorumluluk hukukunda önemli bir yeri olan haksız fiil sorumluluğunda maddi tazminat ve unsurları incelenmiştir. Maddi tazminatın belirlenmesinde, kabul edilen istikrarlı bir uygulama olmaması nedeniyle uygulamada bu konuya ilişkin problemlerle karşılaşılmaktadır. Çalışma kapsamında bu problemler değerlendirme konusu yapılmıştır. Haksız fiillerde maddi tazminat, haksız fiilin yaptırımıdır. Nitekim söz konusu tazminat ile, bir kimsenin hukuka aykırı ve kusurlu davranışıyla başka bir kimseye vermiş olduğu maddi zararın giderilmesi amaçlanmaktadır. Bu nedenle maddi tazminatın belirlenebilmesi için öncelikle maddi zararın belirlenmesi gerekmektedir. Maddi zararın belirlenmesinde, zararın kapsamı, hesaplanma anı ve denkleştirmeye konu olacak zararlar bakımından, gerek hukukçular gerekse Yargıtay kararları bakımından çelişkiler bulunmaktadır. Çalışma boyunca Yargıtay'ın söz konusu uyuşmazlıkla ilgili kararlarına yer verilerek, öncelikle sorumluluğun doğması için gerekli şartlar açıklanmakta, bu şartlarından biri olan maddi zararın kapsamı belirlenmekte, bu zarara göre tespit edilecek maddi tazminat miktarını etkileyen faktörler değerlendirildikten sonra maddi tazminatın hüküm ve sonuçları tespit edilmektedir. Gerçekten, bir kimse, başka bir kimsenin hukuka aykırı fiiliyle uğradığı zarara katlatmak zorunda değildir. Bu nedenle, söz konusu zarar sorumlu kişi tarafından tazmin edilmelidir. Bu noktada, haksız fiil nedeniyle bir kimsenin hem gerçekleşen hem de hayatın olağan akışına göre gerçekleşmesi beklenen zararlarının, özenli ve dikkatli bir incelemeyle tespit edilmesi gerekmektedir. Ancak böyle bir tespite dayanarak belirlenecek tazminat, zarar göreni tatmin edebilir.
Velayetin kaldırılması
Velayet, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun İkinci Kitap, İkinci Kısım, Birinci Bölüm, Altıncı Ayırım başlığı altında 335 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Velayetin, farklı birçok tanımı yapılmıştır ve tarih boyunca insanlığın gelişimi ile velayet konusundaki tanımlamalar ve anlayış değişmiş, çağdaşlaşmıştır. Velayet, ana ve babanın birlikte kullandığı, şahsa sıkı sıkıya bağlı bir haktır ve velayette çocuğun menfaatleri ön plandadır. Velayet sürelidir ve velayet devam ettiği süre içerisinde ana ve babaya, çocuğun şahsı, malvarlığı ve temsili konularında birtakım haklar tanır ve yükümlülükler yükler.Kanun koyucu, velayetin düzenlenmesinin gerektiği hallerde hakimin velayete müdahale etmesinin şartlarını ve usullerini belirlemiştir. Eğer velayetin kullanılmasında, hakimin düzenleme yoluna gitmesi, bazı tedbirler alması, çocuğu bir kuruma ya da ailenin yanına yerleştirmesi gibi koruyucu önlemlere başvurması yetersiz kalacak derecede sorun var ise, diğer bir ifadeyle Türk Medeni Kanunu'nun 348. maddesinde öngörülen şartlardan biri gerçekleşmişse, hakim velayetin kaldırılmasına karar verecektir. Velayetin kaldırılması kararından mevcut ve doğacak tüm çocuklar etkileneceği gibi, bu karar ile ana ve babanın hak ve yükümlülükleri de etkilenecektir.Velayet ile ilgili olarak, velayetin kaldırılması, iadesi ve düzenlenmesine ilişkin hususlar dava konusu edilebileceği gibi; velayet altındaki çocuk hakkında koruma tedbiri alınmasına ya da nafaka taleplerine ilişkin konular da dava konusu edilebilmektedir. Bu davalara ilişkin usul ve esaslar ilgili mevzuatlarda düzenlenmiştir. Dava konusu edilen uyuşmazlıklarla ilgili olarak Yüksek Mahkeme kararları hem yol gösterici hem de velayet hukukundaki gelişimi yansıtan güzel birer örnek niteliğindedir.
Yeni tıbbi yöntemlerin hukuka uygunluğu
Tıp bilimindeki hızlı değişim ve gelişmeler, geleneksel tıbbi yöntemler yerine yeni tıbbi yöntemlerin uygulanmasını ve bunlarla ilgili araştırmalar yapılmasını zorunlu hale getirmektedir. Yeni tıbbi yöntemler, tedavi amaçlı tıbbi denemeler ve bilimsel amaçlı tıbbi denemeler yani klinik araştırmalar şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Bu yolla insan üzerinde yapılan denemelerin hukuka uygunluğunun sağlanması için, geleneksel tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğu için aranan şartlardan daha sıkı ve özel şartların aranması gerekmektedir. Zira denemelerin insan üzerinde gerçekleştirilmesi, vücut bütünlüğü, sağlık hakkı gibi kişilik haklarını zedeleyebilmekte; ancak geleneksel tıbbi müdahaleleri hukuka uygun hale getiren tıp biliminin kabul görmüş usul ve esaslarına göre yapılmış olma, tedavi amacı ve tıbbi zorunluluk taşıma gibi şartlara uygun düşmemektedir.Tıp biliminin bugün geldiği seviyeyi şimdiye kadar yapılan araştırma ve denemelere borçlu olduğu düşünülürse, yeni tıbbi yöntemlerin uygulanmasına karşı çıkmak mümkün gözükmemektedir. Ancak üzerinde bu yöntemlerin uygulanmasına izin veren gönüllü kimselerin, araştırma yapan hekime, araştırmayı destekleyen kurum ve kuruluşlara karşı korunması gerekmektedir. Bu nedenle yeni tıbbi yöntemlerin hukuka uygunluğu için bir takım özel şartlar aranmaktadır. Uzman hekim tarafından gerçekleştirilme, kapsamlı ve ayrıntılı aydınlatma, aydınlatılmış rıza alınması, fayda ve risk değerlendirmesinin yapılmış olması, etik kurul denetiminden geçirilmiş olma gibi şartlarla, yeni tıbbi yöntemlerin uygulanması hukuka uygun hale gelebilmektedir.Yeni tıbbi yöntemlerin hukuka uygunluğu bakımından uluslararası ve ulusal düzenlemeler çerçevesinde aranan şartlar ve bu şartlara ilişkin değerlendirmeler yapılması ve bu yolla yeni tıbbi yöntemlerin uygulanacağı kimselerin korunması büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada da geleneksel tıbbi müdahalelerle yeni tıbbi yöntemler karşılaştırılmakta, yeni tıbbi müdahalelere ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemelerdeki hukuka uygunluk sebepleri incelenerek eksiklikler tespit edilmeye çalışılmaktadır.Anahtar Kelimeler: Tedavi Amaçlı Tıbbi Deneme, Bilimsel Amaçlı Tıbbi Deneme, Hekimlik Sözleşmesi, Aydınlatma, Rıza
İnşaat sözleşmesinde yüklenicinin temerrüdü
İnşaat sözleşmesinde süre, bedel ve yapılacak işin nitelikleriyle birlikte, sözleşmenin önemli üç noktasından birini oluşturur. İnşaatın zamanında tamamlanarak tesliminde, iş sahibinin olduğu kadar yüklenicinin de hukuken korunmaya değer menfaatleri bulunmaktadır.Borçlu temerrüdü, asli edim yükümlülüğünün zamanında borç programına uygun olmamasıdır. İnşaat sözleşmesinde yüklenicinin asli edim yükümlülüğü ise, inşaatın zamanında tamamlanarak iş sahibine teslimidir. İnşaatın zamanında tamamlanmaması veya tamamlanmakla birlikte teslim edilmemesi, diğer koşulların da bulunması kaydıyla yüklenicinin temerrüdünü oluşturur.İnşaat sözleşmesinde teslimin gerçekleşmesi, inşaatın ayıpsız veya eksiksiz olmasına bağlı değildir. Henüz tamamlanmamış bir yapı hukuken teslim edilirse, iş sahibi bu eksiklikten doğan haklarını Borçlar Kanunun 96 ve devamı hükümlerine göre ileri sürebilir.Yüklenicinin temerrüdünün ortaya çıkması üzerine, iş sahibi öncelikle inşaatın tamamlanarak teslimini ve gecikme nedeniyle uğradığı zararın tazminini talep edebilir. Bunun yanında ek süre vermek kaydıyla, inşaatın tamamlanmasından vazgeçerek, olumlu zararının tazminini veya sözleşmeden dönerek olumsuz zararının tazminini talep edebilir. İş sahibinin olumlu zararının tazmininin talep edilmesi durumunda iş sahibi, zararının değişim veya fark teorisine göre tazminini talep edebilir.Sözleşmeden dönme durumunda ise tarafların aldıklarını iade borçları doğacaktır. Sözleşmeden dönme üzerine iş sahibi, yükleniciye devrettiği arsa paylarının kendi adına tescilini, açacağı tapu sicilinin düzeltilmesi davasıyla talep edebilir. Bu durumda yüklenici de, yaptığı işin bedelini, talep edebilir.
Çerçeve sözleşmeler
Çerçeve Sözleşmeler başlığını taşıyan bu çalışmamızda, çerçeve sözleşmeler, borçlar hukukunun temel ilkeleri esas alınarak incelenmiş ve çerçeve sözleşmelerin klasik borçlar hukuku sözleşmeleri karşısındaki durumu değerlendirilmiştir. Ayrıca bu çalışmada, çerçeve sözleşmelerin kendisine has yapısal özelliklerine değinilerek, onların, ülkemizde ve uygulandıkları diğer Kara Avrupa'sı hukuk düzenlerinde, gerek ekonomik gerek hukuki açıdan ne tür amaçların gerçekleşmesine hizmet ettiği açıklanmıştır. Tezimiz dört bölümden oluşmaktadır.Tezimizin birinci bölümü, sözleşme özgürlüğü ilkesine ayrılmıştır. Bu bölümde öncelikle, sözleşme özgürlüğü ilkesinin fikri temeli ve bu ilkeyi doğuran sosyo-ekonomik koşullar açıklanmıştır. Birinci bölüm, Kara Avrupa'sı hukuk sistemini benimsemiş ülkelerde ve bu kapsamda ülkemizde, özel hukuk alanında temel prensip kabul edilen sözleşme özgürlüğü ilkesinin tanımı, sınırları ve özellikle, sözleşme özgürlüğü ilkesinin görünüm şekillerinden birini oluşturan sözleşme düzenleme özgürlüğüne ilişkin açıklamalarla sona erdirilmiştir.Tezimizin ikinci bölümünde, ilk olarak çerçeve sözleşme kavramının sınırları belirlenmiş, çerçeve sözleşmeler, tüm unsurlarını kapsayacak biçimde tanımlanmış bunun ardından çerçeve sözleşmelerin hukuki niteliği hakkındaki görüşlerimize yer verilmiştir. Tezimizin ilk bölümü çerçeve sözleşmelerin türleri, amacı ve ekonomik fonksiyonuna ilişkin açıklamalarla tamamlanmıştır.Tezimizin üçüncü bölümünde, çerçeve sözleşmelerin kuruluşu ve şekline ilişkin açıklamalarda bulunulduktan sonra, çerçeve sözleşmelerin içeriği hakkındaki açıklamalara yer verilmiştir.Tezimizin dördüncü ve son bölümünde, çerçeve sözleşmelerin benzer kavramlarla karşılaştırılması bahsi ile çerçeve sözleşmelerde karşılaşılacak ifa engelleri ve çerçeve sözleşmelerin sona ermesi konusu incelenmiştir.
Türk ve Afgan hukukunda iradeyi sakatlayan sebeplerden yanılma ve sözleşmeye etkisi
Hem Türk ve hem Afgan hukukunda sözleşmelerin, tarafların karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarıyla kurulmasına rağmen, tarafların irade açıklamaları, gerçek irade ve rızalarına dayanması gerekmektedir. Aksi takdirde sözleşmeler tam geçerliliğini kazanamaz. Dolayısıyla, kişi var olan iradesini yanlış bir şekilde dış alemine beyan ederse veya iradesi yanlış bir tasavvura dayanarak teşkil edilmişse, irade sakatlığı söz konu olduğu için sözleşmenin iptal-feshi mümkün. Türk hukukunda sözleşmenin kurulması ve yorumlanmasında güven ilkesi kabul edildiği için, yanılma söz konu olduğu durumlarda sözleşme, kurulup hukuki sonuçları da her iki tarafa için ortaya çıkar. Ancak yanılan için iptal hakkı öngörülmüş, yanılan yanıldığını öğrenince bir yıl içerisinde sözleşmeye bağlı olmadığını karşı tarafa bildirerek (iptal hakkını kullanarak) sözleşmeyi geçmişe ektili olarak baştan itibaren kesin hükümsüz hale getirebilir. Buna karşı, Afgan hukukunda sözleşmenin kurulmasında zahiri irade (beyan) kabul edildiği için, yanılma halinde sözleşme, kural olarak geçerli kabul edilmektedir. Ancak yanılan için sözleşmeyi ileriye etkili olarak ortadan kaldırabilmek için fesih hakkı öngörülmektedir. Bunun tek bir istisnası olarak, özel durumunda sözleşmenin konusu olan şeyinde yanılma söz konu ise, sözleşme batıldır. Çalışmamızda Türk ve Afgan hukukunda yanılmanın sözleşmelere etkisi, Türk hukukundaki var olan güven ilkesi ve Afgan hukukundaki var olan zahiri irade (beyan) çerçevesinde incelenecektir. Bu çalışmada yanılma Türk hukuku açısından incelenmişse her zaman "iptal" terimi kullanılır, Afgan hukuku açısından incelenmişse "fesih" terimi kullanılır. Ancak, "iptal-fesih" birlikte kullanılmışsa, açıklanan bilgi ve konu her iki hukuk sistemi açısındandır.
Amerikan ve Türk hukukuna göre manevi tazminatın belirlenmesinde sistemler
Günümüzde kişilik hakkının en etkin korunduğu hukuki kurumlardan biri olan manevi tazminatın belirlenmesi neredeyse tüm hukuk sistemlerinde önemli bir sorundur. Bu nedenle manevi tazminatın mahiyeti ve belirlenmesine ilişkin sorunların çözümü farklı bakış açılarıyla desteklenen bir araştırma ile mümkün olacaktır. Çalışmada, bu amaçla, Türk ve Amerikan Hukuklarında manevi tazminat kurumunun ele alınışı ve uygulamada karşılaşılan sorunlar irdelenmiştir. Manevi tazminat kurumunun öncelikle bu iki farklı hukuk sistemindeki yeri ayrı ayrı ele alınmıştır. Aynı şekilde bu hukuk sistemlerinin manevi zarar kavramına yaklaşımı belirlenmiş ve böylece manevi tazminat kurumunun içerdiği amaç ve fonksiyonu açıklanmıştır. Son olarak, karşılaştırmalı hukuk yöntemine başvurulmuş ve manevi tazminat türleri bağlamında Türk ve Amerikan Hukuklarındaki benzerlik ve farklılıklar incelenmiştir.
Süreli ipotek ve sona ermesi (TMK m. 883 / 2 hükmünün incelenmesi)
Sınırlı ayni hak olan ipotek hakkının belirli bir süreyle sınırlı olarak tesis edilmesi ve tesis edilen bu sürenin, ipotek hakkı açısından sonuçları incelenmiştir. Bu kapsamda sınırlı ayni hakların süreye bağlanabilirliği, sürenin bu haklar üzerindeki etkisi ile ipoteğin süreye bağlı olarak kurulması, ipotek türleri açısından süre unsuru, çok uzun süreli ipotek tesis edilmesi sorunu, sürenin ipotek üzerindeki etkileri ve süreye bağlı ipoteğin sona ermesi konuları incelenmiştir. Bu inceleme yapılırken 7181 sayılı Kanun'un 19. maddesiyle Türk Medeni Kanunu'na eklenen ve 01/01/2020 tarihinde yürürlüğe giren TMK m. 883/2 hükmü değerlendirilmiş, süreli ipoteğin sona ermesi açısından düzenlemenin ne ifade ettiği belirlenmeye çalışılmıştır.
Türk Hukukunda yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluk
Günümüz dünyasında ekonomik ve sosyal konjonktür borçluları yardımcı kişilere başvurmaya zorlamaktadır. Tezin çalışma alanı Türk Borçlar Kanunu'nun 116. maddesinde düzenlenmiş olan yardımcı kişinin fiillerinden sorumluluk kurumudur. Tezin amacı ve asıl odak noktası Türk Hukuku (TBK 116) ekseninde sorumluluğun şartları ve tartışmalı hususlar olacaktır. Özellikle de Yargı kararları ve doktrin arasındaki çekişme sunulacaktır. Aynı zamanda İsviçre Borçlar Kanunu art. 101) ve Alman Medeni Kanunu (§278) da incelenecektir. Bu kapsamda, sayısız yargı kararı ele alınacaktır. Tezde ilk bölüm, sorumluluğu genel hatlarıyla inceleyecektir. İkinci bölümde sorumluluğun şartları sunulacaktır. Nihayet, üçüncü bölüm sorumluluğun hüküm ve sonuçlarını ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Çalışan, İfa Yardımcısı, Kullanma Yardımcısı, Muavin şahıs, Muavin şahsın fiillerinden sorumluluk, Sorumluluk, TBK 116, Üçüncü Kişilerden Sorumluluk, Yardımcı, Yardımcı Kişi, Yardımcı Kişinin Fiillerinden Sorumluluk
Birden fazla kişinin haksız fiilden kaynaklanan sorumluluğu
Bir kişinin başka birisine kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille zarar vermesi durumunda, bu kişinin haksız fiil sorumluluğu söz konusu olur. Toplum düzenini sağlamak ve kişilerin birbirlerine hukuka aykırı davranışlarla zarar vermelerini önlemek amacıyla haksız fiil sorumluluğu Türk Borçlar Kanunu'nun 49. maddesinde düzenlemiştir. Müteselsil sorumluluk, birden fazla kişinin aynı veya farklı hukuki sebeplerle tek ve aynı zarara sebebiyet verdikleri durumda söz konusu olan bir sorumluluktur. Müteselsil borçluluğun bir alt türü olan müteselsil sorumluluk Türk Borçlar Kanunu'nun 61. ve 62. maddelerinde düzenlenmiştir. Müteselsil sorumluluğun düzenlenmesinin amacı zarar görenin durumunu güçlendirmek, zararını daha kolay bir şekilde tazmin edebilmesini sağlamaktır. Müteselsil sorumluluğun iki yönü vardır. Birincisi zarar gören ile tazminat sorumluları arasındaki dış ilişkidir. Dış ilişkide zarar görenin zararının tazmin edilmesini dilediği zarar verenden talep edebilme hakkı vardır. Her bir zarar veren tek başına sorumluymuş gibi bu zararı gidermek durumundadır. Zarar verenlerin bu sorumluluğu zararın tamamı giderilinceye kadar devam eder. Diğer bir deyişle zarar gören zararının tamamını tazmin edinceye kadar her bir sorumluya başvurma hakkına sahiptir. Müteselsil sorumluluğun ikinci yönü ise zarar verenler arasındaki iç ilişkidir. Zarar gören tatmin edildikten sonra zarar verenlerin tazminatı kendi aralarında nasıl paylaştıracağı iç ilişkinin konusudur. Zarar görene kendi payından fazla ödeme yapan zarar veren diğer zarar verenlere karşı rücu hakkını kazanacaktır. İç ilişkide zarar, zarar verenlerin payları oranında paylaştırılır. Çalışmamızda bu hususlar öğreti ve Yargıtay görüşleri dikkate alınarak incelenmiştir. Anahtar Sözcükler Borçlar Kanunu, Borçlar Hukuku, Haksız Fiil Sorumluluğu, Müteselsil Sorumluluk.
Kişisel verilerin işlenme şartları bağlamında açık rıza
Verinin değerinin gün geçtikte artması ve veri işleme faaliyetlerinin ciddi bir şekilde yaygınlaşmasıyla birlikte kişilerin gizlilik hakkına yönelik ihlaller de doğru orantılı olarak artmaktadır. Bu nedenle kişisel verilerin korunması hakkı, uluslararası ve ulusal düzenlemeler ile güvence altına alınmıştır. Kural olarak kişisel verilerin işlenmesi yasak olup 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nda kişisel verilerin işlenme şartları sayma yoluyla düzenlenmiştir. Çalışmamızda genel itibariyle 6698 sayılı Kanun ve Avrupa Birliği Veri Koruma Tüzüğü karşılaştırma olarak incelenerek kişisel verilerin işlenmesi bağlamında hukuka uygunluk sebepleri ve açık rıza kavramı ortaya konulmuştur. Çalışmanın birinci bölümünde, Kişisel Verilerin Korunması Hukukunun Genel Esasları başlığı altında uluslararası ve ulusal düzenlemeler, temel kavramlar, genel ilkeler ve kişisel verilerin korunması hakkının hukuki niteliği; ikinci bölümde, kişisel verilerin ve özel nitelikli kişisel verilerin işlenmesinde hukuka uygunluk sebepleri, açık rıza kavramı ve hukuki niteliği; üçüncü bölümde ise açık rızanın geçerlilik şartları, açık rıza ehliyeti, açık rızanın şekli, süresi, ispat yükü, açık rızayı geri alma hakkı ve diğer unsurları tartışmalı hususlarla birlikte incelenmiştir.
Boşanma sebepleri
Sürekli bir yaşam birliği oluşturmak üzere kurulsa da evlilikler çeşitli sebeplerle sona erer. Bu sebeplerden biri de boşanmadır. Hukukumuzda da evliliğin boşanma yoluyla sonlandırılması mümkün olmakla birlikte, eski hukukumuzda olduğu kadar kolay değildir. Çünkü, boşanma mutlaka bir hakim kararı gerektirir ve hakim de boşanma kararını ancak belli sebeplerin varlığı halinde verebilir. Boşanma sebepleri Türk Medeni Kanunu'nda hükme bağlanmıştır. Bu sebepler genel ve özel sebepler olarak iki temel grupta ele alınabilir. Hem genel hem de özel boşanma sebepleri hakimin evlilik birliğinin çekilmez hal alıp almadığını inceleme yetkisinin varlığına bağlı olarak nispi ve mutlak boşanma sebepleri olmak üzere ayrı bir sınıflandırmaya tabi tutulurlar. Bu sınıflandırmada genel boşanma sebepleri olan evlilik birliğinin temelinden sarsılması nispi, anlaşmalı boşanma ve ortak hayatın yeniden kurulamaması mutlak boşanma sebepleri arasında yer almaktadır. Özel boşanma sebepleri olan zina, hayata kast, pek kötü ve onur kırıcı davranış ve terk mutlak; küçük düşürücü suç işleme, haysiyetsiz hayat sürme ile akıl hastalığı nispi boşanma sebepleri arasında yer almaktadır.
Karşılaştırmalı hukuk bakımından evlat edinme ve sonuçları
Evlat edinme, ana ve baba ile çocuk arasında soybağı kurulmasını sağlayan, aile hukuku alanındaki en önemli sosyal kurumlardan biridir. Çocukların korunması, onların sıcak bir yuvaya sahip olması ve çocuğu olmayan ailelerin evlat hasretinin giderilmesi ile çocuğun yüksek yararı amaçlarının gerçekleştirilmesi için başvurulan en uygun yoldur. Taşıdığı bu önem, hem Türk hukukunda hem diğer ülke hukuklarında hem de uluslararası alanda evlat edinmeye ilişkin düzenlemelerin gelişerek ve değişerek artmasını sağlamaktadır. Üç bölümden oluşan bu çalışmanın birinci bölümünde genel olarak evlat edinme kurumu incelenecektir. Bu bağlamda, evlat edinmenin tarihi, hukuki niteliği, türleri ve bu türlere göre aranan maddi ve şekli şartlar açıklanacaktır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise, evlat edinme ilişkisinin kurulmasından sonra ortaya çıkan kişisel ve mali duruma ilişkin sonuçlara yer verilecektir. Evlat edinmeyle, evlat edinen ve evlatlık arasında soybağı ilişkisi kurulduğu için velayet hakkı, evlatlığın önadı ve soyadı önemli değişikliklere uğramaktadır. Bu alanda verilen Yargıtay kararlarına ayrıntılı olarak yer verilecektir. Çalışmanın son bölümünde ise evlat edinmenin sona ermesi, özellikle evlatlık ilişkisinin kaldırılması ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Evlat edinmeyle ortaya çıkan uluslararası sorunların taşıdığı önem dolayısıyla, bu alandaki kanunlar ihtilafı kurallarına yer verilecektir. Çalışmanın önem ve katkısını ortaya koymak amacıyla, İsviçre, Alman ve Amerikan hukuklarında evlat edinmeye ilişkin düzenlemeler karşılaştırılacaktır. Anahtar Sözcükler: Evlat Edinme, Soybağı , Çocukların Korunması, Çocuğun Yüksek Yararı, Aile Hukuku.
Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin bildirim yoluyla sona ermesi (TBK m. 347)
Çalışmamızda konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin bildirim yoluyla sona ermesi incelenmiştir. Bu kapsamda öncelikle, Türk Borçlar Kanunu'nda yer alan konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerine özgü hükümlerin, uygulama alanının sınırları belirlenmeye çalışılmıştır. Bu amaçla Türk Borçlar Kanunu'nun 339 uncu maddesinde yer alan kavramlar üzerinde durulmuş, konut ve çatılı işyeri kavramları açıklanmıştır. Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinin konusunu, bir taşınmaz yapının oluşturacağı sonucuna varılmıştır. Konutun, mahiyeti gereği üstünün ve etrafının kapalı olacağı; ilgili hükümde "çatılı" sıfatının kullanılmamasının, (konut kirasını oluşturacak) konutun üstünün açık olabileceği anlamına gelmediği tespit edilmiştir. Çalışma konumuzun sınırlarını belirleyen konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin genel esasları itibarıyla açıklanmasının ardından, bu tür kira sözleşmelerinin bildirim yoluyla sona ermesi üzerinde durulmuştur. Türk Borçlar Kanunu'nun bu sona erme şeklinin düzenlendiği 347 nci maddesinde yer alan bildirimin, bir fesih bildirimi niteliğinde olduğu ve söz konusu bildirimin ancak sürenin dolması şartıyla birleşerek sözleşmeyi sona erdirebilmesinin bu hukuki niteliğe engel olmayacağı sonucuna varılmıştır. Ardından belirli süreli konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinde kiracının ve kiraya verenin bildirimi, şartlarıyla birlikte ayrı ayrı incelenmiş, özellikle bildirimde bulunabilecekleri süre üzerinde durulmuştur. Kiracının on beş günlük bildirim süresinin kısaltılabileceği ancak uzatılamayacağı sonucuna varılmış; Yargıtay kararlarının da genel olarak bu doğrultuda olduğu tespit edilmiştir. Kiracının fesih bildiriminde bulunmaması sonucunda kira süresinin bir yıl uzamasının, yeni bir kira sözleşmesinin meydana gelmesi anlamına gelmeyeceği ortaya konmuştur. Bu kira süresinin uzamasının, önceki dönemde kararlaştırılan teminatlar üzerindeki etkisi tartışılmıştır. Kiraya verenin fesih bildirimi ile kira sözleşmesini sona erdirebilmesi için tamamlanması gereken on yıllık uzama süresinin başlangıç anı tartışılmıştır. Bu konuda Yargıtay kararlarına da yer verilerek on yıllık sürenin, belirli kira süresinin dolmasının ardından işlemeye başlayacağı; kira süresinin, bu on yılın hesabında dikkate alınmayacağı sonucuna varılmıştır. Ayrıca söz konusu on yıllık süre düzenlemesinin (TBK m. 347) hukuki niteliği tartışılmış ve kamu düzenini sağlamaya yönelik bir amaçla getirilmiş mutlak emredici bir hüküm olduğu sonucuna varılmıştır. Belirsiz süreli konut ve çatılı işyeri kira sözleşmesinde de kiracının ve kiraya verenin bildirimi ayrı ayrı şartlarıyla birlikte ele alınmış, özellikle bildirimde bulunabilecekleri süre üzerinde durulmuştur. Altı aylık yasal fesih dönemi ve üç aylık yasal fesih bildirim süresi, örnekler üzerinden açıklanmıştır. Üç aylık yasal bildirim süresinin taraflarca uzatılmasının, kiracının feshinde kabul edilemezken; kiraya verenin feshinde kiracının aleyhine bir durum oluşturmadığından dolayı kabul edilebileceği sonucuna varılmıştır. Son olarak fesih bildiriminin yazılı şekilde yapılması gerektiği, bu şeklin bir geçerlilik şekli olduğu ve uyulmamasının kesin hükümsüzlüğü doğuracağı anlatılmıştır. Ardından aile konutu kavramı üzerinde durularak, kiralananın bir aile konutunu olması durumuna bağlanan hukuki sonuçlar açıklanmıştır.
Borcun ifa edilmediği defi (Ödemezlik defi)
TBK m. 97'de düzenlenen borcun ifa edilmediği defi, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde karşı edimin en azından ifası teklif edilene kadar borçlunun edimin ifasından kaçınmasını sağlayan bir karşı haktır. Çalışmamız kapsamında borcun ifa edilmediği definin tarihi gelişimi, hukuki niteliği, amacı, şartları, uygulama alanı ve hüküm ve sonuçları incelenecektir. Bu inceleme çerçevesinde kurumun tarihsel gelişimi içerisinde özellikle Alman ve İsviçre Hukuku'ndaki gelişimi ve bu hukuk sistemlerinde defiye ilişkin belirtilen görüşlerden yararlanılarak Türk Hukuku'nda ortaya çıkan veya çıkacak olan sorunlara çözüm aranmıştır.
Hekimin aydınlatma yükümlülüğünden kaynaklanan hukuki sorumluluk
Tıbbi müdahaleye onam tıbbi müdahalenin hukuken geçerliliğinin şartlarından biridir. Bu onamın geçerli olabilmesi için de hastanın tıbbi müdahale hakkında hekim tarafından aydınlatılmış olması gerekir. Bu sebeple hekimin tıbbi müdahale hakkında hastasını aydınlatma zorunluluğu bulunmaktadır. Hekim müdahalenin özellikleri, risk ve yararları, başarı şansı, alternatifleri, reddedilmesi durumunda ortaya çıkabilecek sonuçlar konusunda hastasını bilgilendirmelidir. Hekimin bu yükümlülüğünü ihlali sonucu hasta bir zarara uğrarsa hekim ortaya çıkan zararı gidermekle yükümlüdür. Bu hukuki sorumluluğun kaynağı çoğunlukla vekâlet sözleşmesi veya haksız fiildir. Hastanın malvarlığında meydana gelen zararlar maddi tazminatın, kişilik değerlerinde meydana gelen eksilmeler ise manevi tazminatın kapsamını belirler. Aydınlatma yükümlülüğünü ispat yükü hekimin üzerindedir. Hekim belli şartları yerine getirerek sorumluluktan kurtuluş olanağına sahiptir.
Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona ermesi ve tasfiyesi
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nda yasal mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejimi kabul edilmiştir. Edinilmiş mallara katılma rejimi, kadın- erkek eş arasında malvarlığının yarı yarıya paylaşılması esasına dayanır. Söz konusu yasal mal rejiminde, malvarlıkları edinilmiş ve kişisel mal olmak üzere ikiye ayrılır. Edinilmiş mallara katılma rejimi, eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulüyle sona erer. Mahkemece evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi hâllerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer. Mal rejiminin sona ermesiyle birlikte mal rejiminin tasfiyesi aşamasına gelinir. Tasfiye, eşler arasında tasfiye anlaşması yapılmış ise bu tasfiye anlaşmasına göre, arabuluculuk yöntemi veya mahkeme aracılığı ile yapılabilir. Tasfiye aşamasında öncelikle, artık değer bulunur. Artık değer, her eşin eklenecek değerleri ve denkleştirme miktarı dâhil edilerek bulunan edinilmiş mal değerlerinden bu mallara ilişkin borçlarının çıkarılması sonucunda bulunan değerdir. Kanunen öngörülen takas işleminin yapılmasından sonra katılma alacaklısı ve katılma borçlusu eş tespit edilir. Bu hesaplama sonucunda bulunan değerin, kanun gereği takas edilmesinden sonra kalan miktar ise her eş için 'katılma alacağını' gösterir.
6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanun ve tedbir kararlarının uygulanması
Bu tez çalışması 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ve bu kapsamda verilen tedbir kararlarının kadına karşı şiddetin önlenmesindeki rolünü ele almaktadır. 6284 Sayılı Kanun 2012 yılında yürürlüğe girmiştir. Kadına karşı şiddetin önlenmesi süreci bakımından geliştirdiği politikalar, şiddetin henüz meydana gelmeden engellenmesi ve şiddet ortaya çıktıktan sonra korunma yolu olarak sunduğu hukuki tedbirler bakımından 6284 Sayılı Kanun bilhassa koruma tedbirlerinin somut olayda uygulanamaması, uygulama sorunlarına bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlar üzerinden incelenecektir. Bu tez çalışması sonuç kısmı ile birlikte dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kadına yönelik şiddet kavramı türleri ile birlikte ele alınacak, uluslararası düzenlemelerde nasıl ele alındığı ve gelişim sürecinin seyri ortaya konmaya çalışılacaktır. İkinci bölümde 6284 Sayılı Kanunun amacı, kapsamı ve uygulanması , üçüncü bölümde ise tedbir kararlarının nelerden ibaret olduğu, ne şekilde uygulandığı ve uygulama değerlendirilecektir. Dördüncü ve son bölüm olan sonuç kısmında ise tüm anlatılanlar kapsamında hem uygulama hem de kadına karşı şiddetin sonlandırılması bakımından çözüm önerileri getirilecektir.
Rekabet yasağı sözleşmesi
Modern ekonomik ve hukuki sistemlerde serbest rekabet kural; bunun sınırlandırılması istisna olduğundan, iş sözleşmesinin sona ermesini takip eden rekabet yasağı, müşteri çevresini eski işçisinin rekabeti riskine karşı korumak isteyen işverenlere tanınan istisnai bir imkândır. Tezde, Türk Borçlar Kanunu'nun 348 ? 350 maddelerinde düzenlenen rekabet yasağı sözleşmesinin haksız rekabet ve sır saklama sözleşmelerinden farklılıkları, sözleşmenin özel geçerlilik koşulları, bağlayıcılık sınırları, yürürlük şartları ve sözleşmenin ihlaline bağlanan sonuçlar, bu perspektifle ele alınmıştır. İlk bölümde rekabet yasağı sözleşmesinin ilgili olduğu kavramlar karşılaştırmalı hukuktaki güncel gelişmeler ışığında ele alınarak tanımlanmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde sözleşmenin konusu, geçerlilik koşulları, üçüncü bölümde ise sözleşmenin yürürlüğe girmesi, hükümleri ve sona ermesi yasal düzenlemeler ve uygulama doğrultusunda, ilk bölümde tanımlanan ilkeler çerçevesinde incelenmiştir.