
29
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Karpal tünel sendromlu hastalarda radial ekstrakorporeal şok dalga tedavisi (rESWT) etkinliğinin değerlendirilmesi ve lokal kortikosteroid enjeksiyonu etkinliği ile karşılaştırılması: Prospektif randomize kontrollü çalışma
Karpal tünel sendromu (KTS), median sinirin el bileği seviyesinde karpal tünel içerisinde basıya uğraması sonucu ortaya çıkan semptomların oluşturduğu bir klinik tablodur ve en sık görülen tuzak nöropatisidir. İdiyopatik ve sekonder nedenlere bağlı olmakla birlikte KTS patofizyolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Tedavisi KTS derecesine göre değişmektedir. Hafif ve orta derece KTS tedavisinde farklı konservatif tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. En sık kullanılan yöntemler splint, lokal kortikosteroid enjeksiyonu (LKE), nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar (NSAİİ) ve konvansiyonel tedavi ajanlarıdır (TENS, hotpack, ultrason). Son dönemde ESWT'nin de KTS tedavisinde etkili olduğunu gösterir çalışmalar yayınlanmaktadır. Bu çalışma idiyopatik KTS tedavisinde LKE ve rESWT'nin klinik ve elektrofizyolojik etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla randomize kontrollü olarak planlandı. Çalışmaya idiyopatik hafif ve orta derece KTS tanısı konmuş 51 kadın, 21 erkek toplam 72 hasta, 109 el alındı. Hastalar 3 gruba randomize edildi. rESWT grubuna (26 hasta, 37 el) istirahat splinti ve rESWT(1 seans/hafta toplam 3 haftada 3 seans); LKE grubuna (23 hasta, 35 el) istirahat splinti ve lokal kortikosteroid enjeksiyonu; kontrol grubuna ise sadece splint tedavisi verildi. rESWT 4 bar, 5 Hz frekans, 2000 atım şeklinde haftada 1 seans olup toplam 3 haftada 3 seans uygulandı. LKE olarak 40 mg metilprednizolon uygulandı. Splint tedavisi ise 2 ay süreyle tüm gece boyunca ve gündüzleri de ellerini kullanmadıkları sürelerde uygulandı. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası 1.hafta ve tedavi sonrası 12.haftada klinik (VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS, Boston-FDS, el kavrama kuvveti) parametreler ile değerlendirildi. Ayrıca hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrasında 12.haftada EMG ile değerlendirildi. Tedavi öncesi mDSAP, mDDL, mMDL ve mDSİH gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdi (p<0.05). Bunun nedeni olarak kontrol grubunda hafif derece KTS'nin fazla olması düşünüldü. Grup içi değerlendirmede rESWT grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve el kavrama kuvvetinde; tedavi sonrası 12.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve Boston-FDS skorunda anlamlı düzelme oldu (p<0.05). LKE grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında klinik parametrelerin hepsinde (VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS, Boston-FDS, el kavrama kuvveti) tedavi sonrası 1.hafta ve tedavi sonrası 12.haftada anlamlı düzelme oldu (p<0.05). Kontrol grubunda tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston SŞS'nda; tedavi sonrası 12.haftada VAS-A, VAS-U, Boston SŞS ve Boston-FDS skorunda istatistiksel olarak anlamlı düzelme oldu (p<0.05). EMG ölçümlerine bakıldığında tedavi öncesi ile kıyaslandığında tedavi sonrası 12.haftada rESWT grubunda mDDL ve mDSİH değerlerinde; LKE grubunda mDSAP, mDDL, mMDL ve mDSİH değerlerinde; kontrol grubunda mDDL, mMDL ve mDSİH değerlerinde iyileşme lehine anlamlı düzelme saptandı (p<0.05). Gruplar arası kıyaslama yapıldığında tedavi sonrası 1.haftada VAS-A, VAS-U, Boston-SŞS ve Boston-FDS skorları LKE grubunda diğer 2 gruba göre anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0.05). Tedavi sonrası 12.haftada gruplar arası kıyaslama yapıldığında VAS-A ve Boston-FDS skorları LKE grubunda diğer 2 gruba göre anlamlı düzeyde daha düşük saptandı (p<0.05). Tedavi sonrası yapılan EMG'ye göre hastaların KTS dereceleri yeniden değerlendirildi. KTS derecesi iyileşen hasta sayılarına göre gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak KTS tedavisinde her 3 tedavi yönteminin (rESWT, LKE, splint) de etkili olduğu ve bu etkinin 3.aya kadar devam ettiği görüldü. LKE'nin rESWT'den daha etkili olduğu düşünüldü. rESWT ile ilgili daha fazla hasta ile daha uzun süre takip içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Subakut dönem supraspinatus tendinitinde balneoterapinin fizik tedavi programına erken dönem katkısının değerlendirilmesi
Omuz ağrısıyla başvuran hastalarda en sık karşılaşılan patoloji rotator manşon lezyonlarıdır. Omuz ağrısı 6 haftaya kadar akut, 6-12 hafta arası subakut, 12 hafta üzerinde kronik ağrı olarak tanımlanmaktadır. Rotator manşon lezyonları tendinitlerden komplet yırtıklara kadar geniş bir spektrumda yer alır. Neer bu lezyonları klinik ve patolojik 3 evrede tariflemiştir. En sık karşılaşılan durum ise supraspinatus tendinitleridir. Tendinitler konservatif tedavilerden büyük oranda fayda görürler. Balneoterapi ise konservatif tedavilere ek olarak birçok kas iskelet sistemi hastalığında uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı subakut supraspinatus tendiniti tedavisinde balneoterapinin fizik tedavi uygulamalarına erken dönem katkısını araştırmaktır. Çalışmaya 6-12 hafta arasında şikayet süresi olan ve supraspinatus tendiniti tanısı konulan 90 hasta alındı. Hastalar randomize olarak 2 eşit gruba ayrıldı. Birinci grupta (N=45) etkilenen omuza yönelik TENS, Hotpack, US tedavileriyle beraber Codman ve EHA egzersizleri uygulandı. İkinci grupta (N=45) etkilenen omuza TENS, Hotpack, US, Codman ve EHA egzersizleri yanı sıra balneoterapi verildi. Her iki grubun aktif omuz EHA gonyometre ile, el kavrama gücü Jamar el dinamometresi ile ölçüldü. Ağrı değerlendirmesi için VAS (istirahat, uyku, hareket), fonksiyonel değerlendirme için Quick Dash anketi, yaşam kalitesi için SF-36 formu kullanıldı. Değerlendirmeler tedavi öncesi ve 15 seans tedavi sonrası yapıldı. İki grup arasında demografik değişkenler ve özel tanısal testlerin pozitifliği açısından fark saptanmadı (p>0,05). 1. grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası SF-36 Genel Sağlık Algısı, SF-36 Mental Sağlık alt parametreleri ile el kavrama gücü hariç diğer tüm değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). 2. grupta ise tedavi öncesi ve tedavi sonrası tüm ortalamalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). İki gruptaki değişimlerin farklarına ilişkin analizde, SF-36 Emosyonel Rol Güçlüğü ve SF-36 Mental Sağlık alt parametreleri hariç diğer tüm değişkenler 2. Grup lehine istatistiksel olarak anlamlı düzelme göstermiştir (p<0,05). Sonuç olarak subakut dönem supraspinatus tendiniti tedavisinde fizik tedavi ve egzersiz uygulamalarına eklenen balneoterapinin erken dönem omuz EHA, el kavrama gücü, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesinin düzelmesinde ek katkısının olduğu saptandı.
Kronik bel ağrılı hastalarda klasik fizik tedavi ajanları ile ekstrakorporeal şok dalga tedavisinin (ESWT), ağrı, disabilite, fonksiyonel durum ve depresyon üzerine etkinliğinin karşılaştırılması: Prospektif randomize kontrollü çalışma
Giriş ve Amaç: Bel ağrısı; toplumdaki her bireyin hayatının bir döneminde %84 gibi yüksek bir oranda karşılaşabildiği bir yakınmadır. Kronik bel ağrısı (KBA) ise bel ağrısı şikayetinin 12 haftadan daha uzun sürmesi olarak tanımlanmaktadır. Kronik bel ağrısı toplumda ciddi oranda sakatlık sebebidir. Kronik bel ağrısında farmakolojik ajanlar, terapötik egzersizler, fizik tedavi ajanları, lokal girişimsel tedaviler, cerrahi uygulamalar ve bu tedavilerin kombinasyonları tedavi yöntemleri olarak kullanılmaktadır. Son dönemde ESWT'nin de Kronik bel ağrısı (KBA) tedavisinde etkili olduğunu gösterir çalışmalar yayınlanmaktadır. Bu çalışma KBA tedavisinde klasik fizik tedavi ajanları (TENS+ hot pack+ultrason) ve rESWT'nin klinik etkinliğinin karşılaştırılması amacıyla randomize kontrollü olarak planlandı. Materyal ve Metod: En az 3 aydır bel ağrısı olan, kronik bel ağrısı tanısı almış 18- 65 yaş arası kadın ve erkek hastalar alındı. 91 hasta kapalı zarf usulü 2 gruba randomize edildi. klasik fizik tedavi ajanları grubuna dağıtılan 44 hastaya TENS hot pack, ultrason tedavisi verildi. ESWT (Ekstrakorporeal şok dalga tedavisi) grubuna dağıtılan 47 hastaya en az 2 gün arayla toplam 5 seans 2-3 haftada bitecek şekilde ESWT tedavisi verildi. Tüm hastalara egzersiz programı verildi. ESWT grubundaki 2 hasta ilk seanstan sonra ağrı nedeniyle tedaviye devam etmedi. Her iki gruptan toplam 19 hasta 3.ay kontrollere gelmedi. Değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 3. Ay tekrarlandı. Depresyon düzeylerini belirlemek amacıyla Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), özürlülük derecesini belirlemede Oswestry Disabilite İndeksi(ODİ), Sağlık Değerlendirme Anketi (SDA) dolduruldu. Bireylerde ağrı durumunu sorgulamak için, Vizüel Analog Skalası (VAS) ve Algometre kullanılarak basınç-ağrı eşiği ölçümü yapıldı. Bulgular: Her iki grup yaş, cinsiyet, eğitim durumu, vücut kitle indeksi ve hastalık süresi açısından istatistiksel olarak benzer bulundu. Her iki grubun tedavi öncesi VAS skorları, SDA toplam skorları, Oswetry skorları, ağrı eşiği düzeyleri ve Beck Depresyon Skorları arasında istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. VAS skorlarında her iki gruptada tedavi sonrası skorların öncesine göre düştüğü görülse de düşme miktarı ESWT grubunda daha yüksekti. Aynı şekilde tedavi sonrası oswetry skorları da her iki grupta tedavi öncesine göre anlamlı seviyede düşerken, düşüş miktarı ESWT grubunda daha yüksekti. Tedavi sonrası ağrı eşiği düzeylerinin klasik fizik tedavi ajanları grubunda tedavi öncesine göre değişiklik göstermediği izlenirken, ESWT grubunda her bir nokta için anlamlı seviyede yükselme olduğu gözlendi. Beck Depresyon Ölçeği'nden alınan skorlarda da benzer şekilde ESWT grubunda tedavi öncesi ve sonrası skorlar arasında anlamlı farklılık olduğu izlendi. Sonuç: ESWT'nin bel ağrılarında ağrı düzeyi, fonksiyonel durum, depresyon belirtileri ve ağrı eşiği konusunda klasik fizik tedavi ajanları üstün olduğu görülmüştür. Grupların ilk gelişte birbirleriyle benzer özellikler göstermesine rağmen ESWT tedavisinin üstün etkisi hem kişilerin beyanına dayalı ölçeklerle yapılan ölçümlerde hem klinik testlerle elde edilen objektif kriterlerle ortaya konulmuştur. Bu açıdan ESWT'nin klinik pratik açısından sunduğu imkanların değerlendirilmesi gereklidir. ESWT ile ilgili yapılan klinik araştırmaların çok sınırlı olduğu göze çarpmaktadır. Çalışmadan elde ettiğimiz klinik bulguların ESWT ile ilgili literatüre ciddi bir katkı sunduğunu düşünüyoruz. Çalışmada sunulan bulguların doğrulanması amacıyla daha ileri düzeyde, daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.
Miyofasiyal ağrı sendromu tedavisinde kuru iğneleme ve balneoterapinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Miyofasiyal ağrı sendromu (MAS) kronik ağrılı kas iskelet sistemi hastalıklarının %50-80'ini oluşturur ve önemli bir dizabilite nedenidir. Bu çalışmadaki amacımız (MAS) tedavisinde kuru iğneleme ve balneoterapinin ağrı, basınç ağrı eşiği (BAE), servikal eklem haraket açıklığı (EHA), duygudurum, kaygı durumu, kinezyofobi, boyun fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine Şubat 2020-Mayıs 2020 tarihleri arasında boyun ve/veya sırt ağrısı yakınması ile başvuran hastalardan, trapez kası üzerindeki tetik noktalara bağlı olarak gelişen MAS tanılı 120 hasta alındı. Hastalar kapalı zarf metodu ile randomize edilerek 40'ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Birinci gruba kuru iğneleme tedavisi uygulandı. Trapez kası uygun antiseptik ile temizlendikten sonra muayene ile belirlenen tetik noktalar, 0,25x0,25 mm'lik steril akupunktur iğneleri ile kas bandı içindeki TN'yi buluncaya kadar iğnelendi. Daha sonra 2'şer dakika ara ile 3 kez TN'lerdeki iğneler tuz-biber yöntemi ile iğnelendikten sonra 20 dakika beklendi ve sonra iğne geri çekildi. Bu tedavi 3 hafta boyunca haftada bir kez tekrarlandı. İkinci gruba balneoterapi uygulandı. Balneoterapi, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi bünyesinda faaliyet gösteren kaplıcada, 3 hafta boyunca, haftada 5 gün, günde 1 kez 20 dakika, toplam 15 seans uygulandı. Hastalara kaplıca tedavisi tüm vücut banyosu şeklinde saat 09.00'da 20 dakika süre ile uygulandı. Üçüncü gruba ise her iki tedavi yöntemi birlikte uygulandı. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, beden kitle indeksi (BKİ), medeni durum, öğrenim durumu, meslek bilgileri, sigara-alkol kullanımları, ek hastalık varlığı, kullandığı ilaçlar, dominant el tarafı, ağrı süresi ve ağrı yerleşim yeri gibi bazı demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. İstirahatte ve harekette ağrı durumunu ölçmek için Vizüel Analog Skala (0-10 cm) , BAE'ni ölçmek için algometrik ölçüm, servikal EHA'yı ölçmek için servikal gonyometrik ölçümler, depresif duygudurumu değerlendirmek için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), kaygı düzeyini değerlendirmek için Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), hareket korkusunu değerlendirmek için Tampa Kinezyofobi Ölçeği (TKÖ), boyun fonksiyonlarını değerlendirmek için Boyun Özürlülük Sorgulama Anketi (BÖSA), yaşam kalitesini ölçmek için Kısa Form-36 (Short Form-36 = SF-36) kullanıldı. Bu ölçekler tedavi öncesi, tedavi sonrası 1. hafta ve tedavi sonrası 3. ay olmak üzere toplam 3 kez değerlendirildi. Gönüllülerin tedavi başarısını subjektif olarak değerlendirmeleri için ise Global Değerlendirme Ölçeği (GDÖ) kullanıldı. Bu ölçek tedavi sonrası 1. hafta ve tedavi sonrası 3. ay olmak üzere 2 kez değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 40.3±8.5 yıl olan 120 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan hastaların %80.8'si kadın, %19.1 ise erkekti. Gruplar arasında sadece yaş değişkeninde istatiksel anlamlı farklılık görülmüştür (p<0.05). Grup 1'de yaş ortalaması 37.4±9.3 yıl iken, grup 2'de 40.9±8.1 yıl, grup 3'te 42.6±7.5 yıl olarak bulunmuştur. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların ortalama ağrı süresi 5.47±5.07 yıl olarak hesaplanmıştır. Çalışmaya katılan hastaların ağrı süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Ağrı yeri sağ trapez kas lifleri, sol trapez kas lifleri ve bilateral olarak sınıflandırılmış ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Tedavi öncesi değerlendirmelerde VAS-İstirahat, VAS-Hareket, BAE, tüm EHA, BAÖ, TKÖ, BÖSA, SF-36 alt grup skorları arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Tedavi öncesi ölçümlerde sadece grup 1 ve grup 2 arasında BDÖ ile değerlendirilen depresif duygudurum düzeyi arasında (p=0.008) ve SF-36'nın sosyal fonksiyon alt grubunda grup 2 ile 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık (p=0.029) saptanmıştır. Grup içi karşılaştırmalarda, tedavi sonrası değerlendirilen tüm parametrelerde her 3 grupta da istatistiksel olarak anlamlı düzelmeler olduğu gözlenmiştir (p<0.05). Gruplar arası yapılan karşılaştırmalarda ise tüm değerlendirme parametrelerinde genel olarak her iki tedavinin birlikte uygulandığı grup 3'te en fazla iyilik hali olduğu söylenebilir. VAS ile değerlendirilen ağrı düzeylerinde, BDÖ ve BAÖ değerlendirmelerinde ve BÖSA ile değerlendirilen fonksiyonel durumda tek başına kuru iğnelemenin tek başına balneoterapi grubuna göre daha etkili olduğu; BAE değerlendirmelerinde tek başına kuru iğneleme ile tek başına balneoterapinin istatistiksel olarak farklı olmadığı; EHA ölçümlerinde tedavi sonrası değerlendirmelerde gruplar arasında fark bulunmadığı, TKÖ ile değerlendirilen kinezyofobi tedavisinde grup 3'te en fazla iyilik hali oluştuğu tespit edilmiştir. Yaşam kalitesi açısından, mental sağlık ve genel sağlık alt grupları dışındaki değerlendirmelerde, kuru iğneleme yapılan gruplarda (grup 1 ve grup 3) SF-36 alt grup skorlarında, sadece balneoterapi alan gruba (grup 2) göre istatistiksel olarak daha anlamlı skor artışları olduğu saptanmıştır. GDÖ skorları açısından, gruplar arası karşılaştırmalarda tedavi sonrası 1.haftada yapılan en yüksek değerlendirmenin grup 3'te olduğu; tedavi sonrası 3.ay değerlendirmelerinde kuru iğneleme yapılan gruplarda (grup 1 ve grup 3) GDÖ skorlarının, sadece balneoterapi alan gruba (grup 2) göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: MAS tedavisinde hem kuru iğneleme hem balneoterapi tedavileri ağrı, BAE, servikal EHA, depresif duygudurum, kaygı durumu, kinezyofobi, dizabilite ve yaşam kalitesi skorlarını düzeltmede etkilidir. İki tedavi yönteminin birlikte uygulanması tedavi başarısını artırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Miyofasiyal ağrı sendromu, kuru iğneleme, balneoterapi, dizabilite, yaşam kalitesi
Hayvan modelinde meydana getirilen akut üretra yaralanması sonrasında kolşisinin fibrotik süreç üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Üretra darlığı tanımı, anterior üretrayı kapsar ve çevre korpus spongiosumdaki fibrozisten kaynaklanan üretranın anormal bir şekilde daralmasıdır. Hastalığın gelişim sürecine zemin hazırlayan ana etken, yaralanmış olan üretranın iyileşmesi sırasında fibrozis oluşumudur. Üretra lümeninin açık kalması ve bu fibrozisin engellenmesi için uygulanan çeşitli cerrahi ve medikal tedaviler mevcuttur. Bu çalışmada antifibrotik etkinliği bulunan kolşisinin, travmatize edilmiş rat üretrasında iyileşme sırasında fibrozis gelişimi üzerine etkisini araştırmayı planladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda, ağırlıkları 250-300 gram olan 20 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. İlk olarak sağlıklı bir rat alınarak ratın üretrası bir branül iğnesi yardımı ile travmatize edilip üretra ve mesane bütün olarak eksize edildi. Çıkan spesmene yapılan diseksiyonda üretrada yaklaşık 2 cm uzunluğunda ventral hatta corpus spongiozumu da içeren derinlikte lezyon oluşturulduğu izlendi. Kalan 19 rat üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki iki adet rata hiçbir işlem uygulanmadı; sham grubundaki beş adet ratın üretrası saat 12 yönünden travmatize edildi ve ek tedavi verilmedi; çalışma grubundaki 12 adet ratın üretrası travmatize edildikten sonra 1/mg/kg/gün dozunda oral kolşisin başlandı. Tüm ratlar 28. gün sakrifiye edildi. Üretralar eksize edildi ve travmatize edilen alan proksimali A, distali B lokasyonu olarak isimlendirildi. Üretral spesmenler fibrozis oluşumu, mononükleer hücre infiltrasyonu ve vasküler proliferasyon varlığı ve yoğunluğu açısından histopatolojik açıdan incelemeye alındı. Bulgular: A lokasyonu için her üç grup fibrozis, mononükleer hücre infiltrasyonu ve vasküler proliferasyon varlığı açısından karşılaştırıldı. Sonuçlara bakıldığında travmatizasyon işlemi A lokasyonunda iki parametrede (fibrozis p=0,013 ve vasküler proliferasyon p=0,02) istatiksel olarak anlamlı fark yarattı. Ancak B lokasyonunda ve her iki lokasyonun kombine edilmesiyle bu istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Daha sonra çalışma ve sham grubu kolşisin etkinliği yönünden A ve B lokalizasyonlarına göre karşılaştırıldı. Lokasyon A için yapılan sham ve kontrol grubu karşılaştırmalarında fibrozis (p=0,037) ve vasküler proliferasyon (p=0,048) için istatiksel anlamlı fark elde edildi. Burada fark oluşturan neden sham grubunun skorlarının düşük olmasıdır. Lokasyon B ve A+B lokasyonlarının kombinasyonu sonuçları birbiri ile karşılaştırıldığında her üç parametre açısından arada anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Bizim çalışmamız, deneysel üretra travmatizasyonu oluşumu ve kolşisinin üretral spongiofibrozis üzerine etkisinin araştırıldığı iki koldan oluşmaktadır. İlk basamakta, branül iğnesi ile yapılan travmatizasyon tüm parametrelerde olmasa bile istatiksel olarak anlamlı etki oluşturmuş ve rat üretrasında deneysel spongiofibrozis oluşturmak için etkili bir yöntem olarak literatürdeki diğer yöntemlerle kıyaslanabilir sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızda kolşisinin üretra travmatizasyonu sonrası spongiofibrozis gelişimi üzerine önleyici etkisinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Daha homojen sayıda çalışma grupları ve iyi ayarlanmış kolşisin dozu aralıklarıyla planlanacak çalışmalar, ilacın üretra darlığı üzerine olan etkisinin anlaşılmasına yeni katkılar sağlayabilecektir.
Lateral epikondilit tedavisinde düşük doz dekstroz proloterapi yüksek doz dekstroz proloterapi kadar etkin midir? -çift kör- ultrason eşliğinde- randomize kontrollü çalışma
Lateral epikondilit, ön kol ekstansör kasların humerus lateral epikondiline bağlantı noktasında oluşan bir entesopatidir. Dirsek lateral ağrısının en sık sebebidir. Kadınlarda, dominant elde ve 3.-5. dekadda daha sıktır. Ön kolda tekrarlayan supinasyon-pronasyon ile el bilek ekstansör kaslarının aşırı kullanımı en önemli nedensel faktör olarak kabul edilir. Başlıca semptomları; ön veya üst kola yayılabilen dirsek ağrısıdır. Lateral epikondilde hassasiyet,ağrı, el kavrama kuvvetinde zayıflama, günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlanma izlenebilir. İlk basamak tedavi olan konservatif tedavide; istirahat, breysleme, fiziksel tıp modaliteleri ve enjeksiyon tedavileri yer alır. Enjeksiyon tedavileri arasında; son yıllarda önem kazanan, yan etkisi ve maliyeti düşük proloterapi enjeksiyonları vardır. Proloterapi, hedef dokuda inflamasyonu aktive edecek olan osmotik/iritan solüsyonların ağrılı ligament, tendon yapışma yerlerine ve eklem aralığına enjeksiyonu ile uygulanan rejeneratif bir tedavidir. %10 dekstrozdan daha düşük konsantrasyonlarda uygulanan solüsyonların, inflamasyon olmadan hücre ve doku proliferasyonu oluştuğu düşünülmektedir. Bu çalışma kronik lateral epikondilit tedavisinde proloterapi enjeksiyonunun klinik iyileşme, ağrı, el kavrama gücü, basınç-ağrı eşiği ve fonksiyonellik üzerindeki etkinliğini araştırmak, enjeksiyonun 12.hafta sonuçlarını saptamak, %5 düşük doz dekstroz ve %15 yüksek doz dekstroz proloterapi enjeksiyonunu etkinlik, yan etki ve komplikasyon olarak karşılaştırmak amacıyla randomize kontrollü, çift kör olarak planlandı. Çalışmaya kronik lateral epikondiliti olan 39 adet kadın, 21 adet erkek toplam 60 hasta alındı. Hastalar 3 gruba randomize edildi. Randomize olarak belirlenen gruplardan; Grup 1'e %5 dekstroz solüsyonu (%5 Dekstroz PrT), Grup 2'ye %15 dekstroz solüsyonu (%15 Dekstroz PrT) ve 3. gruba %0,9 salin solüsyonu 0. hafta, 3. hafta ve 6. haftada, 3'er hafta ara ile, 3'er kez, çift kör olarak enjeksiyonlar uygulandı. Ön kol ekstansörlerinin entezislerine ve anuler ligamana, kas iskelet sistemi ultrasonu eşliğinde,1 ml solüsyon ile enjeksiyon yapıldı. Hastalara ev egzersiz programı verildi. Hastaların yaş, cinsiyet, meslek bilgileri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, ameliyat öyküsü, baskın elleri, hastalık olan taraf ekstremite, semptomların süresi kaydedildi. Hastalar 0, 3 ve 12. haftalarda klinik parametreler (El kavrama gücü, basınç-ağrı eşiği, VAS-İ, VAS-A, Quick-DASH) ile değerlendirildi. Hastalık Global Değerlendirme anketi 3 ve 12. haftalarda kullanıldı. Yan etki ve komplikasyon gelişimi takip edildi. Araştırmaya katılan tüm hastaların yaş ortalaması 44,30±10,31 yıldı, %65'i (n=39) kadın, %35'i (n=21) erkekti. Hastaların %93,3'ünün dominant tarafı sağdı ve sağ dominant kolun etkilenme oranı %76,6 idi. Yaş, cinsiyet, şikâyet süresi, dominant ve etkilenen taraf, meslek, açısından gruplar arasında istatistiksel fark tespit edilmedi (p>0.05). Tedavi öncesinde gruplar arasında VAS-İ, VAS-A, Quick-DASH, algometre değerleri arasında fark saptanmadı (p>0.05). VAS-İ ve VAS-A; Grup 2'de 3. haftada azalma diğer gruplara göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0.05). VAS-İ'de, Grup 1 ve 3 arasında 3. haftada fark tespit edilmedi (p>0.05). 12. haftada ise Grup 1 ve 2 arasında VAS-İ'de anlamlı fark bulunmazken (p>0.05), bu değerdeki azalma her 2 grupta Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Grup 1'de 0. haftaya göre 12.haftada ve 3. ile 12. haftalar arasında VAS-A'da anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Grup 3'te tedavi öncesi ve sonrası VAS-İ, VAS-A, el kavrama kuvvetinde anlamlı fark bulunmadı(p>0.05). El kavrama kuvvetinde; 0. ve 3. haftalarda gruplar arası fark izlenmedi (p>0.05). Grup 2'de el kavrama kuvvetinde 12. haftada diğer gruplara göre anlamlı artış saptandı (p<0.05). Grup 1'de 0. haftaya göre 3. ve 12. haftalarda el kavrama kuvvetinde anlamlı artış saptandı (p<0.05). Algometre skorunda; Grup 1 ve 2'de 0. haftaya göre 3. ve 12. haftalarda anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Grup 1 ve 2'de 3. haftada anlamlı fark saptanmazken, Grup 2'de 12. haftada anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3'te algometre skorunda 0. hafta ile 12. hafta arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05). Quick-DASH skorunda; Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre 3. ve 12. haftada anlamlı fark saptandı. Grup 1 ve 2'de 0. haftaya göre 3. ve 12. haftalarda anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Hastalık Global Değerlendirme skorunda 3. ve 12. haftada, Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Gruplar arasında yan etki ve komplikasyon olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak kronik lateral epikondilit tedavisinde %5 ve %15 Dekstroz PrT ağrı azaltılmasında, el kavrama kuvvetinde ve fonksiyonellikte artışta %0,9 salin enjeksiyonuna göre etkindir. %5 ve %15 Dekstroz PrT birbiri ile kıyaslandığında %15 Dekstroz PrT'nin 12. haftada el kavrama kuvvetindeki ve algometre skorlarındaki artışta, erken dönemde (3. haftada) istirahat ve aktivite ağrısında daha etkin olduğu, her iki enjeksiyon arasında Quick-DASH, Hastalık Global Değerlendirme skorlarında, yan etki ve komplikasyon farkının olmadığı tespit edildi. %15 Dekstroz PrT'nin daha erken dönemde ağrıyı azalttığını ve el kavrama kuvveti ile algometre skoru artışında 12. haftada %5 Dekstroz PrT'ye göre daha etkin olduğunu tespit ettiğimiz bu çalışmaya dayanarak lateral epikondilit tedavisinde %15 Dekstroz PrT enjeksiyonunu önermekteyiz. Ancak proloterapi enjeksiyonu dozlarının karşılaştırıldığı ve uzun dönem takiplerle desteklendiği çalışmalara ihtiyaç vardır.
Parkinson hastalarında aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisinin üst ekstremite fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi
Parkinson Hastalığı bazal ganglionlardaki dopaminerjik nöronların kaybıyla giden nörodejeneratif bir hastalıktır. Klinik bulguları arasında bradikinezi, rijidite, istirahat tremoru ve postür bozukluğu görülür. Üst ekstremite bozuklukları daima asimetrik başlangıç göstermekte ve bu bozukluklar yaşam kalitesinde azalmaya sebep olabilmektedir. Hastalığın ana tedavisi medikaldir ancak beraberinde rehabilitasyon programları da uygulanmaktadır. Konvansiyonel rehabilitasyon programlarında eklem hareket açıklığı, germe, güçlendirme, denge, postür, yürüme ve solunum egzersizleri bulunur. Son yıllarda yeni egzersiz yöntemleri de kullanılmaya başlanmıştır. Bu tedaviler içerisinde hareketin nöral yapılarını organize etmek ve hareketi kolaylaştırmayı hedefleyen aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi de bulunmaktadır. Bu çalışma, aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisinin üst ekstremite fonksiyonlarına ve yaşam kalitesine etkisini değerlendirmek için tek kör, randomize kontrollü olarak tasarlandı. Hoehn Yahr evresi ≤ 3 olan toplam 45 Parkinson hastası kapalı zarf yöntemiyle 3 gruba ayrıldı. İlk gruba sadece konvansiyonel tedavi, ikinci gruba konvansiyonel tedaviye ek aksiyon gözlem terapisi ve üçüncü gruba konvansiyonel tedaviye ek olarak ayna terapisi verildi. Hastaların tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 3.ayda el kavrama gücü, el becerisi (Dokuz Delikli Tahta Çivi Testi, Kutu Blok Testi, Minnesota El Beceri Testi), yaşam kalitesi ve fonksiyonelliği (Parkinson Hastalığı Anketi, Duruöz El İndeksi) ve motor gelişimi (Birleşik Parkinson Değerlendirme Ölçeği motor muayene bölümü) değerlendirildi. El becerisi değerlendirilmesi için yapılan testlerin hepsinde, tüm gruplarda tedavi sonrasında iyileşme görüldü. Dokuz Delikli Tahta Çivi Testi'nde tedavi sonrası 3.ay değerlerinde konvansiyonel tedavi grubundaki el becerisi aksiyon gözlem terapisi grubuna göre anlamlı olarak geriledi (p<0,05). Kutu Blok Testi'nde tedavi sonrası ve tedavi sonrası 3.ay ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0,05), aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi gruplarında el becerisindeki iyileşme konvansiyonel tedavi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,0167). Minnesota El Beceri Testi'nde de tedavi sonrası ve tedavi sonrası 3.ay ölçümlerinde gruplar arasındaki farklılık anlamlı bulundu (p<0,05), yapılan ikili analizlerde her iki ölçümde de konvansiyonel tedavi grubuna göre aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi gruplarındaki iyileşme anlamlı bulundu(p<0,0167). El kavrama gücü değerlerine bakıldığında kaba kavrama, lateral kavrama, üçlü kavrama ve uç uca kavrama ölçümlerinde tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05), ancak grup içi değerlendirmelerde tüm gruplarda iyileşme görüldü. Tedavi sonrası 3.ay ölçümlerinde, konvansiyonel tedavi grubunda kaba kavrama ve lateral kavrama gücünde azalma bulunurken aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi grubunda kavrama gücünün korunduğu bulundu. Yaşam kalitesini değerlendirmek için uygulanan Parkinson Hastalığı Anketinde tüm gruplarda tedavi sonrası değerlendirmede yaşam kalitesinde iyileşme vardı, gruplar arası değerlendirmede tedavi sonrası ölçümler arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Duruöz El İndeksi'nde tüm gruplarda tedavi sonrası değerlendirmede el fonksiyonlarında iyileşme bulundu, aksiyon gözlem terapisi ve ayna terapisi grubundaki iyileşmeler ise konvansiyonel tedavi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği motor muayene bölümünde tüm gruplarda tedavi sonrası ölçümlerde motor iyileşme bulundu, gruplar arasında ise motor iyileşme yönünden anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). Sonuç olarak, üst ekstremite fonksiyonlarında etkilenme olan Parkinson hastalarında konvansiyonel tedaviye eklenen aksiyon gözlem terapisi veya ayna terapisi el becerilerinde artış sağlamakta, bu da fonksiyonelliğe ve yaşam kalitesine olumlu olarak yansımaktadır.
Kırşehir ilinde karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı konulan vakaların retrospektif analizi
Kırşehir İlinde Karbonmonoksit Zehirlenmesi Tanısı Konulan Vakaların Retrospektif Analizi Amaç: Biz bu çalışmada Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Son 5(Beş) Yılda Karbonmonoksit Zehirlenmesi Tanısı Konulan Vakaların Retrospektif Analizi'ni yaptık. Hastaların sosyodemografik özellikleri, kan parametreleri, EKG bulguları, başvuru şikayetleri, özgeçmişleri, hiperbarik tedavi durumlarını inceledik. Kan COHB düzeyinin kan parametreleri ve EKG üzerine etkisini araştırdık. Ayrıca hastaların başvuru saatlerinin, zehirlenmelerin yıllara göre dağılımının istatiksel analizini yaptık. Karbonmonoksit zehirlenmesinin hastaların kan tablosu ve EKG'leri üzerine etkisini, tanı koymada COHB düzeyi dışında farklı kan parametrelerinin kullanılıp kullanılamayacağını bulmayı hedefledik. Yöntem: Bu çalışma 2018-2023 yılları arasında Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde acil serviste karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı konulan ve ilçelerden CO zehirlenmesi tanısıyla sevk edilen hastalar üzerinde yapılmış olup, retrospektif tanımlayıcı bir uzmanlık tezi araştırmasıdır. Çalışmaya verilerine eksiksiz ulaşılan 317 hasta dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran ve ilçe hastanelerinden sevk edilen, CO zehirlenmesi tanısı almış 317 hastaya ait veriler dahil edilmiştir. En küçük hasta 1, en büyük hasta 89 yaşındadır. Hastaların yaş ortalaması 33.85∓23.16 yıldır. Zehirlenme tanısı alan hastaların en çok 09-12 saatleri arasında başvurduğu (64 kişi), başvuruların en çok kış aylarında olduğu ve en sık başvuru şikayetinin baş ağrısı olduğu(n:140- %25.8) saptanmıştır. Tanı konulan hastaların 259(%75.95)'unun özgeçmişinde hastalık yoktur. 58(%24.05) hastanın ise özgeçmişinde en az 1 tane kronik hastalık saptanmıştır. Hastaların 159'u(%50.3) ayaktan tedavi edilip taburcu olmuştur. 69(21.8%) hastaya servis yatışı yapılmış, 41(12.93%) hasta yoğun bakıma yatırılmış, 47(%14.8) hasta ise çocuk servisine yatırılmıştır. 317 hastadan 4'ü(%1.3) ex olmuştur. 43(%13.6) hasta hiperbarik oksijen tedavisi almış, 274(%86.4) hasta ise normobarik O2 tedavisi almıştır. Hiperbarik oksijen tedavisi alan vakaların %90.7'si hastaneye yatmış, %9.3'ü ise HBOT sonrası taburcu olmuştur. Acil servise başvuran zehirlenme vakalarında COHB düzeyi ile Troponin arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.963**, p=0.000). COHB düzeyi ile CK arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.989**, p=0.000). COHB düzeyi ile CK-MB arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir (Rho=0.965**, p=0.000) Hiperbarik tedavi alan vakaların COHB düzeyleri almayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Hiperbarik tedavi alan vakalar ile almayan vakalar arasındaki bu farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p=0.000). Ex olan vakaların COHB düzeyleri sağ kalanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Ex olan vakalar ile sağ kalan vakalar arasındaki bu farklılık istatistiki olarak anlamlıdır (p=0.002). COHb düzeyinin EKG üzerine anlamlı etkileri olmuştur. COHb düzeyi; Normal sinüs ritminde 9.20(7.20~12.20), Sinüs taşikardisinde18.10(12.40~25.20), St depresyonunda 25.10(13.82~37.92) ve T negatifliğinde 15.80(10.70~21.22) bulunmuştur(p:0.000). Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre COHb düzeyi kardiyak markerları ve EKG bulgularını etkilemektedir. Zehirlenmenin şiddeti arttıkça laboratuvar parametrelerinde bozulma artmaktadır. Karbonmonoksit zehirlenmesinin altın standart tanı testi COHb düzeyinin ölçülmesidir. Kardiyak markerlar ve kan gazından bakılan laktat düzeyi CO zehirlenmesi vakalarının klinik ciddiyetini gösterebilir. CO zehirlenmesinde kullanılabilecek alternatif kan parametreleri için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Karbonmonoksit zehirlenmesi, CO, COHb, NBOT, HBOT, CO zehirlenmesi EKG bulguları, COHb düzeyinin klinik bulgular üzerine etkisi,CO'nun Kardiyak Markerların üzerine etkisi
Diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi
Amaç: Diyabetin hem dünya hem de ülkemizde yaşam tarzı değişikliğinden dolayı hızla artış gösteren ve hastanelerde yatış sürelerini artıran birçok komplikasyona yol açan bir hastalık olduğu bilinmektedir. Diyabetin her komplikasyonun ciddi tedavi gerektirmesi ve sonucunda hastaların yaşam kalitesini kötüleştirmesi ve birçok komplikasyonun geri dönüşü olmadığı gözlemlenmektedir. Bu komplikayonların en önemlilerinden bir tanesi de diyabetik nefropatidir. Diyabetik nefropatiye bağlı proteinurinin erken tedavi edilmesi hayati organ fonksiyonlarında bozulmayı yavaşlattığı için oldukça önemli olduğu bilinmektedir. Diyabet nedeniyle takip edilen hastalarda mevcut proteinurisi olan ya da sonradan proteinuri saptanan hastaların proteinuri nedeninin araştırılması ve erken tedavi edilmesinin öneminin anlaşılması gerekmektedir. Proteinurinin mortalite üzerine etkisi birçok çalışmada gösterilmiştir fakat bizim çalışmamızda sadece diyabetik hastalar yönelik proteinurinin mortaliteye katkısnın gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2015-2021 yılları arasında nefroloji polikliniğine başvuran 80 kişi den oluşmaktadır. Hastaların hastane sistemine kayıtlı olan dosyasından labaratuar değerlerine, klinik tanılarına ve kullandığı ilaç bilgileri gibi veriler kullanıldı.. Hastaların dosyasından laboratuar kan değerlerine (Üre, Kreatin, Gfr, Ürik Asit, Sodyum, Potasyum, Magnesium, Kalsiyum, Fosfor, Albumin, Total Protein, Parathormon, Ferritin, TSH, LDL, Hba1c) spot idrar (Spot Protein, Spot Mikroalbumin) ve 24 saatlik idrar değerlerine (İdrar Klirensi, Mikroprotein, Mikroalbumin) bakıldı. Bu çalışmada hastaların hastane sistemine kayıtlı dosya bilgilerinden ve öbs kayıtlarından alınan bilgiler doğultusunda son 6 yıl içerisinde gerçekleşmiş olan ölümlerin ölüm tarihleri ve ölüm nedenleri ile ilgili bilgiler kullanıldı. Analizlerin tümü SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı ve p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: çalışmamız toplam 80 kişiden oluşmaktadır 6 yıl içerisinde 20 hastamızı öldüğünün 60 hastamız sağ idi. Ölen 20 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 1561,205 mg/gün,24 saatlik idrar mikroalbumin ortalması 435,630 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortaması 133,2742 mg/dl iken sağ olan 60 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 2142,502, 24 saatlik idrar mikroalbumin ortalaması 544,907 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortalaması 156,4824 mg/dl olarak hesaplandı. Sağ olan hastalarımız proteinuri miktarı ölen hastalarımızdan daha yüksek olduğu görüldü ve istatistiksel olarak diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi anlamlı viii bulunamadı (p>0.05). Bunun üzerine 24 saatlik idrarda bakılan mikroprotein değerine göre 1000 mg/gün, 2000 mg/gün ve 3000 mg/gün olmak üzere 3 gruba ayırdık. Bu gruplar da bakılan mikroprotein değerinin üzerinde ve altında olan hastalar arasında mortalite olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda bakılan diğer parametrelerden mortaliteyi etkileyen faktörler yaş (p=0,001), albümin (p=0,043) ve Ferritin (p=0,001) olarak bulundu. Yaşın 1 birim (1 yaş) artması mortalite riskini %14.8; ferritinin 1 birim artması mortalite riskini %1.5 oranında artırmaktadır. Buna karşılık albüminin 1 birim artması mortalite riskini yaklaşık %96 (p=1 - 0.043 = 0.957) oranında azaltmakta olduğunu saptadık. Sonuç: Proteinurin mortalite üzerine etkisi olan çalışmaların ve literatürlerin aksine diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi gösterilememiştir. Ancak diyabetik proteinurisi olan hastalarda hemoglobin ve albümin miktarında azalmanın ve ferritin değerlerinin artışı mortalite üzerine etkisi olduğu için bu hastaların tedavisi düzenlenirken bu değerlere dikkat edilmesi gerektiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Proteinuri, mortalite, albümin, diyabetik nefropati.
Aşırı aktif mesane semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliğinin sıklığı, bu hastalarda D vitamini desteğinin tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Aşırı Aktif Mesane (AAM) semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliği sıklığını tespit ederek bu grup hastalara D vitamini desteği sonrasında AAM semptomlarındaki düzelme oranlarında artış olup olmadığını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma hastanesi üroloji polikliniğine AAM semptomları ile ilk kez başvuran premenopozal kadın hastalar incelendi. Bu hastalara AAM sorgulama formu (OAB-V8) ve üriner inkontinans yaşam kalitesi ölçeği (I-QOL) formları dolduruldu. Çalışmaya OAB-V8 skoru ≥ 8 olan hastalar dahil edildi. Bu hastalara uygun şekilde antikolinerjik tedavi başlandı. Ayrıca bu hastaların D vitamini seviyesine bakıldı. Ölçülen 25-OH D <30 ng/ml olan hastalara D vitamini tedavisi verildi. D vitamini 8 hafta boyunca 50.000 ünite/hafta olarak verildi. 8. hafta sonunda hastaların tekrar D vitamini seviyelerine bakıldı ve OAB-V8 ile I-QOL formları dolduruldu. Hastaların D vitamini seviyelerindeki yükselme ve bu formlardan elde edilen semptomlarındaki iyileşmeler karşılaştırıldı. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda AAM semptomları gösteren hastalarda D vitamini yetersizliğinin daha sık (%86,7) görüldüğü bulunmuştur. D vitamini yetersizliği olup D vitamini takviyesi verilen grup 8. haftanın sonunda OAB-V8 ile I-QOL sorgulama formlarından elde edilen sonuçlara göre D vitamini takviyesi almayan gruptan daha fazla iyileşme göstermiştir. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ise anlamlı bir sonuç elde edilememiştir (p=0,640 ve p=0,421). Sonuç: D vitamini yetersizliği AAM semptomu gösteren kadın hastalarda çok sık görüldüğü bulunmuştur. D vitamini, özellikle D vitamini eksikliği olan kadınlarda, antimuskarinik ajanlarla birlikte kullanıldığında semptomları azaltabilir. Düşük D vitamini seviyeleri olan AAM hastalarının asıl tedavi yanında D vitamini takviyesi de alması gerekebileceği ve bu yönde daha çok çalışmanın literatüre kazandırılması gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, D vitamini, Premenopozal, Tolterodin, OAB-V8, I-QOL