Kırşehir Ahi Evran University
Faculty

Faculty of Medicine

Kırşehir Ahi Evran University

16

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi

Amaç: Diyabetin hem dünya hem de ülkemizde yaşam tarzı değişikliğinden dolayı hızla artış gösteren ve hastanelerde yatış sürelerini artıran birçok komplikasyona yol açan bir hastalık olduğu bilinmektedir. Diyabetin her komplikasyonun ciddi tedavi gerektirmesi ve sonucunda hastaların yaşam kalitesini kötüleştirmesi ve birçok komplikasyonun geri dönüşü olmadığı gözlemlenmektedir. Bu komplikayonların en önemlilerinden bir tanesi de diyabetik nefropatidir. Diyabetik nefropatiye bağlı proteinurinin erken tedavi edilmesi hayati organ fonksiyonlarında bozulmayı yavaşlattığı için oldukça önemli olduğu bilinmektedir. Diyabet nedeniyle takip edilen hastalarda mevcut proteinurisi olan ya da sonradan proteinuri saptanan hastaların proteinuri nedeninin araştırılması ve erken tedavi edilmesinin öneminin anlaşılması gerekmektedir. Proteinurinin mortalite üzerine etkisi birçok çalışmada gösterilmiştir fakat bizim çalışmamızda sadece diyabetik hastalar yönelik proteinurinin mortaliteye katkısnın gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2015-2021 yılları arasında nefroloji polikliniğine başvuran 80 kişi den oluşmaktadır. Hastaların hastane sistemine kayıtlı olan dosyasından labaratuar değerlerine, klinik tanılarına ve kullandığı ilaç bilgileri gibi veriler kullanıldı.. Hastaların dosyasından laboratuar kan değerlerine (Üre, Kreatin, Gfr, Ürik Asit, Sodyum, Potasyum, Magnesium, Kalsiyum, Fosfor, Albumin, Total Protein, Parathormon, Ferritin, TSH, LDL, Hba1c) spot idrar (Spot Protein, Spot Mikroalbumin) ve 24 saatlik idrar değerlerine (İdrar Klirensi, Mikroprotein, Mikroalbumin) bakıldı. Bu çalışmada hastaların hastane sistemine kayıtlı dosya bilgilerinden ve öbs kayıtlarından alınan bilgiler doğultusunda son 6 yıl içerisinde gerçekleşmiş olan ölümlerin ölüm tarihleri ve ölüm nedenleri ile ilgili bilgiler kullanıldı. Analizlerin tümü SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı ve p<0.05 istatistiksel anlamlılık olarak kabul edildi. Bulgular: çalışmamız toplam 80 kişiden oluşmaktadır 6 yıl içerisinde 20 hastamızı öldüğünün 60 hastamız sağ idi. Ölen 20 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 1561,205 mg/gün,24 saatlik idrar mikroalbumin ortalması 435,630 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortaması 133,2742 mg/dl iken sağ olan 60 hastamızın 24 saatlik idrar mikroprotein ortalaması 2142,502, 24 saatlik idrar mikroalbumin ortalaması 544,907 mg/gün ve spot idrar protein/kreatin oranın ortalaması 156,4824 mg/dl olarak hesaplandı. Sağ olan hastalarımız proteinuri miktarı ölen hastalarımızdan daha yüksek olduğu görüldü ve istatistiksel olarak diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi anlamlı viii bulunamadı (p>0.05). Bunun üzerine 24 saatlik idrarda bakılan mikroprotein değerine göre 1000 mg/gün, 2000 mg/gün ve 3000 mg/gün olmak üzere 3 gruba ayırdık. Bu gruplar da bakılan mikroprotein değerinin üzerinde ve altında olan hastalar arasında mortalite olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda bakılan diğer parametrelerden mortaliteyi etkileyen faktörler yaş (p=0,001), albümin (p=0,043) ve Ferritin (p=0,001) olarak bulundu. Yaşın 1 birim (1 yaş) artması mortalite riskini %14.8; ferritinin 1 birim artması mortalite riskini %1.5 oranında artırmaktadır. Buna karşılık albüminin 1 birim artması mortalite riskini yaklaşık %96 (p=1 - 0.043 = 0.957) oranında azaltmakta olduğunu saptadık. Sonuç: Proteinurin mortalite üzerine etkisi olan çalışmaların ve literatürlerin aksine diyabetik hastalarda proteinurinin mortalite üzerine etkisi gösterilememiştir. Ancak diyabetik proteinurisi olan hastalarda hemoglobin ve albümin miktarında azalmanın ve ferritin değerlerinin artışı mortalite üzerine etkisi olduğu için bu hastaların tedavisi düzenlenirken bu değerlere dikkat edilmesi gerektiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Proteinuri, mortalite, albümin, diyabetik nefropati.

AlbüminlerDiabetes mellitusDiabetik nefropatiler+2
Arif Alkan
Kırşehir Ahi Evran University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aşırı aktif mesane semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliğinin sıklığı, bu hastalarda D vitamini desteğinin tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Aşırı Aktif Mesane (AAM) semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliği sıklığını tespit ederek bu grup hastalara D vitamini desteği sonrasında AAM semptomlarındaki düzelme oranlarında artış olup olmadığını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma hastanesi üroloji polikliniğine AAM semptomları ile ilk kez başvuran premenopozal kadın hastalar incelendi. Bu hastalara AAM sorgulama formu (OAB-V8) ve üriner inkontinans yaşam kalitesi ölçeği (I-QOL) formları dolduruldu. Çalışmaya OAB-V8 skoru ≥ 8 olan hastalar dahil edildi. Bu hastalara uygun şekilde antikolinerjik tedavi başlandı. Ayrıca bu hastaların D vitamini seviyesine bakıldı. Ölçülen 25-OH D <30 ng/ml olan hastalara D vitamini tedavisi verildi. D vitamini 8 hafta boyunca 50.000 ünite/hafta olarak verildi. 8. hafta sonunda hastaların tekrar D vitamini seviyelerine bakıldı ve OAB-V8 ile I-QOL formları dolduruldu. Hastaların D vitamini seviyelerindeki yükselme ve bu formlardan elde edilen semptomlarındaki iyileşmeler karşılaştırıldı. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda AAM semptomları gösteren hastalarda D vitamini yetersizliğinin daha sık (%86,7) görüldüğü bulunmuştur. D vitamini yetersizliği olup D vitamini takviyesi verilen grup 8. haftanın sonunda OAB-V8 ile I-QOL sorgulama formlarından elde edilen sonuçlara göre D vitamini takviyesi almayan gruptan daha fazla iyileşme göstermiştir. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ise anlamlı bir sonuç elde edilememiştir (p=0,640 ve p=0,421). Sonuç: D vitamini yetersizliği AAM semptomu gösteren kadın hastalarda çok sık görüldüğü bulunmuştur. D vitamini, özellikle D vitamini eksikliği olan kadınlarda, antimuskarinik ajanlarla birlikte kullanıldığında semptomları azaltabilir. Düşük D vitamini seviyeleri olan AAM hastalarının asıl tedavi yanında D vitamini takviyesi de alması gerekebileceği ve bu yönde daha çok çalışmanın literatüre kazandırılması gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, D vitamini, Premenopozal, Tolterodin, OAB-V8, I-QOL

Mesane hastalıklarıVitamin D eksikliği
Mahmut Tunçez
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran iş kazası vakalarının analizi

Amaç: İş kazaları bir iş yerinde çalışırken ya da o iş yerine servisle ulaşım esnasında beklenmedik bir kaza ya da yaralanma sonucu oluşan ve çalışan kişinin zararlanmasına yol açan yaralanmalardır. İş kazaları ülkemizde ve dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Ayrıca bu kazaların tedavi giderleri ve iş gücü kayıpları nedeni ile iş kazalarının ekonomik boyutu da önemlidir. Bu çalışmada Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesine başvuran iş kazası geçirmiş hastaların demografik bilgileri, yaralanma özellikleri, yaralanma türleri, yaralanma tipi, yaralanma şiddeti ve tedavi gereksinimlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın verileri, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine iş kazası olarak getirilen ve iş kazası tutanağı tutulan 1868 hastanın dosyası retrospektif olarak incelenerek elde edilmiş olup, hastaların demografik özellikleri ve yaralanma ile ilgili bilgileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda acil servise iş kazası sebebiyle başvuran toplam 1868 hasta değerlendirilmiştir. Hastaların %91,9'u erkek hastalar olup %8,1'i bayanlardan oluşmaktadır. Hastalar ay olarak en fazla ağustos ayında (p<0,05), gün olarak en fazla pazartesi günü (%17 ve p<0,05) ve saat olarak da en sık sabah saat 10.00-12.00 arasında başvurmuşlardır (p<0,05). Acil servise iş kazası sebebi ile başvuran hastaların çoğunluğunu organize sanayi bölgesinde çalışan işçiler oluşturmaktaydı (p<0,05). Yaralanma tipi olarak en fazla penetran yaralanmalar gözlenmiş olup (p<0,05), en sık olarak da el ve yüz bölgelerinde lokalize penetran yaralanmalar şeklinde meydana gelmiştir (p<0,05). Bu hastaların değerlendirmesinde görüntüleme yöntemi olarak en fazla (%54,76) x-ray kullanılmıştır ve bu hastaların %27.19´u primer onarım ile tedavi görmüşlerdir (p<0,05). Hastaların %87.5 (n=1634)inin tedavisi için konsültasyon ihtiyacı olmamıştır (p<0,05). Hastaların %96,8´inin tedavisi acil serviste tamamlanıp ayaktan taburcu edilmiştir (p<0,05). Hastaların %44,2´sinin kati raporu acil serviste düzenlenmiş olup bunu %31,4 ile ortopedi kliniği takip etmiştir (p<0,05). Sonuç: İş kazaları ülkemizde ve dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu yapılan çalışmada İş kazalarının en fazla yaz aylarında gözlendiği ay olarak da en fazla ağustos ayında gözlendiği, günlerden ise en fazla pazartesi günü ve sabah saatlerinde meydana geldiği tesbit edilmiştir. Bu çalışmada iş kazaları en fazla lokalize penetran yaralanmalar olarak gözlenmiş olup anatomik olarak da en fazla el ve yüz bölgesinde gözlenmiştir. Bu çalışmaya göre iş kazalarına bağlı ölüm oranı düşük çıkmasına rağmen ülke genelinde iş kazalarına bağlı ölüm maalesef yüksek oranda gözlenmektedir. İş kazaları konusunda alınacak önlemler ve yapılacak eğitimlerin bu ölümleri ve yaralanmaları azaltacağı kanaatindeyiz. Anahtar sözcükler: iş kazası, acil servis, yaralanma, ölüm, iş sağlığı güvenliği.

Acil servis-hastaneAcil tıpKazalar+4
Muhammed Şahin
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran/getirilen akut iskemik inme hastalarının inme alt tipinin araştırılması

Amaç: İnme, dünya genelinde mortalitesi ve morbiditesi yüksek hastalık grubudur. Çoğu vakanın 70 yaşın altındaki hastalar olduğu düşünüldüğünde inme sadece yaşlı grup hastalığı değildir. İş gücü kaybı ve artmış sağlık harcamalarına neden olmasından ötürü inme risk faktörlerinin belirlenmesi, önlenmesi ve etiyolojik nedenlerinin ortaya konması önem arz etmektedir. Bu çalışmada, iskemik inmenin etiyolojik alt tipleri ile ön ve arka sistem inmelerinin arasındaki ilişkiyi, etiyolojik alt tip ile etkilenen damarların arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkilerin mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01/01/2019 ve 31/12/2021 tarihleri arasında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine başvurup intraserebral kanamanın bilgisayarlı tomografi ile ekarte edilip akut iskemik inme tanısı konulan ve sonrasında nöroloji servisi ya da yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan 403 hastanın demografik verileri, risk faktörleri, inme alt tipi ve mortalite oranları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş ortalaması 72.35 ± 12.43 olup %50.4' ü kadın idi. Çalışmamızda, inme risk faktörleri sıklık sırasına göre hipertansiyon (HT) (%80.9), diabetes mellitus (DM) (%43.7), geçirilmiş iskemik inme (%32.3), atriyal fibrilasyon (AF) (%32.0), hiperlipidemi (HL) (%31.5), sigara içimi (%31.3), koroner arter hastalığı (KAH) (%30.0) ve konjestif kalp yetmezliği (KKY) (%13.4) idi. Damar sulama alanlarına göre akut iskemik inme, %45.7 ile en çok orta serebral arter (MCA) sulama alanında, mortalite oranı ise %20.59 ile en sık 0-30 gün içinde gözlendi. Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) sınıflamasına göre; hasta grubumuz çoktan aza doğru aterotrombotik inme %50.6, kardiyoembolik inme %28.3, laküner inme %12.4, 'nedeni bilinmeyen inme' %7.2 ve 'diğer inme nedenleri' %1.5 olarak sıralandı. Oxfordshire sınıflamasına göre; hastalarımızın %41.2' si parsiyel anterior sirkülasyon enfarktı (en sık), %28.5' i posterior sirkülasyon enfarktı, %18.4' ü total anterior sirkülasyon enfarktı (TACI) ve %11.9' u laküner serebral enfarkt grubundaydı. TOAST sınıflamasına göre; risk faktörlerinden HT, 'diğer inme nedenleri' hariç tüm inme alt tiplerinde; DM, aterotrombotik inmede ve laküner inmede; HL, laküner inmelerde; KAH, 'nedeni bilinmeyen inme' grubunda, KKY ve AF kardiyoembolik inmelerde; sigara içimi, 'diğer inme nedenleri' grubunda anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0.000). Aynı sınıflamaya göre tanısal testler bakımından; AF varlığı (%88.6), düşük EF (<%40) (%26.3), mitral yetmezlik (%19.3) ve triküspit yetmezlik (%16.7) en sık kardiyoembolik inme grubunda; sol ventrikül hipertrofisi (%21.1) ve ≥%70 (ciddi) ipsilateral karotis darlığı (%27.0) ise en sık aterotrombotik inme grubunda tespit edildi (p=0.000). Oxfordshire sınıflamasına göre; risk faktörlerinden HT varlığı (%93.2) ve tanısal testler bakımından ≥%70 (ciddi) ipsilateral karotis darlığı (%50.0) en sık TACI inme grubunda saptandı (p<0.05). Her iki sınıflamaya göre, yaşam oranı en yüksek laküner inme grubunda idi (p<0.05). Yine her iki sınıflamanın etiyoloji ve damar tutulumu açısından birbiriyle uyumlu olduğu görüldü (p=0.000). İleri analizlerde, MCA inmelerine ait mortalite oranı diğer damar sulama alanlarına göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.000). Sağ veya sol MCA total enfarktlarında mortalite oranları arasında istatistiksel açıdan fark izlenmezken (p>0.05), sağ ve sol MCA alt divizyon enfarktlarında yaşam oranlarının daha fazla olduğu bulundu (p=0.000). Cinsiyete göre bakıldığında; kadın hastalarda, erkek hastalara göre mortalite oranının sağ MCA inmelerinde anlamlı yüksek olduğu saptandı (p=0.046). Sonuç: Akut iskemik inmenin çoğunun MCA (sol>sağ) sulama alanında meydana geldiğini, MCA inmelerinin mortalitesinin daha sık olduğunu, özellikle sağ MCA inmelerinde mortalitenin kadın cinsiyette daha belirgin olduğunu ve MCA alt dal tıkanmalarında yaşam süresinin daha uzun olduğunu saptadık. Bu konuda, geniş vaka serilerini içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Akut iskemik inme, İnme sınıflandırması, orta serebral arter inmesi, kadın, mortalite

Acil servis-hastaneBeyin iskemisiKadınlar+6
Ömer Jaradat
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromu tedavisinde iki farklı kinezyo bantlama yönteminin ağrı, fonksiyon ve elektrofizyolojik bulgular üzerine olan etkinliklerinin karşılaştırılması

Karpal tünel sendromu (KTS), median sinirin el bileğinde fleksör retinakulum düzeyinde basıya uğraması sonucu oluşan tuzak nöropatidir. Kliniği ağrı, beceri ve fonksiyon kaybı, uyuşma gibi şikâyetlerden ve kas atrofisi ve güçsüzlük gibi bulgulardan oluşur. Tanı klinik olarak konulur, elektrofizyolojik çalışmalar destekleyicidir. Orta ve hafif dereceli KTS hastalarında konservatif tedavi yöntemleri ilk seçenektir. Kinezyo bantlama son yıllarda kas iskelet sistemi hastalıklarının tedavisinde oldukça yaygın kullanılan bir yöntemdir. KTS tedavisinde de etkinliğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak literatürdeki çalışmalarda farklı tip kinezyo bantlama yöntemleri kullanılmıştır. Bildiğimiz kadarıyla bu bantlama yöntemlerini birbiri ile kıyaslayan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, KTS tanısı alan hastalarda iki farklı kinezyo bantlama yönteminin ağrı, fonksiyon ve elektrofizyolojik bulgular üzerine olan etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada klinik ve elektrofizyolojik olarak hafif veya orta dereceli karpal tünel sendromu tanısı konan 108 hasta(165 el bileği) kapalı zarf yöntemi ile 3 gruba ayrıldı. Kinezyo bantlama haftada 1 olmak üzere 3 seans, egzersiz tüm gruplarda 3 hafta toplamda 21 seans verildi. İlk gruba Button hole tekniği ile kinezyo bantlama ve egzersiz, ikinci gruba I bandı tekniği ile kinezyo bantlama ve egzersiz, üçüncü gruba ise egzersiz tedavisi verildi. Hastaların tedavi öncesi, tedavi bitimi (3. hafta) ve 12.haftada ağrı (VAS), nöropatik ağrı (DN4 anketi), fonksiyonellik ve semptom şiddeti (Boston karpal tünel sendromu anketi) ve kaba kavrama gücü (Jamar dinamometresi) ile değerlendirildi. Ayrıca tedavi öncesi ve 12.haftada hastalar EMG ile değerlendirildi. VAS ile DN4 skorlarında ki azalma, el fonksiyonlarındaki iyileşme ve semptom şiddetinde ki azalma tedavi sonrası(3.hafta) ve 12.haftada yapılan kontrollerde Button hole ve I bandı grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıyken (p<0,05), Button hole ve I bandı grupları arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı (p>0,05). El kavrama güçlerinde ki iyileşme 3.haftada ve 12.haftada I bandı grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıyken (p<0,05), Button hole ve I bandı grupları arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı (p>0,05). Median sinir duyu aksiyon potansiyelleri, birleşik kas aksiyon potansiyeli ve distal duyu latans ölçümlerinde ki iyileşmeler 12.haftada Button hole grubunda I bandı grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Distal motor latans düzeyleri ve motor ileti hızında ki iyileşme 12.haftada Button hole ve I bandı gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıyken (p<0,05), Button hole ve I bandı grupları arasında istatistiksel olarak fark bulunmadı (p>0,05). Duyu ileti hızında ki artış Button hole grubunda diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Sonuç olarak karpal tünel sendromu hastalarında egzersiz tedavisine eklenen kinezyo bantlama tedavisinin her iki yöntem de ağrı, fonksiyonellik, semptom şiddeti, kaba kavrama gücü ve EMG parametreleri üzerine olumlu etkilediği bulunmuştur. Button hole tekniği I bandı tekniğine göre EMG parametreleri açısından daha etkilidir.

AğrıElektrofizyolojiFonksiyonel yetkinlik+3
Muhammed Azad Şahin
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST elevasyonlu ve non-ST miyokard enfarktüslerinde plazma aterojenik indeksi (PAI) ve CHA2DS-VASc skorlarının ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada acil servise başvuran ve myokard enfarktüsütanısı alan hastaların CHA₂DS₂-VASc skoru ile Plazma aterojenik indeks (PAİ), monosit HDL oranı (MHR), platelet lenfosit oranı (PLR) ve Nötrofil lenfosit oranları arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Ayrıca ST elevasyonlu (STEMI) ve Non-ST Miyokard Enfarktüsleri (NSTEMI) ile korelasyonlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma 2020-2023 tarihleri arasında Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil servisinde myokard enfarktüsü tanısı konulan hastalar üzerinde yapılmış olup retrospektif tanımlayıcı bir uzmanlık tezi araştırmasıdır. Çalışmaya 200 STEMI, 200 NSTEMI hastası ve 200 kontrol grubu sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ve kontrol grubunun tamamının yaş ortalaması 60,70±12,33'tür. Gruplara göre skorlar ve kan değerleri karşılaştırıldığında CAD VASC, PAİ, PLR, NLR ve MHR skor değerlerinde önemli farklılık olduğu bulunmuştur. CAD VASC skoru NSTEMİ grubunda STEMİ ve kontrol grubuna göre daha yüksektir. PAİ skoru hem NSTEMİ hemde STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. MHR STEMİ grubunda kontrol gurubuna göre daha yüksektir. NLR hem NSTEMİ hem STEMİ gruplarında kontrol grubuna göre daha yüksektir. CAD VASC skoru ile NLR ve PLR arasında pozitif yönde zayıf korelasyon olduğu bulunmuştur. PAİ ile MHR arasında pozitif yönde zayıf, PLR ile negatif yönde zayıf korelasyon olduğu tesbit edilmiştir. CADVASC skorundaki bir birimlik artış MI riskini 1.60 kat, PAİ skorundaki bir birimlik artış 3.24 kat, NLR'deki bir birimlik artış 2.59 kat artırırken, PLR'deki bir birimlik artış MI riskini 1.013 kat azaltmaktadır. Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen verilere göre myokardiyal infarktüs geçiren hastalarda ateroskleroz göstergesi olan bütün inflamasyon parametrelerinin yükseldiği tesbit edilmiştir. CHA₂DS₂-VASc ile PAI arasında önemli bir korelasyon bulunamamıştır, ancak CHA₂DS₂-VASc skorunun özellikle NSTEMI'de PAİ'nin ise her iki MI gurubunda bariz yüksek olduğu tesbit edilmiştir. Bu itibarla CHA₂DS₂-VASc skoru kliniklerde ve acil servislerde özellikle NSTEMI'yi öngördürücü etkisi yüksek iken; PAİ'nin belirli bir miyokard enfarktüsü alt grubunu öngördürücü etkisi belirgin değildir. Bu iki parametrenin miyokard enfarktüsü risk skorlamalarında kullanılabilirliğinin daha net değerlendirilmesi için daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: myokard infarktüsü, stemi, nstemı, cha₂ds₂-vasc, paı, nlr

KalpKolesterol-HDLMiyokard enfarktüsü+6
Samet Altunbaş
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adeziv kapsülit tedavisinde düşük yoğunluklu ESWT ve düşük yoğunluklu lazer tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması: Randomize kontrollü çalışma

Adeziv kapsülit (AK) donuk omuz olarak da bilinen, etiyolojisi net bilinmeyen bir hastalıktır.Patogenezde, glenohumeral eklemin ilerleyici fibrozisi, aktif ve pasif eklem hareket açıklığının (EHA) kısıtlanmasına ve omuzda ağrıya neden olmaktadır. Primer ve sekonder olmak üzere iki grupta incelenir. Primer AK, sekonder AK'ye kıyasla daha fazla görülmektedir. Son yıllarda extracorporealshockwavetherapy (ESWT) ve Lazer tedavisinin, inflamasyonu baskılayarak ağrıyı azaltmada ve EHA'nın artırılmasında önemi giderek artmaktadır. Bu çalışma, adeziv kapsülit tedavisindeESWT ve Lazer tedavisinin etkinliğini karşılaştırmak ve kontrol grubuna göre üstün olup olmadığını araştırmak için tek kör, randomize kontrollü olarak tasarlandı. Toplam 65 AK hastası kapalı zarf yöntemi ile 3 gruba ayrıldı.ESWT haftada 1 olmak üzere 3 seans, Lazer 3 hafta toplamda 15 seans, sıcak paket ve egzersiz tüm gruplarda 3 hafta toplamda 15 seans verildi. İlk gruba düşük yoğunluklu ESWT, sıcak paket ve egzersiz, ikinci gruba düşük yoğunluklu Lazer, sıcak paket ve egzersiz, üçüncü gruba ise sıcak paket ve egzersiz tedavisi verildi. Hastaların tedavi öncesi, 3. hafta ve 12. haftada ağrı (VAS), fonksiyonellik (ConstantMurley Skoru), uyku kalitesi (Pittsburg uyku kalite indeksi) ve yaşam kalitesi (kısa form-36) değerlendirildi. Tüm gruplarda grup içi değerlendirmelerde ağrı, fonksiyonellik, uyku kalitesi ve yaşam kalitesinde tedavi öncesine göre iyileşme bulundu. VAS skorunda 3.hafta kontrollerindeki iyileşme Lazer ve ESWT grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlıyken (p<0,05); 12.hafta skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05).ConstantMurley Skoruna bakıldığında3.hafta ESWT ve Lazer grubundaki fonksiyonel iyileşme kontrol grubuna anlamlı olarak fazlaydı (p<0,05). CMS12.haftada ise Lazer grubundaki fonksiyonel kazanım diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05); ESWT ve Lazer grubu arasında ise fonksiyonel kazanım açısından anlamlı farklılık bulunmadı (p<0,05). Uyku kalitesi değerlendirmesinde gruplar arasında tedavi sonrası PUKİ skorlarında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). SF-36 ile değerlendirilen yaşam kalitesi skorlarında ise fiziksel parametlerde3. ve 12. haftada Lazer ve ESWT gruplarındaki iyileşme kontrol grubuna göre daha fazlayken mental parametlerde gruplar arasında benzer sonuçlar vardı. Sonuç olarak adeziv kapsülit hastalarında egzersiz tedavisine eklenen Lazer veya ESWT tedavisinin ağrı, fonksiyonellik ve yaşam kalitesini olumlu etkilediği bulunmuştur. Omuz fonksiyonları açısından ise egzersiz tedavisine ek olarak verilen Lazer tedavisinin ESWT tedavisine göre üstün olduğu düşünülmektedir.

ESWT
Furkan Erdinç
Kırşehir Ahi Evran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik plantar fasiitte lokal ozon enjeksiyonu mu dekstroz proloterapi enjeksiyonu mu hangisi daha üstün?: randomize kontrollü çalışma

Plantar fasiit (PF), etyolojisi net olmayan, multifaktöriyel bir patolojidir. İnflamasyon ve/veya dejenerasyon etyolojide suçlanmaktadır. Atletik bireylerde sık görülmekle birlikte fiziksel inaktif 40-60 yaş arası fazla kilolu kadınları da çoğunlukla etkilemektedir. PF, topuk ağrısı sebebiyle yürüyüşü bozmakta, sosyal ve iş yaşamını etkileyebilmektedir. Tanısı kliniktir. Ultrasound görüntüleme (USG) ile plantar fasya kalınlığının 4 mm üzerinde oluşu tanıyı desteklemektedir. Tedavide öncelikle konservatif yöntemler tercih edilmektedir. Konservatif tedavilere rağmen hastaların yaklaşık %30'u kronik hale gelmektedir. Dekstroz proloterapi ve lokal ozon enjeksiyonu son dönemlerde popüler hale gelen rejeneratif tedavi yöntemleridir. Bu çalışma kronik PF'de dekstroz proloterapi ve lokal ozon enjeksiyonunun birbirlerine ve kontrol grubuna üstünlüklerini karşılaştırmak için randomize tek kör kontrollü olarak tasarlanmıştır. Bildiğimiz kadarıyla kronik PF'de bu iki enjeksiyon yöntemini kıyaslayan bir çalışma bulunmamaktadır. Randomize edilen gruplardan; Grup 1'e haftalara göre sırasıyla 10, 15, 20 μg/ml dozda lokal ozon enjeksiyonu, Grup 2'ye %15 dekstroz proloterapi enjeksiyonu 0. , 2. ve 4. haftalarda 2'şer hafta arayla 3 kez USG eşliğinde plantar fasyaya yapıldı. Grup 1 ve 2'ye enjeksiyona ek olarak ev egzersiz programı verildi. Grup 3 kontrol grubu olarak tasarlandı. Enjeksiyon yapılmadı ve sadece ev egzersiz programı verildi. Hastalar 0. , 2. , 4. ve 12. haftalarda VAS-İ, VAS-A ve AFİ anketi ile değerlendirildi. USG ile plantar fasya kalınlığı 0. ve 12. haftada ölçüldü. Tedavi öncesinde (0. haftada) gruplar arasında VAS-İ, VAS-A, AFİ ağrı, AFİ yetersizlik, AFİ aktivite kısıtlılığı, AFİ total ve plantar fasya kalınlığı parametrelerinde fark saptanmadı (p>0.05). VAS-İ ve VAS-A'da azalma; Grup 1'de 2. haftada diğer gruplara göre istatistiksel anlamlıydı (p<0.05). Grup 2'de 12. haftada diğer gruplara göre istatiksel anlamlıydı (p<0.05). 4. haftada gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). AFİ ağrı skorunda azalma; Grup 1'de 2. haftada diğer gruplara göre istatistiksel anlamlıydı (p<0.05). 12. haftada Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre istatiksel anlamlıydı (p<0.05). Grup 1 ve Grup 2 arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). 4. haftada Grup 1 ve Grup 3 arasında istatistiksel anlamlı fark vardı (p<0.05). Fakat Grup 2 ve Grup 3 arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). AFİ yetersizlik skorunda azalma; tüm zamanlarda gruplar arası istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). AFİ aktivite kısıtlılığı skorunda azalma; 2. haftada Grup 1 ve Grup 2 arasında istatistiksel anlamlı fark vardı (p<0.05). 4. ve 12. haftalarda gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu (p>0.05). AFİ total skorunda azalma; 12. haftada Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre istatistiksel anlamlıydı (p<0.05). Grup 1 ve 2 arasında istatiksel anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). 2. ve 4. haftalarda gruplar arasında AFİ total skorunda istatistiksel anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). USG ile ölçülen plantar fasya kalınlığında azalma; Grup 2'de 12. haftada diğer gruplara göre istatistiksel anlamlıydı (p<0.05). Ayrıca Grup 1'de Grup 3'e göre istatistiksel anlamlıydı (p<0.05). Yan etki ve komplikasyon varlığı; gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Sonuç olarak kronik PF'li hastalarda ağrı skorlarının azaltılmasında erken dönemde (2.hafta) lokal ozon enjeksiyonu proloterapi enjeksiyonuna göre üstünken, 12. haftada %15 dekstroz proloterapi enjeksiyonu lokal ozon enjeksiyonuna göre üstündür. Plantar fasya kalınlığının azaltılmasında %15 dekstroz proloterapi enjeksiyonu lokal ozon enjeksiyonuna göre üstündür. Fonksiyonellik artışında ise 12. haftada her iki grup arasında fark bulunmazken iki grup da kontrol grubuna göre üstündür. Her iki enjeksiyon yöntemi de kronik PF'de etkili ve güvenilirdir. Ancak lokal ozon ve proloterapi enjeksiyonlarının kronik PF'de uygulama şekli, sıklığı, doz ve enjeksiyon sayısı optimizasyonu için uzun dönem takiplerin olduğu randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.

Plantar fasiit
Doğuş Gümüşay
Kırşehir Ahi Evran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kırşehir ili nüfüsunda hipospadias hastalarında SRD5A2 gen mutasyonlarının analizi

Amaç: Bu çalışmada, hipospadias hastalarında SRD5A2 genindeki genetik mutasyonların sıklığını belirlemek ve Türk popülasyonunda gözlenen genetik varyasyonların hipospadias üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 32 hipospadias tanılı hastadan periferik kan örnekleri alınmış ve SRD5A2 geninin tüm ekzon bölgeleri analiz edilmiştir. Çoğaltılan ekzonlar NCBI veri tabanı referans dizisi ile karşılaştırılmış ve mutasyonların potansiyel patojenitesi Polyphen-2 yazılımı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada 32 hastanın 31'inde SRD5A2 geninde mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonlardan p.D143N ve p.R114K varyantları, literatürde daha önce tanımlanmamış novel mutasyonlar olarak bulunmuştur. p.D143N varyantı muhtemel patojenik olarak değerlendirilirken, p.R114K varyantının da hastalığın gelişiminde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Üçüncü mutasyon olan p.V89L ise SRD5A2 geninde daha önce tanımlanmış bir varyant olup, hipospadias vakalarında sık görülen bir polimorfizm olarak kaydedilmiştir. Sonuç: SRD5A2 geninde tespit edilen mutasyonlar, özellikle p.D143N ve p.R114K mutasyonlarının Türk popülasyonundaki hipospadias vakalarında önemli bir genetik katkı sunduğu düşünülmektedir. Bu çalışma, Türk popülasyonundaki hipospadias vakalarının genetik altyapısını anlamaya katkı sağlamakta ve hastalığın genetik yönü üzerine yapılacak gelecekteki araştırmalar için bir temel oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hipospadias, SRD5A2 geni, Genetik Mutasyon, p.D143N, p.R114K, p.V89L

Reşat Mert Çiftci
Kırşehir Ahi Evran University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromlu hastalarda farklı atım sayılarındaki rewst tedavisinin ağrı, fonksiyonellik, elektrofizyolojik ve ultrasonografik bulgular üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

Karpal tünel sendromu (KTS), üst ekstremitede en sık görülen tuzak nöropatidir. Bu sendrom eldeki ağrı, uyuşukluk ve median sinirin innervasyon alanında karıncalanmayla karakterizedir. Son yıllarda kas iskelet sistemi patolojilerinin tedavisinde kullanılan Ekstrakorporeal Şok Dalga Tedavisi (ESWT), KTS tedavisinde güncel bir tedavi yaklaşımı olarak kullanılmaya başlanmıştır. ESWT, yüksek şiddette ses dalgalarının vücudun tedavi edilen alanına odaklanmasıyla etki eden bir modalitedir. Literatürde ESWT'nin KTS üzerinde etkisini araştıran birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmaların çoğunda ESWT'nin KTS'de klinik semptomları azalttığı söylenmektedir. Ancak bu uygulamada hangi atım değerlerinin daha efektif olduğu konusunda bir konsensüs oluşmamıştır. Bu nedenle bu çalışmada KTS'li bireylere düşük (1000) ve yüksek (2000) atım rESWT tedavisi vererek hangi atım değerinin daha etkili olduğunu araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya alınmak üzere toplam 129 hasta muayene edildi. Bunlardan uygunluk kriterlerini karşılamayan 31 hasta çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar kapalı zarf yöntemiyle randomize olarak üç gruba dağıtıldı. Grup 1'e gece splinti, tendon kaydırma egzersizleri ve 1000 atım rESWT (5Hz, 4 Bar), Grup 2'ye gece splinti, tendon kaydırma egzersizleri ve 2000 atım rESWT (5Hz, 4 Bar), Grup 3'e ise sadece gece splinti ve tendon kaydırma egzersizleri verildi. Değerlendirmeler tedavi öncesi (0.hafta), tedavi sonrası (4.hafta) ve 12. haftada tekrarlandı. Birincil sonuç ölçütü olarak VAS ve elektrofizyolojik inceleme, ikincil sonuç ölçütü olarak Boston karpal tünel anketi, median sinirin ultrasonografik incelemesi ve el kavrama gücü değerlendirildi. Çalışmamız sonucunda rESWT uygulanan Grup 1 ve Grup 2, sadece splint ve egzersiz verilen Grup 3'e göre KTS semptomlarını azaltmada daha etkili bulunmuştur. Özellikle 2000 atım rESWT grubunda ağrı, el kavrama kuvveti gruplar arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. USG bulgularında ise median sinir kesit alanı sadece 2000 atım rESWT grubunda tedavi sonrası anlamlı olarak azalmıştır. Tedavi ile azalması istenen bir USG parametresi olan median sinir düzleşme oranı ise gruplar arası karşılaştırmada Grup 3'de istatistiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. Bu sonuçlar ışığında orta şiddette KTS tedavisinde rESWT'nin semptomları azaltmada etkili bir yöntem olarak kullanılabileceği ve yüksek atım sayısı tercih edilirse iyileşme açısından daha efektif sonuç alınabileceği söylenebilir.

İbrahim Doğru
Kırşehir Ahi Evran University
2024
00