
1,457
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Neoliberal küreselleşme ve popülist eğilimler: 2007-2009 küresel finans krizi bağlamında bir değerlendirme
Tez çalışmasında neoliberal küreselleşme ve dünyadaki popülist eğilimler arasındaki ilişki ele alınmıştır. Neoliberal küreselleşmenin 2007-2009 küresel finans krizindeki rolü sorgulanmış ve bununla beraber dünyadaki gelir dağılımı adaletsizliği, işsizlik veya işçi ücretlerinin düşmesi gibi ekonomik eşitsizlik yaratan durumlardaki etkisi ampirik verilere dayanarak araştırılmıştır. Bu ekonomik eşitsizliklerin insanların sosyo-ekonomik durumlarını nasıl etkilediğini görmek için ABD ve Avrupa ülkelerinde yapılmış anketlerden yararlanılmıştır. Anketler özellikle ABD ve Avrupa ülkelerinde yaşayan orta sınıf ve altı insanların krizden kötü etkilendikleri ve bundan dolayı krizin nedeni olarak görülen ekonomik küreselleşmeye karşı tepkili olduklarını göstermiştir. Bununla birlikte, bu dönemlere denk gelen popülist söylemlerin artması ve ABD ve Avrupa'nın birçok ülkesinde yapılan seçim sonuçlarında da açıkça görülen popülist partilere doğru artan eğilimler oldukça anlamlıdır. Çalışmanın sonucu, olumsuz ekonomik koşullar sebebiyle insanlarda oluşan kızgınlık ve öfkenin, yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı kullanan popülist partilere oy olarak döndüğünü işaret etmektedir.
11 Eylül sonrası Afganistan - Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri : 2001-2014
Bu çalışmanın amacı, 11 Eylül 2001'de gerçekleşen terörist saldırılar sonrası Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Afganistan arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu amaçla, öncelikle taraflar arasındaki ilişkileri etkileyen temel faktörler (coğrafya, yolsuzluk, uyuşturucu ticareti, askeri müdahaleler) ve dış aktörlerin bölgeye yönelik olarak izledikleri politikalar ve ilişkilerin kronolojik akışı üzerine odaklanılmıştır. Üçüncü bölümde, 11 Eylül sonrasındaki ikili ilişkiler temel alınmıştır. Burada özellikle H. Karzai'nin yönetimde bulunduğu zamandaki politik tercihleri ve NATO bünyesinde bölgeye yönelik olarak izlenen politikalar incelenmiştir. Sonuç bölümüne gelmeden önce ABD başkanlarının dış politika stratejileri üzerinde durulmuştur.
İran'ın nükleer enerji programına yönelik uluslararası tepkiler
Bu çalışmanın amacı, İran'ın nükleer enerji politikasına verilen tepkileri ortaya koymaktır. İran'ın nükleer enerji kapasitesini yükseltme arzusu Batılı devletlerin politikacılarını önemli sorularla karşı karşıya bırakmıştır: İran gerçekten enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla mı bunu yapmaktadır? Yoksa enerji alanındaki konumunu sağlamlaştırmak ve enerji politikalarındaki baskınlığıyla kendi Hinterlandını büyütmek amacıyla mı bunu yapmak istemektedir? İran'ın nükleer politikasında ortaya koyduğu hedefler, Batılı devletlerin uzun vadeli çıkarlarına ters düşmektedir. İran'ın nükleer tesisler inşa etmedeki ısrarcı tavrı uluslararası kamuoyunda yankı uyandırmıştır. İran'ın nükleer dosyasına, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler de dâhil olmak üzere pek çok uluslararası aktör tepki göstermiştir. Bu tartışmalar çerçevesinde sorunun kısa vadeli çözüm ihtimali düşük gözükmektedir. İran'ın bu politikadaki ısrarcı tavrının devam etmesinin krizin derinleşmesine yol açacacağı öngörülmektedir.
Putin'in son dönemi Kuzey Kafkasya'nın Rusya Federasyonu güvenlik algılamalarındaki önemi: Dağıstan örneği
Bu çalışmada, Kuzey Kafkasya bölgesi ve bölgedeki etnik çeşitliliği en yüksek özerk cumhuriyet olan Dağıstan jeopolitik ve jeostratejik açıdan incelenmiştir. Bölgede bugün yaşanan sorunların kaynağına inilerek tarihsel bir değerlendirme yapılmıştır. Bölgeye atfedilen önem itibariyle, farklı dönemlerde Kuzey Kafkasya'nın sahne olduğu güç çekişmelerine yer verilerek bağımsızlık hareketleri incelenmiştir. Değişen küresel koşulların, Rusya Federasyonu (RF) ve Kuzey Kafkasya'yı doğrudan etkilediği günümüz dünyasında, Rusya Federasyonu'nun "güvenlik" algısından bahsedilmiştir. Ayrıca bölgede yaşananların Rusya Federasyonu üzerindeki etkisi ve Rusya Federasyonu'nun izlediği politikaların bölgeye etkisi değerlendirilmiştir. Rusya Federasyonu'nun fiziki olarak varlık göstermeye başladığı tarihten itibaren sonlanmayan ve günümüzde potansiyel bir çatışma alanı olmanın ötesinde güvenlik kaygılarının hat safhaya çıktığı hassas bir bölge haline gelen Kuzey Kafkasya'da sorunların çözümüne ilişkin öneriler geliştirilerek çalışma sonlandırılmıştır.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın Soğuk Savaş'ın sona ermesindeki rolü
Bu tez çalışmasında, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'nın (AGİK) Soğuk Savaş'ın barışçıl bir şekilde sona ermesindeki rolü araştırılmıştır. Çalışma kapsamında yapılan literatür taraması sonucunda, Birinci ve Üçüncü Sepetler bakımından AGİK'in Soğuk Savaş'ın sona ermesinde insan hakları, siyasi ve askeri alanlarda yaptığı etkiler incelenmiştir. Yapılan incelemelerin sonucunda, 1975 Helsinki Nihai Senedi'nin 1989 Doğu Avrupa Devrimlerine yol açan sivil toplum hareketlerine etkileşim kattığı, Güven ve Güvenlik Arttırıcı Tedbirlere (CSBM) dair 1990 Viyana Belgesi'nin askeri şeffaflık sağladığı ve 1990 Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması'nın (AKKA) Avrupa'da silahların kontrolü ve silahsızlanmanın çerçevesini sağladığı tespitlerine varılmıştır.
Dinin dış politikaya etkisi: İran'ın Suriye politikası
2000'li yılların ardından "dinin dış politikaya etkisi" uluslararası ilişkilerde tartışılan bir konu hâline gelmiştir. Özellikle klasik realizm teoride dine yer açmaktadır. Dolayısıyla bu alanda yapılan bazı çalışmalarda dinin dış politikaya hangi yönlerden etki ettiği incelenmiştir. Dinin, meşruiyet aracı, dünya görüşü, devlet dışı dinî aktörler ve bölgesel dinî meseleler bakımından dış politikaya etki edebileceği ortaya koyulmuştur. 2011 yılında başlayan Suriye savaşı ve bu savaşın en önemli aktörlerinden biri olan İran bu konuda önemli bir örnek teşkil etmektedir. İran, Orta Doğu'da bir Şii hilâli/ekseni oluşturmuştur. Suriye de bu Şii hilâlinin en önemli unsurlarından biridir. Dolayısla İran, mezhep bağı üzerinden ilişki kurduğu Suriye'ye iç savaş başladıktan sonra siyasî, askerî ve ekonomik destek vermiştir. İran'ın özellikle dünyanın çeşitli bölgelerinden Şii milisleri ortak bir ideolojik zeminde buluşturarak savaştırması, "Şii Hilâli"nin parçalanmasını önlemek adına mezhep merkezli politika sürdürmesi bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Suriye iç savaşı sürecinde yaşanan mülteci krizi: Mülteciler üzerinden Avrupa Birliği'nin güvenlik algılaması
İnsanların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin tümüne insan hakları denmektedir. İnsanların can güvenliği tehlikede olduğu zaman başka bir devlete sığınmak istemesi en temel insan hakları arasındadır. Avrupa Birliği (AB)'ne üye olan devletler, gelişmişlik düzeyleri ve refah seviyelerinin yüksek olmasından dolayı tüm göç hareketleri için bir çekim merkezi olmuştur. Bu nedenle AB kuruluşu itibarıyla özellikle Maastricht Antlaşması ile beraber göç, mülteci ve sığınma taleplerine karşı ortak politikalar oluşturmak için düzenlemeler yapmak zorunda kalmıştır. 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı'ndan sonra milyonlarca insan evlerini terk ederek komşu devletlere ve AB üyesi devletlere sığınma talebinde bulunmuşlardır. Savaştan sonra binlerce göçmen bulundukları devletlerden yasa dışı olarak deniz yoluyla Avrupa'ya geçmeye çalışırken yaşamını yitirmiştir. Bu çalışmada tarihsel olarak AB'nin göç, mülteci ve sığınma konusunda düzenlemiş olduğu ortak politikalar açıklanmış ve Suriye İç Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan mülteci krizinde bu politikaların yansımaları değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda, AB'nin mülteci krizindeki güvenlik algısı post-yapısalcı teori üzerinden incelenerek "kimlik" kavramının AB'nin güvenlik algısına olan etkisi açıklanmıştır.
21.yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasının klasik ve eleştirel jeopolitik paradigmalar çerçevesinde değerlendirilmesi
Jeopolitik, basitçe politika ve coğrafya arasındaki ilişkinin incelenmesi olarak ele alınmakta olsa dahi kapsamlı incelemelerde bu söylemin çok yönlülüğü ve çeşitliliği göze çarpmaktadır. Uzun soluklu bir geçmişle günümüze dek bu söylemin temelde klasik ve eleştirel jeopolitik olarak iki ana hatta ayrıldığı görülmektedir. Klasik jeopolitik görüşünün Realist kuramla iç-içe olduğu ancak, günümüzde birçok sorunun da cevaplanmayı beklediği; klasik jeopolitiğe karşıt görüşlerin daha yüksek sesle dile getirildiği bilinmektedir. Cevaplanmayı bekleyen bu sorular ve karşıt görüşler de kendisine bugünlerde daha sık duymaya başladığımız 'Eleştirel Jeopolitik' olarak yer edinmektedir. Eleştirel jeopolitiğin ana hatlarıyla klasik görüşün coğrafya-politika tahayyüllerini sorguladığı; bu amaçla klasik jeopolitiğin yerleşik algılarının eksik ve sorunlu yönlerinin farkına varılması noktasında çabaladığı söylenebilmektedir. Ayrıştıkları noktalar itibariyle her iki kanadın da savunduğu önemli hususlar bulunmaktadır. Dolayısıyla, jeopolitiğe ilişkin değerlendirmelerde düşünce yapısında ve pratikte her iki kanadın da birbirlerinden ayrılış biçimlerinin dikkate alınması gerekliliği kanaati oluşmaktadır. Türkiye'nin dış politika ilişkilerinin ayrı dönemlerinde farklı yol ve yöntemler kullanılarak farklı stratejilerin izlendiği görülmektedir. Örneğin 2000'li yıllara kadar Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikası 'Batıcılık' , 'Statükoculuk' söylemleriyle betimlenirken günümüzde ise 'Eksen Kayması' , 'Model Olma' , 'Yeni Osmanlıcılık' ve 'Komşularla Sıfır Sorun' gibi güncel söylemler karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasına dair bir incelemede bu güncel söylemlere de yer vermek ve bahsedilen söylemleri de jeopolitik açıdan değerlendirmek gerekmektedir. Böylesi bir değerlendirmede bahsedilen güncel söylemlerin jeopolitik bir değişimi doğurup doğurmadığına ilişkin yanıt bulma ihtiyacı oluşmaktadır. Böylesi bir yanıt bulmak için de şunların dikkate alınması gerekmektedir: Bir değişimden söz edilecekse yeni jeopolitik çalışmalar olarak ele alınan eleştirel jeopolitik içerisinde bu güncel söylemlerin ne denli yeri olduğu açıklanmalıdır. Dolayısıyla Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasındaki güncel söylemlerin eleştirel jeopolitiğe olan duyarlılığı araştırılmalı, örneklerle desteklenmelidir. Her ne kadar elde edilecek sonuçlar verilerin göreceliliği doğrultusunda şekillenecek olsa da 21. Yüzyılda Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasında eleştirel jeopolitiğin güncel söylemler üzerindeki ağırlığı bu yöntemle sınanabilecektir. Özetle, 21.Yüzyıl'da Türkiye Cumhuriyeti'nin Ortadoğu'ya yönelik dış politikasına dair bir inceleme bu güncel söylemlerin eleştirel jeopolitik paradigmalar çerçevesinde değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır.
Avrupa Birliği enerji güvenliği politikası: Rusya Federasyonu'nun önemi
Enerji, makroekonomik dengeler üzerindeki etkisinin büyüklüğü açısından küresel çapta devletlerin karar mekanizmalarında yer alan en önemli stratejik kaynaklardan biridir. Bu çalışmada, Avrupa Birliği (AB) ve Rusya Federasyonu (RF) öznesinde, enerji güvenliği, karşılıklı bağımlılık ve yenilenebilir enerji konularında yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı için durumu tartışılmaya ve AB'nin 2050 hedefleri başta olmak üzere olası sonuçlara ilişkin bir bakış ortaya koymaya çalışılmıştır. Avrupa'da ortak enerji politikası olgusunun, AB'nin oluşumunun başlangıcı niteliğindeki kurucu anlaşmalar olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nu kuran 1951 ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu Euratom'u kuran 1957 tarihli antlaşmalardan itibaren varlığından bahsedilebilir. Uzun süredir gündemde olmasına rağmen, arzu edilen boyutta enerji birliğinin oluştuğu gözlemlenememektedir. Enerji güvenliğinin üç temel ayağı; enerji arzının güvenliği, rekabetçi piyasa koşullarının sağlanması ve sürdürülebilirliktir. AB, enerji kaynaklarında dışa bağımlı olduğundan, enerji arzının güvenliği, hammadde tedarikçisi ülkelerle olan ilişkilerle direk bağlantılıdır. Rekabetçi piyasa koşullarının sağlanabilmesi enerji verimliliği, fiyatlandırma ve en önemlisi güvenlik gibi enerji politikasına dair konularla ilintilidir. Küresel ısınma ve çevreci doktrinlerin enerji politikasına eklenmesiyle sürdürülebilirlik olgusundan söz edilebilecektir. AB'nin enerji politikası ve güvenlik boyutu, Birliği enerji konusunda etkileyen Birlik dışındaki en önemli aktör olması nedeniyle, en büyük enerji kaynağı tedarikçisi RF dahil edilerek incelenecektir.
Almanya'daki Türklerin Türkiye seçimlerindeki seçmen davranışları
İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden yapılanma dönemine giren Avrupa ülkeleri artan sanayi güçleri ve ekonomik gelişimleri karşısında nüfusları işçi ihtiyacını karşılayamayınca işçi göçü adı altında göçmen işçi ithal etmeye başlamışlardır. Bu sürecin bir sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti ile Almanya Federal Cumhuriyeti arasında yapılan anlaşma gereği Türk işçiler 1961 yılında ilk kez toplu olarak Almanya'ya çalışmak için göç etmişlerdir. Önceleri "konuk işçi" statüsüyle geri dönmek üzere gittikleri Almanya'da değişen şartlar sonucunda kalıcı olmuşlar ve aile birleşimlerinin de etkisiyle günümüzde sayısı 3 milyonu geçen bir topluluk haline gelmişlerdir. Bu işçiler ve ailelerinin büyük kısmı daha önceden hiç tanımadıkları, kültürel olarak yabancılık duydukları bir ülkede yaşamış, ilerleyen yıllarda Alman vatandaşı olmuşlar ancak Türkiye ile de bağlarını korumuşlardır. Bu kişiler vatandaşlıkları ne olursa olsun (sadece Alman vatandaşı olup Türk vatandaşlığından çıkan kişilerin de olduğu göz önünde bulundurulmalıdır) Türkiye'nin Avrupa'daki temsilcileri olmakla beraber, 1987 yılında elde ettikleri oy verme hakkıyla Türkiye siyasetinde de söz sahibi olmuşlardır. 2000 yılında Alman vatandaşlığını da alan ve çift vatandaş statüsünde olan Türk vatandaşları aynı zamanda Almanya seçimlerinde de oy kullanma hakkına sahip olmuşlardır. Bu tez kapsamında bu vatandaşların Almanya'ya göç süreçleri anlatılmış ve yaşadıkları sosyal sorunlara değinilip bunun yanında da Türkiye seçimlerindeki oy verme eğilimleri ve oy verme eğilimlerini etkileyen faktörler incelenmiştir.
Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin "talep repertuarı"nın inşasında Bartholomeos Dönemi
Bu çalışma Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin dört temel talebinin Lozan tartışmalarından bugüne geçirdikleri dönüşümü, yaygınlaştırma ve meşrulaştırma stratejilerini kimlik-tehdit bağlamında incelemektedir. Çalışmanın amacı Patrik Bartholomeos tarafından her fırsatta dile getirilen Patrikhane talep repertuarının Cumhuriyet Dönemi'nde geçirdiği tarihsel süreci detaylandırarak politik iktidarın bu taleplere olumlu yanıt vermemesinin nedenlerini karşılaştırmalı politikaların kültürel analiz metodu ile ortaya koymaktır. Patrikhane imparatorluk zamanlarında; siyasi, dinî ve hukuki bakımdan en üst düzeyde himaye görmüştür. Sonrasında milliyetçilik akımları ve ulus-devlet inşasının bir sonucu olarak Lozan tartışmalarının ardından az sayıda Ortodoks inancına sahip insanın dinî temsilciliği misyonu ile içine kapanmıştır. Bartholomeos, Sovyetler Birliği'nin dağılmasını değerlendirmiş, Avrupa Birliği ve ABD'nin açık desteği ile ülke içinde ve özellikle uluslararası kamuoyunda Patrikhanenin görünürlüğünü artırmış, ancak temel dört talebin gerçekleşmesinde iktidar sahibinin tam desteğini alamamıştır. İşte bu noktada Türk siyasal yaşamı kültürel kimlik kodları tarafından geçmişte tehdit olarak kaydedilen Sevr gibi travmaların, karar vericilerin hafızasında hâlâ bir miras olarak sürdüğü, yine ulus-devlet inşasının temelinde kullanılan milliyetçilik harcının günümüz politikalarında izinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Key Words: Greek Orthodox Patriarch of the Phanar, Demand Repertoire, Cultural Analysis, Identity, Thereat
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin uluslararası ilişkiler üzerindeki zorlayıcı etkileri: El Beşir davası üzerinden analizi
Bu çalışmanın amacı, ulusal egemenlik göstergelerinden olan ve Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden şekillenen ulusal yargının tüm insanlığı ilgilendiren belirli suçlara karşı yeterli etkinlik gösteremediği hallerde öne çıkan Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (U.C.M.), uluslararası ilişkiler üzerindeki etkilerinin El Beşir davasının analiziyle ortaya konmasıdır. Egemenlik ile uluslararası kuruluşlar arasındaki ilişki, bu kuruluşların gereklilikleri ve uluslararası bir örgüt olan U.C.M.'nin tarihsel arka planı çalışmanın kuramsal zemini oluşturmuştur. Mahkemenin kuruluşu, yapısı ve statüsü ile dava öncesi ve sırası süreçlerinin devletler ile uluslararası ilişkiler üzerindeki etkisi incelenmiştir. "U.C.M. egemen devlete karşı bir tehdit midir, yoksa onları bu egemenliklerini kullanırlarken bir takım ortak sınırlara uymaya zorlayarak, ileride daha da etkinleşecek uluslarüstü yeni bir oluşumun habercisi midir?" sorusu önemlidir. "Savaş suçları" nın tartışmaya açık olduğu, saldırı suçlarının tanımı ve koşullarının neler olduğu noktasında ise Mahkeme ile B.M. Güvenlik Konseyi arasındaki ilişkinin kesin bir netlikte düzenlenmesi gerektiği görülmüştür. A.B.D.'nin, dünya barışını sağlama ve koruma konusunda yaptırım gücünü havi yetkili tek uluslararası organ olan B.M. Güvenlik Konseyi'i ile Uluuslararası Ceza Mahkemesi arasında yakın bir münasebet bulunması gerektiği yönündeki tezinin uluslararası toplumca reddedilmesi, uluslararası toplumun yönlendirme veya denetimi altına girmeyecek hatta tüm 'egemen' aktörleri bir noktada kendisine tabi kılabilecek yeni bir 'aktör' olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne işaret etmiştir. Ancak Mahkemenin bu noktaya tam olarak varabilmesi için zamana gereksinimi vardır.
Türkiye'nin Ortadoğu'ya akan suları Fırat ve Dicle perspektifinde Türkiye'nin su politikası
Su, 21. yüzyılda uluslararası politikalar açısından dikkate değer bir önemdedir. Hızlı nüfus artışı ve teknolojik yenilikler su kullanımını arttırmaktadır. Bunun yanı sıra küresel ısınma ve çevre kirliliğinin çoğalması su kaynaklarını azaltmaktadır. Bu nedenle devletler sudan faydalanmak, su kaynaklarını korumak ve su depolamak için su politikalarına önem vermektedirler. Devletler açısından su politikalarındaki en önemli sorun su kaynaklarının paylaşımıdır. Ortak kullanılan ve sınıraşan akarsular en önemli uluslararası sorunlardan biridir. Sınıraşan akarsuların yarattığı uluslararası sorunların çözümüne ilişkin hukuksal normların bulunmaması devletler arası anlaşmazlıkları derinleştirmektedir. Devletler sınıraşan akarsuların kullanımına ilişkin olarak bazı doktrinleri kullanmaktadırlar. Bu doktrinlerin uluslararası hukukta bir karşılığı olmasa da devletlerin sınıraşan akarsuları kullanmadaki tavır ve niyetlerini göstermektedir. Türkiye, sanılanın aksine su zengini olan bir ülke değildir. Türkiye, yıllık kişi başına düşen 1500 m3 su miktarıyla su sıkıntısı çeken ülkeler kategorisindedir. Bunun yanı sıra Türkiye, tatlı suya erişim konusunda dünyanın en sorunlu bölgelerden biri olan Ortadoğu'ya akarsularını paylaşmaktadır. Fırat ve Dicle nehirleri Ortadoğu için önemli bir su kaynağıdır. Kaynağını Türkiye'den alıp Ortadoğu'ya akan bu nehirler, bölge ülkelerinin su ihtiyaçlarını karşılamakta ve ülkelerin tarım ve sanayi alanlarındaki kalkınmalarını sağlamaktadır. Türkiye, 1960'lı yıllarda planlı bölgesel kalkınma projelerine ağırlık vermiştir. Bu bölgesel kalkınma projeleri kapsamında Fırat ve Dicle havzasından yararlanma amacıyla önce Aşağı Fırat projesi daha sonra da Güneydoğu Anadolu Projesi gündeme gelmiştir. Projelerin temel amacı bölge illerinin kalkınmalarını sağlamak ve Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılamaktır. Bu projelerin hayata geçirilmesiyle birlikte bölge ülkeleri Suriye ve Irak Türkiye'yi "su tutmak" ile suçlamıştır. Türkiye ise Suriye ve Irak'ın tepkilerine karşılıklı uzlaşma yoluna gitmiş ve iki ülkeyle hukuksal anlaşmalar yapmıştır. Bu çalışmanın amacı, dünyanın siyasi ve askeri anlamda en hassas bölgelerinden biri olan Ortadoğu'da Fırat – Dicle havzasındaki suları paylaşan devletler arasındaki suyun kullanımına ilişkin yaşanan sorunları hukuki boyutta araştırmak, uluslararası hukukun ve bazı kuruluşların çalışmalarını incelemek, bölge devletlerinin soruna ilişkin ileri sürdükleri farklı görüşleri değerlendirmek ve bu doğrultuda Türkiye'nin çözüm önerilerini masaya yatırarak Türkiye'nin genel su politikasını aktarmaktır.
Türk dış politikasının bir yumuşak güç aracı olarak sağlık diplomasisi
Bu çalışmada, sağlık alanının ülkelerin dış politikasında araçlaştırılması yumuşak güç kavramı çerçevesinde incelenmiştir. Güç kavramının tarihsel süreçte geçirdiği değişime paralel olarak dış politika araçları değişip dönüşmüştür. 1970'lerden sonra sağlık diplomasisi yumuşak güç bağlamında değerlendirilebilinecek şekilde dış politika araçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır. Çalışmada yumuşak güç kavramı yanısıra İngiliz Okulu'nun Uluslararası Toplum kavramı sağlık diplomasisi bağlamında ele alınmıştır. Sağlık diplomasisinin kavramsal olarak gelişimi ve ülkelerin dış politikalarında yaygın bir biçimde kullanılır hale gelmesi tarihsel akış içersinde incelenmiştir. Sağlık diplomasisi kavramının İnsani ve Sosyal, Ekonomik ve Ticari yönleri dikkate alınarak günümüz şartlarında sağlık yardımı faaliyetleri, sağlığa yönelik mesleki eğitim ve yardım faaliyetleri, sağlık turizmi ve sağlık ürünleri ticareti olmak üzere dört başlık altında mercek altına alınmıştır. Ülke örnekleri üzerinden bu araçların kullanımı incelendikten sonra ilgili incelemeler Türkiye özelinde gerçekleştirilmiştir.
Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşındaki dış güvenlik politikasında ingiltere
Bir devletin uluslararası sistemdeki gücü, ekonomik yetenekleri ve askeri gücünün bir kombinasyonudur. Bu tanıma dayanarak, uluslararası sistemdeki devletler büyük, orta ve küçük güçler olarak sınıflandırılmaktadır. Orta güçler, büyük güçlerden gelen baskılara karşı direnç gösterme ve komşu küçük güçler üzerinde etki yapma potansiyeli olan devletler olarak tanımlanır. Uluslararası siyaseti küresel ölçekte etkileme gücüne sahip değillerdir. Orta güçler büyük bir güçten gelen bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya kaldıklarında ya ittifaklara bağımlıdırlar ya da büyük güçler arasındaki güç dengesini kullanmaya çalışırlar. Orta ve küçük güçler uluslararası sistemin yapısından büyük ölçüde etkilenmektedir. Hem 18. yüzyıldan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun hem de Türkiye'nin dış politika kararlarını bu önermeye göre şekillendirdiği öne sürülmektedir. Dünya tarihinin en büyük savaşı olarak kabul edilen İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Türkiye'nin jeopolitik ve stratejik konumunun önemi artmıştır. Türkiye'nin konumu bütün devletler için kritik bir önem seviyesine yükselmiştir. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile doğudan ve güneyden Sovyetler Birliği, batıdan ise Almanya ve İtalya, Türkiye'ye karşı bir tehdit potansiyeli oluşturmuştur. Bu çalışma ile birlikte hem Mihver devletlerin hem de Müttefik devletlerin Türkiye'yi savaşa sokma yönündeki çabalarına karşılık, Türkiye'nin izlediği başarılı dış politika hamleleri ele alınmıştır. Türkiye hem bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak, hem savaşın dışında kalarak en az tahribatı almak, hem de savaş sonrasında kurulacak olan yenidünya sistemi içerisinde saygın bir üye olarak yerini almak için tüm olasılıkları önceden hesaplayan ve uygulayan bir dış politika siyaseti izlemiştir.
Siber güvenliğin stratejik bakış çerçevesinde konumlandırılması: Tehdit/caydırıcılık bağlamında örnek kriz incelemeleri
Uluslararası ilişkilerdeki tehdit, caydırıcılık ve güvenlik kavramlarının zaman içindeki değişimleri ve savaş araçlarında yarattığı dönüşüme vurgu yapılarak örnek krizler bağlamında günümüzde siber çatışma döneminin yaşandığı belirtilmiştir. Siber çatışmada, siber silah kavramına odaklanarak siber kavramların ulusların milli güvenliklerinde oynadıkları rolün güçlü ve zayıf yönleri stratejik perspektifte tespit edilmeye çalışılmıştır. Böylece 21. yüzyılda asimetrik tehditlerin ortaya çıkmasıyla aktörler arasında yaşanan rekabet ve güç elde etme yarışının ciddi bir küresel siber kriz yaşanması ihtimalini oluşturduğu değerlendirilmektedir. Bu doğrultuda siber silahların konvansiyonel veya nükleer bir savaşa girmeden aynı sonuçları sağlayabilecek şekilde etkin ve etkili olduğu, kritik alanlara yönelik etkilerinin ve sonuçlarının domino etkisiyle büyük zararlar verebileceği, iç hukukta buna yönelik önlemler alındığı fakat uluslararası alanda henüz düzenlemeler gerçekleştirilmediği üzerinde durulmuştur. Siber güvenlik alanında tüm aktörlerin özgürlüklerini, eşitliklerini, haklarını ölçecek bir işbirliği modelinin geliştirilmesine yönelik siber uzaydaki faaliyetlerin kolay ölçülebilebileceği kuralların ve bu kuralları denetleyecek bir üst otorite kurumunun zorunluluğu vurgulanmaktadır. Sonuç olarak teknolojik gelişmeler sonucunda geleneksel güvenlik algılamalarının ve sınırlarının yerine aktörler arasında yaşanacak çatışmaların siber alanda gerçekleşerek uluslararası ilişkilerde hakim inanış haline dönüşeceği değerlendirilmektedir. Bu değerlendirme neticesinde gelecek düzen hakkında öngörüler belirlenerek küresel anlamda çözüm için bazı model önerileri sunulacaktır.
Demokrasi, siyasi temsil ve kadınlar: Türkiye, Hindistan ve Yeni Zelanda üzerine karşılaştırmalı bir çalışma
Siyasi temsil, yurttaşların oy kullanıp kendilerini yönetecek temsilcileri seçmeleri ile ilgili olarak, günümüz demokrasileri için oldukça önemli bir kavramdır. Kadınların siyasette temsil edilmeleri oldukça yeni bir kavramdır ve günümüzde de hâlen kamusal alanda erkeklerle eşit temsil edilmemektedirler. Bu çalışmanın amacı, kadınların birer yurttaş olarak siyasette eksik temsil edilmeleri meselesini karşılaştırmalı bir bakış açısı ile incelemektir. Çalışmada, kadının siyasi temsil ve katılımının Türkiye, Hindistan ve Yeni Zelanda karşılaştırması üzerinden bir değerlendirmesi yapılmış, siyasette kadınların yeterince aktif bir biçimde yer almamalarının, parlamentolarda ve diğer önemli karar alma mekanizmalarında eşit temsil edilmemelerinin nedenlerine ulaşmak hedeflenmiştir. Yeni Zelanda'da Hindistan ve Türkiye ile karşılaştırıldığında parlamento, bakanlıklar ve diğer önemli karar alma mekanizmalarında kadınlar daha yüksek oranda temsil edilmektedirler. Türkiye ve Hindistan'da ise toplumsal ataerki ve siyasetin eril yapısı, kadınları önemli karar alma mekanizmalarının dışına itmektedir. Araştırmaya konu olan üç ülkeden kadın siyasetçilerin katılımı ile gerçekleşmiş alan araştırmasının sonuçlarına göre; özellikle Türkiye ve Hindistan'da kadınlar siyasete atılma sürecinde ciddi zorluklarla karşılaşmakta, bu zorluklar siyasete atıldıktan sonra da devam etmektedir. Siyaseti erkek işi olarak gören anlayış, Türkiye ve Hindistan'da daha baskındır. Yeni Zelanda'da ise kadınlar uzun yıllar siyasetin içerisinde olduklarından, siyasette toplumsal cinsiyet ayrımı daha az açığa çıkmaktadır. Ancak birbirinden oldukça farklı bu üç ülkede, kadınların siyasette yaşadıkları sorunlar benzerdir.
Avrupa Birliği'nin Batı Balkanlar politikalarının sosyal inşacı yaklaşımla değerlendirilmesi
Bu çalışma, Avrupa Birliği'nin (AB) Batı Balkanlar politikalarını sosyal inşacılığa destek veren karşılıklı etkileşim, uygunluk mantığı, kültür-kimlik ve çıkarlar-eylemler bağlamında incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, AB'nin Batı Balkanlar'ı sosyal inşacılık aracılığıyla ne yönde ve ne ölçüde etkilediğini araştırmaktır. Bu bağlamda Eurobarometre sonuçları, bölge ikincil yazarları, bölgesel kamuoyu yoklamaları ve bölge ülkelerine ilişkin yapılan röportajlar çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmada, AB kurumlarının 1991-2021 yılları arasındaki bölgeye ilişkin raporları değerlendirmeye alınmıştır. Bu kapsamda, Avrupa Komisyonu Raporları, Avrupa Birliği Zirve Sonuç Bildirgeleri, Avrupa Birliği Konsey Kararları ve Avrupa Parlamentosu Raporları incelenmiştir. Bu niyet bildirgeleri ışığında, AB'nin Batı Balkanlar'a yönelik eylemleri de sunulmuştur. Vakalar incelendiğinde, hiçbir Batı Balkan ülkesinin AB konusunda, menfaat üzerinden şekillenen eylemler ve politikalar içinde olmadığı bir perspektif ortaya konmuştur. AB'nin Batı Balkanlar'a yönelik yaklaşımı sosyal inşacı formüle uygun biçimde kimlik, çıkarlar ve eylemler aşamaları üzerinden değerlendirilmiştir.
İç politika – dış politika ilişkisi bağlamında SSCB sonrası Rusya Federasyonu'nun dış politika oluşumu
Bu tez; iç-dış politika etkileşimini ve bu etkileşimden doğan Rus dış politikasının oluşumunu ortaya koymayı amaçlamıştır. Tezin iddiasına göre iç-dış politikayı oluşturan unsurlar; elitler/çıkar grupları, sosyo-kültürel yapı, kitle iletişim araçlarının sahipliği gibi birimler olduğundan, bu birimlerin sistematik olarak nasıl dış politika çıktısına dönüştüğü ortaya konulmaya çalışılmıştır. İlk bölümde dış politika literatürünün tarihsel gelişimini inceleyen bu tez; literatürde çokça üzerinde durulan ekonomik güç, askeri kapasite, karar alıcıların psikolojisi gibi unsurların ''yan'' unsurlar olduklarını iddia etmiş ve iç-dış politika oluşumunun bilfiil elitler/çıkar grupları arasındaki çekişme (veya konsensüs) şeklinde oluştuğunu tespit etmiş, bu gruplarla etkileşime giren genel halk, aktif kamuoyu, DDA'lar gibi etmenlerin örgütlenme ve sınıf bilincine sahip oldukları ölçüde politika oluşumuna katılabildiklerini tespit etmiş ve son olarak elit gruplarla diğer birimler arasındaki politika oluşum sürecinde kitle iletişim araçlarının önemini ortaya koymuştur. Bu açıklamanın sistematiği, RF'nin tarih boyunca devlet elitizmi ile yönetildiğini, SSCB'den RF'ye geçiş sürecinde görülen oligarşi döneminin (oligarkların) devlet elitizminden uzaklaşılan bir anomali dönemi olduğunu, Putin'le birlikte tekrar devlet elitizmine dönüldüğünü ortaya koymuştur. Bu tespitlerden hareketle bu tez, ortaya dört iddia koymuş ve tez içerisinde bu iddiaları kanıtlamaya çalışmıştır. Birincisi, dış politikanın iç refahı değil elit çıkarlarını öncelediği; ikincisi, devlet elitizminin RF'de devamlı bir durum olduğu ve bunun RF dış politikasının oluşumunda devamlılık oluşturduğu; üçüncüsü, RF'de iç-dış politika ayrımının (devlet elitizmine bağlı olarak) son derece muğlak olduğu ve dördüncüsü, (diğer iddialar ile birlikte okunduğunda) devlet elitizminin RF'nin devamlılık arz eden bir özelliği olmasından dolayı, Putin faktörünün RF için ikincil önemde olduğu iddialarıdır.
Atatürk Döneminde vatandaşlığın ve ulusal kimliğin inşasında eğitimin rolü (1923-1938)
Ulus-devletler vatandaşlığın inşasında benzer araçlara sahip olsalar da bunların kullanımı, içeriği ve ortaya çıkan sonuç her ülkenin kendi siyasal ve toplumsal kültürüne bağlı olarak kendi özelinde incelenmelidir. Bu çalışmanın konusu da ulusal eğitim aracılığı ile Atatürk dönemi içinde ulusal kimliğin inşası ve vatandaşlığın oluşturulması sürecidir. Gerek ulus ve ulusçuluk kavramlarının karmaşık-eklektik doğası ve döneminin iç ve dış faktörleri nedeniyle durmadan dönüşüme uğraması gerekse Cumhuriyet rejiminin ideolojisini ancak zaman içinde yavaş yavaş oluşturması nedeniyle vatandaşlık ve ulusal kimlik Cumhuriyet'in kuruluşu ile tamamlanmış bir yapı olmamış, inşacı yaklaşım perspektifinde aktörler (kurumlar, devlet, zümreler veya toplumsal hareketler) tarafından devamlı bir şekilde yeniden oluşturulmuştur ve şekillenmiştir. Buna bağlı olarak bu çalışmada amaçlanan ise Türkiye'de laik ve modern vatandaşlık kimliğinin oluşturulması yönündeki ilk çabaların ardındaki düşünsel tutum ve temaların neler olduğunu, nelerden beslendiğini, inşaya konu olan "vatandaş tipolojisini," eğitim politikasının bu inşa sürecindeki rolü, etkisi ve yansımaları konularının araştırılmasıdır. Böylece resmi söylemin tasavvur ettiği kimlik profilinin eğitim politikalarına nasıl yansıdığı ve süreç içinde hangi sapmalara uğradığı aydınlatılmaya çalışılacaktır. Öte yandan, kimlik inşasının başlanıp tamamlanan bir yapı değil, bir süreç olması nedeniyle Türkiye'de bu sürecin başlangıcına doğru eğilmenin günümüzde etkisi devam eden kimlik tartışmalarını anlamaya ışık tutacağı düşünülmektedir.
1980 sonrası demokratikleşme sürecinde Türk siyasal hayatında teknokrat olarak Turgut Özal
Demokrasi, yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin vatandaşların devletin hizmetinde olmadığı, devletin vatandaşlarının hizmetinde olması ilkesine uygun bir açık toplum bulunduğu ölçüde mevcut olmaktadır. Teknokrasi kavramı ise teknik olarak eğitilmiş uzmanların uzmanlık bilgisi ile hâkim siyasi ve ekonomik kurumlardaki konumları sayesinde hüküm sürdüğü bir yönetişim sistemi olarak tanımlanmakta ve demokrasi halkın yönetimine atıfta bulunurken, teknokrasi ise uzmanlar tarafından yönetime atıfta bulunmaktadır. Ülkemizde 1980 sonrası demokratikleşme sürecinin en çarpıcı teknokrat örneği Turgut Özal olmuştur. Aslında demokraside halkın yönetimi söz konusu iken teknokrasi kavramı uzmanların yönetim sürecine dahil edilmesidir. Daha çok liyakat sistemine dayanmaktadır. Bu yönüyle aslında teknokraside demokrasiden uzaklaşıldığı fikirleri de hâkim olmaktadır. Ancak demokrasinin etkin olarak işlemesi halinde teknokratik yönetim modelinden de bahsedilebilecektir. Nitekim 1980 darbesi sonrası yaşanılan bunalımlı süreçte birçok değişikliğe gidilmiş ve siyasi partilerin faaliyete başlaması ile Turgut Özal liderliğinde dönüşüm başlamıştır. Bu bakımdan Özal, 1980 sonrası dönemde Türk Siyasetinde önemli bir figür olarak yer edinmiştir. Bu çalışmada, Özal dönemi Türkiyesi anlatılarak Özal öncesi dönem siyasi ve ekonomik şartları açıklanmış ve Özal dönemi ile sonrası karşılaştırmalar yapılarak Özal'ın liderliği ile erişilen bulgular neticesinde ortaya konularak siyasi karakterinden bahsedilmiş ve günümüz Türkiyesine olan etkileri ile yapılması gerekenler tavsiye niteliğinde açıklanmaya çalışılmıştır.
Şemsiye Hareketi'nden günümüze Hong Kong protestolarının analizi
Hong Kong'da 2019'da Suçluların İade Yasası Tasarısı'na karşı gösteriler olarak başlayan protestolar, kitlelerin harekete geçmesiyle bölgesel ve küresel çapta dikkatleri üstüne çeken uzun erimli geniş bir toplumsal harekete evrildi. Sömürge sonrası Hong Kong'daki bu son protesto hareketleri, bir kimlik kriziyle boğuşan bölünmüş bir toplumu ortaya çıkardı ve Hong Kong'un ulusaltı kimliği ile ulusal Çin kimliği arasındaki farklılıkların kitlesel bir göstergesi haline geldi. Siyasi beklentileri farklı olmakla birlikte ayrı bir çevresel kimliğe sahip olarak tanınma arzusu taşıyan kitlelerin harekete geçmesi bu büyük protesto dalgasında demokrasi talebi kadar kimlik kavramını da öne çıkardı. Nitekim 2008'den bu yana, yerel "Hong Konglu" kimliği, kendini tanımlama (kimlik) anketlerinde çarpıcı sonuçlar ortaya çıkmıştır. 2008'de neredeyse nüfusun çeyreği, 2019'da yaklaşık nüfusun yarısı, 2019'da Hong Kong'daki 18 ve 29 yaş aralığındaki genç nüfusun tamamına yakını kendilerini salt "Hong Konglu" kimliği ile tanımlamıştır. Bu tez, Hong Kong'un 2019-2020 demokrasi yanlısı hareketin gelişim sürecine ve bu süreçte kimliğin önemine odaklanmış ve Doug McAdam'ın politik süreç modeliyle birlikte mevcut sosyal hareket ve kimlik teorisi literatürünü gözden geçirmiştir. Böylece birlikte ele alınan bu iki literatürle kimlik ve politik süreç kuramındaki bilişsel özgürleşme yönü, bütüncül perspektifle analize dâhil edilmiştir. Diğer etkenler göz önüne alındığında ve siyasi süreç yaklaşımının çözümleyici çerçevesinden bakıldığında hareketin gelişiminde ulusaltı kimliğin önemi açıkça görülmektedir.
Anadolu'nun homojenleştirilmesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti (1913-1918) politikaları
Bu çalışmada temel problem konusu olarak ele alınan nokta; İttihat ve Terakki Cemiyeti kadroları tarafından benimsenmiş olan ve parti ideoloğu Ziya Gökalp tarafından geliştirilen Türk ulusçuluğu düşüncesinin etnik anlam ve uygulamalar içermediği iddiasına karşı gerek Müslim gerekse Gayrimüslim unsurlara uygulanan pratiklerin Anadolu'nun Türkleştirilmesi projesi kapsamında bu projenin kapsayıcılıktan uzak, dışlayıcı, tek ulus merkezli, ''etnisist'' boyutta tanımlandığını ve uygulamaların bu kriter çerçevesinde yapıldığının açıklaması olacaktır. Buradaki temel amaç, İttihat ve Terakki kadrolarınca uygulanmış olan sevk, iskân, tehcir ve temsil uygulamalarının Anadolu'yu tek bir etnisite merkezli homojenleştirme projesi amacında olduğunun örnekler ile açıklamasının yapılmasıdır. Çalışmada özellikle vurgulanan noktalar; İttihat ve Terakki tarafından uygulanan matematiksel oranlı planlı iskânlar, zorla göçertme, asimilasyon ve milli burjuvazi yaratımı noktalarında iddia edildiği gibi kapsayıcı ve sadece üst kimlik olarak dile getirilen Türkçülük projesinin dışlayıcı, tek tip yurttaş merkezli ''etnisizme hizmet eden'' amaçlar doğrultusunda yapıldığını göstermektir.
Egemenlik, jeopolitik, uluslararası güvenlik üçgeninde 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Türk Boğazlarının statüsü
Araştırmanın amacı Türk Boğazları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti'nin tam egemenliğini sağlarken, diğer yanda Misakı Milli sınırlarına bütünlük kazandıran Montrö Boğazlar Sözleşmesini egemenlik, jeopolitik ve uluslararası güvenlik kavramları çerçevesinde incelemektir. Boğazların statüsü, "Soğuk Savaş" sonrası dönemde nispeten görmezden gelinen "jeopolitik" kavramı üzerinden ele alınmış, ek olarak "egemenlik" kavramının "ulusal güvenliğe" ve "uluslararası güvenliğe" etkileri incelenmiştir. Tarihsel kurgu içerisinde askeri ve ticari su geçiş yolları olan boğazların jeopolitik önemleri üzerinde durulmuştur. Montrö Boğazlar Konferansı'nı ve Sözleşme metnini daha iyi analiz edebilmek için konferansın öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan gelişmelere jeopolitik ve egemenlik kavramları çerçevesinde değinilerek genel resim netleştirilmeye çalışılmıştır. Yöntem olarak, jeopolitik, egemenlik ve uluslararası güvenlik kavramlarını açıklayan teorik makale ve kitaplar incelenerek kuramsal karşılaştırmalar yapılmıştır. Araştırmayı somutlaştırmak için konferans tutanak ve bildirileri incelenmiş. İngilizce metinler ile Türkçe metinleri karşılaştırılarak sözleşme metnini ortaya çıkaran tartışmaların özü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca dönemin yazılı basın organlarının kopyalarına ulaşılarak kamuoyundaki yankıları ele alınmıştır. I. Dünya Savaşı serbest ticareti sekteye uğratmıştır. I. Dünya Savaşından sonraki dönemde İngiltere ve Fransa gibi deniz ticaretinde söz sahibi devletler, deniz geçiş yollarının güvenliği konusunda kuşkular duymaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda Japonya'nın Mançurya'yı, İtalya'nın da Habeşistan'ı işgali uluslararası arenada güvensizlik ortamı meydana getirmiştir. Söz konusu dönemde Milletler Cemiyeti'nin uluslararası sorunların çözümünde yavaş ve nispeten pasif kaldığı ifade edilebilir. Devletlerin geniş bir coğrafyaya yayılan ticaret ağlarının güvenliğini sağlamak konusunda kararlılıkları Montrö Sözleşmesinin temellerini oluşturduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu dönemde ortaya attığı yeni bir anlaşma isteği dönemin koşullarından doğan endişeler ile birleştiğinde taraf devletler açısından olumlu değerlendirilmiştir. Tüm bu bulgular ışığında elde edilen sonuçlar; dönemin uluslararası sisteminin sağlanmak istenilen barış ortamının aksine anarşik olduğudur. Diğer bir sonuç Montrö Boğazlar Sözleşmesinin Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin ve diğer katılımcı devletlerin haklarını korurken, bununla birlikte temelinde Türkiye Cumhuriyeti'nin toprakları üzerinde tam egemenliğini ilan eden ve koruyan bir sözleşme olduğudur. Bu özelliğiyle günümüzde halen taraf devletler tarafından itiraz etmeden uygulanan bir sözleşmedir.
Etnosembolizm yaklaşımı bağlamında Siyonizm ve Kudüs'ün Musevileştirilmesi (1881-1949)
Tezimizde, Siyonizm'in göç, tehcir ve iskân politikalarını kullanarak, 1881-1949 arasında Kudüs'ü nasıl Musevileştirdiği incelenmiştir. Tez giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci Bölüm'de konunun kuramsal ve tarihsel çerçevesi çizildi. Siyaset bilimi teorilerinden Milliyetçilik değişik boyutlarıyla araştırıldı. Yirminci Yüzyılda özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra farklı bakış açılarıyla Milliyetçilik ideolojisi çalışan akademisyenlerin çalışmaları incelenerek özetlendi. Etnosembolizm, Etno sembolistlerin modernistlerden ayrıldığı temel konular, Etnosembolizmin ana temaları, Etnosembolistlere göre Milletlerin Sembolik Kaynakları çalışıldı. Etnik Kökenin Sembolik Unsurları dil, din, destan, bayrak ve milli marş, dini ve ulusal bayramlar yönüyle Etnosembolizm ve Siyonizm benzerlikleri ortaya konuldu. Kudüs ve Filistin tarihi üç semavi dinin ataları kabul edilen İbrahim peygamberin bölgeye göçünden başlayarak miladi 638 yılına kadar özetle incelendi. Bölge tarihi incelenirken bugünün daha iyi analiz edilebilmesi için göç, sürgün ve geri dönüş konularına odaklanıldı. İkinci Bölüm'de Etno Sembolizm çerçevesinde Siyonizm incelendi. Dreyfus Davası ve Avrupa'da Antisemitizm, asimilasyon, İsrailoğulları'nın vaftiz tercihi konuları incelenerek Siyonizm'in genel tanımı yapıldı. Siyonist Hareketin evreleri teolojik, entelektüel, ekonomik ve politik Siyonist liderlerin biyografileri ile anlatıldı. Etnosembolistlerin önemsediği etnik temel, altın çağ, fraksiyonlar arası çatışma ile gelişme olgularının Siyonist aydınlar ve eylem adamlarında nasıl karşılık bulduğu çalışıldı. Üçüncü Bölüm'de genelde Filistin özelde Kudüs'ün musevileştirilmesi çalışıldı. Bu bölümde alternatif Yahudi yurdu projeleri ve Yahudilerin alternatifler arasında Mezopotamya, El-Ariş, Kıbrıs, Arjantin, Uganda yurdu projelerine yaklaşımı değerlendirildi. 1881 yılından itibaren başlayan Filistin'e toplu göç ve koloniler, Balfour Deklarasyonu'nun bölgeye etkileri, İngiliz İşgal Rejimi ve İngiliz Manda İdaresi döneminin faaliyetleri, büyük güçlerden İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bölge politikaları ve göçe yaklaşımları, Musevilerin Filistinlilerle çatışması ve Siyonist örgütlerin rolü, Osmanlı Devleti'nin Filistin'e göçe yaklaşımı ve bu konuda aldığı tedbirler çerçevesinde göç incelendi. Kudüs'ün Musevileştirilmesi yirminci yüzyılda dünya Yahudi nüfusunun değişimi, Filistin'de Yahudi nüfusunun değişimi ve Kudüs Yahudi nüfusunun değişimi alternatif kaynakların verileri değerlendirilerek ortaya konuldu. Sonuç bölümünde yüz yıldan beri istikrarsızlığın, katliamların, kardeş kavgasının hüküm sürdüğü bu topraklar için çözüm önerisi ortaya konuldu.
AB'nin yasadışı göç ile mücadele politikaları: Yunanistan örneği
Avrupa Birliği (AB) ülkelerini bağlayan yasadışı göçle mücadeleye yönelik hedeflenen hukuki düzenleme ve uygulamalar ile iç politika temelli popülist yaklaşımlar bütüncül ve ortak bir göç politikası oluşturmamaktadır. Bu durum AB sınır ülkelerine siyasal, sosyal ve ekonomik bağlamda yük getirmekte, yasadışı göçmenlere karşı insan haklarına ve uluslararası anlaşmalara aykırı uygulamalar gerçekleşmektedir. Yunanistan'ın da diğer AB üyesi ülkeler gibi yasadışı göçle mücadelede katı bir politika izlemekte olduğu ileri sürülebilir. Bu araştırmada, AB'nin yasadışı göçle mücadele politikaları Yunanistan örneğinde incelenmiştir. Çalışmanın temel amacı, Yunanistan'ın yasadışı göçle mücadele politikasının AB'nin yasadışı göçle mücadele yaklaşımı ile uyumlu olup olmadığının belirlenmesidir. Bu kapsamda AB'nin göç politikalarının tarihsel gelişim süreci, Yunanistan'ın yasa dışı göç bağlamında AB için önemi, yasa dışı göçlerin yaptığı etkiler, göç politikaları, yasadışı göçü önlenmeye yönelik politikalar, sığınmacı ve mültecilere karşı politikalar incelenmiştir. Sonucunda yasa dışı göç ile ilgili AB üyesi Yunanistan'ın uygulamakta olduğu göç politikasının insan hakları ile uyumlu hale getirilmesinin gerekliliği vurgulanmıştır.
Neo-realist ve neo-liberal kurumsalcılık açısından Kırmızı-Yeşil Koalisyon Hükûmeti'nin güvenlik politikalarının analizi
Bu çalışmanın amacı; Almanya'da 1998 yılında ilk defa iktidara gelen Kırmızı-Yeşil koalisyon hükûmetinin güvenlik politikaları Neo-Realist ve Neo-Liberal kurumsalcılık açısından incelenmesidir. Kırmızı-Yeşil koalisyon hükûmetinin iktidarda olduğu dönemde Kosova Savaşı, 11 Eylül Terör Saldırıları, Afganistan Savaşı, Irak Savaşı ve NATO Genişlemeleri gibi meydan okumalarla karşı karşıya kalmıştır. Bu gelişmelerin Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı'ndan beridir sürdürmüş olduğu Transatlantikçi güvenlik kimliği yapısına nasıl etki yaptığı incelenmiştir. Araştırma sonucunda Kırmızı-Yeşil koalisyon hükûmetinin ilk defa sınır ötesine Kosova'ya, ardından 11 Eylül Terör Saldırıları sonucunda Afganistan'a asker göndermesi ve Irak Savaşı'nda ABD'nin politikalarına karşı durması, dış politikada ve güvenlik politikasında bir değişim olduğunu göstermektedir. Kırmızı-Yeşil koalisyon hükûmeti, her ne kadar Almanya'nın değişen güvenlik gündemlerinin baskısını fazlasıyla hissetse de, söz konusu dönem Alman güvenlik kimliğinin neo-Liberal kurumsalcı kimliğin dışına çıkabilmesinin gerçekçi olamayacağının tescili anlamına gelmiştir.
Towards an improved understanding of the Vatican's influence in World politics: Past, provenance, and process
The objective of thesis is directed towards improving an understanding of the Vatican's influence in world politics. This is done by focussing on the three key areas of Past, Provenance and Process, whilst utilizing an eclectic approach that remains within the boundaries of a liberal/constructivist framework, where soft power theory forms a basis for explanations. In line with constructivism's emphasis on the importance of history, Past provides a historical background that is subsequently linked to Provenance's investigations into the sources of the Vatican's soft power. Finally, Process addresses this thesis' primary case study by asking the question of 'How/In what way did the Vatican influence the recent thaw in U.S.-Cuban relations?'. Ultimately, it is revealed that; the relations of admiration and respect generated from the Vatican's positive image had placed it in a favourable position to effectively initiate a series of conciliatory moves which encouraged dialogue and supported progression on the removal of the (interrelated) economic, humanitarian, ideological and diplomatic barriers that had previously dominated Cuban-U.S. relations, thereby contributing towards a thaw in relations between the two nations.
Türkiye'de çok partili sisteme geçişte rol oynayan iç ve dış etkenler
Bugün yurt yönetiminde görev alan ya da almaya hazırlanan genç nesiller Türkiye'nin çok partili hayata geçiş nedenlerini çok iyi bilmiyorlar. İşte bu nedenle bu çalışmada, Türkiye'nin çok partili sisteme geçişinde rol oynayan iç ve dış etkenler araştırılmıştır. 1945 yılının değişen koşullar içerisinde tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de yeni bir dönemin başladığı söylenebilir. Tek Parti konumunda bulunan CHP'nin karşısında siyasal partilerin kurulması, çok partili siyasal düzene, savaşın bittiği günlerde alelacele geçişmiş olması, iktidar partisinin bu süreci desteklemesi ve bu süreçte ki dış etkenler nelerdir? Benzer sorulara çeşitli yazarların kitaplarından yararlanarak cevap vermeye çalışılmıştır. İşte, "Türkiye'nin Tek Partili Hayattan Çok Partili Hayata Geçişinde İç ve Dış Etkenler" adlı çalışmam bu döneme ait merakımı birazda olsa giderebilmek için yapılmıştır. Bu çalışma ile Türkiye'nin tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş sürecinde rol oynayan iç ve dış etkenleri incelenmiştir. Anahtar Kelimeler : CHP, Çok Partili Hayat, Tek Parti Dönemi,İkinci Dünya Savaşı .
An analysis of the responsibility to protect: The Arab perception of the NATO intervention in Libya as represented in Al-Jazeera and Asharq Al-Awsat
This thesis aims to find out the perception of the Responsibility to Protect, which has its origins in just war and humanitarian intervention concepts, in the Arab world, which is known as its one of the prominent regions of its application. To this end, the study examines the Arab media coverage of the concept of Responsibility to Protect. Responsibility to Protect was first put forward by the International Commission on Intervention and State Sovereignty in 2001, in en effort to change the objective of the debate on humanitarian intervention from states' right to intervene to states' responsibility to protect people from atrocity crimes. The concept was accepted by the heads of states in United Nations World Summit in 2005. The World Summit Outcome Document listed four crimes that call for international responsibility: genocide, war crimes, ethnic cleansig and crimes against humanity. If states fail to protect their people from these crimes, the international community, acting through the United Nations Security Council, would assume the responsibility. NATO's intervention in Libya in 2011 is the first intervention authorized by the United Nations Security Council with reference to the Responsibility to Protect. In this study, the Arab perception is examined through columns and commentaries published in two prominent newspapers of the region, Al-Jazeera ve Asharq Al-Awsat, about Libya intervention. The study reveals Arab suspicion towards Responsibility to Protect and international military interventions. Arab commentators do not consider consider interventions justified under the Responsibility to Protect to be desirable, but may consider them permissible due to the limited military capacities of states in the region, and with a number of cautionary criteria on issues such as deciding whether to intervene, scope and implementation, and post-intervention responsibilities of the intervener. Key words: Responsibility to Protect, NATO, Libya, military intervention, Arab media.
Türkiye'de siyasal islamın partileşme faaliyetleri: Milli Görüş Partileri örneği
Din ve siyaset ilişkisi, insanlığın gelişme süreciyle birlikte ortaya çıkmış ve ortaya çıktığı tarihten itibaren, insanlığı bireysel, sınıfsal ve toplumsal olarak çok yakından ilgilendirmiş ve derinden etkilemiştir. Siyasal İslam ise İslam'ın derin tarihsel birikiminin oluşturduğu temelde dönemin siyasal ve sosyal gelişmeleri çerçevesinde şekillenmiştir. Siyasal İslam, 19. Yüzyılda İslam toplumlarının Batı toplumlarıyla ilişkilerinin artması ve Batı toplumları karşısında alınan savaş yenilgilerinin sonucuna dayalı olan "Devleti kurtarma" fikri temelinde şekillenmiş, toplumsal ve düşünsel değişimin bir ürünü olarak kendini göstermiştir. Siyasal İslam, toplumun tabanından devletin en üstüne ve devletin tek tipleştirmesine karşı bir hareket olarak görülmektedir. Siyasal İslam kavramı; siyasal olanı, bağımsızlığı, devlet düzenini, kalkınma, büyüme ve sanayileşme gibi kavramları da içinde barındırmaktadır. Siyasal İslam, siyasal olarak ele alındığında, gerek siyasal sistem içerisindeki yeri, gerekse Türkiye'nin siyasal yaşamındaki etkileri konusunda büyük bir yer ve önem arz etmektedir. Siyasal İslam'ı, din ve devlet ilişkisiyle temellendirerek başlayan bu çalışma, Siyasal İslam'ın Türkiye'deki gelişim ve dönüşüm evrelerini dönemlere bölmüş, partileşme süreçlerini, kendi dönemselliği içinde mevcut şartların etkisinde inceleyerek, Türkiye'deki bu akımın en önemli dinamiği olan Milli Görüş partileri üzerinden örneklendirmeye çalışmıştır.
Lübnan'ın bütünleşme sorunları
Lübnan, jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle modern çağ öncesi ve modern çağ sonrası bölgede daima önemli bir merkez olmuştur. Öyle ki, tarihte birçok devlet veya birçok imparatorluk Lübnan bölgesine hakim olmak için savaşlar ve şiddetli çatışmalar içerisinde olmuştur. Bu hakimiyet savaşlarının temelinde ise, Lübnan'ın jeopolitik konumu, deniz hakimiyeti, ticari ulaşım hattı vs. özelliklere sahip olması olmuştur. Çalışmada, Lübnan'ın ulusal bütünleşme sorunlarının temelinde yer alan zaimlik sistemi, mezhepler, dinler arası güç mücadeleleri, dış güçlerin bölge üzerindeki nüfuz mücadeleleri ele alınmış ve bütünleşme sorunlarını gidermek için yapılan antlaşmalar incelenmiştir. Ülkedeki bu değişkenler çerçevesinde bütünleşme sorunlarını giderecek çeşitli varsayımlar ileri sürülmüş ve bu varsayımlarla sorunun çözülmesi amaçlanmıştır. Ancak Lübnan için öne sürülen varsayımlar ülkenin genel yapısı ve güç mücadelelerinin her aile, her mezhep ve her din için devam etmesi; her birinin kendi egemenliğini sağlama çabasında olması ulusal bütünleşme için ileri sürülen çözümlerin gerçekleştirilmesini imkansız kılmaktadır.
İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Türk - Sovyet ilişkileri
Araştırmanın amacı, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde gerginleşen Türk-Sovyet ilişkilerini uluslararası konjonktürün ve iç dinamiklerin etkilerini de dikkate alarak bilimsel bir yaklaşımla değerlendirmektir. Çalışmada, 1939-1950 yılları arasında İnönü ve Stalin'in liderliğinde sürdürülen ilişkiler incelenmiştir. Dönemin siyasal atmosferini yansıtan gazetelerden, diplomatların anılarından, diplomatik belgelerden ve bu konu ile ilgili araştırma yapmış akademisyenlerin eserlerinden faydalanılmıştır. Atatürk'ün ölümünden sonra ilişkilerin bozulmasına iki ülkenin politik tercihlerinden çok 20.yüzyılın en karmaşık dönemi olan 1940'lı yılların özel koşulları neden olmuştur. II. Dünya Savaşı'nın yıkımından ülkesini korumaya çalışan İnönü bu politikasında başarılı olmuşsa da savaş dışında kalması SSCB'nin tepkisiyle karşılaşmış ve Alman yanlısı olmakla suçlanmıştır. İlişkilerin bozulmasının her iki tarafın yararına olmadığı Atatürk dönemi ile karşılaştırılınca anlaşılmıştır. Çalışmanın sonucuna göre; İsmet İnönü'nün uygulamış olduğu diplomasinin savaş sürecinde küresel güçlerin baskısını, savaş sonrasında da ısrarlı Sovyet taleplerini bertaraf ettiği düşünüldüğünde akılcı ve soğukkanlı diplomasinin askeri güç kadar etkili olduğu ortaya çıkmaktadır.
Amerikan caydırıcılık politikasının İran üzerindeki etkisi
20. Yüzyılın en etkili dış politika araçlarından biri olan caydırıcılık, nükleer silahların gelişimiyle devletlerin önemli bir dış politika stratejisi haline gelmiştir. Caydırıcılık, olası bir eyleme geçilmeden önce, karşı devleti durdurmak, vazgeçirmek için devletler tarafından bir taktik olarak kullanılmaktadır. Soğuk Savaş'ın en etkili dış politika aracı olan caydırıcılık, iki kutbun birbirleriyle sıcak bir çatışmaya girmesini önlemiş, istikrarın korunmasını sağlamıştır. Bu istikrarı, nükleer silahların kullanılması durumunda oluşabilecek tahribatın dehşet verici boyutlarından duyulan korkunun yarattığı söylenebilir. Bu çalışmada, Amerikan caydırıcılık politikasını ana hatlarıyla ele alıp, İran'a karşı uyguladığı caydırıcılık politikasını incelenmektedir. Bu çalışmanın amacı, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'in dönemsel olarak tehdit algılamalarını ve Amerikan caydırıcılık politikasının dinamiklerini incelemek, spesifik olarak İran ile aralarındaki sorun alanlarını ele alıp, İran'a uygulanan yaptırımları ele almaktır. Bu çalışma, Soğuk Savaş'tan sonra süper güç olan ABD'nin tehdit algılamaları karşısında, caydırıcılık politikasını nasıl kullandığını anlayabilmek için önem arz etmektedir. Bu çalışmaya, ilk önce caydırıcılığı kavramsal olarak inceleyerek başlanılmış, sonrasında Amerikan caydırıcılık politikası, "Soğuk Savaş Süresi", "Soğuk Savaş Sonrası" ve "11 Eylül Saldırısı Sonrası" olmak üzere üç dönemde incelenmiştir. Tarafların stratejik konumunu daha iyi anlayabilmek için İran'ın bölgede ve dünyadaki konumu incelenmiş, bu bilgiler ışığında İran dış politikasına yön veren dinamikler ele alınmıştır. Çalışmada, ABD-İran arasındaki başlıca sorunları "Nükleer, Petrol ve Terörizm" başlıkları altında incelenmiştir. Bu sorunlar her iki taraf açısından ele alınmış ve İran'a karşı uygulanan yaptırımların etkili olup olmadığına bakılmıştır. Konunun güncel olması ve sürekli yeni gelişmeler yaşanması sebebiyle konu 2014 sonu itibariyle sınırlandırılmıştır. Bu çalışmada literatür taraması yapılarak, başta konuyla alakalı akademik kitaplardan faydalanılmış, yazılan makalelere yer verilmiş, güncel gelişmeler internet kaynaklarından takip edilerek incelenmiştir. Bu konuda yayınlanmış olan tezlerden ve Amerika'da University of California, Los Angeles (UCLA)`da profesör olan İran'li bir akademisyenle yapılan görüşmelerden yararlanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Caydırıcılık politikası, Nükleer Caydırıcılık, Amerika-İran Sorunları, Petrol, Terörizm, ABD, İran, Yaptırım.
Türkiye-İsrail ilişkileri: İç politik etkilerin dış politikaya yansımaları, 1948-1999
İsrail, Türk toplumunun bilinçaltında diğer devletlerden farklı bir imaj çizmektedir. Türkiye'de ciddi bir kitle İsrail'i televizyondan yansıyan şiddet görüntüleri ya da kendinden olmayan sivil halka zarar göstermekten çekinmeyen bir devlet şeklinde yorumlamaktadır. Buna rağmen sadece çok küçük bir kitle, az sayıda insanın çok büyük kitleler karşısında başarılı olabileceğini kanıtlayan, Ortadoğu'da da halkların demokratik sistemde yaşayabileceği ülkeler yaratabileceğine ve en önemlisi hem komşuları ile hem de dünya ile ilişkilerinde genellikle barışçıl tutum izlemeye çalışan bir devlet olduğunu düşünür. İsrail halkı için de Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun ilk yıllarında devletin varlığını kabul eden ilk Müslüman devlet olması bağlamında ayrı bir öneme sahip olmakla beraber, ilerleyen yıllarda değişen politik yaklaşımlar sebebiyle çeşitli ön yargılı bakışlara maruz kalmıştır. İşte bu doğrultuda hem İsrail'de hem de Türkiye'de değişen iktidar partileri diğer devlete karşı toplumu rahatlatacak ve geniş kitleleri arkasına alacak iç politik yaklaşımlarda bulunmuştur. Bu iç politik yaklaşımlar ise iki ülkenin birbiri ile olan ilişkilerini değişken halde tutmuştur. İşte bu tez çalışmasının araştırma noktasında iki ülke arasındaki bu durumu sağlayan olaylar incelenmiştir. İsrail Devleti'nin kuruluşundan başlayarak 2000'li yıllara uzanan süreçte kendi iç dinamiklerinin Türkiye ile olan ilişkilerini ne derece etkilediği ve bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti'nin de kendi iç politik etkilerinin İsrail Devleti ile olan ilişkilerini ne şekilde etkilediği incelenmiştir. Bu çalışmada, İsrail ve Türkiye gibi bölgesel anlamda birbirine pek de uzak olmayan, kuruluş ideolojileri belli noktalarda benzerlik gösteren ve dünya ile olan siyasi ilişkileri büyük çoğunlukta aynı yönde olan iki devletin ilişkilerini yaklaşık yirmi yıllık dönemlerle, iç politik dengelerini de ele alınarak incelenmiştir.
Kıbrıs meselesinin Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine etkileri
Kıbrıs, Avrupa Birliği, Türkiye ve Yunanistan üçgeninde birçok siyasi, ekonomik, iç ve dış politika stratejileri içeren ve bununla birlikte birçok problemleri de barındıran bir bölgedir. Kıbrıs kuzeyde Türkler, güneyde ise Rumların bulunduğu iki uluslu bir yapıya sahiptir. Bu iki ulusun kendi aralarındaki çözümsüzlükler/ sorunlar uyrukları olduğu Türkiye ve Yunanistan'ın da karşılıklı olarak sorunların çıkışı ve çözümü konusunda karşı karşıya getirmektedir. Son elli yıl içerisinde Kıbrıs Adasında gelişen bir dizi olaylar döngüsü, özellikle Rum tarafına ideolojik amaçları, Yunanistan'ın Kıbrıs üzerinde hak iddaları, Enosis- Megali İdea düşünceleri, Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'taki vatandaşlarını uluslararası arenada tanınmasını sağlamaya dönük çalışması ve Türk varlığının kabul edilmesi yönünde siyasi hareketler, bununla birlikte bölgenin jeostratejik ve jeopolitik önemi, Türkiye ve Yunanistan arasında günümüzde de güncelliğini koruyan bir mesele haline gelmiştir. Sorunların bütünleşmeci temelinde veya bütünleşmeye/birleşmeye yönelik Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği bir dizi anlaşmalar, planlar (Kurucu Anlaşmalar, Fikirler Dizisi, Annan Planı, vs.) uygulanılmaya çalışılmış, lakin tarafların bölgedeki çıkarlarından, stratejilerinden vazgeçmemesi sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Aynı zamanda Kıbrıs Adasındaki sorunlar dinamikliğini korurken 1998 yılında Kıbrıs Rum Kesiminin Avrupa Birliği ile Müzakerelere başlaması ve 2004 yılında da Avrupa Birliği'ne tam üye olması sorunu daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu karmaşıklık, Türkiye'nin AB ilişkilerinde yeni bir dönemi başlatmış, Avrupa Birliği devletler hukuku açısından mümkün olmadığı halde Kıbrıs'ı temsilen Kıbrıs'taki Rum Yönetimi'ne vermiş olduğu üyelik statüsü, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne yönelik politikalarının ve Kıbrıs ile ilgili stratejilerinin de değişmesine neden olmuştur.
Küresel iklim değişikliği rejiminin oluşturulmasında hegemonik güçlerin önemi
Bu tez çalışmasında küresel iklim değişikliği rejiminin oluşması ve hegemonluk kavramı arasındaki ilişki ele alınmaktadır. Küresel iklim değişikliği rejiminin kurulması ve devam ettirilmesi, günümüzün en büyük sorunlarından biri olan iklim değişikliğinin yerküremize, dolayısıyla da insan hayatına etkilerini en aza indirmek adına hayati önem taşımaktadır. Kapsamlı, adil ve etkin bir küresel rejimin önündeki temel engel ise hegemonik bir aktörün eksikliğidir. Bu hipotez iklim değişikliği görüşmeleri, hegemonik teoriler ve bunlar arasındaki ilişki incelenerek açıklanmaya çalışılmaktadır.
Türk dış politikasında kamu diplomasisi ve yumuşak güç kavramı
Yumuşak güç en kısa şekliyle devletlerin bir konu hakkındaki fikirlerini, sıcak çatışma ortamına girmeden, ellerindeki yaptırım güçlerini kullanarak benimsetme çabaları olarak tanımlanabilir. Yumuşak güç insanlık tarihinin çok eski çağlarından bu yana kullanılan bir yöntemdir. Ancak Soğuk Savaş'ın başlamasıyla ortaya çıkan ve devam eden bu süreçte çok daha yoğun olarak kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Yumuşak güç kimi zaman sivil toplum örgütleri ile kimi zaman dini unsurlar vb. gibi manevi unsurlar kullanılarak uygulanagelmiştir. Bu çalışmada genel hatları ile Türk dış politikası üzerinde durulmuş, AKP öncesi dönem ile AKP dönemi Türk dış politikası karşılaştırılmış, Türkiye'nin son dönemlerde uyguladığı yumuşak güç politikaları irdelenmiştir.
Türk kimliğinin inşasında Türk sinemasının rolü: Tarihi filmler ve Cüneyt Arkın örneği
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra, oluşan Türk kimliğinin inşasına, Türk sinemasının ve onun özellikle 1960 ve 1980 arasındaki dönemi olarak adlandırılan Yeşilçam dönemindeki tarihi filmlerinin yine tarihsel bir bakış açısı ışığında etkisi ve katkısı önemlidir. 19. yüzyılda milliyetçiliğin keşfi sinemayı da etkilemiş, sinemacılar filmler aracılığıyla toplumsal gerçeklik öğelerini yansıtmaya başlamış ve 'millilik' de yine çekilen bu filmlerde görülmeye başlanmıştır. Ayrıca 19. yüzyılda sinemanın doğuşu ve Osmanlı'ya girişi ile belgegeçer filmlerin çekilmesiyle başlayan sinemacılık faaliyeti Türk sinemasının dönemlere ayrılması ve bu dönemlerde yapılan filmlerle devam etmiştir. Bu dönemler arasında ise özellikle 1960 ve 1980 arası yılları kapsayan popüler ve genel geçer adıyla Yeşilçam Sineması tarihi filmler furyası millilik açısından bize bir prototip sunar. Dolayısıyla bu çalışmada Türk milliliği ve kimliği yönünden önemli bir durum arz eden Yeşilçam dönemi tarihi filmleri, milliyetçi filmleri ve örnek olarak da bu filmlerde en çok rol alan başrol oyuncusu Cüneyt Arkın'ın oynadığı bu dönem tarihi filmleri incelenerek ve yine örnekler aracılığıyla konuya aydınlık getirilmiştir. Yine canlı tanıklar olarak Yeşilçam sineması döneminde yapımcı, senarist ve yönetmen olarak görev yapan ve bu filmlerin çevrilmesinde rol almış sinemacılardan, yapımcı ve yönetmen Yılmaz ATADENİZ, Senarist ve Yönetmen Safa ÖNAL, Yapımcı ve Yönetmen Erdal TUŞUNEL ve yine Yapımcı ve Yönetmen İsmail GÜNEŞ ile yapılan mülakatlara ve araştırma konusu gereği çeşitli makalelerle birlikte görselliğe de yer verilmiştir.
AB'nin entegre sınır yönetimi kurumu Frontex'in rolü ve Türkiye'nin uyum süreci
Avrupa Birliği (AB)'nin ortak göç ve sınır güvenlik politikaları geliştirmek amacıyla yaptığı antlaşmalar, programlar ve alınan zirve kararları neticesinde Entegre Sınır Yönetimi (ESY) modeli oluşturulmuştur. AB, ESY sisteminin en önemli argümanını dış sınır operasyonlarından sorumlu olarak faaliyet gösteren Frontex oluşturmaktadır. Bu çalışmada AB, ESY sisteminin gelişim süreci ve bu kapsamda AB'nin dış sınırlarında uyguladığı Frontex politikasının yasadışı (düzensiz) göçü önlemedeki etkisi 2014 yılına ait veriler doğrultusunda incelenmiş ve sonuçların değerlendirmesi yapılmıştır. AB üyelik sürecinde Türkiye'nin mevcut sınır yönetimi, göç ve sınır güvenliği alanlarında yaptığı AB müktesebatına uyum çalışmaları ve bu çerçevede gerçekleştirilmesi gereken hedeflerin belirlenmesi, araştırmanın konusunu oluşturmaktadır. Türkiye refah seviyesi yüksek ülkelere yakınlığının yanı sıra, iç savaş ve ekonomik ve siyasi sorunlar yaşayan ülkelere komşu olması sebebiyle bu bölgelerde yaşayan insanlar için önemli bir kavşak noktası olmuştur. Ayrıca Türkiye'nin çok geniş deniz sınırlarına ve kontrolü güç kara sınırlarına sahip olması, her türlü yasadışı eylemin kolayca gerçekleşmesine sebebiyet vermektedir. Uzun yıllar süren terörist eylemler, önlenemeyen kaçakçılık faaliyetleri ve son yıllarda yaşanan kitlesel göç hareketleri Türkiye'nin göç ve sınır güvenlik yönetiminin yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmaktadır. AB ESY'ne uyum çalışmaları kapsamında yapılacak tüm reformların Türkiye'nin ulusal çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda olması gerektiği, AB müktesebatına ve standartlarına uygun olmakla birlikte ülkemize özgün bir göç ve sınır güvenlik modelinin geliştirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Batı Trakya sorununu oluşturan unsurlar üzerine tarihsel bir değerlendirme: 1877-1995
Bu çalışmadaki temel amaç, Batı Trakya Türklerinin çoğunlukken nasıl azınlık haline geldikleri ve Batı Trakya'da Türk azınlığı olarak yaşama savaşı bütün gerçekliği ile gözler önüne sermektir, 1877-1995 yılları arasında. İlk bölümde 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan zorlu süreç, Balkan Harbi, I. Dünya Savaşı ve sonrasında Yunanistan'ın egemenliği altına girişi anlatılmıştır. İkinci bölümde ise, Yunan Devleti altında Batı Trakya Türk azınlığının karşılaşmış olduğu sorunların neler oldu ele alınmıştır. Yöntem olarak literatür taraması yapılmıştır. Bu çalışmanın sonucu göstermiştir ki, Batı Trakya Türk azınlığının eğitim, ekonomik, sosyal, siyasi ve Türk kimliğinin tanınması gibi acil çözüm bekleyen birçok sorunu bulunmaktadır. Bu sorunların çözüme kavuşması, Batı Trakya Türklerinin yaşama kalitesini olması gerektiği düzeye getireceği gibi Yunanistan ve Türkiye'nin ikili ilişkilerine de pozitif yansıması olacaktır.
Croatia's accession to the EU: An assessment of the EU conditionality and the membership process
Croatia is country with the very complex history. For a long period of time it was not independent, but included into some other state entities. When it finally became independent, Croatia faced with the politics of isolationism of president Tuđman. After his death, Croatia started to build relationship with Europe and the European Union. In this thesis, Croatia's accession to the European Union will be assessed. Croatia's path was a little bit harder than other accession state's path because in a short period of time it had to pass through the process of democratization, Europeanization and to fulfil all requirements in order to become an EU member. In this thesis, European Union's conditionality, and process of negotiating and implementing the acquis communautaire is analysed. In addition, the thesis analyses Croatia's progress after becoming a member and current political events. Also, the theory of Euroscepticism is analysed and applied on Croatia's case. Some of the main reforms which have been done are discussed – public administration, pension, healthcare and education reforms. As conclusion, current European Union-Croatia relations and how Croatia benefited from the accession are analysed. Keywords: Croatia, European Union, Accession Process, Europeanization, Euroscepticism, Reforms, Negotiations, Democratization.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde özel hayat hakkı ve korunması
İnsan hakları çağı olarak bakabileceğimiz 21. yüzyılda gerek iç hukuk gerekse uluslararası hukuk düzeyinde özel hayat hakkı önem kazanmış ve söz konusu hak için koruma mekanizmaları geliştirilmeye çalışılmıştır. Özel hayat hakkı kişinin özel hayatını, konutunu ve haberleşmesini keyfi müdahalelere karşı korumakta, bireysel tercihlere ve seçilen hayat tarzına karışılmamasını, herkesin özel alanında bağımsız ve özgürce hareket etmesini güvence altına almaktadır.Özel hayat hakkı ve korunması ile ilgili olarak hazırlanmış olan bu çalışmanın amacı; söz konusu hakkın kapsamını ve uluslararası hukuk çerçevesinde ne şekilde korunduğunu tespit edebilmek, bu hakka yönelik ihlallerin hangi durumlarda ortaya çıktığını ve söz konusu ihlallerin ne şekilde asgari düzeye indirilebileceğini ortaya koymaktır. Bu bağlamda çalışmada ilk olarak, insan hakları kavramı ele alınmış, tümdengelim metodu ile özel hayat kavramı, özel hayatın gizliliği, özel hayat hakkı ve korunmasının değerlendirilmesine geçilmiştir. Ardından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 8. maddede düzenlenen özel hayat hakkı ve bu hakkın korunması Sözleşme bakımından incelenmiş, nelerin bu hakkın kapsamına dâhil olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin vermiş olduğu kararlar nazara alınarak irdelenmeye çalışılmıştır.
Türkiye'nin Kuzey ve Doğu Afrika'ya yönelik yumuşak güç politikası
Yumuşak güç politikası eskiden beri var olan bir politika yöntemidir. Zamanla gelişen bu kavram, 1990 yılında Joseph Nye tarafından akademik literatüre dahil edilmiş, böylece bilimsel bir ivme kazanmıştır. Yılların birikim ve deneyimleri ışığında, sert gücün dış politika hedeflerini yerine getirme konusunda istenilen neticeleri veremediği ve olumsuzlukları beraberinde getirdiği görülmektedir. Bu durum, yumuşak güç politikasının birçok ülke tarafından benimsenmesine zemin hazırlamıştır. Türkiye de son yıllarda yumuşak güç politikasını benimsemiş ve bu politikayı değişik kurumlar aracılığıyla farklı ülkelerle uygulamaya başlamıştır. Yumuşak güç politikasının uygulandığı bölgeler arasında Kuzey ve Doğu Afrika yer almaktadır. Tarihi sürece bakıldığında, Türk dış politikasının, Osmanlı'dan beri Kuzey ve Doğu Afrika ile ilişkilerinin zikzaklı bir geçmişe sahip olduğu görülmektedir. Bazı dönemlerde Türkiye, bu iki bölge ile iyi ilişkiler kurmuş, bazı dönemlerde de bu ilişkiler istenilen düzeyde gelişmemiştir. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda, özellikle yumuşak güç politikası çerçevesinde, Türkiye'nin Kuzey ve Doğu Afrika ile ilişkilerinde önemli bir gelişme sağladığı görülmüştür. Türkiye'nin Kuzey ve Doğu Afrika'ya yönelik yumuşak güç politikası üç faktörden oluşmaktadır. Bunlar, devlet, sivil toplum ve özel sektördür. Devlet, diplomatik mekanizmalar hazırlamakta; sivil toplum, merkezi bir rol oynamakta; özel sektör ise çevre rolünü üstlenmektedir. Bu üç faktör birbiriyle işbirliği yaparak, Kuzey ve Doğu Afrika'da önemli başarıların gerçekleşmesine zemin hazırlamıştır. Bir taraftan ekonomik ilişkileri güçlendirirken, diğer bir taraftan Türkiye'nin imajını düzeltmiştir. Bu çalışmanın sonunda, yumuşak güç faktörlerinin birbirlerini tamamlayıcı rol oynadıkları görülmüştür. Bu çalışmanın ulaştığı önemli sonuçlardan biri de; yumuşak güç politikasının vazgeçilmez olduğudur. Anahtar kelimeler: Yumuşak Güç, Kuzey ve Doğu Afrika, Türkiye, Sivil Toplum.
Devletleşme sürecinde Afganistan'da kimlik arayışları
Bu çalışmada devletleşme sürecindeki Afganistan'da kimlik siyaseti ve ulusal kimliğin gelişimi ele alınmıştır. Çalışmanın kapsamı geçmişten günümüze kadar Afganistan'da uygulanan kimlik siyaseti ve ABD işgali sonrası yeni devlet kurumlarının inşası ile uygulanan siyaset temelinde yaşanan kimlik arayışlarıdır. ABD işgali sonrası oluşturulan yeni siyasi düzenin demokrasi ve etnik çoğulculuğu benimseyen yönetim anlayışı ile ulusal kimliğin güçlendirileceği kabul edilmektedir. Ancak Afganistan'ın eski geleneksel siyasi yapısı nedeniyle karşılaşılan sorunların ulusal kimliğin güçlenmesine engel olduğu söylenebilir. Bu çalışmanın sonucunda Afganistan'da yeni devlet kurumlarının, geleneksel kurumların yerini alması sürecinin önümüzdeki dönemde kırılgan bir yapıda uzun bir süre devam edeceği beklenmektedir. Aynı zamanda bu süreçte ülkede ulusal kimliğin güçlenmesi olasılığının oldukça düşük olduğu ve ancak bu sürecin kırılganlığını aşarak başarılı olması halinde ulusal kimliğin güçleneceği düşüncesine ulaşılmıştır.
21. Yüzyıl'da Nato
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle başlayan Soğuk Savaş Döneminde NATO, bir askeri ittifak olarak, ABD önderliğinde Batılı Devletler tarafından SSCB'ye karşı bir denge unsuru yaratılması için kurulmuştur. Soğuk Savaş dönemi içerisinde, Avrupa Devletleri kendi güvenliklerini sağlayacak askeri ve finansal kapasiteye sahip olmamaları sebebiyle NATO'nun varlığını desteklemişler ve ABD'nin güvenlik şemsiyesi altına girmişlerdir. NATO, bir güvenlik şemsiyesi görevi gördüğü kadar, ABD'nin ekonomik ve siyasal çıkarlarının Avrupa'da korunması gibi daha önemli bir görevi de üstlenmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise, NATO'nun varlığına yönelik ciddi tartışmalar başlatılmış ve Avrupalı müttefikler tarafından NATO'nun artık gerekli olmadığına dair görüşler ortaya atılmıştır. Tüm bu gelişmelere rağmen, Soğuk Savaş sonrası dönemde NATO; küresel ve bölgesel tehditlere paralel olarak yapısını, vizyonunu ve misyonunu yenilemiş ve bir genişleme politikasına yönelmiştir. ABD'nin desteklediği söz konusu yenilenme hareketi ile İttifak, varlığının devamına yönelik tartışmaları bitirmiş ve yeni yüzyılda bir Küresel Jandarma rolünü benimsemiştir.
İran'ın nükleer programı ve uluslararası hukuk açısından değerlendirilmesi
20. yüzyılın en önemli buluşlarından biri şüphesiz nükleer enerjinin kullanılabilir hale getirilmesidir. Bilim adamlarının çabaları ile ortaya çıkartılan ve diğer yer altı enerji kaynaklarının tükenmesine alternatif olarak gösterilen bu buluş; insanlığın yararına kullanılması planlanırken birden karşımıza insanlığı yok edebilecek güçte bir silah olarak çıkmıştır.1980'li yıllara gelindiğinde İran'ın nükleer alanda kendisini geliştirmesi ve giderek nükleer silah elde edebilecek duruma geldiğinin fark edilmesiyle ?büyük? güçlerin hedef alanı haline gelmiştir. Özellikle Soğuk Savaş döneminden sonra tek süper güç haline gelen ABD'nin oluşturduğu yeni dünya düzeninde nükleer güce sahip bir İran'ın varlığı kabul edilemez hale gelmiştir.İran'ın nükleer güç edinirken, bunu enerji olarak mı yoksa kitle imha silahı olarak mı kullanacağı önemlidir. Batılı güçlerden doğrudan tehdit algılayan İran, nükleer güç sayesinde kendini daha güvende hissetmeyi amaçlamaktadır. İran'ın bu çabaları öncelikle nükleer gücün enerji olarak değil de, nükleer silah olarak kullanmaya çalışmakta olduğu kanısı yaratmaktadır. Bunun da bölge için büyük tehlikeler yaratacağı daha şimdiden görülmektedir. Özellikle de radikal bir yönetime sahip olan İran'ın edineceği nükleer güç büyük tehlikeler yaratacaktır. Bu durumda da uluslararası denetim çok büyük önem kazanmaktadır. Özellikle de UAEK'nun denetimlerinin büyük önemi vardır. Bu araştırmada da bu konular detaylı olarak araştırılmıştır. Denetimlerin sonuçları aşama-aşama belirtilmiştir. Gelinen son durum ve tarafların yaklaşımları tezde incelenmiştir. BM Güvenlik Konseyinin İran'la ilgili vermiş olduğu karar ve karar sonrası yaşanan gelişmeler de tezde yerini bulmuştur.Anahtar Kelimeler: İran, ABD, Nükleer Silahlanma, Uluslararası Hukuk, Nükleer Yayılmanın Önlenmesi,
Türkiye de bilgi edinme kanunu uygulamaları ve AB ile karşılaştırılması
Bu tezin amacı bilgi edinme hakkının ortaya çıkışından itibaren Avrupa toplumlarında ki etkisi ve uygulanışı ile Türkiye örneklerini karşılaştırıp incelemektir. Bu bağlamda insan hakları içerisinde ki yeri ve demokrasi ile olan organik bağı vurgulanmıştır. Anayasal süreçleri hem Avrupa hem de Türkiye olarak ayrı ayrı incelenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde bilgi edinme hakkının kavramsal olarak anlamı üzerinde durulmuş, demokrasi ve insan hakları ile olan ilişkisi anlatılmıştır. Dilekçe hakkının içeriği ve uygulaması üzerinde durulmuştur. Bilgi edinme hakkının Avrupa'da ki tarihsel gelişimi incelenmiştir. Bu hakkın gelişimi ile birlikte paralel gelişen demokrasi kavramına vurgu yapılmıştır. İkinci bölümde ise bilgi edinme hakkının Türkiye'de ki tarihsel gelişimi incelenmiştir. Burada kavramsal gelişme ile birlikte anayasal açıdan içselleştirme kısmı da irdelenmiştir. 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'nun uygulamasının usulen ve şeklen nasıl yapıldığı anlatılmış ve yıllara göre değişen istatistiksel bilgiler verilmiştir. Türkiye Ombudsmanı, yani Kamu Denetçiliği Kurumu'nun verileri ele alınmış ve bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölümde ise Avrupa Birliği uygulamaları ombudsman ve ülkeler bazında ele alınmıştır. Bu anlamda ilk girişimleri yapan ülke olan İsveç, köklü bir demokrasi ülkesi olan Fransa ve İspanya ele alınmıştır. Buradaki başvurular da yine usul ve şekil yönünden incelenmiştir. Aynı zamanda AB Ombudsman raporlarından çeşitli veriler derlenmiştir. En nihayetinde Türkiye ve AB ile "bilgi edinme hakkı uygulamaları"nın karşılaştırılması yapılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde kamu diplomasisi ve lobicilik: Yahudi lobisi örneği
Devletler birbirlerinin kararlarını ve uygulamalarını değiştirmek ve etkilemek konusunda farklı davranışları belirlemektedirler. Bazı devletler baskı ve çatışmayı temel olarak belirlemektedir; bazı devletler için ise diyalog yöntemi daha fazla önem kazanmaktadır. Diplomasinin ön plana çıktığı yeni süreçte diyalog zorunlu hale gelmiştir. Fakat yıllar içerisinde uluslararası ilişkilerde birbirinden farklı yöntemler ortaya çıkmıştır. Bu yöntemlerin her biri bir devletin diğerini etkilemek adına geliştirdiği yeni bir alternatif haline gelmiştir. Bunlardan biri olarak kamu diplomasisi, hükümetlerin başka bir hükümetin fikrini değiştirmek ve başka bir toplumun algısını yönlendirmek adına kullanmış olduğu yöntemdir. ABD ise bu yöntemi dünya üzerinde en etkin ve en güçlü şekilde kullanan devletlerden biridir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, kamu diplomasisini kendisini için bir dış politika aracı olarak benimseye başlamıştır. Öte yandan, kamu diplomasisi ABD içerisinde kullanılan etkili bir yöntemdir. Bu yöntemi en iyi uygulayan taraf da Yahudi lobisidir. İsrail'in desteği ile ABD'deki Yahudilerin güçlenmesini sağlayan Yahudi lobisi hem lobi faaliyeti yürütmekte hem de İsrail için bir kamu diplomasisi aracı olmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde kamu diplomasisi kavramının genel çerçevesine değinilmektedir. İkinci bölümde lobicilik faaliyetlerinin ABD'deki anlamı, ABD'nin kendi içerisinde uygulanan ve ABD'nin ülke dışarısında yaşamış olduğu kamu diplomasisi süreci ele alınmıştır. Son bölümde ise ABD'de geniş çaplı olarak bir faaliyet alanı bulunan Yahudi lobisinin, kamu diplomasisi uygulamak sureti ile yürütmüş olduğu lobicilik faaliyetleri yer almaktadır. Key Words : Surgical Process, Patient Health, Health Staff
Osmanlının son döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Ocakları ve Türk Milliyetçiliğinin kurumsallaşmasına etkileri
Fransız devrimiyle ortaya çıkan milliyetçilik akımları ve Osmanlı İmparatorluğuna etkileri ele alındı.Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla ortaya çıkan siyasal akımlar,bu akımlardan Türkçülük ideolojisinin öne çıkması ve yeni Türkiye'nin kurulmasında birleştirici bir rol oynaması incelendi.Türk milliyetçiliğinin kurumsal örgütler kurarak cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk inkılaplarının kabul görmesindeki etkileri üzerinde duruldu. Osmanlıcılık, Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük 19.Yüzyıl sonlarında dağılma sürecine giren imparatorluğu birleştirmeye yönelik ortaya çıkan siyasal akımlardı.Bu akımlardan Türkçülük diğer siyasi akım tezlerinin kendiliğinden yok olması ön plana çıktı.Türkçülük kurumsallaştı örgütlerini kurdu.Osmanlının genel halk kitlesini oluşturan Türk çoğunluğun Türk Ocaklarının oluşumundaki rolü ve önemi bu tezde vurgulandı.Türkçülük yeni Cumhuriyetin kurulmasını sağlayan en önemli siyasi akım oldu.Atatürk milliyetçiliği ise yeni Türkiye Cumhuriyet'inin yapısını şekillendiren ve inkılapları gerçekleştiren bir siyasi akım olarak cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren belirdi. Anahtar Kelimeler: Milliyetçilik, TürkMilliyetçiliği, Türkçülük, Osmanlıcılık, Batıcılık,İslamcılık, Atatürk Milliyetçiliği.