
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı
Kırşehir Ahi Evran University274
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
HIV/AIDS olgularının retrospektif değerlendirilmesi
İnsan immün yetmezlik virüsü enfeksiyonu, tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen halen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Erken tanı hastalığın kontrolünü kolaylaştırırken, geç tanı tedavi başarısını ve prognozu olumsuz etkileyebilmektedir. Çalışmamızda, insan immün yetmezlik virüsü tanısı alan hastaların özellikleri retrospektif olarak değerlendirildi ve erken ile geç tanının etkileri incelendi. Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde, 01 Ağustos 2017 ile 01 Ağustos 2023 tarihleri arasında takip edilen, 18 yaşından büyük ve tedavi-naif 127 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar, tanı anındaki CD4 T lenfosit sayılarına göre erken tanı (>350 hücre/mm³) ve geç tanı (≤350 hücre/mm³) gruplarına ayrıldı. Geç tanı grubu ise CD4 T lenfosit sayısına göre 200-350 hücre/mm³ olanlar (grup 1) ve <200 hücre/mm³ olanlar (grup 2) olarak sınıflandırıldı. Hastaların %89'u erkek, medyan yaş ise 30 yıl olarak hesaplandı. Hastaların %52'si geç tanı aldı ve bu grubun daha ileri yaşta olduğu belirlendi. İleri insan immün yetmezlik virüsü hastalığı oranı %28,3'tü. Geç tanı grubunda ek kronik hastalık, fırsatçı enfeksiyon ve klinik belirtilerle tanı alma oranları daha yüksek bulundu. Bu grupta CD4 T lenfosit seviyeleri daha düşük, viral yük daha yüksek saptandı. Tedavinin altıncı ayında virolojik yanıt oranı, erken tanı grubunda daha iyi bulundu. Geç tanı grubunda immünolojik yanıt da sınırlı kaldı ve bu grupta hastaneye yatış, yoğun bakım ihtiyacı ile mortalite oranları daha yüksek bulundu. Çalışmamız Trakya bölgesindeki yüksek geç tanı oranlarının, insan immün yetmezlik virüsü ile mücadelede temel bir engel oluşturduğunu ortaya koydu. Bu kapsamda, geç başvurunun risk faktörleri belirlenmeli ve erken tanıyı artıracak tarama programları ülke genelinde yaygınlaştırılmalıdır.
Geriatrik hastalarda gram negatif bakterilerin neden olduğu kan dolaşım enfeksiyonları: Epidemiyoloji ve mortalite için risk faktörleri
Kan dolaşım enfeksiyonları (KDE), geriatrik hastalarda önemli bir morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Retrospektif olarak yapılan bu çalışmada 1 Ocak 2017-31 Aralık 2022 tarihleri arasında hastaneye başvuran ve gram negatif bakterilerin neden olduğu kan dolaşım enfeksiyonları gelişen 65 yaş ve üzeri hastalarda epidemiyoloji ve mortalite için risk faktörlerinin irdelenmesi amaçlandı. Yatırılarak tedavi edilen 65 yaş ve üzeri hastalardan yatışı sırasında veya takibinde kan dolaşım sistemi enfeksiyonu gelişen, kan örneklerinde gram negatif bakteri üremesi olan, ilk bakteriyemi atağı olan ve tek bakteri üremesi olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmada bulunan 110 hastanın 58 (%52.7)'i erkek, 52 (%47.3)'si kadındı. Yaşları 65-95 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 74.2 idi. Bir kişi hariç hastaların en az bir tane hekim tanılı kronik hastalık öyküsü mevcuttu. Enfeksiyonların 70 (%63.6)'i sağlık hizmet ilişkiliydi. En sık saptanan enfeksiyon kaynağı üriner sistemdi (%43.6). Hastaların 82(%74.5)'sinde ateş yanıtı gelişti, 35 kişide (%31.8) ilk 2 gün hipotansiyonu oldu ve 26 kişide (%23.6) ilk 2 gün vazopressör ajan ihtiyacı oldu. Hastaların ilk çalışılan serum C-Reaktif protein (CRP) düzeyleri ortalama 153.1 mg/L iken prokalsitonin düzeyi ortalaması 5.1 ng/ml idi. Kan kültüründe en sık üreyen 3 bakteri sırasıyla Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa ve Klebsiella pneumoniae idi. Çalışmada Enterobactereles ailesine ait gram negatif bakterilerde karbapenem direnci 17 hastada (%15.5) saptanırken, Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üretimi hastaların 37(%51.4)'sinde mevcuttu. Hastaların 66'sına (%60.0) uygun ampirik antimikrobiyal tedavi başlandı, 76'sında (%69.1) antibiyotik değişimi yapıldı. 14 günlük klinik sonlanımda 29 hasta (%26.4), 28 günlük klinik sonlanımda 37 (%33.6) hasta yaşamını yitirdi. Mortalite erkek cinsiyet olanlarda, yoğun bakım ünitesinde takip edilenlerde, trombositopenisi olanlarda daha yüksek idi (p<0.05). Hipotansiyon gelişen, vazopressör ajan ihtiyacı olan, akut böbrek yetersizliği gelişen, serum total bilirubin düzeyi yükselen ve hiponatremi gelişen hastalarda mortalitenin daha yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Karbapenem dirençli üremesi olan, Pitt bakteriyemi skoru ≥4, qPitt bakteriyemi skoru ≥2 olan ve KDE başlangıcında prokalsitonin, ferritin veya laktat düzeyi yüksek saptanan hastalarda mortalite artışı istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Çoklu regresyon analiz sonucuna göre de Pitt bakteriyemi skoru dört ve üzerinde olanlarda mortalite yaklaşık on yedi kat, hiperbilirubinemisi olan hastalarda ise yaklaşık altı kat fazla idi. KDE gelişen yaşlı hastaların önemli bir kısmında sepsis veya septik şoka ilerleyiş görülmekte olup komorbid durumların fazlalığı, bakteriyel direnç ve immün sistemin zayıflaması mortaliteyi arttırmaktadır. KDE'si olan hastaların takibinde ve antimikrobiyal tedavi seçiminde başlangıçta prokalsitonin kullanımının CRP kullanımına göre daha üstün olduğu, ferritin düzeyinde artışın prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Geriatrik hastalarda gelişen gram negatif bakteriyemilerde PBS ve qPitt skoru da hasta yaklaşımında ve mortaliteyi öngörmede destekleyici olabilir. Anahtar Kelimeler: Geriatri, gram negatif bakteri,epidemiyoloji,mortalite
Hıv tanısı olan hastaların CD4/CD8 oranının değerlendirilmesi, oranın normalleşmesini belirleyici faktörler
HIV (Human Immunodeficiency Virus / İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü) enfeksiyonu, dünya genelinde halk sağlığını tehdit eden ciddi bir hastalıktır. HIV enfeksiyonu, bağışıklık sistemi üzerinde özellikle CD4+ ve CD8+ T hücreleri arasındaki dengeyi bozarak etkisini gösterir.HIV enfeksiyonu sırasında CD4+ hücrelerinin sayısında belirgin bir azalma olurken, CD8+ hücreleri genellikle artış gösterir. Bu durum, CD4+/CD8+ oranının bozulmasına neden olur. Sağlıklı bireylerde CD4+/CD8+ oranı genellikle 1,5 ile 2,5 arasında kabul edilirken, HIV pozitif bireylerde bu oran ciddi şekilde düşebilir. CD4+/CD8+ oranı, HIV enfeksiyonunun ilerleyişi ve bağışıklık sisteminin durumu hakkında kritik bilgiler sağlar. Bu çalışmada HIV tanısı olan hastaların CD4/CD8 oranının değerlendirilmesi, oranın normalleşmesini belirleyici faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi 27.02.2024 tarih ve 2024.28.02.13 protokol numaralı etik kurul onayı alındıktan sonra başlanmıştır. Çalışma retrospektif bir çalışmadır. Çalışmamızda 100 hasta değerlendirilmiştir, HIV tanılı hastaların %15'i kadın, %85'i erkek olup yaş ortalaması 40,31±12,61 yıl olarak saptanmıştır. Hastaların %71'i 2020 sonrası tanı almıştır ve bu grupta CD4/CD8 oranı daha hızlı normalleşmiştir (p=0.001). CD4+ sayısı 500'ün üzerinde olan hastaların oranı %56'dır ve daha yüksek CD4+ sayıları normalleşme süresini kısaltmıştır (r =-0,257; p=0.011). CD4+/CD8+ oranı arttıkça normalleşme süresi kısalmakta olup (r =-0,300; p=0.003), CD8+ hücre sayısı ve viral yük ile normalleşme süresi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Kadınlar erkeklere göre normalleşme süresi daha kısa saptanmıştır ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p = 0.001). Tedavi protokollerinde INSTI ve NRTI+PI oranları benzer olup, tedaviye göre normalleşme süresi farklılık göstermemektedir. Kadınların erkeklere göre daha hızlı normalleşme sağladığını ve tedaviye başlama zamanı ile başlangıç CD4 seviyelerinin normalleşme sürecinde kritik olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler; HIV Tedavisi, CD4/CD8 Oranı, Normalleşme Süresi
Hastanemizdeki bakteri dağılımı, antibakteriyel direnç ve antibiyotik kullanımı salgından nasıl etkilendi?
Hastanemizdeki Bakteri Dağılımı, Antibakteriyel Direnç ve Antibiyotik Kullanımı Salgından Nasıl Etkilendi? Antibakteriyel direnç ve çoklu dirençli bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların sayısındaki artış, tüm dünyada insan sağlığını tehdit etmektedir. COVID-19 pandemisi antibakteriyel dirence olumlu ya da olumsuz etki edebilecek faktörleri birlikte barındırmaktadır. Bu çalışma, COVID-19 salgınının hastanemizdeki bakteri dağılımını, antibakteriyel direnci ve antibiyotik tüketimini nasıl etkilediğini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızda 01.04.2018-31.03.2022 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde yatan hastaların kan, idrar ve alt solunum yolu kültürlerindeki bakteriyel üremelerin dağılımı ve kültürlerde üreyen KNS, S. aureus, E. faecium, E. faecalis, E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa ile A. baumannii izolatlarının pandemi öncesi ve pandemi dönemindeki antibakteriyel duyarlılıkları karşılaştırılmıştır. Ayrıca pandemi öncesinde ve pandemi dönemindeki seftriakson, meropenem, imipenem, vankomisin, teikoplanin ve levofloksasin tüketimi yatarak tedavi gören 1000 gün başına tanımlanan günlük doza göre standardize edilerek değerlendirilmiştir. Kan, idrar ve alt solunum yolu kültürlerinde en sık izole edilen bakteri türünde pandemi döneminde değişim olmadığı görüldü. Her iki dönemde de kan kültürlerinde KNS, idrar kültürlerinde E. coli, alt solunum yolu kültürlerinde A. baumannii en sık izole edilen bakteri türü idi. Seftriakson tüketimine paralel olarak E. coli ve K. pneumoniae izolatlarının 3. kuşak sefalosporin direnci ve GSBL oranının pandemi döneminde arttığı görüldü. Karbapenem tüketimine paralel olarak E. coli ve K. pneumoniae izolatlarının karbapenem direncinin pandemi döneminde arttığı, ancak A. baumannii izolatlarının karbapenem direncinin azaldığı görüldü. Vankomisin tüketimine paralel olarak E. faecium izolatlarının vankomisin direncinin azaldığı görüldü. Ancak teikoplanin tüketimindeki artışa rağmen KNS ve E. faecium izolatlarının teikoplanin direnci azalmıştı. Kinolon tüketimine paralel olarak pandemi döneminde S. aureus ve K. pneumoniae izolatlarının kinolon direncinin arttığı, ancak E. faecium ve A. baumannii izolatlarının kinolon direncinde azalma olduğu görüldü. Pandeminin antibakteriyel direnç üzerine gerçek etkisinin anlaşılabilmesi ve daha anlamlı sonuçlara ulaşabilmek için sonuçlarımızın hasta özelliklerinin de değerlendirildiği çalışmalar ile desteklenmesi gerektiği kanaatine vardık. Anahtar Kelimeler: COVID-19, antimikrobiyal ilaç direnci, antibakteriyel ilaçlar, enfeksiyonlar, terapötik kullanımlar
Staphylococcus aures'a bağlı kan dolaşımı enfeksiyonlarının değerlendirilmesi
S. aureus, toplum kökenli ve nozokomiyal enfeksiyonların önde gelen etkenlerinden olup, özellikle mortalite ile sonuçlanabilen kan dolaşımı enfeksiyonuna yol açabilmesi nedeniyle önem arz etmektedir. Çalışmamızda, 01.01.2013- 01.01.2023 tarihleri arasında SA-KDE tanısı almış 321 hasta değerlendirilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen hastaların %18.1'i odağı belirlenemeyen KDE, %78.8'i sağlık hizmeti ilişkili KDE, %17.7'si MRSA-KDE tanısı almıştır. MRSA-KDE olan hastaların MSSA-KDE olan hastalara göre daha geç etkin tedavi aldığı, bu hastalarda yatış süresinin daha uzun olduğu belirlenmiştir. Odağı belirlenemeyen KDE olan hastaların odağı belirlenebilen KDE olan hastalara göre daha fazla immunsupresif tedavi kullandığı, invaziv işlemlerin daha az uygulandığı, tedavi süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır. Mortalite oranımız %35.2 saptanmış olup tek değişkenli analizde ileri yaş, yoğun bakım ünitesine yatış, hipotansiyon, genel durum bozukluğu, koenfeksiyon varlığı, enfeksiyon hastalıkları konsültasyonu istenmemesi, enfekte SVK'nın çıkarılmaması, etkenin MRSA olması, yüksek CKİ ve PBS, tedavi süresinin 14 günden kısa olması, invaziv girişimlerden mekanik ventilasyon, SVK, üriner kateter, nazogastrik sonda, drenaj kateteri uygulanması mortalite risk faktörü olarak bulunmuştur. Çok değişkenli analizde ise yoğun bakım ünitesine yatış, hipotansiyon, genel durum bozukluğu, yüksek CKİ ve tedavi süresinin 14 günden az olması bağımsız risk faktörü olarak bulunmuştur. MSSA-KDE tedavisinde sefazolin, ampisilin-sulbaktam, piperasilintazobaktam ve vankomisine göre daha düşük mortalite ile ilişkilendirilmiş, ancak bu fark anlamlı bulunmamıştır. Benzer şekilde, MRSA-KDE'de vankomisin alan hastalarda mortalite oranları teikoplanin veya daptomisin alanlara göre daha düşük olmasına rağmen bu fark da istatistiksel olarak anlamlılık göstermemiştir. Hastalarda tedavi başlangıcında, 5. ve 10. günlerde bakılan CRP ve WBC değerlerinin mortaliteyle ilişkisi değerlendirilmiştir. Yirmi sekizinci gün mortaliteyle en güçlü ilişki 10. günde bakılan CRP değerinde olup 51,2 mg/L'nin üzerinde olması %79 duyarlılıkla mortalite ile ilişkili bulunmuştur. Onuncu günde bakılan WBC değerinin ise 10250 µl'nin üzerinde olmasının %59 duyarlılıkla mortalite ile ilişkili olabileceği saptanmıştır Çalışmamız, SA-KDE yönetiminde komorbid durumların, uygun tedavi planlamasının, tedavi süresinin ve enfeksiyon hastalıkları konsültasyonunun önemini vurgulamaktadır.
Hepatit B virüsü ile infekte hastalardaki biyobelirteçlerin irdelenmesi
Bu çalışma PIV, Sİİ, APRİ, FİB-4 ve PCT skorlamalarının, KHB hastalarında karaciğer inflamasyonu ve fibrozisini öngörmedeki başarılarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada 01.01.2012 - 01.01.2024 tarihleri arasında Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniği'ne başvuran, 18 yaş üstü ve en az altı aydır HBsAg pozitifliği devam eden 602 KHB ön tanılı hasta incelenmiştir. Biyopsi sonucunda SUT tedavi verilme kriterlerine uyan ve kronik hepatit ile uyumlu 175 hasta, biyopsi sonucunda SUT tedavi verilme kriterlerine uymadığı belirlenen ve kronik enfeksiyon ile uyumlu 126 hasta, ayrıca biyopsi yapılmadan kronik enfeksiyon tanısıyla takip edilen 301 hasta olmak üzere hastalar üç gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında PIV, Sİİ, APRİ, FİB-4 ve PCT skorlamaları karşılaştırılmıştır. Biyopsi sonucunda kronik hepatit ile uyumlu olan hasta grubunda PIV skorlaması, kronik enfeksiyon (biyopsili ve biyopsisiz) grubuna göre daha düşük bulunmuştur. Ayrıca biyopsi yapılan hasta grubu düşük fibrozis ve yüksek fibrozis olarak iki gruba ayrıldığında, yüksek fibrozis grubunda PIV skorlaması daha düşük bulunmuştur. Biyopsi sonucunda kronik hepatit saptananlarda FİB-4 ve APRİ skorlarının daha yüksek, Sİİ ve PCT değerlerinin ise daha düşük olduğu görülmüştür. Güncel SUT kriterlerinde yer alan FİB-4, APRİ ve ALT değerlerini içeren geri ödeme koşulları göz önüne alındığında, kronik hepatit ile takip edilen hastaların %65,1'inin bu koşulları karşılamamasına rağmen biyopsi sonucu kronik hepatit ile uyumlu gelmiştir. Ayrıca biyopsi sonucu kronik enfeksiyon ile uyumlu olup tedavi başlanmayan gruptaki hastaların %15,9'unun SUT'a yeni eklenen bu koşullara göre tedavi alabileceği görülmüştür. Çalışmamızda, karaciğerde fibrozis ve inflamasyonun yüksek olduğu grupta, PIV, Sİİ ve PCT değerlerinin daha düşük olmasının sebebinin, platelet değerlerindeki azalma olduğu düşünülmüştür. Fibrozis 4 indeksi ve APRİ skorlamaları, karaciğerde inflamasyon ve fibrozisi öngörmede başarılı olsa da biyopsiye duyulan ihtiyacın devam ettiği unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: Biyobelirteçler, karaciğer fibrozisi, kronik hepatit B, panimmün inflamasyon değeri, platelet
Kolistin dirençli gram-negatif bakteri enfeksiyonlarında risk faktörleri
Kolistin direnci, günümüzde hem klinik hem de halk sağlığı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Kolistin direnci açısından en yaygın risk faktörleri polimiksin ve karbapenem kullanımıdır. Bununla birlikte sağlık bakım hizmeti alma, uzun süreli hastane ve yoğun bakım yatışı, invaziv cihaz kullanımı ve komorbiditeler diğer rapor edilmiş risk faktörleridir. Bu çalışmada kolistin dirençli gram-negatif bakteri enfeksiyonu tanısı alan hastaların demografik özellikleri, enfeksiyonla ilişkili risk faktörleri ve mortalite durumunun incelenerek, değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Süleyman Demirel Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde 01.12.2018-01.12.2023 tarihleri arasında servislerde ve YBÜ'lerde takip edilen kolistin dirençli mikroorganizmalara bağlı enfeksiyonu olan olguların verileri retrospektif olarak analiz edildi. Yüz doksan dokuz olgu vaka grubu olarak, aynı tarih aralığında kolistin duyarlı mikroorganizmalara bağlı enfeksiyonu olan 208 olgu kontrol grubu olarak alındı. Hastaların demografik özellikleri, kolistin dirençli gram-negatif bakteri enfeksiyonu gelişimi açısından hasta, sağlık bakımı ve antibiyotik kullanımı ile ilişkili olası risk faktörleri ve mortalite durumu incelendi. Vaka grubunda izole edilen kolistin dirençli mikroorganizmalar %56,3 Klebsiella pneumoniae, %43,7 Acinetobacter baumannii, kontrol grubunda %72,6 Acinetobacter baumannii, %27,4 Klebsiella pneumoniae olarak tespit edildi. Çok değişkenli analizde serebrovasküler hastalık, kan ürünü kullanımı, yatış öncesi son üç ayda antibiyotik kullanımı, imipenem, kolistin ve glikopeptid grubu antibiyotik kullanımı, ÇİD mikroorganizma ile enfeksiyon öyküsü, YBÜ yatış öyküsü, trakeostomi varlığı, kolistin dirençli gram-negatif bakteri enfeksiyonu gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Çalışmamızda değiştirilebilir risk faktörleri içinde en önemlisi geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı olarak saptandı. Dirençle mücadelede hastanelerin antimikrobiyal duyarlılık profillerini izlemeleri, risk faktörlerinin belirlenmesi ve bu doğrultuda enfeksiyon kontrol önlemlerinin alınması ile rasyonel antibiyotik kullanımı konusundaki özenin artırılması gerekmektedir.
COVİD-19 hastalarında viral genom analizi ve insanda hastalığın ağır seyriyle ilişkili literatürde gösterilmiş genetik varyantların genotiplendirilmesi
Pandeminin başlangıcından itibaren COVID-19'un yönetiminde klinisyenleri en çok zorlayan faktörlerden biri klinik seyirde görülen farklılıklardır. Ağır klinik seyir ile ilişkili parametrelerin detaylıca araştırılabilmesi için, ileri yaş ve ek komorbiditelerin varlığı gibi bilinen risk faktörlerinin yanı sıra, genetik faktörlerin ve konak-patojen ilişkisinin de incelenmesi gereklidir. Literatürde viral genom ve konak genomundaki farklılıklara bağlı klinik seyrin değişebileceğine dair kanıtlar bulunmaktadır. Bu amaçla COVID- 19 tanısıyla Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi'nde COVID-19 servislerinde izlenen 86, COVID-19 yoğun bakım ünitelerinde izlenen 63 hastadan klinik bilgilerin yanı sıra viral genom analizi için nazofarengeal ve orofarengeal sürüntü örneği ve insanda ağır hastalıkla ilişkili olabilecek genetik varyantların genotiplendirilmesi için tükürük ya da trakeobronşiyal örnekleme yapılmıştır. Çok değişkenli regresyon analizlerinde klinik faktörlerde ileri yaş ve kronik hastalık varlığı, laboratuvar parametrelerinde laktat dehidrojenaz yüksekliği ve lenfosit düşüklüğü ağır hastalıkla ilişkili bulunmuştur. Seyrek kanonikal korelasyon analizinde farklı klinik fenotipler ortaya konulmuştur. Viral mutasyonlar ve insan genetik varyantları ile ağır hastalık arasında istatistiki olarak anlamlı bulgu saptanmamıştır. Çalışmada kullanılan örneklem sayısının görece düşük olması kısıtlılık olarak kabul edilebilir, bu nedenle elde edilen bulguların daha geniş kohort üzerinde yeniden değerlendilmesi önerilir.
Piperasilin- tazobaktam ve karbapenem kullanımının karbapeneme dirençli enterobacterales ile fekal kolonizasyon gelişmesi üzerindeki etkisinin karşılaştırılması
Karbapenemler çok ilaca dirençli bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda en önemli tedavi seçeneklerinden birini oluşturmaktadır. Karbapeneme dirençli Enterobacterales (KDE) görülme sıklığının artması bu bakteriler ile enfekte olan hastaların yönetimini güçleştirmektedir. KDE enfeksiyonlarında tedavi seçenekleri azalmakta, morbidite ve mortalite önemli oranda artmaktadır. Uzun süreli hastane yatışı, immünsüpresyon, invaziv girişimler, yoğun bakım ünitesinde tedavi görmek ve antibiyotik kullanımı KDE ile kolonizasyon ve enfeksiyon riskini artırmaktadır. Piperasilin-tazobaktam (TZP) ve karbapenemler kritik hastalarda geniş etki spektrumu nedeni ile empirik tedavide sıklıkla tercih edilen antibiyotiklerdir. Gerek karbapenem gerekse TZP kullanımı KDE enfeksiyonlarının gelişmesinde risk faktörü olarak bildirilmiştir. Fakat her iki antibiyotiğin de hastane yatışı sırasında ardışık olarak kullanılması ve hastalarda antibiyotik kullanımı dışında KDE enfeksiyonu için diğer risk faktörlerinin bulunması, KDE enfeksiyonu gelişmesi açısından riskin hangi antibiyotik ile daha yüksek olduğunun belirlenmesini güçleştirmektedir. Bu çalışmanın amacı, antibiyotik kullanımı dışındaki risk faktörlerinin olmadığı deneysel bir ortamda, KDE kolonizasyonu gelişmesinde meropenem ve TZP etkisinin karşılaştırılmasıdır. Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Laboratuvarı ve Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Ana Bilim Dalı Laboratuvarında gerçekleştirildi. İki basamaklı olarak planlanan çalışmanın birinci basamağında her biri altı fareden oluşan gruplar; TZP, meropenem, siklofosfamid, TZP ve siklofosfamid, meropenem ve siklofosfamid uygulanacak grup ve kontrol grubu olarak ayrıldı. Altı farklı grupta toplam 36 fare kullanılarak çalışma yürütüldü. Antibiyotikler 14 gün süre ile uygulanarak sıfırıncı, üçüncü, beşinci, yedinci, onuncu ve on dördüncü günlerde farelerden taze dışkı örnekleri alındı. Örnekler meropenem ve vankomisin diski eklenen sıvı besiyerlerinde 72 saat süre ile bekletilerek, günlük bulanıklık kontrolü yapıldı. Bulanıklık olması halinde çift taraflı katı besiyerine ekim yapıldı. Üreme görülen bakterilerden öncelikle gram boyama yapılarak mikroskobik inceleme yapıldı. Gram-negatif basil veya kokobasil morfolojisinde izlenen bakteriler MALDI-TOF ile tanımlandı. Enterobacterales türleri olarak tanımlanan izolatlar için disk difüzyon yöntemi ile antibiyotik duyarlılığı araştırıldı. Deneylerin on dördüncü gününde karbapenem direncine sebep olan genlerin tayini amacıyla gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyon (GZ-PZR) yapıldı. İkinci basamakta ise, farelerden elde edilen Esherichia coli ve Klebsiella pneumoniae olarak tanımlanan bakteriler laboratuvar ortamında karbapeneme maruz bırakılarak karbapenem direnci gelişme süreci izlendi. Fareden izole edilen üç farklı suş ERT-1: tüm antibiyotiklere duyarlı E. coli; ERT-3: ampisilin hariç test edilen tüm antibiyotiklere duyarlı K. pneumoniae; ERT-4: Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üreten K. pneumoniae kullanıldı. ERT-1 ve ERT-3 izolatları, hasta klinik örneklerinden izole edilen blaOXA-48 geni pozitif olan aynı tür izolatlar ile karşılaştırılarak heterojen bir bakteri popülasyonu oluşturuldu. Yeni oluşan E. coli ve K. pneumoniae suşları (sırası ile ERT-2 ve ERT-5) çalışmaya eklenerek in vitro deneyler yapıldı. Deneylerde ertapenem ve TZP antibiyotikleri kullanılarak mikrodilüsyon yöntemi ile bakterilerin minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) değerleri belirlendi. Mikroplakta her bakteri için, üreme gözlenen son kuyucuktan çift taraflı katı besiyerine ekim yapılarak 24 saat inkübe edildi ve sonraki gün tekrar mikrodilüsyon uygulandı. TZP duyarlı olan iki izolat (TZP-1: tüm antibiyotiklere duyarlı E. coli; TZP-3: ampisilin hariç diğer test edilen antibiyotiklere duyarlı K. pneumoniae) farklı bir mikroplakta mikrodilüsyon yöntemi ile TZP'ye maruz bırakıldı. Ardışık iki TZP maruziyeti sonrası ertapenem MİK değerleri takip edildi. Bakterilerde ertapenem maruziyeti sonrası direnç geliştiğinde deney tamamlandı. Antibiyotik maruziyetine rağmen ertapanem duyarlılığı devam eden suşlar için ardışık on defa antibiyotik maruziyeti sonrası deneyler sonlandırıldı. Gruplar arası karşılaştırma için tek yönlü varyans analizini takip eden Tukey Testi ile yapılması; sonuçların ortalama±standart hata olarak verilmesi ve P< 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmesi planlandı. Çalışmaya 36 adet fare ile başlandı. Deney süresince farelerden alınan toplam 196 dışkı kültüründen 17 (%8.6)'sında Enterobacterales üremesi oldu. Her bir farklı deney hayvanlarından alınan dışkı örneklerinde üreyen Enterobacterales tür düzeyinde tanımlandığında bakterilerden onu K. pneumoniae, ikisi E. coli, ikisi M. morganii, ikisi E. cloacae complex ve biri K. oxytoca olduğu tespit edildi. Kültürde soyutlanan Enterobacterales kökenlerinin tümü karbapeneme duyarlı idi. Meropenem uygulanan grupta (n=6) ve kontrol grubunda (n=6), örneklerin hiçbirinde Enterobacterales üremedi. TZP uygulanan farelerden (n=6) alınan dışkı kültürlerinde üçünde yedinci, onuncu ve on dördüncü günlerde GSBL üreten Enterobacterales soyulandı. TZP ve siklofosfamid uygulanan grupta (n=6) ise; yedinci günde bir, onuncu günde bir ve on dördüncü günde üç örnek olmak üzere toplam beş örnekte GSBL üreten Enterobacterales gözlendi. Deneylerin on dördüncü gününde her bir fareden alınan dışkıdan GZ-PZR testleri çalışıldı. Siklofosfamid uygulanan gruptan elde edilen bir örnekte blaNDM gen pozitif olarak saptandı ancak dışkı kültüründe Enterobacterales üremedi. Hiçbir denekte KDE üremesi saptanmadığı ve sadece TZP uygulanan grupta GSBL üreten Enterobacterales olduğu için istatistiksel analiz yapılmadı. İn vitro deneylerde; ERT-1 suşu ardışık on kez ertapeneme maruz kaldıktan sonra hala ertapeneme duyarlı idi. Bununla birlikte, OXA-48 karbapenemaz üreten bir başka E. coli suşu ile bu suşun karşılaşması ile elde edilen yeni E. coli suşu (ERT-2), ertapenem ile dördüncü kez karşılaştıktan sonra ertapeneme dirençli hale geldi. ERT-3 kodlu K. pneumoniae suşu ardışık on defa ertapenem maruziyeti ile ertapenem MİK değeri sınır değer olan 0.5 µg/ml'e yükseldi. ERT-4 kodlu GSBL üreten K. pneumoniae, ertapenem maruziyetinin altıncı gününde; ERT-5 suşu ise maruziyetin dördüncü gününde ertapeneme direnç geliştirdi. TZP mikroplağında ardışık on kez TZP maruziyeti sonrası TZP-1 izolatı TZP ve ertapeneme karşı duyarlı idi. TZP-3 izolatının ise deney sonunda TZP MİK değeri 128 µg/ml iken; ertapenem MİK değeri: 0.5 µg/ml olduğu görüldü. Bütün izolatlara deneyler tamamlandıktan sonra GZ-PZR testi uygulandı ve sadece ERT-2 izolatında bla OXA-48 geni pozitif olduğu görüldü. Diğer izolatlarda karbapenemaz geni saptanmadı. Özet olarak, 14 gün süreyle TZP ve meropenem uygulanması farelerde fekal KDE kolonizasyonu oluşturmadı, fakat TZP uygulaması fekal GSBL üreten Enterobactarales kolonizasyonu ile sonuçlandı. İn vitro deneyler, karbapenem ve TZP'ye maruz kalmanın ardından karbepenem MİK'inin arttığını gösterdi, bununla birlikte, karbapeneme dirençli OXA-48 üreten bakteriler ile karşılaşan bakterilerin, tekrarlayan ertapenem maruziyetinden sonra erken dönemlerde direnç geliştirdiği bulundu. Bu çalışma 15.12.2022 tarihi ile Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje numarası: 20407
Kafa tabanı osteomyeliti olan hastalarda antimikrobiyal tedaviyi etkileyen faktörler
Çalışmamızda 2012-2021 yılları arasında Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ve Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dallarına başvurarak, osteomiyelit tanısı konulan (ICD kodu M86) 545 hastanın dosyası incelendi. Bunlar içinde KTO tanısı olan ve yeterli verinin sağlanabildiği 43 hasta çalışmaya dahil edildi. İncelenen hastalarda radyolojik veya klinik iyileşmenin olması kriter olarak seçildi. Hastalar gerileme, stabil ve ilerleme olarak 3 grupta sınıflandırıldı; bu gruplarda demografik bilglieri, KTO tanısı açısından risk faktörü oluşturabilecek eşlik eden bulgu ve hastalıkları, tanı anında mevcut olan semptom ve bulguları, hastalık tanısı için uygulanan yöntemler, hastalık izleminde uygulanan yöntemler, tedavi yöntemi olarak cerrahi debridman yapılıp yapılmadığı, antibiyotik tedavi süresi, kraniyel sinir felci başta olmak üzere hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan komplikasyonlar ve mortalite sonuçları karşılaştırıldı. Çalışma hastalarının 8'i (%18.6) kadın, 35'i (%81,4) erkek olup, yaş ortalaması 60,9813,44 (yaş aralığı 23 ile 89) olarak saptandı. 38 hastada (%88,4) otit ve ilişkili bulgular (eksternal otit, otitis media, kolesteatom ) , 31 hastada (%72,1) tip 2 diabetes mellitus, 27 hastada (%62,8) hipertansiyon, 19 hastada (%44,2) kalp yetmezliği , 13 hastada (%30,2) kronik böbrek hasarı, 11 hastada (%25,6) malignite, 7 hastada (%16,3) pulmoner hastalık ve 5 hastada ( %11,6) immün yetmezlik mevcuttu. En sık saptanan semptom 41 hastada (%95,3) görülen baş ağrısı, 40 hastada (%93,0) kulak ağrısı olarak belirlendi. KTO tanılı hastalarda predispozan faktörleri değerlendirildiğinde 19 hastada (%44,2) otojenik kaynaklı nedenler, 12 hastada (%27.9) ise non-otojenik nedenler bulundu. Tedavi süresi gerileme grubunun %11.8'inde, stabil grubun %16.7'sinde, ilerleme grubunun %50.0'sinde bir ayın altındaydı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p<0.05). Gerileme grubunda IV antibiyotik kullanımı ortalaması en yüksek düzeyde olup, bunu sırasıyla stabil ve ilerleme grupları izlemekteydi. Oral antibiyotik kullanımı stabil grupta en yüksek düzeyde olup, bunu sırasıyla gerileme ve ilerleme grupları iii izlemekteydi. Total antibiyotik kullanımı ise gerileme grubunda en yüksek düzeyde olup, bunu sırasıyla stabil ve ilerleme grupları izlemekteydi. Fark analizi sonuçlarına göre IV, oral ve toplam antibiyotik kullanımının üçlü gruplar arasındaki farkları istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Antibiyotik tedavisi tüm hastalar için majör tedavi süreci olsa da, cerrahi kombinasyon ağırlık göstermektedir. IV antibiyotiğin ağır klinik tablolarda daha etkili olduğu ya da kullanıldığı görülmektedir.
Bruselloz tanılı hastaların epidemiyolojik, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularının analizi ve literatürün gözden geçirilmesi
Amaç: Bruselloz, dünyada en sık görülen zoonotik hastalıklardan biri olup günümüzde de halk sağlığı açısından önemini korumaktadır. Bu çalışmada, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde bruselloz tanısıyla izlenen hastaların demografik ve klinik özellikleri, gelişen komplikasyonları, laboratuvar ve radyolojik bulguları ile uygulanan tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin güncel literatür ışığında tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Ocak 2018-Aralık 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Kliniğinde izlenen brusellozis tanısı almış 223 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik, klinik özellikleri, laboratuvar sonuçları, tanısal yöntemler, tedavi modaliteleri ve tedavi sonu değerlendirmeleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 223 hastanın 107'si (%48) kadın, 116'sı (%52) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 42 (18-80) yıldı. Hastaların %58,7'si kent merkezlerinde, %41,3'ü kırsal alanlarda yaşıyordu. En sık görülen bulaşma yolu sindirim yoluyla olup hastaların %79,4'ünde pastörize olmayan taze peynir yeme öyküsü vardı. Hastaların %34,5'i hayvancılıkla uğraşıyordu. Başvuru süresine göre kategorize edildiğinde hastaların %55,6'sı (n=124) akut bruselloz olarak değerlendirildi. İlk başvuru anında %82,5 (n=184) ile yaygın vücut ağrısı, %76,7 (n=171) ile halsizlik, %66,4 (n=148) ile terleme hastaların başvuru anında en sık başvurdukları yakınmalardı. Hastaların başvuru anındaki en sık fizik muayene bulgusu %40,3 ile kemik ve eklemlerde hassasiyetti. Bazılarında tekli, bazılarında birden fazla bölgede olmak üzere olguların %47,1'inde komplikasyon (fokal tutulum) tespit edildi. Komplike brusellozlu olguların içinde en sık osteoartiküler tutulum (n=67, %37) izlendi. Kronik hastalık ile bruselloz evreleri arasında yapılan incelemede anlamlı bir istatistiksel ilişki saptanmadı (p= 0,656). Bruselloza ait komplikasyon gelişen hastalar ile başvuru süresine göre yapılan karşılaştırmada akut evrede bulunan olguların daha sık epididimoorşit ile seyrettiği izlendi (p= 0,005). Hastalarımızın başvuru anında ortalama ESH 25,3 mm/saat, ortalama C-reaktif protein değeri 3,1 mg/dl olarak tespit edildi. Gruplar arasında değerlendirme yapıldığında akut brusellozda ortalama C-reaktif protein değeri 4,1 mg/dl, subakut brusellozda 2,3 mg/dl, kronik brusellozda 1,7 mg/dl ve relaps olgularda ise 1,7 mg/dl olarak bulundu (p= 0,0055). Akut brusellozda ortalama ESH 30,1 mm/saat, subakut brusellozda 27 mm/saat, kronik brusellozda 20 mm/saat ve relaps olgularında ise 14,9 mm/saat olarak tespit edildi (p=0,0023). Rose Bengal Testi, 165 (%74) olguda pozitif, 58 (%26) olguda negatif olarak tespit edildi. Brucella serum aglütinasyon test (SAT) değeri olguların tamamında 1/160 ve üzeri titrasyonda izlendi. SAT titrasyonu 1/160 olan olgularda Rose Bengal Test pozitifliği %51,6 iken 1/5120 titrasyonda Rose Bengal Test pozitifliği %96,4 oranında tespit edildi (p= 0,001). Ultrasonografik görüntüleme yapılan 220 hastanın 36'sında (%16,4) hepatomegali, 31'inde (%14,1) splenomegali, 21'inde (%9,5) epididimoorşit, ikisinde (%0,9) memede kitle izlendi. Magnetic rezonans görüntüleme yapılan 103 hastanın 35'inde (%34) spondilodiskit, 23'ünde (%22,3) artrit, 19'unda (%18,4) 8 sakroileit, 4'ünde (%3,9)'ünde menenjit bulguları tespit edildi. Tedavi rejimi olarak en çok streptomisin, doksisiklin ve rifampisin kombinasyon tedavisi (%63,7) tercih edildi. Sonuç: Bruselloz zoonotik bir hastalıktır. Halen ciddi komplikasyonlara ve yüksek ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Çalışmamızda başvuru süresine göre kategorize edildiğinde hastaların %55,6'sının akut dönemde başvurduğu tespit edildi. Komplike bruselloz oranı % 47,1 idi ve en sık osteoartiküler tutulum (%37) izlendi. Akut brusellozlu genç hastalarda kompikasyon olarak epididimoorşit varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Laboratuvar olarak hastalarımızın başvuru anında izlenen ortalama eritrosit sedimentasyon hızı 25,3 mm/saat, ortalama C-reaktif protein değeri 3,1 mg/dl olarak tespit edildi. Serum aglütinasyon test titrasyonu 1/160'ın üzerine çıktıkça Rose Bengal test pozitiflik artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bruselloz yönünden endemik bir bölge olmasından dolayı erken tedavi başlamak ve komplikasyonları engellemek için ayırıcı tanıda brusellozu düşünmek önemlidir. Bu nedenle her basamakta görev yapan hekimler ile bruselloz yönünden endemik bölgede yaşayan halkın bruselloz hakkında farkındalıklarının arttırılması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, Rose Bengal, Komplikasyon, Epididimoorşit, Osteoartiküler
Van ilinde hastanemize başvuran gebe hastalarda Rubella, Cytomegalovirus, Toxoplasma gondii seroprevalansı, ölü doğum ve erken doğum oranları, IgG pozitif hastalarda IgG avidite karşılaştırılması
Gebelik, anne ve fetüs sağlığının çeşitli enfeksiyonlar ile tehdit edildiği ve birçok fizyolojik değişimin gerçekleştiği bir dönemdir. Gebelikte geçirilen ve konjenital anomalilere sebep olan enfeksiyonlar, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, mortalite ve perinatal morbiditenin en önemli sebeplerinden biridir. Gebelik döneminde geçirilen ve düşük veya ölü doğumlara sebep olan TORCH grubu enfeksiyonlarınaRubella, Cytomegalovırus, Toxoplasmagondii ve diğer etkenlerin sebep olduğu bilinmektedir. Gebelik döneminde geçirilen bu enfeksiyonların mümkün olduğu kadar erken teşhisi özelikle fetüs sağlığı açısından oldukça önem arzetmektedir. Bu çalışmanın amacı, gebelerde Rubella, Cytomegalovırus ve Toxoplasmagondii seroprevalansını belirlemek, ölü doğum ve erken doğum oranlarının saptanması ayrıca IgG antikorları pozitif olan gebe hastalarda avidite bakılarak IgG avidite değerlerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışma Van ilinde Eylül 2015 - Eylül 2017 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 18-48 yaş aralığındaki 300 gebe hasta üzerinde yürütüldü. Yaş aralığı 18-48 ve yaş ortalaması 29 ± 6,9 olan gebelerin gebelik haftası 11-32 hafta aralığında ve gebelik haftası ortalaması 21,5 ± 3,4 olarak belirlendi. Toplam gebelik sayısı (gravide) ortalaması 3,2 ± 1,6 olarak saptandı. Gebeler ikamet yerlerine göre incelendiğinde 196'sı (%65,3) şehirde ikamet ederken 104'ünün (%34,6) kırsal bölgede ikamet ettiği görüldü. Eğitim durumlarına göre değerlendirilen gebelerin ise 122'sinin (%40,6) okur-yazar olmadığı 126'sının (%42) ilköğretim mezunu olduğu, 52'sinin (%17,3) ise lise ve sonrası okullardan mezun olduğu görüldü. Çalışmaya dahil edilen gebe hastalardan alınan 300 kan örneği Cytomegalovirus, Rubella ve T.gondii IgG ve IgM antikorlarının araştırılması amacıyla ELISA yöntemi kullanıldı. Gebelerden alınan kan örneklerinde Rubella IgG %96 ve Rubella IgM %4, CMV IgG %99 ve CMV IgM %1,3, T.gondii IgG %56,3 ve IgM %7,6 oranında seropozitiflik tespit edildi. Ölü doğum/erken doğum oranlarının sırasıylaRubella IgM 2 (%18,1) / 4 (%17,3), Rubella IgG 11 (%100) / 22 (%95,6), CMV IgM 1 (%9) / 2 (%8,6), CMV IgG 11 (%100) / 23 (%100), T.gondii IgM 1 (%9) / 3 (%13), T.gondiiIgG 4 (%36,3) / 8 (%34,7) olduğu saptandı.Avidite değerleri sırayla düşük/gri zon/yüksek değerlerin Rubella'da 3/0/2, Cytomegalovırus'te 0/0/3 ve T.gondii'de 8/1/12 şeklinde olduğu saptandı. Sonuç olarak düşük veya ölü doğumlara sebep olabilen Toxoplasma gondii, Cytomegalovırusve Rubella etkenlerinin bölgemizdeki gebe hastalarda halen önemini koruyan sağlık sorunları arasındadır. Serolojik yöntemlerin bu enfeksiyonların teşhisinde ve IgG avidite testi yapılarak şüpheli durumların netleştirilmesinde hekime yol gösterici bir yöntem olabileceği kanaatine varıldı. Ayrıca bu hastalıklardan korunma, bulaş yolları ve kontrolü konusunda toplumun eğitilmesinin toplum sağlığı açısından çok önemli olduğu sonucuna varıldı.
Bruselloz ilişkili akut hepatit: 13 yıllık deneyimimiz
Bruselloz neredeyse her organ sistemini tutabilen zoonotik bir enfeksiyondur. Karaciğer (KC) tutulan organların başında gelmektedir. KC tutulumu genellikle hafif derecede aminotransferaz yükseklikleri ile kendini göstermekledir. KC fonksiyonu ise sıklıkla normaldir ve klinik hepatit gelişimi nadirdir. Bu çalışma ile 13 yıl boyunca yatırılarak takip edilen bruselloza bağlı akut hepatit kliniği olan olgular değerlendirmiş, kliniğimizin takip ve tedavi deneyimi sunulmuştur. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Ocak 2008 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji servisinde yatan ve yaşı 18'den büyük bruselloz hepatit tanılı hastalar dahil edilmiştir. Çalışmada 61'i erkek, 42'si erkek olmak üzere 103 erişkin hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bruselloz tanısı için klinik şüphe varlığında; bruselloz standart tüp agglütinasyon (STA) titresinin 1/160 ve üzerinde olması ve/veya kan ve doku kültürlerinde Brucella spp. üremesi ve/veya bruselloz polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testinin pozitif olması kriterlerinden en az birinin olması baz alındı. Hepatit varlığı için aminotransferazların normal üst sınırının (NÜS) ≥ 5 katı olması ve/veya total bilirubin seviyesinin ≥2 mg/dl olması ve/veya lokal hepatik lezyonun gösterilmiş olarak kabul edildi. Hepatik tutulum tipi laboratuvar ve radyolojik bulgularına göre yapıldı. Laboratuvara göre ayırımda klinik hepatit için alanin aminotransferaz (ALT) ve/veya aspartat aminotransferaz (AST) ≥ 5 kat NÜS olması, kolestaz (kolestatik hepatit) için alkalen fosfataz (ALP) ≥ 3 kat NÜS ve/veya gama glutamil transferaz (GGT)≥1,5 kat NÜS ve/veya total bilirubin≥2 mg/dl olması baz alındı. Radyolojik ayırımda ultrasonografi (USG) bulgularına göre; granülomatöz hepatit: USG ile KC'de granülomatöz lezyonları bulunması ve diffüz hepatit: USG'de granülomatöz lezyonun bulunmaması şeklinde belirlendi. Bulgular: Biyokimyasal laboratuvar düzeylerine göre olguların %35,9'unda klinik hepatit, %17,5'inde kolestatik hepatit ve %46,6'sında bu iki durumun birlikteliği vardı. Radyolojik değerlendirmede tüm olguların %88,3'üne USG yapılmış olup bunların %5,5'inde granülomatöz hepatit saptandı. Olguların 91'ine (%88,3) batın USG yapılmış olup 24'ünde (%26,4) USG'de herhangi bir bulgu yoktu. 46 olguda (%50,5) hepatosplenomegali (HSM), 15 olguda (%16,5) hepatomegali (HM), 5 olguda (%5,5) ise splenomegali (SM) saptandı. Olguların %83,5'i akut, %14,6'sı subakut ve %1,9'u kronik bruselloza sahipti. Olguların en sık yakınmaları ateş (%85,4), terleme (%84,5), halsizlik (%84,5), iştahsızlık (%79,6) ve kas eklem ağrıları (%72,8) idi. Hemogram incelemelerinde olguların 10'unda (%9,7) lökositoz, 47'sinde (%45,6) lökopeni, 57'sinde (%55,3) anemi, 55'inde (%53,4) trombositopeni ve 35'inde (%34,0) pansitopeni görüldü. En sık kullanılan tedavi rejimi bir aminoglikozidin (AG) doksisiklin (DOX) ve rifampisin (RIF) ile üçlü kombinasyonuydu. Sonuç: Çalışmamız hepatit varlığında dahi tedavi ile klinik yanıtın ve laboratuvarda düzelmenin yüksek oranlarda olduğu gösterildi. Çalışmamızda hastaneye yatış süresine etki eden bir parametre saptanmadı fakat ALT, AST ve total bilirubin değerlerinde düzelmenin kan kültüründe pozitifliğinde, sekonder organ tutulumu varlığında ve ALT/AST>1 olması durumunda daha geç olduğu gözlendi. Verdiğimiz tedavi rejimlerin bu süre üzerine bir etkisi bulunmadı. Literatürde tedavide AG'li rejimlerin seçilmesi durumunda daha hızlı düzelme sağladığını bildiren retrospektif çalışmalar olsa da daha büyük hasta gruplarında yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
YÜ Dursun Odabaşı Tıp Merkezindeki sağlık çalışanlarının HIV/AIDS hastalığı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi.
Giriş ve Amaç: Edinilmiş immün yetmezlik sendromu (AIDS) dünya genelinde gençlerde daha fazla olmak üzere her yaş grubunda artış gösteren, aşısı bulunmayan ve hastaların yaşam kalitelerini olumsuz etkileyen kronik bulaşıcı bir hastalıktır. AİDS hastaları toplum tarafından dışlandığı gibi sağlık çalışanlarının da ayrımcı ve damgalayıcı tutumlarına maruz kalmaktadır. HIV/AIDS'li bireylere verilen sağlık bakım hizmetlerinin kalitesini artırmada, mesleki eğitim sürecinde konuya ilişkin alınan eğitimler hastaların kaliteli, önyargısız ve eşit şartlarda sağlık hizmeti almasını sağlayacaktır. Çalışmamızda Van YYÜ Dursun Odabaşı Tıp Merkezindeki sağlık çalışanlarının HIV/AIDS hastalığı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi ve bunlarla ilişkili faktörleri analiz ederek bilgi düzeyine göre birimlerin belirlenmesi ve buna yönelik eğitimlerin verilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi etik kurulundan onay alındıktan sonra, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi'nde çalışan 500 sağlık çalışanın dahil edildiği kesitsel tipte bir anket çalışması yapılmıştır. Çalışma Nisan 2023- Mayıs 2023 tarihleri arasında yapılmıştır. Veriler Sosyodemografik Bilgi Formu, AIDS Bilgi Ölçeği (ABÖ) ve AIDS Tutum Ölçeği (ATÖ) kullanılarak toplanmıştır. Ölçeklerin kullanılması için ölçek sahiplerinden e-mail yoluyla izin alınmıştır. Veriler, 8 soruluk sosyodemografik özellikler, 11 soruluk sağlık çalışanlarının HIV/AIDS teması öncesi ve sonrası durumlarını belirten soru formu ile 21 soruluk AIDS Bilgi Ölçeği ve 17 soruluk AIDS Tutum Ölçeği'ni içeren toplamda 57 sorunun yer aldığı Veri Toplama Formu ile toplanmıştır. AIDS Bilgi Ölçeği'nden alınacak puanlar 0-21 arasında, AIDS Tutum Ölçeği'nden alınacak puanlar 17-85 arasında değişmekte olup, yüksek puanlar sırasıyla daha yüksek bilgi ve daha olumlu tutum anlamına gelmektedir. Verilerin analizinde SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı sürüm 21 kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistik, değişken türüne göre yüzdelik dağılım, ortalama, standart sapma, ortanca, minimum, maksimum hesaplanarak yapılmıştır. Analitik istatistikte, değişken türü, kategori sayısı ve dağılım özelliğine göre Student's T, Mann-Whitney U, ANOVA, Kruskal-Wallis, Ki-Kare, Fisher's Exact, Spearman Korelasyon Testleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma kapsamındaki sağlık çalışanlarının AIDS Bilgi Ölçeği puan ortalaması 12.8 ± 4.9, AIDS Tutum Ölçeği puan ortalaması 48.7 ± 11.3'tür. Çalışmamızda sağlık çalışanlarının HIV/AIDS konusundaki bilgilerinin düşük düzeyde olduğu ve sağlık çalışanlarının hastalığa ve hasta bireylere karşı olumlu tutumlarının yine düşük seviyelerde olduğu görüldü. Sağlık çalışanlarının AIDS Bilgi Ölçeği puanı ile AIDS Tutum Ölçeği puanı arasındaki korelasyon incelendiğinde, zayıf fakat anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki saptanmış, bu da sağlık çalışanlarının AIDS bilgi düzeyinin arttıkça, AIDS'e karşı tutumlarının da daha olumlu olduğunu göstermiştir. Sağlık çalışanlarının HIV/AIDS konusundaki bilgi düzeyleri arttıkça, bu hastalığa karşı daha utanılacak ve damgalayıcı bir hastalık olarak baktıkları görülmüş, fakat bu hastalara karşı daha olumlu tutum ve davranışlar sergilediği görülmüştür. 18-35 yaş aralığında olan sağlık çalışanlarının HIV/AIDS konusundaki bilgi düzeylerinin ve HIV/AIDS'e karşı olumlu tutumlarının, 36-65 yaş aralığındaki sağlık çalışanlarından daha yüksek olduğu görüldü. Sağlık çalışanlarının cinsiyetinin ve medeni durumunun HIV/AIDS konusunda bilgi düzeyini anlamlı derecede etkilemediği fakat kadınların erkeklere göre ve bekarların evlilere göre HIV/AIDS'li hastalara karşı daha olumlu tutum ve davranışlarda bulunduğu görüldü. Çalışmamızda eğitim durumu üniversite ve üstünde olan sağlık çalışanlarının HIV/AIDS hastalığı hakkındaki bilgi düzeylerinin, eğitim durumu lise ve altında olan sağlık çalışanlarından anlamlı derecede yüksek olduğu görülmesine rağmen bu hastalara karşı tutumları arasında anlamlı fark izlenmedi. Çalışmamızda doktorların HIV/AIDS konusundaki bilgi düzeyinin hemşirelerden yüksek olduğu, hemşirelerin ise diğer sağlık çalışanlarından anlamlı derece yüksek olduğu görüldü. Yaptığımız çalışmada doktorların HIV/AIDS konusunda bilgilerinin iyi düzeyde, hemşirelerin düşük düzeyde ve diğer sağlık çalışanlarının ise çok düşük düzeyde olduğu görüldü. Doktor ve hemşirelerin AIDS'li bireylere karşı olumlu tutum ve davranışlarının diğer sağlık çalışanlarına göre daha yüksek olduğu görüldü. Fakat sonuç olarak doktorların ve hemşirelerin de ölçek bazında bu hastalığa karşı tutumlarının iyi olmadığı görüldü. Çalışmamızda meslekteki çalışma süresi 1-10 yıl arasında olanların HIV/AIDS konusundaki bilgi düzeyinin ve AIDS'li hastalara karşı olumlu tutumlarının, meslekteki çalışma süresi ≥11 yıl olan sağlık çalışanlarından daha yüksek olduğu görüldü. AIDS hakkında eğitim alan sağlık çalışanlarının bilgi düzeylerinin daha yüksek olduğu görüldü. Çalışmamızda doktorların HIV/AIDS konusunda hemşirelerden; hemşirelerin ise diğer sağlık çalışanlarından daha fazla eğitim aldığı görüldü. Çalışmamızda kesici-delici alet yaralanması yaşadığını belirten sağlık çalışanlarının HIV/AIDS konusundaki bilgi düzeylerinin kesici-delici alet yaralanması yaşamayanlara göre daha yüksek olduğu görüldü. Çalışmaları sırasında kesici delici alet yaralanması yaşayan ve hastanın vücut sekresyonlarına maruz kalan sağlık çalışanlarının bu temasları bildirmeme oranları yüksekti (%66,8) ve bildirmeme nedenlerine en sık olarak "önemsemedim" cevabı verildi. Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak sağlık çalışanlarının HIV/AIDS konusunda bilgi düzeylerinin istenilen seviyede olmadığı görüldü. Bundan dolayı hastanede çalışan; doktorlar dahil tüm sağlık çalışanlarına HIV/AIDS hastalığı, hastalıktan korunma yolları ve HIV/AIDS hastalarına karşı tutum ve davranışların düzeltilmesi ile ilgili eğitimler verilmesi gerekmektedir. Bunun için de belirli komitelerin kurulması ve sık aralıklarla güncel bilgiler ile sağlık çalışanlarının aydınlatılması HIV/AIDS hastalarının eşit şartlarda, olumsuz tutumlara maruz kalmadan tedavi almasında son derece faydalı olacaktır. Hastanede çalışan sağlık çalışanlarından lise ve altında eğitim seviyesine sahip kişilerin de olmasından dolayı temel eğitim ders müfredatına, ilköğretimden başlayarak tüm öğrencileri kapsayan, yaşa göre yapılandırılmış cinsel sağlık eğitimi eklenmesi, kitle iletişim araçlarının HIV/AIDS dahil cinsel sağlık konularında bilimsel araştırmalarca kanıtlanmış doğru ve kaliteli bilgiyi sunma aracı olarak kullanılması, toplumda HIV/AIDS'e karşı bilinçli ve ön yargısız toplum yetiştirilmesinde faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: HIV/AIDS, Bilgi, Tutum, Sağlık Çalışanları
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalarında serum pentraksin-3 düzeylerinin klinik ve prognoz ile ilişkisi
Bu çalışmada erişkin Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında serum pentraksin 3 düzeylerinin, hastalığın klinik seyri ve prognozu ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Mayıs 2024- Mayıs 2025 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD servisinde takip edilen Kırım-Kongo kanamalı ateşi tanılı 30 hasta ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji anabilimdalı polikliniğine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üzeri sağlıklı gönüllü, Kırım-Kongo kanamalı ateşi olmadığı bilinen 30 kontrol grubu, toplam 60 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalar, Kırım-Kongo kanamalı ateşi şiddet derecelendirme puanı (SGS) skorlaması ve klinik olarak kötü prognoz kriterleri de göz önüne alınarak; hafif, orta ve ağır hasta grupları olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubundaki bireylerden alınan ve -80°C'de saklanan serum örneklerinde pentraksin 3 düzeyleri ticari kitler kullanılarak ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Bulgular: Hastalardan bakılan serum pentraksin 3 düzeyi, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu tespit edildi (sırasıyla, 556.3 ± 209,7 ng/ml, 210.3±77.0, p: 0.000). Kontrol ve Kırım-Kongo kanamalı ateşi grubu hastaların ayrımında pentraksin 3 350 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.833 (0.724-0.943)] etkinliği gözlendi. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında pentraksin 3<350 ve ≥350 olan gruplar arasında SGS skoru (hafif, orta ve ağır) ve kanama durumu anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0.05). Sonuç: Çalışmamız, pentraksin 3'ün Kırım-Kongo kanamalı ateşinde tanısal bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, ancak hastalık şiddeti ve prognozu öngörmede tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Pentraksin 3'ün diğer inflamatuvar belirteçler ve klinik parametreler ile kullanılması, Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında tanı ve prognoz açısından daha güvenilir bir değerlendirme sağlayabilir. Gelecekte, daha geniş örneklem grupları ile çok merkezli, prospektif çalışmalar yapılarak pentraksin 3'ün Kırım-Kongo kanamalı ateşi ve diğer enfeksiyon hastalıklarındaki prognostik değeri daha net bir şekilde ortaya konulabilir.
Kliniğimizde 2017-2024 yılları arasında yatarak takip edilen nedeni bilinmeyen ateş vakalarının epidemiyolojik, klinik ve prognostik incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada nedeni bilinmeyen ateş olgularının etiyolojik dağılımlarını, tanıya yönlendiren anamnez, muayene, laboratuvar ve görüntüleme, girişimsel inceleme bulguları ile olguların prognostik seyrini ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2017-2024 arası kliniğimizde NBA ön tanısıyla yatan hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak veriler tarandı. Yaş, cinsiyet, özgeçmiş, fizik muayene, başvuruda bakılan laboratuvar incelemeleri, görüntülemeler, girişimsel incelemeler, tanı alma ve yatış süreleri ile taburculuk sonrası prognozu kaydedildi. Bulgular: 100 olgunun 39'unun kolajen-vasküler hastalık, 19'unun enfeksiyon hastalığı, 17'sinin malignite, 12'sinin diğer tanı aldığı ve 13'üne tanı konamadığı tespit edildi. Kolajen-vasküler hastalık grubunda en sık %25,6 ile vaskülitler, enfeksiyon grubunda %36,8 ile tüberküloz en sık sebep olarak saptandı. En sık malignite %52,9 ile lenfomalardı. Diğer grupta ilk sırada %25 ile subakut tiroidit bulundu. Malignite grubu için yapılan regresyon analizinde anti HIV pozitifliği, CRP'nin 140 mg/L ve üzeri olması ile hemoglobin düşüklüğünün maligniteyi öngörmede etkili olabileceği belirlendi. Ferritinin 875 µg/L ve üzeri değerleri malignite lehine anlamlılık gösterdi (p:0,01). Tanıya katkısı sebebiyle NBA olgularında PET-BT'nin erken kullanımı düşünülmelidir. Malignite ve enfeksiyon grubunda tanısal değerin daha yüksek, kolajen-vasküler hastalık grubunda anlamlı oranda daha düşük olduğu görülmüştür (p:0,004). Taburculuk sonrası izlemde 7'si malignite vakası olmak üzere toplamda 11 olgunun exitus olduğu saptandı. Sonuç: Gelişen tanı yöntemleri ile NBA etiyolojisinde enfeksiyonların sıklığı azalmış, kolajen-vasküler olguların sıklığı artmıştır. Malign olgular ise rastlanma sıklığı ve kötü prognoz sebebiyle halen önemini korumaktadır. Hastanın prognozunda malignite ve enfeksiyon grubunda tanının erken konulması önemlidir. PET-BT'nin malignite ve enfeksiyon hastalıkları tanısına istatiksel anlamlı (p:0,004) katkısı sebebiyle NBA olgularında PET-BT'nin erken kullanımı düşünülmelidir. Anahtar Kelimeler: NBA, tüberküloz, vaskülit, malignensi, HIV, PET-BT
Yoğun bakım ünitesinde kandidemi tanısında kullanılan klinik skorların değerlendirilmesi
Amaçlar: Bu çalışmada yoğun bakımda (YBÜ) takip edilen kandidemi gelişen hastalarda 3 farklı klinik skorlamanın değerlendirilmesi amaçlandı. Bu 3 skorlama sistemi; Ostrosky-Zeichner prediktif kuralı, Nebraska Tıp Merkezi (NMC) ve Cerrahapaşa Candida skoru olarak belirlendi. YBÜ'de takip edilen hastalarda kandidemiyi en iyi öngören ve bu bağlamda erken tanı ve tedavi ile morbidite ve mortalite oranlarını azaltacak skorlamanın belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve yöntem: Retrospektif olarak yürütülen bu vaka-kontrol temelli çalışmada Ocak 2021-Aralık 2023 tarihleri arasında hastanemiz YBÜ'de takip edilen kandidemi gelişen ve gelişmeyen hastalar 1:3 oranında eşleştirilerek çalışmaya dahil edildi. Nötropenik, hamile, transplantasyon yapılan, HIV ile enfekte hastalar ve 18 yaşından genç olgular çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların demografik verileri ve kandidemi risk faktörleri kaydedildi. Tüm veriler değerlendirildikten sonra her hastaya Cerrahpaşa Candida, NMC ve Ostrosky-Zeichner risk skorları hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya kandidemi grubunda 40 ve kontrol grubunda 119 olmak üzere toplamda 159 hasta dahil edildi. Kandidemi grubunun %60' ı kadın olup yaş ortalaması 68 idi. Kandidemi ve kontrol grubu cinsiyet ve yaş dağılımı açısından karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde bir fark saptanmadı. Kandidemi grubunda izole edilen türlerin %27,5'i C. albicans, %25'i, C. glabrata ve %15'i C. tropicalis idi. Kandidemi gününde SVK varlığı, kandidemi gününde geniş antibiyoterapi, immünosüpresyon, intraabdominal enfeksiyon, ABY, ağır sepsis, kandida kolonizasyonu, Cerrahpaşa Candida skorunun ≥4 olması ve Ostrosky-Zeichner kuralına göre risk varlığı kandidemi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek oranda saptandı. Cerrahpaşa Candida skorunun, özgüllüğü %93,3, pozitif prediktif değeri %69,2, negatif prediktif değeri %83,5 ve doğruluk oranı %80,1 olup diğer skorlarla karşılaştırıldığında kandidemiyi anlamlı oranda daha yüksek düzeyde öngördürdüğü belirlendi. Sonuç: Cerrahpaşa Candida skoru, diğer skorlarla karşılaştırıldığında yüksek pozitif ve negatif prediktif değeri ve doğruluk oranıyla, ayrıca günlük hesaplanabilme özelliğiyle YBÜ hastalarında kandidemi riskini daha yüksek oranda ve dinamik olarak öngörebilir. Bu bağlamda erken tanı ve emprik tedavi ile kandidemi ile ilişkili morbidite ve mortalitenin azaltılabileceği öne çıkan önemli bir unsurdur. Anahtar kelimeler: Kandidemi, Yoğun Bakım Ünitesi, Cerrahpaşa Candida skoru
Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri'nde 2018-2019 yılları arasında tedavi edilen nötropenik bakteriyemik olan hastalar ile olmayanların karşılaştırılması ve 2010-2019 yılları arasında değişen gram negatif bakteriyemi etiyolojisinin, epidemiyolojisinin, antibiyotik direnç mekanizmalarının araştırılması
Giriş: Hematolojik hastalığı olan ve/veya kök hücre nakli (KHN) yapılan hasta sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Bakteriyemi, kontaminasyon riskinin az olması ve antibiyogram çalışılma şansı olduğu için bu hastalarda önem arz etmektedir. Araştırmamızın amacı; hematolojik hastalığı olan ve/veya kök hücre nakli yapılan febril nötropenik hastaları prospektif olarak takip ederek bakteriyemi gelişmesini etkileyen faktörler, mortalite oranları ve mortaliteyi etkilen faktörler açısından araştırmak ve 2010-2019 ilk 5 ayını kapsayacak şekilde üreyen mikroorganizmaların etken dağılımını, antibiyotik duyarlılığını belirlemektir. Yöntem: 01.01.2010-31.05.2019 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin ve Onkoloji Hastaneleri'nde takip edilen gram negatif (GN) basillere bağlı bakteriyemisi olan ve olmayan yetişkin hastalar arasından seçilmiştir. Çalışmanın retrospektif ve prospektif gözlemsel olarak yapılmıştır. Retrospektif dönemde (01.01.2010-28.02.2018) 211 bakteriyemik, prospektif dönemde (01.03.2018-31.05.2019) ise 66 bakteriyemik olan ve 132 bakteriyemik olmayan hasta toplanmıştır. Bakteriyemik olan hastaların 2010-2019'un ilk 5 ayını içeren süreç içerisinde kan kültüründen izole edilen GN bakteri üremeleri, mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılıkları ve direnç mekanizmaları karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hematolojik hastalığı olan ve/veya KHN yapılmış bir hastada; erkek cinsiyet 2.77 kat, bakteriyemi öncesi radyoterapi verilmesi 5.16 kat, bakteriyemi öncesi steroid verilmesi 3.47 kat, eşlik eden enfeksiyon olduğunda 2.69 kat, sistolik kan basıncı <90 mmHg olunca 3.35 kat, septik şok varlığı 2.90 kat, 30 gün içinde antibiyotik kullanımı 19.37 kat, son 3 ay içinde yoğun bakım yatışı varlığı 20.69 kat, dirençli bakteri ile kolonizasyon varlığı 2.82 kat, bakteriyemi öncesi 1 birimlik nötropenik gün artışı 1.10 kat ve yatış süresinde 1 birimlik uzama 1.09 kat bakteriyemi gelişme riskini arttırmaktadır. Bakteriyemik olan hastalarda graft-versus-hastalığı varlığı 30 kat, hastalığın tedaviye dirençli olması 18.17 kat, bakteriyemi öncesi 48 saat veya daha uzun süredir idrar sondası olması 24.23 kat, eşlik eden enfeksiyon olması 15.96 kat, bakteriyemi öncesi sistolik kan basıncı <90 mmHg olması 6.074 kat, septik şok varlığı 9.42 kat, karbapeneme dirençli GN bakteri üremesi 3.42 kat, yoğun bakım ihtiyacı gelişmesi 90.25 kat, entübasyon yapılması 59.5 kat, hedefe yönelik tedavide kolistin tedavisi verilmesi 8.4 kat ve hastanede yatış süresinin 1 gün artması 0.98 kat bakteriyemi sonrası 30 günlük mortaliteyi arttırmaktadır. Kemoterapi (KT) verilmesi 20 kat ve uygun ampirik tedavi ise 16.6 kat mortaliteyi azaltmaktadır. Bakteriyemik olmayan hastalarda ise hastalığın tedaviye dirençli olması 27.38 kat, sistolik kan basıncı < 90 mmHg olması 9.04 kat, septik şok varlığı 65 kat, kolistinin nihai tedavide tercih edilmesi 11.67 kat, yoğun bakım ihtiyacı gelişmesi 72.67 kat, entübasyon uygulanması 39.64 kat, ateş (FEN) sonrası nötropeninin devam etmesi 1.046 kat ve son 30 gün içinde antibiyotik kullanımı 3.6 kat mortaliteyi arttırmaktadır. Hastalara FEN öncesi KT verilmesi 6.7 kat, koloni stimülan uygulanması 6.3 kat mortaliteyi azaltmaktadır. On yıllık süredeki kültürler değerlendirildiğinde, çok ilaca dirençli bakteriler (p=0.03) ile karbapeneme dirençli Enterobacteriaceae'larda (p=0.02) yıllar içerisinde artış eğilimi görülmüştür. Gram negatif bakterilerdeki karbapeneme direnç (p=0.10), ESBLs üretimi (p=0.13), ESBLs üreten Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae (p=0.32) açısından yıllar içerisinde anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmada bakteriyemi ve mortalite gelişmesini etkileyen birçok faktör bulunmuştur. Bu faktörlerin hepsinin düzeltilmesi veya önlenmesi elbette ki mümkün değildir. Ancak gereksiz üriner ve santral kateterlerin çekilmesi, uygunsuz antibiyotik kullanımından kaçınılması, hastaların uzun süre hastanede yatırılmaması, nötropeni gelişme riski yüksek olan hastalarda dikkatli olunması, hastalara uygun profilaksilerin doğru zamanda başlanması, eşlik eden enfeksiyonların ivedilikle tedavi edilmesi, yoğun bakım ihtiyacı olan hastaların erken tanımlanması, invaziv işlemler seçilirken ve uygulanırken dikkatli olunması, bakteriyemi açısından yüksek riskli olan hastaların tanımlanması, dirençli baktereyemi gelişme riski olan hastalarda uygun ampirik tedavi verilmesi uygulanabilecek genel öneriler gibi görünmektedir.
HIV ile enfekte bireylerde kırılganlığı öngörmede oksidatif stres belirteçlerinin rolü
İnsan immün yetmezlik virüsü (Human Immunodeficiency Virus: HIV) ile enfekte bireylerde etkili antiretroviral tedavi (ART) kullanımının yaygınlaşması ile birlikte viral baskılanma sağlanmaktadır. Viral baskılanmaya rağmen devam eden immün aktivasyon, oksidatif stres ve ilaç yan etkileri nedeniyle HIV ile yaşayan bireyler komorbid durumlar ile daha sık karşı karşıya kalmakta ve daha erken yaşlanmaktadır. Kırılganlık, çeşitli stresörlere karşı hassasiyetin arttığı ve düşmeler, uzun süreli bakım ihtiyacı ve mortalite dahil kötü klinik sonlanımlar açısından artmış riske neden olan bir geriatrik sendromdur. HIV ile yaşayan bireyler arasında, ölüme karşı daha savunmasız olanları tanımlamak ve hastalığın ve tedavinin sağlık durumu üzerindeki etkilerini ölçmek için de, kırılganlık araştırılmaya başlanmıştır. Çalışmamızda 40 yaş üstü HIV ile yaşayan bireylerde kırılganlık durumu ve bununla ilişkili olabilecek sarkopeni durumu, kardiyovasküler hastalık riski ve nörokognitif bozukluk gibi HIV ile enfekte hastalarda sıklığı artan komorbiditeler ve mortalite riski arasındaki ilişki incelenmiştir. Hastalarda kırılganlık, sarkopeni, artmış mortalite riski, nörokognitif bozukluk ve artmış kardiyovasküler hastalık riskini öngörmede oksidatif hasar belirteçlerinin kullanılabileceği hipotezi kurulmuştur. Bu amaçla hastalarda malondialdehit (MDA) ve total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri incelenmiştir. Çalışmaya 71 hasta dahil edilmiş olup 3 hasta kırılgan, 32 hasta ise pre-kırılgan olarak bulunmuştur. MDA düzeyi kırılgan olmayan hastalarda anlamlı olarak daha düşük saptanırken (p<0,001) azalmış kas gücü, düşük mini mental durum testi (MMT) skoru ve yüksek VACS (Veterans Aging Cohort Study) skoru MDA düzeyi ve kırılganlıkla ilişkili bulunmuştur (MDA ile sırasıyla azalmış kas gücü, VACS, MMT arasındaki ilişkinin p-değerleri: 0,029, 0,031, 0,004). TAK düzeyi ile kırılganlık arasında bir ilişki gösterilememiştir. İnflamatuar belirteçlerden C-Reaktif Protein (CRP) ve D-Dimer düzeyleri de araştırılmış; ancak bu belirteçler ile oksidatif sistem belirteçleri ve kırılganlık arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmanın sonucunda MDA'nın, HIV ile yaşayan bireylerde kırılganlığı öngörmede kullanılabileceği bulunmuş olup, daha geniş hasta popülasyonunda oksidatif stresle ilişkili ek belirteçlerin kullanılabileceği ileri çalışmaların yapılmasının yararlı olabileceği kanaatine varılmıştır.
Yoğun bakım ünitelerinde sepsis ve ventilatör ilişkili pnömonide antibiyotik yönetim programının etkileri
Son yıllarda, antibiyotik direnç oranında önemli ölçüde arttığı, buna karşılık yeni geliştirilen antibiyotiklerin sayısında ciddi azalma olduğu görülmektedir. Diğer mikroorganizmalara nazaran bakterilerin hızlı direnç kazanması, bu etkenlerle ciddi enfeksiyon gelişen hastalarda "uygunsuz" tedavi sonucu morbiditenin, mortalitenin ve tedavi maliyetinin daha yüksek olması nedeniyle antibiyotik yönetimi son yıllarda oldukça popüler bir konu haline gelmiştir. Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Erişkin ve Onkoloji Hastaneleri Yoğun Bakım Üniteleri'nde izlenmekte olan, sepsis/septik şok veya ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) tanısı almış olan hastalarda yapılmıştır. Çalışmada antimikrobiyal tedavi yönetim uygulamasının etkileri araştırılmıştır. Hasta verileri, sadece yerel kılavuzların geliştirildiği ve uygulanmasının teşvik edildiği (2. dönem) ve her hastanın tedavi planına aktif müdahalenin yapıldığı (3. dönem) iki dönemde prospektif olarak toplanmış, veriler retrospektif hasta verileriyle karşılaştırılmıştır. Antimikrobiyal yönetim ilkelerinin uygulanmasının hasta izlemindeki etkileri, geliştirilen skorlama sistemlerine göre puanlama yapılarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda sepsis kolunda, SOFA skoru hesaplanma oranı (p<0,001), antibiyotik uygulamadan önce tam idrar tetkiki (p=0,001) ve idrar kültürü alınma oranları (p=0,003) müdahaleli 3. dönemde 1. ve 2. dönemlere göre anlamlı şekilde artmıştır. Tedavi öncesi iki set kan kültürü alınması 2. ve 3. dönemde, 1. döneme göre anlamlı olarak artmıştır (0,034). Antibiyotik öncesi CRP ve prokalsitonin bakılması 3. dönemde en yüksektir (p<0,001). Antibiyotiğin yerel kılavuza uygun doz (p=0,004) ve uygun infüzyon süresinde (p<0,001) verilme oranı yine 3. dönemde en yüksektir. VİP kolunda tanı anında SOFA skoru hesaplanması 3. dönemde sağlanmıştır (p=0,027). Antibiyotik öncesi solunum yolu örneklerinin kültürü ve Gram boyamasının yapılma oranında (p=0,028), antibiyoterapinin kılavuza uygun doz aralığında verilmesinde (p=0,021) 2. dönemde bir düşüş olmuş, 3. dönemde bu rakamlar artmıştır. Kalite skorlamasından alınan toplam puanlar hem sepsis hem de VİP kolunda artmıştır.
Kanser hastaları ve hematopoetik kök hücre nakli alıcılarında febril nötropeni tanı ve tedavi protokolüne uyumun değerlendirilmesi ve artırılması
Giriş: Enfeksiyon Hastalıkları, Onkoloji ve Hematoloji bölümlerinin iş birliği ile hazırlanan Febril nötropeni (FEN) yönetimine kurumsal yaklaşım, 2017 yılında yazılı bir kılavuz haline getirilmiştir. Bu çalışmanın amacı; Hematolojik malignitesi olanlarda, solid tümör hastalarında ve hematopoetik kök hücre nakli (KHN) yapılan hastalarda var olan kurumsal yaklaşıma uyumun ve FEN yönetimi için yerel rehbere uyumun araştırılması ve rehberin yazılı hale getirilmesinin rehbere uyum üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem: Enfeksiyon Kontrol Komitesi Antimikrobiyal Yönetişim alt grubu tarafından Nisan 2016 ve Ocak 2019 tarihleri arasında kaydı tutulan 227 hastada, antimikrobiyal profilaksi, tarama ve tanı testleri ve empirik antibakteriyel tedavi açısından uyum değerlendirildi. Bulgular: Hastalardan 91'i (%40,1) kurumsal FEN rehberi yayımlanmadan önce (birinci dönem), 136 (%59,9) hasta ise rehber yayımlandıktan sonra (ikinci dönem) FEN geçirmişti. Hastaların 175'inde (%77,1) hematolojik malignite, 49'unda (%21,6) ise solid organ malignitesi mevcuttu. Hastaların 26'sına allojenik KHN, 40 hastaya otolog KHN yapılmıştı. Yaş, cinsiyet, malignite tipi, KHN sıklığı gibi demografik karakteristikler açısından iki dönem karşılaştırıldığında fark olmadığı görüldü. Antibakteriyel profilakside tam uyum (endikasyon, doz, süre) oranı %38,3; antifungal profilaksiye tam uyum (endikasyon, ilaç türü, doz ve süre) oranı ise %14,1 idi. İki dönem karşılaştırıldığında antibakteriyel ve antifungal profilaksi uyum oranları arasında farklılık bulunmadı. Değerlendirilen hastaların 84'ünde yerel rehbere göre galaktomannan (GM) antijen testi tarama endikasyonu vardı. İki dönem arasında GM antijen testi ile tarama yapılmasına uyum açısından farklılık yoktu (birinci dönem %80'e karşı ikinci dönem %75,5), p=0,63). Kan kültürü alma tekniklerine uyum oranı birinci dönem %2,2 iken, ikinci dönemde %25,0 olarak görüldü (p<0,001). Hastaların 190'ında (%83,7) başlangıç empirik antibiyotik tedavisi rehber önerilerine uygundu. Uyum oranı birinci dönemde %79,1 iken, ikinci dönemde %86,8 idi. (p=0,13). Bakteriyemik hastalarda uygun spektruma sahip empirik antibakteriyel tedavi oranı birinci dönemde %58,3 iken ikinci dönemde bu oran %88.1'di (p=0,006). Antibakteriyel tedavide eskalasyon gereksinimi ikinci dönemde anlamlı derece daha düşüktü (birinci dönemde %49,5'e karşı ikinci dönemde %35,3, p=0,03). Birinci dönemde eskalasyon ortanca 3 (minimum:1- maksimum: 9) günde yapılırken, ikinci dönemde ortanca 4 (min:1, mak:13) günde eskalasyon yapılmıştı (p=0,03). Hastaların 111'inde (%48,9) ilk tercih empirik antibakteriyel tedavi ile ateş yanıtı alındığı görüldü. Bu oran birinci dönemde %35,2'yken ikinci dönemde %58,1 idi (p=0,001). Otuz günlük kaba mortalite hızı %16,7 saptandı ve iki dönem arasında fark görülmedi (p=0,78). Sonuç: Bu çalışma, rehber yayımlandıktan sonra antibakteriyel tedavinin etkinliğinde artış olduğunu göstermiştir. Uygun spektrumda antibakteriyel tedavideki artış, ilk tercih empirik antibakteriyel tedaviyle daha yüksek ateş yanıtı oranı ile sonuçlanmış ve eskalasyon sıklığı azalmıştır. Yazılı bir rehberin yayımlanması, Enfeksiyon Hastalıkları hekimleri tarafından yönlendirilen empirik antibakteriyel tedavi kalitesini iyileştirmiştir. Buna rağmen, kan kültürleri, antimikrobiyal profilaksi ve GM antijeninin tarama testi olarak kullanılması gibi alanlarda iyileştirmeler gerekmektedir. Prospektif müdahale çalışmaları bu alanları geliştirmek için büyük potansiyele sahiptir ancak bu çalışmalar yoğun iş yükü ve zaman gerektirir. Ayrıca, klinik çalışmalarla elde edilen iyileştirmelerin sürdürülebilirliği özellikle sürecin kolay bir yolla günlük uygulamaya adapte edilemediği durumlarda düşük olabilir. Kurumsal rehberlere uyumu artırmak için hastane bilgi sistemine entegre klinik karar destek sistemlerinin kullanılması hem düzenli geri bildirim sağlanması hem de gerekli bilgilere erişimin kolaylaştırılması açısından etkili bir çözüm olabilir.
Ege Üniversitesi HIV kohortu antiretroviral tedavi başlama ve değiştirme yaklaşımları: Zaman içinde değişim
Amaç: Çalışmanın birincil amacı, HIV/AIDS olgularının tedavi başlanma kriterlerini ve tedavi seyrinde gelişebilecek tedavi değişikliklerini kılavuzlarda yapılan önerilere uyumluluk açısından incelemektir. İkincil amaçlar ise, olguların epidemiyolojik özelliklerini, klinik ve laboratuvar bulgularını ve HIV/AIDS hastalarının takip süresinde sağkalım sürelerini etkileyen faktörleri irdelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ocak 1986 – Aralık 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran olguları kapsamaktadır. 1986-1995 tarihleri arasındaki hasta bilgilerine ulaşılamadığı için 1996 - 2015 tarihleri arasında takip edilen 431 HIV/AIDS olgusu retrospektif olarak ve iki on yıllık dilimdeki (1995-2005 ve 2006-2015) veriler karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %80'i erkektir; ortanca (min; maks) yaşı 36,43 (17; 77) bulunmuştur. En sık bulaş yolları heteroseksüel cinsel ilişki (%52) ve erkek erkeğe cinsel ilişkidir (%34,1). Başvuru anında olguların %26,8'i (s=113) evre 1, %42,9'u (s=181) evre 2, %30,3'ü (s=128) evre 3 olarak değerlendirilmiştir. İlk on yıllık dilimde ilk başvuruların çoğunlukla 3. evre, ikinci on yıllık dilimde ise 1. veya 2. evrede olduğu görülmüştür (p=0,00). Çalışmanın ilk on yıllık diliminde, başvuru anındaki CD4 T lenfositlerinin ortanca (min; maks) sayısı 160 (3;650) hücre/mm3, 2006-2015 yılları arasında 355 (0;1800) hücre/mm3 bulunmuştur (p=0,00). Olguların %94,2'sine (s=406) tedavi başlanırken, %5,8'i (s=25) tedavisiz izlenmiştir. En sık tedavi başlanma nedeni hastaların %44'ünde CD4 T lenfosit sayısının <350 hücre/mm3 bulunması olmuştur. İlk on yılda en çok tercih edilen rejim zidovudin / lamivudin + nevirapin (%26,5) iken, ikinci on yılda Tenofovir disoproksil fumarat/emtrisitabin+lopinavir/ritonavir (%31,3) olmuştur. Olguların, %70,1'inde 6. ayda ve %78,1'inde toplam takip süresinde HIV RNA ölçümünün saptanabilir düzeyin altına indiği, iki zaman dilimi arasında HIV RNA ölçümünün negatifleşmesi açısından anlamlı (p=0,004) bir fark olduğu tespit edilmiştir. Takip süresinde olguların %38,9'unda en sık (%48) yan etki nedeniyle tedavi değişikliği yapılmıştır. Olguların %12,9'unda AIDS tanımlayan hastalık geliştiği görülmüştür. Çalışmanın ilk ve ikinci on yıllık diliminde AIDS tanımlayan hastalığı olan olguların oranı sırasıyla %52,6 ve %11 saptanmıştır (p=0,01). En sık tespit edilen AIDS tanımlayan hastalık %38 oranında Mycobacterium tuberculosis'dir. Olguların %11,6'sının tedaviye uyumsuzluk gösterdiği saptanmıştır. Verilerine ulaşılabilen 384 olgunun %60,8'inde yan etki gelişmiştir. Bunlar arasında en sık görülen %60,2 ile hiperlipidemi olmuştur. Olguların %6,5'i ölmüştür; ölümlerin %35,7'si birinci, %64,3'ü ikinci on yıllık dilimde olmuştur. En sık iki ölüm nedeni lenfoma (%14,3) ve tüberkülozdur (%10,9). Çalışma süresi boyunca takip edilen/verilerine ulaşılabilen 411 olgunun tahmini sağkalım ortalaması 272 ay (%95 güven aralığı 225 ila 320) bulunmuştur. Antiretroviral tedavi ile HIV RNA ölçümünün negatifleşmemesinin, AIDS tanımlayan bir hastalığın bulunmasının ve başlangıçtaki CD4 T lenfosit sayısının <200 hücre/mm3 olmasının, sağkalım süresini olumsuz etkilediği ve kısalttığı saptanmıştır. Sonuç: Ege Üniversitesi kohortunda HIV/AIDS ile yaşayan bireylerin izlem ve tedavisi, kılavuz önerileri ile uyumlu bir biçimde yapılmaktadır. Takibe alınan olguların takipte kalma oranları, özellikle son on yıl içinde UNAIDS tarafından öngörülen hedeflere ulaşmış görünmektedir. Tedavi başlanma ve virolojik başarı elde edilme oranları ise ikinci on yıllık dilimde UNAIDS hedefinin üzerindedir. Anahtar kelimeler: HIV, antiretroviral tedavi, sağkalım
İmmün yetmelikli hastalarda aşı ile korunabilen hastalıklara karşı önerilen aşı programlarının yeterliliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın ana amacı retrospektif olarak immün yetmezlikli hastalarda aşı ile korunabilen hastalıklara karşı aşı öncesi ve sonrası immün yanıtı değerlendirmektir. İkincil amaçlar ise immün yetmezlikli hastalarda bağışıklama şemasının gözden geçirilmesi, aşılama programı hakkında ilgili klinisyenlerin algısını arttırmak ve bağışıklama alışkanlığının kazandırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine veya aşı polikliniğine 1 Ocak 2016-8 Ekim 2018 tarihleri arasında başvuran kemik iliği nakilli, böbrek nakilli ve HIV pozitif hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Belirtilen hasta gruplarında pnömokok, hepatit B ve hepatit A aşısı uygulanan, aşı öncesi ve aşı sonrası serolojik testleri bulunan hastaların demografik özellikleri, immün yetmezlik durumu ve aşı yanıtları kaydedilmiştir. Aşı yanıtı ve aşı yanıtını etkileyen faktörler değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen hasta sayısı 168'dir ( 25 kemik iliği nakilli, 15 böbrek nakilli ve 128 HIV pozitif). Organ nakilli hastalarda nakil sonrası aşı başlanma medyan süresi sırasıyla kemik iliği nakillilerde 7 ay, böbrek nakillilerde 26 aydır (p=0,010). Çalışma kapsamında değerlendirilen üç immüm yetmezlikli hasta grubunda pnömokok aşısı sonrası istatiksel anlamlı antikor titrelerinde artış saptanmıştır, sırasıyla kemik iliği nakillilerde p=0,001 ,böbrek nakillilerde p=0,036 ve HIV pozitif hastalarda p=000 olarak bulunmuştur. Hepatit B aşısı uygulanan 12 kemik iliği nakilli hastanın sekizinde (%66,6) aşı sonrası serokonversiyon görülmüştür. Böbrek nakilli 15 hastanın sadece beşine nakil öncesi hepatit B aşısı uygulanmıştı, nakil sonrası hepatit B aşısı ile ise altı hastanın ikisinde bağışıklık gelişmiştir. HIV pozitif olgularda CD4 sayısı ile bazal pnömokok antikoru ve aşı sonrası pnömokok antikoru arasında korelasyon saptanmamıştır. CD4 sayısı <350 hücre/mm3 olan olgularda aşı ile antikor yanıtı artanların oranı %81,8 iken, 350 hücre/mm3 olan olgularda % 84 saptanmıştır. CD4 sayısına göre pnömokok antikorundaki artış arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0,609). CD4 sayısının Hepatit B aşı yanıtına etkisi değerlendirildiğinde; CD4 sayısı <350 hücre/mm3 olan olgularda bağışıklık %56,3 oranında iken, CD4 sayısı350 hücre/mm3 olan olgularda bağışıklık oranı %88,7 saptanmıştır. CD4 sayısının 350 hücre/mm3 olması ile hepatit B aşısına bağışıklık yanıt istatiksel anlamlı olarak artmaktadır (p=0,008). HIV RNA düzeyi ile hepatit B aşısına yanıt arasında ilişki saptanmamıştır (p=0,35). Hepatit A aşısı uygulanan 48 HIV pozitif hastanın 46'sında (%95) aşı sonrası bağışıklık gelişmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda tüm immünsupresif hasta gruplarında pnömokok aşı etkinliğinin gösterilmiş olması nedeniyle pnömokok aşısı immünsupresif hastalara uygulanmalıdır. Böbrek nakilli hastalarda nakil sonrası aşı yanıtı azaldığından bu hastaların nakil öncesi aşılanması önemlidir. HIV pozitif hastalarda CD4 sayısı ile pnömokok aşısına yanıt arasında ilişki gözlenmezken, CD4 sayısının hepatit B aşısına yanıtı etkilediği gösterilmiştir. İmmün yetmezlikli hastaların rehber önerileri doğrultusunda aşıları yapılmalıdır.
Karbapenemaz üreten enterobacterıaceae ile gelişen üriner sistem enfeksiyonlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Gram negatif bakterilerde son yıllar içerisinde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) ve karbapenemaz üreten etkenlerle gelişen enfeksiyonlar, özellikle hastanede yatmakta olan hastalarda ve altta yatan immünsüpresyon gibi hastalığı olanlarda ciddi tedavi sorunlarına neden olmaktadır. Karbapenemazlar; penisilinleri, sefalosporinleri ve değişen derecelerde olmak üzere karbapenemleri ve monobaktamları hidrolize eden beta laktamazlardır. Enterobacteriaceae üyelerinin karbapenemleri hidrolize eden beta laktamazları; sınıf A, B (metallo-b-laktamazlar), D (OXA grubu karbapenemazlar) içinde yer alabilirler. Karbapenemazlar, tüm beta laktamlara dirence yol açmaları nedeniyle bir endişe kaynağı oluşturmaktadır, çünkü karbapenemaz üreten suşlar genellikle diğer direnç mekanizmalarını da taşıdıkları için çoklu dirençlidirler ve karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae enfeksiyonları yüksek mortalite hızları ile ilişkilidir. Karbapenemaz üreten bakterilerin neden olduğu, özellikle hayatı tehdit eden ciddi enfeksiyonların sağaltımında antibiyotik kullanımı ve sonuçları hakkında yeterince klinik veri bulunmamaktadır. Bu enfeksiyonlarda antibiyotik seçenekleri oldukça kısıtlıdır. Bu çalışmada karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae ile gelişen üriner sistem enfeksiyonu olan hastaların demografik özellikleri ile birlikte antibiyogram duyarlılıklarının ve endikasyon dahilinde tedavi sonrası klinik yanıtlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Tavşanda metisiline dirençli staphylococcus aureus ile oluşturulmuş deneysel menenjit modelinde seftarolin ile vankomisinin bakteriyolojik etkinliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada tavşanda metisiline dirençli S. aureus kökeni ile (MRSA) oluşturulmuş deneysel menenjit modelinde seftarolin ve vankomisinin antibakteriyel etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Menenjit, standart ATCC 43300 MRSA kökeninin Yeni Zelanda tavşanlarının sisterna magnaları içine doğrudan inokülasyonu ile oluşturuldu. Tavşanlar 28 saatlik enkübasyon süresinin ardından kontrol, seftarolin ve vankomisin olmak üzere üç gruba ayrıldı. Seftarolin grubuna 10 mg/kg seftarolin (Astra Zeneca, Cambridge, Britanya) günde iki kez, vankomisin grubuna 20 mg/kg vankomisin (Koçak Farma, İstanbul, Türkiye) günde iki kez verildi, kontrol grubuna ilaç verilmedi. Tedaviye başlandıktan sonra sıfırıncı, 24. ve 73. saatlerde alınan BOS örneklerinden kantitatif kültür yapıldı. Yirmidördüncü ve 73. saatte alınan serum ve BOS örneklerinde biyolojik yöntemle ilaç seviyesi ölçümü yapıldı. Seftarolin ilaç düzeyi için, K. rhizophilia ATCC 9341 kökeni, vankomisin ilaç düzeyi için ise B. subtilis ATCC 6633 kökeni kullanıldı. Steril insan serumunda 0,2,4,6,8,12 ve 24. saatlerde in vitro zamana karşı öldürme verileri araştırıldı. Bulgular: Yirmisekiz saatlik enkübasyon süresinin sonunda 47 tavşandan 30'u menenjit kriterlerini sağlıyordu. Alınan BOS örneklerindeki bakteri miktarları logaritma 10 cinsinden hesaplandığında enkübasyon süresinin sonunda kontrol grubunda 3,968±0,521 kob/mL, seftarolin grubunda 3,974±0,603 kob/mL, vankomisin grubunda 3,967±0,527 kob/mL bakteri vardı (p>0,05). Deney sırasında 24. saatte sağ kalan tavşanlar açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Deney sonunda seftarolin ve vankomisin grupları ile kontrol grubu arasında sağkalım açısından anlamlı fark varken (p<0.05), iki tedavi grubu arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tedavinin 24. saatinde BOS'daki bakteri miktarı tedavi gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düştü (kontrol: 3,682±3,543 kob/mL, seftarolin: -2,608±3,279kob/mL, vankomisin: -2,167±3,612 kob/mL). Seftarolin ve vankomisin grupları arasında anlamlı fark yoktu. BOS'da saptanabilir düzeyin üzerinde seftarolin (≥0,12 mg/L) saptanan tavşanlarda, seftarolinin BOS'a geçiş oranı %38.3 ile %70 arasında değişmekteydi (ortalama %51±15). Vankomisin (saptanabilir düzey: ≥0,5 mg/L) grubunda BOS'a geçiş oranı ise, ölçülebilen iki tavşanda %14,7 ve %35,5 idi. İn vitro zamana karşı öldürme verilerinde seftarolin vankomisine kıyasla daha kuvvetli bakterisidal etki göstermiş olsa da 24. saatin sonunda aradaki farkın nispeten kapandığı ve vankomisinin de en azından x10 MIC düzeyinde insan serumunu steril hale getirmeyi başardığı saptandı. Sonuç: Bu bulgular MRSA ile oluşturulmuş tavşan menenjiti modelinde seftarolinin antibakteriyel etkinliğinin en az vankomisin kadar olduğunu düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: menenjit, metisiline dirençli Staphylococcus aureus, MRSA, seftarolin, vankomisin, hayvan modeli, tavşan, bioassay.
Art alan HIV pozitif bireylerde inflamatuvar parametrelerin değerlendirilmesi
Antiretroviral tedavilerin (ART) kullanıma girmesi ile HIV ile yaşayan bireylerde (PLWH) HIV viral yükü her ne kadar önemli ölçüde baskılansa da kronik immün aktivasyona neden olan enflamatuvar süreçler devam etmektedir. Farklı antiretroviral ajanlarla tedavi edilen PLWH'de tedavi başlangıcı ve tedavinin birinci yılındaki inflamatuvar parametrelerdeki değişimi analiz etmeyi amaçladık. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniğinde takipli, 2013 - 2022 yılları arasında yeni tanı alan 18 yaşından büyük 149 PLWH dahil edildi. Tedavi başlangıcında inflamatuvar ve metabolik belirteçlerden Nötrofil-Lenfosit Oranı(NLR), Trombosit-Lenfosit Oranı(PLR), Sistemik İnflamatuvar İndeks (SII), Sistemik İmmun Yanıt İndeks (SIRI), Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Platekrit (PCT), C-Reaktif Protein (CRP), Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESH), Düşük Yoğunluklu Lipoprotein / Yüksek Yoğunluklu Protein (LDL/HDL), CD4/CD8 ve hemogram hastane veri tabanından retrospektif taranarak elde edildi. ART kullanımından 1 yıl sonra belirteçlerdeki değişim hesaplandı ve aynı zamanda farklı ART rejimleri arasında mukayese edildi. 1 yıllık tedavi sonrası virolojik başarı oranı %98,7 idi. ART rejimi altında baskılanmış viremisi olan PLWH'lerde PLR ve ESH istatiksel olarak anlamlı azalırken (p=0,003, p=0,006; sırasıyla), MPV, PCT ve CD4/CD8'de istatiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p=0,039, p<0,001), p<0,001; sırasıyla). Tedavi gruplarından ABC+3TC+DTG, TAF+FTC+BIC ve TDF+FTC+DTG kullanılan rejimlerde PLR anlamlı olarak azaldı (p=0,033, p=0,036, p=0,046; sırasıyla). LDL/HDL oranı yalnızca TAF+FTC+c+EVG alan grupta anlamlı olarak arttı (p=0,002). Sonuç olarak PLWH'lerde kronik inflamasyonun derecesini tahmin etmek için CD4/CD8 ve HIV RNA gibi maliyetli tetkikler olsa dahi kaynakları kısıtlı olan yerlerde klinisyenlere rehberlik edebilecek PLR gibi hesaplanması kolay, ucuz biyobelirteçler tanı ve takipte uygun inflamatuvar marker olabilir.
Karbapenem dirençli enterobacterales ile kolonize olan hastalarda enfeksiyon oluşumuna neden olan risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Karbapenem dirençli Enterobacterales (CRE), halk sağlığına yönelik küresel önemli tehditlerden biridir. Çalışmamızda, hastanede yatan hastaların klinik örneklerinde üreyen Enterobacterales türlerinin klinik ve mikrobiyolojik özellikleri ve CRE ile kolonize olan hastalarda gelişen enfeksiyonlarda tanımlanmış risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, Aralık 2022-Nisan 2023 tarihleri arasında servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan CRE üremesi tespit edilen, 18 yaş üstü erişkin 88 hasta dahil edildi. Hastaların verileri çalışma için hazırlanan hasta takip formuna (Ek-1) prospektif olarak kaydedildi. Hastalar klinik olarak değerlendirilerek kolonizasyon/enfeksiyon ayrımı yapıldı. Kolonizasyonu olan hastaların demografik özellikleri ve klinik sonuçları, CRE enfeksiyonu olanlar ile karşılaştırıldı ve enfeksiyon gelişimi açısından risk faktörleri araştırıldı. Enfeksiyon gelişiminde hastaların yaş, cinsiyet, komorbid durum, operasyon ve hospitalizasyon öyküsü, polimikrobiyal üreme arasında istatistiksel anlamlı bir fark olmadığı saptandı. İnvaziv girişim varlığının ve üriner sonda, nazogastrik sonda, arteryal katater uygulamalarının enfekte hastalarda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı. Daha önce kullanılan antimikrobiyaller incelendiğinde; enfekte hastalarda linezolid kullanımının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Enfekte vakalarda yoğun bakımda yatış ve mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler neticesinde CRE ile kolonizasyon sonrası enfeksiyon gelişimini önlemek için düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, hastalarla temas öncesi ve sonrasında standart önlemlere ve kılavuz önerilerine uyulmalı, antibiyotiklerin gereksiz tüketimi önlenmeli, gereksiz invaziv araç kullanımı ve girişimlerinden kaçınılmalıdır. Anahtar kelimeler: Enfeksiyon, Karbapenem dirençli Enterobacterales, Kolonizasyon, Risk faktörleri
Ayaktan ve yatarak takip edilen üriner sistem enfeksiyonu olan hastalarda dirençli mikroorganizma üremesi ve komplike edici faktörlerin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) tanısı alan hastalarda ÜSE tipi, komplike edici ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi, hızlı tanıda kullanılan idrarın biyokimyasal analizleri ve idrar kültürlerinin incelenerek her iki grupta karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğinde 01.01.2022-01.02.2024 tarihleri arasında yatarak ya da ayaktan olmak üzere ÜSE tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik ve demografik özellikleri, idrar kültüründeki patojenin Extended spectrum B-lactamase (ESBL) üretmesi ya da çoklu ilaç direnci (ÇİD) olması açısından karşılaştırıldı. Verilerin istatistiksel değerlendirmesi Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) for Windows sürüm 25.0 kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ÜSE tanısı alan toplam 328 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların %62,8 (n=206) 'i ayaktan ve %37,2 (n=122)'si yatarak takip edilmiştir. Erkeklerin kadınlara göre (p=0.02) yatarak takip edilme oranının daha yüksek olduğu izlenmiştir. İdrar kültüründe en fazla tespit edilen patojenler, Escherichia coli %40,4, Klebsiella spp. %22,1 ve Pseudomonas spp %13,4 idi. Çalışmamızda idrar kültüründe üreme olan 230 hastanın kültürlerinde %57,9'unda ESBL pozitif, %42,1'inde ESBL negatif saptanmıştır. Erkek cinsiyet, kronik böbrek yetmezliği (KBY), ürolitiazis, ürolojik girişim öyküsü, antibiyotik kullanımı, hastane yatışı ve ÜSE öyküsü ESBL pozitif mikroorganizmalar açısından risk faktörü olarak sonuçlandı. Pseudomonas spp 'de diğer mikrooorganizmalara göre ve komplike ÜSE'de komplike olmayan ÜSE'ye göre ÇİD geliştirme daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: ÜSE'nın sıklığı ve antibiyotik kullanımındaki artış göz önüne alındığında; doğru tanı, komplike edici faktörlerin detaylı değerlendirilmesi, uygun antibiyoterapi, takip şekli ve surveyans önem taşımaktadır. Bu çalışmada kendi hasta grubumuzda bu amaçla değerlendirmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Üriner sistem enfeksiyonu, antimikrobiyal direnç, çoklu ilaç direnci.
İnvaziv stenotrophomonas maltophilia infeksiyonları predispozan faktörlerinin ve mortalite belirteçlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Dünya genelinde ve özellikle ülkemizde artan antimikrobiyal direnç hem klinisyenlere hem de ülke ekonomisine büyük yükler yüklemiştir. Bununla beraber gram negatif bakterilerdeki çoklu ilaç direncindeki artışla yeni antibiyotik molekülü geliştirilmesindeki artış paralel seyretmemektedir. Hal böyle iken dirençli bakterilerle oluşan enfeksiyonların yönetimi, antimikrobiyal tedavi seçenekleri kısıtlandığından giderek zorlaşmaktadır. Malignite, immunsupresif ajanların kullanımındaki artış ve bu durumlara sahip hastaların hastane yatışı gerekliğinden dolayı hastane kökenli enfeksiyonlarda bir artış söz konusudur. Bu tür hastalarda S. maltophilia enfeksiyonları morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır. Stenotrophomonas maltophilia'nın birçok antibiyotik sınıfına doğal dirençli olması da tedaviyi daha da karmaşık hale getirir. Çalışmamızın amacı klinik örneklerinden S. maltophilia izole edilen hastalarda predispozan faktörleri ve mortalite risk faktörlerini araştırmaktır. Gereç-Yöntem: Ocak 2019 ve Kasım 2022 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanelerinin yoğun bakım ünitelerinde ve çeşitli kliniklerde yatarak tedavi görmekte olan 18 yaş ve üzeri, herhangi bir kültüründe enfeksiyon etkeni olduğu kabul edilen S. maltophilia izole edilen hastalar çalışmaya alınmıştır. Bulgular: Çalışmamıza toplam 433 S. maltophilia suşu dahil edildi, izole edildikleri hastaların özellikleri değerlendirildi. S. maltophilia enfeksiyonlarının en sık görüldüğü bölüm yoğun bakımlardı. (%35,6). En çok S. maltophilia izole edilen klinik örnekler solunum yolu örnekleri idi. Çalışmada 30 günlük mortalite %34,4 olarak bulundu. Direnç oranları Trimetoprim/sülfametoksazol ve Levofloksasin için sırasıyla %4,6 ve %7 bulundu. Çok değişkenli analizde etkin antibiyoterapi almamak, mekanik ventilasyon, santral venöz kateter, üriner kateter ve hipoalbuminemi mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak tespit edildi. Sonuçlar: Bu çalışma ile S. maltophilia enfeksiyonu geliştiğinde hastaların mortal seyredebileceği, bundan dolayı S. maltophilia için predispozan faktörleri taşıyan hastaların ampirik tedavileri düzenlenirken tedavinin bu patojeni de akılda tutulması gerekliliği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Stenotrophomonas maltophilia, mortalite, risk faktörleri
Karbapenem dirençli enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonlarının moleküler epidemiyolojisi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae (KDE) ilişkili infeksiyonlar son yıllarda giderek artmaktadır. Sınırlı tedavi seçeneği bulunan bu infeksiyonlar yüksek oranda mortaliteye neden olmaktadır. Erken tanı ve tedavi planlamasının yapılması ve etkin infeksiyon kontrol önlemlerinin alınması bu infeksiyonların yayılımının önlenmesine ve hastalarda mortalitenin azalmasına önemli katkı sağlayacaktır. Yerel insidans ve mevcut karbapenemaz direnç genlerinin bilinmesi, infekte hastalarda risk faktörlerinin belirlenmesi hastane temelli tedavi politikalarının geliştirilmesinde, etkin ve hızlı kontrol önlemlerinin alınmasında, yol gösterici olacaktır. Bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yataklı servislerinde ve yoğun bakım ünitelerinde takip edilen ve Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu saptanan hastalarda karbapenem direnci ve mortalite gelişimi için risk faktörlerinin belirlenmesi ve karbapenemaz gen epidemiyolojisinin araştırılması amaçlandı. Ekim 2021-Şubat 2023 tarihleri arasında 17 aylık süreçte Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu saptanan ve prospektif olarak izlenen 177 hasta çalışmaya dahil edildi. Enterobacteriaceae aile tanımlamasında yapılan değişiklik nedeniyle sınıf dışı kalan türlerin izole edildiği hastalar ve polimikrobiyal üremesi olanlar değerlendirme dışı bırakılarak, geri kalan 148 hastada karbapenem direnci ve mortalite ilişkili risk faktörleri belirlendi. Elde edilen KDE izolatlarında Real-time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) moleküler testi kullanılarak karbapenemaz genleri araştırıldı. Hastalar, demografik özellikler, takip edildikleri klinikler, infeksiyon gelişimi öncesi antibiyotik kullanımı, altta yatan hastalıklar, invaziv işlem veya operasyon geçirme öyküsü ve yoğun bakım ünitesinde yatış öyküsü gibi karbapenem direnci ve mortaliteye neden olabilecek faktörler açısından değerlendirildi. KDE ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu olan hastalar ile karbapenem duyarlı Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu saptanan hastalar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Gastroenteroloji servisinde takip edilme, kronik böbrek yetmezliği (KBY) varlığı, karbapenem ve/veya glikopeptit sınıfı antibiyotiklerin kullanımı ve invaziv işlem geçirme öyküsünün olması KDE ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ise, KBY varlığı (p=0,035), karbapenem sınıfı antibiyotiklerin kullanımı (p<0,001) ve invaziv işlem geçirme öyküsü (p=0,01) KDE ile kan dolaşımı infeksiyonu gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu olan hastalar, kan kültürü örneklerinin alımı sonrası 14 ve 28 günlük mortalite gelişimi açısından takip edildi. Yirmi sekiz gün sonunda ölen hastalar mortaliteyi artıran risk faktörleri açısından değerlendirildi. KDE ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu, erkek cinsiyet, yoğun bakım ünitesinde yatış ve yatış süresinin uzaması, glikopeptit sınıfı antibiyotiklerin kullanımı, üriner katater varlığı, mekanik ventilasyon desteği, parenteral beslenme ve etken izolasyonu sonrası ilk üç gün içerisinde etkin tedavi başlanmaması mortalite gelişimi açısından anlamlı faktörler olarak belirlendi (p<0,05). Mortal seyreden hastalarda Glaskow koma skoru (GKS) anlamlı oranda düşük, Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme Skoru (SOFA), Pitt bakteriyemi ve Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirme (APACHEII) skoru anlamlı oranda yüksekti (p<0,05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonlarında mortalite gelişimi açısından tek bağımsız risk faktörü yüksek SOFA skoru (p<0,001) olarak saptandı. Kan kültürlerinden izole edilen Enterobacteriaceae izolatlarında karbapenem direnç oranı %46 olarak görüldü. Karbapenem dirençli izolatlar arasında en yaygın görülen tür K. pneumoniae (%71,9) idi. KDE izolatlarında beta-laktamaz kodlayan gen (bla) OXA-48 ve bla NDM-1 genleri Real-time PCR ile araştırıldı. Suşların %35,4 (29) 'ünde tek başına bla OXA-48, %15,9 (13) 'unda tek başına bla NDM-1 ve %30,5 (25)'inde her iki gen birlikte pozitif saptandı. Sonuç olarak bu çalışma Türkiye'de KDE türlerinde en yaygın görülen karbapenemaz enzimlerinin halen OXA-48 olduğunu bununla birlikte NDM-1 enzimi ve OXA-48 ile NDM-1 enzimlerinin birlikte görülme oranlarının daha önce yapılan çalışmalara göre arttığını göstermiştir. Bu çalışma Türkiye'de yayılım sıklığı değişen karbapenemaz genlerinin kontrolünün sağlanmasında ve gen epidemiyolojisine göre tedavi stratejilerinin belirlenmesinde yol gösterici olacaktır. Karbapenem direnci ve mortalite gelişimi açısından risk faktörlerinin önceden bilinmesi ise ampirik antibiyotik tedavi seçiminde ve hastaların takibinde fayda sağlayacaktır.
Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında inaktif SARS-CoV-2 aşılaması sonrası gelişen yan etkiler ve antikor yanıtlarının incelenmesi
Aşılar, günümüzde infeksiyon hastalıklarından korunmada ve toplum bağışıklığı oluşturarak salgınların kontrol altına alınmasında kolay ve ucuz bir yoldur. Ancak, aşı karşıtlığı ve aşı tereddüttü gibi konular hala gündemde bulunmaktadır. Bu durum çoğu zaman bilgi eksikliğinden, yanlış anlamalardan veya güvenlik kaygılarından kaynaklanabilir. Son yıllarda, aşıların yan etkileri ve güvenliliğiyle ilgili yapılan çalışmalar önem kazanmıştır. Bu çalışmalar, aşıların geliştirme sürecinde daha fazla güvenlik verilerinin elde edilmesine ve yan etkilerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamıştır. Aşıların yan etkileri genellikle hafif ve kısa süreli olup, aşı alıcılarının büyük çoğunluğunda görülen normal immün yanıtların bir parçasıdır. Bunlar arasında hafif ateş, kas ağrısı, yorgunluk veya lokal reaksiyonlar gibi belirtiler yer alabilir. Nadiren ciddi yan etkiler de görülebilir, ancak bu durumlar genellikle aşılamanın potansiyel riskleri ile karşılaştırıldığında oldukça nadirdir. Bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında CoronaVac'ın birinci ve ikinci dozu sonrasında gelişen yan etkilerin bağışıklık sağlanmasında bir rolü olduğu olabileceğini göstermek, aşı ilişkili yan etkileri iyi anlamak, bu yan etkilerin olası risk faktörlerini ortaya koymak ve gelecekteki aşılama stratejilerine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'nde görev yapan 14-21 Ocak 2021 tarihleri arasında inaktif SARS-CoV-2 (SINOVAC, CoronaVac) aşısının birinci dozu, 11-18 Şubat 2021 tarihleri arasında ikinci dozu uygulanan 934, ikinci dozun ardından 14 gün sonra antikor yanıtlarının ölçümü için ulaşılan 648 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. CoronaVac'ın birinci doz ve ikinci doz sonrası gelişen istenmeyen yan etkileri anket aracılığı ile sorgulanmış, katılımcıların demografik verileri, kronik hastalıkları ve eşlik eden durumları not edilmiştir. 648 katılımcıdan antikor düzeylerinin ölçümü için kan örneği toplanmıştır. Aşı antikor yanıtı ölçümünde Abbot SARS-CoV-2 IgG II Quant kiti kullanılmış, anti SARS CoV 2 IgG ≥ 50 AU/mL için pozitif olarak yorumlanmıştır. İnaktif SARS-CoV-2 aşısının birinci dozunun uygulanmasından sonra katılımcıların 572 (%61,2)'sinde en az bir yan etki görülürken, 362 (%38,8)'sinde herhangi bir yan etki veya istenmeyen durum gözlenmemiştir. İkinci doz uygulaması sonrasında ise katılımcıların 410 (%63)'unda en az bir yan etki saptanırken, 238 (%36,7)'inde herhangi bir istenmeyen durum gözlenmemiştir. Anafilaksi gibi yaşamı tehdit edici bir reaksiyonla her iki uygulama sonrasında karşılaşılmamıştır. Birinci doz aşıdan sonra en fazla görülen lokal yan etki aşı yerinde ağrı (% 44,4) en sık görülen sistemik yan etkiler baş ağrısı (%22,7), halsizlik (%21,3), miyalji (%7,2) sırt ağrısı (%5,3) ve enjeksiyon yerinde lokal ısı artışı (%5,2), ikinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (%28,2), halsizlik (14,5%), baş ağrısı (%13,4), miyalji (%6,5) ve artralji ( %4) en sık görülen yan etkiler olmuştur. Birinci dozdan sonra aşı bölgesinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, miyalji, sırt ağrısı, aşı yerinde şişlik, ateş bulantı-kusma, aşı yerinde kızarıklık, aşı yerinde kaşıntı, öksürük, ikinci doz sonrasında enjeksiyon yerinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, bulantı-kusma ve miyalji yan etkisi görülme ihtimali kadınlarda erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,012, p=0,004 p=0,003, p=0,025, p=0,034, p=0,034, p=0,01, p=0,047, p=0,03, p= 0,002, p= 0,008, p=0,033, p=0,007). Birinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (p<0,001) ve halsizlik (p=0,002), ikinci doz sonrası aşı yerinde şişlik görülmesi daha genç yaşla ilişkilendirilmiştir (p<0,001). Birinci doz sonrasında hipertansif durumla karşılaşma olasılığı (p=0,006), ikinci doz sonrası baş ağrısı yaşama olasılığı (p=0,009) daha ileri yaş ile ilişkilendirilmiştir. Normal kilodaki bireylerin birinci dozdan aşı bölgesinde ağrı yaşama olasılığının daha yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Daha önceden geçirilmiş COVID-19 öyküsü birinci dozdan sonra aşı yerinde ağrı (p=0,021), ikinci dozdan sonra aşı bölgesinde kaşıntı (p=0,003) ile ilişki bulundu. Kadın katılımcıların ortalama antikor düzeyi, erkek katılımcılara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,032). En genç yaş grubundaki katılımcılarda daha yüksek düzeylerde (2086 ±1990;(170-12905) AU/mL) antikor tespit edilmiştir (p=0,002). Akciğer hastalığına sahip olmak, daha düşük anti-SARS-CoV-2 spike IgG seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur (p=0,036). Genel olarak bu çalışma 18-66 yaş arası katılımcıların aşıyı tolere edebildiğini ve ciddi yan etkilerin görülmediğini desteklemektedir. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI)'nin aşının reaktojenitesini ve immünojenitesini belirlediği değerlendirilmiş, aşılama sonrası üretilen antikor miktarı ile aşının reaktojenitesi arasında doğrudan bir ilişki kaydedilmemiştir.
Pamukkale Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Yoğun Bakım Ünitelerinde kandidemi risk faktörleri ve kandidemiye bağlı mortalite risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Kandida enfeksiyonları nozokomiyal enfeksiyonlar arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Özellikle yoğun bakım ünitelerinde sık görülmektedir ve %50'ye varan mortalite ve ciddi morbidite ile ilişkilidir. Klinik belirtileri net olmaması nedeni ile kandidemide tanı, laboratuvar testleri ile konulabilmektedir. Bu testler zaman alıcı testler olup erken teşhis ve tedavi başlanmasına yardımcı olmamaktadır. Bu nedenle kandidemi ve Gram negatif basil (GNB) bakteriyemisi gelişiminde rol alan risk faktörleri karşılaştırılarak kandidemi öngörücüleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Yine değiştirilebilir mortalite risk faktörlerinin saptanması hedeflenmiştir. Ayrıca Candida türlerinin antifungal direnç profilini ortaya koyarak uygun tedavi ve hasta yönetiminin sağlanması amaçlanmıştır. Ocak 2022-Temmuz 2023 PAÜ YBÜ'de kandidemi ile takip edilen 18 yaşından büyük hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar prospektif izlenerek verileri toplanmıştır. Veriler SPSS 17.0 paket programına girilmiş ve istatiksel analizleri yapılmıştır. Kültürde ürediği tespit edilen Candida türlerinin antifungal duyarlılığını saptamak için sıvı mikrodilüsyon yöntemi kullanılmıştır. Çalışmaya kandidemili 82 hasta dahil edilmiştir. Gram negatif basil bakteriyemisi olan 82 hasta ise karşılaştırılacak grup olarak seçilmiştir. Her iki grubun yaş ortalamaları da 65 yaşın üstünde olup hastaların çoğunluğunu erkeklerin (kandidemi grubunda 48'i (%58,5), GNB grubunda 52 (%63.4)'si erkek) oluşturduğu tespit edilmiştir. Candida türleri arasında en fazla C. parapsilosis (33 (%40.2)) saptanmıştır. Bunu azalan sıklıkta C. albicans (24 (%29.3)), C. tropicalis (11 (%13.4)), C. glabrata (9 (%11)), C. kefyr (2 (%2.4)), C. krusei (1 (%1,2)), C. lusitaniae (1 (%1,2)) izlemiştir. Çok değişkenli regresyon analizine göre kandidemi gelişimi için; antipsödomonal karbapenem kullanımı (OR=2.316, CI=1.093-4.909, p=0.028), üriner katater varlığı (OR=2.614, CI=1.214-5.624, p=0.014), entübe takip edilmek (OR=3.076, CI=1.480-6.394, p=0.003) ve eş zamanlı gram pozitif bakteriyemi (OR=4.289, CI=1.797-10.234, p=0.001) risk faktörü olarak bulunmuştur. Kandidemi grubunda mortalite oranı %53.65 olarak bulunmuştur. 30 günlük mortaliteyi öngören faktörler; tanı anındaki SOFA skoru (OR=1.210, CI=1.029-1.422, p=0.021), tanı sonrası 100.000 altındaki trombositopeni düzeyi (OR=9.015, CI=1.717-47.332, p=0.009) ve tanıdan 72 saat sonraki CRP değerleri (OR=1.007, CI=1.000-1.013, p=0.035) olarak tespit edilmiştir. Candida türleri arasında antifungal direnç oranları ise; flukonazol için %2.43, vorikonazol için %3.65, kaspofungin için %7.31, amfoterisin B için %2.43 olarak bulunmuştur. C. albicans şuslarının %4.76'sının, C. parapsilosis suşlarının %23.33'ünün flukonazole duyarlılığı azalmıştı. C. tropicalis suşlarının %36.36'sının, C. albicans şuslarının %28.57'sinin kaspofungine duyarlılığı azaldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada kandidemi ve GNB bakteriyemi ayrımında antipsödomonal karbapenem kullanımı, üriner katater varlığı, entübe takip edilmek, eş zamanlı gram pozitif bakteriyemi varlığı ayırt edici faktörler olarak bulunmuştur. Tanı anındaki SOFA skoru, tanı sonrası 100.000 altındaki trombositopeni düzeyi ve tanıdan 72 saat sonraki CRP değerleri ise kandidemili hastalarda mortalite ile ilişkili bulunmuştur. Candida türleri arasında flukonazol direnci %2.43, vorikonazol direnci %3.65, kaspofungin direnci %7.31, amfoterisin B direnci %2.43 olarak bulundu. Anidulofungin ve mikafungine direnç izole edilen suşlar arasında saptanmamıştır.
Hematolojik malignitesi olan febril nötropenik hastalarda D-indeks, C-reaktif protein ve prokalsitonin düzeyleri ile fungal infeksiyon gelişiminin tahmini
Febril nötropeni, hematolojik malignitesi olan ve kemoterapi alan hastalarda sık görülen bir komplikasyondur ve yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Hematolojik malignitesi olan febril nötropenik hastalar invazif fungal infeksiyonlar (İFİ) açısından yüksek risk altındadır. İFİ'lerin erken tanısı ve öngörülmesi ise oldukça zordur. Çalışmamızda hematolojik malignitesi olan febril nötropenik hastalarda D-indeks kılavuzluğunda C-Reaktif Protein (CRP) ve prokalsitonin (PCT) eşliğinde İFİ gelişiminin tahmin edilmesinde ve İFİ riskini belirleyerek antifungal tedavinin doğru kullanımında bu testlerin performansını değerlendirmeyi amaçladık. Şubat 2023 ile Haziran 2024 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Ana Bilim Dalı'nda yatmakta olan ve İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı tarafından konsültasyon yoluyla değerlendirilen 98 hastada gelişen 125 febril nötropeni atağı dahil edildi. Hastaların febril nötropeni atağı başlangıcında, 48. saat, 72. saat, 7. gün ve 7-10. gündeki CRP ve PCT değerleri kaydedildi. İFİ açısından yüksek riskli hastaları tespit edebilmek için hesaplanması günlük mutlak nötrofil sayımlarını çizen bir grafiğe dayanan D-indeks ve kümülatif D-indeks (k-D-indeks) değerleri kaydedildi. Hastalarda İFİ EORTC/MSG'nin tanımlandığı konak faktörü, klinik kriter ve mikolojik kriterlere göre "olası", "yüksek olası" ve "kanıtlanmış" invazif mantar infeksiyonu olarak sınıflandırıldı. İnvazif fungal infeksiyon gelişimi olan ataklarda CRP 48. saat, 72. saat, 7. gün ve 7-10. gün aralığındaki ölçüm değerleri anlamlı oranda yüksek bulundu (sırasıyla p=0,001, p=0,0001, p=0,0001, p=0,0001). İFİ gelişimi olan ataklarda genellikle PCT düzeyleri daha düşük bulundu. PCT 7-10. gün düzeyi istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük bulundu (p=0,033). İFİ gelişimi olan ataklarda hesaplanan D-indeks değerleri anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,018). K-D-indeks değeri İFİ gelişimi olan ataklarda anlamlı oranda düşük saptandı (p=0,0001). D-indeks ve k-D-indeks'in, CRP veya PCT'ninden birinin başlangıç veya 48. saat değerleriyle yapılan üçlü kombinasyonlar ile 0,99'a ulaşan AUC değeri ve %100'e ulaşan duyarlılık ve negatif prediktif değer sonuçları elde edildi. D-indeks ve k-D-indeks'in CRP ve PCT'nin 48. veya 72. saat değerleriyle birlikte kullanıldığı dörtlü kombinasyonu sayesinde ise AUC = 1,00 ve duyarlılık, seçicilik, negatif ve pozitif prediktif değerleri %100 olarak bulundu. Çalışmamız, klinik, mikrobiyolojik ve radyolojik bulgularla birlikte değerlendirildiğinde D-indeks ve k-D-indeks'in İFİ'nin tanısının erken dönemde öngörülmesinde ve antifungal tedavi başlama kararında önemli bir yer tutabileceğini ve özellikle CRP ve PCT ile kombinasyonunun tanısal doğruluğu büyük oranda artırabileceğini vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: İnvaziv fungal infeksiyon, Tahmin modeli, Febril nötropeni, D-indeks, Biyomarker
Periprostetik eklem enfeksiyonlarında maliyet
Amaç: Hastanemizde primer veya aseptik revizyon artoplasti uygulanmış, takibinde PEE gelişen ve gelişmeyen hastaların maliyetlerini birbiri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmek, yapılan harcamaları kategorize ederek iki grup arasındaki maliyet farklılıklarını analiz etmektir. Gereç ve Yöntemler: Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi'nde, Ocak 2014- Ocak 2018 tarihleri arasında, kalça veya diz eklemine primer artroplasti veya aseptik revizyon artroplasti uygulanan ve Ocak 2014- Haziran 2018 tarihleri arasında PEE tanısı ile hospitalize edilen, Ocak 2019 tarihine kadar PEE tedavi süreci tamamlanmış olan hastalar PEE çalışma koluna dahil edildi. Kontrol grubu ise 1:2 oranında belirlenerek çalışmaya dahil edildi. Tüm süreçler boyunca hastalar için yapılan harcamalar tespit edildi ve her bir harcama, harcamanın yapıldığı yılın ortalama döviz kuruna göre dolar ($) cinsine çevrildi. Bulgular: Diz ve kalça artroplastisi uygulanan toplam 4321 hastanın 87'sinde PEE tespit edildi, kontrol grubuna 174 hasta dahil edildi. PEE grubundaki hastaların yaşlarının ortancası 70 (38-87) olarak bulundu ve hastaların 27'si (%31) erkek, 60'ı (%69) da kadındı. Kontrol grubunda da hastaların yaşlarının median değeri 67 (30-94), 60'ı (%34,5) erkek, 114'ü (%65,5) kadın olarak tespit edildi. PEE ve kontrol grubunda sırasıyla 32-58 (%36,8- %33,3) hastaya kalça, 55-116 (%63,2- %66,7) hastaya diz artoplastisi yapıldığı belirlendi. İki grupta komorbid durumlar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Hastanede yatış süresince yapılan harcamalar değerlendirildiğinde; PEE grubunda kişi başı 1.677 $ (554,4$- 13.605,2$), kontrol grubunda 494 $ (269,3$- 3.790,9$) olduğu tespit edildi (p<0,001). PEE grubunda, kontrol grubuna göre hastanede yatış, YBÜ yatış, kan merkezi, laboratuvar, mikrobiyoloji, radyoloji, konsültasyon, antibiyotik harcamalarında istatistiksel olarak anlamlı artış izlendi (p<0,001). Primer operasyon harcamaları ve primer protez maliyeti iki grupta benzer bulundu, revizyon operasyon harcamaları ve revizyon protez/spacer maliyeti ise kontrol grubunda olmadığı için istatistiksel değerlendirme yapılamadı. PEE grubundaki kişi başı harcamanın, kontrol grubundan 3,4 kat fazla olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: PEE gelişimi, eklem artroplastisi sonrası istenmeyen bir komplikasyon olup, maliyette belirgin artışı da beraberinde getirmektedir. Bu artış ciddi bir ekonomik yük oluşturmaktadır. Bu nedenle PEE gelişimi durumunda oluşan harcamalar ayrı ayrı analiz edilmeli, bunları etkileyen faktörler belirlenmeli ve harcamaların en fazla olduğu gruptan başlayarak, oluşan maliyetin azaltılması için neler yapılabileceği değerlendirilmelidir. Ama daha öncelikli olarak PEE'nin azaltılması amaçlanmalı, zemin hazırlayan faktörler iyi analiz edilmeli ve önlem alınmalıdır. Mevcut çerçevede, PEE gelişimini etkileyen ve PEE maliyetine etki eden faktörlerin analiz edildiği ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Protez eklem enfeksiyonu, artroplasti, maliyet, harcama
Türkiye'de görülen tularemi salgınları, epidemiyolojik özellikleri ve salgında görülen tularemi formlarının karşılaştırılması
Tularemi, özellikle su kaynaklı salgınlarla seyreden zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu çalışma, Türkiye'de geçmişten günümüze bildirilen tularemi salgınlarını epidemiyolojik açıdan inceleyerek salgınların tarihleri, coğrafi dağılımı, vaka sayıları, bulaş yolları, klinik formları, çevresel risk faktörleri, salgınların çıkış nedenleri ve alınan kontrol önlemlerinin ayrıntılı incelenmesi sonucunda gelecekte görülebilecek tularemi enfeksiyonlarının kaynağında sınırlama yaklaşımında hazırlıklı olmayı amaçlamaktadır. Literatürde elektronik makale tarama sistemleri Pubmed, Google Scholar, TÜBİTAK ULAKBİM, internet kitapları, yayınları ve saha rehberlerinde yer alan epidemiyolojik raporlar ve saha araştırmaları incelenmiş; vaka sayıları, klinik formlar ve olası bulaş kaynakları analiz edilmiştir. Yapılan araştırma sonucunda 1936-2025 yılları arasında farklı bölgelerde ortaya çıkan tularemi salgınlarında toplamda yüzlerce vaka raporlanmıştır. Ülkemizde en yaygın bulaş yollarının kontamine su ve vektör teması olduğu ve klinik formlar arasında orofarengeal formun daha yaygın görüldüğü tespit edilmiştir. Salgınlar genellikle kemirgen popülasyonunun arttığı, su kaynaklarının kontamine olduğu ve sanitasyonun yetersiz kaldığı dönemlerde sıklıkla ortaya çıkmıştır. Türkiye'de tularemi halen halk sağlığı açısından risk oluşturmaktadır. Tularemi, özellikle su kaynaklı salgınlarla seyreden zoonotik bir enfeksiyon hastalığı olduğu için kontamine su, kemirgen ve vektör kontrolünün yapılması, su sanitasyonunun sağlanması salgınların önlenmesinde kritik öneme sahiptir. Ayrıca düzenli epidemiyolojik izlem ile erken tanı kapasitesinin güçlendirilmesi salgınların önlenmesinde önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Epidemiyoloji, salgın, sanitasyon, tularemi, zoonotik.
Cerrahi branş hekimlerinin HIV bilgi düzeyinin ve tutumunun değerlendirilmesi
HIV enfeksiyonu tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Antiretroviral tedavi ile birlikte HIV ile yaşayan bireylerin yaşam süresinin genel popülasyon ile benzer olması sonucu, HIV enfeksiyonu kronik bir hastalık haline gelmiştir. Ülkemizde son yıllarda HIV ile yaşayan birey sayısı artmaktadır. HIV pozitif popülasyonun artması ile birlikte cerrahi branş hekimleri de dahil olmak üzere sağlık çalışanlarının HIV pozitif hasta ile karşılaşma ihtimalleri artmaktadır. Hastalığın erken tanı ve tedavisine yardımcı olmak, mesleki maruziyet sonrası uygun önlemlerin alınması, HIV pozitif hastaya müdahale esnasında endişelerin azalması için diğer branş hekimlerinin de HIV enfeksiyonu konusunda bilgi sahibi olması gerekmektedir. Sağlık çalışanlarının HIV pozitif hastalara karşı uygunsuz yorumlar, gizlilik ihlalleri, gecikmiş tedavi veya tedavinin reddi gibi ayrımcı davranışlar sergilediği gösterilmiştir. Çalışmamızda Aydın ilinde görev yapan cerrahi branş hekimlerinin HIV enfeksiyonu ile ilgili bilgi düzeyi ve tutumunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Böylece HIV enfeksiyonu ile ilgili farkındalıklarının arttırılması ve bu konudaki eğitim ihtiyacının ortaya konulması açısından çalışmamızın yol gösterici olması ikincil amacımızdır. Verilerin toplanması için araştırmacı tarafından oluşturulan anket formu kullanılmıştır. Aydın ilinde çalışan 478 cerrahi branş hekiminin tamamına ulaşılmaya çalışılmış, çalışmaya katılmayı kabul eden 364 katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir. Anket formunun ilk bölümünde sosyodemografik sorular, ikinci bölümde HIV enfeksiyonu ile ilgili bilgi düzeyini ölçmeye yönelik sorular, üçüncü bölümde HIV pozitif hastalarla ilgili tutum ve davranışları değerlendiren sorular, son bölümde cerrahi branşa özel sorular sorulmuştur. Çalışmaya katılan hekimlerin dörtte biri kadın olup, yaş ortalaması 39,18±10,7'dir. Katılımcıların %51,9'u uzman hekim, %39,8'i araştırma görevlisi, %8,2'si öğretim görevlisidir. Katılımcıların sadece %11,5'inin çalıştıkları kurumda HIV enfeksiyonu ile ilgili eğitim aldığı, bilgi kaynağı olarak en çok alanın uzmanı meslektaşların tercih edildiği görülmüştür. Çalışmaya katılan hekimlerin HIV enfeksiyonu ile ilgili genel bilgi düzeyinin düşük olduğu, HIV bilgi skorunun meslekteki yıl arttıkça azaldığı saptanmıştır. Katılımcıların HIV ile yaşayan bireylere karşı damgalayıcı bir tutum içerisinde oldukları, kadınların erkeklere göre daha olumlu tutuma sahip oldukları, araştırma görevlilerinin uzman hekimlere göre daha olumsuz tutuma sahip oldukları görülmüştür. Branşlar ile HIV bilgi ve tutum skoru arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. HIV bilgi skoru yüksek olan hekimlerin daha olumlu tutuma sahip oldukları izlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızın katılan hekimlerin HIV enfeksiyonu ile ilgili farkındalıklarını arttırdığı ve bu konudaki eğitim ihtiyacının ortaya konulması açısından yol gösterici olduğu düşünülmüştür. Ayrıca çalışmamızın cerrahi branş hekimlerinin HIV ile ilgili hangi konularda daha çok bilgi eksikliğinin olduğu, HIV bilgi düzeyleri ve tutumlarıyla ilişkili faktörlerin ortaya konulması açısından literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: HIV/AIDS, HIV bilgi düzeyi, cerrahi branş, tutum, damgalanma
Merkezi sinir sistemi enfeksiyonlarının tanısında beyin omurilik sıvısı ve serum pentraksin 3 düzeylerinin akut faz reaktanlarıyla karşılaştırılması
Amaç: Merkezi sinir sistemi (MSS) enfeksiyonları hastane yatışlarının %1'inden azını oluştursalar da morbidite ve mortalite yüksekliği nedeniyle tıbbi acillerdendir. Erken tanıda Lomber ponksiyon (LP) en değerli yaklaşımdır. LP yapılamadığı durumlarda kinik, radyolojik görüntülemeler ve akut faz reaktanları yardımcı olmaktadır. Son yıllarda enfeksiyon hastalıklarının tanısında önem kazanan pentraksin 3'ün (PTX3) katkıda bulunabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmayla MSS enfeksiyonlarının tanısında PTX3'ün biyobelirteç olarak yaralı olup olmayacağı ve akut faz reaktanlarıyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Elli hasta olarak planlanan bu çalışma, Covid pandemisi nedeniyle ancak 41 hastayla tamamlandı. Hastalardan LP yoluyla elde edilmiş beyin omurilik sıvısı (BOS) ve kanda PTX3 düzeyleri çalışıldı. PTX3 düzeyleri, BOS ve kandaki bazı parametrelerle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 41 hastanın BOS PTX3 düzeylerinin serum PTX3 düzeylerinden daha yüksek olduğu görüldü (10.11 e karşı 0,41 ng/mL). Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı (p:0,085). Serum PTX3 düzeyleri ile klinik bulgular, BOS ve kan parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hastaların BOS Pentraksin-3 düzeyleri ile klinik, BOS ve kan parametreleri arasında da anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). BOS PTX3 düzeyleriyle Glaskow Koma Skoru arasında negatif yönde orta düzeyde ilişki saptanırken (r=-0,354, p=0,023), BOS PTX3 düzeyleriyle BOS protein düzeyleri arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki saptandı (r=0,322, p=0,040). Sonuç: MSS enfeksiyonu olan hastalarda BOS pentraksin-3 seviyeleri, serum pentraksin-3 seviyelerine göre daha yüksek bulunmuş olsa da istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Daha geniş çaplı çalışmalar ve araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Merkezi sinir sistemi enfeksiyonları, Pentraksin 3, Beyin omurilik sıvısı
2000-2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde izlenen mukormikoz olgularının retrospektif irdelenmesi
Mukormikoz son yıllarda artış gösteren, Mucorales takımı mantarların neden olduğu anjioinvazif bir enfeksiyondur. İnvazif mikozlar arasında Kandidiyaz ve Aspergilloz'dan sonra 3. sırada gelmektedir, mortalitesi yüksektir. Anatomik lokalizasyona göre farklı klinik formları mevcuttur. Paranazal sinüs, akciğer, deri, böbrek, gastrointestinal sistemden kaynaklanabilir, dissemine olarak tüm organlara yayılabilir. Yıllar içinde immünsüpresif olgu artışına bağlı olarak mukormikoz olgu sayısında artış görülmüştür. Gelişmekte olan ülkelerde en sık görülen predispozan faktör hala kontrolsüz diyabetes mellitus (DM) iken, gelişmiş ülkelerde en sık immünsüpresif durumlar karşımıza çıkmaktadır. Altta yatan hastalıklar ve klinik bulgular birlikte değerlendirilerek mukormikozdan şüphelenildiğinde en kısa zamanda uygun örnekleme ve radyolojik bulgular ile tanı desteklenmelidir. Tedavide geniş debridman yapılması, lipozomal amfoterisin B (L-AmB) 5 – 10 mg/kg/gün başlanması, periyodik değerlendirmeler ile tekrarlayan cerrahi ve antifungal modifikasyonu gerekliliği açısından değerlendirilmesi önerilmektedir. Mortalite oranları altta yatan hastalık ve klinik forma göre değişmekle beraber %40 – %80 arasında bildirilmiştir. Bu çalışmada merkezimizdeki lokal epidemiyolojik veriler, predispozan faktörler, tanı ve tedavi seçenekleri, sağkalımın incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 2000 – 2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinde Mukormikoz tanısı ile takip edilen 86 erişkin hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların 39'u (%45,35) erkek, 47'si (%54,65) kadındı. Yaşları 20 – 86 aralığında, ortalama yaş 51 ± 15 idi. En sık 77 (%89,53) olgu ile sinüs tutulumu görüldü. 38'i (%44,19) sinonazal, 5'i (%5,81) sinoorbital, 9'u (%10,47) rinoserebral, 25'i (%29,07) rinoorbitoserebral mukormikozdu. Geriye kalan 9 (%10,47) olgu pulmoner mukormikozdu. Olguların tümünde en az bir adet predispozan faktör mevcuttu, 51 (%55,30) olguda hematolojik hastalık, 33 (%38,37) olguda DM, 7 (%8,14) olguda solid organ transplantasyonu (SOT), 7 (%8,14) olguda solid organ malignitesi olduğu görüldü. En sık saptanan semptomlar ateş (%70,93), göz çevresinde ve yüzde şişlik (%51,16), ağrı (%40,7), kızarıklık (%34,88), burun akıntısı (%30,23) ve baş ağrısı (%25,58) idi. Fizik muayenede en sık ağız ve sinüslerde nekrotik lezyonlar (%87,21), oftalmopleji (%29,07), pitozis (%26,74), görme kaybı (%25,58) ve proptozis (%22,09) saptandı. Olguların hepsinde başlangıç tedavisinde amfoterisin B formları (amfoterisin B deoksikolat (AmB-D), amfoterisin b lipid kompleks (ABLC), L-AmB) tercih edilmişti. L-AmB ile kombinasyon yapılan 14 olgudan 13'üne posakonazol (POS), 1'ine itrakonazol (ITC) eklendiği; idame tedavisi alan 14 olguda POS kullanıldığı görüldü. Amfoterisin B tedavi süresi ortalama 59,27 ± 58,41 (1 – 318) gün, toplam antifungal tedavi süresi ortalama 88,99 ± 126,98 (1 – 632) gün saptandı. Tüm amfoterisin B formlarında en sık istenmeyen etki olarak hipokalemi görüldü (L-AmB %68,75, AmB-D %54,84, ABLC %50). POS alan hastalarda en sık görülen istenmeyen etki %12,5 oranında üre – kreatinin yüksekliği idi. Olguların %74,42'sinde en az bir kez cerrahi girişim uygulandığı görüldü. Mortalite oranı %61,63 saptandı. DM varlığı, kavernöz sinüs tutulumu ve yoğun bakım ihtiyacı kötü prognoz ile ilişkili bulundu (sırasıyla p=0,016, p=0,039, p=0,001). Antifungal tedavi ile cerrahi tedavinin kombine edilmesinin -sadece antifungal tedavi kullananlara kıyasla- sağkalımı artırdığı gösterildi (p=0,045). Anahtar kelimeler: Mukormikoz, invazif fungal enfeksiyon, amfoterisin b, posakonazol
Kültür ile tanısı doğrulanmış ekstrapulmoner tüberküloz vakalarında takip ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Tüberküloz (TB) genellikle, Mycobacterium tuberculosis tarafından oluşturulan, akciğer başta olmak üzere her organı tutabilen bir hastalıktır. Son yılarda özellikle gelişmiş toplumlarda doğumsal veya ?human immunodeficiency virus?(HIV), lösemiler, diabet, alkol ve uyuşturucu bağımlılığının neden olduğu kazanılmış immün yetmezliği olan kişilerin sayısının artışına bağlı olarak TB insidansı tekrar artmaya başlamıştır. Çalışmamızda hastanemizde, 2004 ile 2010 yılları arasında ETB tanısı kültür ile kesinleştirilmiş olguların yıllara göre dağılımını, klinik formlarını, hastaların demogrofik verilerini, klinik, laboratuar ve tedavi sonuçlarını geriye dönük araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Moleküler Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na 2004-2010 yılları arasında gönderilen akciğer dışı örneklerden M. tuberculosis üremesi saptanan hastalar tez olguları olarak seçildi. Hastaların tıbbi kayıtlarından demografik bilgileri, klinik ve laboratuvar bilgilerine ulaşılarak hasta formuna kaydedildi. Hastaların bulgularının karşılaştırılmasında ?Student's t? testi, ?Mann-Withney U? testi, ?Pearson Chi Square? veya ?Fisher's exact test? ile kullanıldı. p değeri < 0.05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 73 hastanın 23 (%31.5)'ü erkek, 50 (%68.5)'si kadındı. Yaş ortalaması 46.4±18.2 ve yaş aralığı 17-83 yıldı. Ekstrapulmoner tüberküloz tanısı konan hastaların 23 (%31.5)'ü TB lenfadenit, 16 (%21.9)'sı kas-iskelet sistemi TB, 11 (%15)'i dissemine TB, 6 (%8.2)'sı üriner TB, 5 (%6.8)'i TB menenjit, 4 (%5.5)'ü genital TB, 4 (%5.5)'ü abdominal TB, 3 (%4.1)'ü cilt TB, 1 (%1.4)' i plevral TB idi. Mycobacterium tuberculosis kültürde en sık lenf nodu (%35.6) örneklerinde üretimişti. En sık üretildiği lenf nodu ise servikal lenf nodu (% 65.4) idi. Hastaların mikrobiyoloji laboratuvarında çalışılan örneklerindeki ARB pozitifliği %11.0, PZR pozitifliği %17.5 iken; histopatolojik örneklerde ARB pozitifliği %50 idi. Histopatolojik incelemeleri yapılan örneklerin tümünde granülomatöz değişiklik varken bunların %77.8'inde nekrozlaşma da mevcuttu. Antitüberküloz ilaçlara duyarlılık hastaların 55 (%75.3)'inde çalışılmıştı ve hastaların 11(%20.0)'inde en az bir antitüberküloz ilaca karşı direnç vardı. INH direnci 8 (%14.5), SM direnci 5 (%9.1), EMB direnci 2 (%3.7), RIF direnci 1 (%1.8) olguda saptandı. Tedavisi tamamlanan 43 hastadan SSS tutulumu ile giden dissemine TB'li bir hasta nüks sonrası gelişen komplikasyonlar nedeni ile kaybedildi. Öldükten sonra kültürde M. tuberculosis üreyen hasta sayısı 4 idi ve ölenlerin %44.4'ünü oluşturuyordu. Ekstrapulmoner TB'li hastalardan antitüberküloz tedavi başlanamadan, tedavisi tamamlandıktan sonra veya tedavi devam ederken ölen hastaların sayısı 56 hasta içinde 9 (%16.1) idi.Sonuç: Ekstrapulmoner TB'de çoğunlukla klinik, histopatolojik, radyolojik, daha az oranlarda direk mikroskopi ve kültür pozitifliği ile tanıya gidilmektedir. Ancak mikrobiyolojik tanıdaki güçlükler nedeni ile, özellikle de ağır hastaların tedavilerindeki gecikme mortalite riskinin artışını beraberinde getirmektedir. Bu nedenle ülkemiz gibi TB'nin sık görüldüğü ülkelerde, ETB de ayırıcı tanıda akılda tutulması, klinik tanımlamayı destekleyen hastaların uygun klinik örneklerinin alındıktan sonra antitüberküloz tedavisinin başlanması önemlidir.
Allojenik ve otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda sitomegalovirüs reaktivasyonu ve hastalığın değerlendirilmesi
Sitomegalovirüs (CMV) enfeksiyonu hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası sık görülen bir viral enfeksiyondur ve önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışma, HKHN yapılan hastalarda CMV reaktivasyonu ve hastalığının sıklığının belirlenmesi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanarak yapılmıştır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniği Kemik İliği Transplantasyon Servisi'nde allojenik HKHN yapılan 62 ve otolog HKHN yapılan 190 hasta olmak üzere toplam 252 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Nakil sonrası ilk 100 günde allojenik HKHN yapılan hastalarda % 82,3, otolog HKHN yapılan hastalarda %31,1 oranında CMV reaktivasyonu görüldüğü saptandı. Allojenik HKHN yapılan hastalarda, otolog HKHN grubuna göre CMV reaktivasyonu sıklığı, CMV DNA pik seviyesi ve preemptif tedavi ihtiyacının anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Allojenik HKHN grubunda uzun süreli steroid kullanımı ve graft versus host hastalığı (GVHH) gelişimi reaktivasyon riskini arttıran faktörler olarak saptandı. Takiplerde otolog HKHN grubunda hiçbir hastada CMV hastalığı gelişmezken, allojenik HKHN yapılan hastalarda 2 (%3,2) hastada CMV hastalığı geliştiği görüldü. Bu sonuç yakın izlem ve preemptif tedavi başarısı olarak değerlendirildi. İki nakil grubunda da CMV reaktivasyonu ile 30 günlük ve 100 günlük mortalite arasında ilişki saptanmadı. Sonuç olarak; CMV reaktivasyonu HKHN yapılan hastalarda ilk 100 günde sık görülmektedir. Özellikle allojenik HKHN, uzun süreli steroid kullanımı ve GVHH gelişmesi durumunda risk artmaktadır. Erken tanı ve preemptif tedavi yaklaşımı önemli ölçüde morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bu nedenle risk faktörlerinin bilinmesi, hastaların yakın takibinin yapılması ve uygun zamanda preemptif tedavi başlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu, sitomegalovirüs, preemptif tedavi
Yoğun bakımda kan kültür örneklemelerinde üreme saptanan hastalarda prokalsitonin prognostik değeri
Bu çalışmanın amacı Prokalsitoninin (PCT) kan dolaşımı enfeksiyonunu (KDE) öngörmede etkinliğini saptamak, KDE'nu gelişimi için risk faktörlerinin belirlemek ve mortalite nedenlerini araştırmaktır. Retrospektif vaka-kontrol şeklinde tasarlanan çalışmamız, üç yıllık süreçte hastanemizin Anestezi ve Reanimasyon Yoğun Bakım'ında (YB) yatarak tedavi edilen 164 hastadan oluşturulmuştur. PCT kültür günü değerleri vaka grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olup KDE'nu saptamada etkili bulunurken C-Reaktif Protein (CRP) kültür günü değerleri anlamlı bulunmadı. Benzer şekilde, etken sınıflarını öngörmede PCT kültür günü değerinin etkin olduğu, CRP kültür günü değerinin ise farka sahip olmadığı görüldü. Bununla birlikte, kültür pozitifliğini saptamada ve etken sınıflarını tanımlamada PCT'nin ve CRP'nin kültür günü değerlerinin korelasyon gösterdiği gözlendi. En güçlü korelasyon çoklu etkenlere bağlı KDE'da görülerek sırasıyla Gram negatiflere ve fungal etkenlere bağlı KDE'ları izlendi. Gram pozitif etkenler bağlı KDE'larını saptamada PCT ve CRP arası korelasyon olmadığı görüldü. 0,353 ng/dL eşik değere göre PCT kültür günü değerinin bu değerin üstünde olmasının Gram negatif bakteriyemiyi öngörmek için ROC analizinde değerlendirildiğinde eğri altı alanı 0,653 (P=0,002), duyarlılığı %80,3, özgüllüğü %51,2, pozitif prediktif değeri %50,6 ve negatif prediktif değeri %80,8 olarak sonuçlandı. Yapılan analizde diğer etkenler ile ilişkili anlamlı eşik değer saptanmadı. PCT kültür günü değerlerinin klinik sonlanım durumunda exitus gelişimi (P=0,002) ve 28 günlük mortaliteyi öngörme (P=0,049) açısından istatistiksel anlamlı farka sahip idi. Backward Stepwise (Wald) lojistik regresyon analizi ile KDE'nu gelişiminde sadece hipoalbüminemi (OR:2,4, P=0,015); klinik sonlanım durumu için onkolojik (OR:5,3, P=0,016), GİS hastalığı (OR:51,3, P=0,003) tanısı, entübasyon (OR:30,4, P<0,001), santral venöz kateter (OR:5, P=0,001) varlığı; 28 günlük mortalite gelişimi açısından ise entübasyon (OR:2,4, P=0,015) varlığı risk faktörü olarak bulundu. Anahtar Kelimeler: Kan dolaşımı enfeksiyonu, Prokalsitonin, Risk faktörleri
Yoğun bakımda takip edilen kandidemili hastaların değerlendirilmesi
Çalışmamızda yoğun bakım ünitesi (YBÜ) içerisinde kandidemi için risk faktörlerinin belirlenmesi, kandidemi gelişen hastalarda mortalite ve morbidite oranlarının artmasında rolü olan değişkenlerin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmamız Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. basamak YBÜ'de 01.08.2020-29.06.2022 tarihleri arasında kan kültüründe Candida spp. izole edilen 150 hasta, Candida spp. izolasyonu saptanmayan 154 hastanın dahil edildiği 304 hasta ile retrospektif vaka-kontrol çalışması olarak planlandı. Hastalar demografik özellikler, komorbid hastalıklar, tıbbi geçmiş, yoğun bakım takibindeki ek risk faktörleri açısından değerlendirildi. Kandidemi gelişim sıklığının, son 3 ay içinde antibiyotik kullananlarda 5 kat, bakımevinde kalan/evde sağlık hizmeti alan hastalarda 5 kat, son 30 gün içinde invaziv girişim öyküsü olanlarda 6 kat, son 12 ay içerisinde yataklı serviste 2 günden fazla yatış olan hastalarda 4 kat kandidemi gelişiminin daha fazla olduğu belirlendi. Kandidemi grubunda klinik izolatlarda Candida izolasyon oranının 3 kat daha fazla olduğu görüldü. En sık saptanan etken Candida parapsilosis olup bunu C. albicans takip etti. Tüm Candida izolatlarında direnç durumu değerlendirildi. Ölüm ile sonuçlanan hastalarda, uygun antifungal tedavi almayanlarda yatış süresinin anlamlı düzeyde daha uzun olduğu görüldü. Yirmi sekizinci gündeki mortalite oranı kontrol grubunda kandidemi grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek görüldü. Gruplar arasında 3. ay sonunda her türlü nedene bağlı mortalite oranları arasında istatistiksel anlamda farklılık gözlenmedi. Çalışmamızda kandideminin uygun tedaviye rağmen yüksek mortalite oranları ile ilişkili olduğu görüldü. Enfeksiyon kontrol yöntemlerinin doğru bir şekilde uygulanması ile mantar enfeksiyonların görülme insidansının azaltılarak mortalite oranlarının düşürülmesi bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler:Kandidemi risk faktörleri, Antifungal Direnç, Antifungal Tedavi
Hastanemizdeki Bruselloz olgularının retrospektif değerlendirilmesi
Çalışmamızda Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2014-2023 yılları arasında bruselloz tanısı konulan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bruselloz tanısı, Standart Tüp Aglütinasyon Testi (SAT) titresi ≥1/160 olan hastalarda doğrulanmıştır. Yalnızca 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edilmiş. Demografik bilgiler, klinik bulgular, laboratuvar sonuçları ve tedavi süreçlerini içerecek şekilde analiz edilmiştir. Çalışmada incelenen 122 hastanın %64,75'i erkek, %35,25'i kadın olarak tespit edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 48,8 yıl saptanmıştır. Semptomların en sık görüldüğü aylar Mart (%15), Temmuz (%13) ve Ocak (%10) iken, Ekim (%3), Ağustos ve Aralık (%4) en seyrek görülen aylar olmuştur. En sık bildirilen semptomlar artralji (%51,64), halsizlik-yorgunluk (%50,00) ve ateş (%49,18) olarak kaydedilmiştir. Tutulum açısından değerlendirildiğinde, hastaların büyük bir kısmında herhangi bir tutulum olmadığı görülmüştür (%38,52). Periferik artrit (%18,02) ve hepatomegali (%16,39) en sık tutulumlar arasında yer almıştır. Laboratuvar sonuçlarında CRP yüksekliği (%85,25) ve ESR yüksekliği (%73,77) en yaygın bulgular arasında yer almıştır. Tedavi protokollerinde en sık doksisiklin/rifampisin kombinasyonu tercih edilmiştir. Bu çalışma, bruselloz tanısı alan hastaların klinik ve epidemiyolojik özelliklerini değerlendirmiştir. Çalışma bulguları, brusellozun tanı ve tedavi süreçlerinde erken müdahalenin önemini vurgulamakta ve özellikle risk altındaki popülasyonlar için farkındalık artırıcı çalışmaların gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Tedavi naif HIV hastalarında farklı tedavi rejimlerinin tedavi etkinliği ve yan etki profillerinin değerlendirilmesi
HIV tedavisinde antiretroviral tedavi (ART) rejimleri sürekli olarak gelişmekte ve klinik pratikte daha etkili, daha tolere edilebilir seçenekler sunulmaktadır. Çalış-mamızda, 2020-2024 yılları arasında HIV/AIDS tanısıyla izlenen toplam 161 hasta-nın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Gerçek yaşam verileri üzerinden Bicteg-ravir/Tenofovir Alafenamid/Emtrisitabin (BIC/TAF/FTC) ve Dolutegra-vir/Tenofovir Disoproksil Fumarat/Emtrisitabin (DTG/TDF/FTC) rejimlerinin viro-lojik, immünolojik, renal, metabolik ve advers olay profilleri karşılaştırıldı. Her iki rejimin virolojik etkinlikleri yüksek bulunmuş ve birbirlerine üstünlükleri gösteri-lememiştir. Ancak, BIC/TAF/FTC rejimi, CD4 <200 hücre/mm³ olan hastalarda daha iyi virolojik yanıt sağlarken, DTG/TDF/FTC rejimi bu hasta grubunda daha düşük etkinlik göstermiştir. Ayrıca BIC/TAF/FTC rejiminin özellikle uzun vadede immünolojik etkinliğinin daha iyi olduğu gözlenmiştir. Böbrek fonksiyonları açı-sından her iki rejimde de eGFR düşüşü saptanmış fakat klinik anlamlı nefrotoksisi-te oranları benzer bulunmuştur. Metabolik etkiler açısından, BIC/TAF/FTC reji-minde, kilo artışı ve lipid seviyelerinde belirgin yükseliş gözlenirken, DTG/TDF/FTC rejimi lipit profili üzerinde daha nötr kalmıştır. Kardiyovasküler risk değerlendirmesinde, BIC/TAF/FTC grubunda Framingham risk skorunda an-lamlı bir artış gözlenirken, DTG/TDF/FTC grubunda belirgin bir değişiklik görül-memiştir. Advers olay ilişkili ve tüm nedenlere bağlı ilaç bırakma oranları, DTG/TDF/FTC grubunda daha yüksek saptanmıştır. BIC/TAF/FTC rejimi, düşük CD4 sayısına sahip bireylerde bile güçlü virolojik yanıtını sürdürmesi ile dikkat çekerken, uzun dönem kullanımında kilo artışı, dislipidemi ve kardiyovasküler risk artışı gibi metabolik etkileri dikkate alınmalıdır. DTG/TDF/FTC rejimi ise, özellik-le kilo artışı ve dislipidemi açısından risk taşıyan bireylerde metabolik açıdan daha avantajlı bir seçenek olarak değerlendirilebilir.
Abo kan grubu uyumlu ve uyumsuz karaciğer nakli sonrası görülen enfeksiyonların değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Karaciğer nakli, günümüzde akut karaciğer yetmezliği ve son dönem karaciğer hastalığında tek tedavi seçeneğidir. Yeni immünsüpresif ajanlar, çağdaş cerrahi teknikler, enfeksiyonların tanı, yönetim ve önlenmesindeki gelişmeler sayesinde organ nakli sonrası sağ kalım oranları giderek artmaktadır. Tüm gelişmelere rağmen, enfeksiyonlar nakil sonrası en sık görülen komplikasyonlar olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, organ bağışının az olması sonucu, uygun verici eksikliği bugün için en acil sorun haline gelmiştir. Organ sıkıntısı sebebiyle birçok organ nakli merkezi, ABO uyumsuz vericilerden nakil yapılması gibi, organ kabul kriterlerini genişletme yoluna gitmiştir. ABO uyumsuz karaciğer nakillerinden sonra enfeksiyon, rejeksiyon ve biliyer komplikasyonların sık görülmesine rağmen, acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer nakilleri tartışmalı da olsa yapılmaktadır. Enfeksiyonlar ve sağ kalım açısından karşılaştırma yapmak amacıyla merkezimizdeki ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli alıcıları retrospektif olarak incelendi.Gereç ve yöntem: Organ Nakli Ekibi tarafından, Mart 2002 ile Ocak 2011 arasında nakil yapılmış toplam 16 ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcısı çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak ABO uyumsuz alıcılardan bir önce ve bir sonraki toplam 32 ABO uyumlu karaciğer alıcısı seçildi. Her iki hasta grubunun nakil sonrası bir yıllık süreye ait bilgilerine hasta kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: ABO kan grubu uyumsuz karaciğer nakli alıcılarının 13 (%81,2)'ü erkek, 3 (%18,8)'ü kadın, ABO uyumlu alıcıların ise, 8 (%25)'i kadın 24 (%75)'ü erkekti (p=0,836). ABO uyumsuz alıcıların yaş ortalaması 46,7 ± 14,2 (yaş aralığı: 17-63), ABO uyumlu alıcıların ise 45,9 ± 11,9 (yaş aralığı: 20-71) olarak bulundu (p=0,627).Karaciğer nakli sonrası bir yıllık sürede, ABO uyumsuz hastaların 12 (%75)'sinde, ABO uyumlu hastaların ise 21 (% 65,6)'inde en az bir enfeksiyon atağı saptandı (p=509). Enfeksiyon atak hızı ABO uyumsuz grupta %175; ABO uyumlu grupta ise %113 olarak tespit edildi (p=0,262). Operasyon sonrası bir yıl içinde ABO uyumsuz hastaların 8' i (%50); ABO uyumlu hastaların 9'u (%28,1) kaybedildi (p=0,135). Her iki grupta mortalite ve enfeksiyon oranları yönünden fark saptanmadı. ABO uyumlu ve uyumsuz olan karaciğer nakil alıcılarında en sık Pseudomonas aeruginosa izole edildi.Sonuç: ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcılarında operasyon sonrası komplikasyonlar daha fazla görülebilmektedir. Çalışmamızın sonuçları ise, enfeksiyon oranları ve sağ kalım bakımından ABO uyumsuz nakillerin ABO uyumlularla benzer olduğunu göstermektedir. Merkezler ve hasta grupları arasında komplikasyonlar açısından farklılıklar olmasına rağmen, verici havuzunu arttırmak amacıyla özellikle acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer naklinin enfeksiyöz komplikasyonları artırmadığı sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli, enfeksiyon, sağ kalım.
Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten nozokomiyal Escherichia coli izolatlarında beta-laktamaz genleri ve klonal ilişkinin araştırılması
Amaç: Genişlemiş spektrumlu beta laktamaz (GSBL) üreten mikroorganizmalar dünyada önemli bir problemdir ve özellikle CTX-M beta laktamazı üreten Escherichia coli tüm dünyada yayılmakta, hem nozokomiyal hem de toplumsal kaynaklı infeksiyonlara neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı GSBL üreten hastane kökenli Escherichia coli izolatlarında beta laktamaz gen prevalansı, antibiyotik duyarlılıkları ve klonal ilişkilerini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezinde Haziran 2010-Haziran 2011 tarihleri arasında yatan hastalardan izole edilen toplam 76 GSBL üreten E. coli suşu çalışmaya alındı. İzolatların antibiyotik duyarlılıkları Klinik Laboratuvar ve Standartlar Enstitüsü'ne (CLSI) göre Kirby Bauer disk difüzyon yöntemiyle saptandı. GSBL varlığı Çift Disk Sinerji Testi ile saptandı, şüpheli olgularda sefotaksim/sefotaksim klavulanik asit E test şeriti (AB-Biodisk) kullanıldı. TEM, SHV, CTX-M, PER, VEB, GES, OXA-2 grup ve OXA-10 grup beta laktamaz genlerinin varlığı bu bölgelere özgül primerler kullanılarak polimeraz zincir reaksiyon (PZR) yöntemi ile araştırıldı. Suşlar arasındaki klonal ilişkilerin tespiti için PFGE (pulsed field gel electrophoresis) yöntemi kullanıldı.Bulgular: GSBL üreten E. coli izolatları en sık yoğun bakım (%35), dahiliye (%16) ve genel cerrahi (%13) bölümlerinden izole edildi. GSBL üreten E. coli'lerin en sık izole edildiği örnekler idrar (%34), kan (%33) ve yara (%21) olmuştur. Suşların tamamı imipenem, meropenem ve amikasine duyarlı bulundu. İzolatların hiçbiri sefotaksim ve seftriaksona duyarlı bulunmadı. GSBL pozitif E. coli izolatlarının ertapeneme duyarlılığı %83, piperasilin/tazobaktama %61, sefaperazon/sulbaktama %63, seftazidime %18, sefepime %25, aztreonama %20 olarak saptandı. E. coli suşlarında CTX-M, TEM, OXA-2 grup, PER, SHV, OXA-10 grup beta laktamaz oranları, sırasıyla %89.5, %59.2, %15.8, % 14.5, %11.8 ve %3.9 olarak saptandı. İzolatların hiçbirinde GES ve VEB beta laktamaz geni saptanmadı. Bir izolatda araştırılan beta laktamaz genlerinden hiçbiri saptanmadı. PZR analizi sonucu 25 izolatta TEM ve CTX-M beta laktamazı birlikte, 20 izolatta yalnız CTX-M beta laktamaz geni ve 2 izolatta yalnız TEM beta laktamaz geni bulunduğu saptandı. SHV beta laktamazı hiçbir izolatda tek başına saptanmadı. PFGE yöntemi ile GSBL üreten izolatlar arası belirgin klonal ilişki saptanmadı.Sonuçlar: Bu çalışma ile hastanemizde nozokomiyal GSBL üreten E. coli suşları arasında CTX-M tipi enzimin yüksek sıklıkta olduğu gösterildi. GSBL üreten bakterilerin poliklonal olarak yayıldığı saptandı ve baskın epidemik suş tanımlanamadı. Direnç genlerinin mobil genetik elemanları ile aktarılmış olabileceği düşünülerek epidemik klonlar ile plazmidler arasındaki ilişkiyi açıklayacak plazmid analizi ve Multilokus sekans tipleme (MLST) gibi daha ileri çalışmalara gereksinim olduğu sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: E. coli, beta laktamaz genleri, CTX-M, PFGE
Yoğun bakım hastalarında ventilatör ilişkili pnomoninin önlenmesinde kullanılan demetlerin pnomoni gelişiminin önlenmesi ve mortalite üzerine etkisinin değerlendirilmesi
ÖZETGiriş ve Amaç: Hastane enfeksiyonları arasında önemli yer tutan, mortalite vemorbiditesi yüksek olan ventilatör ilişkili pnömoni (VİP)'nin önlenmesine yönelik birçok önleme stratejileri geliştirilmiştir. Son yıllarda bu önlemlerin tek tek uygulanmasıyerine, VİP önleme demeti (bundle) oluşturularak uygulanması üzerinde durulmaktadır.Hastanemizde önemli bir sorun olan VİP'in azaltılmasına yönelik VİP önlemedemetinin VİP gelişimi ve mortalite üzerine etkisini araştırmak amacıyla bu çalışmaplanlandı.Gereç ve Yöntem: Mart 2011 ile Nisan 2012 tarihleri arasında ReanimasyonYoğun Bakım 1ve 2 ünitelerinde prospektif, vaka kontrol çalışması gerçekleştirildi. VİPtanısı, CDC önerileri doğrultusunda nosokomiyal PNÖM-1 kriterlerine göre kondu.Hastalar VİP gelişmesi yönünden ve VİP önleme demetlerini oluşturan parametrelereuyum yönünüden günlük olarak değerlendirildi. VİP önleme demeti; subglottikaspirasyonlu endotrakeal tüpün (SSD-ETT) kullanımı, kaf basınıcının ölçülmesi, yarıoturur pozisyon, klorheksidinli ağız bakımı, sedasyona günlük ara verilmesi, peptikülser proflaksisi, orogastrik kateterin nazogastrik katetere tercihi ve derin ven trombozuproflaksisi şeklinde oluşturuldu. Çalışma 2 dönemde gerçekleştirildi. İlk 6 aylıkdönemde SSD-ETT ve kaf basınç ölçerlerin olmaması nedeniyle kontrol grubu vakalarıağırlıklı bu dönemde çalışmaya dahil edildi ve bu iki parametre dışında kalanlara uyumyönünden hastalar izlendi. İkinici dönemde SSD-ETT ile entübe edilen hastalar vakagrubunu oluştururken standart endotrakeal tüple entübe edilen hastalar kontrol grubuna71dahil edildi. Vaka ve kontrol grupları VİP gelişimi, mortalite ve demete uyum yönündenizlendi.Bulgular: Vaka grubunda 37, çalışma grubunda 96 olmak üzere 133 hastaçalışmaya dahil edildi. Grupların yaş ortalamaları vaka ve kontrol grubunda sırasıyla60,3 ve 61,3, (p=0,7) geliş APACHE II skoru ortalamaları ise 29,3 ve 28,9 (p:0,7)olarak saptandı . Vaka grubunda kontrol grubuna göre VİP insidansında 1000 ventilatörgününde 41,86'dan 22,16'a gerileme (P<0,05) saptandı. Ortalama VİP gelişme günüvaka grubunda 17,33±21,09 olurken, kontrol grubunda 10,43±7,83 olduğu tespit edildi(p:0,04). Demetlere uyum oranı; kaf basınç ölçer için vaka ve kontrol grubundasırasıyla %50,1 ve %6,6, klorheksidinle ağız bakımında ise %37,4 ve 18,6 olaraksaptandı (p<0,05). Bu iki parametre dışında uyum oranlarında anlamlı fark tespitedilmedi (p>0,05). Her iki grupta da tüm demete tam uyum sağlanan hasta olmadı.Vaka ve kontrol grubu arasında 14. gün ve 30. gün mortaliteleri yönünden farksaptanmadı (p>0,05).Sonuç olarak; SSA-ETT kullanımının, kaf basınç ölçümünün ve klorheksidinliağız bakımının dahil edildiği ve SSD-ETT'nin tam kullanımının sağlandığı VİP önlemedemetleri VİP hızını azaltmada etkilidir. Ancak mortalite üzerine etkisi saptanmadı.Demetlere uyum oranları düşük olup artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Ventilator ilişkili pnömoni, VİP Önleme, VİP önlemedemetleri, subglottik sekresyon drenajı ve kaf basınç monitorizasyonu.
Yoğun bakımda yatan hastalarda nozokomiyal çoklu ilaç dirençli acinetobacter enfeksiyonlarındaki risk faktörlerinin belirlenmesi ve izolatların genotiplendirilmesi
Bu çalışma ile erişkin yoğun bakım üniteleri (YBÜ)'nde hastane kökenli çoklu ilaç dirençli (ÇİD) Acinetobacter enfeksiyonları, özellikle Acinetobacter baumannii, gelişiminde etkili olabileceği düşünülen risk faktörlerini belirleyerek Acinetobacter enfeksiyonu oranlarını azaltmak için görüş ve önerilerde bulunmak ve antimikrobiyal duyarlılığın değerlendirilmesi ile tedavi protokollerinin geliştirilmesi ve izolatların genotiplendirilmesi amaçlanmıştır.Araştırma ileriye dönük vaka-kontrol çalışması olarak yapılmış olup, Nisan 2011-Mart 2012 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi erişkin YBÜ'de yatan ve hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı saptanan 108 vaka ile aynı dönemde erişkin YBÜ'de takip edilen ve kültürlerinde üreme olmayan 105 kontrol grubu hastası karşılaştırılarak enfeksiyon gelişiminde rol oynadığı düşünülen risk faktörleri belirlenmeye çalışıldı. Tek ve çok değişkenli regresyon analizi yapılarak hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı gelişimini ve mortaliteyi etkileyen risk faktörleri belirlendi.Çok değişkenli regresyon analizi sonrasında son modelde yaş, mekanik ventilatör uygulaması, trakeotomi uygulaması, PEG uygulaması, karbapenem kullanımı ve 3. kuşak sefalosporin kullanılmaması hastane kökenli Acinetobacter enfeksiyon atağı gelişimi için bağımsız risk faktörü olarak bulunmuştur. Mortalite için yapılan çok değişkenli lojistik regresyon analizinde son modelde, mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri ise enteral beslenme şekli ve APACHE II skoru tespit edilmiştir. Bu risk faktörlerinin kontrolü, özellikle karbapenem gibi geniş spektrumlu antibiyotik kullanımının kısıtlanması ve ampirik tedavide 3. kuşak sefalosporinlerin uygun durumlarda tercih edilmesi desteklenmelidir.İzolatların %94'ünde çoklu antibiyotik direnci saptanmıştır. İmipenem direncinin %82.4 ve meropenem direncinin %88 oranında olduğu gözlenmiştir. Kolistin duyarlılığı %100 ve tigesiklin duyarlılığı %99,1 olarak bulundu.Çalışmamızda en fazla izolat sayısına sahip klonun hastanemizde yaklaşık 14 ay varlığını sürdürdüğü tespit edildi. Bu veri ile özellikle ÇİD Acinetobacter baumannii salgın klonlarının önlem alınmadığı durumda hastane ortamında uzun yıllar kalabileceği ve hastadan hastaya taşınabileceği ortaya konulmuştur.
Kırım kongo kanamalı ateşi enfeksiyonu geçiren hastalarda serum IgG varlığının tespit edilmesi
Amaç: Çalışmamızda Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığını geçiren kişilerde serum IgG varlığını tespit etmek, demografik özelliklerin, kene teması öyküsünün, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsünün, hastalığın klinik seyrinin, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat edip- etmemesinin, yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesinin KKKA IgG antikor durumunu nasıl etkilediğini değerlendirmek ve KKKA IgG antikorunun serumda ne kadar süre pozitif kaldığını saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'ne 2011-2021 yılları arasında KKKA hastalığı tanısı ile tedavi görüp şifa ile taburcu olan 153 kişi ve 2009 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile takip edilen bir sağlık çalışanı ile kliniğimize başka nedenle yatan ve 2007 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile yatış öyküsünün olduğunu öğrendiğimiz iki kişi olmak üzere toplamda 155 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan serumlar sonradan çalışılmak üzere -80 C'de saklandı. Bireylere 13 sorudan oluşan yapılandırılmış bir anket uygulandı. Hastalığın ciddiyeti Severity Scoring Index (SSI) kullanılarak belirlendi. KKKA IgG antikor varlığı ELISA yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen sonuçlar hastalığı geçirdiği yıllara ve ankette sorulan sorulara göre istatistiksel analize tabi tutuldu. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 47 (%30,3) kişide KKKA IgG antikoru pozitif bulundu. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 7 yıl ise pozitiflik oranının yüksek olduğu belirlendi. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 8 yıl ise pozitiflik oranının azaldığı görüldü. Kişilerin hastalığı geçirdiği yıla, demografik özelliklerine, kene teması öyküsüne, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsüne, hastalığı geçirdiği klinik seyrine göre, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat etmesine ve yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesine göre KKKA IgG antikor durumlarında anlamlı farklılık bulunmadı. KKKA IgG pozitif olan kişilerin yaşı hastalığı geçirdiği dönemde negatif olanlara göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,043). Sonuçlar: Bulgularımız KKKA hastalığını geçiren kişilerde KKKA IgG'nin varlığının ortalama 7 yıl civarında kaldığı yönündedir. KKKA hastalığını geçirme yaşı ortalama olarak daha yüksek olanlarda KKKA IgG pozitifliği artmaktadır. KKKA IgG pozitifliği geçmişte hastalığın geçirildiğini göstermesi açısından epidemiyolojik çalışmalarda tarama testi olarak kullanılabilir. Ancak tek başına KKKA IgG pozitifliği bağışıklık durumunu göstermek amacıyla kullanılamayacağı için IgG pozitifliği saptanan bireylerde bu antikorların hastalıktan koruyucu nitelikte nötralizan vasıf taşıyıp taşımadığını gösterecek ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KKKA, KKKAV, IgG antikor, İmmünoloji
Karbapenem dirençli enterobacteriaceae suşlarında direnç genetiğinin belirlenmesi ve yeni kullanıma giren antibiyotiklerin dirençli suşlar üzerinde etkinliğinin değerlendirilmesi
Çoklu ilaç dirençli gram negatif bakteri enfeksiyonları; gerek tedavisinin zorluğu ve artan mortalitesi, gerekse tedavi maliyetleri açısından küresel boyutta önemli bir halk sağlığı problemidir. Gram negatif bakteri enfeksiyonların tedavisinde önemli bir yere sahip olan beta laktam grubu antibiyotiklere karşı gelişen beta laktamaz direnci nedeniyle karbapenem kullanımı artmış, bu da beraberinde karbapenem direncini getirmiştir. Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae (CRE), ertapenem, imipenem veya meropenemden en az birine dirençli enterobacteriaceae suşlarını tanımlar. Mekanik ventilasyona bağlı, üriner veya intravenöz kateterlere ihtiyaç duyan hastalar, uzun süreli immünsüpresyona neden olan ilaçları kullananlar ve bağışıklık sistemi zayıf olanlar, (CRE) enfeksiyonları için risk altındadır. Özellikle yoğun bakım ünitelerinde dirençle ilişkili baskın beta laktamaz geninin belirlenmesi, kritik hastalarda ampirik antibiyoterapiye büyük katkı sağlayacaktır. Bu tez çalışması ile hastanemiz yoğun bakım ünitelerinde yatan hastaların çeşitli klinik örneklerinde üreyen CRE izolatlarının genotipik metotlarla direnç profillerinin araştırılarak, bu izolatların antibakteriyel duyarlılıklarının belirlenmesi ile yerel ve ulusal sürveyansa katkı sağlanması amaçlandı. 15.12.2023 ile 15.06.2024 tarihleri arasında, hastanemizin 3. basamak Dahili ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinden birine yatışları yapıldıktan en az 72 saat sonra VIP, piyelonefrit veya kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu düşünülen hastalardan alınan kan, idrar veya ETA kültürlerinde üreyen 74 CRE izolatı çalışmaya alındı. Kültürleri alınan hastaların yaşa, cinsiyete, yattıkları yoğun bakım ünitelerine, daha öncesinde aldıkları antibakteriyel ajanlara ve eşlik eden komorbid durumlara göre mortalite ile ilişkileri incelendi. Kültürlerde üretilen CRE izolatlarında fenotipik yöntemlerle karbapenemaz varlığı araştırıldı. Karbapenemaz ürettiği belirlenen 60 K. pneumoniae ve 4 E. coli izolatından PCR metoduyla karbapenemaz genlerinden blaOXA-48, blaNDM, blaIMP, blaVIM ve blaKPC varlığı araştırıldı. Baskın karbapenemaz geni ülkemiz verilerine paralel olarak blaOXA-48 tespit edildi (%53,1). MBL izolatlarına rastlanmayıp, blaKPC sıklığının ise arttığı gözlendi (%46,9). Aynı izolatlardan seftazidim/avibactam, meropenem/vaborbactam, imipenem/relebactam, seftolozan/tazobactam ve sefiderocol antibiyotiklerine duyarlılık disk difüzyon metoduyla araştırıldı. KPC izolatlarında seftazidim/avibactam %83,9, meropenem/vaborbactam %100, imipenem/relebactam %96,6 ve sefiderocol ise %93,3 oranında duyarlı saptanmış olup, Seftolozan/tazobactama duyarlı suş görülmedi. OXA-48 izolatları ise seftazidim avibactam %89, meropenem/vaborbactam %52, imipenem/relebactam %88, sefiderocol ise %94,1 oranında duyarlı görüldü. Seftolozan/tazobactama izolatların %17,6'sı duyarlı saptandı. blaKPC izolatlarının seftazidim/avibactam, meropenem/vaborbactam, imipenem/relebactam ve sefiderocol duyarlılıkları literatür verilerine uygun bulundu. BlaOXA-48 izolatlarında literatür verilerinden farklı olarak daha yüksek imipenem/relebactam duyarlılığı saptandı. K. pneumoniae izolatları arasındaki klonal ilişki protein elektroforezi metoduyla araştırıldı. İzolatların Dice benzerlik katsayısı %78,6 olarak saptanarak klonal ilişki gözlenmedi. Anahtar kelimeler: karbapenem dirençli enterobacteriaceae, karbapenemaz tespit yöntemleri, moleküler epidemiyoloji, CRE tedavisi