
4,005
Archived Theses
33
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Neo-Selefilik ekolünün hadis-sünnet anlayışı (Reşîd Rızâ örneği)
Çalışmamızın konusu, Neo-Selefilik Ekolünün Hadis-Sünnet Anlayışı'nın Reşîd Rızâ özelinde incelenmesidir. Çalışmamız, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, amacı, önemi, metodu ve kapsamı hakkında bilgi verilmektedir. Birinci bölümde konuyla ilgili kavramlar, Selefilik düşüncesinin tarihi gelişim süreci, Muhammed Reşîd Rızâ ve onun düşünce yapısı, İslâm düşüncesinde tecdîd ve ıslâh düşüncesinin tarihi arka planı ve Reşîd Rızâ'nın tecdîd ve ıslâh anlayışı hakkında bilgiler verilmektedir. İkinci Bölümde; Reşîd Rızâ'nın hadislerin tedvin ve tesbiti, sahâbenin adâleti, Ebû Hureyre'nin hadisçiliği vb. Hadis Tarihi'ne dair konular ile hadis ve sünnetin tanımı, önemi, konumu, bağlayıcılığı, kısımları, zayıf ve uydurma rivâyetler, metin ve isnâd tenkidi vb. hadîs usûlüne dair konular Reşîd Rızâ özelinde incelenmektedir. Üçüncü Bölümde ise, Reşîd Rızâ'nın hadis-sünnet anlayışının isrâiliyyât, mucize, gaybî haberler, hilafet vb. çeşitli konulara yansımaları hakkında bilgiler verilmekte ve son olarak da hakkında tartışma bulunan rivâyetlerle ilgili tahlilleri ele alınmaktadır. Çalışmamız sonuç ve değerlendirme ile tamamlanmaktadır.
Hz. Peygamber'den nakledilen kıssalar ve hadis usûlü açısından değerlendirilmesi
Hz. Peygamber'den Nakledilen Kıssalar ve Hadis Usûlü Açısından Değerlendirilmesi adlı çalışma Hz. Peygamber'den nakledilen kıssaların tespiti ve bunların sened-muhteva değerlendirilmesi mahiyetindedir. Kur'ân kıssaları hakkında pek çok çalışma yapılmasına karşın Hz. Peygamber'den nakledilen kıssalar alanında, özellikle de Türkiye'de yapılmış herhangi bir çalışma görülmemektedir. Bu itibarla konu ile ilgili yapılacak çalışmaların önemli bir boşluğu dolduracağı kanaatindeyiz. Araştırmamızın sağlıklı bir şekilde tamamlanması, ancak temel kaynakları oluşturan hadis musannefatının ve bunlar üzerine yapılan çalışmaların incelenmesi ile mümkündür. Dolayısıyla çalışmanın kaynaklarını daha ziyade hadis alanının temel eserleri; ayrıca bunlar üzerine yapılan çalışmalar, tezimizle ilgili doktora, yüksek lisans tezleri, makale, ansiklopedi maddesi vb. kaynaklar oluşturmaktadır. Çalışmada konu hakkındaki temel kaynaklar refarans alınmakla birlikte yeri geldikçe farklı görüşlerin değerlendirmesine, tespit, tedkik, mukayese ve tenkidine yer verilmiştir. Hz. Peygamber'den nakledilen 33 kıssa tespit etmiş bulunmaktayız. Çalışmamız neticesinde ulaştığımız sonuç bu olmakla beraber, bu sayının kesin olup değişmeyeceğini iddia etmiyoruz. Bu kıssalar 17 sahabî tarafından rivâyet edilmiştir. Hadis rivâyetlerinin genelinde olduğu gibi kıssalarda da rivâyetlerin çoğu Ebû Hüreyre (r.a.) tarafından nakledilmiştir. Bu bağlamda 33 kıssanın 19 tanesini sadece Ebû Hüreyre rivâyet etmiştir. Ancak bir kıssanın tek sahabî râvi tarafından nakledilmesi ona has olmayıp Suheyb b. Sinân er-Rûmî, Ebû Sa'îd el-Hudrî, Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbâs, Übey b. Ka'b ve Cündüb b. Abdullah el-Becelî'nin de rivâyetlerinde teferrüd ettiği kıssalar bulunmaktadır. Hz. Peygamber'den nakledilen bu kıssalardan iki tanesi Kur'ân-ı Kerim'de, altı tanesi ise Kitab-ı Mukaddes'te geçmektedir; diğer bir kısmı hakkında ise kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Bununla birlikte kıssaların bazılarında bunların Hz. Peygamber'e ilham edildiği, bir kısmında bir görüntü şeklinde izlettirildiği, bir tanesinde ise Cebrail tarafından haber verildiği anlaşılmaktadır. Tespit edilen bu kıssaların muhtevalarının ise Allah'a imandan "kişinin kendi iradesi ile hayatına son vermesi" anlamına gelen intihara kadar geniş bir yelpaze arz ettiği görülmektedir. Kıssalardan bir kısmı hem içerdikleri muhteva hem de Ebû Hüreyre tarafından isrâiliyatla irtibatlı olarak rivâyet edildiği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Bu eleştiriler daha ziyade mucize, keramet vb. mahiyetteki aklın muhal gördüğü olayları muhtevi kıssalar hakkındadır. Ayrıca kıssanın Kitab-ı Mukaddes'te yer alması da bu hususta etkili olmuştur. Eleştiri konusu edilen rivâyetlerin muhtevaları, temel hadis kaynaklarında ve bunların şerhlerinde farklı açılardan tartışılmış; ancak bunların sıhhatleri itibariyle mevzû olduğu görüşüne yer verilmemiştir. Modern çalışmalarda ise tartışma konusu olan bu kıssalar, hem müsteşrikler hem de birtakım müslüman araştırmacılar tarafından Hz. Peygamber'e nispetinin uygun olmadığı iddiasıyla reddedilmiştir. Tamamının âhâd yolla geldiği anlaşılan kıssaların itikadda delil olmayacağında usûlcüler ittifak etmişlerdir. Muhaddisler ise karinelerle desteklenmiş haber-i vâhidin ilim/bilgi ifade edeceğini belirtmişlerdir. İncelediğimiz kıssaları konularına göre bir taksime tâbi tutacak olursak; iman, ibadet, ahkâm ve güzel ahlâk olmak üzere neredeyse hayatın her alanına dair insanlık için örnek tablolar ve izi takip edilecek bir muhtevanın varlığından söz edebiliriz. Netice olarak Kur'ân kıssaları kadar araştırmaya konu olmayan nebevî kıssalar pekçok yönden ele alınmış ve bu sahadaki boşluk bir nebze de olsa doldurulmaya gayret edilmiştir. Anahtar kelimeler: Kıssa, mesel, Hz. Peygamber'in bilgi kaynağı, hadis, sünnet, israiliyat, şer'u men kablena, aslu's-sened
Sünnete lafzî/şeklî yaklaşım iddiaları bağlamında Ebû Hüreyre'nin sünnet anlayışı
Çalışmamız sünnete şeklî/lafzî (zâhirî) yaklaşım sergilediği iddia edilen Ebû Hüreyre'nin, bu iddialar bağlamında sünnet anlayışını tespit etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda çalışmamızı üç bölüm halinde ele almayı uygun gördük. Çalışmanın birinci bölümünde sünnet anlayışı hakkında fikir vereceği düşüncesiyle Ebû Hüreyre'nin hayatı ve kişiliği üzerinde durulmuştur. Neticede hakkında çokça ihtilaf edilen ismiyle değil künyesiyle meşhur olduğu, daha Yemen'deyken müslüman olmakla birlikte ancak 7/628 senesinde Medine'ye hicret ettiği ve Rasûlullah (s.a.) dönemi de dâhil olmak üzere Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer Bahreyn'de; Muâviye döneminde de Medine'de çeşitli idarî görevler üstlendiği sonucuna varılmıştır. İkinci bölümde ise, Ebû Hüreyre'nin hadisçilik ve fakihlik yönü üzerinde durulmuştur. Neticede onun fakihlik yönünden ziyade hadisçilik yönünün ağır bastığı ve tespit edilen fetvalarının da bu durumu teyit ettiği sonucuna varılmıştır. Üçüncü bölümde sahâbe döneminden günümüze kadarki süreçte kendisine yöneltilen tenkitlere yer verilmiş ve bunların gerekçeleri ele alınmaya gayret edilmiştir. Neticede sahâbe ve Hanefî âlimlerin yaptığı tenkitlerin sünneti doğru anlamaya yönelik yapılmışken diğer grupların bunu önyargılarla yaptığı ve sahâbe tarafından tenkit edilen rivayetlerinin tüm rivayetlerine oranla yok denecek kadar az olduğu görülmüştür. Sonuç itibariyle Ebû Hüreyre'nin fakih olmadığı başka bir deyişle sünnete şeklî/lafzî (zâhirî) yaklaştığı şeklindeki iddiaların haklı olduğu ve ömrünü hadis rivayetine adamış olmasının da bunu teyit ettiği kanaatine varılmıştır.
Bitlis-Mutki Ohin medresesinde Arapça eğitimi (Müderrisler - muidler - eğitim ilkeleri - okutulan kitaplar)
Çalışmada Bitlis İli Mutki ilçesi Ohin Medresesi'nde Arapça eğitimi, medrese hocaları, eğitim ilke ve metotları ile ilgili bilgiler ortaya konulmuştur. Medrese ile ilgili yazılı bir araştırma olmadığından dolayı çalışma; Medrese hocaları ve talebeleriyle mülâkat yöntemi ile yapılmıştır. Görüşme esnasında sorulan sorular ve verilen cevaplar kayıt altına alınmış daha sonra da bu kayıtlar yazılı metin haline getirilmiştir. Buradaki amaç; medresede uygulanan sistemi ve ulaşılan seviyeyi özellikle Arapça eğitimi açısından tespit etmektir. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden itibaren bu medreseler birbirinden bağımsız ve denetimsiz faaliyet gösterdikleri için eğitim sistemlerinin gün yüzüne çıkarılması önem arz etmektedir. Sonuç olarak amacın gerçekleştiği düşünülmektedir. Zira çalışmada medresenin günlük faaliyetleri, okutulan kitaplar, ilke ve metotları yerinde tespit edilmiştir.
Sûfî gelenekte zikir uygulamaları ve halleri
Allah'ı zikretmek, O'nu sürekli hatırda tutup unutmamak diye ifade edilen zikir kelimesi, sûfî gelenekte ekseriyetle Allah'ın isimleri başta olmak üzere hadislerde ifade edilen bazı dualar ve lafızların çeşitli miktarlarda, belli vakitlerde ve belli sayılarda ferdi ve toplu bir şekilde söylenmesi olarak ifade edilmektedir. Sûfîler insanın en önemli gayesinin Allah'a vuslat olması gerektiğini, bu gayelerine ulaşabilmek için en önemli unsurun da Allah'ı zikretmek olduğunu belirtmişlerdir. "Allah'a giden yolların mahlukların sayısı adedince" olduğunu belirten sûfîler, Allah'a ulaşma yolunda ortak yapılması gereken zikirlerle birlikte, her müridin Allah'a ulaşma yolunda kendine has bir virdinin olması gerektiğini vurgulamışlardır. Sûfilere göre zikir, karanlıkları aydınlatan bir fener gibidir. Zira zikir, insanın vuslat yolculuğunda önündeki en büyük engel olan gaflet ve nisyanın panzehridir. Zikirde asıl olan ise nefsi terbiye etmesidir. Sûfîler nezdinde, nefsi terbiye etmeyen zikir, zikir sayılmamaktadır. Sûfîlere göre, zikir konusunda esas olan, zaman ve mekân gözetmeksizin sûfînin daima zikirle meşgul olmasıdır. Sûfîler zikri, yapılışı ve zikreden kişinin, zikir esnasındaki hal durumuna göre farklı kısımlara ayırmışlardır. İbadetlerde genel olarak birtakım şartlar ve şekiller varken, zikir uygulaması için herhangi bir şart ve şekil söz konusu değildir. Ancak sûfîler yapılışı itibariyle farklı şekillerde zikir uygulamaları icra etmişlerdir. Sûfîlerin zikir uygulamaları başlıca şu şekildedir: "lisanî zikir", "kalbî zikir", "cehrî zikir", "hâfî zikir", "toplu zikir", "semâ", "hatm-ı hâce", "darb-ı esmâ", "kıyamî zikir", "kuûdî zikir" ve "deverân" Anahtar kelimeler: Sûfî, Zikir, Zâkir, Semâ, Devran, Vird, Cehrî, Hâfî.
İbn Hazm'ın "talak" ahkamına ilişkin görüşleri
Bu çalışma İbn Hazm'ın el-Muhallâ adlı eserindeki "talak'' hükümlerinin incelenmesini konu almaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde İbn Hazm'ın hayatı, eserleri, ilmi çalışmaları, usul anlayışı ve Zâhirî metodolojisine katkılarına değinildi. Yine aynı bölümde el-Muhallâ adlı eserinin muhteva ve sistemetiği hakkında bilgi verilmektedir. İkinci bölümde talak kavramının tanımı, Kuran, Sünnet ve icmadaki delillerine, talak ile fesih kavramlarının benzer ve farklı noktalarına yer verilmiştir. Ayrıca talakla ilgili kavramların ve çeşitlerinin lügat ve ıstılahî tanımı yapılmış ve bu kavramlar hakkında genel bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde İbn Hazm'ın el-Muhallâ adlı eserindeki talak çeşitleri ile talak hükümlerinin incelenmesine ve diğer mezheplerin bu konular hakkındaki hükümlerine yer verildi. Dördüncü bölümde kazâî boşanma sebepleri ve el-Muhallâ'daki hükümleri ve diğer mezheplerin görüşleri incelendi. Bu çalışmanın sonucunda İbn Hazm'ın, diğer fıkhî konularda olduğu gibi talak konusunda da Zâhirî mezhebinin görüşlerinden ziyade kendi özgün metodolojisini yansıttığını görmekteyiz. Zira usul ve fürûdaki tutarlılığını, diğer mezhep imamlarına karşı eleştirisel yaklaşımını, meseleleri işleyişindeki yöntemi ve sert tutumunu bu eserde talak bölümünü işlerken de yansıtmıştır.
Ehl-i sünnet tefsir geleneğinde zındıklık ve zenâdıka algısı
Sünnî tefsir literatüründe kimi zaman bazı yorumların zındıklık, yorum sahiplerinin de zındık olduğu iddia edilmektedir. Bu çalışmada, söz konusu iddiaların yer aldığı tartışmalardan hareketle, Ehl-i Sünnet tefsir geleneğinin zındıklık algısı, bu iddiaların nedenleri, iddia sahiplerinin ve muhatap olan kişilerin düşünce çizgileri ve bu şekilde bir iddiada bulunmanın gerekli olup olmadığı gibi meseleler irdelenmeye çalışılmıştır. Giriş, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşan bu çalışmanın giriş başlığı altında araştırmanın konusu, kapsamı, amacı, yöntemi ve araştırmada kullanılan kaynaklar hakkında bilgi verilmiştir. Kavramsal çerçeve adını verdiğimiz birinci bölümde, başta zındıklık nitelemesi ve türevleri olmak üzere çalışmamızın çerçevesine dâhil olan kavramların etimolojik ve semantik tahlilleri yapılmış, zındık olduğu iddia edilen kişiler sınıflandırılarak zındıklığın çerçevesi belirgin hale getirilmiştir. İkinci bölümde Sünnî tefsirlerde zındıklık iddialarına fazlaca yer verildiğini tespit ettiğimiz, hararetli tartışmaların yaşandığı temel meseleler incelenmiş ve tartışma konusu olan bu meselelerden hareketle Sünnî tefsir geleneğinin zındıklık algısı ortaya konmaya çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde de zındıklık iddialarının arka planında yer aldığını düşündüğümüz temel nedenler örneklendirilerek izah edilmeye çalışılmış, sonuç kısmında ise tespitler ve neticeler aktarılmıştır.
Ebû Şekûr es-Sâlimî'nin kelam anlayışı
Ebû Şekûr es-Sâlimî, Hanefî-Mâtürîdî Kelam geleneğine mensup bir alimdir. O, Mâtürîdîliğin neşet ettiği Semerkand şehrinin Keş beldesinde hicri V. asrın ilk yarısında doğmuş ve muhtemelen VI. asrın ilk çeyreğinde de vefat etmiştir. Sâlimî'nin kelam anlayışını ele alan bu araştırma, giriş, sonuç ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, önemi, amacı, yöntemi ve kaynaklarının yanısıra, dönemin sosyokültürel durumu, Sâlimî'nin kimliği ve mezheplere yaklaşımı hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde; Sâlimî'nin, akıl, duyular, haber ve bunlarla bağlantılı konular ekseninde bilgiye; tabiat, ruh ve hareket, gök cisimlerinin hudûsü bağlamında varlığa; yaratıcının zatı ve sıfatlarına dair görüşlerinin değerlendirilmesi merkezinde ilahiyat bahisleri ele alınmıştır. İkinci bölümde; Sâlimî'nin, imanın mahiyeti, bilgiyle ilişkisi, tasnifi, İslâm ve amel kavramlarıyla irtibatı, artması, eksilmesi ve şüphe edilmesi bakımından imana; aidiyyeti, yaratılması, güç yetirilmesi yönüyle insan fiilleri konularına bakış açısı değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde; onun, risaletin imkanı, peygamberlerin masumiyeti, mucize ve onunla ilişkili Kur'ân, isra, miraç gibi meseleler bağlamında nübüvvvet; dört halife, Muaviye'nin isyanı, Hz. Hüseyin'in şehadeti ve Abbasiler'in hilafeti doğrultusunda hilafet; ölüm ve sonrası, şefaatin imkanı, cennet ve cehennem, Allah'ın ahirette görülmesi hususunda da ahiret konularına yaklaşımına yer verilmiştir. Sonuçta ise Sâlimî'nin İslâm kelamı içerisinde yeri ve kelam anlayışı ortaya konmuştur.
Türk (Bahri) Memlükler Dönemi'nde hadis ilmi (Hicri VII-VIII. asırlar)
Türk (Bahrî) Memlükler devleti, 648/1250 yılında Mısır'da kurulan ve Aynîcalut'da Moğollar karşısında kesin bir zafer kazanarak İslâm dünyasının liderliğini üstlenen bir Türk devletidir. Bu çalışma, ilmî hareketliliğin açıkça görüldüğü Memlük Devleti'nin ilk asrındaki ilmî hayatı hadis ilmi çerçevesinde ele alarak; medrese, dârülhadis, hankah, cami gibi kurumlarda verilen hadis eğitiminin, bu dönemde yetişen âlimler ile telif edilen eserlerin ve resmî olmayan kurumlarda şahsî gayretlerle yürütülen hadis faaliyetlerinin ortaya konulmasını amaçlamaktadır. Bu çalışmada söz konusu dönemde kullanılan hadis tahammül yolları, hadis ilmi ile ilgili okutulan eserler, hadis için yapılan rıhleler de ele alınmış, özellikle dârülhadis ve medrese gibi kurumlarda görev yapan, eser telif eden ve topluma yön veren bazı hafız muhaddisler kısaca tanıtılmıştır. Bu dönemin telifâtının orjinallikten uzak olduğu yönünde öne sürülen birtakım iddialar değerlendirilmiş ve bu dönemin belli başlı musannefâtı, türlerine göre tasnif edilerek tespit edilmiştir. Ayrıca Türk (Bahrî) Memlükler döneminde yaşayan muhaddislerin toplumda birbirleriyle olan ilmî ve sosyal ilişkileri, yaşadıkları sorunlar, çekişmeler, aralarındaki ilmî rekabet, mezhep farklılıklarının yaşamlarına ve eserlerine tesiri, siyasîlerle olan münasebetleri, sosyal konumları, mansıp mücadeleleri ve yaşam tarzları ayrıntılı olarak incelenmiştir.
İbn Rüşd'ün Bidâyetü'l-Müctehid adlı eserinde haber-i vahidi delil olarak kullanması: Aile Hukuku örneği
İslam hukuku, yapısı itibarıyla İslam dininin temel metinleri olan Kur'an ve hadislerden hareket etmek durumundadır. Kur'an'ın mütevâtir olmasından dolayı sübutu hakkında ittifak söz konusu olup ayetlerin delaletleri noktasında bazı ihtilaflar bulunmaktadır. Ancak İslam hukuk metodolojisindeki asıl ihtilaflar haber-i vahid konusunda yaşanmıştır. Prensip olarak haber-i vahidin bilgi gerektirmeyeceği ancak amel gerektireceği kabul edilmiştir. Bunun neticesinde bütün mezhepler bazı usul ve kaideler çerçevesinde haber-i vahid ile amel etmiştir. Diğer mezhepler gibi Malikî mezhebi de haber-i vahidin amel değerini kabul etmiş ve bu haberler ile amel etmek için bazı şartlar ileri sürmüştür. İbn Rüşd'ün haber-i vahid ile ilgili görüşlerine bakıldığında genel kabule uygun bir şekilde haber-i vahidin amel gerektireceğini kabul ettiği görülmektedir. Ancak o da haber-i vahidin kabulü için bazı şartlar ileri sürmektedir. Bu şartlar incelendiğinde bunların genel olarak Malikî ekolünün kabul ettiği şartlara uygun olduğu söylenebilir. İbn Rüşd teorik olarak haber-i vahidi kabul etmiş ayrıca pratik olarak da fürû-i fıkıh alanında delil olarak kullanmıştır. Fürû fıkıh alanındaki kitabının nikâh ve talak bölümleri incelendiğinde mezheplerin bu konudaki delillerinin tahlil edildiği ileri sürülebilir. İbn Rüşd bu tahlil esnasında mezhepler arası benzerlikleri zikretmiştir.
Eş'arî kelamında günahların affı
Günahların affı konusu, Eş'arî kelâmcıların bakış açısıyla incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Bu araştırma, günah kavramı, günah ve sorumluluk, kişiyi günaha sevk eden etkenler, iman ve küfür açısından günahkârın durumu ve günahlârın affını ilgilendiren tövbe ve şefaat gibi meseleleri kapsamaktadır. Günah, Allah'nın razı olmadığı fiildir. Buna rağmen insan günah işleme potansiyeline sahip olduğu için kendisini günaha meylettiren bir etkene maruz kaldığında günah işleyebilmektedir. Bu günah şirk ve küfür değilse insanı iman dairesinden çıkarmamakla birlikte, onu günahkâr ve sorumlu kılmaktadır. Günah işleyen mümin, günahından kurtulmak isterse tövbe etmesi gerekir. Ancak tövbenin kabulü için bazı şartların yerine getirilmesi icap eder. Bu şartlar yerine getirilir ve samimi bir pişmanlık gösterilirse, tövbenin kabul edileceği ümit edilir. Aynı zamanda; Allah'ın merhameti, ibadet ve taatler günahların affına vesile olabilir. Ehli Sünnetin tamamında olduğu gibi Eş'arî kelamında şefaat hak olarak kabul edilir, şefaatle günahların affedileceğine inanılır. Ancak mezheplerin şefaat meselesine yaklaşımında farklılıklar vardır. Eş'ari âlimlerin kelâmî konulara yaklaşımında Allah'ın kudreti merkezdedir ve O'nun kudreti öne çıkarılır. Bu yaklaşım günahların affı konusuna da yansımıştır. Araştırma problemi, Eş'arî kelamında günahların affını içermektedir. Araştırmanın amacı, Eş'arî alimlerin günahların affına olan yaklaşımının tespit edilmesidir. Bu da araştırmayı önemli kılmaktadır. Çağdaş araştırmalar da dikkate alınarak Eş'arî âlimlerin ana kaynakları incelenmiştir.
Muharrem Hilmi Sırrî'nin hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşleri
Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nin son dönemi ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yılları arasında yaşamış, ilim ve irşad faaliyetleri yürüten Muharrem Hilmi Efendi'nin hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşleri hakkındadır. Anadolu'da yetişen son dönem şairlerimizden olan mutasavvıfımız, başta Nakşibendiyye olmak üzere Kâdiriyye, Rifâiyye, Ekberiyye, Kübrevîyye ve Şâzeliyye gibi birçok tarikattan icazet almıştır. Muharrem Hilmi Efendi, çocukluk yıllarından itibaren Arapça, Hadis, Tefsir, Mantık ve Tasavvuf gibi birçok alanda dönemin tanınmış hocalarından eğitim almıştır. O, sadece ilmî ve tasavvufî hizmetleriyle değil, çeşitli cephelerde ifa ettiği askeri görevleri, edebî yönü ve şair kimliğiyle de tanınmış, sosyal ve kültürel tarihimizde temayüz etmiştir. Bu çalışma, Muharrem Hilmi Efendi'nin hayatı, eserleri ve tasavvufî görüşlerini ortaya koyma amacıyla hazırlanmıştır. Çalışmamız; giriş, iki bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Giriş bölümünde çalışmanın konusu, amacı, önemi, kapsamı ve kaynakları hakkında bilgiler verilmiştir. Bununla beraber Muharrem Hilmi Efendi'nin yaşadığını dönemin siyasî, sosyal, kültürel, dinî ve tasavvufî durumları genel olarak incelenmiştir. Birinci bölümünde, Muharrem Hilmi Efendi'nin hayatı ve eserleri ayrıntılı şekilde ele alınmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümde ise mutasavvıfımızın eserlerinden hareketle onun tasavvufî görüşleri ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Muharrem Hilmi Efendi eserlerinde tevbe, ihlas, zikir, aşk ve muhabbet gibi pek çok tasavvufî konuyu kendine has üslubuyla açıklamıştır. Özellikle aşk kavramı hakkında yaptığı tanım ve yorumlarla kendi anlayışını ortaya koymuş ve aşkı; cihanı gösteren bir ayna, saliki Hakk'a vasıl eden ve beşeri sıfatları eriten duygu, kalbe hayat veren can suyu ve kibir putunu kıran bir çekiç şeklinde tarif etmiş ve böylece kavramın anlam dünyasının zenginleşmesine ve ilgili literatürün çeşitlilik kazanmasına katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Muharrem Hilmi Efendi, Şiir, Dîvân-ı Sırrî, Aşk.
Hûd Suresi 11/44. âyet bağlamında Kur'ân'ın edebî i'câzı
Bu araştırmada, belagat açısından pek çok i'câz barındıran Hûd sûresi 11/44. ayetteki belâgat inceliklerinin Kur'ân manalarının anlaşılmasına etkisi ele alınmıştır. Bu bağlamda başta Zemahşerî, Beyzâvî ve Nesefî olmak üzere birçok âlime ait tefsîr kitabı incelenmiştir. Ayrıca tefsîr için birer alet ilmi hükmündeki tefsîr usûlü, fıkıh usûlü, belâgat (me'ânî, beyân ve bedî'), nahiv, sarf, mantık, vaz'u'l-luga gibi ilim dallarının kaynak eserlerine de müracaat edilmiştir. Konu üç temel bölümde incelenmiştir: Bunlar ilk olarak tanımı ve tarihçesiyle birlikte belâgat ilmi, ardından Kur'an-ı Kerîm'in i'câzı etrafında dönen tanım ve tespitler özetlenmeye çalışılmış en sonda ise ilgili ayet özelinde Kur'an'ın i'câz özellikleri değerlendirilerek sayılan hususların Kur'an manalarının anlaşılmasındaki rolü üzerinde durulmuştur.
Şaʻrâvî'nin nefis tezkiyesi ile ilgili görüşleri
Şaʻrâvî, modern asrın en önemli müfessirlerinden sayıldığı gibi, aynı zamanda Eşʻariyye mezhebine mensup modern dönem sûfîlerinden sayılmaktadır. Eğitim, davet, şiir, edebiyat, siyaset vb. birçok alanla igilenmesinin yanında, İslam ümmetini içinde bulunan gaflet ve geri kalmışlıktan kurtarmak için çalışmış önemli âlimlerden biridir. Şaʻrâvî'nin bütün çabası ümmetin evlatlarının yaratılış gâye ve hedeflerine uygun olarak davranması, onların nefislerini tezkiye etmek, onları vehim ve dalaletten arındırmak içindir. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Şaʻrâvî'nin hayatı, eserleri, onun hakkındaki önemli çalışmalar, eğitime dâir görüşleri, İslâm'ı savunma metodu ve siyâsî eğilimleri ele alınmıştır. Ayrıca tasavvuf ve tarikatler mevzuuna da değinilmiştir. Son kısımda Havâtıru'ş-Şaʻrâvî adıyla meşhur olan Kur'an-ı Kerim tefsiri hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde nefis mahiyeti, çeşitlerini, kalbin halleri ve nefis tezkiyesi ile ilgili meselelere temas edilmiştir. Ayrıca tevbe, istiğfâr, zikir, tefekkür, sabır, nefis mücâhedesi vb. nefis tezkiyesi yolları da ele alınmıştır. Son bölümde ise Şaʻrâvî'nin; küfür, nifâk, şirk, riyâ, kibir, gurur, cimrilik gazap vb. ahlâk-ı mezmume; sıdk, ihlâs, zühd, tevekkül, havf, recâ, şükür, takvâ vb. ahlâk-ı hamîde hakkındaki görüşleri ortaya konulmuştur. Sonuçta Şaʻrâvî'ye göre tasavvufa dair bazı eleştirilerin isabetli olmadığı, sûfî bakış açısının Kur'an ve sünnete dayandığı söylenebilir.
Kırşehir Abdallarının hayat tarzında Bektaşiliğin yeri
Kırşehir, Abdal topluluklarına ev sahipliği yapması bakımından Anadolu'nun önemli kültür merkezlerinden birisidir. Büyük bir kültürel mirasın taşıyıcısı olan Abdallık geleneği farklı yönleriyle önemli bir kültürel ve dini olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı; Kırşehir'de ikamet eden 'Abdallarda' Bektaşi geleneğinin izlerini ortaya çıkarmaktır. Abdalların hayatın çeşitli safhalarında, tabiat olaylarında, ateş ve hayvan kültlerinde, ziyaret ettikleri yerlerde, müziklerinde bulunan dini motiflerde, inanç ve uygulamalarının yanı sıra ibadetlerine yönelik din anlayışları ve davranışlarına etki eden Bektaşi geleneğinin izleri Kelam ve İtikadi İslam Mezhepleri alanında incelenerek verilmeye çalışılmıştır. Araştırmanın veri kaynaklarını ise görüşme sağladığımız Abdallar oluşturmaktadır. Çalışmamızı nitel araştırma desenlerinden görüşme yöntemi kullanılmıştır. Araştırma verileri ise içerik analizi yöntemi ile analiz edilmiştir. Görüştüğümüz Abdalların inanç ve uygulamalarını ayrı bir din veya mezhep olarak görmememize rağmen içinde bulundukları toplumun etkisi ile sünnileşme artmış olsa da hala evlerinde bulunan bir takım ikonik fotoğraf ve nesneler ile Bektaşi geleneğinin derin izlerini taşıdıkları görülmektedir. Araştırmamızın sonucunda Kırşehir Abdallarının hayat tarzında Bektaşi unsurlarının izlerini tespit edilmiştir. Yapılan bu araştırma da Kırşehir Abdallarının inancı ve kültürel yapı üzerindeki değişiklikler incelenmiştir. Bu değişikliklere neden olan tasavvufi akımlardan 'Bektaşilik' içerisinde eriyerek bir takım izlerini bırakmış olması gösterilirken aynı zamanda içinde yaşadıkları sünni toplumun etkisi de göz ardı edilmemektedir. Anahtar Kelimeler: Kırşehir Abdalları, Abdallar, Alevilik-Bektaşilik, İnanç.
Âşik Paşa's sufî views in his work named Garib-nâme
In the second half of the thirteenth century, the Seljuk State entered the process of collapse due to the Mongol invasion of Anatolia. As a result, social disintegration occurred in society and many chaos and disorder emerged. Spiritual leaders of the society have tried to guide the society with their ideas originating from religion in order to get away from this situation in social life. Spiritual leaders believed that society could only be kept together in this way, and that social life could only be rebuilt on the basis of religion. They wrote religious and mystical works in order to guide and support the people who were at an impasse and to reinforce national feelings. Figures such as Ahmed Yesevî, Mevlânâ, Yunus Emre, and Ahî Evran are among those who produced works of significant value that shaped social life and could be passed on to future generations. Âşık Paşa is also among these sufî-literary figures who wrote the first Turkish works in Anatolia to ensure unity and order within society. This study, titled " Âşık Paşa's Sufı Vıews In Hıs Work Named Garıb-Nâme" examines Âşık Paşa's ideas regarding fundamental concepts related to sufîsm. The study aims to see the whole picture by also utilizing the ideas of other sufîs. Âşık Paşa's works, including Garib-nâme, Fakr-nâme, Vasf-ı Hâl, Hikâye, Kimya Risâlesi, Elif-nâme, Risâle fî Beyâni's-Semâ, and other poems, are included in the research. This study extensively investigates Âşık Paşa's life, works, and sufî views. It addresses and explains fundamental concepts prominent in his sufî thought, such as unity (tawhid), morality, knowledge, gnosis, the relationship between the servant and the Lord, and individual and societal unity.
Abdullah b. Mes'ûd rivayetlerinin Hanefî fıkıh düşüncesinin oluşumuna etkisi
Abdullah b. Mes'ûd, peygambere yakınlığı, zekâsı, ilmî yeteneği, Kur'an ve sünnete olan hâkimiyeti ile öne çıkan sahâbîlerden birisi olmuştur. Müslümanlığı ilk dönemlerde kabul edişi ve Hz. Peygamber'e olan yakınlığı vesilesiyle ondan birçok hadis duymuş ve rivayet etmiştir. Çalışmamız, İbn Mes'ûd rivayetlerinin Hanefî fıkhının oluşumundaki etkisini ortaya koymaya yönelik bir çalışmadır. Bu çalışmamız, üç ana bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır: Birinci bölümde öncelikle, çerçeveyi belirlemek amacıyla tezimizin konusu, amacı ve tezin yöntemi hakkında bilgi verildi. Sonra İbn Mes'ûd'un hayatı, ilmî kişiliği ve Hanefî fıkhının oluşumundaki etkisine değinildi. İkinci bölümde, Hanefîlerin amel ettikleri ve kaynak gösterdikleri İbn Mes'ûd rivayetleri konu edildi. İki ana bölümden birincisini oluşturan bu kısımda fıkhî hükümler; ibadet, muâmelât ve ukûbat genel başlıkları atında ele alındı ve İbn Mes'ûd rivayetleri ilgili genel başlıklar içerisinde alt başlıklar halinde incelendi. Üçüncü bölümde ise, İbn Mes'ûd'dan gelen ve Hanefîlerin kaynak göstermedikleri rivayetler üzerinde duruldu. Bu bölüm de kendi içinde iki kısma ayrıldı. İlk kısımda mezheb görüşüyle uyumlu olmasıyla beraber kaynak gösterilmeyen rivayetlere yer verildi. İkinci kısımda ise mezheb görüşüyle uyuşmayan, aksi yönde fetva verilen rivayetlere yer verildi. İki ana bölümden ikincisini oluşturan bu kısımda da aynı şekilde fıkhî hükümler; ibadet, muâmelât ve ukûbat genel başlıkları atında ele alınarak İbn Mes'ûd rivayetleri ilgili genel başlıklar içerisinde alt başlıklar halinde incelendi. Sonuç bölümünde de incelenen Abdullah b. Mes'ûd rivayetlerinin Hanefî fıkhını hangi oranda etkilediği konusunda ulaşılan kanaatler zikredildi.
Orta Doğu'da dürzîlik inancı
Dürzîlik, Fatımi halifelerinden Hâkim-Biemrillah döneminde (996-1021) Vezir Hamza b. Ali tarafından kurulan aşırı bir fırkadır. Orta Doğu'nun dini ve kültürel dokusunda derin bir etkiye sahip olan Dürzîlik, özellikle Lübnan, Suriye ve Filistin gibi bölgelere yayılarak kendine özgü toplumsal ve dini kimlik geliştirmiştir. Bu mezhep, mistik ve gizemli öğeler içeren bir yapıya sahiptir ve tarih boyunca gizlilik ve takiyye gibi unsurlarla çevrili olmuştur; bu da Dürzîlik hakkında sınırlı ve bazen çelişkili bilgilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Dürzîler, genellikle dağlık ve izole bölgelerde yaşayan bir topluluktur. Bu coğrafi izolasyon, Dürzî toplumunun kendine özgü dinî inanç ve ritüellerini korumasına ve geliştirmesine olanak sağlamıştır. Dürzîlerin tarihî serüveni 11. yüzyılda, Lübnan dağlarında uzun süreli bir izolasyon dönemiyle başlamıştır. Bu dönem, Dürzî toplumunun dinî pratiklerini ve sosyal yapılarını derinleştirmiş ve kimliklerini güçlendirmiş bir süreçtir. 19. yüzyılın sonlarına doğru ise Dürzîler, dağlık bölgelerden çıkarak diğer Orta Doğu ülkelerine ve hatta dünya geneline yayılmışlardır. Bu süreç, Dürzî topluluğunun sosyal ve kültürel yapısında önemli değişimlere yol açmış ve mezhebin genişlemesine olanak sağlamıştır. Dürzîlik inancının Orta Doğu'daki derin etkilerini ve toplumsal evrimini anlamak için daha fazla araştırma ve analiz gerekmektedir. Mevcut bilgiler, bu inancın kökenleri ve günümüze kadar süregelen varlığı hakkında önemli bir temel oluşturmakta; ancak gizlilik ve özerklik arayışının devam etmesi, Dürzîlik hakkında net ve kesin bilgilere ulaşmayı zorlaştırmaktadır. Bu çalışma, Orta Doğu'daki Dürzîliğin tarihi, inanç yapısı ve toplumsal yapısını derinlemesine ele alarak akademik bir çerçevede incelemeyi amaçlamaktadır. Dürzîlerin kökenleri, inançları, toplumsal yapılanmaları ve coğrafi dağılımları gibi konular detaylı bir şekilde incelenmiş ve bu önemli İslam mezhebinin Orta Doğu'daki etkilerini ve evrimini anlamamıza yardımcı olacak bir perspektif sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Dürzîlik, Filistin, Lübnan, Ortadoğu, Suriye
Bir heyet ictihadı kurumu olarak Avrupa Fetva ve Araştırmalar Meclisi: Kararlar ve usul
Avrupa Fetva ve Araştırmalar Meclisi; Kur'an, sünnet, icmâ gibi dinin temel delillerine ve kıyas, istihsan, sedd-i zerîa ve maslahat gibi yöntemlere dayanmak suretiyle daha ziyade Avrupa'da vuku bulan ve oradaki müslüman azınlıkları ilgilendiren olay ve sorunlar hakkında kolektif olarak fetva ve karar vermektedir. Bu araştırma, ilgili kurumun verdiği karar ve fetvaları mezheplerin temel kabulleriyle kıyaslamak suretiyle bilimsel değerlendirme yapmayı amaçlamaktadır. Araştırmanın Giriş kısmında fetva, hüküm, içtihat ve aralarındaki farktan söz edilerek heyet içtihadının ne olduğu ifade edildi. Bölüm I'de Avrupa Fetva ve Araştırmalar Meclisi'nin kurumsal yapısı tanıtılarak Meclis'in fetva ve kararlarında ilke edinmeyi taahhüt ettiği iç tüzüğünden bahsedildi. Sonrasında ise Meclis'in yayımladığı araştırma, dergi, oturum, karar ve fetvaları hakkında istatiksel açıklamalarda bulunuldu. Bölüm II'de ise Meclis'in gündemine aldığı bazı fetva ve kararlar, Meclis'in her bir fetva ve kararı çıkarırken itimat ettiği dayanaklara göre kısımlara ayrılıp incelendi. Denilebilir ki Meclis, hüküm kurarken kendi iç tüzüğüne sadık kaldığı gibi Sünnî fıkıh mezheplerinin yaklaşımlarına da bağlı kalmıştır. Buna mukabil çok az meselede dört mezhebin dışına çıkılarak bazı sahabî ve tâbiîn alimlerinin görüşlerine uygun fetva verilmiştir. Ayrıca Meclis'in verdiği bir çok fetva ve kararda maslahat ve örf vurgusu dikkat çekmektedir.
Zenbillizâde Fudayl Çelebi'nin Edebü'l-Evsiyâ adlı eserinin tahkik ve değerlendirmesi
İslam kültürünün yazılı kaynakları arasında yer alan ve yazmalar halinde bulunan bazı "klasik eserler" hala önemini ve güncelliğini korumaktadır. Bu eserlerden biri de Zenbillizade Fudayl Çelebi'ye ait ve yazma halindeki Edebü'l-evsıya'dır. Bu eseri, tahkik ederek hem geçmişe ait bir sorumluluğu ifa etmek hem de günümüz araştırmalarında yeni tespit ve bilgilere katkı sağlamak istedik. Çalışma, bir giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Girişte tezin konusu, kapsamı, amacı ile ilgili bilgileri verdikten sonra araştırmada izlenen metot ve teknikleri belirttik. Birinci bölümde, eserin müellifi Fudayl Çelebi'nin hayatı, şahsiyeti ve eserleriyle ilgili elde ettiğimiz bilgileri değerlendirdik. İkinci bölümde, ilgili eser üzerinde değerlendirmelerde bulunarak müellifin vasiyet konusundaki yaklaşımlarını ortaya koymaya çalıştık. Üçüncü bölümde, eserin nüshalarının tanıtımını yaptıktan sonra tahkikli metne yer verdik. Sonuç bölümünde ise çalışmamız neticesinde vardığımız kanaatlere dair genel bir değerlendirme yaptık.
İslam Hukukunda Mut'a nafakası ve İslam ülkelerindeki uygulamaları
Sahih nikâh bağı ile kurulan evlilikte kocanın tek taraflı nikâh bağını bağını sonlandırması durumunda karısına mut'a nafakası ödeyip ödemeyeceği ödeyecekse bunun miktarı ve süresinin ne olacağı çalışmanın temel problemi olacaktır. Bu çalışma, mut'a nafakasını, bu nafakanın ahkâm tefsirlerinde nasıl ele alındığını, mezheplerin bu konudaki görüşlerini ve bazı İslam ülkelerinde mut'a nafakasıyla ilgili uygulamaları ortaya koymak amacıyla yapılmıştır. Birçok islam ülkesinde şafiî mezhebinin yaklaşımı kodifiye edilmek suretiyle kocası tarafından boşanmış kadının belirli şartlarda ve süreli olmak koşuluyla bu nafakayı hak edeceği uygulamaya konmuştur. Denilebilir ki mut'a nafakası, fakihlerin de dile getirdiği üzere kadının mağduriyeti ve üzüntüsünün bir nebze olsun hafifletilmesi maksadına matuftur. İslam ulemasının mut'a nafakasının miktarı ve türüne yönelik verdiği hizmetçi, üç kat kıyafet, 30 dirhem gibi örnekleri dönemsel ve örfe dayalı olup tahdidi değildir.
Musa Cârullah Bigiyef ve hadis-sünnet anlayışı
Çalışmamızın konusu, Musa Cârullah'ın hadis sünnet anlayışının Kitâbu's-Sünne özelinde incelenmesidir. Çalışmamız, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde tezin konusu, amacı, önemi, metodu ve kapsamı hakkında bilgi verilmektedir. Birinci bölümde Musa Cârullah'ın hayatı, görüşleri ve onun görüşlerini etkileyen etkenler üzerinde durulmaktadır. İkinci bölümünde, Musa Cârullah'ın hadis sünnet anlayışı eserlerinden yola çıkarak ele alınmıştır. Musa Cârullah'ın hadisçiliği, Musa Cârullah'a göre sünnetin tanımı, kapsamı, metin tenkidi gibi konular incelenmektedir. Ayrıca eserlerinde kullandığı rivayetler üzerinde tahliller yer almaktadır. Çalışmamız sonuç ve değerlendirme ile tamamlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hadis, sünnet, Musa Cârullah Bigiyef, Cârullah'ın hadis ve sünnet anlayışı.
Uryânîzâde Ali Vahîd'in "Türkçe Hutbeler" adlı kitabının 2-130. sayfalarının latinize edilmesi ve değerlendirilmesi
İnanmak, insanın fıtratında var olan bir kavramdır. İslam inancına göre Allah insanları temiz fıtrat üzere yaratmış ve bu yaratılışın korunmasını istemiştir. İnsanın temiz islam fıtratının korunmasında irşat, doğru yola davet ve uyarma önemli bir yer tutmaktadır. Allah'ın emir ve yasaklarını bildirmek insanları hayra, iyiliğe, doğruya çağırmak ve kötülükten sakındırmak için Allah tarafından gönderilen peygamberler bu temiz fıtratın korunması için gayret sarf etmişlerdir. Dini hitabet şekillerinden biri olan hutbe islam inancının Müslümanlara doğru bir şekilde aktarılmasını sağlayan irşad yollarından biridir. İslamın ilk dönemlerinden günümüze kadar gelen hutbe Müslümanların haftalık ve yıllık kitlesel ibadetleri olan cuma ve bayram namazlarında hazır bulunan insanlara inanç, ibadet, ahlak gibi konularda bilgi verme amacını taşımaktadır. Osmanlı devletinin son dönemlerine kadar Arapça okunmuş olan hutbenin Türkçe okunup okunmayacağı gündeme gelmiş ve tartışılmaya başlanmış, cumhuriyetin ilanı ile birlikte de hutbenin dili meclis kararıyla Türkçeye çevrilmiştir. Çalışmamızın konusunu teşkil eden cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme alınan Uryânîzâde Ali Vahîd'in "Türkçe Hutbeler" adlı kitabının 2-130. sayfalarında yer alan ilk 14 hutbenin latinize edilmesi Osmanlı devletinden cumhuriyete geçişte toplumun din algısına ışık tutması açısından önem arz etmektedir. Çalışmamızda hutbeleri Osmanlı Türkçesinden günümüz Türkçesine latinize ederek değerlendirmesini yapmış olduk. Hutbeleri konu ve içerik bağlamında değerlendirdiğimizde iman, ibadet, ahlak, eğitim ve toplumsal konular gibi genel başlıkları ilgilendirdiğini gördük. Bununla birlikte cumhuriyetin hemen ilanının ardından kaleme alınan bu eser yeni kurulmuş bir devletin yurttaşlarına hutbe aracılığıyla erişim sağlandığının göstergesi olması bakımından da önem taşımaktadır. Hutbelerde dini yükümlülüklerin öğütlenmesinin yanı sıra o dönemin sosyal ve ekonomik şartları çerçevesinde vatandaşa milli kaynakların iktisadi hayata kazandırılması, çalışma, emek, gayret ya da salgın hastalıklar konusunda aşı yaptırma gibi birtakım ödevler yüklendiğini mülahaza ettik. Yapmış olduğumuz bu çalışmanın dönemin dini algı ve beklentileri hakkında bilgi vermesi ve eserin yazıldığı dönemdeki hutbelerle günümüz hutbeleri arasında mukayese yapabilmesi açısından faydalı olması hedeflenmiştir.
Uryânîzâde Ali Vahîd'in "Türkçe Hutbeler" kitabının 131-248. sayfalarının latinize edilmesi ve değerlendirilmesi
İnsan, doğruya ulaşmak, yanlışı fark etmek, kendini geliştirmek için yol gösterilmeye muhtaçtır. Geçmişten günümüze hangi devirde olursak olalım bir yola ihtiyaç duyarız bu, insan için bir gereksinimdir. Bu gereksinimi sağlamanın en etkili yollarından bir tanesi de toplumu bilgi sahibi yapan ve uyaran iletişim araçlarıdır ki bunlardan en etkilisi de hiç şüphesiz hutbelerdir. Hutbeler, insanlığın tutunduğu bir dal gibidir, o dal olmazsa insan savrulur gider. Yüce Allah, savrulup gitmeyelim diye bizlere hutbeleri aracı kılmıştır. Bu aracılar sayesinde kime? Neye? Nasıl? Ne şekilde? İnanacağımız dile getirilmiştir. Sonrası ise bizlere yani aklımıza, irademize kalmış bir durumdur. Yüce Allah, insana doğruyu bulabilmeleri için tüm imkânları sunmuştur. Tabi göz bu, bakar da görmez, kulak işitir de duymaz, ağız söyler de anlamaz kısacası insan, bilir de idrak edemez. Bu gibi durumlarda da bizler irşada başvurmalıyız. Bakan gözleri görür, işiten kulakları duyar hale getirmek için insanlığı uyarmalıyız, nasihatlerde bulunmalıyız. Bu amaç doğrultusunda başvurabileceğimiz en güzel yöntemlerden biri de hiç şüphesiz hutbelerdir. Nasihatlerimizi, önerilerimizi, irşad yolundaki söylemlerimizi dile getirebileceğimiz hitabet şekillerinden biri olan hutbe, nasihat etme, öğüt verme, irşad görevini yerine getirme gibi eylemlerle, doğruyu gösterme amacı ile varlığını sürdüre gelen bir kavramdır. Cuma ve bayram namazlarında Müslümanlara bilgi aktarımı amacıyla ibadet, ahlak, inanç gibi çeşitli konularda yapılan bu konuşma İslam'ın ilk dönemlerinden beri varlığını sürdüre gelmiştir. Bu konudan hareketle ele almış olduğumuz çalışmamız, Uryânîzâde Ali Vahîd'in "Türkçe Hutbeler" isimli kitabının 131-248.sayfalar arasında yer alan 13 hutbenin Latinize edilmesi ve bu hutbelerin değerlendirilmesini içermektedir. Uryânîzâde Ali Vahîd'in bu eseri, cumhuriyetin ilk yıllarında kaleme alınmıştır ki bu, cumhuriyete geçiş evresinde toplumumuzun hutbe kavramını algılama biçimlerini gözler önüne sermesi bakımından da önemlidir. Hutbelere baktığımızda muhtevanın yalnızca tek bir konu ile sınırlı kalmadığını bunlara ek olarak toplumsal konuları, inanç, ibadet, ahlak gibi çeşitli muhtevaları da içerdiğini görebiliriz. Birçok farklı konu ile karşılaşabileceğimiz bu eserde, zaman kısıtlılığı, konu bütünlüğü, yalınlık gibi nedenler dolayısıyla çalışmamızı genel bir değerlendirme ile kaleme almış bulunmaktayız. Osmanlıca'dan günümüz Türkçesine latinize etmiş olduğumuz 13 hutbe ve bunların değerlendirilmesindeki asıl amacımız, eserimizin kaleme alınmış olduğu o dönemdeki ve günümüzdeki kavramları ve hutbeye bakış açısı bakımından mukayese yöntemiyle toplumumuza ışık tutup, yol göstermektir.
İslâm hukukuna göre şevval orucunun hükmü
Müslümanlar, Allah'ın rızasına nail olabilmek ve Hz. Peygamber'in tavsiyelerine uyabilmek için farz ibadetlerin edası ile beraber nafile ibadetleri de en iyi şekilde ifa etme çabasına girmektedirler. Nafile ibadetlerden bazıları ile ilgili geniş kapsamlı ve bütüncül çalışmalar yapılmış olmakla beraber bazı ibadetler konusunda yeterli seviyede kapsamlı çalışmalar yapılmadığı görülmektedir. Bahsi geçen konulardan bir tanesi de şevval ayında tutulan nafile oruçtur. Müslümanlar, şevval orucuna önem vermekle birlikte bu orucun sünnetteki yeri ile ilgili derli toplu bir çalışmanın bulunmaması birtakım karmaşalara sebep olmaktadır. Bir kısım fukahanın şevval orucunun mekruh olduğu yönünde beyanlarda bulunması, diğer bir kısmın ise nafile oruçlar arasında yer aldığını dile getirmesi çalışmamıza zemin hazırlamıştır. Çalışmada özellikle ilk dönem kaynaklarından yararlanarak Hz. Peygamber'in konu ile ilgili hadislerini, mezhep imam ve fukahasının görüşlerini bir araya getirdik. Bununla birlikte ihtilaflı hususları ayrı başlıklar halinde ele alarak derinlemesine irdelemeye çalıştık. Tartışmalı hususlar arasında şevval orucunun senedinin sıhhati, mekruh görülen sıyâmu'd-dehre benzetilmesi, nafile oruç olduğu halde farz izlenimi vermesi, İmâm Mâlik (ö. 179/796) ile Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/767) bu orucun mekruh olduğuna dair görüşleri ile sayısal anlamda bir yıllık sevaba denk getirilme çabası yer almaktadır. Çalışma, hem şevval orucunun sünnetteki yeri hususunda okuyuculara konu ile ilgili bütüncül bilgi ve bulgulara ulaşmaları fırsatını vermek, hem de akıllarda soru işareti barındıran hususları gözler önüne sererek konuyu analiz etme fırsatını hedeflemektedir. Şevval orucu hakkında aktarılan birçok rivayetin bulunduğu ve bu rivayet zincirleri arasında zayıf rivayetlerin yanında senedi sahih olan rivayetin de bulunduğu tespit edilmiştir. İbn Rüşd'ün (ö. 520/1126) haber verdiğine göre İmâm Mâlik'in bizzat kendisinin şevval orucunu tuttuğunu öğrenmekteyiz. İmâm Mâlik'in mekruh hükmünü vermek konusundaki amacının, halkın kendisine olan itimadının avam tabakayı bidate götüreceği endişesi olduğu anlaşılmıştır. Sıyâmu'd-dehrin mekruh olarak değerlendirilmesinin bu orucu tutacak kimseye oluşturacağı cefa ve eziyetin rol oynadığı görülmüştür. Şevval orucunda sıyâmu'd-dehrde bulunan cefa ve eziyetin olmaması bilakis bu eziyeti bertaraf etmek amacıyla Hz. Peygamber tarafından tavsiye edildiği anlaşılmıştır.
Diyanet İlmî Dergi'de yer alan kadın yazarların İslam fıkhına katkıları (2003-2023)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı merkez teşkilatında bulunan, Dinî Yayınlar Genel Müdürlüğü alt birimi olan, Süreli Yayınlar ve Kütüphaneler Daire Başkanlığı'nın çalışmaları kapsamında birtakım yayıncılık faaliyetleri yürütülmektedir. Söz konusu faaliyetlerden biri olarak süreli yayımlanan dergiler arasındaki Diyanet İlmî Dergi, araştırmanın odağındaki yayın olmaktadır. Diyanet İlmî Dergi'de Yer Alan Kadın Yazarların İslam Fıkhına Katkıları'nın araştırıldığı çalışmada kadın yazarların Diyanet İlmî Dergi'de kaleme aldığı makaleler arasında İslam fıkhı verileri ele alınmıştır. Tezin adlandırılması aşamasında konu alanı ve kapsamına işaret edilmesi ön planda tutulmuştur. Bu doğrultuda 2003-2023 yılları arasındaki sayıların tümü mercek altına alınmıştır. Diyanet İlmî Dergi'de 2003-2023 yılları arasında yer alan kadın yazarlar tarafından fıkhî verilere yer verilmiş makalelerin dağılımının tespit edilmesi, makalelere ne kadar yer verildiğinin saptanması, alan yazına katkı sunulması gibi amaçlar etrafında araştırma sağlanmıştır. Bu doğrultuda gerçekleştirilen kaynak taramasında Diyanet İlmî Dergi üzerine herhangi bir çalışma yapılmadığı anlaşılmıştır. Bu alanda boşluk olduğu dikkate alınarak mezkûr araştırmayı gerçekleştirmek öneme haiz bir mesele haline gelmiştir. Yirmi yıllık süreçteki araştırma verisi birikimi, toplumun yapısı ve talepleri gibi unsurlardan referansla makale içeriklerinin değişimiyle ve dönüşümüyle etkileşim içindedir. Bu durum gerçekleştirilen araştırmanın önemini arttırmıştır. İlgili araştırmada nitel araştırma yöntemlerinden doküman ve içerik analizleri kullanılmıştır. Diyanet İlmî Dergi'de araştırma kapsamındaki yirmi yıl ranjında yayımlanmış sayılar, kadın yazarların fıkhî telifleri arasından tespit edilmiş ve makaleleri analiz edilmiştir. Söz konusu makaleler anlatım biçimi, muhtevası, ilgili bilim dallarına katkısı başta olmak üzere pek çok açıdan değerlendirilmiştir. Ardından yapılan değerlendirmeler ibâdât, muamelât, ukubât ve güncel fıkhî meseleler açısından taksim edilmiş ve raporlaştırılmıştır. Araştırma çerçevesinde yer alan makaleler analiz edilmiş ve taksim edildiği grupta birtakım sayısal verilere ulaşılmıştır. Alanı gereği doğrudan fıkhî konularda toplamda on üç adet makale yayımlanmıştır. Toplamda on adet muhtevası gereği ilgili konunun fıkhî boyutlarının dolaylı olarak veya makale içinde alt bölüm olarak fıkhî bakış açılarına yer verilmiştir. Öte yandan kadın yazarlar tarafından ele alınan konuların dikkate değer kısmında kadınlara özgü meseleler, çeşitli konuların kadınlara yansıyan fıkhî hükümleri ve bakış açıları üzerinde durulduğu bilgisine ulaşılmıştır. Diyanet İlmî Dergi'de yayımlanan sayıların bazılarında İslamî ilimlere katkı sağlamış şahsiyetlerin çeşitli yönlerinin ele alındığı konseptlerle oluşturulan makalelerin bir araya getirildiği sonucuna ulaşılmıştır. Bazı sayılarda İslam hukuku donelerine yer veren kadın yazarlara rastlanmadığı, bazı sayılarda ise herhangi bir konuda makale kaleme alan kadın yazarların yer almadığı bulgusuna erişilmiştir.
İslam aile hukuku bağlamında İbn Kayyim el-Cevziyye'nin görüşleri
Bu çalışmada, İbn Kayyim'in (ö. 751/1350) İslam aile hukuku alanındaki görüşleri ele alınmıştır. Üç ana başlıktan oluşan çalışmanın ilk bölümünde onun hayatı ve ilmî kişiliğini tanıtmaya dönük özlü bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde görüşleri diğer âlimlerle mukayeseli bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu çerçevede nişanlanma, evlilik, akdin rükûnları-şartları ve bunların fıkhî sonuçları izah edilmiştir. Evlilik cihetinden bakıldığı takdirde İbn Kayyim, nikâh akdinin gerçekleşmesinde kolaylaştırıcı bir anlayış benimsemiştir. Onun îcâb ve kabûl için kullanılacak Arapça nikâh ve tezvîc kavramları yanında diğer dillerdeki lafızların da geçerli olduğunu söylemesi bunun açık bir tezahürüdür. Üçüncü bölümde boşama ve onunla doğrudan ilişkili konular incelenmiştir. Onun bu bağlamda çerçeveyi oldukça daraltarak talâkın cari olmasına sebebiyet veren nedenleri azalttığı tespit edilmiştir. Bidʻî talâkın geçersiz, üç talâkın ise bir boşama şeklinde geçerli olacağını ifade etmesi; sarhoş ve zor altında olan şahsın talâkını boşama niyeti bulunmadığı için muteber görmemesi bu anlayışının bir yansımasıdır. İbn Kayyim, yer yer Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ve İbn Teymiyye'ye (ö. 728/1328) muhalefet etmiş olsa da çoğunlukla onlara muvafık kalmıştır. Onun, toplumun sorunlarına başarılı çözüm önerileri getirmesi fetvalarının hüsnü kabul görmesinde etkili olmuştur. Bunda engin ilmî, diyalektik ve objektif metodu ve ictihad ameliyesini etkin bir şekilde işletmesinin rolü büyüktür. Böylece hayattayken yaygınlık kazanan şöhreti giderek artmıştır. Nihayet görüşleri yakın ve muasır dönem âlimler için referans olmuştur. Anahtar Kelimeler: Fıkıh, İbn Kayyim, İbn Teymiyye, aile hukuku, evlilik, boşama.
Sûfî menâkıbnâmelerinde âyet ve hadislerin işârî yorumları
Kültür tarihimiz ve toplumsal hafızamız açısından önemli bir yere sahip olan sûfî menâkıbnâmelerinde geçen âyet ve hadislerin işârî yorumlarının tespit ve tahlilini içeren bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. "Giriş" bölümünde araştırmanın konusu, amacı, kapsamı, yöntemi, araştırma problemi, kavramsal çerçevesi ve sınırlılıkları yer almaktadır. Birinci bölümde menkabe kavramı, menâkıbnâmelerin tarihî gelişimi, özellikleri ve tasavvuf tarihi açısından önemi; işârî tefsirin mahiyeti, ortaya çıkış sebepleri, tarihsel gelişimi, türleri, yöntem anlayışı; hadisler ve işârî yorum gibi konular hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde, menâkıbnâmeleri incelenen sûfîlerin âyet ve hadislere getirdikleri işârî yorumlar tespit edilmiştir. Ardından, belli bir metot oluşturmak amacıyla, tasavvufî öneme sahip başlıklar halinde, işârî yoruma muhatap olan âyet ve hadisler tasniflendirilmiş ve konuları tanıtmak amacıyla giriş mahiyetinde kısaca bilgiler verilmiştir. Bir bütünlük sağlaması ve ön bilgi vermesi amacıyla bu âyet ve hadisler tablolar halinde düzenlenmiştir. Daha sonra ise tespit ve tasnif edilen bu âyet ve hadislerle ilgili konu bağlamında değerlendirmeler yapılmıştır. Bu çalışmada incelenen menâkıbnâmelerde işârî yorum içeren âyet ve hadislerin azımsanmayacak sayıda olduğu tespit edilmiştir. Sûfîlerin âyetlere yaptığı işârî yorumların zâhirî anlamla uyumlu olduğu veya zâhirî anlamdan çok da uzaklaşmadığı sadece sûfî bakış açısıyla ve tasavvufî derinlikle zenginleştirildiği görülmüştür. Hadisler açısından değerlendirildiğinde ise sahih hadis kaynaklarında yer alan rivâyetlerle birlikte Hadis ilmi açısından tartışmalı rivâyetlere de yer verilmiş, bu rivâyetler sûfî gözüyle yoruma tâbî tutulmuştur. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, menâkıbnâme, işârî tefsir, hadis.
Kanunî'ye ithaf edilen ceberûtname (inceleme-metin)
Bu tez çalışması, Kanunî Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) kaleme alınan, tasavvuf içerikli ve Kanunî 'ye ithaf edildiği anlaşılan Ceberûtname adlı eseri konu edinmektedir. Eser daha önce yayımlanmadığı gibi, ilgili literatür kaynaklarında da bu adı taşıyan bir eser tespit edilememiştir. Dolayısıyla yegâne nüshası günümüze ulaşan bu eserin tahlil edilmesi ve değerlendirilmesi o dönemin tasavvuf anlayışı ve tartışmalı konularının tespiti ve literatüre kazandırılması açısından önem arz etmektedir. Çalışmada eserde geçen konu ve görüşlerin ana terimleri tespit edilmiş, eserdeki dini ve tasavvufi kavramların tanımları verilmiş ve eserdeki şekilleriyle sunulmuştur. Eser Türk Dili ile kaleme alınmıştır ve Anadolu'da yazılmış izlenimi vermektedir. Kendi çağının dilini yansıtıması ve önemli konulardan seçki yapması, o tarihlerdeki dini, tasavvufi, felsefi anlayışı yansıtmasının yanı sıra Türk Dili ve Tarihi, Tasavvuf Tarihi gibi alanlarda çalışanlar için de o döneme ait bir kaynak teşkil edeceği düşüncesiyle, tek nüsha olan eserin, orjnal metninin yanında günümüz Türkçe alfabesine aktarımı ve günümüz Türkçe'sine çevirisi de sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Ceberrütname, Tasavvuf, Kanuni Sultan Süleyman
Ebu'l-Fazl Celâleddin Abdurrahman b. Ebî Bekir b. Muhammed El-Hudayrî es-Suyûtî'nin "el-Cem' ve't-Tefrîk fi'l-Envâi'l-Bedî'iyye" adlı yazma eserinin tahkiki ve karşılaştırmalı değerlendirmesi
Bu çalışmanın konusu İmam Celâleddin Suyûtî'nin "El-Cem' Ve't-Tefrîk Fı'l-Envâı'l-Bedî'ıyye" adlı yazma eserının tahkiki ve karşılaştırmalı değerlendirilmesidir. Esere dair sağlıklı değerlendirmelerin yapılması adına çalışmada, tahkik ve karşılaştırmalı değerlendirmenin yanısıra Suyûtî'nin yaşadığı dönem, hayatı ve ilmi kişiliği hakkında da bilgi verilmiştir. Ayrıca İmam Celâleddin Suyûtî "El-Cem' Ve't-Tefrîk Fı'l-Envâı'l-Bedî'ıyye" adlı eserinde bedî'iyyât sanatlarını ele aldığından çalışmada, bu sanatın tanımı, kısımları ve tarihine de yer verilmiştir. Suyûtî ile aynı dönemde yaşayan İbn Hicce el-Hamevî'nin bedi'iyyât üzerine telif ettiği ettiği eserlerinden biri olan "Hizânetu'l-Edeb ve Gâyetu'l-Ereb" isimli çalışması ile Suyûtî'nin "El-Cem' Ve't-Tefrîk Fı'l-Envâı'l-Bedî'ıyye" adlı eserinin muhteva ve metot yönünden karşılaştırılmasına da yapılmıştır. Aynı dönemde telif edilen farklı müelliflere ait iki eserin yöntem ve içerik yönünden karşılaştırılmasıyla Suyûtî'nin bedî'iyyât alanında geliştirmiş olduğu özgün hususların tespiti amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Bedî', Bedî'iyye Sanatı, İmam Celâleddin es-Suyûtî
Delâlet ve i'rab açısından Kuran-ı Kerim'de müsenna lafızlar
Bu çalışma Kuran-ı Kerim'de geçen müsenna lafızları ele almaktadır. Kuran-ı Kerim harfleri, lafızları ve ayetleriyle Allah katından indirilmiş olup tamamı mucizedir. Yüce Kitap'da geçen müsenna lafızlar, başka dilllerde pek bulunmayan Arapça'da yeralan bir kullanım şeklidir. Bu araştırmada fiiller, zamirler vb. gibi tekraraları dışında Kuran'da geçen yaklaşık 90 müsenna lafız vardır. Bu lafızlar sadece doğrudan insana ait olmayıp mukaddes kişilere, aile efradına, insan sıfatlarına, insan topluluklarına, insan organlarına ve muradiflerine; hayvanlara, cansızlara,; zaman, mekan, sayı, işaret zamirleri, ismi mevsuller ile müsanna gibi amel gören isimlere aittir. Ayrıca incelenilen lafzın bağlam anlamları sözlük anlamlarından farklı olabilmektedir. Bu lafızların müfretleri ve cemileri de kullanılmakta olup Kuran'da raf', nasb ve cer hallerinde farklı kullanımları bulunmaktadır. Şekil yönünden صنوان وقنوان وطوفان وولدان gibi müfret ya da cemi kiplerinden kullanılan fakat müsennaya benzeyen lafızlar bulumaktadır ve bunlar anla yönünden müsennadan farklılık arzetmektedir. Anahtar Kelimeler: Kur'an, Müsenna, Delalet, İ'rab
İslam inanç esasları açısından deizm eleştirisi
Bu çalışma İslam düşüncesi açısından akli ve nakli delillendirmeler getirmek suretiyle deizme yönelik eleştirileri kapsamaktadır. Çalışmada İslam'ın inanç esaslarına aykırılık teşkil eden deist öğretiler incelenmiş, İslam düşüncesi açısından bu öğretilere karşı gerek ayetler ışığında gerekse de İslam alimleri perspektifinde çeşitli savunular yapılmıştır. Ele alınan çalışmanın birinci bölümünde, eleştirilerin sağlam dayanaklar üzerine oturtulabilmesi için deizm akımı genel hatlarıyla tanıtılmıştır. Buna göre; deizmin çeşitli tanımlamalarına yer verilmiş ve bu akımın diğer inanç modellerinden olan teizm ve ateizm ile olan mukayesesi yapılarak aralarındaki farklar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte deizmin çeşitlerine ve tarihsel sürecine de değinilmiş, bu akımın öğretilerinin tarihin çeşitli dönemlerinde var olduğu, ancak sistematik bir akım olarak deizmin İslam'a karşı değil; Hristiyanlık dinine karşı tepkisel olarak ortaya çıktığı vurgulanmıştır. Çalışma, deizmin çıkış süreci olarak Hristiyanlığın yarattığı çıkmazlardan kurtulma arzusunun bir tezahürü olduğunu ele alsa da, asıl amaç, deizmin İslam dinindeki öğretilerin tam karşısında olduğunu ortaya koyarak İslam esasları açısından deizme yönelik teolojik cevaplar verebilme gayesini taşımaktadır. Günümüzde popülaritesini arttıran deizm akımının temel doktrinleri olduğu bilinmektedir. İlahi bir bilgi kaynağı olan vahyi reddeden deizm akımı, Tanrı'ya olan bakış açısıyla dikkat çeker. Onlara göre salt akıl, vahyin varlığını anlamsız kılmaktadır. Vahyin reddedilmesi ise aklın öncelenerek Tanrı'nın pasifize edilmesi anlamına gelmekte, Tanrı'nın insana ve aleme olan müdahaleciliği yok sayılmaktadır. İşte aklın otorite konumunda olması, deizmde ön plana çıkan hareket noktası olduğundan dolayı bu çalışmada irdelenmiş, İslam ile deizmin akla verilen yetkinlik konusundaki temel parametreleri ele alınmıştır. Çalışmanın ana omurgasını oluşturan ikinci bölümde ise, İslam'a ve deizme göre din ve Tanrı tasavvurları ile nübüvvet kurumu ve ahiret hayatı konuları hakkında bilgiler verilmiş, deist öğretilere karşı delillendirme ve eleştirel değerlendirmeler bu bölümde yapılmıştır. Üçüncü bölüm ise, deizmin sosyolojik anlamda bıraktığı etkileri kapsamaktadır. Bundan hareketle, toplumdaki deizm tehlikesine karşı İslam dininin tam anlamıyla anlatılamamasına ve İslam'ın karşısında duran gerek deizm gerekse de diğer inanç modellerine karşı ne tür tedbirler alınması gerektiğine özellikle dikkat çekilmiştir. Anahtar Kelimeler: Deizm, Deist, Deizm Eleştirisi, Akıl, Tanrı, Yaygınlaşan Deizm
Mâtürîdî'ye göre günahların affı
Araştırmamızda günahların affı konusu, Mâtürîdî'nin bakış açısıyla incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Bu araştırma, günah kavramı, kişiyi günaha sevk eden faktörler, iman ve küfür bakımından günahkârın durumu, günahların affı bağlamında tövbe ve şefaat gibi konuları içermektedir. Günah, Allah'ın kulundan yapmasını istemediği, işlendiğinde ise Yaradan ile olan duygusal bağın kopmasına sebep olan fiillerdir. İnsan, bazen içerden ve dışardan gelen etkenlere maruz kalarak günaha yönelebilmektedir. İşlemiş olduğu günah, küfür ya da şirk değilse kişi iman dairesindedir. Fakat günahkâr bir müminin yaşadığı süre içerisinde Yaradan ile olan bağını kuvvetlendirmek için günahlarından arınması gerekmektedir. Arınma yollarından biri olan tövbe kul için bir ihtiyaçtır. Tövbenin geçerli olması için bazı şartları taşıması gerekmektedir. Günahın hemen ardından pişmanlık duyarak, samimi bir şekilde yapılan tövbenin kabul olması ümit edilir. Mâtürîdî kelâmında Allah'ın günahkâr bir kimseyi, kendisinde var olan iman ve yaptığı iyi ameller sayesinde ya da kendisinin razı olduğu kimselerin şefaatiyle bağışlaması da mümkündür. Şefaat haktır ve şefaat edecek olan yalnızca Allah'tır. Şefaatle müminin günahlarının bağışlanacağına inanılır. Anahtar kelimeler: Mâtürîdî, günah, büyük günah, af, tövbe ve şefaat
Ebû Tâlib el-Mekkî ve Ebû Hâmid Muhammed el-Gazâlî'de rıza anlayışı
Tasavvuf insanın başına gelen sıkıntı, dert, bela vb. durumlara karşı rıza, teslimiyet, tevekkül prensipleriyle kişinin dayanıklılık gücünü artırmayı hedeflemektedir. Böylece kul karşılaştığı her durumda düşebileceği girdaplardan kurtulma yollarını öğrenerek iç huzura ulaşabilmektedir. Psikolojik araştırmalar içsel dindarlığı güçlü olan insanların daha dayanıklı olduğunu göstermektedir. Rıza ehli kul, dış bağımlıklardan kurtulmuş ve her şeyin Allah'tan geldiği bilen kişidir. Kur'an-ı Kerim ve hadislerde önemi vurgulanan rıza, İslâm dininin temel ahlaki prensiplerinden biridir. Kur'an-ı Kerim'de rıza kavramının merkezinde 'Allah'ın kulundan razı olması' bulunmaktadır. Öncelikli olarak Allah'a nispet edilen rızanın Allah'a ve kula dönük olan iki yönü bulunmaktadır. Allah'ın kulundan razı olmasının neticesinde kul Allah'tan razı olmaktadır. Rıza, tasavvufî hayatın mihveri, ilahi sevginin özü ve meyvesidir. Rıza, kişinin bir şeyi memnuniyetle kabullenmesi ve kabullenmekten herhangi bir sıkıntı duymamasıdır Rıza, ilahi irade hükmünü yerine getirirken kalbin huzur ve sükûn içinde olmasıdır. Allah'ın kulu için ezelde yaptığı tercihe, kulun itiraz etmemesi ve sıkıntı duymadan hoşnut olmasıdır. Bütün işlerde takdir edilene kalpten sevinmek, her durumda nefsi hoş tutup kalbi huzuru sağlayarak herşeye kanaat etmek, Allah'ın takdiriyle mutlu olmak O'nun yaptığının güzelliğine olan inancını yitirmemek, rızanın tezahürlerindendir. Rıza, tevekkül, muhabbet, sabır, zühd gibi kavramlarla yakından ilişkili bir kavramdır. Ebû Tâlib el-Mekkî ve Gazâlî tasavvuf tarihine yön veren mutasavvıflardandır. Gazâlî'nin tasavvuf anlayışının oluşmasında Mekkî önemli bir yere sahiptir. Mekkî'den sonra yaşayan Gazâlî usul ve tasavvufî anlayış bakımından ondan etkilenmiştir. Mutasavvıflarımız Ehl-i Sünnet anlayışı çerçevesinde bir tasavvuf anlayışını benimsemişlerdir. Rıza kavramını da bu anlayışları çerçevesinde ele almışlardır.
Hz. Îsâ'da zühd ve diğer tasavvufî unsurlar
Zühd sahibi Hz. Îsâ ve çağdaşları olan Hz. Meryem, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahyâ ile yaşadıkları dönem hakkında tanıtıcı bilgi verilmiştir. Özellikle kutsal kitaplardan, İslâm klasiklerinden, güncel akademik çalışmalardan ve popüler yayınlardan yararlanılarak doğumu ve dünyadan ayrılışı mucize olan Hz. Îsâ'nın görevi, sözleri, özellikleri, diğer peygamberlerden ayrılan özellikleri ön plana çıkarılmıştır. Ardından zühd kavramı geniş bir şekilde tanıtılmıştır. Dönemin din adamlarının şekilci, menfaatçi, maneviyattan uzak durumları gözler önüne serilerek Hz. Îsâ'nın mâbed görevlilerine tepkisi yansıtılmıştır. Hz. Îsâ'nın Kur'ân-ı Kerim'de belirtilen özellikleri, ilgili hadisler, kanonik ve apokrif İnciller'deki sözleri, bilhassa Dağ Vaazı'nda verdiği öğretiler, İslâm klasiklerinde verilen bilgiler, yaşantısından örnekler, kıssalar incelenmiştir. Başta zühd olmak üzere en çok bilinen diğer tasavvuf terimleri ile ayrı başlıklar halinde tanımlanıp açıklanarak, tasavvufî kavramlarla ilişkilendirilip sunulmaya çalışılmıştır. Onun eşsiz benzersiz annesi, zâhid Hz. Meryem (Kutsal Bakire); yetişmesinde emeği olan âlim peygamber Hz. Zekeriyyâ ve onu tasdik edip destekleyen akranı peygamber Hz. Yahyâ hakkında da bir araştırma yapılmıştır. Böylece Hz. Îsâ'nın hayatında etkisi bulunan bu kutsal kişilerin de sûfî unsurlar taşıyan niteliklerinin sergilenmesine gayret edilmiştir. Sonuç kısmında başta Hz. Îsâ olmak üzere bütün peygamberlerin tevhidî, ruhsal, manevî, içsel, kalbî, sabır odaklı, iyiliksever ve ahlâkî amaçla gönderildiği gerçeği vurgulanmıştır. Şimdilerde toplumların büyük bir kısmında olduğu varsayılan samimi olmayan, riyakâr, materyalist ve şekilci yaklaşımlar eleştirel olarak ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Hz. Îsâ, Zühd, Tasavvuf, Hz. Meryem, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahyâ
Nüzul-siret bağlamında Hz. Yusuf kıssası
Bu çalışmada Hz. Yusuf kıssasının nüzul-siret bağlamında değerlendirilmesi yapılacaktır. Bu noktada Hz. Peygamber ve ilk Müslüman neslin kıssalardan ne anladıkları ve kıssaları nasıl yorumladıkları meselesine ışık tutan bilgilere yer verilmiştir. Hz. Yusuf ve kardeşleri arasında yaşanan hadiseler nüzul-siret ilişkisi içerisinde ya da başka bir ifadeyle, Hz. Peygamberin Kureyşli müşrik akrabalarıyla yaşadığı mücadele çerçevesinde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sûrenin nüzul sebebi, nüzul ortamı, Mekke'nin sosyal ve dini yapısı hakkında birtakım bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise Hz. Yusuf'un rüyası, kardeşlerinin kıskançlığı, kuyuya atılması, köleliği, imtihanı, zindana atılması gibi bazı konular ele alınmıştır. Ayrıca Hz. Yusuf'un başından geçen birtakım olaylar merkezinde, kendi kavmi ve yakın akraba çevresi tarafından dışlanıp eza ve cefa çektirilen Hz. Peygamber ve ilk Müslüman neslin, Yusuf kıssası merkezinde karşılaştırmalı bir okuma hedeflenmektedir. Üçüncü bölümde ise ahsenü'l-kasas ve ulu'l-elbâb gibi sûreyi açıklamayı, destekleyici başlıkların yanısıra, Mekke halkının içinde bulunduğu durum ve müşriklerin kıssalarla uyarılmaları bağlamında ilgili kıssanın tebliğ metodu açısından önemi hakkında birtakım bilgiler verilmiştir. Sonuç kısmında ise tez hakkında genel ve toparlayıcı açıklamalar yapılmış, Hz. Yusuf kıssasının Hz. Peygamber ve sahabe için ne ifade ettiği, onlara ne mesajlar verdiği üzerinde durulmuştur. Anahtar Sözcükler: Hz. Yusuf, Kıssa, Nüzul-Siret, Hz. Muhammed, Ahsenü'l-Kasas
İslam'da faizin tarihsel süreci ve katılım bankalarının eleştiriye açık yönleri
Bankalar günümüzdeki iktisadî hayatın en temel kurumları haline gelmiştir. Mevduat bankalarının işlemlerine konu olan faizin hükmü hakkında büyük oranda ittifak sağlanmıştır. Ancak katılım bankalarının özellikle fon kullandırma yöntemleri üzerinde bazı tartışma ve tereddütler mevcuttur. Bu çalışmada katılım bankalarının fon toplama ve kullandırma yöntemlerinin İslam hukukuna uygun olup olmadığı incelenmiştir. Çalışmanın giriş kısmında tezin amacı, önemi, kapsamı, metodu ve kaynakları ele alınmıştır. Bu kısımda ayrıca genel bir bakış açısı oluşturmak amacıyla, faiz ile ilgili leh ve aleyhteki görüş ve yaklaşımlar özet olarak sunulmuştur. Tezin birinci bölümünde çalışmada kullanılan kavramların çerçevesi tespit edilmiş, akabinde ribâ yasağının daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla, cahiliye döneminin iktisadî uygulamaları incelenmiştir. Daha sonra ribâyı yasaklayan naslar ele alınmış ve ribâ yasağının keyfiyeti üzerinde durulmuştur. Ardından fıkhın sistematik hale getirildiği müçtehit imamlar döneminde tespit edilen ribâ hakkındaki kaideler ele alınmıştır. Bu bölümün sonunda ise günümüz katılım bankaları için önemli bir referans kaynağı olan para vakıfları ve konumuzla ilgili uygulamaları incelemeye tâbi tutulmuştur. Tezin ikinci bölümünde katılım bankalarının fon toplama ve kullandırma yöntemleri incelenmiştir. Söz konusu uygulamaların tespit edilmesi amacıyla bankaların resmi sitelerindeki sözleşmeler esas alınmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise katılım bankalarının söz konusu uygulamaları, İslam iktisat düşüncesinin temel kaideleri açısından bütüncül olarak ele alınmıştır. Çalışmanın sonunda ise ulaşılan sonuçların ifade edildiği bir değerlendirme bölümüne yer verilmiştir.
İmâm Mâtürîdî'nin din-şeriat ilişkisi bağlamında toplumsal düzen ve hukuk ile ilgili ayetlere yaklaşımı
Bu çalışmada, meşhur kelam, fıkıh ve tefsir âlimi İmâm Ebû Mansûr el-Mâtürîdî'nin (ö. 333/944) büyük ölçüde, Te'vîlâtü'l-Kur'ân adlı eseri esas alınarak toplumsal düzen ve hukukla ilgili konu ve ayetlere yaptığı yorumlar ele alınmıştır. Çağdaş dönemde İmâm Mâtürîdî'nin din ile şeriat arasında ayrım yaptığı, buna göre onun Kur'ân'da belirlenen hükümlerin ictihâdla neshedilebileceği görüşünde olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca din-siyaset arasında ayırım yaptığı ve cihadı dinin bir gereği olarak görmediği de savunulmuştur. Bu itibarla çalışmamızda onun toplumsal düzen ve hukukla ilgili konu ve ayetlere yaklaşımı ele alınmıştır. Böylece onun hem İslâm geleneğindeki yeri, hem de onun üzerinden ileri sürülen iddiaların tutarlı olup olmadığı ortaya konmaya çalışılmıştır. Giriş, dört bölüm ve sonuçtan oluşan çalışmanın giriş bölümünde İmâm Mâtürîdî'nin hayatı ile ilmî kişiliğine kısaca değinilmiştir. Birinci bölümde onun din-şeriat ve din-siyaset ilişkisine dair yorumları ile klasik ve çağdaş dönemde yapılan yorumlarla karşılaştırılmış ve onun yaklaşımında herhangi bir farkın bulunup bulunmadığı ortaya konulmuştur. İkinci bölümde genel devlet ve devletler hukukuyla ilgili görüşlerine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ceza hukuku; dördüncü bölümde ise ahvâl-i şahsiye ile ilgili ayetlere yaptığı yorumlar ele alınmış, klasik dönemdeki yaklaşımlarla mukayesesi yapılmıştır. Çalışmanın sonucunda İmâm Mâtürîdî'nin din ile şeriat arasında ayrım yapsa da Kur'ân tarafından belirlenen hükümlerin ictihâdla neshedilemeyeceği görüşünde olduğu görülmüştür. Din ile siyaset arasında bir ayrıma gitmediği, bu itibarla da onun yorumlarından laikliğin çıkarılamayacağı sonucuna varılmıştır. Bunun yanı sıra onun cihadı İslâm'ın yayılması ve İslâm topraklarının genişletilmesi amacına matuf olarak dinin bir gereği olarak gördüğü neticesine ulaşılmıştır. Ayrıca ahkâm ayetleriyle ilgili ortaya çıkan tartışmalarda Hanefî âlimlerin görüşlerini savunduğu, dolayısıyla sıkı bir Hanefî olduğu anlaşılmıştır.
Kırâat ilminde infirâd olgusu: Ebû Amr ed-Dânî'nin et-Tehzîb Limâ Teferrade Bihî Küllü Vâhidin Mine'l-Kurrâ'is- Seb'a adlı eserinin tahlili
Kıraat ilminde temayüz etmiş önemli bir kıraat âlimi olan Dânî'nin, et-Tehzîb limâ teferrade bihî küllü vahidin mine'l-kurrâi's-seb'a adlı eseri çerçevesinde, kıraat ilminde infirâd olgusu konulu bu çalışma, infirâd kavramının kıraat ilminde kullanıldığı alanları ortaya koymayı ve bu kavram üzerine oturan et-Tehzîb isimli eseri tahlil ederek tanıtmayı amaçlamaktadır. Temel İslâmî ilimlerin birbirleriyle etkileşimi yadsınamaz bir gerçektir. Bu etkileşim ilim dallarında kullanılan bazı ıstılahlara da yansımıştır. Bu meyanda rivayet temelli bir ilim olan hadis ilminde kullanılan bazı kavramların, içerikleri birebir örtüşmemekle birlikte, kıraat ilminde de kullanıldığı görülmektedir. Bu kavramlardan biri olan infirâd/teferrüd kavramının hadis ilminde kullanılan ferd kavramıyla ilişkisini, benzeşen ve ayrışan yönlerini ortaya koymak, kıraat ilminde infirâdın kullanım alanını tespit etmek açısından önemlidir. Kıraat alanında bu kavramı temel alan çok nadir ve orijinal eserlerden biri olan ve ülkemiz kıraat camiası tarafından henüz yeterince bilinmeyen bu eserin incelenerek tanıtılması önem arz etmektedir. Bu çalışmada ilk olarak kıraat ilminin tanımı ve tarihi seyri, sonra Dânî'nin hayatı, eserleri ve kıraat ilmine olan katkısı ortaya konmuştur. et-Tehzîb adlı eserin tahlilinde, eserin muhtevası ile birlikte kıraat-ı seb'a imamlarının teferrüd ettikleri okuyuşlar tablolar şeklinde verilmiştir. Her bir kıraat imamının okuyuşunun bulunduğu tablolarda kıraat imamlarının ve râvîlerinin teferrüd şekli zikredilip o imamın öne çıkan okuyuşlarının özellikleri de tablonun sonuna eklenmiştir. Çalışma sonuç bölümüyle tamamlanmaktadır.
Muhammed Zâhid el-Kevserî'nin tasavvufî görüşleri
İnsanlığa hidayet ve rahmet olarak gönderilen İslam'ın en güzel ifadesi olan tasavvuf, nesiller boyunca insanlığa imanın, ihlâsın ve takvanın lezzetini tattırmıştır. Müslümanları Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmek anlamına gelen ihsan şuuruna erdirerek kâmil insan olmasını sağlamıştır. Tasavvufun meydana getirdiği ahlak ve yaşam şekli, İslam medeniyetine yön vermiş, onun kurucu unsurlarından biri olmuştur. Düşünce, sanat, bilim, kültür, mimari ve iktisat alanlarında önemli roller üstlenen mürşidler, İslam medeniyetinin evrensel bir kimlik kazanmasına da katkıda bulunmuşlardır. Bu çalışmamızda, tahsil hayatını tamamladıktan sonra Fatih Medresesi'nde Dersiâmlık, Daru'ş-Şafaka'da arapça ve Süleymaniye Medresesi'nde tefsir dersleri veren, hatta Ders vekâleti görevine kadar yükselen döneminin büyük âlimlerinden olan Muhammed Zâhid el-Kevserî'nin hayatını, ilmi çalışmalarını ve tasavvufî düşüncelerini ele aldık. Amacımız ilim ve irfanı kendisinde toplayan, son dönem Osmanlı âlimlerinden olan Kevserî'nin daha iyi anlaşılmasına vesile olmak ve bizden sonra onun hakkında yapılacak olan yeni çalışmalar için bilgi birikimi sağlamaktır. Kevserî, tasavvufla bir ilim olarak ilgilenmiş, zikir, vesile, rabıta, veli, mürşit, tasavvuf adabı, seyrüsülûk, tevessül, vahdet-i vücûd, vahdet-i şühûd gibi tasavvufun temel konuları hakkında görüşlerini açıklamış ve bu alanda kitaplar kaleme almıştır. Kevserî, bu ilimde ortaya koyduğu çalışmalar açısından mutasavvıf olmasının yanı sıra, yaşayışı ve ahlakı itibariyle de bir sûfîdir. Çünkü Kevserî, tekke hayatının manevi atmosferini yaşamış, birçok tarikat erbabından ders almış, mürşide intisap ederek seyrüsülûkünü tamamlamıştır.
Eş'ariliğin sistemleşmesi ve gelişim sürecindeki eklektik yapı
Eş'ariyye ekolünün kurucusu olan İmam Eş'ari'nin, Mutezileden ayrıldıktan sonra, farklı görüşlere kaydığı zikredilse de aslında o kendi düşünce sistemini kelami düşünce sistemini oluşturmuş ve onun bu sistemi kendisini takip eden âlimler tarafından bu görüşleri kabul edilmiş olsa da bazı mantıksal kurallar doğrultusunda eleştiriye tabi tutulmuş ve onun görüşleri olgunlaştırılmaya çalıştırılmıştır. Öncelikle Bakıllani tarafından yorumlanarak daha düzenli hale getirilmeye çalışılan Eş'ari'nin görüşlerini daha sonra İbn Fürek, Cüveyni, Gazali, Şehristani, Fahreddin Razi, Amidi, Kadı Beyzavi, İci, Teftazani, Cürcani ve Devvani gibi Eş'ariyye içinde öne çıkan âlimlerin benimsediklerini görmekteyiz. Varlığını bu düşünürlerle devam ettiren bu gelenek kader birliği etmişçesine aynı sistemin adıyla ilerlemiş ve günümüze kadar gelmiştir. Bununla birlikte, yer yer İmam Eş'ari'den farklı düşünme yoluna giren bu ünlü Eş'ari kelamcılarımız hiçbir zaman Eş'ariyyeden de ayrılmamış, kendi isimleriyle anılan farklı bir sistemleri de olmamıştır. Bu da bize, bu kelamcılarımızın, imamlarından farklı görüşlerinin de olduğunu ama ondan tamamen farklı düşünmedikleri anlamına geldiğini göstermektedir. Kelam ilminin kapsamına giren birçok konuda farklı anlayışlara yönelen ancak asli doktrinden ayrılmayan bu düşünürlerin tavırları Eş'ariliğin eklektik bir yapıya sahip olduğunu fakat bu düşüncelerin onları Ehl-i Sünnet çizgisinden ayırmadığı anlayışına da işaret etmektedir. Anahtar kelimeler: Eş'ari ve Eş'arilik, Eklektik yapı, Bakıllani, Gazali, Şehristani, Fahreddin Razi.
İbnü'l-Cevzî'nin tasavvufa yönelttiği eleştiriler ve bu eleştirilere sûfîlerin cevapları
Mensuplarınca "hâl ilmi" olarak tabir edilen tasavvuf, genel olarak "zahiri ve batıni manada şeriat adabına vakıf olmaktır." şeklinde tarif edilebilir. Bu takdirde kişi zahirden olan hükümleri batında görür, batıni hükümleri ise zahirde görür. Bu iki ru'yetle edeplenen kimse için kemâl hâsıl olur. Sûfîler maslahata binaen, şahısları hedef almaksızın, usul ve füruata dair meselelerde özeleştiri yaparlar. Tasavvuf aynı zamanda sûfî olmayan müslüman âlimler ve müsteşrikler tarafından da kaynağı, "hakikat ilmi"nin niteliği ve teferruata dair uygulamaları cihetinden eleştirilmiştir. Selefî âlimlerden İbnü'l-Cevzî, hakikat kavramına karşı çıkarak, tasavvufun batıni yönünü tamamen reddetmiş, sûfîlerin bahsettikleri keşf ve müşahedeleri nefsin hayalleri ve şeytanın vesveseleri olarak görmüştür. İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs adlı eserinde zühd döneminden kendi dönemine kadar gelen çok sayıda sûfîye; Allah'la ittihad, ilmi terk etmek, hadis uydurmak, asılsız terimler icat etmek, şatah sözler söylemek, zühd ve tevekkülde aşırıya kaçarak şeriata muhalefet etmek gibi itikat ve amele dair eleştiriler yöneltmiştir. Her biri şer'i ilimlere vakıf olan sûfî-âlimlerden, Abdülvehhab Şa'rânî, İbnü'l-Gânim Makdisî ve Ahmed el-Alevî yazdıkları eserlerde hakikatin şeriata dahil olduğunu belirterek İbnü'l-Cevzî'ye cevap vermişlerdir. Şa'rânî, el-Ecvibetü'l-Mardıyye adlı eserinde Telbîs'teki usul ve füruata dair eleştirileri cevaplarken, Alevî Telbîs'teki tutarsızlıkları eleştirmiş, Makdisî ise şeytanın velilere etki edemeyeceğini belirtmiştir.
İslam düşüncesinde engellilik
Engellilik tüm toplumlarda rastlanılan bir durum olması açısından evrensel bir niteliğe sahiptir. Bu yönüyle, dinin sahip olduğu evrensellikle de paralellik göstermektedir. Bundan dolayı ilahiyat alanında yapılması gereken çalışmalarda engellilik konusu önemli bir yer tutmalıdır. Bizim engelliliği konu edindiğimiz araştırmamız da, alanda yapılacak çalışmalara mütevazi bir katkı sağlama teşebbüsüdür. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde öncelikle engellilik kavramının çeşitli zeminlerde ki tanımlarına yer verilmiştir. Daha sonra bu tanımlardan hareketle engelliliği ifade edebilecek en makul ifadelerin neler olması gerektiği tartışılmıştır. Son olarak, engelliliğin tarihi seyrine bakılarak belirli dönem ve medeniyetlerde kavramın nasıl yorumlandığı tespit edilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde, engelliliğin teolojik yönü irdelenmiştir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük dinin öncülüğünde başlayan bu teolojik araştırma, sınırlı bir şekilde ilkel dinler ve yerel dinlerde de konunun nasıl işlendiğine ışık tutmuştur. Dinlerin engellilik üzerine yorumlarının nerelerde benzeşip nerelerde ayrıştığı bu bölümün muhtevasında yer etmiştir. Üçüncü ve son bölümde Kelam ve İslam Felsefesi alanlarında yer alan engellilik anlatımları işlenmiştir. Kelam'da Mutezile, Eşari ve Maturidi okullarının konu hakkındaki yorumları mercek altına alınırken İslam Felsefesin'de, İbn Sina, Farabi ve İbn Rüşd gibi isimlerin engelliliği hangi başlıklarda ve ne şekilde işlediklerine odaklanılmıştır.
Belh bölgesinde hadis ilmi ve Belhli hadisçiler
Belh bölgesi kurulduğundan beri dinî, kültürel, coğrafî, fizikî, ticarî ve siyasî açısından önem arz etmiştir. Tarih boyunca çeşitli dinler ve milletlerin önemli yerleşim yerlerinden biri olan Belh şehri, Zerdüştlüğün çıkış yeri olarak tanınmaktadır. İslâm'ın buraya girişi ile dinî ve ilmî alannda hızlı bir şekilde gelişme kaydederek İslâm kültür ve medeniyetinin seçkin merkezlerinden biri haline gelmiştir. Önce eski Horasan'ın siyasî yönetemi altına girmiş daha sonra da Toharistan Devleti'nin irfan ve dinî merkezi olmuştur. İslâm coğrafıyacıları bu bölgeye, Ümmü'l-Bilâd (şehirlerin anası) ismini vermiştir. Ayrıca burası hadis, tefsir, fıkıh, felsefe, edebiyat, tıp ve coğrafya alanında yetişen alimlerden dolayı da Kübbetü'l-İslâm ve Dâru'l-Fukahâ gibi adlarla anılmıştır. Bu çalışmada, Horasan'ın dört büyük siyasî merkezlerinden biri olan Belh bölgesinin, İslâm'a girdiği dönemlerinden günümüze kadar hadis ilmi alanında öne çıkan, hadis alimleri yanında burada hadis alanında yapılan ilmi çalışmalar ele alınmıştır.
İslam hukuku literatüründe bir fetva mecmuası örneğiel-Fetâvâ'l-Adliyye ve tahlili
Bu çalışmada 16. Yüzyılda bir Osmanlı kadısı olan Resul b. Salih el-Aydınî tarafından telif edilen el-Fetâvâ'l-adliyye konu edinilmiştir. Müellif eserini dönemin hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman'ın kadılara Hanefi mezhebinde hâkim olan görüşle hüküm vermelerini emretmesi üzerine hazırladığını belirtmiştir. Eser müellifinin tabiriyle İslam beldelerinde yaygın olan fıkıh kitaplarından Hanefi mezhebinde müftâ bih/hâkim olan görüşlerin bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Çalışma giriş, iki bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Girişte fetva kavramı ve İslam-Osmanlı hukukundaki yeri ve işlevi ortaya konmaya çalışılmıştır. Birinci bölümde müellif ve eser tanıtılmıştır. Eserin yazma nüshaları, hakkında yapılan çalışmalar, içeriği ve kaynakları tespit edilmiştir. İkinci bölümde ise el-Fetâvâ'l-adliyye'nin hem genel olarak hem de bazı fetvaları özelinde tahlili yapılmıştır. Sonuçta ise İslam-Osmanlı hukukunun 16. Yüzyıl kaynaklarından biri olan el-Fetâvâ'l-adliyye'nin tanıtılması ve tahlili suretiyle yapılan bu çalışmada varılan tespitlere yer verilmiştir.
Kıraat ilminde hemze konusu
Bu araştırma; kıraat imamlarının hemzeyle ilgili uygulamaları ve bunların arasındaki farklılıkları ele almaktadır. Ayrıca bu farklılıkları daha anlaşılır bir biçimde ortaya koyup nasıl temellere dayandıklarını daha iyi gösterebilmek için araştırmada konuyla ilgili birçok örnek zikredilmiştir. Araştırma iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümünde Kur'an'ın özelliklerinden biri olması bakımından Kur'an kıraatlerinin Kur'an'ın i'câzıyla ilişkisinden ve kıraatler arası farklılıkların faydalarından bahsedilmiştir, sonra kıraat kavramından, kıraatlerin ortaya çıkışı ve geçirdiği tarihsel süreçten, sahîh kıraatin şartlarından ve bunların yanı sıra on kıraatin imamları, onlarıın hocaları ve öğrencilerinden bahsedilmiştir. İkinci bölüme de bu araştırmanın merkezini teşkil eden kıraat imamlarının hemzeyle ilgili uygulamalarına ve bunların arasındaki farklılıklara yer verilmiştir. Bu bağlamda hemze; tek başına gelmiş olan hemze ya da ardarda gelmiş olan birden fazla hemze olarak iki kısımda incelenmiştir ve her bir kıraat imamının bunlarla ilgili uygulaması müstakil olarak ele alınmıştır. Araştırmanın sonunda ise ulaşılan sonuçlar ve hem Allah'ın kitabının anlaşılmasında hem de Arap Dili'nin muhâfaza edilmesindeki önemine binâen kıraat ilmine önem verilmesini teşvik eden tavsiyelerle son bulmuştur. Anahtar Kelimeler: Kur'an, Kıraat İmamları, Kıraat, Hemze
Salih Baba Divanı'nda mürid-mürşid ilişkisi
Tasavvufî hayat, özünü Hz. Muhammed ve ashabı arasında cereyan eden olaylardan almaktadır. Öyle ki Kur'ân-ı Kerîm'in ışığında yaşayan Peygamber dinî hayatın derinliklerini, kabiliyetlerine göre ashabına yaşatmıştır. Bunun sonucunda mürid mürşid arasındaki ilişkinin ilk nüveleri Hz. Peygamber ve ashabı arasında ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber ve ashabından sonra gelen nesiller asrı saaadet olarak nitelendirdikleri bu dönemi kendilerine rehber edinmişlerdir. Özellikle dini hayatı derinden yaşama arzusuna sahip sûfîler Kur'ân-ı Kerîm ile Hz. Peygamber'in sünneti ışığında ilerlemişler ve ilk dönem zâhidleri olarak ortaya çıkmışlardır. Daha sonra bu sûfî düşünce tekke ve tarikatların önderliğinde sistemli bir şekilde devam etmiştir. Mürid ve mürşid arasındaki manevî bağlılık, üflet ve muhabbet duygusu feyz yolu ile bazı müridlerde vâridât olarak ortaya çıkmıştır. Bu vâridâtı rumuzlu bir şekilde şiir olarak ele alanlar olmuştur. Tezimize konu olan Salih Baba'nın divanı da bu vâridâtın ürünüdür. Biz de tezimizi Nakşibendi tarikatına mensub olan Salih Baba'nın Rabıta-i Nakşî Hayâlî adlı eserindeki mürid-mürşid arasındaki ilişkileri incelemeye çalıştık. Bu çalışmamızda öncelikle tekke, tarikat, mürid ve mürşid ilişkisine dair kavramları inceledik. Bunlar ile ilgili bilgilendirmelerde bulunduktan sonra Salih Baba'nın divanındaki yansımalarını ele alarak açıklamaya çalıştık. Anahtar kelimeler: Salih Baba, Mürid, Mürşid, Mürid Mürşid İlişkisi, Rabıta, Rabıta-i Nakşî Hayâlî
Abdullâh İlâhî ve Zâdü'l Müştâkîn'i (inceleme-metin)
Abdullâh-ı İlâhî, Osmanlı Devletinin XV. yüzyılında yaşamış Melâmî meşrebe sahip sufilerden biridir. Tasavvuf alanında Türkçe, Arapça ve Farsça olmak üzere eserler kaleme almıştır. Çalıştığımız eser ise Türkçe, nesir biçiminde yazılmış tasavvufi öğretileri ve kavramları içeren hacimli bir kitaptır. Çalışmamız giriş, üç bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın konusu, amacı ve yöntemi yer almaktadır. Birinci bölümde Abdullah-ı İlâhî'nin hayatı, medrese tahsili, seyahatleri, tasavvufa intisâbı, irşad faaliyetleri ve eserleri hakkında birtakım bilgiler verilmiştir. Müellifin Zâdü'l-Müştâkîn adlı eserinin yazmalarının günümüzde hangi kütüphanelerde mevcut oldukları tespit edilmiştir. İkinci bölümde Zâdü'l-Müştâkîn'de geçen bazı tasavvufi kavramlar üzerinde çalışılmıştır. Ele aldığımız kavramlara sufiler tarafından getirilen yorumlar ifade edildikten sonra, İlâhî'nin ilgili kavramlara vermiş olduğu manalar üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde ise eserimizin temel yapı taşını oluşturan çevirisi transkiripsiyon harfleri ile dilimize kazandırılmıştır. Öncelikle harflerin transkripsiyon karşılığı tanıtıldıktan sonra yazarın orijinal metnine mümkün olduğunca yakın metin sunulmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak ise Zâdü'l-Müştâkîn tasavvufi kavramlardan oluşan ve bu kavramlara verilen yorumlardan müteşekkil, nasihatnâme türünde bir kitap olduğu tespit edilmiştir.
Tarihsel süreçte İmâmiyye-Mutezile ilişkisi
İmâmiyye-Mutezile ilişkisi II./VIII. asrın ilk yarısında başlamıştır. Bu tarihten III./IX. asrın ortalarına uzanan dönem, İmâmiyye ile Mutezile arasında ciddi bir rekâbetin varlığına işâret etmektedir. İki ekolün mensupları arasındaki münâzaralar ve oluşturulan reddiye literatürü bunun canlı şâhidi konumundadır. Bu dönemde felsefeyle beslenen Mutezile, akılcı din anlayışını benimsemiş, tevhitte mutlak tenzihi, adâlette insanın tam hürriyetini savunmuştur. İmâmiyye ise nasçı din anlayışını benimsemiş, imamlarının otoritesi sebebiyle dış etkilere kapalı bir görünüm sergilemiştir. İmâmiyye kelâmının özünü, tevhitte "teşbihsiz isbât", adâlette "ne cebir ne de tefvîz" prensipleri oluşturmuştur. III./IX. asrın ortalarından IV./X. asrın ikinci çeyreğine uzanan dönem, iki ekolün ilişkisi açısından gerilimli geçmiştir. Bunda Mutezile'nin mihne sonrası süreçte Sünnî ekole yakınlaşma çabaları başat rol oynamıştır. Bazı Mutezilîler bu çabaya tepki olarak İmâmiyye saflarına katılmış, diğer taraftan bazı Mutezilî fikirler gaybet meselesinin doğurduğu kaosta kendisine güvenli bir liman arayan İmâmiyye'ye sirâyet etmeye başlamıştır. Dinde akla belli bir yer veren Usûlî İmâmîler bu fikirlerden geniş ölçüde, rivâyet merkezli din anlayışını benimseyen Ahbârî İmâmîler ise sınırlı ölçüde etkilenmişlerdir. Büveyhîler döneminde (320/932-454/1062) İmâmiyye-Mutezile yakınlaşması zirveye ulaşmıştır. Bu sebeple iki ekolün önce arkadaş, sonra kardeş olduğu ifade edilmiştir. Bu dönemde Mutezile'nin Usûlî İmâmiyye üzerindeki etkisi, bir önceki döneme göre daha derin ve kalıcı olmuştur. Usûlîler birçok konuda Mutezile'den etkilenseler de imâmet, bedâ, rec'at, takiyye gibi İmâmiyye'ye ana rengini veren konulardaki kadim görüşleri savunmaya devam etmişler, hatta bunları aklî yöntemlerle desteklemişlerdir. Bu sebeple Usûliyye'yi İmâmî karakteri ağır basan bir İmâmiyye-Mutezile sentezi olarak değerlendirmek mümkündür.
Muhammed B. Ömer B. Mubârek El-Himyerî El-Hadrâmî'nin "Fethu'l-Akfâl Fi Şerh-i Ebniyeti'l-efʻâl (Eş-Şerhu's-Sağîr)" adlı eserinin tahkik ve değerlendirilmesi
Hicrî I. yüzyılda başlayan Arapça dilbilgisi çalışmaları yaklaşık iki yüzyıl boyunca nahiv ilmi adı altında ele alınmıştır. Hicri III. yüzyıla gelindiğinde ise dil kuralları, sarf ve nahiv olmak üzere iki ayrı ihtisas alanı haline gelmiş ve bu tarihten itibaren sarf ilmini konu edinen çok sayıda eser kaleme alınmıştır. Arap dilbilgisi âlimlerinden İbn Mâlik mezkûr dönemde 114 beyitten oluşan Lâmiyyetu'l-efʻâl adını verdiği bir sarf kitabı yazmıştır. Lâmiyyetu'l-efʻâl'e çok sayıda âlim tarafından şerh yazılmıştır. Müellifimiz Muhammed b. Ömer b. Mubârek el-Himyerî el-Hadramî de Lâmiyyetu'l-efʻâl'e, Fethu'l-akfâl ve hallu'l-işkâl bi şerh-i Lâmiyyeti'l-efʻâl (eş-Şerhu'l-kebîr) adını verdiği bir şerh yazmıştır. Akabinde Bahrak lakabıyla tanınan müellif eş-Şerhu'l-kebîr'i sadeleştirmiş ve Fethu'l-akfâl fi şerh-i Ebniyeti'l-efʻâl (eş-Şerhu's-sağîr) adı ile eserini yeniden kaleme almıştır. Bahrak'ın sarf ilmi literatürüne kazandırmış olduğu kıymetli eserlerden birisi olan Fethu'l-akfâl fi şerh-i Ebniyeti'l-efʻâl (eş-Şerhu's-sağîr) adlı eser tezimizin konusunu teşkil etmektedir. Eser giriş, beş bab, yedi fasıl ve son bölümden meydana gelmektedir. Eserin giriş kısmında besmele, hamdele, salveleye ilaveten eserin şerh sebebi ile sarf ilminin önemine işaret eden ifadeler yer almaktadır. Birinci bab mücerred fiil yapılarını ve çekimlerini, ikinci bab mezîd fiil yapılarını, muzari fiil yapılarını, naibi fâili, emir fiil yapılarını ve çekimlerini, üçüncü bab ism-i fâil ve ism-i mefûl yapılarını, dördüncü bab sülâsi ve mezîd masdar yapılarını, ism-i merre ve ism-i heyʻeti, beşinci bab mimli masdar yapılarını, çokluğa delalet eden yer isimlerini ve ism-i alet yapılarını içermektedir. Bahrak, Tâhirî hanedanlığının Yemen'i yönettiği dönemde bu ülkede yaşamıştır. Hadramut bölgesinde dönemin önde gelen âlimlerinden dil, edebiyat, tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf dersleri almıştır. Eğitimini tamamlamasının akabinde Şihr şehri kadılığı başta olmak üzere önemli görevler ifa etmiştir. Yaşamının son döneminde Hindistan'a göç etmiş ve orada vefat etmiştir. Müellifin kırkın üzerinde eser yazdığı birçok kaynakta zikredilmektedir. Ancak kitaplarının yarıdan fazlası günümüze ulaşmış, bu kitaplardan temin edilenler hakkında bilgi verilmiştir. Bahrak'ın genel olarak yeni bir eser yazmak yerine zamanın önde gelen âlimlerin eserlerine şerh yazdığı ya da eserleri ihtisar ettiği gözlemlenmiştir. Bu tahkik çalışmasında temin edilen dokuz nüsha incelenerek birincisi mukabele görmüş asıl nüsha olmak üzere toplam üç nüsha kullanılmıştır. Tahkik metni mukabele görmüş asıl nüsha üzerinden gidilerek oluşturulmuş, diğer iki nüshada yer alan farklılıkların tamamı dipnotta gösterilmiştir.