Koç University
Discipline

General Surgery

Koç University

278

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik kolesistektomi sırasında batın içerisine sızan safra ve taşların batın içi etkilerinin deneysel çalışma ile gösterilmesi

Laparoskopik kolesistektomi semptomatik safra taşlarının tedavisinde seçkin bir yöntem olarak kısa bir sürede açık cerrahinin yerine geçmiştir. Bu yeni prosedür post-operativ daha az ağrı, hastanede kalış süresinin kısalması, brid ve insizyonel herniasyonun azalması, erken dönemde mobilizasyon ve daha iyi kozmetik sonuçlar nedeni ile tercih edilmektedir. Her cerrahi teknikte olduğu gibi, Laparoskopik kolesistektomi de beraberinde bazı sorunları getirmiştir. Bu komplikasyonlar per-op ve post-op dönemde izlenmektedir. Laparoskopik kolesistektomi esnasında olabilecek bir komplikasyonda, safra kesesinin perfore olmasıdır. Sıkça karşılaştığımız bu komplikasyon sonucu peritoneal kaviteye safra sızması ve safra taşlarının peritoneal kavite içerisinde dağılması gibibdurumlarla karşılaşabilmekteyiz. Bu materyalleri peritoneal kaviteden uzaklaştırmak ise mevcut metodlar ile her zaman mümkün olmayabilir. Tezimde, periton için irritan olan bu safranın ve yabancı cisim özelliği gösteren taşların intraabdominal etkilerini ratlar üzerinde yaptığımız deneysel bir çalışma ile izleyip değerlendirdik. Kontrollü karşılaştırmalarda bulduğumuz sonuçların anlamlı olduğunu gördük.

Nihat Gülaydın
Bezmialem Vakıf University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kasık fıtığı onarımında kullanılan total ekstra peritoneal (TEP) onarım tekniğinde preperitoneal alanın disseksiyonunda balonlu ve balonsuz diseksiyon yöntemlerinin karşılaştırılması

AMAÇ: TEP herni onarım tekniğinde kullanılan balonlu ve balonsuz preperitoneal diseksiyon yönteölerinin objektif kriterlerle karşılaştırılması ve birbiribirine iyilrşme, ağrı, nüks ve maliyet gibi parametreler açısından üstünlüğünün olup olmadığının gösterilmesi METOD: Toplam 40 hasta , 20'si balonlu 20' balonsuz (kamera diseksiyonu) yöntemle opere edilmiş olup preop perop ve postop datalar ve operasyon videokayıtlarından elde edilen parametreler randomize prospektif yöntemle karşılaştırıldı SONUÇ: Her iki yöntem teknik zorluk ve postop iyileşme,hasta konforu ve nüks gibi parametreler açısından birbirine denk olmakla beraber Balonsuz (Kamera) diseksiyonu yöntemi Balonlu yöntemden maliyet avantajı açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede üstündür

Selim Birol
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gliserol ve keten tohumu yağının tiroidektomi sonrası adezyonları önlemedeki etkinliği

Amaç: Tiroidektomi sonrasında oluşan adezyonların önlenmesinde lokal olarak uygulanan gliserol ve keten tohumu yağının etkinliği. Materyal ve Metod: Peritiroidal alanda postoperatif adezyonları önlemek amacıyla bu alana gliserol ve keten tohumu yağı uygulandı. Toplam 18 adet Wistar albino dişi sıçan (ortalama ağırlık: 275 gr, ortalama yaş: 4,5 ay) üç eşit gruba ayrıldı. İlk grup (n:6) %0,9 NaCl ile kontrol grubu, ikinci grup (n:6) gliserol ve üçüncü grup da keten tohumu yağı grubu (n:6) olarak belirlendi. Her grupta kullanılan sıvılar, subtotal tiroidektomi yapılmasını takiben peritiroidal alana 0.1ml enjekte edildi ve denekler postoperatif 14. gün sakrifiye edildi. Oluşan adezyonlar makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Bulgular: Makroskobik adezyon skor ortalaması kontrol grubunda 3,0±0,0gliserol grubunda 1,33±0,52 ve keten tohumu yağı grubunda 1,67±0,52 idi. Mikroskobik olarak yapılan histopatolojik fibrozis skor ortalaması ise kontrol grubunda 2,33±0,82, gliserol grubunda 0,67±0,52, keten tohumu yağı grubunda ise 0,83±0,75 idi. Her iki çalışma grubundan elde edilen makroskobik adezyon skorları gliserol grubunda %55.6, keten tohumu yağı grubunda %44,4 oranında, mikroskobik adezyon skorları ise gliserol grubunda %71,25, keten tohumu yağında %64,4 oranında azalmıştır. Çalışma gruplarının kendi aralarıda yapılan karşılaştırmada anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Tartışma:Gliserol ve keten tohumu yağıtiroid cerrahisi sonrası oluşan adezyonları azaltmada etkili olmakla birlikte gliserolün etkinliği daha belirgindir.

Hipertiroidizm
Ufuk Oğuz İdiz
Bezmialem Vakıf University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rektum kanserinde ameliyat stratejisine endorektal ultrasonografi, manyetik rezonans ve pozitron emisyon tomografisinin katkısı

ÖZET Giriş: Gastrointestinal sistemin en sık görülen kanserleri kolorektal kanserlerdir. Özellikle rektum kanserli hastalarda operasyon öncesi evreleme büyük önem taşımaktadır. Bunun sebebi ise evrelemeye göre tedavi yönetimindeki değişik olanakların hasta için tercih edilebilmesidir. Evreleme hasta için uygun tedavi yönetimini planlamaya yardımcı olmaktadır. Amaç: Rektum kanserli hastaların ERUS, MR ve PET -CT ile yapılan değerlendirilmelerinin ameliyat stratejinise etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada; klinik ve histopatolojik olarak Ekim 2010 - Nisan 2012 rektum kanseri tanısı almış 30 olgu preoperatif olarak ERUS, MR ve PET-CT ile değerlendirilmiş, histopatolojik bulgularla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Ekim 2010 – Nisan 2012 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde biyopsi ile rektum kanseri tanısı alan 30 hasta çalışmaya alınmıştır. (20 hasta erkek (%66,6), 10 hasta Kadın (%33,3), hastaların yaşları 38 ile 78 arasındaydı, 21 hasta neoadjuvan tedavi gördü. 9 hasta neoadjuvan tedavi görmedi.) Hastaların tümüne preoperatif MR, PET-CT ve ERUS yapılmıştır. Çalışmaya opere edilen primer rektum adenokanserli hastalar dahil edildi. T evresini değerlendirmede MR, ERUS ve PET-CT 30 hastadan sırasıyla 9 (%31) , 12 (%41) , 12 (%40) hastada doğru evreledi. N evresini değerlendirmede MR , ERUS ve PET-CT 30 hastadan sırasıyla 15 (%51), 16 (%55,1) , 17 (%56,6) hastada doğru evreledi.. PET-CT' nin diğer görüntüleme yöntemleri ile karşılaştırıldığında evrelemede anlamlı bir farklılık oluşturmadığı ve ameliyat stratejisini değiştirmediği görülmüştür. PET-CT ile üç hastada uzak metastaz saptandı. Bunlardan biri karaciğer, ikisi akciğer metastazı idi. Akciğer metastazı düşünülen kitlelerden alınan biyopsilerde metastaz saptanmadı. PET-CT' nin uzak metastazı saptamada yüksek yanlış pozitiflik oranı olduğu görülmüştür. İstatiksel analizde değerlendirme sonucu için anlamlı p değerleri saptanmamıştır. Sonuç: PET-CT'yi rektum kanseri evrelemesinde T,N ve ekstramezorektal yayılım değerlendirilmesinde rutin olarak kullanılmasının faydası gösterilememiştir.

Yurdakul Deniz Fırat
Bezmialem Vakıf University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme biyopsilerinde histopatolojileri duktal karsinoma in situ olarak sonuçlanan lezyonların invazivliğini öngörmede mikro ribonükleik asitlerin rolü

Meme kanseri görülme sıklığı ve ölüm oranı yüksek olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Erken tanı aldığında yaşam süresi çok yüksektir. Duktal karsinoma in situ (DKİS) ise meme kanserinin öncül lezyonu kabul edilen, henüz metastaz yapma yeteneğinde olmayan neoplastik hücre çoğalmasıdır. Son dönemlerde meme kanseri üzerinde genetik çalışmalar yapılmış ve karsinogenez basamaklarındaki gen değişimleri ve mikroRNA'ların genler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Ancak normal dokudan DKİS'e geçişte rolü olan mekanizmalar çalışılmış olsa da, bu noktada meme kanserini tespit edebilecek ve tedavi hedefi olarak da kullanılabilecek biyobelirteç tanımlanmamıştır. Çalışmamızda normal dokudan DKİS'a geçişte disregüle olan 11 miRNA'nın DKİS tanısı almış lezyonların invaziv meme kanserine dönüşümünü öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran meme biyopsisi yapılmış ve histopatolojik olarak DKİS tanısı almış, 40 kadın hasta ve kontrol grubu olarak fibroadenom tanısı alan 8 kadın hasta dahil edildi. Hasta grupları; cerrahi eksizyon sonrası patolojik tanılarına göre DKİS grubu (A grubu) ve invaziv karsinom grubu (B grubu) olarak planlandı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden taranarak hastaların FFPE (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded) bloklarına ulaşıldı. Parafin bloklardan total RNA ve miRNA eldesi FFPE RNA Purification Kit ile yapıldı, sonrasında RT-PCR yöntemi kullanıldı. Tüm çalışma süresince referans gen olarak miR-let-7a kullanıldı. Elde edilecek Ct değerleri ile genlerin artış ve azalış oranları 2-ΔΔCt yöntemi kullanılarak hesaplandı ve istatistiksel olarak anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Çalışmamızda miR-21-5p ve miR-210'un gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı eksprese edildiği ve invazyon derecesinin artmasıyla ekspresyon değerlerinin arttığı görülmüş olup, klinikte erken tanıda ve biyopsisi DKİS olarak saptanan lezyonların invaziv komponentinin olup olmadığını öngörmek için kullanılabilirler. Anahtar kelimeler: DKİS, Duktal karsinoma in situ, miRNA, Meme kanseri

HistopatolojiKarsinomaKarsinoma-duktal+5
Hacer Kundakçıoğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Momordica charantia'nın gastrit üzerine etkisi

Amaç: Gastrit çeşitli etiyolojilere bağlı olarak gelişebilen, tedavi edilmediği takdirde uzun dönemde ciddi komplikasyonlar ile ilişkili olabilen kronik bir sağlık problemidir. Patoloji ve hastalığın seyrine göre, farklı sınıflama tanımlamaları bulunmasına karşın en yaygın şekilde akut ve kronik gastrit olarak sınıflandırılır. Akut gastrit, genellikle uyarıcı gıdalar, ilaçlar, kimyasal korozif maddeler, bakteriyel enfeksiyonlar ve stres reaksiyonu gibi etkenler tarafından tetiklenirken, kronik gastrit çok daha kompleks etiyoloji ve mekanizmalara sahiptir ve genellikle multifaktöriyeldir.Gastrik mukoza da oluşan enflamasyona yanıt olarak açığa çıkan Serbest Oksijen radikalleri tarafından hasar oluşturulur. Yükselen konsantrasyonları hücreler tarafından algılanarak, vücuttaki anti oksidan mekanizmaların devreye girmesine neden olur. Takip ve tedavi çeşitli medikal seçenekler farklı mekanizmalar üzerinden etki göstermektedir. Yine bazı tedaviler sonrasında nüks oranları oldukça yüksek olup, uzun dönem geleneksel tedavilerin kullanımında çeşitli patolojilere yatkınlık oluşabileceğinden bilim insanlarının bu alanda yeni substrat arayışları devam etmektedir. Literatürde çeşitli medikal alanlarda, doğru seçilen fitoteropatik ajanların uzun dönem kullanımında daha düşük risk profilleri olup, altın standart tedaviye yakın sonuçları olduğu bilinmektedir. Bu amaçla M.Charantia çeşitli biyolojik özellikleri ile araştırmacıların dikkatini çekmiştir. (Immünstimülan, Anti-Enflamatuvar, Anti- Oksidan, Kardiyoprotektif, Hipoglisemik ve Serbest Radikal Çöpçüsü) Yapılan çalışmalarda, M.Charantia'nın pektin polisakkaritlerinin jel yapısı oluşturarak ön planda mukoprotektif ve antioksidan mekanizmalar üzerinden enflamasyonu baskılayan anti-gastrik bir ajan olduğu düşünülmektedir. Burada oluşturulan deneysel modelde, M.Charantia'nın gastrit tedavisindeki etkinliği Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile histopatolojik incelemeler ile detaylı olarak değerlendirilerek altın standart Proton Pompa Inhibitörü tedavisine alternatif olabileceği düşünülmektedir. xv Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen yaklaşık olarak aynı yaşta, Sprague Dawley (SD) cinsi 25 adet erkek sıçan 2 haftalık süre boyunca uygun akklimizasyon sonrası, gerekli ölçümler yapılarak, raslantısal olarak kontrol ve çalışma gruplarına dağıtıldı. Tüm gruplar deney modelleri oluşturulmadan 24 saatlik süre ile aç bırakılarak, su ulaşımına kısıtlama getirilmedi. Deney hayvanlarının bakımlarına ilişkin yürürlülükteki uygulamalara özen gösterildi. 24 saatlik açlığı takiben, %80'lik Etanol (C2H5OH) 5ml/kg intragastrik yoldan oral gavaj yardımı ile verilerek literatüre uygun olarak yaklaşık 4 saat sonra model oluşturuldu. (5) Grup 1 Sham, Grup 2 Etanol (5ml/kg), Grup 3 Momordica Charantia (30 mg/kg), Grup 4 Proton Pompa Inhibitörü (Omeprazol 20 mg/kg), Grup 5 Bitkisel Kapsül Bileşiği (1 Kapsül- Zeytin Yaprağı Ekstresi 250 mg, Kudret Narı Ekstresi 200 mg , Garcinia Cambogia ( Garsiniya) Ekstresi 150 mg, Tarçın 100 mg, L-Karnitin 50 mg, Krom 100 μg) olmak üzere toplamda beş adet grup oluşturuldu. Tedavi süresi daha önceki çalışmalar ile uyumlu olarak 14 gün olarak belirlenerek, uygulanan her tedavi yöntemi sıçanlara benzer şekilde oral gavaj yardımı ile verildi.(6) Sıçanlar model oluşturulup, 14 gün boyunca farklı yöntemler ile tedavi edildikten sonra kanları alınarak, Ketamin Xylazine anestezisi ile sakrifiye edildikten sonra, sternum ve anüs arasından yapılan orta hat insizyonu ile Total Gastrektomi yapıldı. Dokudan alınan kesitler histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme için ayrılarak, kan, serum ve mide dokusu örnekleri ile birlikte laboratuvar koşullarında -80 derecede saklandı. Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile gerekli histopatolojik boyamalar yapıldıktan sonra incelemeler gerçekleştirilerek, elde edilen tüm veriler istatistiksel analizler ile değerlendirildi. Bulgular: Yapılan incelemelerde, Gruplararası Biyokimya Parametrelerinden Hemogram sonuçlarında MONO (0 - 0,098 10*9 uL), GRA (0.1 - 5.4 10*9 uL), HGB (14-18 g/dL) ve MCHC (31 - 40 g/dL) değerleri istatistiksel olarak anlamlı folarak saptandı. (p<0,05) Grup-2 Etanol'de kanda GRANULOSİT (0.1- 5.4 10*9 uL) ölçümü medyan değerinin Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği'ne göre daha yüksek olduğu saptandı. Gruplar arasındaki Kan ve Doku Değerlerinde Biyokimya Parametreleri ve Enzime Bağlı İmmünosorbent Testi (ELİSA) Analizleri (TAS, HbA1c, TOS, IL1β, IL- 6 TNFα, TGF-β değerleri arasında anlamlı farklılık olduğu saptandı. (p<0,05) TOS, IL1β, IL-6 TNFα, TGF-β paremetreleri median değerlerinin en yüksek Grup-2 Etanol'de olduğu görüldü. TAS median değerinin ise Grup-1 Sham ve Grup-4 Proton xvi Pompa Inhibitörü ve Grup-2 Etanol'de yüksek olduğu saptandı. Hb1Ac parametresi median değerinin en düşük Grup-1 Sham ve Grup-3 M.Charantia'da olduğu saptandı. Histopatolojik bulgular değerlendirildiğinde, gruplar arasında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama, İntestinal Metaplazi parametreleri istatistiksel olarak anlamlı olarak saptandı. Grup-2 Etanol'de %80 oranında Ödem ve İntestinal Metaplazi gözüktüğü, %100 oranında Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olduğu görüldü. Grup-3 M.Charantia'da ise %80'inde Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olmadığı saptandı. Grup-4 Proton Pompa İnhibitörü, Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrik Aktivite ve H.Pylori varlığı saptanmadı. Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'de ise, %80 oranında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül ve H.pylori varlığı saptanmış olup, %60 oranında ise Gastrit Aktivitesi ve Gastrik Kanama olduğu saptandı. Grup 5- Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'ün tamamında ise Intestinal Metaplazi görüldü. Sonuç: Yapılan bu çalışma ile M.Charantia'nın gastritte oluşan mukozal hasarı, özellikle mukoprotektif savunmayı güçlendirerek azalttığı ve ek olarak anti-oksidan mekanizmalar üzerinden de enflamasyon ve oksidatif stresi baskıladığı gösterilmiştir. Hastalığa spesifik seçilen farklı fitoteropatik tedavi ajanlarının, daha az yan etki, düşük risk profilleri ve düşük nüks oranlarıyla tek başına ya da geleneksel ilaçlarla kombinasyon halinde sinerjistik etki oluşturarak, gastrit ve gastrik ülserlerin tedavisinde ya da nüksün önlenmesinde Proton Pompa Inhibitörü tedavisine ek veya alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. H.pylori varlığında, H.Pylori eradikasyon tedavisi ile kombine edilerek kullanılması uygun olabilir. Kesin sonuçlar için daha geniş ölçekli araştırmalar ile birlikte insanlar üzerinde ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntioksidanlarEtanolGastrit+7
Yiğit İskurt
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Fare balb/c ve C57BL/6J hatlarında in vitro fertilizasyon ve heterolog zigot aktarılması

ÖZET Solunum yolu basısı benign tiroid büyümelerinde yeterli semptom olmaması durumunda hekimler tarafından uzun zaman tanınmayabilir. Doğru tanı konamayan hallerde hastaların yanlış tanılarla tedavi edilmesine yol açabilmesi açısından önemlidir. Böyle durumlarda hastanın yaşam kalitesi düşer. Yapılan araştırmalarda üst hava yolu obstrüksiyonu nedeni ile tiroidektomi yapılan hastalarda, ameliyat sonrası dönemde solunum fonksiyon testlerinde belirgin iyileşme saptanmıştır. Bununla birlikte bildirilen çalışmalarda solunum yolu basısına ait semptom derecesi veya radyolojik bulgulardan elde edilen veriler yardımı ile tiroidektomi endikasyonu konacak objektif kriterlerden bahsedilmemektedir. Çalışmamız, herhangi bir nedenle tiroidektomi yapılan hastalarda ameliyat sonrası dönemde hava yolu basısına ait şikayetlerde gerileme olması gözlemine dayanarak planlandı. Bu amaçla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı' nda yatmakta olan ve benign tiroid patolojisi nedeni ile tiroidektomi kararı alınan ve havayolu basısına ait değişik derecelerde dispne şikayeti olan 50 hasta değerlendirildi. Ameliyat öncesi dönemde dispne skorlaması, trakea çapı ölçümleri, tiroid ultrasonografısi yapıldı ve solunum fonksiyon testleri ile üst hava yolu basısına ait objektif bulgular arandı. Ameliyat sonrası dönemde hastalar kontrole çağırılarak yapılan yeni solunum fonksiyon testleri ile tiroidektominin solunum fonksiyonları üzerine etkisi değerlendirildi. 53Çalışmanın sonucunda hastalarda saptanan semptom derecesinin, trakea çapının, tiroid volümünün solunum fonksiyon testleri ile korelasyon gösterdiği ve tiroidektominin üst hava yolu obstrüksiyonu olan olgularda basıya ait solunum fonksiyon testi bulgularını ortadan kaldırdığı gösterilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda klinik sorgulama, trakeanın radyolojik olarak basit grafı ile görüntülenmesi, tiroid volümü saptanması gibi basit ve non- invaziv metodlarla elde edilen bulguların solunum fonksiyon testleri ile birlikte değerlendirmesi yapıldığında üst hava yolu basısı hakkında önemli bilgiler vereceğini düşünmekteyiz. 54

EmbriyolojiFarelerÜreme
Kerem Tuncay Özgünen
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolonoskopi öncesi bağırsak temizliği için kullanılan;Polietilen Glikol", "Monobazik Sodyum Fosfat" ve "SennozitA-B Kalsiyum" solüsyonlarının kolon mukozası ve serumdaTAS/TOS değerleri ile serum IL-6 üzerine etkilerininkıyaslanması

Amaç: Kolonoskopi, başta kolorektal kanser olmak üzere birçok bağırsak hastalığının tanısı, takip ve tedavisi sürecinde uygulanan girişimsel bir işlemdir. Bağırsak mukozasının sağlıklı incelenebilmesi için kolonoskopi öncesinde mekanik bağırsak temizliği sağlanmalıdır. Eskiden, sıkı bir katı gıda almaksızın beslenme diyeti ile birlikte bol musluk suyu alımı ile sağlanmaya çalışılan bağırsak temizliği, yeni solüsyonların kullanıma başlanması ile daha kolay ve etkin yapılabilir hale gelmiştir. Literatürde bu solüsyonların; etkinliği, temizlik becerisi, serum elektrolit düzeyi üzerine etkisi ve klinik yan etki profilleri açısından yapılan çalışmalar mevcut olsa da, serum ve bağırsak mukozası üzerinde oksidatif stres ve birlikte pro-inflamasyon etkilerine dair yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Dizayn edilen bu çalışmamızda, kolonoskopi öncesi bağırsak temizliğinde kullanılmakta olan; Polietilen Glikol 3350 (PEG), Monobazik Sodyum Fosfat (NaP) ve Sennozit A-B Kalsiyum preparatlarının serum ve bağırsak mukozası üzerindeki oksidatif stres düzeyi ve pro-inflamatuar sitokin düzeyinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların, solüsyon kullanım öncesi - sonrası venöz kanlarından ve sigmoid kolon mukozasından alınan örneklerde, oksidatif stres belirteçlerinden; Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ölçülmüş ve pro-inflamatuar sitokin İnterlökin-6 (IL-6) düzeyleri analiz edilmiş, Oksidatif Stres İndeksi (OSI) hesapla bulunmuştur. Oksidatif stres ile indüklenmiş DNA hasarının kronik dönemde pre-kanseröz etki gösterebilmesi nedeni ile, kalın bağırsak hastalıklarının, başta maligniteler ve iltihabi bağırsak hastalıkları olmak üzere oksidatif stres ile ilişkisinin araştırıldığı makalelerin sayısı son dönemde giderek artmaktayken, bağırsak temizliği için kullanılan solüsyonların oksidatif stres ve inflamasyon açısından güvenilirliğinin araştırılması da önemli hale gelmiştir. Gereç ve Yöntem: Kolonoskopi planlanmış ve çalışmaya dahil edilen 76 olgu rastgele olarak üç gruba ayrılmış ve her grup farklı bir solüsyon kullanılarak bağırsak temizliği işlemine tabi tutulmuştur. Olgulardan, solüsyon kullanım öncesinde ve solüsyon tüketiminden sonra iki kez kübital venöz kan örneği alınmış; ayrıca kolonoskopi esnasında sigmoid kolon mukozasından biyopsi numunesi alınmıştır. Elde edilen serumda; Beyaz Kan Hücre Sayısı (WBC), C-Reaktif Protein(CRP), TAS, TOS, OSI ve IL-6 düzeyi; dokuda ise TAS, TOS, OSI değerleri ölçülmüştür. Ölçümler ELISA ve spektrofotometrik analiz yöntemleriyle gerçekleştirilmiş, veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Önce ve sonra alınan serum numunelerin değişim analizleri "Δ" (delta) olarak ifade edilmiştir. Bulgular: Serumda ölçülen; IL-6 (Δ), TAS (Δ), TOS (Δ) ve OSI (Δ) değerleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p > 0. 05). Sigmoid kolon mukozal doku örneklerinde TOS değerleri kıyaslandığında solüsyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuş (p = 0, 043) olsa da alt grup analizlerindeki fark, istatistiksel anlamlılık seviyesine ulaşamamıştır (p > 0, 05). Doku TOS değerleri arasındaki anlamlılığa en yakın fark Sennozit A-B Kalsiyum ve Monobazik Sodyum Fosfat (p=0, 054) arasında Monobazik Sodyum Fosfat lehine olarak değerlendirilmiştir. Hastalardan alınan serum örneklerindeki; CRP, WBC ve IL-6 düzeyleri gibi klasik inflamasyon belirteçleri ile oksidatif stres belirteçleri arasında korelasyon çalışılmış olup herhangi bir korelasyon gözlenmemiştir (p>0. 05). Ayrıca, hastalardan Boston Bağırsak Temizliği Skorlaması (BBPS) ve ASA (Amerikan Anestezi Derneği ) skorlaması hesaplanmış olup, skorlama sonuçları ile oksidatif stres parametrelerine yönelik bir etki veya korelasyon saptanmamıştır (p>0, 05). BBPS skorları; PEG, NaP ve Sennozit A-B Kalsiyum için sırasıyla (ort ± ss) 6. 1±1. 63, 6, 04 ± 1, 39, 6. 17 ±1, 37 olarak bulunmuştur. Sonuç: Elde edilen veriler doğrultusunda, kullanılan üç bağırsak hazırlık solüsyonunun serumdan ölçülen sistemik oksidatif stres düzeyleri veya pro-inflamatuar yanıt üzerine belirgin bir etkisi olmadığı gözlenmiştir. Doku TOS düzeyleri kıyaslandığında, solüsyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olsa da alt grup analizlerindeki fark, istatistiksel anlamlılık seviyesine ulaşamamıştır. Doku TOS düzeyleri arasındaki anlamlılığa en yakın fark NaP ve Sennozit A-B Kalsiyum arasında NaP lehine doku oksidasyonunun daha fazla olması lehine değerlendirilmiştir. Ayrıca, solüsyonlar arası BBPS skorları arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak, kısa süreli kullanımda solüsyonların benzer güvenlik profiline sahip olduğu gösterilmiş olmakla birlikte, bağırsak temizliğinde kullanılan solüsyonların biyokimyasal etkilerinin dikkate alınması önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler : Bağırsak Hazırlığı, Kolon Temizliği, Polietilen Glikol, Sodyum Fosfat, Sennozit A-B Kalsiyum, Oksidatif Stres, IL-6

Safa Cihan Coşkun
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserlerde albümin seviyesi ve metastatik lenf nodu oranının prognoza etkisinin araştırılması

AMAÇ: Kolorektal kanser dünyada kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen 3. kanser türüdür. Hastalığın evresi arttıkça 5 yıllık sağkalım beklentisi azalmaktadır. Kötü prognozun öngörülmesi hastaların optimal tedaviyi alabilmesi için klinik öneme sahiptir. Preoperatif kanda bakılan albümin değeri her yerde ulaşılabilir ve ucuz bir yöntemdir. Literatürde albümin değerinin ve opere olan hastalarda metastatik lenf nodu oranının kolorektal kanserlerde prognoza etkisini gösteren çalışmalar mevcut olup, albümin değerinin ve metastatik lenf nodu oranının birlikte değerlendirildiği çalışma bulunmamaktadır. Amacımız kolorektal kanserlerde albümin seviyesi ile birlikte metastatik lenf nodu oranının mortalite ve sağkalıma etkisinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Kliniğimizde 2012 ile 2024 tarihleri arasında kolorektal adenokarsinom nedeniyle opere olmuş hastalar retrospektif olarak HBYS üzerinden tarandı. Hastaların preop alınan albümin değeri,yaşı ,cinsiyeti, tümörün lokalizasyonu, histolojik tipi, T ve N evreleri,tümörün grade'i,tümör çapı,metastatik lenf nodu sayısı,toplam lenf nodu sayısı,lenfovasküler invazyon,vasküler invazyon,perinöral invazyon,sağkalım ve takip süreleri kaydedildi. Hastanemizdeki albümin normal değeri 3,5-5,5 mg/dl'dir. Uygun prognostik çalışmalarda kullanılan metastatik/toplam lenf nodu oranının 0,12-0,3 değerleri arasında değiştiği görülmektedir. Bizim çalışmamızda metastatik lenf nodunun toplam lenf noduna oranı cut off değeri %10 olarak belirlendi. Bu oranın üstü kötü prognoz ile ilişkilendirildi. Kolorektal adenokanser hastalarında albümin seviyesinin ve metastatik lenf nodu oranının sağkalım,takip süreleri ve mortalite oranları karşılaştırıldı. Albümin<3.5mg/dl - xiv metastatik/toplam LN>%10 değerine göre mortalite oranları karşılaştırıldı. Albümin seviyesine göre ;albümin seviyesi<3.5 mg/dl olan ve ≥3.5 mg/dl olanlar mortalite ve sağkalım açısından değerlendirildi .Metastatik/toplam lenf nodu oranına göre; ≤10 olanlar ve >10 olanlar da mortalite ve sağkalım açısından değerlendirmeye alındı. BULGULAR: Albümin<3.5 mg/dl - metastatik/toplam LN>%10 değerinin mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında anlamlı [Eğri altı alan 0.667 (0.624-0.710)] etkinliği gözlenmiştir. albümin<3.5 mg/dl - metastatik/toplam LN>%10 değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 34.3, pozitif kestirim % 96.0, özgüllük % 99.1 negatif kestirim % 70.2 di. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında albümin değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.846 (0.814-0.878)] etkinliği gözlenmiştir. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında albümin 3.5 mg/dl cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.811 (0.775-0.847)] etkinliği gözlenmiştir. Albümin 3.5 mg/dl cut off değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılığı % 69.3, pozitif kestirimi % 86.1, özgüllüğü % 92.8, negatif kestirimi % 82.5 idi. Albümin <3.5 mg/dl olan (37.8 ay) grupta öngörülen sağkalım süresi albümin≥3.5 mg/dl olan (139.5 ay) gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Metastatik / toplam lenf nodu sayısı oranı>%10 olan (39.7 ay) grupta öngörülen sağkalım süresi metastatik / toplam lenf nodu sayısı<%10 olan (128.0 ay) gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında metastatik/toplam LN oranının anlamlı [Eğri altı alan 0.730 (0.689-0.771)] etkinliği gözlenmiştir. Mortalite olan ve olmayan hastaların ayrımında metastatik /toplam LN oranı %10 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.731 (0.690-0.771)] etkinliği gözlenmiştir. Metastatik/toplam LN oranı %10 cut off değerinde mortalite olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 53.1, pozitif kestirim % 83.1, özgüllük % 93.1 negatif kestirim % 75.6 idi. xv SONUÇ: Kolorektal kanserlerde hastanın yaşı ve kanser evresi arttığında prognozun kötü olduğu bilinmektedir. Çalışmamız da bunu teyit etti. Hipoalbumineminin kolorektal kanser hastalarında prognozu kötü etkilediği ve mortalite oranını arttırdığı çalışmamızda gösterildi. Kolorektal kanser hastalarında albümin seviyesi; normal veya normalden yüksek olması gerekmektedir. Kolorektal kanser hastalarında metastatik lenf nodu oranı artınca prognozun kötü etkilendiği ve mortalitenin yükseldiği çalışmamızda gösterildi. Kolorektal kanser hastalarında hipoalbuminemi ile birlikte metastatik lenf nodu oranı fazlalığı kötü bir prognoz göstergesi olarak kabul edilebilir. ANAHTAR KELİMELER: Kolorektal kanserler,hipoalbuminemi,metastatik lenf nodu,metastatik lenf nodu oranı

Berde Ünyıldız
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Portal hipertansiyon tedavisinde splenorenal şantlar

Portal hipertansiyon (PHT), komplikasyonlar nedeniyle klinik açıdan önemlidir. Komplikasyonların tedavisi öncelikle medikal ve endoskopik girişimlerdir, bunlara yanıt alınamaması halinde cerrahi tedavi hayat kurtarıcıdır. Bu çalışmada 1994 yılından bu yana ÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda PHT'da uygulanan splenorenal şant operasyonlar prospektif olarak incelendi. Olguların % 31 'i acil, % 69'u elektif şartlarda öpere edildiler. Child-Pough sınıflamasına göre % 86 olgu Child A-B grubunda, % 14 olgu Child C grubundaydı. Splenorenal şant operasyonlarının, morbidite, mortalite ile portal hipertansiyon komplikasyonlarını ortadan kaldırması açısından yaran incelendi. Üç olgumuzda (% 18.8) morbidite gelişti. Operatif mortalite iki olguda (% 12.5) gelişti. Kaplan-Meier metoduna göre 1 yıllık hayatta kalım oranı % 87.5, 2 yıllık ve 3 yıllık hayatta kalım oranı % 74 olarak bulundu. Splenorenal santiarın, tekrarlayan veya skleropterapiye rağmen kanayan özofagus varisleri, portal hipertansif gastropati kanamaları ile birlikte derin hipersplenizm ve assit gibi portal hipertansiyonun komplikasyonlarını düzelttiği, diğer tedavi seçeneklerine göre daha konforlu bir yaşam sağladığı sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Portal hipertansif varis kanaması, distal splenorenal şant, proksimal splenorenal şant, hipersplenizm.

CerrahiHipertansiyon-portal
Cemalettin Camcı
Çukurova University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut pankreatit modelinde n-asetil sistein ile metilprednizolon'un akut pankreatit ve akciğer komplikasyonları üzerine etkisi

metil-prednisolon ve N-asetilsisteinin, pankreatit ve pankreatite bağlı akciğer komplikasyonlarına etkinliğinin kısa dönem ve uzun dönem amilaz, lipaz değerlerine ek olarak kısa dönem ve uzun dönem histopatolojik pankreatit ve akciğer skorları kullanılarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, ağırlıkları 175 ve 240 arasında değişen 64 wistar albino rat, kendi içerisinde de iki eşit gruba ayrılan 4 eşit gruba bölündü. Grup 1 deki ratlara subkutan serum fizyolojik enjekte edilerek kontrol grubu oluşturuldu. Grup 2 deki ratlara subkutan cerulein enjekte edilerek deneysel pankreatit modeli oluşturuldu. Grup 3 deki ratlara intraperitoneal N-asetilsistein, grup 4 deki ratlara intramuskuler metil-prednisolon, ceruleinle birlikte verilerek iki farklı tedavi grubu oluşturuldu. Gruplardaki ratların ilk yarısına enjeksiyondan 7 saat sonra, ikinci yarısına ise 24 saat sonra dekapitayon uygulandı. İlk 7 saatte elde edilen amilaz, lipaz, histopatolojik pankreatit ve akciğer komplikasyonlarının skorları kısa dönem sonuçlar, 24. saatteki elde edilen bulgular ise uzun dönem sonuçlar olarak kabul edildi. Histopatolojik ise inceleme gruplardan habersiz bir patolog tarafından yapıldı. Pankreas dokusundaki ödem, inflamasyon, vakualizasyon ve nekroz 0-4 arasında değişen skorlama (schönberg) kullanılarak değerlendirildi. Akciğer dokusundaki ödem, hemoraji, enflamasyon ve peribronşit ise 0-3 arasında değişen skorlama kullanarak değerlendirildi. Deneysel pankreatit oluşumunun gösterilmesi için kontrol grubu kısa dönem ve uzun dönem sonuçları ile diğer grupların sonuçları karşılaştırıldı. Ayrıca pankreatit oluşturulan grupların pankreas ve akciğer dokularının preparatları immünohistokimyasal boyalar ile boyandı. Myeloperoksidaz boyası ve IL-8 ile pankreas ve akciğer dokularında ki nötrofi infiltrasyonları gösterildi. Buna ek olarak akciğer skoru ile akciğer dokusunun iNOS boyası ile boyanması arasındaki ilişki araştırıldı. Akut pankreatitte akciğer dokusunun inflamasyon ve ödeme bağlı olarak yaş ağırlığında artış olabileceği düşünülerek yaş akciğer ve kuru akciğer oranı tespit edildi. Kontrol grubunun ( Grup 1) kısa dönem sonuçları, diğer grupların sonuçları (Grup2, 3 ve 4) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Kontrol grubu ile diğer grupları uzun dönem sonuçları karşılaştırıldığında ise, sadece pankreatit grubu kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı fark göstermekte idi. Kontrol grubu ile akut pankreatit oluşturulan grubların (Grup 2,3 ve 4) akciğer dokuların preparatları karşılaştırıldığında, pankreatit oluşturulan grubların akciğer dokularında belirgin hemoraji, ödem ve peribronşial mononükleer hücre infiltrasyonu görüldü. Buna ek olarak pankretit oluşturulan grupların ( Grup 2,3 ve 4) tüm preparatlarında pankreas ve akciğer dokusundaki Myeloperoxidaz ve IL-8 boyası ile nötrofil infiltrasyonu gösterildi. Akciğer skoru yüksek olan ratlarda akciğer dokusu I iNOS boyası ile yüksek oranda boyandığı tespit edildi. Kuru/yaş ağırlık oranları pankreatitli grupta kontrol grubuna göre yüksek olmasına rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi. Tedavi etkinliğinin gösterilmesi için pankreatit grubu (Grup 2) sonuçları ile tedavi gruplarının ( Grup3 ve 4) sonuçları karşılaştırıldı. Pankreatit grubu (Grup 2) ile tedavi grupları (Grup3 ve 4) kısa dönem sonuçlar açısından karşılaştırıldığında sonuçlardaki düşme istatistiksel olarak anlamlı idi. Ancak pankreatit grubu ile tedavi grupları uzun dönem sonuçlar açısından karşılaştırıldığında, tedavi gruplarının pankreatit skorlarındaki düşme anlamlı iken, akciğer skorları uzun dönemde sadece meti-prednisolon (Grup 4) grubunda anlamlı olarak düşmekte idi. Sonuç: Bu çalışmada, ceruleinin deneysel akut pankreatit modelinde kullanılabilecek uygun bir ajan olduğu; oluşturulan deneysel pankreatit modelinde metilprednisolon ve N-asetilsisteinin pankreatit tedavisinde etkin olduğu, akciğer komplikasyonu üzerinde kısa dönemde N-asetilsistein ve metilprednisolonun etkin olduğu, ancak uzun dönemde sadece metil prednisolonun etkin olduğu gösterilmiştir.

Asetilsistein
Hasan Elkan
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2004-2009 Yılları arasında ameliyat edilen adrenal kitlesi olan hastaların retrospektif değerlendirilmesi

2004-2009 Yılları Arasında Ameliyat Edilen Adrenal Kitlesi Olan HastalarınRetrospektif DegerlendirilmesiAmaç: Sürrenal kitleleri benign veya malign, fonksiyonel veya non-fonksiyonelolabilir. Radyolojik görüntüleme yöntemlerinin gelisimi ve yaygın kullanımı sayesindeküratif tedavisi mümkün küçük ve lokalize adrenokortikal malignitelerin tanısıkonabilmektedir. Abdominal ultrasonografinin ve BT'nin kullanımının artması ileadrenal kitlelerin veya bir insidentelomanın tespit edilme sıklıgı da artmıstır. Tespitedilen adrenal kitlelerin % 80'i 2 cm'den küçük, % 94'ü benign ve % 90'ı nonfonksiyoneldir.Adrenal karsinom nadir olup prognozu kötüdür. Adrenal malignensilergenellikle 5 cm'den büyük oldugundan, BT veya MRG ile 5 cm'den büyük kitle tespitedildiginde eksplorasyon uygulanmalıdır.Gereç ve yöntem: 2004-2009 yılları arasında Çukurova Üniversite'si Genel CerrahiA.D'da adrenalde kitle nedeniyle ameliyat edilen 42 hasta retrospektif olarakdegerlendirildi. Hastalar hikaye, fizik muayene, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi,manyetik rezonans görüntüleme ile degerlendirildi ve hastaların serum kortizol, serımepinefrin, serum norepinefrin, serum aldosteron, idrar kortizol, idrar epinefrin, idrarnorepinefrin, idrar VMA ve idrar metanefrin degerlerine bakıldı.Bulgular: Hastaların ortalama yası 43±13 (21-76) idi. Erkek hastaların ortalama yası44, kadın hastaların ortalama yası 42 idi (p<0,669). Histopatolojik inceleme sonucunda12 hastada feokromositoma, 13 hastada adenom, 6 hastada karsinom, 1 hastada adrenalkist, 2 hastada adrenal psödokist, 1 hastada schwannoma, 1 hastada ganglionöroma, 1hastada hematom, 1 hastada mikst tümör ve 1 hastada adrenal kortikal hiperplazibulundu. Transabdominal açık cerrahi veya laparoskopik cerrahi'den biri uygulandı.Feokromositoma, karsinom ve adrenal kortikal hiperplazi tespit edilen hastalardapreoperatif dönemde bakılan serum ve idrar hormon düzeyleri diger patolojilere göredaha yüksek bulundu.Sonuçlar: Klinik, biyokimyasal tetkikler ve radyolojik tetkikler birlikte kullanılarakadrenal kitlelere daha kolay tanı konabilir. Adrenal kitlelerin degerlendirilmesindehastanın semptomları, kitle büyüklügü ve kitlenin fonksiyonel olup olmaması önemlidir.Her hastada mutlaka serum ve idrar hormon düzeyleri degerlendirilmelidir. Benignkitlelere kolaylıkla tanı konur ve ameliyat ile basarılı bir sekilde çıkarılabilir. ErkenEvre karsinom'da küratif rezeksiyon saglanabilir.Benign sürrenal kitlelerin tanıları kolaydır ve cerrahi olarak basarı ile çıkarılabilir.Hormon ölçümleri semptomatik ve asempromatik tüm hastalarda bakılmalıdır. Erkendönemde saptanan malign tümörlerde ek tedavilerle birlikte kür saglanabilir.Anahtar Kelimeler: Adrenal kitle, cerrahi tedavi

Adrenal bez neoplazmlarıAdrenal bezlerBöbrek+3
Serkan Bayıl
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Semptomatik dev karaciğer hemanjiomlarında cerrahi tedavi

Amaç: Günümüzde görüntüleme yöntemlerindeki gelişme ile birlikte karaciğer hemanjiomu tanısında artış görülmektedir. Fakat tedavi konusunda tartışmalar devam etmektedir. Semptomatik olgularda üzerinde en fazla durulan tedavi seçeneği cerrahidir. Bu çalışmada 1999-2009 yılları arasındaki 10 yıllık dönem içinde ÇÜTF Genel Cerrahi anabilim dalında hepatik hemanjiyom nedeni ile opere edilen 49 olgunun prospektif incelenmesi ve sonuçlarının literatürle karşılaştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Olguların arşiv bilgileri incelenerek demografik bulguları, yaşı, cinsiyeti, şikayeti, yapılan tetkikler, hemanjiom lokalizasyonu, ameliyat endikasyonu, tümör boyutu, yapılan ameliyat, kan transfüzyonu, postoperatif hastanede yatış süresi, komplikasyonlar, patoloji sonuçları ve mortalite değerlendirildi.Bulgular: Olguların 39 (% 79,6)'u kadın,10 (% 20,4)'u erkek olup, ortalama yaş 46,2±8,54 idi.En sık görülen semptom 37 (% 75,5) olguda karın ağrısı, 5 (% 10,2) olguda bası semptomları, asemptomatik olan 7 (% 14,3) olguda malignite şüphesi saptandı.Olguların 25 (% 51)'inde hemanjiyomlar sağ lob, 18 (% 36,7)'inde sol ve 6 (% 12,2)'sında her iki lobda yerleşmiş bulundu.Olguların 47 (% 96)'sinde hemanjiom çapı 5 cm veya daha büyük, 2 (% 4)'sinde 5 cm'den daha küçük olarak saptandı.Cerrahi girişim olarak, 28 (% 57,1) olguda enükleasyon, 21 (% 42,9) olguda anatomik karaciğer rezeksiyonu uygulandıEnükleasyon grubunda ortalama operasyon süresi rezeksiyon grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda kısalmış olduğu görüldü (p < 0,05). Transfüzyon ihtiyacı enükleasyon grubunda belirgin olarak azalmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p > 0,05). Hastanede yatış süresi ise enükleasyon grubunda belirgin olarak kısa saptandı (p < 0,05).Karaciğer rezeksiyonu yapılan olguların 8 (% 38,1)'inde komplikasyon gelişti. Enükleasyon yapılan olgularda komplikasyon gelişmedi (p < 0,05). En sık komplikasyon atelektazi ve plevral effüzyon olup, 5 (% 10,5) olguda mevcut idi. Komplikasyon gelişen diğer 3 olgunun birinde koleksiyon, 1'inde pnömoni, diğerinde ise pulmoner emboli görüldü.49 olgudan 3 (% 6)'ünde mortalite görüldü. Bu olguların 1'i pulmoner emboli, diğer 2 olgu postoperatif intraabdominal kanama sonucu kaybedildi.Patolojik olarak; 47 (% 96) olguda kavernöz formasyon, 2 (% 4) olguda ise kapiller formasyon tespit edildi.Sonuç: Bugüne kadarki bilgiler ışığında daha çok sayıda teşhis edilmeye başlanan karaciğer hemanjiomlarının ayırıcı tanılarının konulması, uygulanacak tedavi yönteminin özel endikasyonlarına sahip ol¬mayan olguların 3 - 6 aylık aralıklarla izlenmesinin daha faydalı olabileceği bizim de katıldığımız ve daha fazla taraftar bulan görüş olarak belirmektedir.Anahtar sözcükler: Karaciğer hemanjiomu, enükleasyon, rezeksiyon, kan transfüzyonu, komplikasyon.

Belirti ve semptomlarCerrahiHemanjiyom+7
Fahrettin Çakay
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

`Open abdomen' Yönetiminde erken dönem cerrahi alternatiflerin karşılaştırılması: Randomize prospektif çalışma

Amaç: Abdominal Kompartman Sendromu (AKS); sınırlı bir anatomik alana sahip abdomende basıncın akut ve patolojik artışı ile karakterize olup, tedavi edilmediği takdirde yüksek oranda mortaliteyle sonuçlananan klinik bir durumdur. İntraabdominal basıncın progresif yükselmesi sonucu ortaya çıkan bu sendromun etkileri sistemik olarak ortaya çıkar. AKS'nin tedavisi, artmış karın içi basıncın düşürülmesidir. Dekompresif laparotomi kararını vermede en önemli kriter hastanın klinik tablosudur. Grade 3 ve 4 hastalarda dekompresif laparatomiyi takiben postoperatif karın içi basıncın tekrar yükselmesini engellemek için karın kapatılmaz, açık abdomen uygulanır. Bu çalışmada dekompresif laparotomi uygulanmış evre 3 ve 4 AKS'li hastalara geçici karın kapatılmasında kullanılan Vacuum-assisted closure (VAC) ve Bogota bag yöntemlerinin randomize prospektif değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya şubat 2007 ile eylül 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakımı'na travma, geçirilmiş cerrahi sonrası ya da medikal takiplerinin izlemi sırasında AKS gelişmiş ve tedavilerinin bir parçası olarak dekompresif laparotomi uygulanmış 40 hasta dahil edildi. Hastalar ardışık randomizasyon yöntemi ile VAC ve Bag olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Geçici karın kapama yöntemleri olan bu yöntemlerin sonuçları gruplar arasında randomize prospektif olarak klinik, laboratuvar, morbidite ve mortalite yönünden karşılaştırılarak değerlendirildi.Bulgular: Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, yandaş hastalıkları gibi demografik özellikleri arasında anlamlı fark yoktu. AKS gelişen hastalarda etiyolojik faktörler arasında en sık neden 12 hastada (% 30) görülen gastrointestinal sistem perforasyonu idi. İnsizyon eninin ölçümlerinde VAC grubunda daha anlamlı bir azalma vardı. Hastanın primer fasya kapatılması için uygun hale gelmesi için geçen zaman VAC grubunda 16,9 gün iken, Bogota bag'li grupta 20,5 gün idi. Postoperatif dönemde alınan kan gazlarına ait parametrelerde; VAC grubunda elde edilen SPO2, PO2, PCO2, pH değerlerinde Bogota bag grubuna göre olumlu yönde anlamlı iyileşme mevcut idi. BUN ve Cre değerlerinin VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşerek normale yaklaştığı ve renal fonksiyonların düzeldiği saptandı. İntraabdominal basıncı düşürme değerlendirildiğinde; her iki grupta 1, 4 ve 7. günlerde benzer oranlarda düşme saptanırken, postoperatif 14. günde VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşme saptandı. Mortalite gelişen hasta sayısı 12 (% 30) iken, 5 (% 12,5) hasta VAC grubuna, 7 (% 17,5) hasta Bogota bag grubuna aitti.Sonuç: Bulgulara dayanarak geçici karın kapama yöntemi olarak VAC uygulamasının daha uygun olduğu kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: AKS, intraabdominal hipertansiyon, Vacuum assisted closure, Bogota bag, randomize klinik çalışma

AbdomenBasınçDekompresyon+4
Ahmet Rencüzoğulları
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolon kanserinde interferon epsilon (IFN-ε) ekspresyon seviyelerinin belirlenmesi ve klinopatolojik özelliklerle ilişkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, kolorektal kanser tanısı almış hastalarda İnterferon Epsilon (IFN-ε) düzeylerinin tümörlü ve normal dokular ile ameliyat öncesi ve sonrası serum örneklerinde karşılaştırılarak, IFN-ε'nin kolorektal kanser patogenezindeki olası antitümöral etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesinde kolorektal kanser tanısı alan ve kemoterapi veya radyoterapi almamış 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Preoperatif ve postoperatif 30. günlerde alınan serum örneklerinde IFN-ε düzeyleri Enzim Bağlantılı İmmünosorbent Analiz (ELISA) yöntemiyle belirlenmiştir. Aynı hastalardan alınan tümörlü ve sağlam kolon dokularında IFN-ε gen ekspresyonu Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PCR) ile değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler SPSS 23 programı ile analiz edilmiş, parametrik veriler için bağımsız örneklem T-Testi, parametrik olmayan veriler için ise Wilcoxon ve Mann-Whitney U testleri uygulanmıştır. Bulgular: Ameliyat öncesi periferik kan IFN-ε düzeyleri, ameliyat sonrası değerlere kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tümörlü ve normal doku IFN-ε seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış olsa da normal dokularda IFN-ε ekspresyonunun tümörlü dokulardan daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Çalışma sonuçları, IFN-ε'nin kolorektal kanser gelişiminde koruyucu veya antitümöral bir rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular, İnterferon Epsilon'un kolorektal kanserlerde prognostik bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliğini desteklemekte olup, bu konuda daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnterferon Epsilon, Kolorektal Kanser, ELISA, Real-Time PCR, Tip I İnterferon, Antitümöral Etki

İbrahim Halil Özdemir
Gaziantep University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid kanserleri ile e-kaderin ß-katenin arasındaki ilişki ve e-kaderin ß-katenin düzeyi ile metastaz ilişkisi

Amaç: Tiroid kanserleri tüm kanser olgularının yaklaşık %1 kadarını oluşturmasına karşın endokrin sistemde en fazla görülen kanserdir. Çalışmamızda 100 tiroid kanseri olgusu değerlendirildi. Bunlardan 33'ü papiller kanser, 42'i papiller kanser foliküler varyant, 20'i foliküler karsinom, 5'i az diferansiye tümörlü hastalardı. Foliküler kanserli olan hastaları minimal invaziv ve yaygın invaziv olarak ayrıldı. Foliküler kanserlerden 12 minimal invaziv, 8 hasta yaygın invazivdi. Tüm olgular PCR ve immünohistokimyasal metodlar kullanılarak incelendi. PCR da ß-katenin mutasyonu olup olmadığı araştırıldı.Materyal ve Metod: İmmünuhistokimyasal incelemede tüm preparatlar E kadherin ve ?? -katenin boyaları ile boyandı. Az diferansiye tümörler incelenirken aynı preparatın iyi diferansiye alanların da güçlü boyanma gözlenirken, kötü diferansiye alanlarda hiç boyanma gözlemlenmemiştir.Bulgular: ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu tüm olguların 44 (% 44,0) tanesinde pozitif bulunmuştur. Kanser çeşidi ile PCR'da bulunan mutasyonu arsında bir korelasyon saptanmamıştır. Boyun diseksiyonu yapılmış olan hastaların 4 (% 40,0)'nüde ? -katenin (CTNNB1) gen mutasyonu pozitif olup, yapılmayan hastaların 40 (% 44,4)'ında pozitiftir. Bunlar arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştirİyi diferansiye tümörlerden kötü diferansiye tümörlere doğru gidildikçe E-kaderin ekspresyonunun azaldığı gözlenmiştir. E-kaderin ve ß-katenin kompleksinde gelişen dengesizlik iyi diferansiye tümörlerin az diferansiye tümörlere dönüşümünde rol oynamakta ve aynı zamanda bölgesel lenf nodu metastazı gelişimine katkıda bulunmaktadır.(p=0,0001)Sonuç: E-kaderin/ ß katenin kompleksini spesifik olarak hedefleyen antikanser ajanlar geliştirilmektedir ve bu ajanlar az diferansiye tiroid kanseri tedavisi için de araştırılmalıdır. Böylelikle ölümcül malignitesi olan hastalar için bir tedavi umudu olabilir.Anahtar Kelimeler: E-kaderin, ß katenin, Tiroid Kanseri, CTNNB1 gen mutasyonu

Beta kateninCadherinlerMutasyon+4
Şahin Fahrettin Gündoğdu
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cerrahi girişim uygulanan pankreas ve periampüller kitlelerde deneyimlerimiz

Olgu ve Yöntem: Çalışmamızda, 2001-2011 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalında, pankreas ve periampuller bölgede kitle nedeniyle radikal amaçlı operasyon yapılan 79 hastanın retrospektif değerlendirilmesi yapılmıştır.Bulgular: Yetmişdokuz olgumuzun 38'i erkek (% 48,1) 41'i kadın (% 51,9) idi. Erkek olguların yaş ortalaması 57, kadın olguların yaş ortalaması 56 olarak bulundu.Olguların içinde kliniğimize en sık başvuru nedeni (% 74,6) karın ağrısı idi. Bunu sarılık ile 31 olgu (% 39,2) takip ediyordu.Ameliyat öncesi hastalar radyolojik olarak ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirildi. Abdominal Ultrasonografi yapılan olguların 32' sinde (% 40,5) safra kesesi hidropik, koledok ve intrahepatik safra yollarında genişleme bulguları, 20 olguda (% 25,3) pankreasta kitle saptandı. Pankreasta kitle olan hastalarımızın 39' unda (% 90,6) bilgisayarlı tomografi ile kitle gösterildi. Manyetik rezonans görüntüleme yapılan 18 olgunun 16' sında (% 88,8) pankreas veya periampuller bölgede lezyon saptandı.59 olguya (% 74.7) pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi, 11 olguya (% 14) subtotal pankreatektomi splenektomi, 9 olguya (% 11,3) distal pankreatektomi splenektomi yapıldı.Ortalama ameliyat süresi 240 dakika (60?360 dakika arasında) olarak bulundu.Ameliyat sırasında ortalama 2.8 ünite (0?8 ünite) kan transfüzyonu yapıldı.Peroperatif dört olguda (% 5,1) vasküler yaralanma oldu. Bu olgulara primer vasküler onarım yapıldı.Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi yapılan hastalarda postoperatif komplikasyon olarak 4 olguda safra fistülü (% 6,7), 4 olguda pankreatikojejenostomi kaçağına bağlı pankreas fistülü (% 6,7) gelişti. Gelişen fistüller tüm olgularda medikal tedavi ile kendiliğinden kapandı. İki olguda (% 5,8) erken dönem ileus gelişti. Medikal tedavi ile düzeldi. Yirmi olguda (% 25,3) yara yeri enfeksiyonu ortaya çıktı. Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi yapılan hastalardan 4'ünde (% 5,2) gastrik atoni gelişti. Kontrastlı pasaj grafisinde belirgin bir obstrüksiyon saptanmadı. Medikal tedavi ile düzeldi.Çalışmamızda 79 pankreas ve periampuller kanserli olgumuz çeşitli yönleri ile incelenmiş ve literatür desteği altında irdelenmeye çalışılmıştır.Sonuç: Genel durumu cerrahi için uygun olan hastalara en az invaziv ve en etkili radyolojik yöntemleri tanı ve evrelemede yeterli düzeyde kullanıp rezektabl olarak görülen hastalara düşük mortalite ve morbidite ile rezeksiyon yapılabileceği düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Pankreas kanseri, Periampuller tümör, Pilor koruyucu pankreatikoduodenektomi

CerrahiCerrahi-abdominalNeoplazmlar+3
Erkan Cirit
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması

Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB

Biyopsi-iğneCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+5
Mevlüt Kunt
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokal ileri evre meme kanserli hastalarda, neoadjuvan kemoterapinin VEGF ve KI-67 değişimine etkisi

Neoadjuvan kemoterapi, lokal ileri evre meme kanserli hastaların tedavisinde günümüzde kullanılan bir yöntemdir. Neoadjuvan kemoterapi ile primer operable meme kanserlerinde meme koruyucu cerrahi şansı artmakta, inoperable ve inflamatuvar meme kanserlerinde ise operabiliteyi sağlayıp sağkalımı uzatmaktadır. Neoadjuvan kemoterapi uygulaması esnasında verilen sitotoksik ajanların etkisiyle neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrasında değerlendirilen bazı parametrelerde değişimler olmaktadır. Amaç: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkisiyle tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, Ki-67 ve Cerb-B2 düzeylerinde değişim olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı?nda 2008 ve 2013 yılları arasında lokal ileri evre meme kanseri (Evre III-A, evre III-B, evre III-C) nedeniyle tedavi gören, çalışmaya başlamadan önceki hastaların da çalışmaya dahil edildiği 69 hastanın verileri prospektif olarak araştırılmıştır. Tümör çapı, tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası dönemde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Neoadjuvan kemoterapi öncesi dönemde tümörlü dokuda değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeyleri ile; neoadjuvan kemoterapi sonrası dönemde değerlendirilen tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada lokal ileri evre meme kanserli hastalara uygulanan neoadjuvan kemoterapinin etkisiyle tümör çapı, vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 gibi parametrelerde istatistiksel olarak değişim olabileceği saptanmıştır. Tümörlü dokuda çalışılan vasküler endotelyal growth faktör düzeyindeki anlamlı değişim, tümörün anjiyogenezisinin ve bu yolla metastaz yapabilme yeteneğinin neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azalabileceği sonucunu düşündürmektedir. Tümörlü dokuda çalışılan Ki-67 proliferasyon indeksi düzeylerindeki anlamlı değişim; malign hücre proliferasyonunun neoadjuvan kemoterapi etkisiyle azaldığını gösterebilir. Değerlendirilen vasküler endotelyal growth faktör, Ki-67, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve Cerb-B2 düzeylerindeki değişikliklerin kliniğe olan yansımaları için, uzun dönem sonuçlarının değerlendirildiği randomize klinik çalışmalara ihtiyaç vardır Anahtar sözcükler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, tümör çapı, VEGF, Ki-67, ER, PR, Cerb-B2.

Genler-C-Erbb-2Kemoterapi-adjüvantKi-67+7
Ahmet Gökhan Sarıtaş
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde SIRT1 ilişkili mirna'ların araştırılması

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malignitelerden biri olup yine kadınlarda kansere bağlı ölümlerde de en sık nedenlerden biridir. Bu hastalığın tedavisinde son yıllarda yeni yaklaşımlar ve yöntemler geliştirilmesine rağmen, hastalığın insidansındaki sürekli artıştan dolayı, meme kanseri halen çok önemli bir sağlık problemidir. Meme kanseri, etyolojisinde birçok etkenin rol adığı multifaktöryel bir hastalıktır. Etyolojide genetik faktörler ve aile öyküsü çok önemli bir yer tutmaktadır. SIRT1, meme kanseri ile ilişkili olduğu düşünülen ve regülasyonunun meme kanserinin tedavisinde bir yol olabileceğine inanılan bir enzim ailesidir. SIRT1'in regülasyonu bazı molekülleri direkt uygulanması ile veya SIRT1 ile ilişkili olan mikro RNA'ların kullanılması ile olabilir. Mikro RNA'lardan miRNA-9, miRNA-34a ve miRNA-132 meme kanserine etkisi olduğu düşünülen SIRT1 ilişkili mikro RNA'lardandır. Literatürdeki kısıtlı çalışmalarda bu mikro RNA'ların meme kanseri dokularında, normal dokulara göre daha düşük oranda bulunduğunu bildirmiştir. Bu çalışmada etik kurul onayı ile 66 hastadan alınan 132 dokuda, bu üç mikro RNA'nın düzeylerini araştırdı. Her üç RNA için de, normal ve kanser dokuları arasında anlamlı bir düzey farkı saptanmadı. SIRT1 ve ilişkili mikro RNA'lar ile ilgili literatürdeki çelişkili sonuçlar göz önüne alındığında bu konuda ek çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıMikro RNA+2
Muhsin Elçi
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut apandisit tanısı veya şüphesi olan vakalarda alvarado skorlamasının görüntüleme yöntemleri ve CRP, prokalsitonin değerleriyle desteklenmesi

ÖZET Akut Apandisit Tanısı Veya Şüphesi Olan Vakalarda Alvarado Skorlamasının Görüntüleme Yöntemleri ve Crp, Prokalsitonin Değerleriyle Desteklenmesi Akut apandisit tüm yaş gruplarında en sık görülen akut karın nedenidir. Akut apandisit şüphesi olan hastalarda amaç negatif apendektomiyi ve buna bağlı komplikasyonları azaltmaktır. Alvarado Skoru 1986 yılında tanımlanmış bir skorlama sistemidir. Hastanın semptomları, fizik muayene bulguları ve laboratuar değerlerinden oluşur. Bu çalışmanın amacı, Alvarado Skorunun akut apandisit tanısı koymadaki değerine diğer tanısal yöntemlerin etkisini saptamaktır. Çalışmaya Mayıs 2012 ile Mayıs 2013 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Acil Servisi ve Genel Cerrahi polikliniğine başvuran, akut apandisit şüphesi olan 133 hasta dahil edildi. Hastaların seçimi konusunda herhangi bir kısıtlama getirilmedi. Hastaların tedavisinin planlaması çalışmadan bağımsız olarak hastayı izleyen hekim tarafından yapıldı. Yüz otuz üç hastanın 20'si (%15) gözlem sonrası taburcu edildi. Yüz on üç hasta (%85) ameliyat edildi. Doksan dört hastaya (%83,2) histopatolojik olarak apandisit tanısı kondu. On dokuz hastada (%16,8) apendiks normal idi. Tüm hastalardan rutin laboratuar tetkikleriyle birlikte serum CRP ve PCT değerleri istendi. Tüm hastalara başvuru anında karın USG yaptırıldı. Klinik olarak şüpheli ve ayırıcı tanı gerektiren hastalara oral ve IV kontrastlı BT çekildi. Tüm bu sonuçların Alvarado skorunun tanı koymadaki etkinliğini arttırıp arttırmadığı araştırıldı. Bu çalışmada Alvarado skorunun duyarlılığı %85, özgüllüğü ise %46 olarak bulundu. CRP ve PCT'nin Alvarado skoruyla beraber kullanılması durumunda skorlamanın tanı koymadaki başarısını arttırdığı ancak BT ve USG'nin aynı etkiyi Alvarado skorlaması üzerinde gösteremediği saptandı. Bu sonuç özellikle radyologların klinik deneyimlerinin farklı olması ile açıklandı. Sonuç olarak hiçbir ek tanısal yöntemin tek başına akut apandisit tanısını koyamayacağını düşünüyoruz. Bununla birlikte Alvarado Skoru düşük olan vakalarda ek tanısal yöntemlerin kullanılmasının klinisyene yol gösterici bir araç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, Alvarado Skoru, CRP, PCT, BT, USG

ApandisitC reaktif proteinKalsitonin+4
Ahmet Çağlar Bozkurt
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periampulller bölge tümörlerinde mirna'ların rolünün araştırılması

Periampuller bölge tümörlerinin patolojik incelemesi sonucu bu bölge tümörlerinin büyük çoğunluğunun kanser olduğu anlaşılmıştır. Periampuller bölge tümörleri kansere bağlı ölüm nedenleri arasında üst sıralarda yer almaktadır. Ayrıca periampuller bölge kanserlerinde 5 yıllık sağ kalım oranı sadece %6 olup diğer maligniteler içinde en kötü prognoza sahip olanıdır ve muhtemelen, obezite ve diyabet gibi risk faktörlerinin insidansındaki artışa bağlı olarak, pankreas kanseri insidansı da artmaya devam etmektedir. Bu hastalığın tanı ve tedavisinde yeni yaklaşımlar ve yöntemler geliştirilmesine rağmen, hastalığın insidansındaki sürekli artıştan dolayı periampuller bölge kanserleri önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Periampuller bölge tümörleri etyolojilerinde bir çok etkenin rol aldığı multifaktöryel hastalıklardır. Etyolojide genetik faktörler ve aile öyküsü çok önemli bir yer tutmaktadır. miRNA-196a, miRNA-223 ve miRNA-145 periampuller bölge kanserlerinde etkisi olduğu düşünülen mikroRNA (miRNA)'lardandır. Literatürdeki kısıtlı çalışmalarda periampuller bölge tümörlerinde, normal dokulara göre miRNA-196a ve miRNA-223'ün yüksek, miRNA-145'in ise düşük oranda bulunduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada daha önce periampuller bölge tümörü nedeniyle pankreatikoduodenektomi ameliyatı yapılan ve patoloji sonucu adenokarsinom gelen hastaların patoloji spesmenlerinde normal ve tümoral dokulardan alınan örneklerde ayrı ayrı miRNA düzeyleri araştırıldı. Çalışma sonucunda her üç miRNA için de, kanserli dokularda normal dokulara oranla azalma tespit edildi. Periampuller bölge kanserleri için literatürdeki çelişkili sonuçlar göz önüne alındığında bu konuda ek çalışmalara ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Mikro RNANeoplazmlarPankreas+2
Cuma Ali Emir
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan kist hidatiği üzerine in-vitro ortamda değişik konsantrasyonlardaki nacı, albendazol ve praziquantel solüsyonlarının skolisidal etkilerinin araştırılması

Kist hidatik dünya üzerinde yaygın bir coğrafyada görülen, önemli komplikasyonlara neden olan ve azımsanmayacak düzeyde nüks izlenen bir hastalıktır.Enfektif bir hastalık olmasına rağmen hala primer tedavisi cerrahidir. Bu noktada tedavinin başarı şansını arttırmak için cerrahi teknik ve kullanılan skolisidal madde önem arzetmektedir. Literatürde en etkin skolisidal maddenin belirlenmesi konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle her klinik farklı ajanları kullanabilmektedir. Bu çalışmada in-vitro ortamda sık kullanılan bazı skolisidal maddelerin zamanla ilişkili olarak etkinliğini araştırdık. Çalışmamızda kullanılan ajanların 20. dakikada hepsinin başarılı olduğunu, ancak en erken ve en efektif yanıtın praziquantel ile alındığını gördük. Bu bulgular praziquantelin E. granulosusu öldürmedeki başarısını göstermekle birlikte medikal tedavide yer edinmesini öneren çalışmalara destek vermektedir. E.granulosusun hem medikal hem de cerrahi tedavisi sırasında kullanılacak ideal skolisidal maddenin belirlenmesi için efektivite-yan etki analizi yapılan daha fazla çalışma yapılmalıdır.

AlbendazolEchinococcosisEchinococcus+3
Nurullah Aksoy
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparaskopik reflü cerrahisinde nissen rosetti ve floppy nissen tekniklerinin karşılaştırılması

ÖZET Laparaskopik Reflü Cerrahisinde Nissen Rosetti ve Floppy Nissen Tekniklerinin Karşılaştırılması Amaç:Laparaskopik reflü cerrahisi gastroözofageal reflü semptomlarını çok iyi kontrol altına alan ancak beraberinde bazı yan etkileri olan ameliyat teknikleridir. Bu tez çalışmasında gastroözofageal reflü hastalığı nedeniyle yapılan laparaskopik fundoplikasyon prosedürlerinden Nissen ve Rosetti fundoplikasyonlarının kısa(cerrahi süresi, komplikasyon gelişmesi, hastanede kalış süresi) ve uzun dönem(semptomların kaybolması, yaşam kalitesi gibi subjektif ve patolojik asit reflünün ortadan kalkıp kalkmadığının endoskopik olarak gösterilmesi) sonuçlarının karşılıklı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada literatürden farklı olarak tek cerrah tarafından opere edilen ve iki farklı prosedür uygulanan hastaların tek bir gözlemci tarafından değerlendirmesi yapılmıştır. Gereç ve Yöntem:Mart 2010 - Mart 2013 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim dalı polikliniğine gastroözefageal reflü şikâyetiyle başvuran 126 hasta değerlendirmeye alındı. Yapılan endoskopi sonucu hiatal hernisi olup eroziv reflü hastalığı bulunan 80 hastaya randomize kontrollü şekilde aynı cerrah tarafından (Dr. Parsak) laparoskopik nissen ve laparoskopik rosetti operasyonu uygulandı. Hastalara preoperatif ve postoperatif dönemde reflüye spesifik ve nonspesifik gastrointestinal şikayetleri, bunların sıklığı ve şiddetini, postoperatif dönemde ameliyattan memnuniyeti sorgulayan bir form uygulandı. İstatistiki analizler için Wilcoxon testi, Kruskal Wallis varyans analizi, Spearman'ın korelasyon katsayısı ve Mann Whitney U testi kullanıldı. Sonuçlar: Postoperatif dönemde % 10 yutma güçlüğü, % 11,3 regürjitasyon, % 16,2 yanma, % 35 şişkinlik, % 11,3 ağızdan sık gaz çıkarma, % 11,3 ishal, % 73,8 karın ağrısı, % 1,3 kusma ve % 20 ağızdan sık gaz çıkaramama saptadık. Hastaların % 7,5'inde şikayetlerde tekrar etme, % 8,8'inde de ilaç kullanım öyküsü mevcuttu. Karın ağrısı ve yutma güçlüğü dışında diğer tüm bulgularda postoperatif dönemde azalma mevcuttu. Ayrıca postoperatif dönemde ağızdan gaz çıkaramama da yeni oluşan semptomlar arasındaydı. Semptom süresinin memnuniyet düzeyini etkilemediğini; regürjitasyon, şişkinlik ve yanma şikayetlerinin semptom süresi uzun olanlarda daha sık görüldüğünü; cinsiyet ve eğitimle postoperatif şikayet ve memnuniyet arasında bir ilişki olmadığını gördük. Hastaların % 92,5'i mevcut durumlarından memnun ve yine % 92,5'i ameliyata sıcak bakıyordu. Ayrıca Nissen operasyonu uygulananlarla Rosetti operasyonu uygulanan hasta grupları arasında operasyon süresi haricinde semptom ve memnuniyet olarak farklılık olmadığını saptadık. Tartışma: Laparaskopik reflü cerrahisi gastroözofageal reflü hastalığını kontrol etmede etkin bir yöntem olsa da postoperatif dönemde bazı nonspesifik gastrointestinal şikayetler görülmektedir. Ancak bunların sıklık ve derecelerinin az olması memnuniyet oranını düşürmemektedir. Bizim çalışmamızda laparaskopik Nissen fundoplikasyonu ile laparaskopik Rosetti fundoplikasyonu arasında operasyon süresi dışında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Ancak bu konuda kesin hüküm verebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler:laparaskopik Nissen fundoplikasyonu, laparaskopik Rosetti fundoplikasyonu, postoperatif gastrointestinal şikayetler,

İlker Halvacı
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İkincil girişim tiroid kanser cerrahisinde sinir monitorizasyonunun laringeal sinir hasarı oranına etkisi

Amaç: Rekürren Laringeal Sinir hasarı az görülen ancak meydana geldiğinde yaşam kalitesini bozan önemli bir komplikasyondur.Bu prospektif randomize çalışmanın amacı tiroidektomi sırasında intraoperatif sinir monitorizasyonu kullanılan (İOSM) hastalar ile klasik görsel sinir diseksiyonu yapılan hastalar arasında karşılaştırma yaparak, İOSM'nin postoperatif rekürren laringeal sinir felci oranını azaltma, sinir bulma süresi ve operasyon süresine etkisini görmektir. Çalışmada ayrıca yöntemin, postoperatif serum kalsiyum, parathormon seviyelerindeki değişimleri üzerindeki etkileri incelenerek, Çukurova Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği olarak kendi verilerimizi literatüre sunma amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Şubat 2017 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD polikliniğine başvuran ve çalışmaya dahil edilen 527 hasta nöromonitorizasyon kullanılan (Grup1; n=241), nöromonitorizasyon kullanılmayan (Grup 2; n=286) olmak üzere randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Hastaların, yaş, cinsiyet, postoperatif patoloji sonuçları, yapılan ameliyatlar, preoperatif ve postoperatif serum kalsiyum ve parathormon değerleri, sinir bulma süresi, operasyon süresi, geçici ve kalıcı ses kısıklıkları ve komplikasyonlar istatiksel olarak incelendi. Bulgular: Monitör kullanılan ile kullanılmayan gruplar arasında geçici ve kalıcı ses kısıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Operasyon öncesi ve sonrası serum kalsiyum ve Parathormon seviyeleri arasında monitör kullanılmayan grupta belirgin düşme tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Gruplar arasında sinir bulma ve operasyon süreleri karşılaştırıldığında monitör kullanılan grupta anlamlı şekilde düşük saptandı. Sonuç: İOSM'nin kullanımının sinir bulma aşamasını hızlandırdığı ve buna bağlı olarak operasyon süresini kısalttığı gösterilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da sinir hasarını önlemede olumlu katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Rekürren Laringeal Sinir, Nöromonitorizasyon, Tiroidektomi Komplikasyon.

CerrahiLaringeal sinirlerLaringeal sinirler+6
Erdem Kakil
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda Ganoderma lucidumun mezenter iskemi- reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri

Giriş: İntestinal iskemi reperfüzyon hasarı ciddi bir klinik problem olup, yüksek morbidite ve mortalite riski taşır. Barsak tıkanıklığı, şiddetli travma ve aort by-pass işlemleri gibi çeşitli klinik olaylar, barsak iskemi reperfüzyon hasarına neden olabilir. Erken tanı için güvenilir bir parametre ve etkin tedavi için güvenilir bir ajan yoktur. Ganoderma lucidum immun modülatör, antioksidan ve anti inflamatuar etkileriyle bilinen bir mantar türüdür. Bu deneysel çalışmamızın amacı ganoderma lucidum'un ratlarda barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine iyileştirici etkilerini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 24 erkek Wistar-Albino rat (250-300g ağırlığında) kullanıldı. Bu ratlar randomize olarak üç gruba ayrıldı: Grup I, kontrol grup; Grup II, I/R grubu; Grup III, I/R öncesi 7 gün oral ganoderma lucidum alan tedavi grubudur. Laparotomi sonrası, kontrol grubu dışındaki tüm ratlarda sırasıyla 30 dk ve 90 dk iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Barsak ve karaciğer dokusu örnekleri rutin histolojik yöntemlerle boyandı ve ışık mikroskopu altında incelendi. Serum, barsak ve karaciğer dokuları Malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) düzeyleri ölçüldü. Sonuç SPSS Windows 18 programı kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: I/R grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında, lökosit, trombosit, serum MDA, intestinal doku MDA ve hepatik doku MDA düzeylerinde anlamlı artış vardı. I/R grubunun, serum SOD, Serum GSH-Px, intestinal doku SOD, hepatik doku SOD ve hepatik doku GSH-Px düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde azaldığı görüldü. İskemi reperfüzyon yaralanması, barsak dokusundaki villus yapısında bozulmayı ve hepatik doku hasarını tetiklemektedir. Daha önce ganoderma lucidum'un uygulanması bu olumsuz değişiklikleri etkili bir şekilde azaltmaktadır. Sonuç: Deneysel çalışmamız intestinal iskemi reperfüzyon hasarının barsak ve karaciğer dokularında serbest oksijen radikallerini indükleyerek belirgin oksidatif strese neden olduğunu göstermiştir. Serum ve doku MDA, SOD ve GSH-Px seviyeleri, oksidatif stresin belirlenmesinde önemli ölçüde yardımcı laboratuvar parametreleridir. Ganoderma lucidum'un intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri, bu parametreler ışığında umut vericidir.

Ganoderma lucidumMantarlarMezenter+6
Muhammed Gömeç
Yozgat Bozok University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanseri sebebiyle yapılan total gastrektomili olguların erken dönem sonuçlar

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Servisinde Ocak 2001-Aralık 2016 tarihleri arasında mide adenokarsinomu sebebiyle küratif total gastrektomi yapılan hastaların lenf nodu diseksiyon tekniklerinin erken dönem sonuçları, hastaların dosyaları, preoperatif kan transfüzyonu yapılma durumu, cinsiyet, yaş, ameliyat süreleri, pankreatik fistül gelişimi, duodenal güdük kaçağı, dalak yaralanmasına bağlı splenektomi ihtiyacı, postoperatif hastanede kalış süresinin, mortalite üzerine etkisi değerlendirilmiştir. Mide kanseri tanısıyla ameliyat edilen 236 hastadan 18 yaş ve üstündekiler değerlendirmeye alınmış, hastaların 148 (%62,7)'i erkek, 88 (%37,3)'i kadın, genel yaş ortalaması 65,5±11,4 idi. Bu çalışma grubunda geride makroskopik tümör kalmayan girişimler küratif amaçlı rezeksiyon olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede tümörün diferansiasyon derecesi ve tipi analiz edilmiştir. Histopatolojik analiz, WHO sınıflaması esas alınarak yapılmıştır. Çalışmada D1, D2, D3 diseksiyon tipine göre, ameliyat süresi, lenf nodu sayısı, metastazik lenf nodu sayısı ve yatış süresi değişkenlerine göre saptanan farklar, istatistiksel olarak anlamlıdır. Mide kanseri cerrahisinde D1, D2, D3 lenf bezi diseksiyonu, yeterli teknik bilgiye sahip cerrahlarca, yeterli hastane volümü olan merkezlerde, düşük mortalite ve morbidite oranlarıyla güvenle yapılabilir. Evre kayması,genişletilmiş lenf bezi diseksiyonu ve skip metastaz gibi sorunlar en düşük seviyeye indirgenerek hastalığın evrelemesi ve tedavi planlamaları daha doğru yapılabilecektir. Gastrektomi ve genişletilmiş lenf bezi diseksiyonu mide kanserinin tedavisinde altın standarttır

Kuntay Kaplan
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anorektal fizyoloji testlerinin klinik teşhis ve tedavide önemi

Anorektal Fizyoloji Testlerinin Klinik Teşhis ve Tedavide Önemi Pelvik taban hastalıkları ve anal inkontinans tanı ve tedavisinde son yıllarda sürekli geliĢme gösteren yeniliklere rağmen halen dünyada ve ülkemizde sosyoekonomik ve tıbbi bir sorun olmaya devam etmektedir. Özellikte teĢhis aĢamasında kullanım sıklığı artan anorektal fizyoloji testlerinin tedavi sürecindeki etkileri giderek artmaktadır. Bu çalıĢmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı‟nda, Ocak 2015 - Ağustos 2017 arasında Pelvik taban hastalıkları ve Anal inkontinans nedeni ile baĢvuran 240 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. TeĢhis aĢamasında kullanılan anorektal fizyoloji testlerinin tedaviye etkilerinin literatürle karĢılaĢtırılması planlandı. Hastaların değerlendirmelerinde fizik muyane bulguları Wexner skorları, sistemik hastalık öyküsü, normal vajinal doğum sayıları, doğum travması, epizyotomi öyküsü proktolojik ve pelvik taban hastalık öykülerine bakıldı, Ġnkontinans skoru olarak Wexner inkontinans skorlama sistemi kullanıldı. Hastalar perioperatif ve sfinkter onarım sonrası postoperatif, obstruktif defekasyon sendromu ve anal inkontinans olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bu hasta gruplarında anorektal manometri, endoanalusg, defakografi, EMG uygulanma oranlarına bakıldı. Ve bu testlerin tedavide nasıl bir yeri olduğu araĢtırıldı. Birden çok Anorektal fizyoloji testi uygulanan hastalarda hastalığa neden olan etkenin daha iyi aydınlatıldığı ve tedavi planının daha doğru yapıldığı bulundu

Uğur Topal
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun süreli steroid baskısı altındaki farelerde oluşturulan yara modelinde fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositlerin yara iyileşmesi üzerine olan etkisi

Kronik hastalıklara bağlı uzun dönem steroid kullanımı yara iyileşmesini geciktirerek kronik yaralara neden olmaktadır. Deksametazon sıklıkla kullanılan glukokortikoidlerden biridir. Bu uzmanlık tezinin amacı farelerde uzun dönem steroid kullanımında, fare embriyonik kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinosit benzeri hücrelerin yara iyileşmesine etkilerinin histokimyasal ve immünohistokimyasal yöntemlerle incelenmesidir. 64 adet balb-c tipi erkek fare sadece yara modeli oluşturulan (yara grubu); yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan (hücre grubu); 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulandıktan sonra yara yeri oluşturulan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid grubu) ve yara modeli oluşturulmadan önce 1 hafta günde 2 mg/kg deksametazon uygulanan, yara modeli oluşturulduktan sonra keratinosit uygulanan ve deksametazon uygulamasına devam edilen (steroid+hücre grubu) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yara yerine uygulanacak olan keratinosit benzeri hücrelerin, fare embriyonik kök hücrelerinin fare fibroblastları ile kültüre edilmesi ile çoğaltıldı, BMP-4 uygulaması ile farklılaştırıldı, sitokeratin-8 ve sitokeratin-14 seviyelerinin hem immünositokimyasal hem de akış sitometrisi ile doğrulanmasıyla karakterizasyonları tamamlandı. Keratinosit benzeri hücreler sadece hücre ve hücre+steroid grubuna bir kez uygulandı, deksametazon uygulamasına steriod ve hücre+steroid grubunda yara oluşturulduktan sonra 21 gün boyunca devam edildi. Yara oluşturulması sonrası 10. ve 21. günlerde alınan deri doku kesitleri öncelikle hematoksilen-eozin boyaması ile değerlendirildi. Sonrasında sitokeratin-8, sitokeratin-14, MCP-1, TNF-α, VEGF, IL-1β ve COL1A1'in dağılımları immünohistokimyasal olarak değerlendirilerek yara iyileşme süreçleri izlendi ve grupların birbirleriyle karşılaştırılması yapıldı. Sonuçlar uzun dönem steroid varlığında (21 gün) histokimyasal olarak yara iyileşmesinin hücre uygulaması ile pozitif yönde etkilendiğini, immünohistokimyasal olarak keratinosit benzeri hücrelerin yara yerinde sitokeratin ekspresyonuna devam ettiğini, 21 gün boyunca bazal düzeyde kalan TNF-α'ya karşın negatif izlenen IL-1β'ya ek olarak MCP-1, VEGF ve COL1A1 seviyelerindeki artış birlikte yara yerine hücre uygulamasının keratinizasyonu destekleyerek yara iyileşmesine katkı sağlandığını gösterdi. Bu uzmanlık tezi klinik pratik için bir ön bilgi sağlamıştır, halen farklı gereç ve yöntemlerle yapılan çalışmalara ihtiyaç vardır.

EmbriyoFarelerHayvan deneyleri+5
İlayda Gençer Uslu
Manisa Celal Bayar University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus kanseri nedeniyle özefajektomi uygulanan hastalardaki komplikasyon ve mortalite nedenlerinin retrospektif analizi

Amaç: Özofagus kanseri en yaygın kanserler arasında sekizinci, kansere bağlı ölümler arasında altıncı sıradadır. Özefajektomi bu hastalığın tedavisinde yüksek morbidite oranlarına rağmen halen en önemli yeri teşkil etmektedir. Cerrahi sonrası oluşacak komplikasyonları predikte edebilmek morbiditenin azalmasında en önemli etken olabilmektedir. Bu çalışmada Özofagus kanseri nedeniyle özefajektomi uygulanan hastalardaki komplikasyon ve mortalite nedenlerinin analiz edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada, Çukurova Ünivesitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi kliniğinde 01 Ocak 2011 - 01 Ocak 2020 tarihleri arasında özafagus adenokanser veya skuamöz hücreli kanser tanısı ile özefajektomi uygulanan 34 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Postoperatif komplikasyonlar clavien dindo sınıflamasına göre belirlendi. Hastalar iki gruba ayrıldı.(Grup 1 clavien dindo <3, grup 2 clavien dindo ≥3). Bulgular: Özofagus kanser tanısı ile rezeksiyon yapılan 34 hastanın ortalama yaş 56,38±11,00 yıl olarak bulundu. Kadın erkek oranı eşit idi. En sık eşlik eden hastalık diyabetüs mellitüs idi. ASA 3 hastalar 2. grupta daha fazla idi (p:0,034). Her iki grupta da tümör en sık alt torasik Özofagus yerleşimliydi. Grup 2'de servikal anastomoz daha fazlaydı. Her iki grupta el ile anastomoz daha fazlaydı. Her iki grupta solunumsal komplikasyonlar en sık gözlenen komplikasyondu. Grup 2'de ise solunumsal komplikasyonlar daha fazlaydı (p:0,038). 30 günlük mortalite ve reoperasyon Grup 2'de daha fazlaydı. Sonuç: Radikal Özofagus kanseri cerrahisi anatomik lokalizasyon ve hastalığın ileri evrede fark edilmesi nedeniyle yüksek komplikasyon ve mortalite ile sonuçlanan bir cerrahidir. Komplikasyon ve mortalite nedenleri hem hasta hemde cerrahi teknik kaynaklı olabilmektedir. Düzeltilebilir nedenlerin ameliyattan önce ortaya konması ve düzeltilmesi, bu cerrahi sonrası sağ kalım ve yaşam kalitesini artırabileceği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Özofagus kanseri, Komplikasyon, Mortalite, Clavien dindo

KomplikasyonlarMortaliteNeoplazmlar+4
Mevlüt Harun Ağca
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asetik asitle indüklenmiş kolitte kantaron yağının etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada asetik asitle indüklenmiş deneysel kolit modelinde kantaron yağının etkinliğinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Ortalama ağırlıkları 160-220 gr olan 24 adet wister albino türü rat çalışmada kullanıldı. Ratlar 4 gruba (n:6) ayrıldı. Birinci gruba 6 french poliüretan kanül ile rektal 1 cc % 0,9 NaCI ve 1cc hava verildi. Diğer gruplara kolit oluşturmak için rektal 1cc %4 asetik asit ve 1 cc hava verildi. Grup 3'e 3.gün rektal yolla 1 cc %20 kantaron yağı (sızma zeytinyağı içerisinde), grup 4'e ise 3.gün rektal yolla 1 cc sızma zeytin yağı verildi. Tüm grupların ağırlıkları 5.gün ölçüldü. Ağırlık kayıpları yüzde ve skor olarak kayıt edildi. Gaitada gizli kan ve gaita kıvamına bakmak için gaita örnekleri alındı. Ratlarda anestezi, intramusküler Ketamine hidroklorid (Ketalar, Parke Davis ve Eczacıbaşı, İstanbul) 50 mg/kg dozunda + Xylazine hidroklorid (Rompun, Bayer Health Care) 5 mg/kg enjekte edilerek sağlandı. İntrakardiyak kan alındıktan sonra ratlar sakrifiye edildiler. Laparatomi yapılarak sol kolonları çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde histopatolojik inceleme gerçekleştirildi ve dokuda malondialdehit (MDA), myeloperoksidaz (MPO), süperoksit dismütaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (Gpx), kaspaz-3, bcl-2 associated protein x (bax), bcl-2 düzeylerine bakıldı. Alınan kan örneklerinde ise tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), interlökin-6 (IL- 6) düzeylerine bakıldı. Bulgular: Kolit grubu ile kantaron grubu kıyaslandığında kantaronun MDA, TNF-α, IL-6, bax, kaspaz-3 düzeylerini azalttığı; SOD, katalaz, Gpx, bcl-2 düzeylerini arttırdığı saptandı (p<0.05). Ratlarda ağırlık kaybı yüzdesi kontrol grubunda ortalama % 3.2±4.3, asetik asit grubunda % -7.8±17.8, kantaron grubunda % -6.4±2.6, zeytinyağı grubunda %-16.7±3.1 olarak bulundu (p>0.05). Kantaronun ve zeytinyağının kolit grubuna göre kilo kaybı üzerinde istatistiksel olarak olumlu etkisi saptanmadı. Histolojik değerlendirme skoru kontrol grubunda ortalama 0.8±1.7, asetik asit grubunda 8.0±1.1, kantaron grubunda 6.2±1.9, zeytinyağı grubunda 9.3±0.5 olarak bulundu (p>0.05). Yapılan ikili karşılaştırmalarda kantaron grubunda histolojik hasarın zeytinyağı grubuna göre daha az olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızda asetik asitle indüklediğimiz kolit modelinde rektal yolla verilen kantaron yağının kolit grubuna göre MDA, TNF-α, IL-6, bax, kaspaz-3 düzeylerini düşürdüğünü, SOD, katalaz, Gpx, bcl-2 düzeylerini arttırdığını saptandı. Rektal yolla verilen kantaron yağının deneysel kolit modelinde tedavi edici etkisi olduğu gösterildi. Anahtar Kelimeler: Asetik asit, Kantaron yağı, Kolit, Rat, Sızma Zeytinyağı.

Asetik asitBitkisel yağlarKantaron+3
İshak Aydın
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel adezyon modelinde, intraabdominal borik asidin etkisi

Amaç: Tıbbi ve cerrahi tekniklerin zaman içindeki gelişimi sonucunda, batın operasyonlarının daha sık yapılması, intraabdominal adezyonların daha sık görülmesine sebep olmuştur. Tüm batın cerrahilerinin sonucunda %90'dan fazla oranda intraabdominal adezyon gelişmektedir. Çalışmamızda adezyon modeli oluşturulmuş ratlarda, %5 borik asit solüsyonu uygulamasının batın içi adezyon gelişimine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız her biri 16 adet rat içeren 2 grupta (adezyon modeli ve %5'lik borik asit solüsyonu uygulanmış) yapıldı. Operasyon sonrası 14. günde ratlar sakrifiye edilip tekrar eksplore edildi ve gelişen adezyonlar makroskopik ve mikroskopik olarak değerlendirildi. Makroskopik ve mikroskobik skorlamalar sonucunda elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 24 programında Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi "p<0,05" olarak belirlendi. Bulgular: Yaptığımız çalışma sonucunda borik asit uygulanmış grup ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. İstatistiksel veriler incelendiğinde borik asit uygulanan grupta adezyon gelişiminde makroskopik ve mikroskopik olarak anlamlı bir azalma olduğu görüldü (p<0,05). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda; deneysel adezyon modelinde intraabdominal %5' lik borik asit solüsyonu uygulamasının, postoperatif intraabdominal adezyonları azaltmada anlamlı etkiye sahip olduğu gösterilmiştir.

AdezyonlarBorik asitCerrahi+4
Rıdvan Barkın Kabalar
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastaların aksiller diseksiyonunda ligasure ile konvansiyonel yöntemin seroma oluşumu ve yapısına olan etkisi prospektif randomize klinik çalışma

Cerrahinin çeşitli alanlarında hemostaz ve diseksiyon amacıyla yeni geliştirilen termal enerji sistemleri (Ligasure, Argon Plasma Koagülatör, Cavitron Ultrasonic Surgical Aspiratör, Ultracision gibi) kullanılmaktadır. Ligasure ForceTriad Sistemi (Valleylab Boulder Colorado) yeni kullanıma giren primer olarak abdominal cerrahi için geliştirilen hemostaz sağlayıcı bir cihazdır. Ligasure, çapı 7 mm?ye kadar olan damarları kollajen ve elastin liflerini denatüre edip tıkaç oluşturarak hemostaz sağlar.(8) Bu klinik randomize çalışmanın amacı; meme kanseri nedeni ile ameliyat edilen ve aksiller diseksiyon yapılan hastalarda, damar mühürleme cihazının (Ligasure), ameliyat sonrası direnlerden gelen sıvı miktarına, direnlerden gelen sıvının yapısındaki değişimi, diren kalış süresine ve seroma oluşumuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya radyolojik ve histolojik olarak meme kanseri tanısı konulmuş olan modifiye radikal mastektomi operesyonu planlanan hastalar dahil edildi. Bu hastaların hepsine seviye II aksiller lenf nodu diseksiyonu uygulandı. Sentinel lenf nodu biyopsisi pozitif olan veya klinik olarak aksillası pozitif olup aksiller diseksiyon yapılan ortalama yaşı 56.60 ± 12,6 olan toplam 21 hasta dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Birinci gruba elektrokoter ve bağlama, ikinci gruba Ligasure ile aksiller diseksiyon yapıldı. Grup I (n:11) hastaların ortalama yaşı 61,45 yıl ± 13,56, Grup II (n:10) hastaların ortalama yaşı 51,30 yıl ± 9,57. İki grup arasında menapozal durum, vücut kitle indeksi, hastanın boyu, kilosu, metastatik lenf nodu sayısı, çıkarılan lenf nodu sayısı, çıkarılan doku ağırlığı, tümör çapı, lenf nodu sayısı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ligasure kullanımının ameliyat süresini kısalttığı görüldü. Ancak seroma oluşumu, direnaj süresi ve direnaj miktarları açısından ligasure kullanımı ile bağlama elektrokoter yöntemi arasında bir fark saptanmadı. Direnlerden gelen sıvıların hemogram ve biyokimyasal olarak günler içindeki değişimlerin grupların kendi aralarında kıyaslamasında istatistiksel olarak bir anlamlılık bulunmaz iken, günler içindeki grupların kendi içindeki değişimlerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Seroma oluşumunun patofizyolojisi halen belirsiz olmakla beraber özellikle yapılan aksiller diseksiyon sonucunda lenfatik direnaj sisteminin sekteye uğramasının majör nedenlerden en önemlisi olduğu konusunda fikir birliği mevcuttur. Seroma oluşumunda obezite, yaş, hipertansiyon, cerrahi teknik ve elektrokoter kullanımı gibi birçok faktör etyolojide tanımlanmıştır. Seroma tek başına yaşamı tehdit eden bir komplikasyon olmadığı halde neden olduğu enfeksiyon ve nekroz, morbiditenin artmasına neden olur. Seroma hastanede kalış süresini uzatır, taburcu sonrası hastanın yara yeri kontrol sıklığını arttırır, hatta adjuvan tedavinin gecikmesine neden olur. Modi?ye radikal mastektomi ameliyatları sonucu oluşan komplikasyonlar; kanama, enfeksiyon, nekroz ve seroma olarak sayılabilir. En çok görülen komplikasyon seroma oluşumudur. Seroma oluşumu tek başına enfeksiyon ve nekroz riskini artırmakta, ?eplerin göğüs duvarına yapışma süresini uzatmakta ve hastanede kalış süresini uzatmaktadır. Modi?ye radikal mastektomi ameliyatının en sık rastlanılan komplikasyonu seroma birikimidir ve % 8.4 ? 85.0 arasında görülmektedir. Seroma seröz sıvının, mastektomi veya aksiller diseksiyon sonrası deri ?epleri altındaki ve aksiller ölü boşlukta birikmesidir. Seroma oluşumunu artıran nedenler; -Aşırı diseksiyon sonrası oluşan ölü boşluğun fazlalığı, -Göğüs duvarı düzensizliği, -Yaş, -Vücut-kitle indeksi fazlalığı, -Sistemik hastalıklar (örn: diabet), -Solunum hareketleri ile göğüs duvarı hareketliliği, -Omuz kol hareketleri ile lenf akımının pompalaması olarak sıralanabilir (13). Seroma komplikasyonu sıklığını azaltmak için bir takım önlemler önerilmiştir. Bunlar skleroterapi, ?eplerin göğüs duvarına dikilmesi, omuz ve kol hareketlerinin kısıtlanması, direnlerin erken çekilmesi olarak sıralanabilir(8,9). Ancak en etkili yöntem kapalı emici direnaj sistemlerinin kullanılmasıdır. Hemostaz ve doku kesme işlemini beraber yapan Ligasure ForceTriad cihazın çalışma sonucunda kullanılabilir, güvenli ve etkili olduğu ancak seroma oluşmasında anlamlı bir fark oluşturmadığı, postoperatif dönemde komplikasyon gelişmesi açısından güvenli olduğu tespit edildi. Bu açıdan konvansiyonel tekniğe bir alternatif olabileceği görüldü.

AksillaCerrahi ekipmanlarDiseksiyon+6
Levent Dinçer
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri cerrahisinden sonra gelişen kronik postmastektomi ağrı insidansı: Retrospektif bir çalışma

Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda meme kanseri nedeniyle ameliyat edilen hastalarda KPA insidansının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca KPA seyri, şiddeti, özellikleri, ağrının günlük yaşama etkisi ve analjezik kullanımı araştırıldı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 01.01.1998 ile 01.06.2013 tarihleri arasında meme kanseri tanısıyla operasyon geçiren 135 olgu incelendi. Tüm olgular hastane arşivindeki dosyaları ve sistemde kayıtlı telefon numaraları kullanılarak arandı. 24 olguya mevcut telefon numaralarından ulaşılamadı (%17,8); 12 olgu hayatını kaybetmişti (%8,9); telefon ile ulaşılan ve yanıt alınabilen 99 olgu çalışmaya dahil edildi (%73,3). 99 olgudan meme kanseri cerrahisi sonrası ağrı duyduğunu bildiren 16 olgu tespit edildi. KPA insidansı % 16,2 olarak bulundu. Ağrı sorgulama formuna alınan yanıtların değerlendirilmesinde hastaların %50 kadarında ağrı şiddeti hafif, %37,5 kadarında ağrı şiddeti orta, %12,5 kadarında ise ağrı derecesi şiddetli bulundu. Bu hastalar içinde %87,5 hasta ağrısının zamanla azaldığını bildirdi. Hastaların %56,25'i ağrı nedeniyle analjezik kullanmakta idi. Nöropatik ağrı semptomlarının oranının %25 ile %81.25 arasında değiştiği görüldü. Sonuç olarak hastaların ağrı şiddeti operasyondan sonraki dönemde azalmakla birlikte, günlük yaşamı etkilemektedir. Meme kanseri tanısının erken evrede yakalanarak uygulanacak minimal invaziv cerrahi girişimler ve operasyon sonrası hastalara psikososyal destek tedavisi neticesinde KPA oranında azalma olacağını düşünmekteyiz.

CerrahiCerrahi tedaviMastektomi+4
Ramazan Serdar Arslan
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda oluşturulan deneysel kolit modeli üzerine propolis etkinliğinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada asetik asitle indüklenmiş deneysel kolit modelinde propolis etkinliğinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ortalama ağırlıkları 200-260 gr olan toplam 30 adet Wistar Albino türü dişi rat çalışmada kullanıldı. Ratlar 5 gruba (n:6) ayrıldı. Ağırlıkları ölçülerek kaydedildi. Birinci grup kontrol grubu olarak belirlendi. İkinci, üçüncü ve beşinci gruba kolit oluşturmak için rektal yolla 1 ml %4 asetik asit verildi. Üçüncü gruba rektal yolla 1 ml propolis çözeltisi (50mg/ml) verildi. Dördüncü gruba yalnızca propolis çözeltisi verildi. Beşinci gruba ise kolit oluşturulduktan sonra rektal yoldan 1 ml zeytinyağı verildi. Tüm grupların ağırlıkları 120. saatte tekrar ölçüldü. Gaita kıvamı değerlendirildi. Ratlardan intrakardiyak kan örneği alındıktan sonra laparatomi yapılarak kolon doku örneği alındı. Gaita kıvamı, ağırlık kaybı, mikroskopik ve makroskopik skorlar değerlendirildi. Dokuda MDA, MPO, kaspaz-3 düzeyleri, kan örneklerinde ise TNF-α ve IL-10 düzeyleri incelendi. Bulgular: Asetik asit grubu ile asetik asit+propolis grubu kıyaslandığında propolisin gaita skoru, MDA, MPO, TNF-α, düzeylerini istatistiksel açıdan anlamlı olarak azalttığı saptandı. (p<0.05) Propolis ve zeytinyağının asetik asit grubuna göre kilo kaybı üzerinde istatistiksel olarak olumlu etkisi saptanmadı. Histolojik değerlendirme skorları her ne kadar asetik asit ve asetik asit+propolis grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık içermese de ortalama değerlerin tedavi verilen grupta daha düşük bulunmuş olması dikkat çekicidir. Sonuç: Çalışmamızda asetik asitle indüklediğimiz kolit modelinde rektal yolla verilen propolisin kolit yapılan gruba göre MDA, TNF-α ve MPO düzeylerini istatistiksel açıdan anlamlı olarak azalttığı saptandı. Rektal yolla verilen propolisin deneysel kolit modelinde tedavi edici etkisi olabileceği; ancak daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Asetik asit, Kolit, Propolis, Zeytinyağı.

Asetik asitHayvan deneyleriKolit+3
Levent Bolat
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel peritonit modelinde intraperitoneal ST. john's wort oil maddesinin (Kantaron yağı'nın) etkisi

Amaç: Deneysel peritonit oluşturularak, Kantaron Yağı'nın Etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 42 Adet Western Albino rat; kontrol(1), peritonit(2), peritonit+Serum Fizyolojik(3), peritonit+Kantaron Yağı(4), Peritonit+zeytinyağı(5), Kantaron Yağı(6), Zeytinyağı(7) olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna işlem yapılmadı. 2., 3., 4., 5., grupta gaita çözeltisi ile peritonit oluşturuldu. İntraperitoneal olarak 3. Gruba serum fizyolojik, 4. Gruba Kantaron Yağı, 5. Gruba zeytinyağı verildi. Peritonit oluşturulmayan, 6. gruba Kantaron Yağı, 7. gruba zeytinyağı verildi. Ratlar 5. gün sakrifiye edildiler. Kilo yüzde değişimleri hesaplandı. İntrakardiyak alınan kandan IL-1, IL-6, CRP, Prokalsitonin, TNF-α ve lökosit çalışıldı. Alınan parietal periton ve karaciğerden visseral periton örneklerinden histopatolojik olarak doku fibrozisi, doku inflamasyonu, doku damar çoğalması ve doku kalınlıkları incelendi. Bulgular: İstatiksel sonuçlar incelendi. Kilo yüzde değişim değerleri; peritonit -8,6, peritonit+Kantaron Yağı -5,3, CRP değerleri; peritonit=293,2, peritonit+Kantaron Yağı=253,8, IL-1 değerleri; peritonit=28,2, peritonit+Kantaron Yağı=34,6, IL-6 değerleri; peritonit=35,1, peritonit+Kantaron Yağı=32,1, TNFα değerleri; peritonit=86,4, peritonit+Kantaron Yağı=107,1, Visseral periton kalınlığı; peritonit=337,1, peritonit+Kantaron Yağı=438,6, Parietal periton kalınlığı; peritonit=210, peritonit+Kantaron Yağı=86 bulundu. Visseral periton inflamasyon; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=3, Visseral periton fibrozisi; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=2, Visseral periton damarlanması; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=3, Parietal periton inflamasyonu; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=1, Parietal periton fibrozisi; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=0, Parietal periton damarlanması; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=0 skorları bulundu. Sonuç: Çalışmada intraperitoneal verilen Kantaron Yağı'nın sistemik inflamasyon üzerine etkisi olmadığı, hatta zeytinyağı ve Kantaron Yağı'nın sistemik inflamasyonu tetiklediği gösterilmiştir. Fibrozis üzerine ise visseral ve parietal peritonda koruyucu etkisi olduğu görüldü.

Bitkisel yağlarFibrozHayvan deneyleri+5
Yunus Kaycı
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total tiroidektomi sonrası geçici hipokalseminin makine öğrenme yolu ile prediksiyonu

Amaç: Bu çalışma, total tiroidektomi yapılan hastalarda gelişebilecek geçici hipokalseminin makine öğrenme yolu ile tahminini amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2015 – Aralık 2021 arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda total tiroidektomi yapılan 571 hasta incelendi. Hastaların demografik, klinik ve laboratuvar verilerinden oluşturulan veri setinde farklı makine öğrenme algoritmalarının prediksiyon skorları incelendi. Bulgular: Hastaların % 19,8'inde (n=113) geçici hipokalsemi geliştiği görüldü. İstatistiksel analizde post-operatif geçici hipokalsemi oluşumunu anlamlı olarak etkileyen faktörlerin insidental paratiroidektomi trake yaralanması, rekürren laringeal sinir yaralanması olduğu görüldü (p<0,05). Pre-operatif kalsiyum, iyonize kalsiyum ve T3, post-operatif kalsiyum ve parathormon değerlerinin hipokalsemi grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü (p<0,05). Yapılan makine öğrenme metodlarında, lojistik regresyonun ROC-AUC skorunun 0.610 olduğu, doğruluk skorunun ise 0.637 olduğu gözlendi. Lineer Diskriminant Analizi modelinin ROC-AUC skorunun 0.602 olduğu, doğruluk skorunun ise 0.805 olduğu görüldü. Tartışma: Total tiroidektomi sonrası geçici hipokalsemi bu cerrahinin yaygın görülen bir komplikasyonu olup % 68 oranında geçici hipokalsemi olabileceğini bildiren yayınlar mevcuttur. Literatürde post-operatif hipokalsemi gelişme riskinin kilo, yaş, cinsiyet, lenf nodu diseksiyonu, hipertiroidizm, Hashimoto tiroiditi, tiroid volümü, insidental paratiroidektomi, post-operatif kalsiyum ve parathormon seviyeleri, plonjan guatr olarak saptanmış, bizim çalışmamızda ise bu verilerden sadece insidental paratiroidektomi, post-operatif kalsiyum ve parathormon seviyelerinin hipokalsemi ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Makine öğrenme yöntemleri ile yapılan çalışmamızda Lineer Diskriminant Analizi modeli hipokalsemi tahmini açısından yüksek ROC-AUC ve doğruluk skoru göstermesi ile diğer modellere göre öne çıkmaktadır. Sonuç: Cerrahi sonrası komplikasyonların prediksiyonu makine öğrenme yolları ile yapılabilir, öte yandan geniş ve düzenli veri tabanları bu yöntemlerin verimli şekilde uygulanmasını kolaylaştıracaktır.

Genetik tekniklerHipokalsemiMakine öğrenmesi+3
Burak Yavuz
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer nakilli hastalarda sarkopeninin mortalite ve morbiditeye etkisinin retrospektif analizi

Amaç: Kadaverik karaciğer nakil hastalarında postoperatif dönemde gelişen morbidite ve mortalitenin, PKAI ve PNI endeksleri kullanılarak, sarkopeni ile ilişkisini bulmaktır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı tarafınca opere edilen 52 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmadaki hastaların 42 (%80,8)'si erkekti. Hastaların yaş ortalaması 52,8±10,6 yıl ve vücut kitle indeksi ortalamaları 25,2±3,8 kg/m2 olarak bulundu. Hastaların genel sağ kalım ortalama süresi 77,8 ± 9,5 ay bulundu. PKAI'ya göre belirlenen sarkopenik hastaların genel sağ kalım ortalama süresi 62,2 ± 16,4 ay, olmayanların ise 83,6 ± 11,4 ay bulundu. Sarkopeni varlığına göre fark bulunmasına rağmen istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0,370). Erkek cinsiyette, Child – Pugh kategori C hastalarda, asitli hastalarda, ASA≥3 hastalarda, Clavien – Dindo derece≥3 olan hastalarda sarkopeni daha sık görülmektedir. Sarkopeni ile albümin düşüklüğü ve VKİ arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Düşük PNI grubunda yüksek PNI grubuna göre sarkopenik hastalar daha sık bulunmaktadır. Child – Pugh skoru ile PNI arasında anlamlı istatistiksel ilişki mevcuttur (p=0,012). Kan AFP düzeyinin PNI düşüklüğü ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p=0,007, p=0,001). Sonuç: Hastaların genel sağ kalım ortalama süresi PKAI'ya göre belirlenen sarkopenik hastaların genel sağ kalım ortalama süresinin daha kısa olduğu bulunmuştur. Bu durumla, sarkopeni varlığının sağ kalım üzerinde negatif etkili bir prognostik faktör olduğu bulunmuştur. PNI'daki her bir birimlik artışın 3 aylık mortalite riskini %5,7 arttırmaktadır. PNI'daki her bir birimlik artış genel mortalite riskini %3,3 arttırmaktadır. Sonuç olarak, sarkopeninin değerlendirilmesinde PNI'nın yerinin olduğu ve sarkopeni ile karaciğer nakilli hastaların klinik sonuçları arasında negatif bir prognostik etki olduğu söylenebilir.

BeslenmeKaraciğerKaraciğer hastalıkları+6
Ahmet Onur Demirel
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal sistem kanserli hastalarda beslenme durumunun postoperatif mortalite ve morbiditeye etkisi

Hastaların vücut fonksiyonlarını etkileyen, ameliyat sonrası morbidite ve mortalite ile yakından ilişkisi bulunan önemli faktörlerden birisi kişinin beslenme durumudur. Nutrisyonel durumun ortaya konması ve eksikliklerin giderilmesi prognoz üzerine pozitif yönden etkili olacağı bilinen bir gerçektir. Hastanede yatan kişilerde malnutrisyon gelişme olasılığı biliniyor olmasına rağmen, halen hastaların beslenme durumları tam olarak saptanamamaktadır. Malnutrisyon tanısında kullanılan altın standart kabul edilen bir yöntem olmamakla beraber birçok laboratuar ve tarama yöntemleri sıklıkla kullanılmaktadır. Bunlar arasında Beden Kitle İndeksi, Subjektif Global Değerlendirme ve NRS-2002 sayılabilir. Özellikle gastrointestinal maligniteye bağlı olarak cerrahi planlanan hastalarda nütrisyon durumu yapılacak cerrahinin sonuçlarında anahtar bir role sahiptir . NRS ve SGD değerleri malnütrisyon ve majör abdominal cerrahi komplikasyonları açısından prediktif olabilir. Bu yüzden nütrisyon durumunun değerlendirilmesi ve tedavi edilmesi, postoperatif morbidite ve mortalite oranlarının azalmasını, hastanede yatış süresinin kısalmasını, yaşam kalitesinin artmasını ve maliyet oranlarının azalmasını sağlayabilir. Çalışmamızda NRS ve SGD tarafından ağır malnutrisyonlu hastaların belirgin olarak daha yüksek postoperatif mortalite ve morbiditeye sahip olduğu saptandı. Bu çalışmalar ışığında preoperatif dönemde nutrisyonel statünün saptanması ; gereken hastalara destek verilmesi postoperatif komplikasyon oranlarının ve mortalitenin azalmasına katkı sağlayacaktır.

BeslenmeBeslenme durumuGastrointestinal neoplazmlar+6
Halil Durmaz
Manisa Celal Bayar University
2018
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut pankreatit modelinde hepatik perfüzyon değişiklikleri

Dr.Semra TutcuDENEYSEL AKUT PANKREAT T MODEL NDEHEPAT K PERFÜZYON DEĞ Ş KL KLERAkut pankreatit, gelişen tanı ve tedavi olanaklarına rağmen hala yüksek mortaliteve morbidite nedenidir. Akut pankreatitde uzak organlar değişik derecelerdeetkilenebilmekte ve önemli klinik tablolara neden olmaktadır.Akut pankreatitin başta akciğer ve böbrekler olmak üzere pek çok organdasekonder değişikliklere neden olduğu ve karaciğerin bu durumdan etkilenen organlararasında yer aldığı bilinmektedir. Farklı deneysel modellerle yapılan çalışmalarda,karaciğer hasarı histopatolojik olarak gösterilmiştir. Ancak bu histopatolojikdeğişikliklere eşlik edebilecek perfüzyon bozuklukları konusunda çok az sayıdaçalışma bulunmaktadır.Bu çalışmada amacımız ılımlı akut pankreatitin karaciğer perfüzyonu üzerine olanetkisini incelemekti.Çalışmada ortalama ağırlıkları 250 gr olan her iki cins Sprague-Dawley tipi 40adet rat kullanıldı. Ratlar, 20'si kontrol, 20'si pankreatit grubu olmak üzere randomizeolarak iki gruba ayrıldı. Pankreatit grubundaki ratlara 50 mikrogram/kg serulein birersaat arayla toplam beş kez intraperitoneal olarak, kontrol grubundaki ratlara ise 0,1ml serum fizyolojik çözeltisi birer saat arayla toplam beş kez intraperitoneal olarakenjekte edildi. lk enjeksiyonun yapılmasından altı saat sonra ratın femoral veni 24 Gbranül ile anestezi altında kanüle edildi. Noniyonik kontrast ajan femoral vendenverilerek dinamik bilgisayarlı tomografi çekimi yapıldı. Elde edilen görüntülerbilgisayarlı perfüzyon tomografi yazılım programı ile işlenerek perfüzyon haritalarıoluşturuldu. Bu haritalardan kan akımı ve kan hacmi değerleri elde edildi. Ratlarınfemoral veninden amilaz çalışılması için kan örnekleri alındı. Laparotomi ile pankreasve karaciğer dokusu en blok olarak çıkarıldı ve histopatolojik inceleme yapıldı. Deneyişlemlerinin bitimini takiben ratlar sakrifiye edildi. Bulguların istatistiksel analizi içinStudent T testi kullanıldı ve 0.05'den küçük p değerleri anlamlı kabul edildi.Sonuç olarak çalışmamız, ratlarda serulein ile oluşturulan akut pankreatitmodelinde, karaciğerde portal yangı, sinüzoidal dilatasyon ve hepatositdejenerasyonu şeklinde histopatolojik değişiklikler oluştuğunu; pankreatitin altıncısaatinde bilgisayarlı perfüzyon tomografi ile karaciğerin her iki lobunun kan hacmindeve sağ lobun kan akımında istatistiksel olarak anlamlı derecede artış, sol lobun kanakımında istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan göreceli bir artış olduğunu gösterdi.Bizim karaciğerde saptadığımız perfüzyon değişikliklerinin hangi mekanizma ileortaya çıktığını anlayabilmek için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Semra Tutcu
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntestinal iskemi reperfüzyon oluşturulan ratlarda Tadalafil'in anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi

Gastrointestinal sistem cerrahisi sonrasında mortalite ve morbiditeden sorumlu faktörler içerisinde anastomoz kaçakları halen ilk sırada yer almaktadır. İnce barsak iskemi ve reperfüzyon hasarının anastomoz iyileşmesini olumsuz etkilediği gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde ince barsak iskemi reperfüzyon hasarının olumsuz etkilerini önleyebilecek yada oluşan olumsuz etkileri geri çevirebilecek bir ilaç bulmaya yönelik araştırmalara araştırıcıların ilgisi devam etmektedir.Bu çalışmada, vasküler düz kaslarda vazodilatasyon yaparak kan akımını arttıran ve trombosit agregasyonunu inhibe ederek mikrosirkülasyonu düzenleyen Tadalafil'in intestinal iskemi reperfüzyon oluşturulan ratlarda ince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmada ortalama ağırlıkları 200-250 gram olan erkek cinsi Sprague-Dawley tipi ratlar kullanıldı. Ratlar rastgele seçilerek dört gruba ayrıldı. Grup I'de normal barsağa anastomoz, Grup II'de normal barsağa anastomoz + Tadalafil, Grup III'de intestinal iskemi reperfüzyon + anastomoz, Grup IV'de intestinal iskemi reperfüzyon + anastomoz + Tadalafil uygulandı. Grup III ve IV'de süperior mezenterik arter ve ince barsağa gelen kollateral damarlar klemplenerek 30 dakika iskemi sonrası reperfüzyon sağlandı. Grup II ve IV'e çalışmanın başlangıcından 2 saat önce başlanarak 4 gün 10mg/kg/gün oral yolla Tadalafil verildi. Anastomoz iyileşmesini değerlendirmek üzere postoperatif 4. gün ratlar sakrifiye edilerek anastomoz patlama basınçları ölçüldü, histopatolojik inceleme ve perianastomotik doku hidroksiprolin düzeyi ölçümü için doku örnekleri alındı. Hidroksiprolin düzeyleri biyokimyasal olarak ölçüldü. Anastomoz hattı histopatolojik olarak modifiye Ehrlich-Hunt skorlaması ile değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmeler ?SPSS 16.0 for Windows? paket programında Anova ve Tukey testleri kullanılarak yapıldı ve p<0,05 değerleri anlamlı kabul edildi.Anastomoz patlama basınçları grup II'de grup I'e göre ve grup IV'de grup III'e göre yüksek bulundu (p:0,041 ve p:0,000). Hidroksiprolin değerleri grup II'de grup I'e göre yüksek bulundu ancak istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p:0,081) buna karşın grup IV'de grup III'e göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p:0,000).30 dakikalık intestinal iskemi reperfüzyonun ince barsak anastomoz iyileşmesini olumsuz etkilediği literatüre uygun olarak anastomoz patlama basıncı ve perianastomotik doku hidroksiprolin düzeyi ölçümü ile gösterildi. Tadalafil'in normal barsağa anastomoz yapıldığında anastomoz iyileşmesine olumlu etkisi anastomoz patlama basıncı ölçümü ile gösterildi. İntestinal iskemi reperfüzyon hasarına uğrayan ince barsaklarda Tadalafil'in anastomoz iyileşmesini olumlu yönde etkilediği hem anastomoz patlama basınçları ile hem de perianastomotik doku hidroksiprolin değerleriyle gösterildi.Sonuçta; İntestinal iskemi reperfüzyon hasarına maruz kalan ince barsaklarda Tadalafil'in operasyondan 2 saat önce başlanarak 4 gün 10 mg/kg/gün dozunda verilmesiyle anastomoz iyileşmesini olumlu etkilediği gösterildi.Yapılacak yeni çalışmalar ışığında Tadalafil'in etki mekanizması, kullanım dozu ve en fazla ne kadar süre ile oluşan iskemi reperfüzyon hasarında etkili olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Lütfi Mutlu
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı ve kanserli dokularda element miktarlarının indüktif olarak eşleştirilmiş plazma-kütle spektrometresi(İCP-MS) yöntemiyle belirlenerek kıyaslanması

Giriş ve Amaç: En ölümcül halk sağlığı problemlerinden olan kanserle mücadelede önlemek, erken tespit etmek ve morbiditesini azaltmak için yıllardır yoğun bir bilimsel savaş verilmektedir. Biz bu çalışmada tümörlü ve sağlıklı hücrelerdeki eser element ve ağır metal miktarlarını indüktif olarak eşleştirilmiş plazma-kütle spektrometresi ile belirleyip kıyaslayarak bunların kanser ve prognoz üzerindeki etkilerini ortaya koymaya çalıştık. Bu sayede bu elementlerin kanser davranışındaki etkilerini belirleyerek önleyici ve tedavi edici metodlar açısından literatüre katkı sağlamayı amaçladık Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2024 yılı içerisinde malign ön tanılı olup, intraoperatif makroskobik olarak tümör tespit edilen 24 hastanın demografik verileri, komorbiditeleri, preoperatif laboratuvar sonuçları, onkolojik verileri, medikal tedavi etkileri, radyolojik ve patolojik verileri değerlendirilerek detaylı analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmamız benign doku (Grup 1) 24 ve malign doku (Grup 2) 24 olarak iki gruptan oluşmaktadır. Toplam 24 hastadan alınan oluşan çalışmamızda yaş ortalaması 65.16±10.55'ti.Hastaların 15(%62,5) tanesi erkek, 9 (%37,5)i kadındı. Türlere göre 12(%50) kolon, 8 (%33.3) rektum, 4/%16,7) mide kanseri olarak görüldü. Benign ve malign dokulardaki eser element konsantrasyon farkları ve cinsiyete göre konsantrasyon farkları arasında anlamlı farklılık görülmedi(p>0,05). Tanıya göre Cd,Pb, Fe, Zn arasında anlamlı farklılık görüldü(p<0,05). Neoadjuvan tedavi alan hastalardaki konsantrasyon farkları incelendiğinde As(p<0,05) anlamlı derecede farklılık görüldü. Lenfovasküler invazyon yapan dokulardaki kıyaslamada Pb ve Cr(p<0,05) görülürken, perinöral invazyon ve uzak metastaz mevcut olan hastalardaki eser element konsantrasyonlarında anlamlı değişiklik görülmedi. Vücut kitle indeksinin ise eser element konsantrasyonlarında anlamlı farklılık oluşturmadığı(p>0,05) görüldü. Eser elementlerin malign ve benign dokularda birbirleriyle etkileşimi incelendiğinde malign dokularda Cr'un Pb ve Co ile, As'nin Cd ile, Cu'nun K, Cr ve Pb ile, Co'nun Ni ve Se ile, Fe'nin Pb, Cu ve Zn ile, Ni'nin Cr anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği görüldü.(p<0,05) Benign dokulardaki etkileşim incelendiğinde ise Cr'un Pb, Co ile Mn'nin Co, Cr, Cu ile Ni'nin Cr, Co, Pb ve Cu ile anlamlı pozitif korelasyonlar(p<0,05), Se ve Cd arasında ise negatif korelasyon görüldü(p<0,05) Sonuç:Literatürde en çok çalışılan serum konsantrasyonlarının değil de doğrudan tümörlü ve sağlıklı dokularda inceleme yapmamız nedeniyle bu elementlerin tümörlü hücrelerde doğrudan etkilerini öngörebileceğimizi düşünüyoruz. Elde ettiğimiz verilere göre eser elementlerin tümörlü ve benign dokularda farklı davranışlar gösterdiğini, ayrıca birbirleriyle etkileşim içerisinde bulunduğunu gördük. Beslenme ile doğrudan ilişkili olan bu elementleri GİS malignitelerinde kıyaslayarak beslenme ve ilaç sanayisinde yapılacak yeni çalışmalara ve güncellemelere, belki de ilaç kontrendikasyonlarındaki değişikliklere farklı bir bakış açısı oluşturacağımızı düşünüyoruz. Literatüre yeni katkı sağlayacağımız bu çalışma daha büyük ölçekli ve daha hassas çalışmalar içinde bir fikir hüviyetinde olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kanser, Eser Element, ICP-MS, Kütle spektrometresi

Ersin Uslu
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşanlarda elektrotermal bipolar damar kapama sistemleri ile apendiks güdüğünün kapatılması

Apendektomi akut apandisit başta olmak üzere apendiksin birçok hastalı-ğında tercih edilen tedavi yöntemdir. Akut abdominal ağrı ile acil servislere başvuran hastalarda en sık görülen nedenlerden biri akut apandisittir. Bu durum apendektomiyi hastanelerin genel cerrahi bölümlerinde en sık uygulanan acil cerrahi girişimlerden biri haline getirir. 100 yıldan fazla bir süre boyunca açık apendektomi akut apandisitin tedavisinde oldukça iyi sonuçlar veren bir tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır. Laparoskopinin daha hızlı yara iyileşmesi, postoperatif ağrıda azalma, hastanede kalış süresinde azalma ve daha iyi kozmetik sonuç sağlaması gibi avantajları laparoskopik minimal invaziv cerrahi tekniklerin yaygınlaşmasını sağlayarak özellikle son on yılda tekniğin daha çok kullanılmasını sağlamıştır. İlk yıllarda laparoskopik prosedürlerde uzun ameliyat süresi önemli bir dezavantaj olarak ortaya çıkmasına rağmen deneyimlerin artması ile birlikte bu dezavantaj ortadan kalkmıştır. Ancak hala laparoskopik apendektomi apendiks operasyonlarında altın standart haline gelememiştir.Cerrahinin çeşitli alanlarında hemostaz ve diseksiyon amacıyla termal enerji sistemleri kullanılmaktadır. Elektrotermal damar kapama sistemi yeni kullanıma giren primer olarak abdominal cerrahi için geliştirilen hemostaz sağlayıcı bir cihazdır. Bu sistem ısıyla damar veya diğer dokuların içerisinde bulunan kollajen ve elastin liflerini denatüre edip birbirine yapıştırarak bir tıkaç oluşturur ve hemostazı sağlar. Elektrotermal damar kapama sistemi 7 mm'ye kadar olan damarların kapatılmasında güvenle kullanılabilmektedir.Bu deneysel çalışma, elektrotermal damar kapama sistemlerinin damar dışında bir kullanım alanı olabilecek, apendiks güdüğünün kapatılmasında güvenilir ve etkin bir şekilde kullanılabilirliğini doku iyileşmesini değerlendirerek incelemek amacıyla yapıldı.Çalışmada 1-2 yaş arasında, 2-5 kg ağırlığında, her iki cinsiyetten 32 adet Yeni Zelanda türü albino tavşan kullanıldı. Sekizer denekten oluşan dört grup oluşturuldu. İlk iki grubun apendiks güdükleri ipek bağlamalar ile kapatıldı. Son iki grubun apendiks güdükleri ise elektrotermal damar kapama sistemi olan Ligasure yardımıyla kapatıldı. Apendiks güdüğü ipek bağlama ile kapatılan gruplardan biri ve apendiks güdüğü Ligasure ile kapatılan gruplarından biri 3. günde diğer iki grupta 7. günde tekrar opere edilerek erken ve geç dönem doku iyileşmelerini değerlendirmek üzere örnekler alındı.Alınan örneklerde doku iyileşmesini değerlendirmek amacıyla biyokimyasal ve immünhistokimyasal incelemeler yapıldı. Dokuların kollajen 1, IL-1-ß, FGF-2 ve TGF-ß antikorları ile immünreaktiviteleri değerlendirilerek immunohistokimyasal inceleme yapıldı. Biyokimyasal olarakta dokulardaki hidroksiprolin düzeyleri ölçüldü.Bulgular değerlendirildiğinde; erken dönemde gruplarda inflamatuar yanıtın istatistiksel bir fark göstermediği, geç dönemde ise bu yanıtın güdüğün Ligasure ile kapatıldığı grupta daha belirgin olduğu görüldü. Doku hidroksiprolin düzeyinin geç dönemde Ligasure grubunda daha fazla olduğu tespit edildi ve dolayısıyla yara iyileşmesinin Ligasure grubunda daha iyi olduğu görüldü. TGF-ß' nın geç dönem gruplar arasında fark göstermediği ve iyileşen yarada fibrozisin eşit düzeyde olduğu belirlendi.Sonuç olarak, elektrotermal damar kapama sistemlerinin apendiks güdüğünün kapatılmasında alternatif ve güvenilir bir yöntem olarak kullanılabileceği görülmektedir. Ancak bu tekniğin insanlarda uygulanabilmesi için daha fazla deneysel çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır.

ApandisitApendektomiApendiks
Vefa Evren Ayaydın
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Safra yolu yaralanması nedeniyle cerrahi onarım yapılan hastaların erken ve geç dönem sonuçlarını etkileyen faktörler

Giriş ve Amaç Kolesistektomi ülkemizde ve dünyada en sık yapılan elektif batın cerrahisidir. Laparoskopinin gelişmesi ile birlikte laparoskopik kolesistektomi, kolesistektomi için altın standart olmuştur. Bununla beraber safra yolu yaralanma insidansında da artış meydana gelmiştir. Safra yolu yaralanması morbidite ve mortalitesi yüksek komplikasyondur ve multidisipliner bir tedavi yaklaşımı gerektirir. Bu çalışmada safra yolu yaralanması nedeniyle cerrahi onarım yaptığımız hastalarda postoperatif erken ve geç dönem sonuçlarını etkileyen faktörleri aydınlatmayı amaçladık. Materyal-Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi genel cerrahi kliniğinde ocak 2005- haziran 2022 yılları arasında safra yolu yaralanması nedeniyle dış merkezden kabul ettiğimiz ve hepatikojejunostomi yapılan 66 hasta incelendi. Hastaların demografik özellikleri, ameliyat öncesi ve sonrası bakılan laboratuvar değerleri, onarım öncesi görüntülemeler ve ameliyatta uygulanan anastomoz tipleri kayıt altına alınıp istatistiksel analiz yapıldı. Hastaların postoperatif erken dönem sonuçları ve uzun dönem sonuçları incelendi. Uzun dönem takiplerde McDonald sınıflaması kullanıldı. Bulgular: Hastaların 18'i erkek 48'i kadındı. Ortalama takip süresi 105±58 (12-216) ay idi. Hastaların %42.4'ünde erken dönemde 1 veya daha fazla komplikasyon meydana geldi. Diyabet ve kültür pozitifliğinin yara yeri enfeksiyonu gelişimi ile anlamlı ilişkisi tespit edildi(p:0,032) (p: 0,001). Uzun dönem takipte McDonald sınıflaması kullanıldı. Onarım öncesi ALP ile onarım sonrası ALP- GGT'nin McDonald sınıflamasına anlamlı etkisi saptandı(p:0,012) (p<0,05) (p:0,05). Onarım öncesi GGT ve CRP'nin ise McDonald sınıflaması ile anlamlı bir ilişkisi olmadığı tespit edildi (p>0,05). Vasküler yaralanma varlığı ile postoperatif takiplerde görülen izole ALP-GGT yüksekliği arasında anlamlı ilişki mevcuttu(p<0,05). Takiplerde 8 hastada anastomoz darlığı gelişti. 2 hasta balon ile dilatasyona yanıt verirken 5 hastada revizyon cerrahisi yapıldı. Revizyon cerrahisi planlanan 1 hasta ise kontrol altına alınamayan kolanjitik sepsis nedeniyle exitus oldu. Sonuç: Safra yolu yaralanması, kolesistektominin en korkulan komplikasyonudur. Cerrahın deneyimi, teknik imkanlar, lokal risk faktörleri ve anatomik varyasyonlar yaralanmalarda önemli rol oynamaktadır. Safra yolu yaralanmaları, multidisipliner tedavi yaklaşımı gerektirmektedir ve hepatobiliyer cerrahi deneyimi olan merkezlerde takibi önemlidir. Anahtar kelimeler: Kolesistektomi, laparoskopik kolesistektomi, safra yolu yaralanmaları, hepatikojejunostomi,

İbrahim Çoğal
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserlerde çıkarılan kolon uzunluğunun lenf nodu sayısı ile ilişkisi

Amaç: Kolorektal kanserli hastalarda malign lenf nodlarının sayısı ve bu lenf nodlarının yeterli rezeksiyonu, sağkalım üzerine çok önemlidir. Bu çalışmada kolorektal kanser nedeniyle opere edilen hastalarda çıkarılan kolon spesmen uzunluğunun lenf nodu sayısı ile ilişkisi olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 01 Ocak 2010 ile 20 Haziran 2018 arası Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Anabilim Dalı'nda kolorektal cerrahi yapılan 531 hastadan, kolorektal kanser tanılı 381 hastanın çıkarılan kolon spesmen uzunluğu ile lenf nodu sayısı arasındaki ilişki retrospektif olarak incelenmiştir. Bu çalışmada yaş, cinsiyet, total lenf nodu, benign lenf nodu, malign lenf nodu, lenf nodu oranı, kolon ve rektum uzunluğu gibi parametreler incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan 531 hastadan 219 (%41,2) 'u kadın, 312 (%58,8) 'si erkekti. Benign tanı alan hastaların 100 (%66,7) 'ü erkek, 50 (%33,3) 'si kadın iken; malign tanı alan hastaların 212 (%55,6) 'si erkek, 169 (%44,4) 'u kadındı. Çalışmadaki tüm hastaların yaş ortalaması 55,85 iken; en küçük hasta 17 yaşında en büyük hasta ise 92 yaşındaydı. Benign tanı alan hastaların ortalama yaşı 50,67±19,23 iken; malign tanı alan hastaların ortalama yaşı 57,90±14,45'dir. Çalışmadaki 531 hastanın patoloji raporuna göre 150 (28.2)'si benign iken; 381 (%71.8) 'i maligndir. Malign hastaların 337 'si adenokanser tanılı idi. V Ortalama kolon spesmen uzunluğu benign tanı alanlarda 30,24 cm, malign tanı alanlarda 26.68 cm olarak bulunmuştur. Ortalama lenf nodu sayısı benign tanı alanlarda 10,43 iken; malign tanı alanlarda 28,96 olarak bulunmuştur. Genel sağkalım grubunda 5 yıllık yaşam olasılığı %53,2 iken; ortalama yaşam süresi 49,87±1,82 aydır. Hastalığa özel sağkalım grubunda 5 yıllık yaşam olasılığı %58,2 iken; ortalama yaşam süresi 54,38±1,79 aydır. Kolon spesmen uzunluğu ile total lenf nodu ve reaktif lenf nodu sayıları arasında pozitif yönde zayıf, anlamlı bir korelasyon saptandı (r=0,330 p=0,001 r=0,335 p=0,001); fakat kolon spesmen uzunluğu ile malign lenf nodu sayısı arasında anlamlı korelasyon tespit edilemedi (r=-0,052 p=0,311). Kolon spesmen uzunluğu ile lenf nodu oranı arasında negatif yönde çok zayıf anlamlı bir korelasyon saptandı (r=-0,108 p=0,038). Çalışmamızda hastalığa özel sağkalım üzerine etkili olan parametreler için cox regresyon analizi kullanılarak hazard ratio tespit edildi. Lenf nodu oranındaki 1 birimlik değişim hazard ratio'yu yaklaşık 10,28 kat artırdığı, malign lenf nodu sayısında 1 nod artışı hazard ratio'yu 1,099 kat artırdığı tespit edildi. Reaktif lenf nodu sayısında 1 birimlik artış, hazard ratio'yu yaklaşık %2 azalttığı tespit edildi. Sonuç: Kolorektal kanser nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda kolon spesmen uzunluğu ile total lenf nodu ve benign lenf nodu sayıları arasında anlamlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Malign lenf nodu sayısı ile anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Hastalığın doğru bir şekilde evrelendirilmesi için gereken en az lenf nodu sayısını elde etmek için yeterli kolon spesmen uzunluğu çıkarılması gerekmektedir. Malign lenf nodu sayısında artış görülmesi sağkalımı azaltmakla birlikte ve prognoz üzerine negatif yönde etki yapmaktadır.

KolonKolon hastalıklarıKolorektal neoplazmlar+2
Ulaş Karabay
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolonoskopinin bakteriyemi ile olan ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada kolonoskopi yapılan hastalarda işlemden hemen sonra alınan kan kültürü ile kolonoskopi sonrası olabilecek bakteriyemi sıklığını ve bakteriyemi varsa hangi bakterilerin ürediğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Genel Cerrahi Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran hastalardan kolonoskopi endikasyonu konulan 19 ile 75 yaş arası 56 hasta alındı. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, varsa diğer hastalıkları, sigara, alkol kullanımları, kolonoskopi istenme nedenleri hasta değerlendirme formuna kaydedildi. Uygun diyet sonrasında bağırsak temizliği yapılan hastalara önce damar yolu açıldı, maske ile oksijen (2–3 lt/dak) verildi, monitorize edildi, kalp atım sayımı ve oksijen satürasyonları takip edildi. Ağrı kontrolü için bilinçli sedasyon uygulandı. Kolonoskopi tek el metoduyla yapıldı. Kolonoskopi ile anüsten başlayarak çekuma kadar gidildi, bakı ile kolon kontrol edildi ve anüse geri dönülerek işlem tamamlandı. İşlem süresi kaydedildi. İşlem tamamlandıktan hemen sonra hastalardan steril bir şekilde intravenöz yol ile 10 ml kan alındı. Alınan kan, kan kültürü tüpüne konuldu ve Mikrobiyoloji Laboratuarına gönderilerek bakteriyemi varlığı arandı. Bulgular: Hastaların 31'i (% 55.4) kadın, 25'i (% 44,6) erkekti. Cinsiyet açısından çalışma örneklemi homojendi (p=0.504). Hastaların 41'inde (% 73,2) tanı konulmuş başka bir sistem hastalığı yoktu, 15 (%26,8) hastada vardı. Kolonoskopi işlem süresi ortalama 17,6 dakika, damar yolunun açık kalma süresi 23,2 dakika, bağırsakların temizliği 2,1 gün, aç kalma süresi 12,8 saatti. Kan kültüründe üreme olmayan 44 hastanın (% 79) oranı, üreme olan 12 hastanın (%21) oranına göre anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.001). Başka bir sistem hastalığı olan ve olmayan hastalar arasında üreme açısından istatistiksel fark yoktu (p>0.05). Kolonoskopi sonrası üreme olan hastaların 5'inde (% 41,7) Staphylococcus Aureus, 1'inde (% 8,3) Escherichia Coli, 5'inde (% 41,7) Koagulaz Negative Stafilokok, 1'inde (% 8,3) ise Candida Albicans üredi. Sonuç: Kolonoskopi işlemi sırasında geçici bakteriyemi az görülmektedir ancak yüksek bulduğumuz %21 oranını uzun süredir kolonoskopide bakteriyemi çalışması yapılmamasına, dünyada yaşanan değişikliklere veya hasta sayısının az olmasına bağlayabiliriz. iii Anahtar sözcükler: Kolonoskopi, Bakteriyemi

BakteriyemiKan kültürüKolon hastalıkları+1
Mustafa Buğra Ataoğlu
Düzce University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total tiroidektomi sonrası intakt parathormon düzeyi ile hipokalsemi riski saptanabilir mi?

Günümüzde çeşitli endikasyonlarla bilateral total tiroidektomi yapılmaktadır. Ameliyat sonrası hastalar çoğunlukla birinci veya ikinci gününde taburcu olmaktadır. Ancak tiroidektomi komplikasyonları arasında en sık görülen hipokalsemi nedeniyle hastaların hastanede yatış süresi uzamakta ve bu da ek maliyet ve iş gücü kaybına neden olmaktadır. Bu çalışmada biyokimyasal bir belirteç olan intakt parathormon ile hipokalsemiyi erken dönemde tespit etmeye çalıştık.

HipokalsemiKalsiyumParatiroid hormon+2
Adil Haciboncuk
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sleeve gastrektomi operasyonu öncesi ve sonrası alt özofagus sfinkterinin hıgh resulatıon manometre (HRM) ile değerlendirilmesi

Laparoskopik Sleeve Gastrektomi (LSG) operasyonu, günümüz dünyasında obezite için en çok uygulanan tedavi seçeneklerinden biri olmuştur. Sleeve Gastrektomi operasyonunda; büyük kurvatura pilorun 2-3 cm proksimalinden, His açısına kadar serbestleştirildikten sonra staplerlar ile mide rezeksiyonu gerçekleştirilir. His açısı; özofagus ile fundus arasındaki dar açıdır. Bu dar açı ve gazla dolu fundus, kardianın kapalı kalmasını sağlar. Sonuç olarak gastroözofegeal reflü önlenir. Sleeve Gastrektomi operasyonu sırasında fundus serbestleştirilmesi His açısının bozulmasına ve dolayısıyla reflü mekanizmalarının bozulmasına sebep olur. Bu nedenle çalışmamızın amacı; Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Kliniğinde yapılan Sleeve Gastrektomi operasyonlarında, preoperatif ve postoperatif High Resulation Manometre (HRM) ile Alt Özofagus Sfinkter Basıncının nicel olarak ölçülmesi ve postoperatif reflü yapma olasılığını ortaya konması olmuştur. Yaptığımız çalışmada sonucunda, LSG yapılan preoperatif ve postoperatif 28 hastada HRM ile Alt Özofagus Sfinkteri Dinlenim Basıncı ölçüldü. Ölçümler sonucunda postoperatif dönemde Alt Özofagus Sfinkter Basıncının düştüğü görüldü. (p=0,048) Cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. (p>0,05) Ancak, BMI düşüş hızına göre Alt Özofagus Sfinkter Basıncının istatistiksel anlamda daha çok düştüğü görüldü. (p=0,026) Sonuç olarak, günümüz dünyasında çok fazla yapılan LSG operasyonlarından sonra, gelişebilecek reflü ve reflüye bağlı komplikasyonlardan (özofajit, Barrett Özofagusu gibi) korunmak için postoperatif LSG hastalarına her zaman daha uyanık olunması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik Sleeve Gastrektomi, High Resulation Manometre, Alt Özofagus Sfinkter Basıncı, Reflü

Mehmet Emin Gönüllü
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserlerde kodlanmayan LNC-RNA crnde'nin gen ifade düzeylerinin analizi

Amaç: Uzun kodlanmayan RNA (Lnc-RNA)'ların son zamanlarda yapılan çalışmalar ile kanser gelişminin çeşitli aşamalarında etkisi bulunmuştur. Lnc-RNA'ların DNA, RNA ve proteinlerle etkileşerek kromatin organizasyonu, trankripsiyonel ve transkripsiyon sonrası düzenlemelerde önemli düzenleyiciler olduğu keşfedilmiştir. Lnc-RNA'ların bozulmuş gen ifadeleri; kanser başlaması, ilerlemesi ve metastazda rol oynamaktadır. Bu çalışmada kolorektal kanserde bir Lnc-RNA olan CRNDE geninin ifade düzeylerinin analizi ve klinik değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu prospektif çalışma için Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulundan 26.09.2018 tarihli 2018/204 karar ile onay alındı. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi (BAP) TF.UT.19.22 no'lu desteğiyle, Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda 2014-2016 yılları arasında kolorektal adenokarsinom nedeniyle sağ hemikolektomi, sol hemikolektomi, rektum anterior rezeksiyon, low anterior rezekisyon, abdominoperineal rezeksiyon yapılan 52 hastada gerçekleştirildi. Her hastanın tümörlü ve bitişik tümörsüz dokusunda Lnc-RNA CRNDE gen ifadeleri Real Time PCR ile değerlendirildi. Normalize edilen ΔCt değerleri Wilcoxon testi ile karşılaştırıldı. 2-ΔΔCt metodu ile gen ekspresyonları arasındaki katsayı farkı kıyaslandı. Bulgular: Kolorektal kanser tanısıyla ameliyat edilen 52 hastanın ortalama yaşları 58,1±13,1 idi. Ortalama %80'ini evre 2-3 hastalar oluşturmaktaydı. Real time PCR'da tümörlü dokuda CRNDE ekspresyon seviyesi ΔCt değeri 7, 48± 3, 21 bulundu. Bitişik tümörsüz dokudaki CRNDE ΔCt değeri 5, 57± 0, 95 bulundu. Tümörlü dokuda CRNDE ekspresyon düzeyleri tümörsüz dokuya göre(2-ΔΔCt metodu ile) yaklaşık 5 kat azaldığı tespit edildi. Bu ekspresyon farkı hastalığın evresi arttıkça yükselmekteydi. Yalnızca rektum kanserli hastalar değerlendirildiğinde, tümörlü dokuda gen ekspresyon düzeyinin 8 kat azaldığı görüldü. Tartışma ve sonuç: Bu çalışma kolorektal adenokarsinom dokularında CRNDE gen ekspresyonunun anlamlı düzeyde azaldığını göstermiştir. Aksine literatürde yapılan birçok çalışmada kolorektal kanserde CRNDE ekspresyonunun yükseldiği belirtilmektedir, sonuçların uyumsuz olması CRNDE ekspresyonunda tanımlanmamış başka gen sinyal yolaklarının olabileceğini akla getirmektedir. Ayrıca hasta gruplarının daha homojen seçilip sayılarının yeterli düzeyde çoğaltılarak ilgili yolaklarla birlikte değerlendirilmesi ve hücre kültürleri ile desteklenmesi gerekmektedir. Henüz tanı ve tedavide klinik olarak tek başına yeterli olmadığı görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Kolon, Rektum, Adenokarsinom, Lnc-RNA, CRNDE, Gen ekspresyonu.

AdenokarsinomGen ifadesiGenler+5
Koray Toklu
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı vericili karaciğer nakillerinde total kaval klempaj tekniğinin uzun dönemli sonuçları

Amaç: Total kaval klempaj tekniği ile canlı donörden yapılan karaciğer transplantasyonunun uzun dönemli sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi Gereç ve Yöntem: 2010 yılından 2015 yılına kadar Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Anabilim Dalı'nda canlıdan canlıya karaciğer nakli yapılan 31 hastanın vena cava inferior total klempaj süresinin, biyokimyasal parametreler, renal yetmezlik bulguları, morbidite, greft ve hasta sağ kalımı üzerine etkileri retrospektif olarak incelenmiştir. Bu çalışmada yaş, cinsiyet, Child ve Meld skorları, intraoperatif anestezi verileri, preoperatif ve postoperatif biyokimyasal parametreleri ve postoperatif komplikasyonlar incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların 21'i (%67) erkek,10'u (%32) kadındır. Yaş ortalaması ise 43,48 dir. En küçük hasta 6 yaşında bir kız çocuğu iken en yaşlı hasta ise 63 yaşındadır. Çalışmamızda transplantasyonu gerçekleşen hastaların %71'inin NaMELD skoru 10-20 arasındaydı. 12 hastanın CHILD skoru CHILD B-7 ve 3 hastanın CHILD C-11 di. Ameliyatlar maximum 11 saat, minumum ise 6 saat sürmüş olup ortalama olarak 8,29 saat sürdü. Total kaval klempaj süresi ise maximum 135 dakikaydı, ortalama olarak 81,29 dakika olarak gerçekleşti. Transplantasyonu gerçekleşen 31 hastanın 18'ine operasyon sonrası kan transfüzyonu uygulandı. Hastaların %48,4'üne operasyon esnasında vasopressör verildi. 1 yıllık süre içerisinde 31 hastanın 6'sı kaybedildi. Bu kayıpların 5'i postoperatif 40 günlük süre içerisinde gerçekleşti. Total kaval klempaj süresi ile ameliyat sonrası 1 ve 7 günlük pik GGT değerleri arasında anlamlı, pozitif yönde ve orta derecede bir ilişki bulunmuştur (p<0,05; r=0,527) (p<0,05; r=0,468). Diğer taraftan total kaval klempaj süresi ile postoperatif 48 saatlik, 7 günlük ve 1 yıllık bakılan pik kreatinin(Cre) değerleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır(p>0,05). Transplantasyonu gerçekleşen hastaların 1 yıllık sağ kalım oranı %80,6 olduğu görüldü. Total kaval klempaj süresinin sağ kalım üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü (p>0,05). Sonuç: Total klempaj tekniği ile yapılan canlı vericili karaciğer nakillerinde, klempaj süresinin uzun dönemde renal yetmezlik,safra yolu komplikasyonları,morbidite ve mortalite ile anlamlı bir ilişkisinin bulunmadığı görülmüştür. Literatürde, total kaval klempaj süresinin uzun dönemli etkileri üzerine yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu konu ile ilgili daha geniş çalışmalar yapılması önerilmektedir. Anahtar kelime: Canlı vericili karaciğer nakli, total kaval klempaj tekniği, uzun dönem sonuçları

Canlı donörlerCerrahiKaraciğer+2
Yakup Kadri Kapudere
Gaziantep University
2020
00