
165
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Endometrial karsinomlarda hücre adezyon moleküllerinin prognostik önemi
Giriş ve amaç: Endometrial karsinom gelişmiş ülkelerde post-menopozal kadınlarda en sık görülen jinekolojik kanserdir. Endometrial kanser tedavisinde karşılaşılan en büyük zorluklardan biri, adjuvan tedaviden fayda görebilecek hastaların cerrahi sonrası ek tedavi gerektirmeyen hastalardan ayırt edilmesidir. Güncel verilere göre klinikopatolojik kriterlerle belirlenen risk grupları ve hastalarda görülen rekürrrens oranları arasında uyumsuzluk bulunmaktadır. L1 hücre adezyon molekülü (L1CAM; CD171) ve beta katenin gibi hücre adezyon moleküllerinin hasta rekürrens ve prognozlarını tahmin edebilecek potansiyel biyobelirteçler olabileceği yönünde çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı endometrium karsinomunun en sık görülen alt tipi endometrioid endometrial karsinom tanısı alan olgularda L1CAM ve beta katenin ekspresyonunun klinikopatolojik parametreler, prognoz, nüks ve sağkalımla ilişkisini incelemektir. Gereç ve yöntem: Çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde, Ocak 2013- Aralık 2023 tarihleri arasında evreleme cerrahisi uygulanmış, patolojik incelemesi sonucu endometrioid endometrial karsinom tanısı almış toplam 141 olgunun tümör hacmi, fiksasyon ve takip kalitesi bakımından en uygun lamları seçildi. Olguların histolojik tanı, histolojik derece, myometrium invazyon varlığı/derinliği, lenfovasküler invazyon ve servikal stromal invazyon varlığı yeniden değerlendirildi. İmmünohistokimyasal olarak uygulanan L1CAM ekspresyonu için tümörde görülen %10'un üzerindeki membranöz boyanma, beta katenin için nükleer boyanma pozitif kabul edildi. Olgulara ait yaş, hastalığın evresi, tümör derecesi, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı durumu, nüks varlığı, genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım verileri kaydedildi. L1CAM ile beta katenin ekspresyonuyla klinikopatolojik parametreler arası ilişki ve sağkalıma etkisi istatistiksel analizle hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 141 olgunun 28'inde (%19,9) L1CAM pozitifliği, 20'sinde (%14,2) beta katenin pozitifliği görüldü. L1CAM ekspresyonu ile hastalık progresyonu ve nüks arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Log Rank test ile analiz edildiğinde L1CAM ekspresyonu gösteren olguların düşük hastalıksız sağkalım sürelerine sahip olduğu saptandı. Beta katenin ekspresyonu ile genç yaş ve %50'den düşük myometrial invazyon arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Beta katenin pozitif olguların tümöral evrelere göre düzenlenen risk grupları arasında, düşük riskli grupta daha çok, düşük-orta riskli grupta daha az görüldüğü istatistik olarak anlamlı bulundu. Sonuç: L1CAM hastalık progresyonu ve nüksü tahmin etmede önemli bir biyobelirteç olmaya adaydır. Çalışmamızda L1CAM pozitif olgularda daha sık nüks görülmesi ve hastalıksız sağkalım sürelerinin düşük olması gelecekte adjuvan terapi alacak hastaların daha isabetli belirlenmesi ve hasta yönetimi için umut vaat edicidir. Beta katenin adezyon molekülünün genç ve düşük riskli hastalarda görülmesine rağmen literatürde bahsedildiği gibi nüksü ön görmesi çalışmamızda doğrulanamamıştır. Bu sonuç metastaz/nüks patogenezinden sorumlu CTNNB1 mutasyonu ve onun öncüsü olarak gösterilen immünohistokimyasal beta katenin boyanmasının yeterli duyarlılıkta örtüşmeyebileceğini akla getirmektedir.
Endometrial adenokarsinom ve hiperplazilerde CTNNB1 mutasyonu, ß-katenin ve E-kaderin ekspresyonu, klinik ve histopatoloojik prognostik faktörlerle ilişkisi
Endometrium kanserleri kadın genital sisteminin en sık görülen kanserleridir ve % 80'den fazlasını endometrioid tip adenokarsinomlar oluşturur. Endometrial karsinogenezisde rol alan faktörlerin klinik ve histopatolojik prognostik faktörler ile ilişkisinin saptanması hastaların takibinde ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde yol gösterici olacaktır. Bu çalışmada, CTNNB1 mutasyonu, ß-katenin ve E-kaderin ekspresyonları incelenmiş, klinik ve histopatolojik prognostik parametreler ve yaşam süresi ile ilişkisi araştırılmıştır.Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2002-2007 yılları arasında tanı almış 93 endometroid adenokarsinom, 15 kompleks atipik endometrial hiperplazi olgusu alınmıştır. Bu olgulara immünohistokimyasal yöntem ile ß-katenin, E-kaderin antikorları uygulanmış ve PCR yöntemi ile CTNNB1 mutasyonu araştırılmıştır. Endometrioid adenokarsinom olgularında ß-katenin 74 olguda sitoplazmik+membranöz, 14'ünde nükleer pozitif boyanma saptanmış, 5 olguda ise boyanma saptanmamıştır. Atipik endometrial hiperplazi olgularının tümü ß-katenin ile sitoplazmik+membranöz pozitif boyanma göstermiştir. ß-katenin pozitifliği ve grade arasında istatistiksel olarak ilişki saptanmıştır. Univariate analizde ß-katenin ile sağkalım arasında ilişki saptanmıştır. Multivariate analizde, ß-katenin negatifliğinin bağımsız prognostik faktör olduğu görülmüştür. Doksan üç endometrioid adenokarsinomun 34'ünde (% 36,6), 15 atipik endometrial hiperplazi olgusunun 3'ünde (% 20) CTNNN1 mutasyonu saptanmıştır. CTNNB1 mutasyonu ile grade arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Grade yükseldikçe mutasyon azalmaktadır. Endometrioid adenokarsinomlarda, E-kaderin ekspresyonu ile grade, lenfovaskuler invazyon, lenf nodu metastazı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır.Bu çalışmada, CTNNB1 mutasyonunun endometrioid adenokarsinomlarda karsinogenezisin erken basamaklarında rol aldığı görülmüş, negatif ß-katenin ekspresyonunun bağımsız prognostik faktör olduğu saptanmıştır.Anahtar sözlükler: Endometrioid Adenokarsinom, E-kaderin, ß-katenin, CTNNB1 mutasyonu
Renal hücreli karsinomlarda claudın ekspresyonunun tanısal ve prognostik önemi
Amaç: Renal hücreli karsinom tüm kanserlerin % 2-3' ünü, böbrekte izlenen kitlesel lezyonların % 90'dan fazlasını oluşturur. Böbreğin eozinofilik ve granüler sitoplazmalı tümörleri arasında onkositom, renal hücreli karsinomun kromofob, papiller ve şeffaf hücreli tiplerinin eozinofilik varyantları sayılabilir. Bu tümörlerin birbirinden ayrımında kullanılabilecek markır arayışları devam etmektedir. Bu amaçla çalışmamızda renal hücreli karsinom tipleri ile onkositom olgularına claudin 1, 3, 4, 7 ve 8 uygulandı. Sonuçlar grade, evre, prognostik ve tanısal değer açısından karşılaştırıldı.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 134 adet renal hücreli karsinom olgusuna ait eksizyon örnekleri alındı. Olguların 72'si şeffaf, 26'sı kromofob, 24'ü papiller ve 12'si onkositom idi. Doku örnekleri % 10'luk formaldehitte tespit edilerek, parafine gömüldü ve histolojik kesitler hazırlandı. Hematoksilen eozin boyası uygulanarak ışık mikroskobik inceleme yapıldı. İmmünohistokimyasal yöntem ile uygulanan claudin 1, 3, 4, 7 ve 8'in boyanma şiddeti, yaygınlığı ve lokalizasyonu değerlendirildi.Bulgular: Claudin 1 ile kromofob renal hücreli karsinom'da % 73,1 membranöz, onkositomda % 91,7 sitoplazmik boyanma izlendi. Claudin 3 ile şeffaf hücreli renal hücreli karsinom'un % 81,9' unda boyanma izlenmezken, onkositomlarda % 100 sitoplazmik boyanma izlendi. Claudin 4 ile şeffaf hücreli renal hücreli karsinom'da % 95,8, papiller renal hücreli karsinomun % 75, kromofob renal hücreli karsinomun % 34,6'sında boyanma izlenmezken, onkositom vakalarının % 100'ü sitoplazmik boyandı. Claudin 7 ile kromofob renal hücreli karsinom'da % 84,6 membranöz, onkositomda % 91,7 sitoplazmik boyandı. Claudin 8 ile şeffaf hücreli renal karsinomda % 73,6, papiller renal hücreli karsinomda % 44,4 boyanma yokken, kromofob renal hücreli karsinomun % 47,4 membranöz, onkositomda ise % 100 sitoplazmik boyanma izlendi. Onkositom'da sitoplazmik boyanma, kromofob'da membranöz boyanma kabul edildiğinde spesifite claudin 7 için % 91, sensitivite % 92 idi. Kromofob membranöz, onkositom sitoplazmik boyandığında ise spesifite % 91, sensitivite % 84 idi.Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda, claudin 1, 7, 8' in onkositom ve KRH ayrımında kullanılabileceğini, claudin 3 ve 4'ün ise ŞHRHK'un eozinofilik varyantı ile onkositom ayrımında yardımcı olabileceğini saptadık. Claudin 1, 3 ve 8'in ise özellikle papiller renal hücreli karsinomda prognostik önemini tespit ettik. Bulgularımız claudin'lerin renal hücreli karsinom tiplerinin ayırıcı tanısında ve prognostik parametre olarak panel içinde kullanılabileceğini göstermektedir. Bu konuda daha geniş serilerde çalışmalar yapılıp, tedaviye olan katkıları da değerlendirilmelidir.Anahtar sözcükler: Claudin, kromofob, onkositom, papiller, renal hücreli karsinom
Bozok Üniversitesi Tıp fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2012-2019 yılları arasında tanı konulan kanser olgularının araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 01.01.2012-30.06.2019 yılları arasında tanı konulmuş kanser olgularının özelliklerini, yaş, cinsiyet ve yıllara göre dağılımlarını incelemektir. Ayrıca elde edilen sonuçlara göre bu sonuçlara yol açabilecek olası nedenler üzerinde durmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 01.01.2012-30.06.2019 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda kanser tanısı alan hastaların demografik özellikleri, yaş ve cinsiyet dağılımları incelenmiştir. Hastaların dosyalarından retrospektif olarak elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda 763'ü erkek ve 412'si kadın olan toplamda 1 175 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların ortalama yaşının 63,73+14,03 olduğu gözlendi. Bu değerin erkek hastalarda 66,49+12,12 iken, kadın hastalarda 58,63+15,79 olduğu tespit edildi. İncelemeye alınan hastalarda cinsiyet ayrımı olmadan en fazla görülen kanserlerin sıklık sırasına göre 227'sinin (%19,3) prostat kanseri, 137'sinin (%11,7) mesane kanseri, 127'sinin (%10,2) akciğer kanseri, 112'sinin (%9,5) meme kanseri ve 100'ünün (%9,5) kolorektal kanser olduğu saptandı. Cinsiyetler göz önünde bulundurulduğunda, erkek hastaların sırasıyla 227'sinde (%29,8) prostat kanseri, 124'ünde (%16,3) mesane kanseri, 105'inde (%13,8) akciğer kanseri, 60'ında (%7,9) kolorektal kanser ve 51'inde (%6,7) mide kanseri tespit edildi. Kadın hastalarda ise sırasıyla 108 (%26,2) meme kanseri, 62 (%15,1) tiroid kanseri, 45 (%10,9) jinekolojik kanser, 40 (%9,7) kolorektal kanser ve 29 (%7,0) mide kanseri saptandı. Kanserlerin yıllara göre dağılımı ele alındığında erkeklerde prostat kanseri, kadınlarda ise jinekolojik ve mesane kanserlerinin giderek artış gösterdiği dikkati çekti. SONUÇ: Çalışmamızda erkeklerde prostat kanseri diğer kanser türleri içinde görülme sıklığı olarak ilk sırada yer alırken, kadınlarda ise meme kanserinin ilk sırada yer aldığı tespit edildi. Erkeklerde biyopsi öncesi radyolojik görüntüleme, prostat kanserinin erken evrede yakalanmasına olanak sağlayacaktır. Kadınlarda bilinçlenme, hastalık için farkındalık yaratma, kendi kendine muayene, klinik muayene ve tarama mammografisi ile meme kanserinin erken evre tanısında faydalı olacaktır. Kanserin en sık karşılaşılan tiplerin bilinmesinin, erken tanı yöntemlerinin ve tedavilerinin geliştirilmesinin, mortalite riskinin azaltılmasında önemli olduğu düşünülmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kanser; prostat; endometrium; mesane.
Glioblastomlarda metil guanin metil transferas promoter bölgesinde metilasyonun polimeraz zincir reaksiyonu yöntemiyle gösterilmesi, klinik ve histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, glioblastomlarda Metil Guanin Metil Transferaz (MGMT) geninin promoter bölgesindeki mutasyonu araştırmak, tümör oluşumunda oynadığı rolü ortaya koymak ve bu bulguların histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca uygulanacak tedavide özellikle temozolomid gibi alkilleyici ajan seçiminde beklenen yararı ortaya koymak hedeflenmiştir.Gereç ve Yöntemler: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2008-2011 yılları arasında tanı alan glioblastom olguları retrospektif olarak gözden geçirildi, 55 olgu çalışma için seçildi. Hastaların yaş, cinsiyet ve sağ kalım süreleri araştırıldı. Tümörün lokalizasyonu, alt tipi, histomorfolojik özellikleri: nekroz, vasküler endotelyal proliferasyonu ve immüno histokimyasal olarak p53, Epidermal growth factor receptor (EGFR), Ki-67 boyanma sonuçları değerlendirildi. Polymerase chain reaction (PCR) yöntemi ile MGMT promoter bölgesinde metilasyon varlığı araştırıldı. Sonuçlar istatiksel olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatislik Anabilim Dalı'nda değerlendirildi.Bulgular: Yaş, cinsiyet, lokalizasyon, histomorfolojik özellikler ve immüno histokimyasal parametreler: Ki-67, EGFR ile sağkalım süresi arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p> 0,05). p53 boyanma derecesi ile survey arasında pozitif bir korelasyon belirlendi (p=0,003). Olguların 32 (% 58,2)'sinde metile MGMT, 23 (% 41,8)'inde unmetile MGMT DNA'sı saptandı. Unmetile olguların metilize olanlara göre daha uzun süre yaşadığı gözlendi (p=0,002).Sonuç: Bu çalışmada alkilleyici kemoterapötik ajan verilecek glioblastom hastalarında beklenen prediktif ve prognostik faktörü ortaya koymak için PCR ile MGMT promoter bölgesinin metilasyon durumuna bakılmasının faydalı ve yardımcı bir yöntem olabileceği sonucuna varıldı.
Hepatosellüler karsinomda eEZH2, Bmi-1, HSP70, CAP2 ve glutamin sentetaz proteinlerinin immünohistokimyasal yöntemle araştırılması ve bulguların agresif klinik davranıştaki rolünün değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Hepatosellüler karsinom, genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişen, dünya genelinde en ölümcül olan tümörler arasında ön sıralarda yer alan, karaciğerin primer bir tümörüdür. Dünyada 5. en sık görülen kanser olup, kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer almaktadır. Bu çalışmada Hepatosellüler karsinomda EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 proteinlerinin ekspresyonunu ve agresif klinik davranış üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2007-2012 yılları arasında incelenen 50 Hepatosellüler karsinom olgusu dahil edildi ve immünohistokimyasal yöntem ile EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 antikorları uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 41?i (% 82) erkek, 9?u (% 18) kadındı. Hastaların 29?u eks olmuştur ve tahmini yaşam süreleri 30±3 (24-37) ay olarak belirlenmiştir. Hastaların 22?sinde (% 44) damar invazyonu mevcut olup invazyon olan grupta ortalama yaşam süresi 16±3 ay iken, invazyon izlenmeyen grupta ise 36±4 ay idi ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.019). Glutamin Sentetaz ile 22 olguda (% 44) düşük düzeyde, 28 olguda (% 56) yüksek düzeyde ekspresyon saptanmıştır. Ekspresyon düzeyleri yüksek olgularda, tahmini yaşam süresi 15±2 ay iken; GS?ın düşük düzeyde ekspresyon gösterdiği olgularda ortalama yaşam süresi ise 38±4 ay olarak belirlenmiştir (p=0,018). Bmi-1 ile 32 (% 64) vakada düşük, 18 vakada (% 36) yüksek düzeyde ekspresyon görülmüştür. Bmi-1 ile yaşam süresi karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta ortalama yaşam süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır (p=0,008). Bmi-1 sonuçları ile tümör çapı kıyaslandığında, Bmi-1 ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta tümör çapının daha büyük olduğu saptanmıştır (p=0.037). Damar invazyonu olan grubun Bmi-1 ekspresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). EZH2 ile 36 olguda (% 72) düşük düzeyde, 14 olguda (% 28) yüksek düzeyde ekspresyon izlenmiştir. Düşük düzeyde ekpresyon izlenen 36 hastanın 23?ü, yüksek düzeyde ekspresyon izlenen 14 hastanın ise 6?sının eks olduğu öğrenilmiştir. EZH2 ekpresyon düzeyleri ile hastaların yaşam süreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,034). Tartışma-Sonuç: Bu çalışma GS, EZH2 ve Bmi-1?in Hepatosellüler karsinom tanısında ve takibinde prognostik bir gösterge olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu proteinlerin ekspresyon düzeyi arttıkça yaşam süresinin kısaldığı görülmüştür. GS, EZH2 ve Bmi-1 ekspresyonu ile HSK gelişimi ve malign davranışı arasında açık bir ilişki olduğu saptanmıştır. Böylece, GS, EZH2 ve Bmi-1, HSK?a karşı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde hedef moleküller olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, GS, EZH2, Bmi-1, İmmünhistokimya
Mezenkimal tümörlerin tanı ve ayırıcı tanısında yeni immünohistokimyasal belirleyicilerin öneminin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Mezenkimal neoplaziler kimi zaman en deneyimli patologlar için bile tanısal tuzaklar içerir. Mezenkimal tümörler 50'den fazla malign ve 100'den fazla benign alt tip içerirler. Bu tümörler, nadir görülmeleri ve çok çeşitli morfolojileri nedeniyle zor tanınırlar. Sarkomlar, erişkinlerde görülen tüm solid tümörlerin % 1'ini oluşturur. Tanıya ve ayırıcı tanıya yönelik olarak son yıllarda moleküler genetik ve immünohistokimyasal belirleyicilerde sürekli yeni gelişmeler olmaktadır. Bu çalışmanın amacı daha önce sarkom tanısı alan olguların WHO 2013 sınıflamasına dayandırılan yeni bilgilerle ve yeni immünohistokimyasal belirleyicilerle tanısal olarak yeniden değerlendirilmesi, mezenkimal tümör tanısında bu belirleyicilerin öneminin saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2000 yılından günümüze kadar tanı almış 183 malign mezenkimal tümör olgusu 2013 WHO sınıflamasına göre yeniden değerlendirilmiştir. Ayrıca tanı anında uygulanmış olan immunhistokimyasal yöntemlere ek olarak morfolojilerine göre uygulanan yeni belirleyicilerle (MUC-4, STAT6, TLE1, TFE3, MDM2, CDK4) yeniden incelenmiş ve tanı değişiklikleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 183 olgudan 61'inin tanısı değişmiştir. Bunlardan 20 olgunun tanıları 2013 yılında değişen WHO sınıflamasıyla MFH iken andiferansiye PS olarak, 3 olgu ise yeni sınıflamaya Miksofibrosarkom tanısınının girmesiyle MFH'den Miksofibrosarkom olarak değişmiştir. 38 olgunun ise uygulanan immünohistokimyasal belirleyiciler ile tanıları değiştirilmiştir. Tanısında en sık değişiklik olan gruplar leiomyosarkom ve liposarkomdu. Sonuç: Yeni immünohistokimyasal belirleyiciler yumuşak doku tümörlerinin tanısında son derece önemli role sahiptir. Ancak bu belirleyicilerin tanıya katkısı, deneyimli bir patolog tarafından morfolojik değerlendirme yapılıp, uygun olanların seçimi ile mümkündür. Anahtar Kelimeler: Mezenkimal tümörler, sarkom, İHK (MUC-4, TLE-1, MDM-2, CDK-4, STAT-6, TFE-3)
R-CHOP ve CHOP kemoterapi rejimi alan diffüz büyük B hücreli lenfomalı hastalarda sitogenetik ve immünfenotipik özelliklerin araştırılması ve bu özelliklerin sağkalım üzerine etkisinin belirlenmesi
Amaç: Diffüz Büyük B hücreli lenfomalar (DBBHL) erişkinlerde en sık görülen Non-Hodgkin lenfoma histolojik alt tipidir. Bu lenfomalar; tedavi edilmediğinde ölümcül seyreden, klinik, morfolojik, immunfenotipik ve sitogenetik olarak heterojen bir gruptur. Hastaların yarısından fazlası Ritüksimab ile kombine edilmiş antrasiklin bazlı kemoterapi rejimi; R-CHOP (siklofosfamid, doksorobusin, vinkristin, prednizon+ritüksimab; immünoterapi) ile kür edilirken cevaplar heterojen olup birçok hasta, hastalık nedeniyle kaybedilmektedir. Bu çalışmanın amacı; R-CHOP ve CHOP tedavisi almış DBBHL olgularında klinik özellikler, MYC, BCL2, BCL6 translokasyonunu ve BCL2, CD5, Siklin D1, Ki67 protein ekspresyonunun sağkalım ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 268 R-CHOP ve CHOP tedavisi almış DBBHL olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgularda immunhistokimyasal yöntem ile BCL6, CD10, MUM1, BCL2, CD5, Siklin D1 ve Ki-67 protein ekspresyonu belirlendi. Floresan İn Situ Hibridizasyon (FİSH) yöntemiyle MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden düzenlenmesi varlığı araştırılarak Double Hit ve Triple Hit lenfoma olguları belirlendi. Tüm DBBHL olgularında ve Double Hit/Triple Hit lenfoma olgularında sağkalıma etkili olabilecek immünfenotipik ve sitogenetik özellikler araştırıldı. Bulgular: Tüm olguların; yaş, cinsiyet, tutulum yeri ve immünfenotipik subtipleri ile sağkalımları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde; nodal tutulum yeri ile sağkalım süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulundu (p=0,011). Bununla birlikte MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden üzenlenmesi varlığı 18 olguda (% 6,7) saptanırken MYC translokasyon varlığının kısa sağkalım süresi ile ilişkili olduğu saptandı (p=0,021). Double hit ve Triple hit olarak belirlenen olgular ile bu kompleks karyotipik anomaliyi içermeyen olgular arası yapılan sağkalım analizinde DHL/THL olan grupta sağkalım süresinin istatistiksel olarak daha kısa olduğu görüldü (p=0,044). Ayrıca DHL/THL olan 18 olguda (% 6,7) Ki67 proliferasyon indeksinin daha yüksek olduğu dikkati çekti (p=0,005). Tüm olgularda BCL2, CD5, Siklin D1 protein ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon indeks yüksekliği ve BCL6, BCL2 translokasyon varlığı ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmadı. Sonuç: DBBHL'lar; histomorfolojik ve genetik olarak heterojen bir grubu oluşturduklarından farklı klinik gidişe, tedavide farklı yanıta ve sağkalıma sahiptirler. Etkili tedavi rejimlerinin belirlenmesi ve sağkalımın uzatılabilmesi için bu genetik farklılıkların özellikle proliferatif indeksi yüksek olgularda ortaya konması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Diffüz Büyük B hücreli Lenfoma, Double Hit lenfoma, Triple Hit lenfoma, MYC, BCL2, BCL6 gen yeniden düzenlenmesi, Sağkalım analizi.
Tiroid sitolojisinde hasta başı yeterlilik çalışmasının sitolojik yeterlilik ve kalıcı histopatolojik tanıya etkisi
ÖZET Tiroid Sitolojisinde Hasta Başı Yeterlilik Çalışmasının Sitolojik Yeterlilik ve Kalıcı Histopatolojik Tanıya Etkisi Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisi (İİAS), tiroid nodüllerinin değerlendirilmesi için; hızlı, güvenilir, ekonomik bir yöntemdir. Kesin tanı, her zaman mümkün olmasa da hastaların ileri dönem de yönetimine katkı sağlamakta ve gereksiz cerrahi uygulamaları azaltmaktadır. Tiroid İİAS'de primer sorun, yeterli sayıda follikül epitel hücresi aspire edilememesidir. Bu sorunun çözümü için hasta başında yeterlilik değerlendirilmesi etkili bir yöntemdir. Biz bu çalışmada direk palpasyonla ve ultrasonografi (USG) kılavuzluğunda gerçekleştirilen İİAS sırasında, hasta başında yeterlilik değerlendirilmesinin, sitolojik yeterlilik ve histolojik kesin tanıda doğruluk oranlarına ne kadar katkısı olduğunu göstermeyi amaçladık. Çalışmamıza, 2012-2015 yılları arasında, Kafkas Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde, İç Hastalıkları veya Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na başvurmuş, nodüler tiroid hastalığı saptanıp İİAS uygulanmış 443 (369 kadın, 74 erkek) hasta dâhil edilmiştir. Bu hastaların 247'sinde İİAS sırasında hasta başında yeterlilik değerlendirilirken 196'sında yeterlilik değerlendirilmemiştir. Hasta başında yeterlilik değerlendirilen 247 hastanın 49'u ve yeterlilik değerlendirilmeyen 196 hastanın 29'una, İİAS sonucuna göre sonrasında tiroidektomi uygulanmıştır. İİAS sitolojik değerlendirmeleri, Bethesda Sınıflamasına göre yapılmış olup histolojik tanı kategorileriyle korelasyonu; duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri, tanısal doğruluk oranlarına göre karşılaştırılmıştır. Çalışmada, hasta başında yeterlilik değerlendirilen 247 hastanın 38'i (%15,4), yeterlilik değerlendirilmeyen 196 hastanın 79'u (%40,3) "Tanısal olmayan sitoloji" (TOS) tanısı almıştır. Bu iki grup arasındaki fark, istatistiksel olarak anlamlı sonuç vermiştir. Hasta başında yeterlilik değerlendirilen grupta; sitolojik olarak 146 olgu (%59,1) benign, 46 olgu (%18,6) önemi belirsiz atipi/önemi belirsiz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL), 7 olgu (%2,8) foliküler neoplazi/foliküler neoplazi şüphesi (FN/FNŞ), 9 olgu (%3,6) malignite şüphesi (MŞ), 1 olgu (%0,4) malign olarak raporlanmıştır. Hasta başında yeterlilik değerlendirilmeyen grupta ise 86 olgu (%43,9) benign, 15 olgu (%7,7) ÖBA/ÖBFL, 2 olgu (%1,0) FN/FNŞ, 13 olgu (%6,6) MŞ, 1 olgu (%0,5) malign tanısı almıştır. Yeterlilik değerlendirilen grupta, sitolojik ve histopatolojik tanıların karşılaştırılması sonucunda, duyarlılık %30,7, özgüllük %75, pozitif öngörü değeri %50, negatif öngörü değeri %57,1, tanısal doğruluk %55,1; yeterlilik değerlendirilmeyen grupta ise duyarlılık %50, özgüllük %69,2, pozitif öngörü değeri %42,8 negatif öngörü değeri %75, tanısal doğruluk %63,1 olarak hesaplanmıştır. Elde ettiğimiz veriler sonucunda, hasta başında yeterlilik değerlendirilmesi, sitolojik yeterlilik oranını arttırsa da tanısal doğruluk oranına katkı sağlamamaktadır. Çalışmamızda, duyarlılık, özgüllük ve tanısal doğruluk oranları literatürdeki diğer çalışmalara göre biraz düşüktür. Bunun nedeni bizim çalışmamızda İİAS'lerin genellikle direk palpasyonla yapılması neticesinde papiller mikrokarsinom odaklarının örneklenememesi, sitolojik olarak follikül hücrelerinde, yer yer reaktif değişikliklerin (nükleer berraklaşma, irileşme ve üst üste dizilim gibi) malignite şüphesi gibi yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.
Endometrial endometrioid karsinomunun myoinvazyon paternlerinin rutin histopatolojik, immunohistokimyasal ve prognostik parametreler ile ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda endometriumun endometrioid karsinomu olgularında myoinvazyon paternlerinin, diğer histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler, rekkürrens, lenf düğümü metastazı, uzak metastaz ve genel sağkalım ile karşılaştırılması yanı sıra tanımlanan bu paternlerin birbiriyle karşılaştırılması ve literatürdeki verilerle değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan, histerektomi materyallerinden endometrial endometrioid karsinomu olan 144 olgu seçildi. Olgularda literatürde tanımlanan itici, diffüz-infiltratif, MELF, adenomyozis benzeri ve adenoma malignum tipi myoinvazyon paternleri yanı sıra klasik histopatolojik parametreler değerlendirildi. Elde edilen veriler diğer histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler, rekkürrens, lenf düğümü metastazı, uzak metastaz ve genel sağkalım ile karşılaştırıldı. Bulgular: Myometrial invazyon paternleri incelendiğinde itici patern gösteren tümörlerin, daha erken evrede (p<0,001) olduğu, daha az servikal stromal tutulum (p=0,02) oluşturduğu izlendi. Ayrıca daha az myometrial invazyon derinliği (p=0,04), daha az lenfovasküler invazyon oluşturduğu (p=0,01) ve daha düşük Ki-67 proliferasyon indeksi gösterdiği (p<0,001) bulundu. Bu bulgular itici patern izlenen tümörlerin iyi prognozlu olduğunu gösterdi. Diffüz-infiltratif patern gösteren tümörlerin, histolojik derecesinin daha yüksek (p=0,014), daha ileri evrede olduğu (p=0,002), daha çok servikal stromal invazyon (p=0,02) ve LVİ oluşturduğu (p=0,03) gözlendi. MELF paterni izlenen tümörlerin ise daha derin myometrial invazyon oluşturduğu (p=0,04) ve lenfovasküler invazyonla da ilişkili olduğu gösterildi (p=0,04). Ancak çalışmamızda lenf düğümü metastazı ile MELF paterni arasında anlamlı ilişki bulunmadı. MELF paterni izlenen tümörlerin %33,3'ü MSI tümör olduğu görüldü ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Yapılan sağkalım analizlerinde histolojik derece, tümör boyutu, myometrial invazyonun 1/2'yi aşıp aşmaması, myometrial invazyon derinliği, servikal stromal tutulum, lenf düğümü metastazı ve evre istatistiksel olarak anlamlı bulunan değişkenlerdir. Ayrıca myometrial invazyon paternlerine bakıldığında, itici patern izlenen tümörlerde diffüz-infiltratif patern izlenen tümörlere göre sağkalımın daha iyi olduğu (p=0,004) ve diffüz-infiltratif patern izlenen tümörlerin itici patern izlenen tümörlere göre ölüm riskinin 3,2 kat fazla olduğu saptandı (p=0,044). Sonuç: Endometrioid karsinomlarda, myometrial invazyon paternlerinin prognostik değeri son zamanlarda araştırılan bir konu olmuş ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Çalışmamızda, itici paternin daha iyi prognostik faktörlerle, diffüz-infiltratif paternin ise daha kötü prognostik faktörlerle, MELF paterninin ise lenfovasküler invazyon ile ilişkisini gösterdik. Myometrial invazyon paternlerinin prognostik faktörlerle ilişkisini daha kesin tanımlamak için bu konuyla ilgili daha geniş ve daha ileri çalışmalara gereksinim olduğu düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Endometrioid karsinom, myometrial invazyon paternleri, itici patern, diffüz-infiltratif patern, MELF paterni.
Nodal diffüz büyük B hücreli lenfoma, NOS'larda BCL2, MYC, P53, CD5 ve CD30 immünohistokimyasal belirteçlerinin prognoza etkisi
Amaç: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, başka türlü sınıflandırılamayan (DBBHL,NOS) olgularında BCL2, MYC, CD30, CD5 ve P53 ekspresyonlarının saptanması, bu belirteçlerin hastaların prognostik verileri ile ilişkilerinin incelenmesi ve DBBHL,NOS olgularındaki prognostik değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2001-2021 yılları arasında tanı almış, tanı anında ekstranodal tutulumu bulunmayan toplam 71 nodal DBBHL,NOS olgusu değerlendirilmiştir. Bu olguların 61'inin klinik prognostik verilerine ulaşılmıştır. Olgularda immünohistokimyasal yöntemle BCL2, MYC, CD30, CD5 ve P53 ekspresyonları çalışılmıştır. Elde edilen bulguların birbirleriyle, klinik ve laboratuvar prognostik parametreleri ile ilişkileri ve sağ kalım süresine etkileri araştırılmıştır. Bulgular: MYC pozitif (p=0,023) ve P53 pozitif olguların (p=0,042) anlamlı, BCL2 pozitif olguların (p=0,073) sınırda anlamlı düzeyde düşük sağ kalım ile ilişkisi saptanmıştır. CD30 pozitif olgular daha yüksek sağ kalım ile ilişkili bulunmuştur (p=0,015). MYC ve P53'ün kötü prognostik etkilerinin diğer belirteçler ve IPI skorundan bağımsız şekilde de bulunduğu tespit edilmiştir. Yüksek ECOG performans skoru, evre, IPI skoru ve LDH seviyesi; <1510/μL mutlak lenfosit sayısı, <12,35 g/dL hemoglobin, <3,95 g/dL albümin değerleri, <%20 CD3 pozitif hücrelerin tüm lenfoid hücrelere oranı ve >60 yaş da düşük genel sağ kalım ile anlamlı düzeyde ilişkili saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda MYC ve P53'ün DBBHL,NOS'larda kötü prognozu IPI skorundan bağımsız şekilde öngören belirteçler olarak kullanılabileceği saptanmıştır. Bu iki belirtecin aşırı ekspresyonlarının birlikte görüldüğü olguların daha kötü prognostik ayrı bir grup olarak değerlendirilebileceği öngörülmüştür. MYC ve BCL2'nin aşırı ekspresyonlarının beraber görüldüğü, kötü prognozlu seyreden double-ekspresör olguların belirlenmesi ve bu olgularda translokasyon analizi önerilebilmesi açısından BCL2 pozitifliğinin de araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca düşük CD3 yoğunluğunun düşük sağ kalım ile IPI skorundan bağımsız ilişkisi saptanmıştır. Prognostik açıdan en anlamlı sonuca ulaşmak için MYC, P53, CD3 ve NCCN-IPI skorundan oluşan yeni bir risk skorlamasının kullanılması önerilmiştir. Anahtar kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, MYC, BCL2, CD5, CD30, P53
İntestinal tip mide adenokarsinomlarının invazyon sürecinde tümör stroması ve tümör mikroçevresinin özellikleri, L-Caldesmon ve periostin ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, intestinal tip mide adenokarsinomlarında tümör mikroçevresi (TMÇ), tümör tomurcuklanması (TT), stromal reaksiyonlar ve tümör ilişkili makrofajların prognoza etkisi araştırılmıştır. Ayrıca, tümör stromasının değerlendirilmesinde L-Caldesmon (L-CaD) ve Periostin'in rolü incelenmiş ve bu belirteçlerin prognoz ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan, 2010-2020 yılları arasında mide adenokarsinomu tanısı almış ve total veya subtotal gastrektomi uygulanmış 100 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik özellikler, TT, desmoplastik stromanın niteliği, TMÇ ile ilişkili immünolojik belirteçler (CD68, CD163) ve stromal belirteçler (L-CaD, Periostin) immünohistokimyasal (İHK) yöntemler ile analiz edilmiştir. Çalışmada istatistiksel analizler SPSS 23.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiş, sağkalım analizleri Cox regresyon testleri ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 100 olgunun yaş ortalaması 62,65 ± 11,89 olup, %69'u erkekti. Tümörlerin %65'i proksimal, %35'i distal yerleşimliydi. Tümör tomurcuklanması yüksek olan gruplarda (TT 3), lenfovasküler invazyon (LVİ), perinöral invazyon (PNİ) ve lenf nodu metastazı (LNM) oranlarının anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu (p<0,05). CD163 pozitif makrofaj oranı, tümör evresi ile pozitif korelasyon gösterirken, yoğun lenfositik yanıt gösteren olgularda CD68 ve CD163 ekspresyon seviyelerinin yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Periostin ekspresyonu tümör progresyonu ile ilişkili bulunmuş, invaziv sınırdaki Periostin seviyesinin CD68 ve CD163 ile anlamlı ilişki gösterdiği belirlenmiştir (p<0,01). Sonuç: Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanması, lenfovasküler ve perinöral invazyon ile ilişkili olup, prognozda önemli bir belirteç olarak değerlendirilebilir. CD163 pozitif makrofajlar, tümör ilerlemesiyle ilişkili immünosupresif mikroçevreyi desteklemektedir. Periostin'in, TMÇ'de stromal etkileşimlerde ve tümör progresyonunda etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu sonuçlar, mide adenokarsinomlarında prognoz değerlendirmesinde TMÇ bileşenlerinin dikkate alınmasının önemini ortaya koymaktadır.
Nodal diffüz büyük B hücreli lenfoma, NOS''larda mikroçevre ve kontrol noktası blokajı ilişkili moleküllerin (PD-1, PD-l1, CTLA-4, CD163 ve CD14) prognoza etkisi
Amaç: Diffüz büyük B hücreli lenfomalarda (DBBHL) tümör mikroçevresi ve kontrol noktası blokajı ilişkili moleküllerden olan programlanmış hücre ölümü 1 (PD-1), programlanmış hücre ölümü ligand 1 (PD-L1), sitotoksik T lenfosit-ilişkili antijen 4 (CTLA-4), CD163 ve CD14'ün ekspresyonunun saptanması, bu verilerle hastaların prognostik verilerinin karşılaştırılarak bu belirteçlerin DBBHL olgularında prognozu öngörüp göremeyeceğinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 1998-2017 yılları arasında tanı alan, tanı anında bilinen ekstranodal tutulumu bulunmayan toplam 52 nodal DBBHL, başka türlü sınıflandırılamayan (DBBHL, NOS) olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgulardan 44'ünde klinik prognostik verilere ulaşılmıştır. İmmunohistokimyasal yöntemle PD-1, PD-L1, CD163, CD14 ve CTLA-4 çalışılmış, CTLA-4 ile sağlıklı boyanma elde edilememesi nedeniyle bu belirteç çalışmadan çıkarılmıştır. Elde edilen sonuçların birbirleriyle ve klinik ve laboratuvar prognostik belirteçlerle ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: PD-1 ekspresyonu <5 pozitif hücre/BBA olan olguların daha düşük genel sağ kalıma sahip oldukları gözlenmiştir (p=0,005). PD-L1, CD163 ve CD14 ile sağ kalım arasında ise anlamlı ilişki saptanmamıştır. PD-L1 ve CD14 boyanma oranlarının non-GCB subtipinde GCB subtipine göre daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca, >60 yaş, ECOG performans skoru ≥2, evre IV hastalık, yüksek IPI skoru (3-5), LDH yüksekliği, düşük albumin düzeyi, düşük hemoglobin düzeyi, düşük periferik kan lenfosit sayısı, yüksek periferik kan nötrofil/lenfosit oranı, yüksek periferik kan platelet/lenfosit oranı, MYC ≥%40 olan olguların genel sağ kalımlarının daha kötü olduğu saptanmıştır. Sonuç: Son yıllarda kontrol noktası ilişkili moleküller ve tümör mikroçevresinin DBBHL, NOS'larda prognoza etkisi araştırmalara konu olmaktadır. Çalışmamızda DBBHL, NOS'larda tümörü infiltre eden PD-1 pozitif lenfosit (TİL) sayısı düşük olan olguların düşük sağ kalım oranlarına sahip oldukları ve PD-1 pozitif TİL sayısının prognozu öngörmede yararlı bir gösterge olabileceği sonucuna varılmıştır. Buna karşın PD-L1, CD163 ve CD14 ile sağ kalım arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. DBBHL, NOS'un heterojen bir lenfoma grubu olduğu göz önüne alındığında, daha kesin sonuçlar elde edilebilmesi için geniş serilerde yapılacak yeni çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Diffüz büyük B hücreli lenfoma, tümör mikroçevresi, PD-1, PD-L1, CD163, CD14
İnvaziv meme karsinomlarında hücresel sinyal düzenleyici tetraspanin ailesinden CD151 ve TSPAN8'in rutin histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler yanı sıra sağkalım ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada invaziv meme karsinomlarında, metastaz ilişkili tetraspaninler olan CD151 ve TSPAN8'in ekspresyonlarının rutin parametreler ve klinik veriler ile karşılaştırılarak bu iki belirtecin meme karsinomlarındaki rolü yanı sıra yeni sağaltım yöntemleri açısından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2008–2011 yılları arasında tanı alan ve Manisa CBÜ Tıp Fakültesi'inde opere olan, neoadjuvan kemoterapi görmemiş, unilateral invaziv meme karsinomu olguları değerlendirildi. Yeterli tümör dokusu bulunan ve klinik verilerine ulaşılabilen 98 primer meme karsinomu olgusu çalışmaya alındı. Olguların hem primer tümör dokularına, hem de aksiller lenf düğümü ve uzak metastaz dokularına immünohistokimyasal olarak CD151 ve TSPAN8 uygulandı. Elde edilen sonuçların birbirleriyle, klinik ve rutin histopatolojik verilerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Olguların primer tümör dokusunda CD151 %37,9 (36/95), TSPAN8 %26,5 (26/98) oranında pozitif saptandı. Her iki belirteç için primer tümör ile lenf düğümü metastazı, primer tümör ile in situ lezyon ekpresyonlarının karşılaştırılmasında istatistiksel anlamlılık saptandı. CD151'in TİL durumu ve cerb-B2 ile, TSPAN8'in ER, Ki-67 ve p53 ile korelasyon gösterdiği saptandı. Sağkalım ile hiçbir parametre arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı. Sonuçlar: Meme karsinomlarında CD151'in prognostik ve prediktif değeri yapılan çalışmalarca bilinirken, bir diğer metastaz teşvik edici tetraspanin olan TSPAN8'in meme karsinomlarındaki işlevi gündeme gelmektedir. Bu iki molekülü aynı olgu grubunda, primer ve metastatik tümör dokularında immünohistokimyasal olarak değerlendiren çalışmamızın sonuçlarının, özellikle TSPAN8'in meme karsinomlarındaki overekspresyonunun ve ER, Ki-67 ve p53 gibi rutin parametrelerle ilişkisinin saptanması açısından yeni çalışmalara ve fikirlere kaynak oluşturabilecek bir katkıda bulunabileceği sonucuna varılmıştır.
Sıçan diz eklemi osteoartrit modelinde agrekanazların (ADAMTS-4 ve adamts-5) gelişim sürecine etkisi
AMAÇ: Bu çalışmada, sıçan diz ekleminde MIA ile indüklenen osteoartrit (OA) modelinde, farklı OA evrelerinde kıkırdak, sinovyum ve sinovyal fibroblastlardaki ADAMTS-4 ve ADAMTS-5'in immünohistokimyasal ekspresyonunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Yirmi dört adet Wistar sıçanın her iki diz eklemine 4 mg MIA/eklem uygulaması ile model oluşturulmuş, 5. Gün (n=10), 2. Hafta (n=10), 4. Hafta (n=10), 8. Hafta (n=9) ve 10. haftada (n=6) sakrifiye edilen sıçanlardan alınan diz eklem örneklerinden sagittal ve frontal planda kesitler ele alınmıştır. HE ve Toluidine blue boyalı preparatlarda OA mikroskobik bulguları, Mankin ve OARSI/ OOCHAS skorları yanı sıra geliştirdiğimiz yeni bir skorlama sistemiyle değerlendirilmiştir. Kondrositler, sinovyal hücreler ve sinovyal fibroblastlardaki ADAMTS-4 ve ADAMTS-5 ekspresyonları en yoğun boyanma alanlarında yüzde cinsinden hesaplanmış, elde edilen veriler kontrol doku ve farklı evrelerdeki ekspresyonlarla, ayrıca Mankin, OARSI/ OOCHAS ve sinovit skorlarıyla korele edilmiştir. BULGULAR: Kıkırdakta dejenerasyon bulguları 2. haftadan itibaren ortaya çıkmaya başlamış; 8. ve 10. haftalarda şiddetli OA bulguları görülmüştür. ADAMTS-4 ekspresyonu 2. haftada belirgin artmış, kıkırdağın yüzeyel ve orta zonunda ekspresyon saptanmıştır. Son haftalarda ADAMTS-4 oranları tekrar artış eğilimi göstermiş ve tam kat ekspresyon izlenmiştir. ADAMTS-5 ekspresyonu ise son evrelerde kıkırdak lezyon şiddetinin ilerlemesiyle birlikte anlamlı derecede artmış, Mankin ve OARSI skorlarıyla güçlü korelasyon göstermiştir. İleri evrede, erken evreye göre kıkırdakta her iki enzim ekspresyonlarının anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. Sinovyum ve fibroblastlarda her evrede yoğun enzim ekspresyonları izlenmiş olup sinovit skoruyla anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. SONUÇ: Bulgular, OA'da ADAMTS-4'ün hem erken hem geç evrede, ADAMTS-5'in ise lezyonların şiddetlendiği geç evrede etkin olduğunu, her iki enzimin birlikte OA patogenezinde önemli olduğunu düşündürmüştür. Sinovyumda ve fibroblastlarda, kıkırdağa oranla daha güçlü ve yaygın izlenen immünpozitiflik, sinovyumun agrekanazları üreterek OA gelişiminde önemli rol oynadığını düşündürmüştür. ANAHTAR KELİMELER: osteoartrit, sıçanda MIA ile indüklenen osteoartrit modeli, ADAMTS-4, ADAMTS-5.
Bap1, Ezh2 ve 5hmc moleküllerinin melanom tanısında ve progresyonunda rolü ve öneminin araştırılması
Giriş-Amaç: Malign melanom, yıllık artan insidans oranıyla en ölümcül deri kanseridir. Erken dönemde melanom cerrahi ile tedavi edilebilirken, metastatik lezyonlarda yaşam süresi dramatik şekilde düşmektedir. Çalışmalar göstermektedir ki; melanomun gen haritası oldukça heterojen olup, özellikle epigenetik bozuklukların tanısal ve terapötik yeri diğer kanserlerde olduğu gibi günümüzde anahtar rolü kazanmıştır. Çalısmamızın amacı retrospektif olarak, hastanemizde tanı almış kutanöz malign melanom olgularına ait biyopsi örneklerini prognostik parametreler yönünden klinikopatolojik olarak yeniden değerlendirmek, immünohistokimyasal olarak BAP1, EZH2 ve 5hmC antikorlarının ekspresyonlarını değerlendirmek ve bu belirteçlerin tanıda ve prognoz ile yaşam süresi ile ilişkisini istatistiksel olarak araştırmaktır. Materyal-Method: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde, 2010-2020 yılları arasında melanom tanısı almış toplam 114 olgu ve intradermal nevüs tanısı almış 49 olguya ait Hematoksilen- Eozin kesitler histopatolojik olarak yeniden değerlendirilmiştir. Ayrıca immünohistokimyasal olarak BAP1, 5hmC ve EZH2 uygulanmış, sonuçların klinikopatolojik parametreler ve sağkalım ile istatistiksel olarak ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: Melanom olgularının %59,7'si erkek olup, ortalama yaş 60,3 idi. Olguların %50,9' u ex olup, ortanca ölüm süresi 55 ay idi. BAP1 kaybı ile daha uzun süre ve yüksek oranda sağkalım, daha az lenf nodülü tutulumu ve daha düşük oranda ülserasyon olması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. 5hmC kaybı ile yalnızca transit nodül varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. EZH2 skor ortalaması ile ülserasyon varlığı, Breslow derinliği, lenf nodu tutulumu, transit nodül varlığı, uzak metastaz olması ve eksitus olgu oranı arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Tartışma: BAP1 ve 5 hmC kaybı ve EZH2 ekspresyon artışı melanomda anlamlı rol almaktalardır. BAP1 kaybı iyi prognoz ve uzun sağkalım ile ilişkilidir. 5hmC kaybı melanoma progresyonda rol oynamaktadır. EZH2 artmış ekspresyonu melanoma progresyonda görev almakla birlikte kötü prognostik parametredir ve ölüm riskini arttırmaktadır. Bu belirteçler patogenetik ve prognostik rolleri ile birlikte; halen en ölümcül kanserlerden olan melanomun gerek hedefe yönelik gerek kombine tedavi planlamasında umut vaat etmektedir.
Oral kavite skuamöz hücreli karsinomlarında invazyon paternlerinin prognozla ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda oral kavite SHK olgularında histopatolojik en kötü invazyon paterni (WPOI) ve tümör tomurcuklanmasının diğer histopatolojik parametreler, klinik veriler (rekürrens, lenf nodu ve uzak metastaz) ve genel sağkalım ile karşılaştırılması, bu verilerin literatürdeki verilerle birlikte değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan, 2005-2021 yılları arasında eksizyonel biopsi ile tanı alan ve klinik bilgisi bulunan dudak ve oral kavite yerleşimli SHK olguları çalışmaya alındı. En kötü invazyon paterni (WPOI), tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü, stromal ve epitelyal lenfosit infiltrasyonu, tümör stroma oranı, stromada desmoplastik reaksiyon tipi, tomurcuk-invazyon derinliği skoru ve stromal kategorizasyon skoru yanı sıra klasik histopatolojik parametreler hematoksilen-eozin boyalı kesitlerde değerlendirildi. Elde edilen veriler, klinik veriler ve genel sağkalım ile karşılaştırıldı, ayrıca dudak ve oral kavite SHK'larının invazyon paternleri ve diğer histopatolojik özellikleri birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Sağkalım oranları ve invazyon paterni ile ilgili histopatolojik paremetrelerin istatistiksel olarak anlamlı fark göstermesi nedeniyle dudak ve oral kavite tümörleri ayrı gruplar olarak değerlendirildi. Dudak ve oral kavite SHK'larında 5 ve üzeri tümör tomurcuklanması, tek hücre invazyonu, düşük stromal ve epitelyal lenfosit infiltrasyonu olan olgularda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük genel sağkalım saptandı. Ayrıca dudak tümörlerinde stromadan zengin tümörler ve immatür stroma içeren tümörler de düşük genel sağkalım ile ilişkili bulundu. Her iki lokalizasyon için ayrı ayrı yapılan sağkalım analizlerinde WPOI ile genel sağkalım arasında ilişki saptanmamıştır. Ancak WPOI 4 ve 5 lenf nodu metastaz durumu açısından karşılaştırıldığında WPOI 5'in istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha çok lenf nodu metastazı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sonuçlar: Tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü, stromal ve epitelyal lenfosit infiltrasyonunun dudak ve oral kavite SHK'sı patoloji raporlarında belirtilmesinin uygun olabileceği sonucuna varılmıştır. Ancak bu sonuçların daha geniş ve daha uzun izlem süreli çalışma grubu içeren yayınlar ve meta-analizler ile desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Oral kavite skuamöz hücreli karsinomu, en kötü invazyon paterni, tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü
Radikal prostatektomi materyallerinde prostat adenokarsinomunun prognoza yönelik güncel bilgiler eşliğinde değerlendirilmesi
Amaç: Son 10 yılda prostat adenokarsinomunda, radikal prostatektomi materyallerinde sınıflama ve derecelendirme konusunda uluslararası konferanslardaki kararlar ve etkili yayınlar sonucunda önemli güncellemeler yapılmıştır. Bu değişiklikler hastanın prognozu ile yakından ilişkilidir. Bu çalışma ile bahsedilen değişikliklerin görülme oranları ve hasta prognozu üzerindeki etkisini karşılaştırmalı olarak ortaya koymak, hastaları multidisipliner tedavi planlaması için klinik olarak anlamlı gruplara ayırmak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2010–2021 yılları arasında tanı alan ve Manisa CBÜ Tıp Fakültesi'nde radikal prostatektomi ameliyatı olan olgular değerlendirildi. Hematoksilen eozin ve varsa immunohistokimyasal boya preparatlarına arşivden ulaşılabilen 182 prostat adenokarsinomu olgusu çalışmaya alındı. Elde edilen histopatolojik verilerin birbirleriyle ve klinik verilerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Prostat adenokarsinomlarında nükssüz sağkalımın önemli belirleyicileri sayılan DG, LVİ, İDK, PCS ve EPY varlığı, SVİ, pT evresinin kötü prognostik etkileri çalışmamızda da kanıtlanmıştır. Sonuçlar: Prostat adenokarsinomlarında prognozu en iyi şekilde öngörebilmek için önerilen histopatolojik parametrelerle ilgili yaptığımız bu çalışmada bulgularımızın çoğu literatür bilgisiyle uyumlu olmakla birlikte kribriformite, PCS-GS ve komedo nekrozun prognoza etkisi gösterilememiştir. Bu konularla ilgili farklı sonuçlara ulaşan yayınlar olduğundan geniş ve çok değişkenli analizlerle uzun izlemli hasta gruplarında yeni çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: Prostat adenokarsinomu, Komedo nekroz, pozitif cerrahi sınır, Biyokimyasal nüks
Mikrosatellit instabil kolorektal karsinom olgularında CDX2, SOX2, STAT1 ve BRAF V600E ekspresyonunun prognostik önemi
Amaç: MSI KRK'lar MSS tümörlerden farklı klinik ve patolojik özellikler sergilemekle birlikte, olumlu klinik gidiş ile ilişkilendirilmektedir. Bu iki tümör grubu arasındaki histopatolojik ve prognostik belirteç farklılıklarını ortaya koymak, bu antiteleri daha iyi tanımamıza olanak sağlayarak klinik yaklaşımı iyileştirir. Çalışmamızda, anabilim dalımızda tanı alan MSI ve MSS kolon tümörleri klinik ve histopatolojik olarak incelenerek bu tümörler arasındaki ayrımı ortaya koymak, prognostik anlamı olabileceğini düşündüğümüz CDX2, BRAF, SOX2 ve STAT1 ekspresyonlarının histopatolojik parametreler ve prognoza etkilerini saptamak hedeflenmiştir. Gereç ve yöntemler: 2000-2018 yılları arasında hastanemizde rezeksiyon materyali bulunan 593 kolorektal adenokarsinom olgusu doku mikroarray yöntemi ile incelenmiştir. İmmünohistokimyasal yöntemlerle MSI ve MSS tümörler saptanmıştır. Her iki tümör grubunda histopatolojik ve klinik parametreler incelenmiş, CDX2, BRAF, SOX2 ve STAT1 immün belirteçleri değerlendirilmiş, gruplar arasındaki farklılıklar belirlenmiştir. Ardından bu verilerin prognoz bilgilerine sahip olduğumuz 353 hasta üzerinden sağkalıma etkileri araştırılmıştır. Bulgular: MSI olguların %19,1'inde saptanmıştır. MSI tümörler, artmış tümör boyutu, diferansiasyon kaybı, sağ kolon yerleşimi ve müsinöz morfoloji ile ilişkili iken, MSS tümörler artmış perinöral invazyon ve uzak metastaz yanı sıra erken invazyon seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur. Olgular temel histopatolojik prognostik parametreler olan invazyon derinliği ve lenf nodu metastazı kriter alınarak diğer histopatolojik bulgular eşliğinde karşılaştırılmıştır. MSS olgularda, derin invazyon seviyesi, yüksek TT, PDC ve lenf nodu metastazı ile ilişkili bulunmuştur. diferansiasyon kaybı, yüksek TT, PDC ve LVİ düzeylerinde iki grupta da lenf nodu metastaz oranları artış göstermiştir. İmmün belirteçler ile elimizdeki bulgular arasındaki ilişkiye baktığımızda, BRAF ekspresyonu; MSI, sağ kolon yerleşimi, artmış tümör boyutu ve kötü diferansiasyon, CDX2 ekspresyonu; MSS, sol kolon yerleşimi, iyi diferansiasyon ve azalmış PNİ, SOX2 ekspresyonu; kötü diferansiasyon ve artmış TİL, STAT1 ekspresyonu; MSI, sağ kolon yerleşimi, kötü diferansiasyon, erken invazyon seviyeleri, artmış TİL ve yüksek TT ile ilişkili bulunmuştur. MSI olgularda sağkalım daha yüksek izlenmesine karşın iki grup arasında anlamlı fark elde edilmemiştir. İleri yaş, cerrahi sınır pozitifliği, tümör perforasyonu, müsinöz morfoloji, diferansiasyon kaybı, LVİ, venöz invazyon, PNİ, tümör depoziti, LN metastazı, TT, PDC, ileri TNM evresi azalmış sağkalım ile, yüksek peritümöral lenfosit seviyeleri artmış sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. MSS grupta yüksek CDX2 ve STAT1 nükleer ekspresyonu artmış sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda farklı mekanizmalarla gelişen ve farklı klinik yansımaları olan MSI ve MSS tümörler arasındaki farklılıklar ortaya konmuştur. MSI tümörler daha büyük boyutlu ve kötü diferansiye, daha sık müsinöz morfolojide olmalarına karşın daha iyi prognostik özelliklere sahip bulunmuştur. İleri yaş, cerrahi sınır pozitifliği, tümör perforasyonu, müsinöz morfoloji, diferansiasyon kaybı, LVİ, venöz invazyon, PNİ, tümör depoziti, LN metastazı, TT, PDC, ileri TNM evresi kötü prognostik faktör olarak saptanmıştır. CDX2 ekspresyonu MSS olgularda iyi prognozla ilişkili saptanmış ancak prognostik bir belirteç olarak kullanılacaksa ekspresyonunu değerlendirmede standardizasyon sağlanması gerektiği düşünülmüştür. Prognoz ve tedavi yanıtını öngörmede ve etkin tedavi yönetimi seçiminde yardımcı olacağı için KRK'larda BRAF mutasyonunun araştırılması gerektiği sonucuna varılmıştır. SOX2 ekspresyonu TİL artışı ile ilişkili saptanmış olup, immünoterapi tedavisinin başarısını öngörmede berlirteç olarak kullanılabileceği düşünülmüş ve prognoza etkisi ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini açığa çıkarmak için daha fazla çalışmaya gereksinim duyulduğu saptanmıştır. STAT1'in prognostik bir belirteç olduğunu saptamakla birlikte, STAT1 ile ilgili immünohistokimyasal çalışmaların arttırılması ve değerlendirmenin standardize edilmesi gerektiği düşünülmüş, farklı yolaklarla prognoz üzerinde farklı etkiler ortaya koyduğu saptanmıştır. Ayrıca artmış TİL oranları ile immünoterapi tedavisini yönlendirebileceği bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Mikrosatellit instabil kolorektal karsinom, CDX2, SOX2, BRAF, STAT1
Papiller mikrokarsinomlarda tert mutasyonu sıklığının araştırılması; histopatolojik alt tip ve klinikopatolojik bulgularla ilişkisi
Amaç: Dünya Sağlık Örgütü 2017 sınıflamasında, ≤1 cm papiller karsinomlar, mikrokarsinom olarak adlandırılmakta ve insidansı giderek artmaktadır. Biyolojik davranışları genellikle iyi olmasına rağmen agresif olgular da bildirilmektedir. Son yıllarda cerrahi tedaviden kaçınılarak aktif izlem de seçenek olarak önerilmektedir. Bu nedenle mikrokarsinomlarda agresifliği öngörebilecek moleküler değişikliklerin saptanması önem kazanmıştır ve yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Çalışmamız papiller mikrokarsinomlarda; histomorfolojik özellikleri ve subtipleri inceleyerek, prognostik önemi bildirilen TERT genindeki değişiklikleri saptamayı ve tüm bu bulguların BRAF gen mutasyonu varlığında klinikopatolojik bulgularla korelasyonunu göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2019 yılları arasında tanı almış 95 papiller mikrokarsinom olgusu çalışmaya alınmıştır. Olgularda RT-PCR yöntemi ile TERT ekspresyon varlığı araştırılmış, histomorfolojik ve klinikopatolojik bulgularla ilişkisi değerlendirilmiştir. Ayrıca immunohistokimyasal yöntemle BRAF uygulanmış olgularımızdaki benzer özellikler ve her iki gen arasındaki korelasyon varlığı değerlendirilmiştir. Bulgular: Multifokalite, ekstratiroidal yayılım ve ≥0,5 cm tümör boyutu ile lenf nodu metastazı arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. TERT ekspresyonu ile herhangi bir klinikopatolojik bulgu arasında ilişki saptanmamıştır. BRAF V600E mutasyonunun lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon, ileri hastalık evresi ve klasik subtip ile istatiksel anlamlı ilişkisi gösterilmiştir. Sonuç: Papiller karsinomlarda düşük mortalite oranları uzun yıllardır değişmemektedir. Bu nedenle mikrokarsinom olgularında, cerrahi tedavinin gerekliliği tartışılmaktadır. Moleküler belirteçlerin prognozu öngörebilmesi, gereksiz cerrahiyi azaltmada etkili olacaktır. TERT mutasyonlarının tiroid kanserlerindeki agresiflikle korelasyonu papiller mikrokarsinomlar için de umut verici olarak karşımıza çıkmakta ve bu konudaki sınırlı sayıda çalışma literatürde yer almaktadır. Araştırmamızda TERT ekspresyonu bazı olgularda saptanmakla birlikte klinikopatolojik bulgularla ilişkisi gösterilememiştir. Bu sonuç, literatür ile uyumlu olup TERT molekülünün karsinogenezisin ileri evrelerinde rol almasının sonucu olarak değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: papiller mikrokarsinom, TERT, BRAF
Plevral malign mezotelyomada BAP1, MTAP ve 5-HMC immünohistokimyasal belirteçlerinin tanı ve prognozdaki yeri ve önemi
Plevral Malign Mezotelyomada BAP1, MTAP ve 5-HMC İmmünohistokimyasal Belirteçlerinin Tanı ve Prognozdaki Yeri ve Önemi Amaç: Mezotelyomalar en sık primer plevral tümörlerdir. Nadir görülen ve oldukça kötü prognozlu olan bu tümörlerin en önemli ayırıcı tanılarından biri reaktif mezotelyal proliferasyonlar, fibröz plörit gibi benign lezyonlardır. Mezotelyoma lehine kesin bulgu olan çevre doku invazyonunu, küçük biyopsi materyallerinde saptamak her zaman mümkün olmamaktadır. Bu amaçla önceden kullanılan çeşitli immünohistokimyasal belirteçlerin yeterince güvenilir olmaması nedeniyle, yeni belirteçler araştırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı mezotelyomalarda güncel belirteçler olan BAP1, MTAP ve 5-hmC'nin, mezotelyoma tanı ve prognozundaki yeri ve önemini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2017 yılları arasında tanı almış 65 mezotelyoma ile reaktif mezotel hücre hiperplazisi/kronik plörit/fibröz plörit tanılı 28 olgu çalışmaya alınmıştır. Olgulara ait formalinle fikse parafin bloğa BAP1, MTAP ve 5-hmC antikorları immünohistokimyasal olarak uygulanmış, belirteçlerde kayıp olup olmadığı değerlendirilmiştir. Çalışmada bu belirteçlerin mezotelyoma olgularında sağkalım üzerine etkisi de incelenmiştir. Bulgular: BAP1, MTAP ve 5-hmC plevral mezotelyomaları benign gruptan ayırmada %100 spesifiktir; belirteçlerin sensitivitesi sırasıyla %67,7, %61,5, %52,3 olarak belirlenmiştir. Her üç belirteç birlikte kullanıldığında sensitivite %95,4'e ulaşmaktadır. BAP1, MTAP ve 5-hmC'nin mezotelyomaların tümünde veya alt tiplerinde sağkalım ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Sonuç: Mezotelyoma olgularının çoğu, hastaneye başvuru anında cerrahi rezeksiyon için uygun şartları taşımamaktadır. Bu nedenle olguların histopatolojik tanısı, küçük biyopsi örnekleriyle verilmeye çalışılmaktadır. Özellikle çevre yağ dokunun izlenemediği örneklerde reaktif lezyon ile mezotelyoma ayırıcı tanısı yapmak oldukça zordur. Bu ayırımda, güncel immünohistokimyasal belirteçler olan BAP1, MTAP ve 5-hmC mezotelyoma için oldukça spesifiktir. Bu belirteçlerin birlikte kullanımları, tek başlarına kullanımlarına göre daha yüksek sensitiviteye sahiptir. Bu nedenle mezotelyal orijini kanıtlanmış bir lezyonda, birinci sırada BAP1 kullanılmak üzere bu belirteçlerin algoritmik olarak uygulanması, mezotelyoma olgularının büyük bir kısmına tanı konulmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Plevra, mezotelyoma, BAP1, MTAP, 5-hmC
Üçlü negatif meme kanserlerinde mikroçevrenin klinikopatolojik önemi
Amaç: Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup kadınlarda kansere bağlı ölümlerin en sık sebebidir. Tedavisinde cerrahi tedavinin yanı sıra kemoterapi, radyoterapi, hormonoterapi (östrojen ve progesteron reseptörüne karşı) ve "Human epidermal growth factor receptor 2" (HER2) durumuna göre hedefe yönelik ajanlar kullanılmaktadır. Ancak üçlü negatif meme karsinomları için tedavi seçenekleri kısıtlıdır. Prognozu diğer gruplardan daha kötü olduğu bilinen bu grup için tedavi seçeneklerini artırmaya yönelik çalışmalar önem kazanmaktadır. Bu çalışmaların büyük bir kısmı tümör mikroçevresi ve tümöre karşı gelişen immün yanıtı araştırmaya yöneliktir. Tümörün savunma mekanizmalarından olan PD-L1 reseptör ekspresyonunda artışa karşı kullanılan ajanlar sağkalım üzerindeki etkileri nedeniyle umut vadetmektedir. Tümör mikroçevresinde yer alan lenfositler (Treg ve CD8+ T lenfositler) ve makrofajların (M1 ve M2 makrofajlar) prognoz üzerinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda tümör mikroçevresini oluşturan immün hücrelerin yoğunluğu ve lokalizasyonunun ve PD-L1 ekspresyon durumunun konvansiyonel prognostik parametreler ile ve birbirleriyle karşılaştırılması; immünitenin klinikopatolojik faktörler üzerine etkisini araştırmak ve immünoterapide uygun hasta seçimine ışık tutmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Patoloji Bölümü'nde Ocak 2017- Aralık 2021 tarihleri arasında Üçlü negatif meme karsinomu tanısı almış ve sistemik tedavi almamış 52 olgunun materyali çalışmaya dahil edilmiştir. Her olguya immünhistokimyasal olarak CD8, FOXP3, CD163 ve PD-L1 uygulanmıştır. CD8, FOXP3, CD163 ekspresyonları stromal ve intratümöral alanlarda ayrı ayrı değerlendirilmiştir. PD-L1 ekspresyonu da immün hücrelerde ve tümör hücrelerinde ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Bulgular: Olgularımızın tanı anındaki ortalama yaşı 48 ve takip süreleri ortalama 33 ay idi. Çalışmamızda yüksek TIL seviyeleri olguların %30'unda görüldü ve yüksek PD-L1 pozitifliği ile ilişkili bulundu. TIL seviyeleri ile konvansiyonel prognostik parametreler için anlamlı farklılık saptanmadı. PD-L1 pozitifliği saptanan olgularda daha az LVİ görüldü ancak tümör boyutu, lenf nodu metastazı, sağkalım ve mortalite ile anlamlı ilişki bulunmadı. İmmün hücrelerde PD-L1 ekspresyonunun intratümöral ve stromal FOXP3 ve CD8 ile ve de intratümöral CD163 ekspresyonu ile pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. intratümöral ve stromal CD8(+) seviyeleri yaşayan olgularda daha yüksek medyan değere sahipti, yaşayan ve eksitus olan olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu. Mikroçevrede; CD8 ekspresyonu artığında stromal FOXP3 ekspresyonu CD8 ve CD163 ekspresyonunda pozitif korelasyon izlendi. Sonuç: Tümör mikroçevresi ÜNMK'lerin tedavisini yönlendirmede önem kazanmıştır. İmmün hücrelerin kompozisyonu, yoğunluğu ve lokalizasyonun ile kontrol noktası moleküllerinden PD-L1'in ÜNMK'lerinde önemli prognostik parametreler olduğunu düşünmekteyiz. Sonuçlarımız ÜNMK'lerinde TIL'lerin araştırılmasının faydalı prognostik ve terapötik bilgiler sağlayacağını desteklemektedir. Bununla birlikte immün hücre belirteçlerinin durumu ve buna yönelik tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi için daha geniş olgu serilerinde çalışmaların yapılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Üçlü negatif meme karsinomu, tümör mikroçevresi, programlı hücre ölümü ligandı 1, tümör infiltre eden lenfositler, CD8, FOXP3, CD163, M2 makrofaj, regülatuar T lenfositler, sitotoksik T lenfositler.
Sınıflandırılamayan andiferansiye yumuşak doku tümörlerinde PRDM10 gen yeniden düzenlenmesinin immünohistokimyasal ve moleküler yöntemle değerlendirilmesi
Amaç: Andiferansiye pleomorfik sarkomlar, herhangi bir tanımlanabilir histolojik farklılaşma göstermeyen, agresif davranışa sahip yumuşak doku tümörleridir. Bu tümörler, en sık görülen yumuşak doku sarkomlarından biri olmasına rağmen spesifik bir genetik değişiklik tariflenememiştir. Son yıllarda andiferansiye pleomorfik sarkomların küçük bir alt grubunda immünohistokimyasal ve moleküler-genetik yöntemlerle PRDM10 füzyon transkripti saptanmıştır. Çalışmamızda pleomorfik morfolojiye sahip yumuşak doku tümörlerinde immünohistokimyasal ve moleküler yöntemlerle PRDM10 gen yeniden düzenlenimini araştırmayı ve pozitif saptanan olguları klinikopatolojik bulgularla değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2013-2022 yılları arasında andiferansiye pleomorfik sarkom ve ayırıcı tanıda yer alan miksofibrosarkom, myofibroblastik sarkom ve pleomorfik hyalinize anjiektatik tümör tanısı almış yumuşak doku yerleşimli 106 olgu çalışma için seçilmiştir. Olgular morfolojik olarak yeniden değerlendirilmiş ve FNCLCC derecelendirme sistemine göre skorlanmıştır. Skorlama sonucunda olgular iki gruba ayrılmış ve daha düşük dereceye sahip olan 33 tümör belirlenmiştir. Bu olgularda immünohistokimyasal olarak PRDM10 boyanması ve FISH yöntemi ile PRDM10 gen yeniden düzenlenimi araştırılmıştır. Bulgular: PRDM10 immünohistokimyası ile beş olguda (% 15,2) nükleer ve/veya sitoplazmik boyanma saptanmış, FISH'te ise dört olguda (% 12,1) ayrılma sinyali (break-apart) görülmüştür. İmmünohistokimyasal olarak güçlü ve yaygın (% 90 tümör hücresinde) nükleer ve sitoplazmik boyanmanın görüldüğü tek olguda FISH'te sinyal ayrılıkları izlenmiştir. Diğer pozitif olan dört olguda tümör hücrelerinin % 5-25'i reaksiyon vermiş olup FISH negatiftir. FISH pozitif dört olgu da yüzeyel yerleşimlidir ve ikisinde morfolojik olarak oldukça düşük mitotik aktivite (1-2 mitoz/50 büyük büyütme alanı) dikkati çekmiştir ve immünohistokimyasal olarak CD34 ile diffüz pozitiftir. Takiplerinde ise her ikisinde de lokal rekürrens ve/veya metastaz saptanmamıştır. Sonuç: PRDM10 gen yeniden düzenlenimine sahip, klinik olarak yüzeyel, morfolojik olarak düşük mitoz içeren ve nekroz izlenmeyen, immünohistokimyasal olarak CD34 pozitif tümörler farklı klinik ve prognostik bulgulara sahip yumuşak doku tümörleri olup yüzeyel CD34-pozitif fibroblastik tümörler ile aynı tümör spektrumundadır; ancak PRDM10'un bu tümörlere spesifik olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Andiferansiye pleomorfik sarkom, PRDM10, Yüzeyel CD34-pozitif fibroblastik tümör
Mesane infiltratif ürotelyal karsinomlarında KRAS, BRAF, PIK3CA mutasyon analizi
AMAÇ: Mesane kanseri, genitoüriner sistemde prostattan sonra en sık görülen kanserdir ve dünyadaki kanserler arasında en yaygın 7. kanserdir. Dünyada ve Türkiye'de erkeklerde sıklığı belirgin olarak yüksektir ve Türkiye'de erkeklerde gözlenen en sık 4. kanserdir. Mesane kanserleri invaziv-olmayan ve infiltratif ürotelyal karsinom (İÜK)'lar olarak iki gruba ayrılmaktadır. İÜK'da daha agresif tedavi yöntemleri (sistektomi, kemoterapi) uygulanmakta ve evrede ilerleme, metastaz sık görülmektedir. Bu bağlamda İÜK'da yeni tedavi yöntemleri geliştirmek, moleküler yolakların keşfi önem kazanmaktadır. Moleküler analizler, hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesinde yol gösterici olmuştur. Hücre büyümesinde tirozin-reseptör-kinazın sinyal yolağında; RAS-BRAF-MEK-ERK ve PIK3CA-PTEN-AKT kaskadlarının onkogenlerinin mutasyona uğraması kanser gelişmesine yol açmaktadır. Çalışmamızda İÜK'da PIK3CA, KRAS ve BRAF mutasyonlarının analizini amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: DÜTF Patoloji ABD'da tanı alan 24 İÜK çalışmaya dahil edildi. İÜK olguları diferansiasyon (glandüler, sarkomatoid vb) gösteren/göstermeyen olarak ayrıldı. Dokulardan parafinin ayrıştırılması sonrası DNA ekstraksiyonu yapıldı. İzole DNA, RANDOX cihazı biyoçip dizilerine konularak KRAS, PIK3CA ve BRAF mutasyon analizi yapıldı. Mutasyon sıklıkları olguların demografik, histopatolojik, klinik bulguları ile karşılaştırıldı; genel/hastalıksız sağkalım oranları, aldıkları kemoterapi türü/sayısı ve TNM evresine göre değerlendirildi. BULGULAR: İÜK vakalarının ortalama tanı yaşı 70.1 olup erkek/kadın:11/1'dir. İÜK olgularının %33.3'ünde KRAS, %12.5'inde PIK3CA, %8.3'ünde BRAF mutasyonu saptanmıştır. Çoğunluğu gemsitabin+sisplatin olmak üzere 14 hasta kemoterapi tedavisi görmüştür. Tümörlerin %79,1'i evre 2'de tanı almıştır ve histopatolojik incelemede eşlik eden in-situ karsinom (n:8), nekroz (n: 13), lenfovasküler invazyon (n: 12) ve perinöral invazyon (n: 10) saptanmıştır. Mutasyon glandüler, sarkomatoid ve skuamöz diferansiasyonlu olgularda mevcut iken mikropapiller ve berrak hücre diferansiasyonlu olgularda saptanmamıştır. Histopatolojik özelliklerin mutasyon analizi ile karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç gözlenmedi. Bu çalışmada yapılan analizlere göre (KRAS, BRAF, PIK3CA) olguların sağkalım oranları arasında fark görülmedi. TARTIŞMA: Tümörlerin moleküler karakterlerinin belirlenmesi, hedeflenen tedavi algoritmalarının oluşturulmasında ve uygun hastanın seçilmesinde bir kılavuzdur. Reseptör tirozin kinaz yolu, tümörlerde en sık mutasyona uğrayan yollardan biridir. Sonuç: Mesane kanseri olan hastaların tedavisine yön verebilecek mutasyon profillerini bulmak için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, bunların prognoza etkisinin daha geniş serilerde araştırılması gerekir.
Kolorektal kanser hastalarında rho-kinaz gen polimorfizmi, rho-kinaz ve p53 protein ekspresyonu ve bunların prognostik faktörlerle ilişkisi
Kolorektal kanser, önemli bir global sağlık sorunudur. Türkiye'de kanser ölümlerin en sık ikinci nedeni olup, kolorektal kanser insidansı yaklaşık 7/100.000'dir. Her yıl yaklaşık 5000 yeni vaka görülmekte ve 3200 ölüm kolorektal kanser nedeniyle gerçekleşmektedir. Rho-kinazlar, serin/treonin kinazlardır ve 2 izoformu vardır: ROCK1 ve ROCK2. Rho-kinaz, tümör oluşumu ile ilgili, adhezyon, migrasyon, proliferasyon ve apoptoz gibi birçok hücresel fonksiyonda görev almaktadır. Buna karşın, kolorektal kanserde Rho-kinazın rolü net olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de kolorektal kanser hastalarında, Rho-kinaz gen polimorfizminin protein ekspresyonu ve prognoz üzerine etkisini ortaya koymaktır. Bu çalışmada ayrıca p53 protein ekspresyonu ve kolorektal kanser hastalarında prognostik faktörlerle korelasyonu da araştırılmıştır. Bu çalışmaya kolorektal kanser nedeniyle opere edilen 85 hasta ve yaş, cinsiyet açısından benzer özelliklere sahip 178 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Polimorfizmler genomik DNA kullanılarak BioMark 96.96 Dynamic Array Sistem kullanılarak analiz edildi. ROCK1, ROCK2 ve p53 protein ekspresyonları immunohistokimyasal boyama ile belirlendi. ROCK1 (rs73963110, rs35996865) ve ROCK2 (rs2290156, rs10178332, rs35768389, rs10929732, rs34945852) gen polimorfizmi ile kolorektal kanser gelişimi arasında belirgin ilişki gösterilmiştir. Buna karşın, ROCK2 rs965665, rs2230774 (Thr431Asn), rs6755196, ve rs1515219 gen polimorfizmi ile kolorektal kanser arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Tümör dokusunda ROCK1 ve ROCK2 immünohistokimyasal boyamada belirgin olarak yüksek tespit edilmiştir, Bu da kolorektal kanserde Rho-kinaz protein ekspresyonunun arttığını göstermektedir. ROCK2 ve p53 protein ekspresyonu ile vasküler ve perinöral invazyon arasında belirgin korelasyon gösterilmiştir. Bu sonuçlar, Rho-kinazın kolorektal kanser gelişimine katkısını göstermekte bir ilk teşkil etmektedir. Elde ettiğimiz veriler, Türkiye'de kolorektal kanser için ROCK1 ve ROCK2 genlerinin risk faktörü olduğunu ve bu genlerdeki polimorfizmin kolorektal kansere yakalanmada bireysel yatkınlığı belirleyeceğini ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Rho-kinaz, polimorfizm, protein ekspresyonu, invazyon, kolorektal kanser.
Meme karsinomlarında, mast hücre alt tiplerinin anjiogenezis ve prognostik parametrelerle ilişkisi: Morfometrik çalışma
Meme Karsinomlarında, Mast Hücre Alt Tiplerinin Anjiogenezis ve Prognostik Parametrelerle İlişkisi: Morfometrik Çalışma Amaç: Meme karsinomlarında tümör anjiogenezisinin, mast hücre alt tiplerinin ve prognostik faktörlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 66 meme karsinomlu hastanın raporları gözden geçirilerek prognostik parametreleri kayıt altına alınmıştır. Tümör morfolojisini en iyi yansıtan bloklar seçilmiştir. Mast hücre alt tiplerini ve mikrodamar yoğunluğunu (MVD) belirlemek için mast cell chymase (MCch), mast cell tryptase (MCtr) ve CD31 ile immunhistokimyasal (İHK) çalışmalar yapılmıştır. Bulgular: MCtr pozitif mast hücreleri (MCT) ile MVD arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,018). Prognostik faktörler ile MVD arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. 50 yaşından küçük olgularda MCch pozitif mast hücreleri (MCC), MCT ve toplam mast cell (TMC) 50 yaşından büyük olgulara göre daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (sırası ile p=0,018, p=0,005, p=0,002). Lenfovasküler invazyon olmayan olgularda MCC?nin lenfovasküler invazyon olan olgulara göre daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0,050). Olgularda östrojen ekspresyonu ile MCC arasında istatistiksel olarak negatif yönlü bir ilişki bulunmuş, östrojen ekspresyonu artıkça MCC sayısının düştüğü tespit edilmiştir (p=0,040). Diğer prognostik faktörler (tümör çapları, aksiller lenf nodu metastazları, tümör histolojik tipleri, tümör histolojik dereceleri, tümör nekrozu, yağ doku invazyonu, perinodal invazyon, Cerb-2 ve hormon profilleri) ile TMC ve mast hücre tipleri arasında ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Meme karsinomlarında MCT ile anjiogenezis arasında pozitif korelasyonun olması, MCT sayısının artmasının kötü prognostik faktör olarak değerlendirmemizi sağlayabilir. MCC ile östrojen ekspresyonu arasındaki negatif korelasyon olması da MCC sayının artmasını kötü prognostik faktör olarak değerlendirmemizi sağlayabilir. Bunun yanı sıra 50 yaşından küçük olgularda mast hücrelerinin yüksek çıkması ve lenfovasküler invazyon olmayan olgularda MCC?nin yüksek çıkması, mast hücrelerinin sayısının artmasını iyi prognostik kriter olarak değerlendirmemizi sağlayabilir. Sonuç olarak mast hücreleri ve alt tiplerinin meme karsinomlarında iyi bir prognostik kriter mi yoksa kötü bir prognostik kriter mi olduğu konusunda kafa karışıklığı devam etmektedir ve bu konuda daha geniş çaplı araştırmalar yapılabilir. Anahtar kelimeler: Meme karsinomu, anjiogenezis, mast cell, mast cell tryptase, mast cell chymase, prognostik faktörler.
Akciğer adenokarsinomlarında FISH yöntemi ile EML4-alk translokasyonu sıklığı ile immünhistokimyasal olarak TTF-1, napsin-a ve LGFR-1 ekspresyonlarının, adenokarsinom alt tipleri, klinik ve prognostik özellikler ile ilişkisi
Akciğer adenokarsinomunun tiplendirilmesi ve raporlandırılmasında, 2011 yılında `International Association for the Study of Lung Cancer (IASLC), The American Thoracic Society (ATC) ve The European Respiratory Society (ERS)? (IASLC/ATC/ERS) tarafından onkoloji, moleküler biyoloji, patoloji, radyoloji ve cerrahi birimlerinden oluşan multidisipliner bir yaklaşım ile önemli değişiklikler yapılmıştır. Çalışmamızda bu yeni sınıflamaya göre, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında, Temmuz 2006 ile Nisan 2013 yılları arasında, akciğer adenokarsinomu tanısı almış olan 203 rezeksiyon vakası ve akciğer adenokarsinomu metastazı tanısı almış olan 48 metastazektomi vakası yeni sınıflamaya göre tekrar değerlendirerek incelenmiştir. Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında immünhistokimyasal olarak TTF-1 ve Napsin-A ile kanser patogenezi üzerine etkisi olan IGFR-1 ekspresyonu ile EML4-ALK translokasyonunun sıklığı araştırılmıştır. Çalışmamızda histolojik olarak rezeksiyon vakalarında en sık olarak asiner patern, metastaz vakalarında ise, en sık olarak solid baskın patern izlenmiştir. TTF-1 ve Napsin-A, daha iyi diferansiye paternler olan asiner, papiller ve lepidik paternlerde, daha az diferansiye paternler olan solid ve müsinöz paternlere göre daha sık olarak pozitif saptanmıştır (sırasıyla p=0,036 ve p=0,005). TTF-1 ve Napsin-A kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık boyanma göstermektedir (sırasıyla p=0,005 ve p=0,000). Tümör çapı büyüdükçe TTF-1 ve Napsin-A ile boyanma oranı azalmaktadır. (sırasıyla p=0,042 ve p=0,013). Lenf nodu tutulum seviyesi yükseldikçe Napsin-A boyanma sıklığı artmaktadır. (p=0,018). Metastaz vakalarında sigara içen hastalar, sigara içmeyen hastalara göre daha fazla oranda Napsin-A pozitifliği göstermektedir (p=0,009). IGFR-1 pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha sık olarak orta ve az diferansiye paternlerde izlenmektedir Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK translokasyonu oranı %3,8 olarak bulunmuştur. Translokasyonun bulunduğu vakaların klinik özelliklerine baktığımızda, solid baskın paternde EML4-ALK translokasyonu, asiner paterne göre daha sık olarak izlenmektedir. Ayrıca EML4-ALK pozitif vakalar EML4-ALK negatif vakalara göre daha büyük çapa sahip olarak saptanmıştır (p=0,037). Sonuç olarak EML-ALK translokasyonunun hastaların mevcut hedef tedaviden yararlanmalarını sağlamak için mutlaka araştırılması gerekmektedir. Hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin bu translokasyon ile ilişkisinin gösterilmesi vaka seçiminde yol gösterici olabilecektir. Napsin-A?nın TTF-1?e üstünlüğü yoktur (p=0,000). Hastaların yaşam sürelerine ait klinik bilgiler eşliğinde yapılacak ek bir çalışma IGFR-1?in prognoz üzerine etkisini araştırmak açısından daha etkili sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.
Hipofiz adenomlarının histopatolojik klasifikasyonu ve ki 67 ekspresyonunun prognostik önemi
Hipofiz adenomlarının rekürrens ve progresyon potansiyellerini belirlemek oldukça zordur. WHO endokrin tümörler sınıflamasında tavsiye edilen, çevre dokulara invazyon, tanı anındaki tümör boyutu, artmış mitoz, Ki 67 proliferasyonun %3 ve üzerinde olması ve yoğun p53 ekspresyonu agresif davranış belirleyicileridir. [1, 48, 107] Ki 67 bir hücre proliferasyon belirtecidir. Ve hipofiz adenomlarında oldukça sık kullanılmaktadır. Tümör subtip, adenom boyutu, invazivlik, rekürrens, adenomun klinik olarak fonksiyonel/nonfonksiyonel olması gibi pek çok klinikopatolojik parametreler ile ilişkilidir. Genellikle agresif davranış gösteren adenomlarda Ki 67 proliferasyon belirteci artmıştır. [111] Biz de çalışmamızda 2006-2013 yılları arasında GÜTF Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalında hipofiz adenomu tanısı alan 303 olguyu inceleyerek, Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) 2004 sınıflamasında önerilen ve tanısal ve prognostik anlamı olan Ki 67 proliferasyon belirtecinin histopatolojik subtiplerle, prognozla ve yukarıda saydığımız kilinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırarak literatür eşliğinde değerlendirdik. Çalışmanın sonucunda, adenomların çevre dokuya invazyonu ve rekürrensi ile Ki 67 proliferasyon belirteci istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,030 p=0,007) Mitoz sayısı ile çevre dokuya invazyon açısından istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. (p=0,011) Adenom subtipleri ile Ki 67 proliferasyon belirteci arasında anlamlılık saptanamamış olmasına rağmen (p=0,289), adenom subtipleri ile rekürrens ve radyolojik invazyon açısından anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,011 ve p=0,0001) Sonuç olarak radyolojik invazyonun adenom olgularında rekürrensi gösteren önemli bir parametre olması yanı sıra histolojik değerlendirmede immünhistokimyasal olarak yapılan adenom subtiplemesi ve Ki 67 proliferasyon belirteci adenomun biyolojik davranışının belirlenmesinde diğer önemli parametrelerdir. Anahtar kelimeler: Hipofiz adenomu, Ki 67, immünhistokimya
Prostat kanseri olgularında KRAS, BRAF ve PIK3CA mutasyon analizi ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Prostat kanseri (PKa), dünyada erkeklerde en sık görülen kanserlerdendir ve kanser mortalitesinde beşinci sıradadır. KRAS, BRAF vb. hedeflerin mutasyonlarıyla RAS/RAF/MAPK yolu aktivasyonunun, çeşitli malignitelere neden olduğu bilinmektedir. Ayrıca fosfotidilinozitol-3-kinaz (PI3K) sinyal yolağı, kanserde regülasyonu sık bozulan yollardan biridir. Çalışmamızda; bölümümüzde tanı alan 24 prostatik asiner adenokarsinom olgusunda BRAF, KRAS, PIK3CA genlerindeki mutasyon oranlarını ve klinikopatolojik özelliklerle ilişkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji ABD'de 2012-2018 yılları arasında PKa tanısı alan 24 ardışık prostatektomi olgusu dâhil edilmiştir. Olgular Gleason skoru düşük ve yüksek olarak iki gruba ayrılmıştır. Tüm olguların prostatektomi materyallerine ait formalin fikse parafine gömülü (FFPG) bloklarından mikroarray hibridizasyon yöntemi ile mutasyon analizi yapılmıştır. Mutasyon sıklıkları, hastaların demografik, histopatolojik ve klinik bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Olguların 3/24 (%12.5)'ünde KRAS mutasyonu (G12S, G12D-G12S, Q12R) saptanmış olup, hiçbirinde BRAF ve PIK3CA mutasyonları gözlenmemiştir. Gruplar arasında KRAS mutasyon sıklığı açısından anlamlı fark bulunmamıştır. KRAS mutasyon pozitifliği ile yaş (p=0.240), preop PSA (p=0.085), Gleason skoru (p=0.075), pT (p=0.250), AJCC evre (p=0.050), lenf nodu metastazı (p=0.999), uzak metastaz (p=0.999), vasküler invazyon (p=0.999), perinöral invazyon (p=0.550), periprostatik yayılım (p=0.530), seminal vezikül invazyonu (p=0.546), cerrahi sınır pozitifliği (p=0.550), biyokimyasal rekürrens (p=0.999) ve aile öyküsü (p=0.209) arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tartışma: Çalışmamızda KRAS mutasyon sıklığı oranlarımız (%12.5), Asya popülasyonlarında yapılan çalışmalar ile benzerdir (Kore: %7.3, Çin: %9.1, İran: %5.7). Türkiye'de yapılan farklı iki çalışmada PKa'da KRAS mutasyon sıklığı %8.8 ve %40 oranında bildirilmiştir. Literatürde BRAF ve PIK3CA mutasyon sıklıkları, çalışmamızla (%0) uyumlu olarak sırasıyla %0-15 ve %0-10,4 aralığında bildirilmiştir. Sonuç: Bu çalışma Türkiye'de PKa'da BRAF ve PIK3CA mutasyon analizinin yapıldığı ilk, KRAS mutasyon analizinin yapıldığı üçüncü çalışmadır. Söz konusu mutasyonların PKa'daki rolünü daha net belirlemek ve tedavi yaklaşımları geliştirmek için ileri evre olguların ağırlıkta olduğu geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç vardır.
Prostatik adenokarsinomda immünohistokimyasal ERG geni ekspresyonu ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkisi
Prostat kanseri erkeklerde önemli bir mortalite nedenidir. Prostat karsinogenezinde pek çok gen tanımlanmış olup, bunlardan biri de son yıllarda üzerinde en çok çalışılan ve prostat kanserinde en sık görülen onkojenik gen olan ERG'dir. Bu araştırmada prostatik adenokarsinomda immünohistokimyasal olarak ERG geni ekspresyonunun saptanması ve klinikopatolojik parametreler ile ERG gen ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2004-2017 yılları arasında, prostat adenokarsinomu tanısı almış olan 122 olguya ait prostatektomi materyalleri dâhil edildi. Olgulara ait ERG ekspresyonu, yaş, prostat spesifik antijen değerleri, Gleason patern ve skoru, Gleason grade ve patolojik evre verileri toplandı. Hastaların yaş ortalaması 62,66±5,81 yıl ve operasyon öncesi total prostat spesifik antijen değerleri 10,40±8,88 ng/ml idi. Hastaların %52,46'sında ERG pozitifti. ERG pozitif ve negatif örneklerin prostat spesifik antijen düzeyleri benzerdi (p=0,935). Gleason skoru ile ERG pozitifliği arasında anlamlı ilişki saptanamadı (p=0.197). ERG ekspresyonu, yaş (p=0,441), tümör evresine (p=0,371) göre değişmiyordu. Bu araştırma hastalarda ERG pozitiflik oranının yüksek oranda olduğunu ve ERG pozitifliğinin prostat spesifik antijen düzeyleri, Gleason skoru, yaş ve patolojik evre gibi klinik ve patolojik özelliklerle ilişkili olmadığını göstermiştir.
Larinksin skuamöz hücreli karsinomlarında epitelyal mezenkimal geçiş belirteçleri olan e-kaderin ve β-katenin'in prognostik rolü
Larinks kanserleri, üst hava yolu traktında oral kavite kanserlerinden sonra en sık görülen ikinci neoplazmdır. Larinks kanserlerinin çoğunluğunu, %85 ile %95 oranında skuamöz hücreli karsinomlar oluşturmaktadır. Son yıllarda ortaya çıkan kanıtlar, EMT'nin kanser progresyonu ve metastazında da önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Hücre membranı üzerindeki E-kaderin ve β-katenin bağlantısı; EMT, hücre motilitesi ve tümör metastazını engellemek için hücresel adezyonu koruyarak tümör progresyonunu önlemektedir. Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2011-2019 yılları arasında, skuamöz hücreli karsinom tanısı almış olan 35 adet olgu ve 35 adet non-neoplastik larinks biyopsi örnekleri dâhil edilmiştir. Laringeal skuamöz hücreli karsinom olgularında E-kaderin ve β-katenin'in immünhistokimyasal ekspresyonları araştırılmıştır. Çalışmamızda E-kaderin skoru ile lokalizasyon, grade, T evresi, TNM evresi ve perinöral invazyon varlığı arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. N1-2 olgular ve lenf nodu metastazı olan olgularda daha düşük membranöz E-kaderin ekspresyonu görülmüş olup bu değişim istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmamıştır. β-katenin skoru en yüksek supraglottik, en düşük transglottik olgularda görülmüş, β-katenin skoru ile lokalizasyon arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. β-katenin skoru yüksek histolojik grade, ileri T evresi, ileri N evresi, ileri TNM evresi, lenf nodu metastazı ve perinöral invazyon varlığı olan olgularda daha yüksek bulunmuştur. Bu parametreler arasında ise yüksek histolojik grade ve perinöral invazyon varlığı ile artmış sitoplazmik β-katenin ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,006-p=0,040). Sonuç olarak bu çalışmada artmış sitoplazmik β-katenin ekspresyonunun negatif prognostik faktörler ile benzer özellik gösterdiği, düşük membranöz E-kaderin ekspresyonunun ise yüksek N evresi ve lenf nodu metastazı ile ilişkili olabileceği ifade edilmiştir.
Kolon adenokarsinomlarında mikrosatellit instabilitenin immünhistokimyasal olarak MLH1, MSH2, MSH6, PMS2 ile saptanması ve klinikopatolojik özelliklerle ilişkisi
Mikrosatellit instabilite (MSI), DNA hatalı eşleşme tamir (Mismatch Repair-MMR) işlemindeki kusurlardan dolayı DNA'daki bir dizi tekrarlayan nükleotid birimi içindeki küçük delesyonlar veya insersiyonlar ile karakterizedir. MSI; herediter kanser sendromlarından, Lynch sendromuna (Herediter Non-Polipozis Kolorektal Kanser-HNPCC) yol açar ve ayrıca sporadik kolon kanserlerinin %15'inde görülür. MMR temel olarak 4 ana proteinden (MLH-1, MSH-2, MSH-6, PMS-2) oluşan bir mekanizmadır. MSI, bu proteinlerden herhangi birindeki fonksiyon kaybı durumunda ortaya çıkmaktadır. Mikrosatellit instabil tümörler; sağ kolon lokalizasyonu, erken evre, müsinöz histoloji gibi klinikopatolojik özelliklere sahip olup, stabil tümörlere göre daha iyi prognozludur. Çalışmamızda kolon adenokarsinomlarında MSI durumunun immünhistokimyasal yöntem ile saptanması ve elde edilen sonuçların klinikopatolojik özellikler ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde 2012-2019 yılları arasında adenokarsinom tanısı almış 160 olguya ait kolon rezeksiyon materyallerinde mikrosatellit instabilite ile ilişkili olduğu bildirilen histomorfolojik parametrelerin (peritümöral lenfositik yanıt, intratümöral lenfositik yanıt ve tümör diferansiyasyonu) varlığı değerlendirildi. Olguların parafin bloklarına uygulanan immünhistokimyasal çalışma ile MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 proteinlerinin ekpresyon kaybı tespit edildi. Elde edilen sonuçlar, tümör lokalizasyonu, tümör evresi, lenf nodu tutulumu, tümör diferansiyasyonu, perinöral invazyon ve lenfovasküler invazyon ve tümör tomurcuklanması gibi klinikopatolojik özelliklerle karşılaştırıldı ve prognostik önemi değerlendirildi. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre MSI; sağ kolon yerleşimi, tümörü infiltre eden lenfositler, Crohn benzeri lenfositik yanıt ve müsinöz diferansiyasyon varlığı ile literatürle uyumlu şekilde anlamlı olarak ilişkili bulundu. Kolon adenokarsinomlarında rutin uygulanabilecek immünhistokimyasal MLH-1, MSH-2, MSH-6, PMS-2 parametreleri ile MSI'nin tespit edilmesinin, hastaların klinik takibinde ve tedavi planlanmasında yardımcı olacağı düşünüldü.
Endometrium kanserlerinde mikrosatellit instabilitenin immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve klinikopatolojik değişkenler ile ilişkisi
Amaç: Endometrium kanserleri kadın genital sistemin en sık invaziv kanseridir, kadınlarda deri kanserleri dışlandığında tüm invaziv kanserlerin %7'sini oluşturmaktadır. Bu çalışmada histerektomi materyallerinde endometrium karsinomu tanısı almış olgularda DNA tamirinden sorumlu Yanlış Eşleşme Onarım Mekanizması (MMR) genleri olan MLH-1, MSH-2, MSH-6 ve PMS-2 antikorlarını tümör dokularına immunohistokimyasal olarak uygulayarak mikrosatellit stabilite durumlarını değerlendirmeyi ve bunların klinikopatolojik özellikler ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2016 ile 2021 yılları arasında total abdominal histerektomi materyallerinde endometrium kanseri tanısı almış 140 olguya ait tümör materyali dahil edilmiştir. Endometrium kanserlerinde hastaları MMR genleri açısından taramak için daha az maliyetli olan immunohistokimyasal değerlendirmeyi tercih ettik. Bulgular: Endometrium kanseri tanısı almış 140 olgunun 103'ü (%73,6) mikrosatellit stabil (MSS) olarak, 37'si (%26,4) ise mikrosatellit instabil (MSI) olarak değerlendirildi. Tümörün FIGO derecesi ile MSI ve MSS grupları arasındaki karşılaştırmada istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p=0,03). Myometrial invazyon ile MSI ve MSS grupları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı; ancak myometrial invazyonun ½'yi geçtiği olgularda MSI grupta yer alanların oranın %48,6 ve MSS gruptakilerin oranının ise %29,1 gibi belirgin farklılık göstermesi, klinik olarak MSI durumu ile ilişkili anlamlı bir fark olabileceğini düşündürdü. Tümörü infiltre eden lenfositlerin (TILs) skoru ile MSI ve MSS durumunun karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı; ancak TILs için skor 1 ve üstü olarak değerlendirilen grupta MSI grubun oranının daha fazla olmasının, istatiksel olarak anlamlı olmasa da klinik ilişkisinin kuvvetli olabileceği düşünüldü. Sonuçlar: Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre klinikopatolojik özelliklerden sadece FIGO derecesi ile MSI durumu arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki elde edildi (p=0,03). Myometrial invazyon ve TILs yoğunluğu ile MSI ilişkisinde klinik olarak sonuçların anlamlı olabileceğini saptadık. Endometrium kanseri tanısı alan olgularda kolay erişilebilir ve uygulanabilir bir yöntem olan immunohistokimyal yöntem ile MMR gen ekspresyonlarını değerlendirerek, jinekolojik onkoloji pratiğinde bu hastaların tanı, tedavi ve ameliyat sonrası yönetimi açısından yol gösterecek güncel bir yaklaşım sağlayacağına inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Endometrium, Mikrosatellit instabilite, MMR genleri, TILs
Üçlü negatif meme kanserlerinde Programlı Ölüm Ligandı-1 ile tümörü infiltre eden lenfositlerin ilişkisi
Üçlü negatif meme kanseri (ÜNMK), meme kanserleri içerisinde, yaklaşık %12-20'lik kısmı oluşturan kötü seyirli bir alt gruptur. ÜNMK; Östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2'yi (Her2/cerb-B2) eksprese etmez. Bu yönü ile diğer meme kanserlerinden ayrılır. Standart kemoterapinin, radyoterapinin ve hormon terapisinin faydasının sınırlı olduğu bu tümör grubu için henüz özel bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Son yıllarda tanımlanan Programlı Ölüm Proteini-1/Programlı Ölüm Ligandı-1 (PD-1/PD-L1) sinyal yolağı, bağışıklık tepkisinden kaçmak amacıyla, tümör hücreleri tarafından aktifleştirilen, adaptif bağışıklık direnci mekanizmasıdır. Araştırmalar, PD-1'i veya PD-L1'i hedefleyen ajanların, kemoterapiyle kombine edilmesinin hem erken evre hem de metastatik ÜNMK'de olumlu sonuç verdiğini gösterdi. Tümörü İnfiltre Eden Lenfosit (TİL) ise ÜNMK'de önem kazanan bir diğer faktördür. TİL, tümörün içinde veya tümörün stromasında görülen mononükleer hücrelerden oluşan bağışıklık yanıtıdır. ÜNMK'de, TİL oranının yüksekliği, tümörü, bağışıklık tedavisi için potansiyel bir hedef haline getirir. Çalışmaya 2012-2023 yılları arasında üçlü negatif özellikteki meme kanserine ait 62 olgu dahil edildi. PD-L1 ekspresyonunu immünohistokimyasal yöntemle ve TİL'leri hematoksilen eozin ile değerlendirdik. Sonuçları birbiriyle ve klinikopatolojik bulgularla karşılaştırdık. Ayrıca bulguların genel ve hastalıksız sağ kalıma etkilerini inceledik. Olguların ortalama takip süresi 38,9±28,1 aydı. PD-L1 ekspresyon varlığı ile TİL arasında anlamlı ilişki bulduk. PD-L1 ekspresyonu ile yüksek TİL oranı anlamlı olarak ilişkiliydi. PD-L1'i tümör hücrelerinde (TC) ve bağışıklık hücrelerinde (İC) ayrı ayrı inceledik ve iki grubun birbiriyle uyumunu tespit ettik. PD-L1 İC'nin genel sağ kalıma etkisiz olduğunu ancak hastalıksız sağ kalımda anlamlı bir azalma ile ilişkili olduğunu ortaya koyduk. TİL'lerin oranlarını hem genel hem de hastalıksız sağ kalım ile karşılaştırdık ancak anlamlı sonuç elde edemedik. Klinikopatolojik bulgulardan ileri yaşın, segmental mastektomi operasyonu geçirmiş olmanın, lenfovasküler invazyon ve nüks varlığının genel sağ kalım üzerinde; PD-L1 İC ekspresyonunun, histolojik derecenin, segmental mastektomi operasyonu geçirmiş olmanın ve uzak metastaz varlığının hastalıksız sağ kalım üzerinde anlamlı etkisi olduğunu gözlemledik. PD-L1 ve TİL değerlendirmesinin üçlü negatif meme kanserlerinde patoloji raporlarında rutin olarak yer almasının tedavi alabilecek hastaların seçiminde ve yeni tedavilerin geliştirilmesinde yardımcı olabileceğini düşünüyoruz.
Meme kanserlerinde CLCA4 ekspresyonunun prognostik parametreler ve sağkalım ile ilişkisinin araştırılması
Meme kanserleri kadınlarda 2020 verilerine göre dünyada ve Türkiye'de en fazla görülen kanserdir. Kadınlarda kansere bağlı ölümlerin %15'ni oluşturmaktadır. Son yıllarda görüntüleme ve tarama sistemlerinin gelişmesi ve hedefe yönelik moleküler tedavilerin gelişmesi ile mortalitede düşüş görülmektedir. Meme kanseri prognozunu etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu föktörlerin başlıcaları yaş, tümör boyutu, histolojik grade, tümörün histolojik tipi, hormon reseptör durumu, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı ve uzak organ metastazıdır. Kalsiyum ile active klorür kanalı düzenleyicileri (CLCA) amino grubunun uç kuyruğunda simetrik homosistein motifine sahip proteinlerdir. CLCA proteinleri epitel hücrelerinde klorür etkinliğinde önemli rol oynarlar. Epitelden mezenkimal geçiş (EMT), epitel hücrelerinin hücre-hücre bağlantılarını aşaği reğüle ettiği, iğsi hücre morfolojisi kazandığı ve hücresel hareketlilik sergilediği gelişimsel bir programdır. Meme kanserinde EMT çevre dokulara invazyonu kolaylaştırır, kanser metastazı ve nüks ile yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir. CLCA4' ün PI3K/ATK sinyal yolaği ile epitelden mezenkimal geçişi baskılayarak hücre göçünü ve metastazı inhibe ettiği düşünülmektedir. Çalişmamıza Fırat Üniversitesi hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'na Ocak 2010-Haziran 2016 Yılları arasında gönderilmiş mastektomi materyallerinde invaziv meme karsinomu-NOS (invaziv ductal karsinom) tanısı alan 90, invaziv lobüler karsinom tanısı alan 30 ve mikst meme karsinomu tanısı alan 30 olmak üzere toplamda 150 olgu alınmıştır. Bu olgular içinde tümör dışı alanlarında yeterli meme dokusu bulunan 10 olgudan da kontrol dokusu seçilmiştir. Hastalara ait yaş, aksiller lenf nodu metastazı, tümör çapı, bloom richarddson skor ve sağ kalım durumlarının dijital arşivleme sisteminden ulaşıldı. Seçilen olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünhistokimyasal CLCA4 boyası uygulandı. CLCA4 immün skoru ve diğer prognostik değerler istatiksel olarak karşilaştrıldı. Gruplar arasında CLCA4 İmmün skoru açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,001). Normal meme dokuları ile tümör alanları arasında immün skorda anlamlı farklılıklar izlenmiş olup normal dokuda daha yüksek eksprese edildiği görülmüştür. CLCA4 skoru ile tümör çapı arasında negatif yönde anlamlı bir korelasyon tespit edilmiştir. Ölmüş olanların CLCA-4 İmmün skor sonucu (p=0,005) ve takip süresi (p<0,001) sağ olanlardan anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. CLCA4 skoru ile diğer prognostik faktörler arasında anlamlı ilişki bulunmamiştir. Sonuç olarak CLCA4'ün ekspresyonunun azalmasının EMT'yi aktive ettiği ve tümör yayılımının arttığını gözlemledik. Bu çalışma tümör çapı ve sağ kalım ile negatif korelasyon göstermesi prognozda etkin bir belirteç olabileceğini ve çoklu değişkenli yapılan sağ kalım analizlerine katkı sağlayabileceğini göstermiştir.
Timik tümörlerde C-erb-B2, CD117 ve EGFR ekspresyonu ve klinikopatolojik yaklaşım
Timik epitelyal neoplaziler tüm neoplazilerin %1'inden azını oluşturantimusun epitelyal elemanlarından gelişen, değişik oranlarda lenfositlerin eşlikettiği lezyonlardır. Ortalama görülme yaşı 49,5 olup, her iki cinsiyette insidansıeşittir ya da kadınlarda biraz daha fazla görülebilir.Çalışmamızda 2004-2012 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp FakültesiPatoloji Anabilim Dalı'nda Timoma ve Timik karsinom tanısı almış 34 olguincelenmiştir. Tüm olguların histopatolojik özellikleri değerlendirilerek 2004-WHO kriterlerine göre yeniden sınıflandırılmıştır. Timoma olguları 1994Modifiye Masaoka sistemine göre, Timik karsinom olguları da 1999 WHO/TNMsınıflamasına göre evrelendirilmiştir.Olgularda timik epitelyal tümörlerin prognostik faktörleri olabilecektümör evresi, WHO histolojik tip, yaş, cinsiyet, sigara içimi, tümör boyutu ilenekroz gibi faktörler istatistiksel olarak araştırılıp, literatür eşliğindedeğerlendirilmiştir. Ayrıca timik epitelyal neoplazilerde yeni moleküler hedefeyönelik tedavileri keşfetmek ve özellikle timik kanserlerin ayırıcı tanısı için Cerb-B2, CD117 ve EGFR ekspresyonları immünhistokimyasal olarakincelenmiştir.Çalışmanın sonucunda Masaoka evrelemesi ile beraber korelasyongösteren yeni WHO sınıflamasının klinik davranışta önemli bir prognostik faktörolduğu saptanmıştır. CD117'nin timik kanserdeki yüksek ekspresyonu nedeniyleayırıcı tanıda kullanılabileceği ve C-erb-B2 ve EGFR'nin de genel olarak literatürile benzer olan ekspresyonları gösterilmiştir.Bu çalışmanın hasta sayısının az olmasına rağmen timik epitelyallezyonlarla ilgili tanı, prognoz ve tedavide yol gösterici olacağı ve elde edilenimmünhistokimyasal sonuçların timik epitelyal neoplazilerin tanı, tedavi veayırıcı tanısında yapılması planlanan çalışmalara kaynak oluşturabileceğisonucuna varılmıştır.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarının tanı ve derecelendirilmesinde alarin ve asprosinin rolünün araştırılması
Tekrarlama ve ilerleme riski yüksek olan ürotelyal karsinom, tanı, tedavi ve takip açısından önemlidir. Erkeklerde daha sıktır. Her yaşta görülebilir, ancak ileri yaşlarda daha yaygındır. Tümör evresi ve histolojik derecesi tedaviyi yönlendiren en önemli prognostik parametrelerdir. Beraberinde displazi/ in situ karsinom varlığı, hastanın yaşı, ek hastalıkları da tedaviyi çeşitlendirmektedir. Galaninerjik sistemin yeni üyesi alarin, ekson 3' ün dışlanması sonucu galanin benzeri peptit (GALP) mesajcı ribonükleik asitin (mRNA) modifikasyonu ile 25 aminoasitten oluşmaktadır. Reseptörleri galanin reseptör grubundan olmasa da beslenme, termoregülasyon gibi etkileri galaninle benzerdir. Asprosin beyaz adipositlerden salınan bir glukojenik hormondur. Profibrillinin c-terminal bölünme ürünü olup, G protein- siklik adenozin monofosfat (cAMP)- protein kinaz A (PKA) yolu aracılığıyla glukoneogenezi uyarır. Çalışmamıza Ocak 2010 ile Mayıs 2018 tarihleri arasında ürotelyal karsinom tanılı pTa, pT1 ve pT2 evrelerinde 75 hasta ile herhangi bir lezyon saptanmayan 25 hasta dahil edildi. Hastaların evreleri ile alarin ve asprosin arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi. İmmünohistokimyasal değerlendirmeler sonucunda kontrol grubuyla kıyaslandığında alarin immünreaktivitesi; pTa (p<0,001), pT1 (p<0,001) ve pT2 (p<0,001) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış bulundu. Tümör evresi ile alarin arasında bir ilişki görülmedi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında asprosin immünreaktivitesi; pTa (p<0,001), pT1 (p<0,001) ve pT2 (p<0,001) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış olmakla birlikte pTa grubu ile kıyaslandığında pT1 (p=0,002) ve pT2 (p=0,028) gruplarında asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalma gözlenirken, pT1 ve pT2 grupları arasında bir ilişki izlenmedi (p=0,834). Bu çalışmada enerji metabolizmasında rol alan alarin ve asprosinin, ürotelyal karsinom evre ve derecelendirmesinde ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Anahtan Kelimeler: Mesane, Ürotelyal Karsinom, Alarin, Asprosin
Kolon adenokarsinomlarında kras mutasyonu görülme sıklığı ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi
Gastrointestinal sistemin en yaygın malignitesi olan kolon kanserleri mortalite ve morbiditenin ana nedenlerinden biridir. Kolorektal kanser tedavisinde en son varılan nokta EGFR hedefli ajanların kullanılmasıdır. Tedaviye ilişkin kararlarda RAS mutasyon durumu dikkate değer bir role sahiptir. Kanserlerdeki RAS mutasyonlarının %90'ı KRAS geninde ortaya çıkar. KRAS mutasyonlarının çoğu kodon 12, 13, 59 ve 61'de tanımlanmıştır. KRAS geninin 12. ve 13. kodonunda mutasyon olması durumunda EGFR'yi hedefleyen ajanların tedavisine yanıt vermedikleri, KRAS geni wild tip olanların ise tedaviye uygun adaylar olduğu bilinmektedir. Kolorektal kanserlerin %30-40'ında KRAS gen mutasyonu izlediğinden tedaviye başlamadan önce mutasyon taraması önemlidir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden seçilen 60 adet lenf nodu metastazlı ve 60 adet lenf nodu metastazı olmayan toplam 120 adet orta derecede diferansiye kolon adenokarsinomu örneği alınmıştır. Çalışmamızda lenf nodu metastazı olmayan olgularda %35 (21/60), lenf nodu metastazlı olgularda %40 (24/60) olmak üzere tüm olgularda %37.5 (45/120) oranında KRAS mutasyonu olduğu görüldü. KRAS mutasyon oranı lenf nodu metastazlı olgularda lenf nodu metastazı olmayan olgulara göre daha yüksek görülmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Tüm olguların %33.3'ünde kodon 12'de, %4.1'inde kodon 13'de, lenf nodu metastazı olmayan olguların %30'ü kodon 12'de, %5'i kodon 13'de, lenf nodu metastazlı olguların %36.6'sı kodon 12'de, %3.3'ü kodon 13'de KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 12 ve kodon 13 mutasyon dağılımı bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). KRAS kodon 61'de ise mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile yaş, cinsiyet, tümör çapı ve tümör lokalizasyonu arasında anlamlı korelasyon görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak; çalışmamızda orta derece diferansiye kolon adenokarsinomlarında %33.3'ünde kodon 12'de ve %4.1'inde kodon 13'de olmak üzere %37.5 oranında KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 61'de mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile lenf nodu metastazı arasında anlamlı korelasyon bulunmadı.
Prostat adenokarsinomlarının tanısında ve derecelendirilmesinde BCL2 ve IMP3 salınımının değeri
Prostat kanseri günümüzde erkeklerde en sık rastlanılan kanserdir. Bunlar içerisinde en sık görülen asiner adenokarsinomdur. Bu çalışmanın amacı; benign prostat hiperplazisi (BPH) ve prostat adenokarsinomlarında (PCA), IMP3 ve Bcl-2'nin salınımını araştırmak ve bu iki belirtecin klinikopatolojik parametrelerle olan ilişkisiyle birlikte tanısal değerini tespit etmektir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 75 prostat adenokarsinomu ve 25 benign prostat hiperplazisi örneği çalışmaya alındı. Bu örneklere immünohistokimyasal olarak IMP3 ve Bcl-2 belirleyicileri uygulanarak tümörün diferansiasyon derecesi arasındaki farklılıklar ve ayırıcı tanıdaki yerleri incelendi. IMP3 ile benign prostat hiperplazisi olgularının %100'ünde, adenokarsinom olgularının ise %69,3'ünde pozitiflik görüldü. Bcl-2 pozitifliği benign prostat hiperplazisi olgularının %68'inde gözlenirken adenokarsinom olgularında hiç boyanma görülmedi. Ayrıca bazal epitelyal hücrelerde Bcl-2 boyanması izlendi. BPH ve PCA olguları arasında IMP3 ve Bcl-2'nin boyanma yaygınlığı ve şiddeti açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p<0,05). Ayrıca IMP3 yaygınlığı ve şiddeti ile diferansiasyon dereceleri arasında anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; IMP3 ve Bcl-2 belirleyicilerinin, benign prostat hiperplazisi ve prostat adenokarsinomu ayrımında faydalı olduğu, özellikle Bcl-2'nin bazal hücre belirteci olarak da BPH ve PCA ayrımında faydalı olabileceği görüldü.
Ktü Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 2005- 2015 yılları arasında yapılan intraoperatif patoloji konsültasyon sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı' nda 01.01.2005- 01.01.2015 tarihleri arasında raporlarına ulaşılabilen tüm FS olgularının sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca 12.11.2013 tarihinden sonraki FS materyallerinin bölümümüzce karşılanma zamanından sonucun bildirilme zamanına kadar geçen süre de incelenmiştir. Bu incelemeleri yapma amaçlarımızdan biri tanı uyumsuzluklarına yol açan nedenleri irdelemek ve buna göre ileriye yönelik çıkarımlar yapmaktır. Diğer bir amacımız ise anabilim dalımızın kalite kontrolüdür. Hangi yıllarda ne kadar FS yapıldığı, sistemlere göre dağılımı, ertelenen tanı oranları, sistemlere göre ve genel olarak saptanan yanlış pozitif, yanlış negatif, minor hata ve doğruluk oranları değerlendirilmiş ve laboratuarımız için tekniğin spesifitesi ve sensitivitesi belirlenmiştir. Ayrıca FS yöntemine hangi amaçlarla başvurulduğu gözden geçirilmiş ve hataların nerden kaynaklandığı araştırılmıştır. Bu süreçte bölümümüzce toplam 1245 olguya FS çalışılmış, ancak 1095 olgunun raporlarına ulaşılıp değerlendirilmiştir. 1034 (%96,8) olguya doğru tanı verilmiş, 26 (%2,3) olgunun tanısı rutin takip sonrasına bırakılmıştır. Yanlış tanı verilen 35 (%3,2) olgunun 19 (%1,8) u yanlış (-), 14 (%1,3) ü minör hata, 2 (%0,1) si ise yanlış (+) olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlarımızın tümü literatürle uyumlu bulunmuştur. FS materyallerinin bölümümüzce karşılanma zamanından sonucunbildirilme zamanına kadar geçen sürenin incelenmesi amacıyla 128 vaka değerlendirilmiştir.Bildirilme süreleri 7- 44 dakika arasında değişmektedir ve ortalama süre 20,85 dakikadır. Sonuç olarak diğer uygulamalarda da olduğu gibi FS uygulaması sınırlılıkları ve endikasyonları dahilinde kullanıldığında güvenilir bir tanı yöntemidir.
KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2003-2014 yılları arasında gastrointestinal stromal tümör tanılı olguların retrospektif değerlendirilmesi
Gastrointestinal stromal tümör (GİST) interstisyel Cajal hücrelerinden köken alan, gastrointestinal sistemin en sık görülen mezenkimal tümörüdür. Çalışmamızda 2003-2014 yılları arasında KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 71 GİST olgusu demografik, histomorfolojik, immünhistokimyasal bulgular, risk gruplandırması (Miettinen sınıflaması) ve metastaz özellikleri dikkate alınarak retrospektif olarak değerlendirilmiştir Yetmiş bir vakanın 41'i (%57,7) kadın, 30'u (%42,3) erkek hasta olup yaş aralığı 23-85 yaş arasında değişmektedir. Ortalama yaş 62'dir. Tümör çapı ≤ 2cm olan 6 vaka (%9), ˃ 2cm- ≤ 5cm olan 23 vaka (%33), ˃ 5cm- ≤ 10cm olan 23 vaka (%33) ve ˃ 10cm olan 18 vaka (%25) saptanmıştır. Olguların 34 tanesinde (%47,9) olmak üzere en sık mide lokalizasyonu görülmüştür. Vakaların 43'ünde (%60,6) tümör hücrelerinin tipi iğsi, 7'sinde (%9,9) epiteloid ve 21'inde (%29,6) ise mikst tiptedir. Otuz vakada (%42,3) ülser, 29'unda (%41) nekroz izlenmiştir. Kırkbeş (%63,4) vakada 50 BBA'da mitoz sayısı 5 ve 5'ten az, 26 (%36,6) vakada ise 5'ten fazla saptanmıştır. Altmış altı vaka (%96) CD117 ile, 59 vaka (%83) CD34 ile, 6 vaka (%8,4) desmin ile, 14 vaka (%19,7) SMA ile, 6 vaka (%8,4) S-100 ile pozitif boyanmıştır. Otuz dokuz vakada (%54,9) Ki-67 indeksi ≤ %10, 8 vakada (%11,3) ˃ %10 olarak hesaplanmıştır. On dokuz olguda (%26,8) metastaz saptanmıştır. Bir vaka (%1,4) 'yetersiz data', 2 vaka (%2,8) 'risk yok', 3 vaka (%4,2) 'çok düşük risk', 18 vaka (%25,4) 'düşük risk', 15 vaka (%21,1) 'orta risk', 31 vaka (%43,7) ise 'yüksek risk' grubunda yer almıştır. Ülserasyon, nekroz ve mitoz sayısı ile risk grupları arasında, Ki-67 indeksi ile mitoz arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmiştir. Cinsiyet, yaş, lokalizasyon, tümör çapı, hücre tipi, sitolojik atipi, ve immünhistokimyasal belirteçler (CD117, CD34, desmin, SMA, S-100, Ki-67) ile risk grupları arasında anlamlı sonuç elde edilmemiştir Sonuç olarak, ülserasyon, nekroz ve mitoz aktivite GİST risk gruplarının belirlenmesinde önemli mikroskopik bulgulardır. Yüksek risk grubu ile metastaz arasında kuvvetli ilişki bulunması risk gruplamasının malignite potansiyelini belirlemedeki önemini göstermektedir.
2003-2013 yılları arasındaki melanom vakalarının retrospektif klinikopatolojik analizi
Malignmelanomnöralkrest kökenli melanositlerinmaligntransformasyonu sonucu gelişir. MM tüm kanserlerin %2-3'ünü oluşturmasına karşın, cilt kanserleri arasında en sık mortalite nedenidir. Yaşam süresi ile tümör kalınlığı arasında çok sıkı bir ilişki vardır Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivine ait 01 Ocak 2003 –31 aralık 2013 tarihleri arasında tanı almış 157 MM olgusunun dökümü yapılarakprognostik faktörleri (Yerleşim yeri, histolojik alt tipler, clark ve breslow evreleri, mitoz sayısı, ülserasyon varlığı, tümorallenfositik yanıt, metastaz bölgeleri ) açısından incelenmiştir. 157 vakanın 80'i erkek(%51), 77'si kadın(%49) şeklindeydi. Ortalama yaş 62.61 olarak belirlendi. Vakaların 15'imukozalmelanom, 3'ü oküler melanom ve 123'ü ise kutanözmelanom vakasıdır.123 kutanözmelanom vakasının 66'sı (%53.65) kadın, 57'si (%46.35) erkekti. Yerleşim yerleri; baş boyun 49(%39.83), alt ekstremite 41(%33.33),üst ekstemite 14(%11.38), gövde 13(%10.56) ve lokalizasyonu belli olmayan 6(%4.90) vakadır.Kadınlarda %36.36 ve erkeklerde %43.85 olmak üzere her iki cinsiyet için de baş-boyun bölgesinin en sık görülen yerleşim yeridir. Kadınlardaki vakaların %34.84'ü alt ekstremitede, %13.63'ü gövdede, %9.09'u üst ekstremitede tespit edildi. Erkeklerdeki lezyonların ise %31.57'si alt ekstremitede, %14,03'ü üst ekstremitede ve %7.01'i gövdede yer aldığı görüldü.Kutanözmelanom vakalarının histolojik alt tipleri: 65 hasta nodüler MM(%66.32), 11 hasta lentigo MM(%11.22), 9 hasta akrallentiginöz MM(%9.18), 7 hasta yüzeyel yayılan MM(%7.14), 1 hasta balon hücreli MM(%1.02), 2 hasta nevüs zemininden gelişen MM(%2.04), 2 hasta spindle hücreli MM(%2.04), 1 hasta akrallentiginözmelanoma insitu(%1.02) idi.Kutanöz MM vakalarının 44 tanesinde sentinal lenf nodu metastazı mevcuttu. Clarkevrelemesi 6 hasta(%6.31) Clark 1, 5 hasta(%5.26) Clark 2, 13 hasta (%13.68) Clark 3, 42 hasta(%44.21) Clark 4,29 hasta(%30.52) Clark 5 olarak belirlendi.Breslow kalınlığı 0-1mm olan 12(%14.45) vaka, 1.1-2mm olan 10(%12.04) vaka, 2.1-4mm olan 23(%27.71) vaka, 4mm üzerinde kalınlığı olan 41(%45.80) vaka mevcuttu. 65 vakanın tedavi yöntemi biliniyordu. 43 hastada cerrahi tedavi, 21 hastada radyoterapi, 44 hastada kemoterapi, 7 hastada lenf nodudiseksiyonu tedavisi uygulanmıştır. 8'inde satellit, 8'inde mikrosatellit, 1 vakada in-transit metastaz mevcuttur. Sonuç olarak tanı alan olguların sıklıkla ileri evre kalın tümörler olduğu saptanmıştır.Toplumun melanom, risk faktörleri ve korunma yöntemleri açısından bilinçlendirilmesi gerektiği sonucu çıkarılmıştır.
KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim dalı'nda 2007-2015 yılları arasında meningiom tanısı alan olguların WHO 2007 sınıflamasına göre değerlendirilmesi
Meningiomlar araknoid membranın en yüzeyel parçasında bulunan 'arachnoid cap' hücrelerinden köken alan santral sinir siteminin en sık görülen primer tümörüdür. Çalışmamızda 2007-2015 yılları arasında KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'ında tanı almış meningiom vakaları Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2007 sınıflamasına göre retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Meningiom tanısı almış 325 vakanın 241'i (%74,2) kadın, 84'ü (%25,8) erkektir. Yaş aralığı 13-89 arasında değişmekte olup ortalama yaş 55,3'tür. En sık görülen tümör lokalizasyonları serebral konveksite (%68), spinal bölge (%9,8) ve parasagital bölgedir (%6,7). Histolojik alt tiplerine göre vakalarımızın 136'sı (%43) meningoteyal, 63'ü (%19,9) fibroblastik ve 37'si (%11,7) transizyonel meningiomdur. Vakaların 35'inin (%11,1) atipik ve 3'nün (0,9) anaplastik histolojik alt tipe sahip olduğu saptanmıştır. WHO 2007 sınıflamasına göre vakalarımızın %87,7'sinin Grade I meningiom, %11,1'nin Grade II meningiom ve %1,2'sinin Grade III meningiom olduğu görülmüştür. Grade II meningiomların %30,6'sında ve Grade III meningiomların %75'inde beyin invazyonu izlenmiştir. Erkeklerde beyin invazyonun daha fazla olduğu saptanmıştır. Ki-67 proliferasyon indeksi ortalama değeri, grade I meningiomlarda %3,34, grade II meningiomlarda %7,54 ve grade III meningiomlarda %27,5 bulunmuştur ve grade I ile grade II meningiomlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Meningiomların majör komplikasyonlarından biri olan nüks vakalarımızın on ikisinde görülürken iki vaka Grade II ve Grade III meningioma progrese olmuştur. Grade II meningiomlarda grade I meningiomlara kıyasla daha fazla nüks izlenmiştir. Genelde iyi prognoza sahip olan meningiomlarda tümör derecesi yükseldikçe mortalite oranları da artmaktadır. Sağ kalım açısından Grade II ve Grade III meningiom tanısı almış hastalarımızın hepsinin hayatta olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, bu çalışma mevcut istatistiksel verileri ile gelecekteki çalışmalara kaynak teşkil edecektir.
Kolon adenokarsinom olgularında mikrosatellit instabilitenin klinikopatolojik veriler ile karşılaştırılması
Kolorektal kanserler her iki cinsiyette görülme sıklığı açısından üçüncü sırada, kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Kolorektal kanserlerin %12- 15'i mikrosatellit instabilite (MSI) yolağından gelişir ve %2-5'i herediter geçişli tümörlerdir. Bu yol MLH-1, PMS-2 ve MSH-6, MSH-2 gibi DNA hatalı eşleşme tamir genlerinin üretimini kapsar. Çalışmamızda, 2014-2016 yılları arasında KTÜ Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış, takip ve tedavi protokolleri bilinen, karsinom nedeniyle kalın barsak rezeksiyonu yapılan toplam 116 olguda klinikopatolojik özelliklerin dağılımını ve kolorektal karsinogenezde mikrosatellit instabilite yolağında yer alan DNA tamir genlerinden MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6'nın immünhistokimyasal olarak boyanmasının klinikopatolojik parametreler ile arasındaki ilişkisini araştırdık. Tüm olgular retrospektif olarak taranarak yaş, cinsiyet, tümör çapı, histolojik greyd, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, uzak metastaz, lokalizasyon, tümör sınırları, kirli nekroz, tümör infiltre eden lenfositler, Crohn-benzeri lenfositik yanıt, müsinöz ve medüller diferansiasyon, tümöral tomurcuklanma, klinik evre, patolojik tümör evresi ve lenf nodu metastazı açısından değerlendirildi. Ayrıca tüm olgulardan hazırlanan tümör bloklarına immünhistokimyasal olarak uygulanan MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6 antikorları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda MMR protein ekspresyonu kaybı ile sağ kolon lokalizasyonu, büyük tümör çapı, ekspansif sınırlar, yüksek greyd tümör histolojisi, tümör infiltre eden lenfosit varlığı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Genellikle mikrosatellit instabilite içeren tümörlerdeki klinikopatolojik özellikler ile immünhistokimyasal belirleyiciler arasında anlamlı ilişki görülmüştür. Bu bulgu MSI açısından kuvvetli şüphe doğurmuştur. Ancak bulgularımız moleküler çalışmalar ile desteklenmelidir.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi tıbbi patoloji anabilim dalı'nda 2008 – 2014 yılları arasında tanı alan nodal/ ekstranodal lenfoma olgularının Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2008 sınıflamasına göre değerlendirilmesi
Lenfomalar genel olarak Hodgkin ve non-Hodgkin lenfoma olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktadır. Non-Hodgkin lenfomalar da kendi arasında B hücreli ve T-NK hücreli olarak iki grupta toplanmaktadır. Çalışmamızda 1 Ocak 2008- 31 Aralık 2014 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı' nda tanı almış nodal/ ekstranodal lenfoma olguları Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2008 sınıflamasına göre retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Araştırmamızda lenfomalar histolojik olarak matür B hücreli neoplaziler, matür T- NK hücreli neoplaziler, Hodgkin lenfoma ve histiyositik ve dendritik hücreli neoplaziler olarak dört gruba ve her grup da kendi içinde alt gruplara ayrılmaktadır. Çalışmamızdaki 1136 lenfoid neoplazi olgusunun çoğunluğunu (%79,2) matür B hücreli neoplaziler oluşturmaktadır. Tüm lenfoid neoplaziler arasında ilk üç sırayı 253 vaka ile büyük B hücreli lenfomalar (%22,3), 252 vaka ile plazma hücreli miyelom (%22,2) ve 230 vaka ile kronik lenfositik lösemi/ küçük lenfositik lenfoma (%20,2) almaktadır. Folliküler lenfoma yüzdesi (lenfoid neoplazilerin %2,6' sı) Avrupa ve Amerika' ya göre daha düşük olarak saptanmıştır. Matür T- NK lenfoid neoplaziler içerisinde en sık mikozis fungoides izlenmiştir (66 vaka, lenfoid neoplazilerin %5,8' i). Çalışmaya dahil edilen lenfoid neoplazilerin %62,1' i erkek, %37,9' u kadın olarak saptanmıştır. Ayrı gruplar olan B hücreli lenfomalar, NK-T hücreli lenfomalar ve Hodgkin lenfomada da erkek baskınlığı izlenmiştir. Nodal olarak saptanan B ve T-NK hücreli lenfoma ile Hodgkin lenfoma vakaları en sık boyun lenf nodundan tanı almıştır. Ekstranodal bölgelerden tanı alan 216 vaka içinde en sık gastrointestinal sistemden (GİS) tanı alan hastalar mevcuttur (55 vaka, %24,5). GİS' ten sonra ikinci sırayı Waldeyer halkası (52 vaka, %24) almaktadır. Sonuç olarak çalışmamızda lenfoid neoplaziler arasında en sık B hücreli lenfomalar ve B hücreli lenfomalar arasında da en sık büyük B hücreli lenfoma saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, bundan sonraki çalışmalar için kaynak teşkil edecektir.
The evaluation of the relationship between the presence of retraction artifact and lymphovascular invasion, lymph node metastasis, other prognostic parameters in breast carcinoma
Invasive breast cancers are the most common cause of death among women in our country as well as in all the world. The cause of death from breast cancer is usually metastasis. Determination of the metastatic potential of the tumor is the most important factor that guides treatment. The assessment of the lymphatic spread in the tumor is useful particularly in predicting the risk of metastasis. Since retraction artifact can be seen in the early stage of lymphatic spread, this phenomenon may have a prognostic value and predict the likelihood of metastasis. We investigated the relationship between retraction artifact and other clinicopathologic parameters (especially lymphovascular invasion and nodal metastasis) in a total of 191 cases diagnosed with invasive ductal carcinoma based on the materials obtained by modified radical mastectomy in Department of Pathology, Faculty of Medicine, Karadeniz Technical University between 2010 and 2015. All cases were retrospectively evaluated in terms of age, gender, tumor location, tumor diameter, multicentricity, histological grading, nuclear grading, presence of an in situ component, lymphovascular invasion, hormone receptor status, distant metastasis, pathological tumor stage, and lymph node metastasis. Moreover, we classified retraction artifact in the tumor blocks prepared from all cases by 4 points. We considered that 2 and above were significant. In our study, there was a positive correlation between the presence of retraction artifact and histologic grade, presence of an in situ component, pathological tumor stage, lymphovascular invasion and lymph node metastasis. Our study may be a clue to a better understanding of the mechanisms of lymphangiogenesis in breast cancer. However, our findings should be supported by immunohistochemical and molecular studies.
Endometrial karsinomların histopatolojik ve nükleer morfometrik özellikleri
ÖZETEndometrial karsinom kadın genital sisteminde en sık gözlenen jinekolojik malignitedir. Endometrial karsinomlarda hastalığın seyrini belirleme ve tedavisini planlamada bazı prognostik faktörler tespit edilmi?tir. Histolojik grade'leme prognostik faktörler arasında yer alan en önemli parametrelerden birisidir. Histolojik grade'leme için FIGO'nun önerdiği yapısal ve nükleer özelliklerin her ikisini de kombine eden bir sistem kullanılmaktadır. Son yıllarda, yapısal ve nükleer grade belirlenirken subjektif değerlendirmeyi en aza indirmek ve prognozu belirleyen daha objektif faktörlerbulabilmek için kantitatif morfometrik ölçümlere dayalı yöntemler denenmektedir. Bu çalı?mada, endometrioid tip karsinomların klinik, histopatolojik özellikleri yanı sıra bilgisayar destekli görüntü analiz sistemi kullanılarak tümör hücre nükleuslarının morfometrik ölçümleri değerlendirilmi?tir. Nükleer grade, yapısal grade, son histolojik grade ve morfometrik ölçüm sonuçlarının her bir prognostik faktör ve birbirleri ile olan ili?kilerinin ara?tırılması amaçlanmı?tır. Çalı?maya, 2001-2011 yılları arasında, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan 50 adet endometrioid subtipte endometrial karsinom olgusu dahil edilmi?tir. Tüm olguların klinik verileri hasta dosyalarından temin edilmi?tir. Olgulara ait preparatlar, klinik ve patolojik tanıları bilinmeksizin tekrar incelenmi? ve aynı patolog tarafından prognostik faktörler tekrar belirlenmi?tir. Her olgu için karsinom alanlarına ait keskin dı? sınırlara sahip 50 hücre nükleusu seçilerek mikroskopik görüntüleri bilgisayara aktarılmı? ve görüntü analiz programı ile aynı alanlarda nükleer alan, en uzun çap, en kısa çap, nükleus çevresi otomatik olarak ölçülmü?tür. Normal dağılım gösteren sürekli deği?kenlerin iki grup kar?ıla?tırmasında iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi, normal dağılım göstermeyen deği?kenlerin iki grup kar?ıla?tırmalarında Mann WhitneyU testi kullanılmı?tır. Kategorik deği?kenlerin grup kar?ıla?tırmalarında Pearson ki-kare ve Fisher kesin ki-kare testleri kullanılmı?tır. Ölçüm deği?kenleri arasındaki ili?kiye korelasyon analizi ile bakılmı?tır. Olguların nükleer gradeleri ile myometrial invazyon derinliği, servikal invazyon ve lenfovasküler bo?luk invazyonu arasında anlamlı ili?ki saptanmı?tır. Olguların yapısal ve son histolojik grade'leri, skuamöz diferansiyasyon varlığı, myometrial invazyon derinliği ve lenfovasküler bo?luk invazyonu ile ili?kili olarak gözlemlenmi?tir. MNA (ortalama nükleer alan), ML (ortalama uzun çap) ve MC (ortalama nükleer çevre) değerleri ile olguların yapısal ve son histolojik grade'leri arasında istatistiksel olarak anlamlı ili?ki saptanmı?tır. MNA, ML, MC ve MW(ortalama kısa çap) değerleri ile diğer prognostik faktörler ve nükleer grade arasında anlamlı ili?ki saptanmamı?tır. Sonuç olarak, zaman alıcı ve pratik olmayan nükleer morfometrik değerlendirmenin subjektif olarak belirlenen nükleer grade'leme sistemine göre üstünlük sağlamadığı ortaya konulmu?tur. Ancak, daha geni? olgu serilerinde yapılacak olan ve ek yöntemlerin de kullanıldığı ayrıntılı morfometrik çalı?malar ile farklı sonuçlar elde edilebilir.Anahtar kelimeler: Endometrioid adenokarsinom, histolojik grade, nükleer morfometri
Benign meme dokularından, invaziv duktal ve invaziv lobüler karsinomların ayrımında MAGE-A11 immünreaktivitesinin yeri
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malign tümördür ve kadınlarda görülen tüm kanserlerin %22'sini oluşturmaktadır. Mortalite riski %18 olup akciğer karsinomundan sonra ikinci sırada yer alır. Görüntüleme yöntemleri, sitolojik örneklemeler ve iğne biyopsi örnekleri radikal cerrahiler öncesinde fayda sağlamaktadır. Meme karsinomları farklı histopatolojik özelliklergösterirler. Bunun nedeni tümörün genetik özelliklerinde aranmaya başlanmış ve tümörlerde gen ekspresyon paternleri ile ilgili araştırmalar artmıştır.Melanom ilişkili antijen (MAGE) ailesi sitotoksik T lenfosit olarak tanımlanan bir dizi antijenden oluşur. MAGE–A11, malign melanom, meme ve akciğer kanseri gibi tümörlerde salınır. Biz de çalışmamızda normal meme dokusunda ve invaziv duktal ileinvaziv lobüler karsinomlarda MAGE–A11 salınımını araştırdık. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden, 50'şer adet normal meme dokusu, invaziv duktal karsinom ve invaziv lobüler karsinom olgusu olmak üzere toplam 150 olgu değerlendirmeye alındı. Örneklere immünohistokimyasal olarak MAGE–A11 uygulandı ve 50 normal meme dokusunun 33'ünde (%66), 50 invaziv duktal karsinomun 45'inde (%90) ve 50 invaziv lobüler karsinomun 35'inde (%70) pozitif boyanma bulundu. Normal meme dokusu ile malign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Ancak İnvaziv duktal karsinomun, invaziv lobüler karsinoma oranla daha yüksek bir oranda MAGE–A11 ile boyandığı tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; MAGE–A11 salınımı normal meme dokusu ile malign lezyonların ayrımında bir yarar sağlamamaktadır. Ancak Invaziv duktal karsinomda daha fazla salgılanan MAGE–A11'inİnvaziv lobüler karsinomdan ayrımında yarar sağlayabileceği kanısına varıldı.
Kronik viral hepatit olgularında histolojik aktivite indekslerinin değerlendirilmesi
Dünyada, 240 milyondan fazla kronik B viral hepatit ve yaklaşık 150 milyon kronik C viral hepatit olgusu olduğu ve her yıl yaklaşık 600.000 kişinin hepatit B'ye, 350.000'den fazla kişinin de hepatit C'ye bağlı karaciğer hastalığından öldüğü bilinmektedir. Türkiye, genel nüfusu içinde hepatit B prevalansının yüksek, anti-HCV prevalansının orta düzeyde olduğu ülkelerden biridir. Yeni antiviral ilaçlar ve karaciğer transplantasyonu gibi tedavi seçeneklerinin gelişmesiyle tedaviden yarar görebilecek hastaların belirlenmesi ve tedaviye yanıtlarının değerlendirilmesi amacıyla karaciğer biyopsilerinin kullanımı artmıştır. Karaciğer ince iğne biyopsilerinin mikroskopik değerlendirmesi, başta kronik viral hepatitler olmak üzere tüm non-neoplastik karaciğer hastalıklarında doku tanısının konulması yanı sıra karaciğerdeki nekroinflamasyon ve fibrozis derecesinin belirlenmesi ile tedaviye rehberlik eder. Sistematik bir metodoloji ve terminoloji sağlamak amacıyla önerilen ilk yöntem olan Knodell histolojik aktivite indeksi, kronik hepatit histopatolojisinin anlaşılmasını sağlamış; ancak tekrarlanabilirlik tartışmasını da beraberinde getirmiştir. İzleyen yıllarda, Ishak sistemi, Knodell sisteminin; Batts-Ludwig sistemi ise Scheuer sisteminin modifikasyonları olarak geliştirilmiştir. Kronik viral hepatit olgularında karaciğer iğne biyopsilerinin skorlaması yarı sayısal bir işlemdir. Lezyonlara verilen skorlar, her ne kadar sayılar ile ifade edilseler de, aslında objektif ölçümlere değil, histopatolojik özelliklerin subjektif değerlendirmesine dayanır. Bunun doğal bir sonucu olarak izlenen lezyonlar aynı olsa da, subjektif değerlendirmeler sayısal olarak ifade edildiğinde verilen skorlar, değerlendiren kişinin deneyim ve yorumuna göre gözlemciler arasında ve aynı gözlemcinin değişik zamanlardaki değerlendirmelerinde farklılık gösterebilir. Kronik viral hepatit olgularında histolojik aktivite indekslerinin karşılaştırılması amacıyla yürüttüğümüz bu çalışmada, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda; 2007-2011 yılları arasında kronik viral hepatit tanısı almış olan 408 iğne biyopsi materyali Knodell, Ishak ve Metavir sistemleri kullanılarak üç Tıbbi Patoloji tıpta uzmanlık öğrencisi tarafından tekrar skorlanmış; tek gözlemci uyumu ve gözlemciler arası uyum sorgulanmıştır. Knodell, Ishak ve Metavir sistemleri ile elde edilen verilerin tek gözlemci uyumu ağırlıklı kappa (k) testi ile; gözlemciler arası uyum ise Kendall W testi ile değerlendirilmiştir. Tek gözlemci uyumu ve gözlemciler arası uyum yönünden her üç sistemde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sistemler farklı olsa da kullanılan parametreler benzerlik gösterir ve elde edilen skorlar bu parametrelerin yorumlanmasına dayanır. Bu çalışmada her iki gözlem turunda tek gözlemci uyum düzeyinin yüksek olması ve gözlemciler arasında uyum bulunması; gözlemcilerin aynı bölümde eğitim almalarından, gözlem öncesinde kullanılan sistemleri ve parametreleri birlikte tartışmış ve skorlama kriterlerinde fikir birliğine varmış olmalarından kaynaklanmış olabilir.
Tiroid karsinomu olgularında ince iğne aspirasyonu bulguları
Tiroid kanseri en yaygın endokrin malignitedir. Tiroid karsinomlarının insidansı zamanla artarken, erken tanı ve tedavideki yenilikler ile mortalite oranı azalmaktadır. Bu karsinomların tanısında en yaygın ilk girişimsel işlem, ince iğne aspirasyon sitolojisidir. İnce iğne aspirasyon sitolojisi gereksiz cerrahiyi azaltırken, malign nodülü olan hastaların klinik müdahalesi için de hızlı ve doğru bir şekilde triyaj yapılmasını sağlar. Bethesda Sistemi, klinisyen ile patolog arasındaki iletişimin anlaşılır olması için tiroid ince iğne aspirasyon sitoloji raporunun genel bir tanı kategorisi ile başlamasını önermektedir. Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında; 2000-2013 yılları arasında tiroid karsinomu tanısı almış 142 olgudan preoperatif dönemde ince iğne aspirasyonu uygulanmış 93'ü çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş, cinsiyet, sitopatoloji tanıları, tümör tipi, tümörün boyutu, tümör odak sayısı, cerrahi sınır özellikleri, karsinoma eşlik eden komponent, var ise lenf nodu disseksiyonu ve ilk rezeksiyon tipi değerlendirme kapsamına alınmıştır. Sitopatoloji preparatları gözlemci tarafından önceki tanıları dikkate alınmadan yeniden taranarak Bethesda Sistemine göre altı grupta sınıflandırılmıştır. Çalışmamızda, sitopatoloji raporlarındaki tanılar ile gözlemci tarafından verilen tanılar arasındaki fark ve/veya uyumsuzluk sorgulanmıştır. Bununla beraber folliküler patern gösteren karsinomların sitopatoloji tanıları ile gözlemci tarafından verilen tanıları arasındaki fark ve/veya uyumsuzluk da sorgulanmıştır. İstatistiksel değerlendirme SPSS v. 18.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanılarak yapıldı. Sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler ortalama±standart sapma, kategorik yapıdaki veriler ise sayı ve yüzde olarak ifade edildi. Kategorik yapıdaki değişkenler bakımından gruplar arasındaki farklılıklar ve değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile incelendi. Sitopatoloji raporlarından elde edilen tanılar ile gözlemci tarafından verilen sitopatoloji tanıları arasındaki farklılık, Genelleştirilmiş Tahmin Eşitlikleri (GEE) yöntemi ile bu tanılar arasındaki uyum ise Kappa analizi ile değerlendirildi ve p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda iki grup arasındaki fark (p=0.522) anlamlı bulunmazken, gruplar arasında orta derecede uyum saptanmıştır (kappa=0.493). Folliküler patern gösteren karsinom olgularında ise iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken (p=0.560); orta derecede uyum gözlenmiştir (kappa=0.555). 'Önemi Belirsiz Atipi', 'Folliküler Neoplazi/Folliküler Neoplazi Şüphesi' ve 'Malignite Şüphesi' tanıları arasındaki oransal farklılığın tecrübeleri farklı patologlar tarafından atipik özelliklerin, nükleer değişikliklerin ve yapısal dizilimlerin farklı yorumlanmasına bağlanabileceği düşüncesindeyiz.