
276
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Veda
Bu tez kapsamında ve kısa filmde mutsuz bir evliliği olan çiftin yaşadığı sorunlar ve hırsların sonucunda ortaya çıkan olay örgüsü ele alınmıştır. Aslı, büyük bir yayınevinin sahibi, çok zengin ve yalnız bir kadındır. Harun ise ilk kitabında büyük bir başarı yakalayan, sonrasında ise düşüşe geçen, Aslı'nın sahibi olduğu yayınevine bağlı çalışan yazarlardan biridir. Çok kısa bir sürede tanışıp evliliğe adım atan bu çift, evliliklerinin ilk yılından sonra, karakter yapıları ve farklı yaşam tarzlarından dolayı birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Aslı için evlilik kabusa dönüşür. Harun ise eşinin kendisine sağladığı kolay yaşam tarzını benimseyerek durumu idare etme yoluna gider. Aslı ve Harun, evliliklerine biraz renk katmak adına bir dans okuluna kaydolurlar. Çiftin okulda tanıştıkları dans eğitmeni Carlos'la aralarında bir samimiyet oluşur. Carlos ile Aslı arasındaki samimiyet, yasak bir ilişkiye dönüşür. Aslı, Carlos'un yoğun ilgisi karşısında büyük mutluluk duymakta, aklı karışmakta ve artık Harun'dan boşanmak istemektedir. Bir gün, boşanma konusunu son kez konuşmak ve anlaşmak adına, Aslı'nın evinde baş başa bir akşam yemeğinde buluşmaya karar verirler. Buluşma günü geldiğinde ilişkilerini son bir kez masaya yatıran çift, birbirlerinden habersiz bazı planlar içindedirler. Konuşmaları sonuçsuz kalınca, ikisi de kendi planlarını devreye sokarlar. Gecenin sonunda Aslı Harun'u zehirleyerek öldürmeye çalışırken, Harun ters köşe bir hareketle Aslı'yı öldürür. Aynı zamanda Harun'un Carlos ile olan biseksüel ilişkisi ve asıl niyeti ortaya çıkmıştır.
Kent ve mekansal bellek ilişkisi-Çiçekli Kadın
Çiçekli Kadın isimli yüksek lisans tez çalışması; bir kadının geçmişe dair anılarını canlı tutabilmek adına, düzenli olarak gittiği mekanla kurduğu bağı, sinema diliyle anlatan bir kısa film olarak düzenlenmiştir. Küreselleşme ve kentleşme gibi çeşitli sebeplerle yok olan bellek mekanların, bireylerin üzerinde bıraktığı olumsuz etkileri, sinema aracılığıyla ele alarak izleyicinin bu durum hakkında düşünebileceği bir anlatı oluşturulmuştur. Filmde değinilmek istenen temel mesele; hızla değişen, dönüşen büyük şehirlerde yaşayıp sisteme ayak uydurmakta güçlük çeken insanların, zaman içinde kentleşmeye yenik düşüp yitirdikleri yaşam alanlarına, hatıralara duydukları özlemdir.
Yerebatan
Bu tez çalışmasının temel amacı; birçok medeniyetin başkentliğini yapan, dünyanın en önemli şehirlerinden olan İstanbul'un en ilgi çekici tarihi mekanlarının başında yer alan Yerebatan Sarnıcı'nın tanıtılmasıdır. Yapılış amacı bir kentin su ihtiyacını karşılamak olan bu tarihi sarnıç zaman içerisinde hizmet amacından uzaklaşarak mimari yapısı ve gizemleriyle ziyaretçilerini büyüleyen bir müze haline gelmiştir. Bir şehrin su ihtiyacını karşılayan bu eşsiz yapının Osmanlı egemenliğine geçtikten sonra atıl bırakılarak hizmet amacında kullanılmadığı, adeta unutulduğu ve yıllar sonra Fransız bir gezgin tarafından keşfedilerek batı alemine tanıtıldığı bilinmektedir. Bu keşiften sonra popüleritesi gün geçtikçe artmaya başlamış başka gezginler tarafından da seyahat edilmiştir. Yunan mitolojisinden izler taşıyan İstanbul'u koruması için bir muhafız gibi sütunlara nakşedilen Medusa heykeli dikkatleri üzerine çekmektedir. Bu heykelin akabinde bir lahitin içinde bulunan mumya, Şahmeran'ın mezarı bulundu efsanesini doğurmuştur. Yerebatan belgeseli varolduğunu bildiğimiz ama sırlarını, fiziki yapısını, mimari detaylarını, sanatsal heykellerini, tarihi geçmişini bilmediğimiz bu mistik yapının gerçeklerini detaylı bir şekilde göstermeyi misyon edinmiştir.
Tek kullanımlık dünya
Tek kullanımlık plastik tüketim miktarımız her geçen yıl hızla artmaktadır. Plastiğin hafif, ucuz ve kolay şekil verilebilir olması bunun nedenleri arasında görülebilir. Plastikler fosil yakıtlardan elde edildiği için doğal yollarla yok olmaz. İlk üretilen plastikler bile dünya üzerinde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Kullanılan plastikler; akıntılar, kanalizasyonlar veya rüzgarlarla tuzlu sulara ulaşmakta, burada bulunan ekosisteme geri dönüşü olmayan zararlar vermektedir. Plastikler kendi içinde makroplastikler ve mikroplastikler olmak üzere ikiye ayrılır. Makroplastikler gözle kolayca görebildiğimiz plastiklere verilen isimken, mikroplastikler suyun içerisinde dalgaların, tuzun ve güneş ışınlarının etkisiyle parçalanan plastiklere verilen isimdir. Mikroplastiğe dönüşen plastikler deniz canlıları tarafından tüketilmekte ve canlılarının nesilleri tehlike altına girmektedir. Belgesel çalışmasında tüketilen plastik istatistiklerine, plastiğin okyanus ve denizlerde oluşturduğu tahribata ve plastiğin insan sağlığı üzerindeki etkileri üzerine durulmuştur. İnsanlar tüketim alışkanlıklarını değiştirmediği sürece dünya plastikle kirlenmeye devam edecek ve birçok canlının nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Belgeselde değiştirilmesi gereken tüketim alışkanlıkları ve oluşan plastik kirliliğiyle ilgili çözüm önerileri de sunulmuştur.
Kalaycılık' belgesel – Elle üretimden otomasyona yok olan zanaatlar
Sanayi devriminin ortaya çıkışı sonrasında, üretim şekilleri ve ilişkileri toplum hayatına nasıl yansımış, feodalitenin sarsılması ve yok olması sonucunda ortaya çıkan Fransız İhtilali, milliyetçilik ve ulus kavramlarının insan hayatına katkısı nasıl olmuştur. Sanayi devriminden sonra gelişen teknoloji ile birlikte yok olmaya başlamış değerlerin, mesleklerin öneminin vurgulanması "Kalaycılık" tez filmiyle amaçlanmıştır. Elle üretim şeklinden zamanla seri üretime, otomasyona geçen insanlığın sosyal hayatının nasıl değişime uğramasının araştırılması bu çalışmanın teması olmuştur. Tez filmi aracılığıyla, kalaycılığın halk bilimine katkısı tarihsel süreci içinde ele alınmıştır. Bu sürecin geçmişten günümüze gelişimi, uzman görüşü ile aktarılmış ve kalaycı ustası ile birlikte kalay yapımının bütün aşamaları görsel olarak sunulmuştur.
Sosyal medya ve kadın psikolojisi kusursuz
Bu tez çalışmasının temel amacı, sosyal medyanın kadın psikolojisi üzerindeki etkileri konusunda, bu etkiye maruz kalan kişiler üzerinde farkındalık yaratmaktır. Bu araştırmayla, sosyal medyada yer alan kusursuzluk algısının kadın psikolojisini olumsuz yönde etkilediği bulgusuna ulaşılmıştır. Bulgular, Sosyal Medya ve Kadın Psikolojisi - Kusursuz başlıklı tez filmine adapte edilmiştir. Filmde, beden imgesi bağlamında, kadınların bedenlerinin bütünüyle ilgili estetik kaygıyla yaşamasının nedenleri ortaya konulmuştur. Çalışmam sürecinde, sosyal medya ortamında fazla zaman harcayan kadınlarda, sürekli olarak kusursuzluğa vurgu yapan videoları izleme yoluyla uyarılmaktan kaynaklı kimi psikolojik değişimler ve kaygı bozukluğu oluştuğu gözlemlenmiştir. Kadınlardaki kaygı bozukluklarının, sosyal medya algoritmasının dayatması sonucunda ortaya çıktığı öngörülmektedir. Kadınların olumsuz yönde değişen ve belirli bir kalıba uymaya çalışan psikolojileri, özelde kadın, genelde toplum üzerinde olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Kişilerin birbiriyle ilişkilerinde aldıkları olumsuz eleştiriler sonucu; kadınlar, fiziksel kusurlarına dayalı şikâyetlerde bulunmaya başlamışlardır. Yapılan gözlemler ve araştırmalarla; kadınların olması gerektiği gibi değil de niçin daha ince veya daha estetik görünmediği yönünde bildirimler aldığı sonucuna ulaşılmıştır. Böylece düştükleri estetik kaygının odağını sosyal medyanın bulunduğu gözlenmiştir. Varılan sonuçlardan biri de, sürekli kendi fiziki durumlarını sorgulamalardır. Bugün yaşanan bu olumsuz duruma bağlı olarak, sosyal medyanın kadın kullanıcılarının bu konuda belli farkındalıklar yaşaması gerektiği, araştırmanın temel amacı haline gelmiştir. "Sosyal Medya ve Kadın Psikolojisi – Kusursuz" başlıklı tez filmi ise, bu yönde çalışmanın ikinci bölümünü oluşturmaktadır.
Bir zamanlar tahaffuzhanede (Karantinada)
Bir Zamanlar Tahaffuzhanede adlı bu belgesel filmde dünyada ayakta kalan üç karantina adasından biri olan Urla tahaffuzhanesi konu edilmiştir. Bu tahaffuzhanenin eski zamanlardan bugünlere kadar tarih boyunca işleyişi, uzman kişilerin anlatımıyla ortaya konulmuştur. Bu belgesel filmde, insanoğlunun salgın hastalıklarına karşı nasıl mücadele ettiği de anlatılmaktadır. Filmde peyderpey adaya gelen yolcular, fısıldaşmalar içersinde tahaffuzhaneye girmektedir. Onların eşyası dezenfekte edilmek için buhar kazanlarına atılmaktadır. Kadınlar ve erkekler ayrı odalara sokularak, üzerlerindeki kıyafetler dönen dolaplarda dezenfekte edilmektedir. Su şırıltısı her yeri kaplamaktadır. Görevliler ise, kıyafetleri durmaksızın buhar makinalarına atmaktadır. Makinaların çıkardığı sesler tüm binayı sarmaktadır.
Belgesel sinemada sesin yaratıcı kullanımına bir örnek: Büyük Bergama Sunağı ve Cevdet Erek
Bu çalışma belgesel sinemada sesin yaratıcı kullanım olanaklarını, çağdaş sanattan ilham alan bir bakış açısıyla incelemeyi hedeflemiştir. Bu çerçevede, belgesel sinemada tarihten günümüze sesin kullanımı ve günümüz sanatında belirli bir örnek özelinde sesin kullanımı arasındaki yaklaşım farkları ele alınmıştır. Araştırma süreci, sinema ve belgesel sinemada ses kullanımının yanı sıra güncel sanat üretimlerinde sesi sanat pratiğinin bir parçası olarak kullanan bir sanatçı olan Cevdet Erek'in yapıtı Bergama Stereo, Bergama Stereotipi, Bergama Stereo: Bergama varyasyonları ve Cevdet Erek üzerine bir kaynak taramasının ardından, eserin üreticisi konumundaki Cevdet Erek ile söyleşiyi içermiştir. Bu çalışma kapsamında, belgesel sinemada sesin gerçeklik algısına olan katkısı, mekân yaratma veya var olan mekân algısını ve izleyici deneyimini pekiştirme özellikleri değerlendirilmiştir. Bu çalışma sonucunda sesin, belgesel sinemada gerçekliğin temsili üzerine bir sorgulama yürütme niteliği ve görüntünün dışında kalan gerçekliğin temsiline katkı sunma kabiliyeti olduğu kanaatine varılmıştır. Yapılan çalışma, gerçeklik kavramının her ne kadar objektiflik iddiası içerse de belgesel sinemanın doğasında yer alan temsil etme niteliğinden ötürü, sınırlı bir gerçeklik sunabileceğini ve sübjektif bakış açısını/açılarını da içerdiğini ortaya koymuştur. Belgesel sinemada gerçeği temsil etmeye yaklaşmanın, ancak bu gerçekliğin sübjektif bakış açısı/açıları aracılığıyla verildiğinin kabul edilmesiyle mümkün olabileceği kanaatine varılmıştır.
Bir kayıp aranıyor
Bu tez çalışmasında öznel kamera kullanımı ile seyirciyi karakterin yerine koymak amaçlanmıştır. Filmin belirli sahneleri ana karakterin bakış açısıyla çekilmiş böylece izleyicinin hikayenin merkezine yerleştirilmesi planlanmıştır. Ana karakterin ruh hali, duyguları, aklından geçenler ve aynı zamanda anıları onun gözünden aktarılmıştır. Çalışma yabancılaşma kavramı ile desteklenmiş, psikolojik ve toplumsal anlamda incelenmiştir. Bu bağlamda kısa film "Bir Kayıp Aranıyor" yabancılaşma kavramı üzerinden analiz edilerek çalışmaya eklenmiştir. Filmde, uzun yıllar sonra kasabada yaşayan ailesinin evine dönen bir kadının, tecrit edilmiş, kısıtlanmış bir alanda hissettiklerini izleriz.
Takıntı
Bu sanatta yeterlik çalışmasında, bütün dünyayı etkileyen Covid-19 salgını konu olarak ele alınmış ve tek mekânda geçen tek kişili film kategorisi esas alınarak kısa film çalışması yapılmıştır. Çalışmanın yapılabilmesi için tek mekânlı ve tek kişili filmler ayrı ayrı tanımlanmış; tek mekân ve tek kişi sınırını aşmayan Toprak Altında / Buried, Locke, Sona Doğru / All is Lost, 127 Saat / 127 Hours filmleri incelenerek tek mekânda geçen tek kişili filmlerin özellikleri belirlenmiştir. Bununla birlikte, konunun anlamlandırılabilmesi için obsesif kompulsif bozukluk ve temizlik takıntısı anlatılmış; böylece kuramsal çerçeve oluşturulmuştur. Bu çerçevede Takıntı adlı tek mekânda geçen tek kişili kısa film projesi gerçekleştirilmiştir. Yapım öncesi, yapım süreci ve yapım sonrası süreç ele alınarak filmin yapım süreci detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Sonuçta, kuramsal çerçeve, incelenen filmler ve uygulama sürecindeki tecrübeler göz önüne alınarak tek mekânda geçen tek mekânlı filmlerin anlatım biçimi, yapım sürecindeki olanaklar ve sınırlılıklarla birlikte, izleyicinin ilgisini canlı tutabilmek için yapılması gereken hususlar sunulacaktır.
Baştan sona
Tolga bir tiyatro oyuncusudur. Gerçek Galata kulesinden hayal gücüyle var edilen tiyatro sahnesindeki Galata kulesine kadar yaşadığı süreç, bir oyuncunun gözünden rol nasıl oluşturulur fikrine ışık tutar. Hezarfen hakkındaki rivayet edilen hikaye, uçmak düşüncesinin o dönem için imkansız olmasından dolayı oldukça önemlidir.Galata kulesi önemli bir figürdür çünkü Tolga ''Uçmak'' adlı oyunda Hezarfen Ahmed Çelebi rolünde oynamakta ve onun uçmak fikrinin, bilimselliğinin ve toplumsal yankılarının gözlemini bize sunmaktadır.Bu fikir rol oluşumunda önemli bir yer tutmaktadır.Rol ve toplumsal dinamikler arasında bir ilişki olup olmadığını süreç içinde sorgulamaktadır. İlk bölümde Tolga Galata kulesinden tiyatro sahnesine oyuna çıkmak üzere yürür.Yolda farklı kişiliklere sahip çeşitli esnaflarla karşılaşır.Her biri toplumsal mozaiklerin bir parçasıdır.Genelikle olumsuz görüşlere sahiptirler.Ve her karşılaşma sonrası Tolga bu kişiliklerin olumsuz tavırları üzerine rol nedir, nasıl oluşturulur sorusuna cevaplar arar ,fikir yürütür.Bunu bir anlatıcı olarak tiyatro sahnesine kadar bize anlatır. İkinci bölümde ise tiyatrodaki hazırlık tiyatro seyircisi gözünden değil sinema seyircisi gözünden anlatılır. Kulislerde, perde arkasında, oyun öncesi ve oyun esnasında yaşananlara şahit oluruz.Oyun başlar ve oyunun sonunda Tolga'nın rolü nasıl sergilediğine tanıklık ederiz.Tolga'nın bu yolculuğu rol,rolün engelleri ve rol çözümlemeleri hakkında bize alternatif fikirler sunar.
Sığınak
Savaşlar, devletlerin amaçlarını gerçekleştirmesi uğruna girdiği silahlı çatışmalar olmuştur. Savaşlar tüm toplumu özellikle de kadınları etkilemiştir. Savaşın kadınlar üzerindeki psikolojik etkileri, yıllar geçmesine rağmen devam etmiştir. Sığınak'taki öyküleme, Karaca'nın yaşadığı psikoloji ekseninde sürmüştür. Karaca karakterinin yaşadığı travma seyirciye gösterilmiş, kadınların savaş koşullarında yaşayabileceği olası psikolojik sorunlar ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.
Nefes
Bu çalışmada, Mısır mitolojisinde Feniks, İran mitolojisinde Simurg, Türk mitolojisinde Hüma Kuşu veya Tuğrul kuşu olarak tanımlanan mitolojik kuşun evine olan yolculuğunu konu alan masallar ve görsel çalışmalar incelenmiş ve bu mitolojik kuşun evine yolculuğundan bir kesit kısa bir animasyon filme uyarlanmak üzere yeniden yorumlanmıştır. Kısa animasyon film tekniği olarak Özbekistan, İran ve Türk masal ve mitlerinin yaygın anlatım yöntemi olan minyatür çizimler seçilmiştir. Proje kapsamında minyatürler ile çizilen karakter ve mekanlar, 2 boyutlu animasyon olarak filme dönüştürülmüştür . Filmde geleneksel çizim yöntemlerinden faydalanmanın yanı sıra müzik ve ses tasarımı için de etnik enstrüman ve sesler kullanılmıştır.
Yolda
Yol filmleri, 1960'lı yıllardan itibaren özgürlük arayışı ile birlikte ortaya çıkmış ve yolculuk teması ekseninde insanların deneyim, keşif ve değişimlerini içeren hikayeler aktarmak için ortak bir dil ile gelişimini sürdürmüştür. Bu çalışma, yol filmlerinin kökenini saptayarak temel sorunlarından biri olan cinsiyetçi yapının dışına nasıl çıkılacağını inceler. Kökeni Western'lere dayanan yol filmlerinin temel sorunlarından biri, sürücü koltuğundaki ana kahramanların cinsiyetinin çoğunlukla erkek ve dilinin eril olmasıdır. Bu yapının kırılabilmesinin yollarından biri toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklanan geleneği değiştirmektir. Bu bağlamda kadın sürücülerin baş kahraman olarak yer aldığı "Thelma and Louise", "Transamerica", "Alice Doesn't Live Anymore Here" olmak üzere üç film ele alınmıştır. Bu üç film ekseninde geleneksel cinsiyetçi yapının dışına çıkarak şoför koltuğunda kadın karakterin konumlandırıldığı "Yolda" adlı kısa film oluşturulmuş ve kadına karşı şiddet kavramının yol filmleri kapsamında aktarılmasının mümkün olabileceği ortaya konulmuştur.
Feminist kuramın sinematografik anlatımla ifadesi "Sevim ile Kiraz"
Bu film çalışmasında, etraftaki baskıcı hegemonyaya maruz kalan ve ataerkil dünya içerisinde hapsolmuş iki genç kadının feminist özne olarak kurulumu, dişil dilin imkânı ve kadınlar tarafından gerçekleştirilen bir karşı çıkış doğrultusunda var olan düzenin dönüşümü işlenmiştir. Feminist film kuramı çerçevesinde feminist anlatıyla oluşturulan senaryo üzerinden, kuramın pratikteki imkânı araştırılarak sinematografik olarak karşılığını bulmak ve feminist bir film pratiği oluşturmak hedeflenmiştir.
Zühre, Portakal Çiçeği "Toplumsal cinsiyet ve mekan ilişkisi: Kadının kimlik keşfi"
Kimlik kartlarında bekar statüsüyle tanımlanan ancak toplumsal çevrede hâlâ üçüncü bir medeni hal olarak kabul edilen dulluk; erkeklerden daha çok kadınların hayatını etkilemekte ve bu durum, kadınların ayrımcılığa uğramalarına ve dışlanmalarına sebep olmaktadır. Eril düzenin metropollere göre çok daha belirgin olduğu taşra gibi küçük yerleşim yerlerinde dul kadın olmanın getirdiği zorluklar, kadınlık kimliğinin sağladığı zorlukları daha da artırmaktadır. Dul kadınlar, dulluğun beraberinde getirdiği maddi zorluklar, tek ebeveynlik, yeniden evlenme baskısı, taciz, kadınlıklarını yaşayamama ve yaftalanma gibi pek çok sorunla karşı karşıya kalmakta; bu sorunlarla başa çıkmanın yollarını arayarak hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Diğer yandan, metropolde yaşayan kadınlar hızlı yaşam temposu ve toplumsal beklentilerin baskısı altında kendilerini gerçekleştirememekte, hayallerine ulaşmanın yollarını bulamadıkları için içsel bir kaybolmuşluk hissi yaşamaktadırlar. Gündelik yaşamın karmaşası içinde kimliklerini kaybetme korkusu, onları her geçen gün daha fazla yalnızlaştırmaktadır. "Zühre, Portakal Çiçeği" filmi, eşi vefat eden dul bir kadının taşradaki yaşam zorluklarını, bu zorluklarla başa çıkma yöntemlerini ve nihayetinde elde ettiği kazanımlarını; bunun yanı sıra, kendini bulma yolculuğunda köklerinden güç alan başka bir kadının dönüşümünü aktarmayı amaçlamaktadır.
Fark ve tekrar
Gilles Deleuze'ün Fark ve Tekrar kavramı sonrası ortaya çıkan eserler, daha çok varlığı dinamik, ilişkisel, devinimi olan bir şekilde ele alır. Bu yaklaşım aynı zamanda geleneksel ontolojik düşünceyi sorgulamaktadır. Söz konusu kavram, sanat formları arasında da hem toplumsal ve politik olayları aktarma hem de felsefi düşünme ve sorgulama aracı olarak varlığını sürdürür. Fark ve Tekrar kavramı özellikle varlık ve zamanın doğası üzerine düşünür. "Fark", sürekli olarak yeni bir şeyin ortaya çıkması ve değişimdir. "Tekrar" ise, bu farklılıkların sürekli olarak geri dönmesi ve tekrarlanmasıdır. Bu kavramlar Deleuze'ün felsefesinde zamanın döngüsel niteliği ve varlığın sürekli değişen doğası üzerine düşünmemizi sağlar. Ancak bu tekrarlar tamamen aynı olmaz, her tekrar bir farkla tekrardır, her tekrar yeni bir farklılık ve değişim içerir. Fark ve Tekrar isimli kısa film, Deleuze'ün fark ontolojisi kavramı üzerinden zamanın döngüsel doğasını, bireyin sıkışmışlığını, yabancılaşmasını ve dönüşümünü yaşadığı ülke ile ilişkisel bir şekilde ele almak üzere, bu amaca uygun olan yapılmıştır.
Ben seni çok sevdim
"Ben Seni Çok Sevdim" isimli Yüksek Lisans tez çalışmasıyla, varoluş bağlamında imkansız bir aşk ilişkisi üzerinden sahaf dükkânında çalışan bir üniversite öğrencisi Ruhale Ali Kemal adlı nihilist bir gencin arasındaki ilişkiye yoğunlaşılmış; bu bağlamda insanların aşkın ve duygularının peşinden savruluşu ve bu olguların toplumsal ilişkileri nasıl şekillendirdiğinin araştırılması amaçlanmış; ayrıca, platonik bir aşkın insan hayatındaki kararları etkileyişi ve nihilist bir karakterin hayata bakışının bu olgudaki payı da irdelenmek istenmiştir. Tezi oluşturan kısa film çalışmasında, klasik bir sinema dili kullanılmıştır. Böylesi bir sinema dilininin kullanılmasıyla varoluşsal bir çıkarım elde edilmesi ve yaşam hakkında bir muhakeme yapılması amaçlanmıştır. Ruhan ve Ali Kemal isimli karakterler aracılığıyla, iki insanın karşılaşmasının bir saplantıya dönüşmesi ve bu saplantıya neden olan duygu yoğunluğu, sinema sanatının olanaklarıyla derinlikli bir yolculuğa dönüştürülmüştür. Sinemanın toplumla ya da insanlar arası bir etkileşim aracı olması sebebiyle, klasik sinema dili içinde deneyselliklere de başvurulmuş, kimi imge, metafor, simge ve benzetmelerden de yararlanılmıştır. Bu bağlamda farklı kültürlerin ortaya çıkardığı sinema diliyle diyalektik bir sorgulama kurulmaya çalışılmış; filmin dili klasik Hollywood film dilinden farklılaştırılmıştır. Çünkü metafor ve diğer nitelikler, her sanatta ve özellikle de sinemada var olduğundan beri güçlü bir ifade aracı olmuştur. Bu açıdan sinema ve edebiyat ilişkisi ve bu bağlamda özellikle şiir sanatı; özellikle de görüntü ve ışık aracılığıyla estetik bir algı oluşturmak ve sinema dilinin potansiyelini güçlendirmek için kullanılmıştır. Bu çalışma, belirtilen özellikler bağlamında sinemanın insanlar arası iletişimi, duygusal bağları ve insanların kültürel anlayışını nasıl yönlendirdiğini incelemek amacıyla bir perspektif de sunmayı amaçlamıştır. Nihilist Ali Kemal ile aşka değer veren Ruhan arasında gözlemlenen ve hayata farklı pencerelerden bakma olgusunun, nasıl büyük bir hayal kırıklığı yarattığı da yansıtılmak istenmiştir. Ben Seni Çok Sevdim isimli tez filmiyle; sosyo kültürel bir bakış açısıyla, Ruhan ve Ali Kemal isimli karakterlerin hikâyesi üzerinden, sanatın toplumsal işlevinin sınırları hakkında bir perspektif sunulması da amaçlanmıştır.
İklim değişikliğinin İzmir'de toplumsal ve çevresel etkileri (sular altında)
Küresel iklim değişikliği, dünyanın çevresel dengelerini hızla değiştiren en önemli sorunlardan biridir. Bu tez çalışması, deniz seviyesindeki yükselmenin İzmir gibi önemli bir kıyı kenti üzerindeki etkilerini analiz ederek, kurmaca bir film olan 'Sular Altında' ile tamamlamayı amaçlamaktadır. IPCC'nin 5. ve 6. Değerlendirme Raporları temel alınarak, İzmir'in sahil şeritlerinin 2050-2100 yılları arasında karşı karşıya kalabileceği riskler detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Araştırma, deniz seviyesindeki yükselmenin sosyo-ekonomik etkilerini ve bu durumun kentsel planlama ile altyapıya yansımalarını kapsamaktadır. Bulgular, İzmir'in deniz seviyesindeki yükseliş nedeniyle geri dönülmez kayıpları önlemek için acil eylem planlarına ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda, "Sular Altında" adıyla kurmaca bir anlatı, İzmir'ın iklim değişikliğinin etkileri altında kalma senaryosunu hem bilimsel hem de sanatsal bir perspektifle ele almaktadır. Film boyunca, karakterin açlık, susuzluk ve yalnızlık ile olan savaşı, izleyiciye bilimsel gerçeklerin insani boyutunu sunar. Deniz seviyesinin yükselmesi, ekolojik dengenin bozulması, deniz suyunun asitlenmesi, gıda erişiminin kısıtlanması, susuzluk ve İzmir'in yok olma riski, hikâyeye dayanak oluşturan IPCC raporları ve bilimsel verilerle desteklenmiştir. Bu bağlamda, kurmaca anlatı, izleyiciye sadece bir hikâye anlatmakla kalmaz; aynı zamanda çevre sorunları hakkında farkındalık yaratmayı amaçlar. Bu tez, küresel çevre sorunlarının çözümüne yönelik farkındalığı artırmayı ve İzmir'in gelecekteki çevresel uyum stratejilerine rehberlik etmeyi hedeflemektedir.
Korku sinemasında ırksal yabancılaşma ve toplumsal gerilim
Korku sineması, tarih boyunca toplumsal korkuların, bastırılmış travmaların ve kolektif bilinçdışının yansıması olmuştur. Kimi zaman doğaüstü varlıklarla, kimi zaman ise toplumsal düzenin tehditleriyle şekillenen bu tür, sinema tarihi boyunca farklı dönemlerde farklı kaygıları ele almıştır. Bu tür, yalnızca bireysel korkulara hitap etmekle kalmaz, aynı zamanda dönemin toplumsal gerilimlerini, kimlik krizlerini ve sistematik eşitsizliklerini de gözler önüne serer. Özellikle ırksal yabancılaşma ve sosyal korku, korku sinemasında önemli bir tema olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu temalar, izleyicinin bilinçdışı korkularına hitap ederken aynı zamanda toplumun mevcut sosyo-politik yapısını da eleştirmektedir. Filmler, ırksal kimliklerin toplum tarafından algılanışı, göçmenlik deneyimi, sistematik ırkçılık ve tarihsel travmalar gibi konulara farklı anlatım teknikleriyle yaklaşarak, korkunun toplumsal ve politik bir boyuta taşınmasına olanak tanımaktadır. Bu tez çalışmasında korku sinemasında ırksal yabancılaşmanın ve toplumsal gerilimin nasıl ele alındığını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, Amerika ve Avrupa sinemasından konuyla ilgili öne çıkan örnekler olan Get Out (2017), Candyman (1992 & 2021) ve His House (2020) filmleri üzerinden, korku ve gerilim türlerinin ırkçılık, toplumsal hafızanın inşası, asimilasyon süreçleri ve kolektif travmalar gibi kavramlarla nasıl ilişkilendirildiği incelenecektir. İkinci bölümde, araştırmanın sonuçlarına dayanarak yapılan İğne Düştüğünde isimli kısa film bu bağlamlarda değerlendirilecek ve örnek filmlerle karşılaştırılacaktır. Korku sinemasının toplumsal bir eleştiri aracı olarak nasıl işlev gördüğüne dair teorik bir çerçeve sunulacaktır. Irksal yabancılaşma ve korku arasındaki bağlantı, incelenen filmler üzerinden tartışılacaktır. Elde edilen bulgular ışığında, korku sinemasının günümüzdeki toplumsal meseleleri nasıl yansıttığına dair bir değerlendirme yapılacaktır.
Amerikan film sansür yasası olarak yapım yönetmeliği'nin doğuşu ve 1948 yılına kadar kara film üzerindeki etkisi
Hollywood, sinemanın doğduğu ilk günden itibaren filmlerin içeriğine müdahale ederek sansürleme yoluna gitmiştir. Ticari yapılar olarak Hollywood yapım şirketleri tüm dünya ekonomilerini etkileyen Büyük Buhran döneminde ayakta kalmak adına cinsellik ve şiddete yönelmiş ve bu yapım şirketlerinin bir parçası oldukları MPDDA (ve 1934'ten sonra kurulan PCA) bu yönelimin sebep olabileceği federal sansürü engelleme adına sansür yönetmelikleri çıkarmıştır. Tüm bu kurumlar Hollywood'un iki ayrı yüzünü temsil ederler ve birbirinden ayrılamaz bir bütündürler.1934 yılında Hollywood ülkedeki tutucu grupların devamlı surette talep ettiği federal sansürün önüne geçebilmek için kendi içinde bir uzlaşmaya yönelmiş ve güçlerini giderek arttıran bu gruplarla anlaşma yolunu seçmiştir. Bu anlaşmaya göre Hollywood 1922 yılından beri yaptırım gücü olmayan çeşitli yönetmeliklerle denediği kendi kendini düzenleme / sansürleme pratiğini artık faal olarak hayata geçirecek, bunun karşılığında tutucu gruplar da federal sansür taleplerinden ve filmleri boykot etmekten vazgeçeceklerdir.Yayınlandığı günden tam dört yıl sonra etkin biçimde uygulanmaya başlayan Yapım Yönetmeliği (Hays Yasaları) 1948 yılında sonlanan ve sonucunda büyük yapım şirketlerinin gösterim ağından çekilmek zorunda kaldıkları Paramount Davasına dek tüm Hollywood yapımlarını denetim altına almıştır.1941 yılında ilk örneği görülen kara filmler de bu yönetmelikten bağımsız yapımlar değillerdir. Her ne kadar `yıkıcı', `alt-üst edici', `eleştirel' ve `karamsar' olarak tanımlansalar da tüm kara filmler Yapım Yönetmeliği süzgecinden geçmiş anlatılardır. Bu nedenle kara filmlerin ahlaki öğütlerini incelemek ve `kim için?', `hangi bakımdan?' yıkıcı ve eleştirel olduklarının araştırılması gerekmektedir.Yapılan bu çalışma bağlamında kara filmlerin de geleneksel Hollywood anlatı kalıplarına uygun, kötünün cezalandırıldığı, iyinin ödüllendirildiği ve Yapım Yönetmeliği'nin dikte ettiği biçimde `iyi ahlak' ile bezenmiş yapımlar olduğu görülmektedir. Kara film anlatılarının Yapım Yönetmeliği hiç var olmamışçasına ele alınması bu film türünün yanlış okunmasına ve geleneksel Hollywood yapımlarından farklı biçimde değerlendirilmesine neden olmaktadır. Oysa ki kara film de olsa bir Hollywood yapımı, özellikle 1940'ların sonuna kadar, yine Hollywood'un kendisi tarafından belirlenmiş tutucu ahlaki söylemi iletmek ve egemen ideolojiyi olumlamak zorundadır.Türkçe Anahtar Kelimeler: 1- Kara Film 2- Sansür 2- 3- Yapım Yönetmeliği 4- Tutucu Söylem5- Cezalandırma
Kaleydoskop
Bu tez sinemada renklerin metaforik bir anlatı aracı olarak; karakterlerin dinamiklerini temsil etmedeki işlevini, bu kapsamda çekilen Kaleydoskop isimli kısa film üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Bu tezin kurgusu kapsamında; Kaleydoskop bu anlayıştan yola çıkılarak, bir kısa film örneğini kapsayacak şekilde oluşturulmuştur. Film, sıcak (tutkulu, enerjik) ve soğuk (mesafeli, tepkisiz) karakterlerin temsili üzerinden, bu karakterler arasındaki zıtlıkları ve bu zıtlıkların uyuma dönüşme sürecini ele almaktadır. Kaleydoskop kısa film çalışmasında elde edilen bulgular şu şekilde özetlenebilir: Sinema, temelinde görüntülerin renklerin birleşiminin yansıtıldığı bir sanat dalı olarak düşünülebilir. Tıpkı piksellerin bir araya gelerek anlamlı bir renk ve ardından bu renklerin görüntü kompozisyonu oluşturması gibi; bireylerin ruhsal ve duygusal yapıları da farklı renklerle metaforik olarak sinemada temsil edilebilir. Bulgular, renklerin yalnızca estetik kaygılara hizmet etmediğini, aynı zamanda sinemada karakterlerin duygusal ve psikolojik katmanlarını derinleştiren bir anlatı dili sunduğunu ortaya koymaktadır. Sinemada renk kullanımının bilinçli ve tematik bir anlatı aracı olarak işlevini göstermek amacıyla Kaleydoskop kısa filmi çekilmiştir. Birinci bölümde renklerin sinemada kullanımının öneminin yanı sıra kaleydoskop, ikinci bölümde çekim süreci ve sonrası detaylandırılmıştır.
Şiraze
Belgesel film estetik ve gerçekliğin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu çalışmada, kaybolmaya yüz tutmuş ciltleme sanatının kökeni, tarihsel gelişim sürecini İstanbul'un kadim zanaatkarlarının bulunduğu Beyoğlu semtinde mesleğinin son icracılarından olan ve bir geleneği sürdüren mücellit Enes Çinğay ve çırağı Mehmet Yağcı üzerinden incelenmektedir. Enes Çinğay, ciltleme sanatının son kalan önemli temsilcilerinden biri olarak, geleneğin izlerini barındıran son icracılardan biri olma özelliği taşımaktadır. İstanbul'un tarihi atmosferi içinde, Beyoğlu semtinde tarihi bir sahaf çarşısı çatısı altında bu sanatı sürdürmesi ve usta-çırak geleneğini yaşatarak bir kültür mirasının yaşatılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Belgeselde, Çinğay'ın atölyesine yapılan ziyaretler, ciltleme sanatının inceliklerini ve zanaatkarın ustalığını gözler önüne sermektedir. Aynı zamanda, bu geleneğin geçmişle günümüz arasında nasıl köprü kurduğunu, günümüzde ve gelecekte bu sanatın nasıl icra edilebilip aktarılacağını anlamak için önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu belgesel, izleyicileri usta-çırak ilişkisi ve sanatın incelikleri etrafında buluşturarak, sanatın yaşayan bir örneği olan Enes Çinğay ve çırağı Mehmet Yağcı aracılığıyla tarihin derinliklerinde bir yolculuk sunmayı amaçlamaktadır. Belgesel aynı zamanda ciltleme sanatının tarihsel önemini vurgulayarak, teknolojik gelişmelerin ve dijitalleşmenin gölgesinde kalan geleneksel zanaatların nasıl korunması gerektiğine dair bir çağrı niteliği taşımaktadır. Enes Çinğay'ın yaşamı ve çalışmaları, bu geleneğin gelecek nesillere nasıl aktarılacağı konusunda ilham verici bir örnek oluşturmaktadır. Belgesel, sanatın ve kültürel mirasın korunması, yaşatılması ve yeniden değer kazanması için izleyicilere bir perspektif sunmaktadır.
Noksan
Bu çalışmanın ürünü olan Noksan filmi günümüz insanının yabancılaşma ve kimlik karşısındaki durumlarını konu edinmiştir. Çalışmayla yabancılaşma ve kimlik kavramları dahilindeki bireyin durumunu kurmaca film yöntemiyle aktarmak amaçlanmıştır. Yabancılaşma, kimlik, yabancılaşma nedenleri ve yabancılaşma boyutları hakkında bir yelpaze oluşturulmaya çalışılmıştır. Yabancılaşma ve kimlik kavramlarının sinemayla olan ilişkisi üzerinde durulmuş ardından yabancılaşma ve kimlik kavramlarının hem dünya sinemasındaki hem de ulusal sinemadaki bazı örneklerine değinilmiştir. Bu tez raporunda, yabancılaşma ve kimlik kavramları, bu çalışmanın ana ürünü olan Noksan filmindeki işlenişi bağlamında ele alınmıştır. Noksan filminde; kahramanın günlük düzeni, değerleri, ilgileri üzerinden yaşadığı kimlik ve yabancılaşma sorunları gösterilmiştir. Raporda Noksan filminin ön yapım, yapım, yapım sonrası bölümlerine dahil olan; sinopsis, senaryo, çekim süreci, insan kaynakları ve maddi kaynaklar, set fotoğrafları ve çekim zorluklarından bahsedilmiştir. Yabancılaşma ve kimlik kavramlarının günümüz insanı üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Noksan filminin bu kavramları gösterebilme durumu ve sinema yapma unsurlarının değişebilme ihtimali hesaba katılarak genel bir değerlendirilme yapılmıştır.
Televizyonda gerçeklik ve yeniden sunumu
Televizyon, son yıllarda yaşanan tüm teknolojik, toplumsal gelişmelere karşın başat medya olmayı sürdürmektedir. Yaşamı endüstriyel bir form, bir çerçeve halinde yapılandıran televizyonun masum bir aktarıcının ötesine geçtiği açıktır. Onun gücü, izleyicide gündelik hayatın gerçeğine tanıklık etme hissini uyandırmasında gizlidir. Oysa farklı program türleri, haber de dâhil olmak üzere, var olan gerçekliği farklı oranlarda yeniden kurgulayarak, hatta bozarak aktarmaktadır. Enformasyon ve iletişim teknolojileri, yaşanılan `gerçek? dünya ile ilişki kurma biçimlerini derinden etkilemektedir. Gerçeklik ve simgesel biçimleri arasındaki temsil ilişkisi televizyonla beraber değişime uğramış, başkalaşmıştır. İmge ile imgesi olduğu nesne arasındaki ilişkinin tartışmalı, yaşamın dijital teknikler ile birlikte fazlasıyla dolaylı hale geldiği günümüzde, görüntü odaklı kültürel bir yapılanma hüküm sürmektedir. Yaşamı dolaysız deneyimleme oranı günden güne azalmakta ve deneyimler temsiller üzerinden gerçekleşmektedir. Bu, aynı zamanda tüm anlamlandırma sürecini de etkilemektedir. Televizyon tarafından üretilen gerçeklik, nesnel gerçeklikle yarışır, hatta onun yerini alır hale gelmiştir. Farkına varılması gereken, teknik olanaklarla gündeme gelen, yaratılmış, üretilmiş iletinin gerçek olmadığı, olamayacağıdır. Küresel niteliğe sahip, tüketimi körükleyen, gösteri ve eğlence merkezli, egemen değerlerin dayatıldığı bir yeniden üretim sürecinin sonucudur. Bu çalışmada, televizyonun liberal paradigmanın düşündüğünün aksine dış dünyanın tam, ?doğru? bir görüntüsünü veya sunumunu yansıtamayacağı, temsil sistemlerinde kırılmalara neden olduğu ve toplumsal gerçekliği kendi kurumsal dinamikleri ile dolayımlayan, inşa eden bir araç olduğu savlanmaktadır. Bu bağlamda televizyon iletisi, toplumsal gerçekliği kurarken kullandığımız çerçeve bilgilerini belirlemektedir.
Sinematografik zaman ve mekanın oluşumunda felsefi arka plan
Zaman ve mekân varoluşun temel kategorilerindendir. Gündelik hayatın hemen her alanında varolan, kendini hissettiren ama sorgulanmayan kavramlardır. Zaman, çoğunlukla ölçü birimlerine indirgenirken (gün, ay, yıl, saat, takvim vb), mekân ise; gündelik hayatın içinde eriyip gider. Her ne kadar gündelik hayatın içinde zaman ve mekân sorgulanmasa da, dış dünyayı algılamamız, kendimizi konumlandırmamız zaman ve mekân kategorilerinden ayrı düşünülemez. Gündelik hayat ve onun dışavurumları üzerine yorum üreten felsefe ve sanat için zaman ve mekân, üzerine yorumlar ürettiği, tarihi değişimleri onlar üzerinden kategorilendirdiği temel referans noktasıdır. Mekân ve zaman, algının objesi olarak değil, dış dünyanın algılanma biçimleri olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla zaman ve mekânı açıklama çabası dış dünyanın algılanması üzerine odaklanmalıdır. Dış dünyayla ilişkide felsefe kavramlarla, sanat duyumlarla bilim fonksiyonlarla iş görür. Mitry, Sanatın ilk çağlardan bugüne zaman mekân sanatları olarak sınıflandırıldığını ve sinemanın daha genç bir sanat dalı olarak, müzik, dans, tiyatro, edebiyat, plastik sanatlar gibi farklı sanatlardan parçalar taşımanın ötesine geçerek, kendi estetik yapısını oluşturduğunu belirtir. Sanat, insan yaşamını soyutlarken farklı araçlar kullanmakta ve sanat dalları kendi olanaklarıyla bağlantılı olarak zaman ve mekândan yararlanmaktadır. Sanat ve zaman mekân arasındaki yakın ilişki, zaman ve mekânın çok boyutlu bir şekilde incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Zaman mekân kavramları teorik olarak felsefenin, toplumsal olarak sosyal bilimlerin ve estetik olarak sanatın ve sinemanın alanı içine girer. Sinemada zaman ve mekân, kamera aracılığıyla dönüştürülmesi nedeniyle estetik açıdan, anlatı, içinde bulunduğu toplumun siyasi, kültürel, toplumsal ve gündelik hayatından etkilenmektedir. Bu nedenle sinemada zaman mekân kullanımını anlayabilmek için disiplinlerarası bir bakış açısı zorunludur. Bu çalışma, zaman ve mekân kavramlarına bütünsel bir yaklaşım geliştirebilmek amacıyla, felsefe ve sinema arasındaki ilişkiyi sorgulamakta ve yaratıcı zaman mekân imgesi oluşturabilmenin yöntemlerini tartışmaktadır. Bu nedenle Türk Sineması, Yeşilçam Sineması ve Günümüz sineması üzerinden zaman mekân kişi ve anlatı bağlamında incelenmektedir. Türk Sineması, dramatik yapı ve batılı sinematografik anlayış çerçevesinden değerlendirildiğinde, farklı ve yetersiz bir sinematografik anlayışa sahip olduğu söylenebilir. Bu çalışma, Türk sinemasında özgün bir sinemasal anlatı geliştirilmesinin önündeki engelleri tartışmakta ve farklılıkların özgünlüğün yolunu açacak anahtar kavramlar olup olmayacağı üzerinde durmaktadır.
20. yüzyıl Yunan tarihindeki politik dönüşümler ve bunun Theodoros Angelopoulos sinemasındaki temsili
Sinema, belge özelliği taşıyan bir sanat dalıdır. Doğası gereği pek çok disiplinle ilişki içerisindedir. Tarih ve sosyoloji bunların en başında yer almaktadır. Filmleri çekildikleri dönemin tarihsel, sosyal, kültürel yapısından soyutlayarak incelemek mümkün değildir. Bu açıdan her bir film çekildiği dönem için bir referans niteliği taşımaktadır. Bu, sinemanın kayıt edici özelliğinden kaynaklanan bir durumdur. Sinemacının kendi iradesi ile kontrol edebileceği durum ise, bu belge oluşturma özelliğinden nasıl ve ne için yararlandığıdır.Dünya Sineması'nın en önemli ustalarından biri olarak kabul edilen Theodoros Angelopoulos, ?yaşanan tarihi anlaşılabilir kılmak? adına sinemanın kayıt edici özelliğini işlevsel düzeyde kullanan bir yönetmendir. 1970 yılında çektiği ilk filmi ?Tatbikat? tan 2008 yılında çektiği ?Zamanın Tozu? na kadar tüm filmlerinde arkasına dönüp geride kalan tarihsel sürece bakmış ve bu bakışı yansıtmıştır. Filmografisi bütünsel olarak bir ?20. Yüzyıl Yunan Tarihi İncelemesi? niteliği taşımaktadır.Geçmişi anlamadan, bugünü anlamaya çalışmak yararsız bir uğraştır. Pek çok üçüncü dünya ülkesinde benzer deneyimlerle dolu olan 20. yüzyıl tarihi, şimdiki zamanı anlayabilmek konusunda incelenmesi gereken temel süreçtir. Theodoros Angelopoulos, filmleri ile insanları bu tarihe ilişkin daha ileri incelemelere yöneltme konusunda etkin bir kaynak olmaktadır.?20. Yüzyıl Yunan Tarihindeki Politik Dönüşümler ve Bunun Theodoros Angelopoulos Sinemasındaki Temsili? adlı tez çalışması kapsamında Angelopoulos'un on iki uzun metrajlı filmi 20.Yüzyıl Yunan ve Balkan Siyasal Tarihi perspektifinde çözümlenmiştir.
Günümüz sinemasında gerçekçiliğin yeniden değerlendirilmesi (Türkiye ve ABD sinemalarının karşılaştırılması)
Sanatlarda gerçekçilik anlayışı bugüne kadar estetik bir kategori olarak tanımlanmıştır. Oysa, temelde, gerçekçilik epistemolojik bir kategoridir. İçinden çıktığı toplum hakkında düşünme biçimidir. Gerçekçilik kavramı, gerçek ve gerçeklik kavramları ile bağlantılı düşünülmelidir. Gerçeklik dediğimiz, fiziksel gerçeklik değil ama toplumsal, kültürel ve zihinsel bir süreçtir. Gerçek ise bu toplumsal gerçekliğe dahil edilemeyen ama onun gene de merkezinde yer alan boşluğa verilen addır. Gerçekçilik ise gerçekliğe, gerçeğin dolayımı ile bir bakıştır. Bu sebeple, aynı zamanda, etik ve siyasal bir edimdir.Günümüz sinemasında, ABD ve Türkiye sineması örneklerinde, bu anlamdaki gerçekçiliğe yakın yapıtlar yapılmaktadır. Ne var ki günümüzde, her iki toplumda da, gerçeklik bir sorun niteliği taşımaktadır. Gerçekçi anlatıların ütopyacı bağlamlarına karşın, günümüz kendi mevcut durumundan başkasını tahayyül edememektedir.
Günümüz moda fotoğrafçılığının sinematografik üretime etkileri
Toplumsal bir olgu olan moda, sosyolojinin önemli araştırma konularından biri olarak pek çok kuramcı tarafından ele alınarak incelenmiştir. Toplumsal sınıf farkına dayalı kapitalist sistemdeki üst sınıfı 'aylak sınıf' olarak tanımlayan Veblen, modayı bu sınıfın giysiye yönelik aşırı tüketimine ve gösterişsel israfına dayalı bir olgu olarak tartışır. Veblen'e göre modadaki değişimler işlevsel açıdan yararsızdır ve içyapısı gereği çağdışı kalmaya açıktır. Benjamin, modayı ?diyalektik imge? kavramını kullanarak ?toplumsal üst yapının ana öğesi? olarak açıklarken; Barthes, moda olgusunu dilbilim kavramlarına başvurarak yeniden bir anlam dizgesi oluşturmaya çalışarak biçimlendirir. Baudrillard'a göre ise moda, ? paradoksal bir şekilde güncel olmayandır.?Kendine özgü bir dil oluşturma çabasında olan fotoğraf, bu süreç içinde modayla buluşur. Bir yandan sanat olma yolunda gelişimini sürdürürken, öte yandan moda sektörünün kitlelere ulaşmasını sağlayan bir iletişim dili haline gelir.Sınıf modasından tüketim modasına geçiş ile birlikte moda fotoğrafı, biçim ve içerik açısından çeşitli değişikliklere uğramış ve bu dönemde ?sinematografik anlatım?, moda fotoğrafçılarının başvurduğu yeni görsel anlatım biçimi olmuştur. Kurgusal anlamda fotoğraflarında sinematografik öyküyü ilk kullanan Guy Bourdin, kendinden sonraki moda fotoğrafçılarına öncülük etmiştir.80'li yıllardan bu yana `beden', sosyolojinin sorguladığı ve analiz etme gereği duyduğu en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Günümüz tüketim toplumunda beden, özellikle de kadın bedeni, cinselleştirilerek cinselliği elinden alınmış, bir fetiş haline dönüştürülmüştür. Sinemada `erotizm, dikizci bakış ve beden'e ilişkin kuramsal yaklaşımlar moda fotoğrafçılığında da tartışılır hale gelmiş, sinema ile moda fotoğrafı arasındaki ilişkilerin göstergesi olmuştur.Görsel sanatların tümünün iç içe geçtiği günümüzde, sanatçılar da kendi sanat dallarının dışında yeni alanlara yönelme isteği duymaktadır. Bunun bir örneğine de, moda fotoğrafçılığından sinema yönetmenliğine geçen moda fotoğrafçılarında rastlanmaktadır. Farklı bir üretim davranışı olarak açıklanabilecek bu durum, ortaya konan sanat yapıtlarının estetik açıdan yeni bakış açılarıyla değerlendirmesini gerekli kılan bir alan yaratmaktadır.
1990 Sonrası Türkiye Sineması'nda kimlik: İki örnek Kürt ve Rum Temsilleri
ÖZETSinema, toplumbilimsel bir belgedir. Filmler, ait oldukları toplumları yanıtsan aynalardır bir bakıma. Toplumun sosyokültürel değerlerini, tarihsel gelişimini, ekonomik durumunu yansıtmaktadırlar. Bu bağlamda düşünürsek, Osmanlı İmparatorluğu'nun zengin sosyokültürel mirası üzerine temellenen ülkemizin kültürel zenginlikleri olarak kabul edilebilecek Kürt ve Rum kökenli vatandaşların sinemadaki sunumları sinema toplumbilimi açısından önemli bir çalışma konusu olarak kabul edilebilir. Kimlik bireyin kendisini tanımlama şeklidir çevresindeki insanlarla toplumla sürekli etkileşim ve değişim halindedir. Sinemada kadınlık, erkeklik ve din sunumları gibi etnik kültürel sunumlar da kimlik sunumlarıdır. Karakterin adı, konuştuğu dil, dini inancı ritüelleri kültürel kimliklerin belirleyenleridir. Kürt ve Rum karakterler Türkiye Sinema'sının ilk yıllarından itibaren filmlerde yer almışlardır. Ancak bu yer alış 1990'lı yıllara dek belli rol kalıpları ve şive çerçevesi dışına çıkmamıştır. 1990'lı yılların sonlarından itibaren yaşanan değişim hem dünya hem Türkiye'nin konjonktürü ile ilişki içindedir. Farklı kimlikler filmlerde kültürlerine ait ad, dil ve inanç gibi değerlerle temsil edilmeye dolayısıyla daha çok görünür olmaya başlamışlardır.
Fotoğrafik temsil olgusu ve çağdaş fotoğrafta savaşın estetize edilmesi
Sanatın temsil edici bir etkinlik olup olmadığı, günümüzde hala devam eden bir tartışmadır. Diğer temsil sistemlerinden farklı olarak, belirli bir geçmiş zamanda, gerçekten varolanı kaydeden fotoğraf ise bu tartışmanın önemli bir bileşenidir. Fotoğraf, benzerlik derecesinin yüksek oluşu, nesnesine bağımlı olması, teknik kayıt özelliğinin yaratıcısının müdahalesine sınırlı izin vermesi gibi nedenler ileri sürülerek kurgusal bir temsil değil kopya olarak değerlendirilmiştir. Buna karşın, fotoğraf pratiğinde zamanla ortaya çıkan çok yönlü üretimler, düşüncenin, dış gerçekliğin bir görüntüsüyle de ifade edilebileceğini kanıtlamıştır. Fotoğrafçının üretim sürecindeki teknik ve tematik seçimleri, fotoğrafın temsil özelliğini ispatlayan en önemli yönleridir.Fotoğraf, estetik yaratıcılığa olanak vermesinin yanı sıra, temel özelliği belgesel kayıt olmasıdır. Toplumsal ve doğal olayların görsel kaydında kullanılan fotoğraf, savaşların belgelenmesinde ve aktarılmasında da en önemli araçlardan biridir. Savaş fotoğrafçılığının tarihsel gelişimine bakıldığında, teknik olanakların belirleyici olduğu ilk dönemlerde, daha çok savaş alanı ve cephe gerisinin görüntülendiği gözlenir. Küçük ve elde taşınabilen fotoğraf makinelerinin icadıyla birlikte, savaş fotoğrafçısı çatışmanın ortasına girebilmiş ve yakından kaydedebilmiştir. Televizyon yayıncılığı ve ardından da dijital yayıncılığa geçiş, savaş fotoğrafçılığını önemli ölçüde etkilemiş, yaşanan gerçekliği daha çarpıcı biçimde yansıtabilmek ve televizyon gibi diğer görsel medya araçlarıyla rekabet edebilmek için şok, şiddet veya estetik eğilimi ön planda olan görüntülerle savaş temsil edilmiştir.Değişen küresel ekonomik yapıyla birlikte savaşların yapısı da değişmiştir. Çağdaş savaş fotoğrafçılığı da bu değişimle birlikte, dijital olanakların sağladığı kolaylıklar ve sanatsal geleneklerin etkisiyle biçimlenmiştir. Savaşın tanıklık boyutunu temsil eden fotojurnalistler, savaşı kaydederken oluşan bireysel estetik üsluplarıyla hem güzelliği yaratırken hem de güzelliği temsil etmektedirler. Bununla birlikte, fotojurnalistlerin bireysel yorumlarındaki artış, savaş fotoğrafında temsilin dönüşümüne neden olmuştur. Bu dönüşümü anlamak için, çağdaş savaş fotoğrafındaki estetik eğilimler örnek fotoğraflarla incelenmiş ve fotoğrafın temsil özelliğinden kaynaklı olarak fotojurnalistlerin ve savaşı bir tema olarak ele alan fotoğrafçıların, savaş aracılığıyla kendilerini ifade ettikleri durumların ortaya çıktığı bulgulanmıştır. Sonuçta ortaya çıkan estetik görüntülerin, savaş gerçeğinin kopyaları mı yoksa savaş gerçeğiyle bütünleşemeyen bir etkinliğin sonuçları mı olduğu tartışması sonlanacak gibi görünmemektedir.
Yunanistan sinemasında Küçük Asya sorunsalı
Küçük Asya olarak da adlandırılan Anadolu toprakları birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu verimli havzada yer alanlardan biri olan Yunan kolonileri, birbirinden kopuk biçimde deniz kıyılarında yoğunlaşarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Kolonileri bir araya getirmek ilk olarak Büyük İskender'in Asya seferinde, son olarak da Osmanlı İmparatorluğu'nun hükümdarlık yılları döneminde gerçekleşmiştir. Farklı etnik grupların bir araya gelmesiyle etkileşim de kaçınılmaz olmuş ve kültür karşılaşmasından doğan kolektif bir birliktelik sergilenmiştir.Avrupa'daki Aydınlanma akımı, ulusal hareketlerin doğmasında bir kıvılcım niteliği taşır. Aydınlanma sürecinde Batı; sanat, ideoloji ve felsefesini Antik Yunan düşüncesi temeline dayandırmış ve böylece, geçmişte `dinsiz' anlamına gelen `Helen' tanımının içeriğini boşaltıp, Yunan ulusal kimliğinin bir temsilcisi olarak yer değiştiren `Helen' kavramını yüceltmiştir.1821 yılında bağımsızlık için ayaklanan ve 1829 yılında Rusya ile Osmanlı arasında imzalanan Edirne Antlaşması'yla bağımsızlığı resmen tanınan Yunanistan, iki kıtaya ve beş denize yayılma amacını içeren ?Megali İdea? (Büyük Ülkü) ideolojisini hızla yaygınlaştırmış ve içselleştirmiştir. Osmanlı hükümdarlığı çatısındaki halkların uluslaşma süreci, hem Türk ulusunun kendi kimliğine dair bilinçlenmesinin fitilini ateşlemiş, hem de bu uluslarla Türk ulusunun çatışmasını kaçınılmaz olarak beraberinde getirmiştir.Küçük Asya'daki varlıklarını ulusal bağdaşlık ilkesine dayandırıp İyonlardan, Büyük İskender'e kadar yeni bir tarihsel geçmiş arayan Yunanlılar, Anadolu üzerinde iddia ettiği hakkı, I. Dünya Savaşı sonrasında İzmir'e ordu çıkararak perçinlemiştir. Yunanistan'da ve Küçük Asya'da Megali İdea fikrine inanmayan ve bunun büyük bir felakete yol açacağını savunan halk, karşıt gruptakilerle anlaşamayıp ikiye ayrılsa da (Ulusal Bölünme) dönemin siyaset sahnesine bir eklenip bir kaybolan Eleftherios Venizelos'un yol göstericiliğinde, Türklerin işgale karşı başlattığı Milli Mücadele'ye savaş açılmış, Yunan ordusu Anadolu'nun iç bölgelerine kadar ilerlerken hiç beklemediği büyük bir geri püskürtmeyle kıyılara sürülmüştür. 1919-1922 yılları arasındaki süreçte Türklerin Kurtuluş destanı yazılırken, Yunanlıların uğradığı büyük yenilgiye, 1924 senesinde taraf devletlerce imzalanan (Türkiye-Yunanistan) nüfus mübadelesi de eklenince Anadolu'daki Rum nüfusun yok olmasına neden olan `Küçük Asya Felaketi'nin Yunanistan cephesindeki olumsuz boyutları daha da büyümüştür.Türklerin askeri başarısından sonra taraf değiştiren Dünya Savaşı zaferinin müttefikleri, Yunanistan'ı bir köşeye atmışlar ve yeni kurulan Türk Devletinin mimarlarıyla iletişime geçmeye başlamışlardır. Çift taraflı mübadele, iki ülkenin, ama özellikle Anadolu'da yaşayan Rum halkın üzerinde büyük yaralar açmıştır.Küçük Asya Felaketi'nin Yunan sinemacılarının gözünden sinemaya yansıma biçimi iki ülkenin süreç içerisindeki dış ilişkiler bağlamındaki olumlu ve olumsuz politikaları ile de doğrudan bağlantılı halde gelişmiştir. Bir yenilgi ve hatırlanmak istenmeyen büyük bir kayıp olarak algılanan felaket, sinemaya az yansımış, genel olarak milliyetçi ideolojilerle bezeli belgesellere konu olmuştur.Sonuç olarak Yunan tarihine ve dinamiklerine bir dönem büyük bir etki yapan Küçük Asya Felaketi ve mübadele, savaşın peşinden gelen ilk yıllarda edebiyat uyarlamalarını, tarihsel verileri ve yenilginin haklılık payını konu edinirken; iki ülke arasında çıkan polemikler ve Kıbrıs meselesi nedeniyle alevlenen milliyetçi duygular çerçevesinde yapılan Küçük Asya'ya ilişkin bu filmler, Türkleri oryantalist bir bakışla yorumlamış, abartılı duygusal ifadelerle bir tür olumsuzlama eğiliminde olmuştur. Yakın dönemde çekilen filmlerde ise konuya yaklaşım tarafsız olup, tarihsel metaforlar ve bireysel hesaplaşmalar doğrultusunda ele alınmıştır. En nihayetinde Küçük Asya, Yunanlılar için, ?Yunanlıların şekillendirdiği ve atalarının yattığı unutulmayan topraklar? olarak tarihlerinde daima yer etmiştir ve bununla beraber, milliyetçi bakış açısından geçekleştirilen yapımlar da sürecek gibi görünmektedir.
Milenyum sonrası Türk televizyonlarında oluşan dizi kültürü ve toplumsal temsil sorunu
Yerli diziler, Türk televizyonlarındaki en popüler program türlerinden biridir. Kökeni 1970'lere dayanan ilk yerli yapımlar, bölüklü yapıdaki edebiyat uyarlamaları biçimindedir. Televizyonun dramatik, estetik ve sektörel özellikleri ise ancak 1980'lerin ikinci yarısında anlaşılmıştır. Bu özellikleri kavrayan bazı TRT yönetmenleri yerli dizi yapımına büyük katkı sağlamışlardır. Türkiye'de özel televizyon yayıncılığının ilk yıllarında ise dramatik yapımların gerektirdiği teknik deneyim ve yüksek maliyet nedeniyle yerli dizi yapımı oldukça azdır.Türkiye'de yerli dizilerin hem teknik kalite hem de sayısal anlamda en önemli çıkışı 2000 sonrasında yaşanmıştır. Bu dönemde yerli diziler tüm televizyon yayın düzenini belirleyen reyting sistemiyle ilişkili olarak bazı özellikler göstermektedir. Küresel etkiler, TRT geleneği, Türk sineması ve Türk halk kültürü ise dizi üretimine biçim veren diğer unsurlardır. 2000-2010 arasında çoğunluğu bölüklü yapıda 1000'den fazla yerli dizinin yayınlandığı tespit edilmiştir. Yerli dizi yapımında hakim olan bu bölüklü format, gece soap operası nitelikleri taşımaktadır. Yerli diziler benzer konularına göre çeşitli kategorilerde toplanmaktadır. Bu kategoriler içinden, yerli dizilerdeki toplumsal temsili incelemek için farklı zaman dilimlerini konu edinen iki kategori belirlenmiştir. Seçilen yerli dizilerdeki ana karakterlerin özellikleri, Türkiye'de 2000 sonrası gözlenen bazı toplumsal değişimlerle bağlantılı olarak incelenmiştir. Araştırma sonuçları Türkiye'deki yerli dizilerde görülen toplumsal temsilin büyük oranda Türk izleyicisinin yerleşik izleme alışkanlıklarına bağlı olduğunu göstermektedir. Bu alışkanlıkların kaynağı ise Türk Sineması ve TRT'dir. Yine de sıklıkla kullanılan zengin erkekle fakir kızın aşk hikayesinin yeni görünecek biçimde paketlenmesi gerekmektedir. Yapımcılar başarılı bir yerli dizinin formülünü, eski hikâyelerin güncel konularla süslendiği melez bir toplumsal temsilde aramaktadırlar.
2000 sonrası Türkiye sineması'nda kültürel, siyasal, toplumsal ve ekonomik hayatın gerçekçi temsili
Türkiye, 2000-2010 yılları arasında, ekonomik büyüme ve siyasal alanda yaşanan değişimlerin etkisiyle, toplumsal ve kültürel alanda da önemli değişimlerin yaşandığı bir süreçten geçmektedir. Türkiye Sineması da, yine aynı dönemde, özellikle çekilen film ve izleyici sayısında yaşanan artışla beraber bir yükseliş trendine girdiğini göstermektedir.Henüz endüstrileşme aşamasını tamamlamamış olan Türkiye Sineması'ndaki bu büyümenin büyük ölçüde dışsal faktörlerin bir sonucu olduğu söylenebilir. Özellikle televizyon endüstrisinin, sermaye, ekipman, teknik ekip ve oyuncu kaynaklarının bu alanda yaygın olarak kullanımı film sayısını arttırmıştır. İkinci faktör ise, film çekiminde kullanılan dijital teknolojilerin ucuzlayıp yaygınlaşmasıdır.Bu faktörlerin etkisiyle, Türkiye Sineması'nda film ve seyirci sayısında bir patlama yaşanmaktadır ancak yine bu faktörlerin etkisiyle, toplumsal hayatın gerçekçi bir temsilini sunmaya çalışan filmlerin sayısı oldukça azdır.
Gürcü sineması ve Tengiz Abuladze
Geçmişi çok eski dönemlere dayanan Gürcistan, tarihi boyunca bağımsızlık mücadelesi vermiş bir toplum olmuştur. 1896 yılında henüz Çarlık rejimi ayaktayken, Lumiere kardeşlerin özel gösterimlerinde karşılaşılan sinema faaliyetleri hemen benimsenir. 1917 Ekim Devrimi ve sonrasında kurulan Sovyetler Birliği ile birlikte koşullar değişiklik gösterir. Sovyet Cumhuriyetlerinden biri haline gelen Gürcistan da, bu dönemde yapılan değişiklikler sanat ortamını belirler. Sinemayı en iyi propaganda aracı olarak gören Sovyet hükümeti, bu görüşünden hareketle sinema alanında bir takım uygulamalara başlar. Bu uygulamalar 1925 yılında Stalin'in iktidarıyla daha sert bir hal alır ve 1953 yılındaki Stalin'in ölümüne kadar devam eder.II. Dünya savaşı sonrası ekonomik ve toplumsal sıkıntılar artınca sinemada da gerilemeler yaşanır. Sovyet sinması ve Gürcü sineması da bu durumdan nasibini alır. 1955 yılına gelindiğinde Stalin sonrası yaşanan rahatlığın etkisiyle de Gürcü sinemasında bir hareketlilik başlar. İlk çıkış Moskova Sinema Enstitüsü mezunları (VGIK) Tengiz Abuladze ve Rezo Chkheidze'den gelir. 1955 yapımı ?Magdanas Lurca? filmiyle hem Gürcü sinemasının hem de Sovyet sinemasının ?altın çağı? olarak adlandırılan dönemini başlatırlar. Sovyetlerin yeni yöneticilerin eline geçmesiyle birlikte sinemanın devlet propagandası için çalışması fikri yeniden hız kazanır ve baskıcı uygulamalar kaldığı yerden devam eder. Ama Gürcü sineması bu ortamdan uzak kalmayı başarır. Geçmişte ortaya koyduğu komedi tarzının yanına, yeni gerçekçilik etkisiyle yapılan filmleri ekler. Sonraki süreçlerde ise kullandıkları yöntemi metaforlar oluşturur. Bu dönem Gürcü sineması içinde aktif rol alan kişi yönetmen Tengiz Abuladze olur. Tüm sanat alanlarından yararlanan yönetmenin, en çok yararlandığı alan ise edebiyattır. Yönetmen ilk dönem filmlerinde yeni gerçekçiliğin izlerini taşırken, daha sonraki süreçte metaforların bolca yer aldığı bir sinema dili oluşturur. Filmlerinde ele aldığı kontrastlıklarla hayata bakışını yansıtır ve her dönem ilgiyle karşılanır.
Türk sinemasında aile kavramı ve baba oğul ilişkileri
Dünyadaki değişimin ve gelişimin hız kazanması ile Türkiye de bir yandan bu değişime ayak uydurmaya çalışırken, diğer yandan da var olan mevcut değerlerini koruma çabasında olmuştur. Bu çalışma süreç içinde aile gibi toplumun en temel kurumunun değişmesi (özellikle baba-oğul ilişkisi yönünden) ve bu değişimin sinemaya etkisinin araştırılması üzerine yapılmıştır.1950'li yıllarda başlayan göç hareketi, sanayileşme, kentleşme, kitle iletişim araçlarının etkileri, nüfus hareketleri gibi birçok etkenin aile yapıları ve aile içindeki bireylerin ilişkilerine yansıması, toplumdan beslenen Türk Sineması'nda da ailelerin değişimine yol açmıştır.Geleneksel Türk toplum yapısında aile içindeki kararları almada en yetkili kişi olarak görülen baba, sinemada da yine toplumda olduğu şekliyle ele alınmıştır. Geleneksel toplum yapısının cinsiyet ayrımını belirginleştirmesi ile erkek, kadından daha farklı bir konumda yer almış, erkeğin otoritesi tartışmasız kabul görülmüştür. Babanın oğlu ile ilişkileri de yine geleneksel değerler ve ekonomik yapı tarafından belirlenmiştir. Önceleri toprağın sahibi, bu nedenle otoritenin tek temsilcisi olan baba, ekonomik koşulların ve sosyal değişimlerin etkisi ile eski iktidarını kaybetmiş, oğlun babanın toprağı dışındaki iş alanlarına yönelmesi sonucunda baba-oğul ilişkilerinde çatlamalar meydana gelmiştir. Oğlun kendi parasını kazanmaya başlaması, ekonomik anlamda babaya ve baba toprağına bağımlı olmaması otoritenin sorgulanmasını beraberinde getirmiştir.Sosyo-ekonomik süreç bu şekilde işlerken bu sürecin doğal yansıması olan sinema da bu ilişkilere bağlı olarak değişim geçirmiştir. Aile, özellikle baba-oğul ilişkilerinin değişimi çalışmanın temel noktasını oluşturmaktadır.
Sinemada görsel algılama
Film sanatı gözlenen kendine has özellikleri, estetik olarak dönüştürerek gerçekliği tekrar inşa eder. Bu dönüşüm, görsel tasarım ile gerçekleşebilir. Biçim gerçekliğin estetik olarak çekici tasarımlar ile tekrar oluşturulması ile ilgilidir. Görsel iletişim (renk, ışık, kompozisyon, gibi bir çok estetik çekici tasarım unsurları) Sinema biçimi ile sağlanır. Biçimci yaklaşım gerçekliğin bir yorumudur. Biçimci yaklaşım, öznel olarak belirli düşüncelerin, duyguların, fikirlerin ve anlamların film teknikleri ile yansıtılmasıdır. Yönetmen Bir görünüşün kendine has özelliklerini film biçimi ile yorumlar ve tekrar sunar.Görsel olarak tekrar inşa edilen gerçeklik, gerçekliği aşmayı ve yeni bir gerçeklik yaratmayı amaçlar. Böylece dramatik yoğunluk ve ifade güçlenecektir. Güçlü görsel ifade ile içeriğin uyumu, anlamın zihindeki etkisini artıracaktır. Etkili Biçim için ise algılama süreci önemlidir. Zihin görsel bilgiyi nasıl alır, işler, yorumlar ve anlamı bunlardan alır. Bu soruların cevabını ve görsel bilginin üzerimizdeki etkilerini bilmemiz gereklidir. Eğer Görsel mesajların tasarım yöntemleri, algılama üzerindeki etkilerini iyi anlarsak, unutulmaz görüntüler yaratılabiliriz.Bu çalışmada görsel tekniklerin insan zihnine etkileri incelenmiştir. Bir enformasyon aracı olarak filmin estetik unsurlarının, (ışık, renk, kompozisyon, görsel tasarım öğeleri v.b) psikolojik etkilerini göstermeyi denedim. Estetik unsurların psikolojik etkileri ile içerik ve temanın daha iyi nasıl ifade edilebileceği ortaya koymaya çalıştım. Etkili görsel iletişimin algılama ile ilişkisini ortaya koymaya çalıştım.
Doksanlı yıllar ve sonrası Amerikan korku sinemasında kadına yönelik dinsel içerikli şiddetin psikanalitik incelemesi
Türlerin oluşumundan beri varlığını sürdüren, zaman zaman durgunluk dönemine girse de, ülkenin geçirdiği krizlerden olumlu yönde etkilenen ve bu dönemlerde altın çağını yaşayan korku sineması, ataerkil ideolojinin en iyi temsil edildiği türlerin başında gelmektedir. Kadının, ?öteki? olarak nitelendirildiği ve özellikle yetmişli yıllarda ortaya çıkan kadın hareketleri ile altın çağını yaşayan korku sineması, ataerkil toplumun en önemli unsurlarından biri olan dini de kullanarak, kadının cinselliğini bastırmış, ehlileştirmiş ya da cezalandırmıştır. Feminist hareketlerin hız kazanması ile birlikte, korku filmlerinin sayısının artmasının yanında kadına uygulanan şiddet de artmaktadır. Ayrıca uygulanan bu şiddet, dini temellere dayandırılarak meşru hale getirilmektedir.Bu çalışmamızda, korku sinemasında kadının konumu değerlendirilerek, kadınların bastırılmaya çalışılan cinselliğinin, dini yollarla nasıl meşru hale getirildiği ve kadının nasıl cezalandırıldığı incelemiştir. Ataerkil din tarafından günahkâr olarak nitelendirilen ve dinsel şiddet ile cezalandırılan kadını, ana tema olarak kullanan üç film (Stigmata, Constantine, Şeytan: Başlangıç) inceleme kapsamına alınarak, anlatım yapısındaki dinsel temalar çözümlenmiştir.
Modernizm sürecindeki zihinsel karmaşanın 1980 sonrası Türkiye sinemasındaki yansımaları
Türkiye'de modernleşmenin aksaklıkları toplum yaşamında görüldüğü gibi sinemada da görülmektedir. Türkiye gibi Batı-dışı ülkelerde modernleşme çoğunlukla ulaşılması gereken bir hedef olarak algılandığı için, modernleşme, Batı'ya ait olanın alınması ve uygulanması esasına dayanmaktadır. Ancak değişimin içselleştirilmemesi, modernleşmenin özünden bağımsız şekilsel olarak alınması, toplumda farklı modernleşme algılarının oluşmasıyla sonuçlanmaktadır. Çünkü modernleşme Batılı ülkelerin kendi iç ve dış dinamiklerine bağlı bir gelişim sürecidir. Batı-dışı ülkelerde modernleşmenin, Batılı ülkelerden farklı yaşanacağı fikri genellikle göz ardı edilmektedir. Türkiye'nin toplumsal, kültürel, coğrafi, ekonomik yapısıyla, toplumuna ait zihniyet yapısı bu değişimin güzergahını belirleyen önemli etmenlerdir. Bu yüzden farklı toplumların modernleşme süreçleri birbirleriyle benzerlikler taşımakla beraber farklılıklar da içermektedir. Bu süreçte değiştirilemeyen/zor değişen zihniyet yapısıyla birey, Batı'dan alınan yenilikleri anlamlandırmada güçlük çekmekte, kendisine ait olmayan bir süreci yaşamak durumunda kalmaktadır. Böylece bu değişim sürecinde toplum yapısında modern/geleneksel ya da yeni/eski bir arada yaşamak zorunda kalmakta, toplumda bir ikililik yaşanmaktadır.Türkiye sinemasının, toplumu gibi, kendi iç dinamiklerinden bağımsız olarak, uzunca bir süre ve çoğunlukla şekilsel olarak modern kalıpları uyguladığı saptanmaktadır. Ayrıca Türkiye'de özgün bir sinema anlayışının doğmasının geciktiği, sinemanın toplumunu tam anlamıyla yansıtamadığı gibi, onu ileriye götürecek atılımları yapmakta da eksik kaldığı görülmektedir. Sanat toplumun zihniyetinin ürünüdür. Bu bağlamda yönetmen içinde yaşadığı toplumun zihniyetini taşımakta ve yansıtmaktadır. Türkiye'de bir öz eleştiri yapılarak, kültürel değerleri reddetmeden modern unsurların yeniden yorumlanarak alınması zihniyet karmaşasını çözmede önem taşımaktadır.Bu tez modernleşmenin yarattığı ikili yapıları ve karmaşayı ortaya çıkarma noktasında modernleşmeyi toplum yaşamına yansıdığı şekliyle incelemektedir. Geleneksel ve modern karmaşasının ortaya konulması noktasında, Claude Lévi-Strauss'un yapısal analizinden faydalanılmaktadır. Yapısal analiz sistemli bir şekilde bir dizi veriyi düzenleme ve yapıların sınıflandırması esasına dayanmaktadır. Böylece filmsel anlatılardaki karşıtlıklar ve dışlamalar ölçeğinde karşıt öğelerin (modern/geleneksel, Batı/Doğu, yeni/eski, vb.) ortaya konulması önem taşımaktadır. Bu bakış açısıyla Kurbağalar, Bir Kadının Anatomisi, Muhsin Bey ve Kasaba adlı filmler yapısal analize tabi tutulmuştur.
Uluslararası televizyon kanalları bağlamında ideolojik bir çözümleme örneği; discovery channel
Bu araştırmanın amacı, uluslararası televizyon kanalları başlığı altında belirli konularda uzmanlaşmış ?tematik? ve belirli bir hedef kitleye seslenen televizyon kanallarının yayın ideolojisinin saptanmasıdır. İdeoloji kavramı zaman içerisinde büyük anlatıların dışına çıkarak bugün gündelik hayat pratikleri içinde yer alır hale gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında gündelik hayatın daha çok tüketim düzeni üzerinden örgütlendiği görülmektedir. Bugün en geniş kitleye ulaşma ile eşanlamlı olan ideoloji kavramının işlemesinde kitle iletişim araçları özellikle de televizyon önemli bir rol oynamaktadır. Çağımızda içerik biçimle belirlenirken ideoloji de bu alanda yer almaktadır.Bundan dolayı Discovery Channel'ın yayın ideolojisinin saptanmasında karşılaştırmalı biçimsel anlatım teknikleri yöntem olarak belirlenmiştir. Kanalda yer alan yedi ayrı program türünden Nisan 2008'de en fazla reyting alan programlar dikkate alınarak bir örneklem oluşturulmuştur. Ardından bu programlar biçimsel anlatım teknikleri üzerinden incelemeye alınmıştır.Araştırmanın sonucunda biçimsel anlatım tekniklerinin dünyaya ilişkin bir gerçeklik durumu yaratırken görsel ideolojinin de taşıyıcısı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda Discovery Channel'da yer alan programlar içerikten yoksun salt biçim olarak var olan yapımlar olarak yorumlanabilir. Bu programlar ideolojik anlamda toplumsal, ekonomik ya da politik bir referans noktasına sahip değildir. Ayrıca kanaldaki yapımlar nonfiction olma iddialarına karşılık fiction özellikler göstermektedir. Discovery Channel'daki programların sadece konu olarak gerçek hayata bağlı oldukları ancak bu konuların sunum şekillerinin kurmaca bir yapıttaki gibi düzenlendiği söylenebilir. Bunun yanında uluslararası bir televizyon şirketi olan kanal, tüketim düzeninin işlemesine yönelik hobi programlarını bünyesinde bulundururken, yayınladığı programlar bireysellik, erkek egemenliği ve başarı miti gibi kapitalist değerlerinde taşıyıcısı olmaktadır.
Sinema ve beden (tüketim toplumunda 1980'den günümüze kadar bedenin sinemadaki sunumu)
Beden, ilk kez 1980'li yılların baslarında sosyolojide ciddi anlamda inceleme konusuolmaya baslamıstır. Aynı yıllardan baslayarak, ?Blade Runner?, ?Terminator?, ?Robocop?,?Body Heat? ve daha sonra ?Basic Instict?, ?Boxing Helena?, ?Matrix?, ?eXistenZ?,?S1m0ne?, ?Silence of the Lambs?,?Se7en?, ?Fight Club? ve günümüze en yakın ?The Passionof the Christ? gibi son derece popüler, bedenin önemli yere sahip olduğu filmler çekilmistir.Sosyolojinin incelediği ?beden?le sinemada sunulan ?beden? arasında tüketim toplumubağlamında birebir örtüsme bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz ve benzeri filmler arasında hemsinematografik anlatım hem de içerik açısından kimi niteliksel farklar bulunmasına karsın, enönemli ortak nokta tüketim toplumunun ürünü olan ?beden?in farklı biçimlerde sunulmasıdır.Bu durum, Batıdaki ?beden?in izini mümkün olan en eski tarihsel verilerine kadar sürmemizeyol açtı ve bunun sonucunda çalısmamızda tüketim toplumuna ait olan ?beden? ile onun ?atası?sayılan ?beden?i kıyaslama imkânı bulduk. Söz konusu olan tüketim toplumu bağlamındaki?beden? kavramı olduğundan, inceleme alanımızı Batı toplumlarıyla sınırlandırdık. Çünkütüketim toplumu Batı toplumlarını kapsayan sosyolojik bir olgudur. Sinema arcılığıyla sunulan?beden? ise bizzat sistem tarafından yaratılan ve tüketim toplumuna hizmet ve aracılık edenbedendir. Bedenin sinemada biçimsel düzeyde farklı sekillerde sunulması bu sonucudeğistirmemektedir. Dolayısıyla tüketim toplumu bağlamında sinemada incelediğimiz bedençoğu zaman sistem tarafından üretilmekte ve onun çıkarlarına hizmet etmektedir.
Kent ve sinema ilişkisi bağlamında 90 sonrası Türk sinemasında İstanbul
Kent, sinemanın ilk doğuşundan bu yana beyazperdeye konu olmuş ya da fon olmuştur. Kentsel öğeler ilk Lumiere'in görüntülerinde karşımıza çıkmaktadır. Kent sinemanın tam merkezindedir. Baudrillard'ın da belirttiği üzere göre içinde bulunduğumuz çağ kameranın gözünden akan yansımalar aracılığı ile tanımlanmaktadır. Son dönemde bir bunalım durumunu fazlasıyla görüyoruz. Bunun en belirgin yaşandığı yer kentlerdir. İletişim bozuklukları, modern binalar arasında kaybolmuş birey, yabancılaşma ve yalnızlık, kent yaşamının olumsuz etkileri olarak karşımıza çıkmaktadır. Başkentler, sinemada metropoller olarak sunulurken, kentin kargaşası, mimarisi, kültürü ile bir bütün olarak anlamlandırılmaktadır. Kent ve sinema ilişkisi; göç, toplumsal kırılma, kültür kargaşasını da beraberinde getirir. İstanbul tüm bu kent kavramlarının ne kadarını içinde barındırmaktadır? Tarihi sürece bakıldığında kent olma sürecini nasıl geçirmiştir? İstanbul metropol özellikleriyle 90'larda kültürel dönüşümünü gerçekleştirmektedir. Bu durum sinemaya aynen yansımaktadır. Özellikle Derviş Zaim, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın gibi yönetmenler şehrin diğer yüzünü sinemaya aktarmışlardır. İstanbul kargaşasıyla, kültürel boyutuyla modern yapısıyla, yabancılaşan bireyi ile sinemada yer bulmaktadır. Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak'ında, Derviş Zaim'in Tabutta Rövaşata'sında, Yılmaz Erdoğan'ın Organize İşleri'nde, Fatih Akın'ın Duvara Karşı'sında, Zeki Demirkubuz'un Masumiyet, C-Blok, 3. Sayfa, İtiraf filmlerinde modern kent insanının psikolojik bunalımı, bloklar arasında kalan bireylerin yalnızlığı, yabancılaşması, kültürel yapısını görmekteyiz. İstanbul'un varoşuyla, modern yapısıyla kent olma çabası 90 sonrası Türk sinemasına yansımaktadır. Yılmaz Erdoğan'ın Organize İşler'inde illegal bir İstanbul gerçeği sunulurken, Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak'ında kentte yaşanan modern ve geleneksel çatışması anlatılmaktadır. Ümit Ünal'ın Anlat İstanbul'u turistik görüntülerle karşımıza çıkarken, fantastik de olsa Beyoğlu gerçeği ile yüzleşmekteyiz. Tabutta Rövaşata'da Hisar'da hem İstanbul'un eşsiz siluetini hem de bu muhteşem yapı içinde yalnızlığa itilen bireyini acı bir şekilde görmekteyiz.
Popüler bir dizi filmin içerik analizi örnek:Bizimkiler
0 ZEE Sanayi devriminin bir sonucu olarak ortaya çıkan popüler kavramı, toplumsal ve kültürel yasamdaki değişimlerin kümülatif sonucudur. Popüler kavramı, toplumsal yabamın hemen her boyutuna ulaşmayı başarırken, popüler kültür kavramı, bu değişimlerin kül türel boyutunu oluşturur. Popüler kültür, toplumsal değişim sürecinde, köyden kente göç eden »çalışan kesimin kültürü olmuştur. Günlük yaşamın ihti yaçlarına uyun olarak ürünler veren popüler kültürün, en önemli kesifi televizyondur. Televizyon, geniş kitlelerin zahmetsizce tükettikleri en etkili popüler kültür ürünüdür. Yapılan araştırmalar gösterdiki, televizyon izleyicisini çoğunlukla, çalışan kesim oluşturmakta dır. Çalışan kesimin, iş ve uyuma arasındaki boş zamanını, düşün- dürmeder, eğlendirerek uyuşturma düşüncesi, televizyonun en üst ideolojisini oluşturur. Bu ideolojiye paralel olarak, çoğu kez, sistemin istemleri doğrultusunda programlar üretir. Televizyonun en önemli formatı olan dizi filmler, izleyici de »izlenme alışkanlığı yaratarak, kitleleri kendisine bağlamak tadır. Bunu yaparkende,çoğu kez, güldürü türünden yararlanmaktadır, Güldürü, genellikle günlük yaşamın katı realitesinden uzaklaşmak için, izleyiciye iyi bir fırsat sağlamaktadır.Aile ve aile ilişkilerini işlerken, güldürü unsurunu ön plana çıkaran durum komedileri, televizyonun en evcil komedi türünü oluşturur. Bir durum komedisi olan Bizimkiler dizisi, gerek güçlü oyuncu kadrosu, gerekse günlük yaşama paralel konular işleme siyle, popüler olmaya devam etmektedir. Dizi, sıcak bir aile ortamı içinde, yaşanılan günlük olay ları, yalın bir dille anlatmaktadır. Baba kavramı ve onun etrafın da gelişen olaylar, otorite-sevgi ve saygı üçgeni içinle ele alı nır 0Dizi, var olan kurulu düzenin, aile ve otorite kavramlarıyla devamı için, baba motifini sürekli kullanarak, sisteme gönderme ler yapmaktadır, Dizide baba, otorite ve sistemin savunucusudur. ¦ flizi, sistemin değişmesi ve ilerlemesi için herhangi bir tavır geliştirmez. Aksine, sistemin devamının ancak, otorite ile sağlanacağını savunur. Bu nedenle dizide işlenen olaylar değişir ken, kahramanlar ilerleme göstermezler. Bizimkiler dizisinde,birbi rine çelişir delerler ele alınsa da, korunması gereken tüm değer ler, her zaman eleştiri dışında kalır. Biziktiler dizisi, ele aldığı konularla, topluma uyum göste ren bireyler yaratarak, toplum yaşamı içinde ortaya çıkacak çat lakları önlemeye yardım etmektedir,, Günlük yaşamın karmaşasında bunalan izleyiciye, bir kaçış gibi sunulan dizi, izleyicinin günlük yaşamında görmek isteyip, göremediği, duymak isteyip, duyamadığı olayları konu alarak, popü ler olmaya devam etmektedir.
1968'den günümüze siyasal sinema
Sinema ile siyaset arasındaki ilişki, sinemanın ilk uzun metrajlı filmi kabul edilen Griffith'in Bir Ulusun Doğuşu'ndan bu yana varolmuştur.Bu ilişki karşılıklıdır. Yani siyasetçiler sinemayı yararlı bir araç olarak görürken, sinemacılar da siyaseti her zaman çekici bir konu olarak görmüşlerdir. 1968 olayları, bütün dünyayı etkilemiş (Çekoslovakya dahil) büyük bir isyandır.Ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, genel olarak bu isyanın öncüsü üniversite gençliği olmuştur.Bu isyan, gerçekleştiği ülkelerde özellikle de ABD, İtalya ve Fransa'da, rejim değişikliğine yol açmamışsa da, ciddi derecede tehdit etmiştir. Ayrıca sistemin (kapitalizm) kendi kendini sorgulamasını sağlamış, üniversiteler daha az hiyerarşik ve daha demokratik yapılar haline gelmiş,. İtalya ve Fransa'da ücretler yükselmiş, ABD'de ırkçı uygulamalar sürmesine karşın hafiflemiş ve Vietnam'daki savaşa son verilmesinin yolu açılmıştır. Bu ülkelerdeki yönetmenler de. bu isyan, dalgasından etkilenmişlerdir, özellikle İtalya'da ve Fransa'da siyasal film yapımına hız verilirken, ABD'de 1970'li yıllardan itibaren bol miktarda sistemi eleştiren filmler yapılmaya başlanmıştır.
Dram sanatı ve sinema -Anlatım olanakları ve sınırlılıkları-
Drama iki bin beş yüz yıl önce Antik Yunanistan'da ortaya çıkmış ve günümüze dek varlığını sürdürmüş güçlü bir anlatı geleneğidir. Temel özelliği, öyküsünü herhangi bir anlatıcının dolayımına başvurmaksızın 'göstermek' yoluyla anlatma- sıdır. 'Şimdiki zamanda' gerçekleşen bu temsil etkinliği, yarattığı 'gerçeklik yanıl saması' nedeniyle seyircinin katılım ve ilgisini üst düzeye taşıma olanağına sahip tir. Fakat bu aynı zamanda dramanın 'anlatım kabiliyetini' sınırlar. Anlatıcının 'görünmezliğini' ve gerçeklik yanılsamasını sürdürme gerekliliği hassas bir dra matik yapı kurar ve bu yapı, anlatımı zenginleştirecek ve 'öyküyü' araştır macı/tartışmacı bir perspektif içine yerleştirecek müdahaleleri olanaksızlaştınr. Dramanın bu imkan ve sınırlılıkları geleneksel sinema formu tarafından da aynen devralınmış ve günümüze dek korunmuştur.
Belgesel sinemada gerçekçilik anlayışı ve Türkiye`deki örnekleri
ÖZET Sinema daha ilk günlerinde, yaşanan dünyanın içinden görüntüleriyle izleyenleri büyülemiştir. Onun bu tanıklığı, ileride giderek büyüyen bir sinema türünün de başlangıcı olarak sayılmaktadır. Bu tür de belgesel sinemadan başkası değildir. Belgesel sinema en dolaysız biçimiyle 'gerçeğe yaratıcı bir yaklaşım' olarak tanımlanabilir. Onun bu yaklaşımı aynı zamanda belgesel sinemanın en önemli sorunsalını oluşturmaktadır. Gerçekçilik, belgesel sinema içerisinde bir akım değil, onun varoluş nedenidir. Hiçbir sinema türünde belgesel sinemada olduğu kadar gerçekliğe bağlılık bir yöntem olarak yer almamaktadır. Belgesel sinemanın bu yaklaşım biçimi, sinema sanatının senaryo, sahneye koyma, oyunculuk, dekor, kostüm, ışık gibi estetik özelliklerinin ya tamamının ya da bir kısmının dışarıda bırakıldığı bir yöntemi de beraberinde getirmektedir. Kurmaca sinemada da gerçekçi filmlerle karşılaşmaktayız ancak bu, karmaşık sinema yapısı içerisinde belgesel özelliklerin kullanıldığı özel bir durumdur. Belgesel sinemanın gerçekçilik anlayışı, kurmaca sinema ile aralarındaki en önemli farklılığı oluşturmaktadır. Ülkemizde de sinema, bir belge filmi ile başlamakta ve daha sonra bu yeni sanata ilgi duyan insanların katkılarıyla gelişmesi sağlanmaktaydı. O günlerden bu güne Türk Sineması yapısal sıkıntılar içinde olmuştur. Bunun sonucunda da dönem dönem sinemamız sorunlar yaşamıştır. Belgesel sinema açısından durum çok da farklı değildir. Türk Sinemasında gerçekçilik, hiçbir dönem bir akım olarak yer almamakta, yalnızca gerçekçi bazı filmlerden söz edilebilmektedir. Bununla birlikte bireysel çabalarla ayakta kalmaya çalışan belgesel sinema ise, izleyiciye yaşanan dünyanın bir kesitini sunma yolunda örnekler vermeyi amaçlamaktadır. Belgesel filmlerin önemli sorunlardan biri olan izleyici ile buluşmak, artan festivaller ve televizyon kuruluşlarının desteğiyle çözülmeye çalışılmaktadır. Böylece belgesel yapımların sayılarında ve niteliklerinde de 'görece' bir artıştan söz edilebilmektedir. Benzeri çabaların artması ülkemiz belgesel sineması açısından umut verici bir durumdur.
Eski Yugoslavya`da zihniyet ve sinema ilişkisi
ÖZET Zihniyet çok karmaşık ve geniş kapsamlı bir konudur. 1991 yılına kadar tek ülke ve iki zihni yete (kültüre) sahip olan Yugoslavya söz konusu olunca bu iş daha da zorlaşmaktadır. Yu goslavya'nın dağılmasına sebep olan Güneyli (Doğulu-Antiekonomik-Irrasyonel) ve Kuzeyli (Batılı-Ekonomik-Rasyonel) zihniyetler Marcel Mauss'un (Oğuz Adanır) "Potlaç Kuramı" çer çevesinden bakmak, Yugoslavya'nın dağılması hakkında birtakım yeni sonuçlara ulaşmamıza sebep olmuştur. Buradan yola çıkarak bu iki zihniyet ve kültürel farklılığı sinemada (bizi zihni yete götüren) görmek mümkün. Bu özellikle Tito'nun ölümünden sonra (80'li yıllardan itibaren) çekilen filmler için geçerlidir.
Sinema ve psikanaliz-Sinema, film ve seyirciye psikanalitik yöntem açısından bir yaklaşım denemesi
Psikanaliz ve sinema 19. yüzyılın sonunda doğdu ve bugüne kadar varlıklarını sürdürdü. Psikanalizin temel ilgi noktasında yer alan unsur birey-öznedir. Psikanaliz kuramı bu özneyi bir bütün olarak değil, kendisine yabancılaşmış olarak kavrar. Onu birbirleriyle çatışan parçalar olarak değerlendirir. Böylelikle Aydınlanma düşüncesinin ortaya koyduğu bir bütün olarak özne kavramına son verir. Yabancılaşma olgusu, bireyin kültürel düzene, toplumsal yaşama girerken, özellikle erotik arzularını başarması ile ilgilidir. Klasik Anlatı Sinemasında da karakter-özne bir bütün olarak ele alınır, onun kendisine yabancılaşmış olduğu gösterilmez. Oysa Modernist sinemanın temel ilgisi, psikanalize benzer bir biçimde, bireyin yabancılaşmış olmasıdır. Yabancılaşma üzerine yapılan bu vurgu, yitirilmiş olanın tekrardan kazanılması yönünde bir girişimdir. Ancak bu erotik olmayanın tam bir kavranılmasının dolayımı ile gerçekleşir.
Çağdaş fotoğraf sanatında maniyerist tavır
Sanat tarihine baktığımızda, görsel dil yetilerinin evrimi sürecinde, bir çok sanat anlayışının, ekolün, akımın, bunalım ve tartışma dönemlerinin ortaya çıktığı ve- yaşandığı görülür. Bütün bunlar, estetik birer deneyim olarak, hem yaratıcılık, hem sanat kuramı, hemde sanatın estetik sorunları açısından, yüzyıllar boyunca insanlığın ortak kültürel gelişimine katkıda bulunmuştur. Öyleki, günümüze yaklaştıkça ve günümüzde, gittikçe daha yoğun olarak, sanatsal tavır, yapıt, estetik yapı vs. bağ lamında çalışabilmek, tanımlayabilmek, adlandırmak ve eleştire bilmek için, sanat tarihindeki ilgili sanatsal oluşumlarla bağlantılar kurulmalıdır. Diğer bir ifadeyle, sanat tarihinde keşif yolculukları yaparak, yeni vizyonlarla, klasik örnekler arasında ortak noktaların saptanması gerekmektedir. Nitekim, günümüzün sanatsal aktivitesi içinde yapıtları ve bunlara temel oluşturan estetik ve kültürel koşulları belirleyebilmek için, genel olarak yapılan postmodern nitelendirmesi yetersiz kalmaktadır. Örneğin, Transavanguardia, Hipermaniyerizm,-sözkonusu genellemenin yüzeyselliğini önlemektedir. Dolayısıyla, Maniyerizm olgusu, "neo" boyutlarında gittikçe önem kazanarak devam etmektedir. Postmodernizm, estetik açıdan, XX. yüzyılın, çağdaş maniyerizmidir. Cindy Sherman ve Şahin Kaygun, çağdaş fotoğrafın iki önemli simge ismi olarak, sözkonusu kül türel-estetik fenomeni temsil etmektedirler.
Mimari fotoğraf sanatı; Ve Düsseldorf ekolü
İnsanın yaşamsal varlığını sürdürmek için, çok çeşitli şekillerde geliştirdiği, doğaya ve dış etkenlere karşı koruyucu bir kabuk işlevi gören mimari, fotoğrafın icadından itibaren vazgeçilmez bir fotografik yorum unsuru olmuştur. Kendi teknolojisine ve anlatım diline sahip olan mimari-insan arasındaki karşılıklı dönüşüm-dönüştürme ilişkisi nedeniyle, ortaya çıkan fiziksel ve sosyal veriler, fotoğrafın anlatım dili ile birleşince, toplumsal bir panaroma ortaya çıkmaktadır. Fotoğrafın ilk yıllarında mimari unsurlar, belgesel amaçlı çekimlerde ana konuyu vurgulayıcı, konuyu tamamlayıcı nitelikte ya da modern çağın simgesi olarak tek başlarına görüntülenmiş ancak eleştiri ve tartışma konusu haline getirilmemişlerdir. Yayın amaçlı fotografik saptamada ise görünür gerçekliğin saptanması ön plandadır. Günümüz sanatının teknoloji ile olan bağlantılarının örüldüğü yüzyıl başında, gelişen sanat akımlarının etkisiyle, konu seçimleri ve objelerin yorumları, bilinen kompozisyon kurallarından farklılaşmıştır. Sanat vizyonu, özgür yorumlar ve bağlam değiştirmelerle şekillenerek, yeni söylemlere, anlamlara kavuşmuş ve değişime uğramıştır. Bu değişimin bir uzantısı olarak 1980'li yıllardan sonra, özellikle Avrupa'da anonim mimari yapılar -caddeler, evler, iç mekanlar, metro istasyonları, silolar, fabrika binaları, maden alanları vb.- tek başlarına, yalın ve salt gerçeklikleri ile fotoğrafın konusu olmaya başlamışlardır. İnsandan arındırılmış olarak görüntülenen bu mekanlar, fiziksel özelliklerinin ötesinde, günümüz toplumunun tekdüze, can sıkıcı, modern yaşamının olumlu ve olumsuz yanlarım düşünsel boyutta dile getiren vizyonlar oluşturmaktadırlar. Aynı fotografik kriterler uygulanarak görüntülenen bireysel ve aile portreleri, insan-mekan ilişkilerine yönelik diziler de görünen anlamlarından ayrı olarak, bize kendi varlığımızı sorgulamaya yönelik, ipuçları sunmaktadırlar.