Manisa Celal Bayar University
Discipline

Psychiatry

Manisa Celal Bayar University

241

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluk tedavisinde SSGI (serotonin geri alım inhibitörü) tedavisine nondominant el çalıştırma görevi eklenmesinin standart tedaviyle istirahat hali (resting state) fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (RS-F MRI) üzerinden kıyaslamalı çalışması

Giriş: Major depresif bozukluk (MDB) , toplumda görülme sıklığı, çeşitli tedavi yöntemlerine rağmen yüksek tekrarlama olasılığı ve sebep olduğu işlevsellik kaybı nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)' nce global hastalık yüküne büyük katkıda bulunan bir ruhsal bozukluktur. MDB'de son zamanda araştırmaların, fonksiyonel ve yapısal görüntüleme çalışmalarından fonksiyonel bağlantısallık çalışmalarına yöneldiği görülmektedir. Metod: Araştırmamızda depresif bozukluğu olan benzer sosyodemografik özellikteki 26 kadın hastaya tedavi öncesi rs-f MRI görüntüleme ve psikiyatrik değerlendirme ölçekleri uygulandıktan sonra, hasta grubu tedavi yanıtını karşılaştırmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruba standart antidepresan tedavisi verildi, rastgele seçilen bir gruba ek olarak nondominant elle (çalışmamızda sol el) yazma ödevi verildi. Sekiz haftalık tedavi sonrası tüm hastaların rs-f MRI görüntüleme ve psikiyatrik ölçeklerle değerlendirilmesi tekrarlandı. Bulgular: Her iki grubun tedavi sonrası depresyon ve frontal işlev ölçek sonuçları anlamlı olarak farklı bulundu. Çalışma bitiminde, ilaç tedavisi alan grupta sadece iki adet beyin bölgesi bağlantısallığında istatistiksel olarak anlamlı değişim görülürken, ilaçla birlikte nondominant el ile yazma ödevi alan grupta on adet beyin bölgesinin bağlantısallığında anlamlı değişiklik saptandı. Grup arası değişimler istatistiksel olarak kıyaslandığında ise on üç bölgenin fonksiyonel bağlantısallığı, anlamlı olarak farklı bulundu. Değişim görülen bölgeler arasında frontal ve limbik bölgelerin yoğunluğu dikkat çekmekte ve ölçek değişikliği ile uyumlu görünmektedir. Sonuç: MDB olan bireylerde tedavi yanıtına göre beyin ağlarındaki değişimleri araştırdığımız çalışmamızda, 'Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme' (EMDR) yönteminden esinlenerek geliştirdiğimiz nondominant el çalışmasının tedaviye yanıtında anlamlı farklılıklara neden olduğunu gözlemledik. Standart medikal tedavinin yanında bir adjuvan yöntem olarak öne sürdüğümüz nondominant el ile yazma ödevi, MDB tedavisinde profesyonel psikoterapötik desteğe ulaşmakta çeşitli kısıtları olan hastalar için yeni bir tedavi desteği olarak değerlendirilebilir. Birkaç bölge ile kısıtlı kalmadan, literatürde gördüğümüz, depresif bozuklukla ilişkili olabilecek tüm beyin bölge ve ağlarını birlikte değerlendirme çababımızla çalışmamızın mevcut literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.

Rabia Kevser Boyraz
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Konversiyon bozukluğuna eşlik eden diğer psikopatolojiler

ÖZET Konversiyon bozukluğu, herhangi bir organik nedenle açıklanamayan bir ya da daha fazla nörolojik belirtilerin varlığı ile karekterize bir bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğine sorunları nedeniyle başvuran ve DSM IV tanı ölçütlerine göre konversiyon bozukluğu tanısı konan, nörolojik muayene ve incelemeleri normal olarak belirlenen 15-48 yaşları arasında 72 hasta alındı. Hastaların 63'ü kadın 9'u erkekti ve kadın erkek oranı 7/1 olarak belirlendi. Hastalık başlama yaşı ortalaması 25.9 ± 7.5, ortalama başvuru yaşı 30.2 ± 8.3 idi. Çalışmaya alınan hastaların 70 tanesinin (%97.2) en fazla 1 1 yıl eğitim aldıkları belirlendi. Hastaların 29'u yalancı konvülziyon (%40.3), 27'si duyu-motor defisit (%37.5), 5'i globus histerikus (%6.9), 2'si afoni (%2.8) yakınması ile başvurmuşlardı. Ortalama yakınma süresi 4.2 yıl (min.1-max20) olarak belirlendi. 20 kişide (% 27.8) bir yıllık hastalık öyküsü vardı. 72 hastanın 43'ünde (%59.7) ataklardan önce belirgin stres etkeni olduğunu, 29'unda (%40.3) stres etkeni olmadığını belirledik. 72 hastanın 15'inde (%20.8) benzer hastalık öyküsü olan birinci derece yakınlar olduğunu tespit ettik. Hastalık süresi 4 yıldan fazla olan grupta diğer gruba göre eşlik eden psikopatolojilerin anlamlı bir şekilde daha fazla olduğunu belirledik. Sonuç olarak; konversiyon bozukluğunun genç erişkin yaşta başladığı, genellikle bir stres etkeninin ardından ortaya çıktığı, hastalık süresinin arttıkça eşlik eden psikopatolojinin de arttığı, en sık olarak da depresyonun tabloya eşlik ettiği belirlenmiştir. Bu nedenle hekimler, eşlik edebilecek psikopatolojileri önlemek için, konversiyon bozukluğunu olabildiğince erken tanımalı ve tedavi etmelidir. Anahtar Sözcükler: Konversiyon bozukluğu, sosyodemografik veriler, semptomlar, eşlik eden psikopatoloji, kişilik özellikleri.

Konversiyon bozukluklarıPsikopatoloji
Şükrü Uğuz
Çukurova University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral kapak prolapsusu ve panik bozukluk ilişkisinin değerlendirilmesi

ÖZET Son 25 yıldır, mitral kapak prolapsusu (MVP) ve panik bozukluğu (PB) arasında nedensel bir ilişkinin varlığını araştıran çok sayıda çalışma yapılmasına karşın henüz kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. Bu çalışma ile MVP tanısı konulan olguların psikopatolojik özelliklerinin belirlenerek PB olnuları ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması, PB olgularındaki MVP sıklığının belirlenmesi ve MVP düzeyinin olguların psikopatolojileri üzerine etkisinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Elde edilen bulgulara dayanarak MVP-PB arasında bir ilişki kurulup kurulamayacağı, bunun doğasının ne olduğunun ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Kardiyoloji polikliniğine başvuran ve MVP tanısı koyulan, yaşları 15 ile 51 arasında 50 olgu, MVP grubu ile karşılaştırmak üzere Psikiyatri Polikliniğine başvuran ve PB tanısı koyulan yaşları 16 ile 55 arasında 50 olgu alınmıştır. Ayrıca herhangi bir yakınması olmayan yaşları 17-63 arasında 50 sağlıklı denek kontrol grubu olarak çalışmaya katılmıştır. Tüm deneklerin ekokardiyografileri Kardiyoloji Anabilim Dalında görevli kardiyologlar ve kardiyoloji asistanları tarafından standart ekokardiyografik teknikler uygulanarak yapılmıştır. Tüm deneklere ilk görüşme sırasında çalışmanın amacı anlatılmış ve onayları alınmış ve yarı-yapılandırılmış bir görüşme formu ile psikiyatrik görüşme yapılmıştır. Ardından veri toplama formu, Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL-90-R), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Durumluk ve Sürekli Anksiyete Ölçeği (STAI-1 ve STAI-2), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ) uygulanmıştır. Çalışma sonucunda, MVP ve PB görülme oranı kadınlarda erkeklere oranla 2 kat fazlaydı. MVP olgularının %16'sında, kontrol grubunun %2'sinde klinik olarak PB saptandı. MVP grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık vardı. Psikopatolojik özelliklerin değerlendirilmesine yönelik olarak uygulanan tüm ölçeklerde ortalama puanlar PB grubunda, MVP ve kontrol grubundan; MVP grubunda kontrol grubundan anlamlı derecede yüksekti. Panik atak belirtileri yönünden yapılan değerlendirmede ise PB grubu ile MVP grubu arasında nefes darlığı, ölüm korkusu ve parestezi dışında anlamlı bir farklılık yoktu. Ekokardiyografik değerlendirme sonucunda ise, PB olgularının %12'sinde MVP saptanmıştır. MVP'su olan ve olmayanPB olguları arasında psikometrik incelemeler ve panik atak belirtileri yönünden anlamlı bir farklılık belirlenmemiştir. Sonuç olarak; MVP ve PB'nun benzer yaş ve cins gruplarında görüldükleri, MVP'da PB yaygınlığının normal populasyondan fazla olduğu, en az PB kadar klinik belirti gösterdikleri, sağlıklı kontrol gruplarından daha fazla psikopatolojiye sahip oldukları, prolapsus düzeyinin psikopatoloji ve klinik belirtileri etkilemediği yorumu yapılabilir. Bu olguların Kardiyoloji ve Psikiyatri kliniklerince izlenmeleri sırasında bu sonuçların gözönüne alınması yararlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Mitral kapak prolapsusu, panik bozukluk, aleksitimi, depresyon, anksiyete vı

Mitral kapak prolapsusuPanik bozukluk
Lut Tamam
Çukurova University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyalizi hastalarında depresyon ve anksiyete bozuklukları, yaşam kaliteleri, cinsel hayatları ve stresle başa çıkma tutumları

Bu araştırmanın amacı hemodiyaliz ve sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) tedavisi uygulanan kronik böbrek hastaları ve kontrol grubu hastalarını depresyon ve anksiyete bozuklukları, yaşam kaliteleri, cinsel hayatları ve stresle başa çıkma tutumları açısından değerlendirmektir. Çalışmamızın örneklemi İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi, İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve 2 özel diyaliz merkezinde tedavi gören hemodiyaliz(n=42) ve SAPD(n=41) hastalarından oluşmaktadır. Bununla birlikte hasta gruplarıyla benzer sosyodemografik özellikler gösteren 41 sağlıklı kişide çalışmaya alındı. Hastalarda psikiyatrik bozukluk varlığını belirlemek amacıyla ilk görüşmede DSM-IV Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) uygulandı. Ayrıca Hastane Anksiyete ve Depreyon Ölçeği (HADS), Kısa form-36, Stresle Başa Çıkma Tutumları Ölçeği(COPE), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği(ACYÖ) ve sosyodemografik veri formları uygulandı. Çalışmamızda; SCID-I'e göre diyaliz hastalarının %59,5'i, SAPD hastalarının %53,7'i ve kontrol grubunun %26,8'ine psikiyatrik bozukluk tanısı konuldu. Her üç grupta da en sık depresif bozukluklar görüldü. Her ne kadar en sık hemodiyaliz hasta grubunda görülse de depresif bozukluklar, cinsel işlev bozuklukları ve anksiyete bozuklukları açısından hemodiyaliz ve SAPD grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Stresle başa çıkmada hemodiyaliz hastaları SAPD hastalarına göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazla işlevsel olmayan başa çıkma tutumlarını kullanmaktadırlar. Yaşam kalitelerine bakıldığında ise SAPD hastalarının fiziksel komponent puanları hemodiyaliz hastalarının fiziksel komponent skorlarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. Ruhsal komponent skorlarıda SAPD hasta grubunda yüksek olmakla birlikte aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sonuç olarak hastaların psikiyatrik açıdan değerlendirilmesi psikiyatrik morbiditenin azaltılması ve yaşam kalitesinin arttırılması için oldukça önemlidir.

Hayriye Baykan
Bezmialem Vakıf University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozuklukta yaşam kalitesi

ÖZET Panik Bozuklukta Yaşam Kalitesi Son yıllarda yaşam kalitesi ile ilgili birçok çalışma yapılmış, panik bozukluk tanısıyla izlenen olgularda yaşam kalitesinin olumsuz yönde etkilendiği yönünde birçok veri elde edilmiştir. Bu çalışma ile, Panik Bozukluğun yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyip etkilemediğinin, kontrol grubu ile karşılaştırılması ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği bilinen ve başka bir hastalık olan majör depresyon ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Psikiyatri polikliniğine başvuran PB tanısı konan yaşlan 1 8-60 arasında (ortalama 35,4±10,8) değişen 13 erkek ve 33 kadın olgu; majör depresyon tanısı konan yaşlan 25-69 arasında (ortalama 42,7±10,9) değişen 10 erkek ve 43 kadın olgu alındı. Ayrıca herhangi bir yalanması olmayan yaşlan 18-57 arasında (ortalama 34,9±10,6) değişen 10 erkek ve 21 kadm sağlıklı denek kontrol grubu olarak çalışmaya katıldı. Çalışma toplam 130 olgudan oluşmuştur. 46 PB hastasının %50'si agorafobili, %50'si agorafobisiz olarak seçildi. Kontrol grubu mümkün olduğu kadar hastanın sosyokültürel düzeyine uygun ve yakın çevresinde yaşayan bireylerden alınmaya çalışıldı. Bu temin edilemediği durumlarda yaş eğitim düzeyi ve cinsiyet temel alınarak benzer kontrol örnekleri alındı. Tüm deneklere ilk görüşme sırasında çalışmanın amacı anlatıldı ve onaylan alındı. Yapılandınlmış bir görüşme formu (SCID-I) ile psikiyatrik görüşme yapıldı. Sosyodemografîk veri formu, Hamilton Anksiyete Ölçeği(HAM-A), Hamilton Depresyon Ölçeği(HAM-D), Kısa Form 36 Yaşam Kalitesi ölçeği (SF-36), Panik ve Agorafobi ölçeği ve Endicott İş Üretkenlik ölçeği (EWPS) uygulandı. Çalışma sonucunda, panik bozukluğun (agorafobili ya da agorafobisiz), yaşam kalitesini sağlıklı kontrol grubuna göre olumsuz etkilediğim saptadık. Agorafobili panik bozukluğun, yaşam kalitesini, agorafobisiz panik bozukluğa ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha kötü etkilediği saptandı. Agorafobili panik bozukluğu olan olguların, depresyonu olan olgulara göre yaşam kalitesi ölçeği alt gruplarından fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü ve ağnda daha belirgin bozulma belirlendi. Depresyonu olan olgularda ise enerji ve ruhsal sağlık alt gruplarında daha belirgin bozulma olduğunu saptandı. Anahtar Kelimeler: Panik Bozukluk, yaşam kalitesi, SF-36. VI

Nazlı Çölkesen Alcan
Çukurova University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik Bozuklukta Yaşam Kalitesi:3 Aylık İzlem Çalışması

DepresyonPanik bozuklukYaşam kalitesi
Ebru Altıntaş
Çukurova University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk: Kesitsel bir değerlendirme

ÖZETBipolar Bozukluk: Kesitsel Bir DeğerlendirmeBu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı BipolarBozukluk Biriminde düzenli olarak izlenen hasta grubunun sosyodemografik, hastalıkbaşlangıç ve klinik özellikleri, uygulanan sağaltım yöntemlerinin belirlenmesiamaçlanmıştır.Çalışmaya, 2006 yılında Bipolar Bozukluk Biriminde izlenen hastalar içindenrastgele yöntemle seçilmiş 50 hasta alınmıştır. Çalışma verileri Türkiye Psikiyatri DerneğiDuygudurum Bozuklukları Çalışma Birimi (DBÇB) tarafından geliştirilen ?DuygudurumBozuklukları Hasta Kayıt Formu? kullanılarak toplanmıştır. Formlar hasta ve hastayakınları ile görüşülerek ve poliklinik kayıtları incelenerek doldurulmuştur.Çalışmaya alınan hastaların % 46'sı kadın, % 54'ü erkek'ti. Ortalama hastalıkbaşlangıç yaşı 23.9± 7.3, hastalık süresi 8. 4± 7. 9'du. Hastaların çoğunda ( % 68 ) ilkdönem tanısı maniydi ve % 84'ü orta- şiddetli dönemlerdi. % 46'sında ek psikiyatrikhastalık, % 68'inde ailede ruhsal hastalık öyküsü vardı. % 22'sinde hastalık 18 yaş ve altı,% 16'sında 30 yaş üstünde başlamıştı. Hızlı döngülülük % 10, mevsimsel özellik % 42,psikotik özellik % 80, özkıyım girişimi % 22 olarak saptandı. Erken başlangıçlı gruptapsikotik özellik, geç başlangıçlı gruba göre istatistiksel olarak daha fazlaydı. Ayrıcaboşanmış/ ayrı/ bekar olma özelliği de erken başlangıçlı olgularda, geç başlangıçlı olgularagöre istatistiksel olarak anlamlıydı. Erken başlangıçlı olgularda % 45. 5, geç başlangıçlıolgularda % 17. 9 oranında özkıyım girişimi vardı, ancak aradaki fark istatistiksel olarakanlamlı bulunmadı. Geç başlangıçlı olgularda hızlı döngülü durumlar ve karma dönemlerve ek tanılı durumlar erken başlangıçlı olgulara göre istatistiksel olarak fazlaydı.Çalışmaya aldığımız olguların 38'i ( % 76 ) ötimik dönemdeydi. Ötimik döneminde,hastaların % 60. 6'sı kombine sağaltım alıyordu.Sonuç olarak yaşam boyu süren; ruhsal ve toplumsal olarak işlevselliği büyük ölçüdebozan BPB' un hastalığa özgü özelliklerinin belirlenmesi hastalıkla baş edebilmek içinönemli kazançlar sağlayacaktır.Anahtar Sözcükler: Bipolar bozukluk, erken başlangıç, geç başlangıç, klinik gidiş,sağaltım.VIII

Nedim Turhan
Çukurova University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon hastalarında dürtü kontrol bozuklukları sıklığı

Amaç: Bu çalışmada depresyon hastalarında Dürtü Kontrol Bozuklukları sıklığını ve dürtüselliğin depresyon başlangıcı ve kliniği üzerindeki etkilerini değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 150 depresyon hastası çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Beck Depresyon Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Zuckerman Heyecan arama Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Duygudurum Bozuklukları Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran depresyon hastalarının % 34,7'sinde en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 56,7'sinde dürtü kontrol bozukluğu eştanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 31,3), ikinci sırada Deri Yolma (% 28), üçüncü sırada Kompulsif Satın Alma (% 14) dır. Dürtü kontrol bozukluğu eş tanısı konan ve konmayan hastalar arasında yaş açısından dürtü kontrol bozukluğu saptanan grupta anlamlı farklılık olup bu hastaların ilk depresyon atak yaşları da daha küçüktür. Cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu ve hastaneye yatış açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Patolojik kumar oynama erkeklerde, kompulsif satın alma kadınlarda daha fazladır. Yaşam boyu özkıyım girişimi istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermese de dürtü kontrol bozukluğu saptanan grupta iki kat daha fazladır. Depresyon ölçek puanlarında iki grup arasında anlamlı bir farklılık olmamakla birlikte belirti tarama listesi puanları, heyecan arama ölçeği puanları, dürtüsellik puanları ve duygudurum bozuklukları ölçek puanları dürtü kontrol bozukluğu saptanan grupta anlamlı olarak yüksek çıkmıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran depresyon hastalarının ortalama üçte birinde Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV' göre en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının oldukça sık oranda görülmesi ve buna bağlı olarak depresyonun seyri sırasında ortaya çıkabilecek komplikasyonlardan kaçınabilmek ve tedavinin şekillenmesi açısından bu bozukluklar tanınmalıdır.

Bilge Burçak Annagür
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresif bozukluk hastalarında intihar düşüncesi ve metabolik biyobelirteçler: FGF-21 ve lipid profili araştırması

Amaç: Çalışmamız, majör depresif bozukluk (MDB) hastalarında intihar düşüncesi varlığının FGF-21 ve lipid profili parametreleriyle (HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol) ilişkisini inceleyerek bu belirteçlerin intihar riskinin erken belirlenmesinde kullanılabilecek potansiyel periferik metabolik biyobelirteçler olup olmayacağını belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-5 TR tanı kriterlerine göre MDB tanısı konulan intihar düşüncesi olan 25 hasta, intihar düşüncesi olmayan 25 hasta ve 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir Tüm katılımcılar için sosyodemografik veri formu doldurulmuş, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D),Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 uygulanmıştır.Tüm katılımcılardan 12 saatlik açlık sonrası 10 cc kan örneği alınmış, sonrasında bu serumlarda FGF-21, HDL, LDL, Total kolesterol, Trigiserid düzeylerinin ELİSA yöntemi ile ölçümü yapılmıştır. Bulgular: İntihar düşüncesi olan MDB grubunda FGF-21, HDL ve TG düzeyleri anlamlı biçimde düşük, LDL ve total kolesterol düzeyleri yüksek bulunmuştur. Korelasyon analizleri, hasta gruplarında FGF-21 düzeylerinin HDL, total kolesterol ve trigliserid düzeyleriyle pozitif korelasyon gösterdiğini, intihar düşüncesi olmayan MDB grubunda LDL düzeyiyle ise negatif korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur.ROC analizinde FGF-21'in intihar düşüncesini sağlıklı kontrollere göre ayırt etmede en yüksek tanısal güce sahip parametre olduğu,İntihar düşüncesi olan ve olmayan MDB grupları karşılaştırıldığında ise yalnızca FGF-21 düzeyinin anlamlı ayırt edici özelliğe sahip olduğu saptanmıştır. Lojistik regresyon analizinde ise FGF-21'in intihar düşüncesi için bağımsız olmayan ancak anlamlı bir biyobelirteç olduğu belirlenmiştir. Sonuç:Çalışmamız, FGF-21 düzeylerindeki azalmanın majör depresif bozuklukta intihar düşüncesiyle ilişkili olabileceğini ve bu biyobelirtecin lipid profiliyle birlikte değerlendirilmesinin intihar riskinin öngörülmesinde yararlı olabileceğini göstermektedir. Bulgular, intihar davranışının nörometabolik temellerine ilişkin yeni biyokimyasal kanıtlar sunmaktadır. Anahtar kelimeler:Majör depresif bozukluk, İntihar düşüncesi, FGF-21, Lipid profili, Biyobelirteç

Zarife Köse Kıraç
Gaziantep University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozuklukta uyku kalitesi

Panik Bozuklukta Uyku Kalitesi Amaç: bu çalışmanın amacı panik bozukluk hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha yüksek oranda uyku sorunun varlığını saptamaktır. Yine panik bozukluğa en sık eşlik eden psikiyatrik tanı olan majör depresyonu uyku sorunlarını hangi düzeyde etkilediğini belirlemektir. Gereç ve yöntem: çalışmaya Çukurova üniversitesi tıp fakültesi psikiyatri anabilim dalına ayaktan başvuran 18-65 yaş arası 100 panik bozukluk (50 saf panik bozukluk ve 50 panik bozukluk + majör depresyon) hastası alınmıştır. Çalışmaya alınan hastalarla psikiyatrik görüşme yapılıp, sosyo-demografik verileri kaydedildi. Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Pitsburgh uyku kalitesi indeksi, uykusuzluk şiddeti indeksi, epsworth gündüz uykuluk ölçeği verilmiştir. Bulgular: Çalışmayadahil edilen hastaların % 66?sı kadındı. Yaş ortalaması 37 idi. Çalışmaya alınan 3 grup arasında öğrenim durumu, sosyo-ekonomik düzey, çalışma durumu ve alkol kullanımları açısından anlamlı farklılık saptandı. Hastaların % 61?inde insonmi yakınması mevcuttu. Hastaların hastalık süresi değerlendirildiğinde panik bozukluk hastalarının % 46?sının 12 aydan uzun zamandır hasta olduğu, majör depresyonun etki ettiği grupta ise hastalık süresi % 48?inde bir aydan kısa idi. Her iki grup arasında hastalık süresi açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Panik bozukluk ve panik bozukluk+majör depresyon hasta gruplarında uyku latansı sağlıklı kontrollerden anlamlı olarak farklı idi. Hastalık süresi 1 aydan kısa olan hastalar arasında sadece PUKİ ortalamaları arasında anlamlı fark saptandı. Hastalık süresi 1 ay ve daha fazla olan panik bozukluk ve panik bozukluk + majör depresyon hasta grupları arasında Beck depresyon ölçeği, Epsworth gündüz uykuluk ölçeği ve ortalama uyku süreleri arasında anlamlı fark saptandı. Beck depresyon ölçeği ve Beck anksiyete ölçeği ile Pitsburgh uyku kalitesi indeksi, uykusuzluk şiddeti indeksi, panik agorofobi ölçeği arasında her biri ile ayrı ayrı istatistiksel olarak yüksek düzeyde pozitif korelasyon belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma da panik bozukluk hastası olan bireylerde hastalık şiddeti ile hastalık süresi ile uyku latansının uyku süresinin gündüz uykuluk oranının belirgin olarak sağlıklı kontrollere göre olumsuz etkilendiği belirlenmiştir. Panik bozukluğa majör depresyon eşlik eden grupta ise yine uyku latansı, uyku süresi, gündüz uykuluk süresi anlamlı olarak yüksek bulundu. Bu çalışmanın daha geniş hasta grubunda ve polisomnografik verilerle desteklenmesi konunun daha iyi irdelenmesini sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Agorofobi, Depresyon, İnsomnia, Panik Bozukluk, Uyku.

Depresif bozuklukDepresyonFobiler+4
Ayşe Vural
Çukurova University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Alkol ve madde bağımlılarının algıladıkları sosyal destek sistemleri ve hastalıkla başa çıkma tutumları

Amaç: Bu araştırma, alkol ve madde bağımlılarının algıladıkları sosyal destek sistemleri ve başa çıkma tutumlarını incelemek amacıyla kontrol gruplu ve tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Metod: Araştırma, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde yatarak ve ayaktan tedavi gören DSM-IV- TR (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) tanı ölçütlerine göre tanı almış 50 alkol ve madde bağımlısı ve 50 sağlıklı kontrol grubundan oluşmaktadır. Veriler 03.05.2011-29.11.2012 tarihleri arasında Sosyodemografik (Kişisel) Veri Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS) ve Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği (COPE) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, aritmetik ortalama, standart sapma, bağımsız gruplarda t testi, Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırma grubundaki hastalar ve kontrol grubu arasında COPE alt ölçek puan ortalamalarına göre anlamlı farklılık bulunan boyutlar inkar, davranışsal olarak boş verme, geri durma, madde kullanımı, kabullenme ve diğer meşguliyetleri bastırmadır (p<0.05). Araştırma grubundaki hastaların MSPSS toplam puan ortalaması 42.58±16.01 ve kontrol grubunun puan ortalaması 62.12±15.39'dur. MSPSS'nin alt boyutlarının tümünde araştırma grubunun puan ortalaması, kontrol grubunun puan ortalamasına göre anlamlı düzeyde düşüktür (p<0.05). Araştırma grubunda aile desteği ile problem odaklı başa çıkma tutumları ve duygu odaklı başa çıkma tutumlarının her ikisiyle birden anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki vardır. Sonuç: Bağımlılığın tedavi döneminde ve sonrasında sosyal desteğin artırılması ve etkili başa çıkma stratejilerinin kullanılmasına yönelik hizmetlerin verilmesi önerilir.

Alkol içmeAlkolizmBağımlılık+3
Volkan Özkan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İki uçlu bozukluk hasta ve yakınlarında damgalanma ve damgalama

İki Uçlu Bozukluk (İUB) yineleyici dönemlerle seyreden ve sürekli tedavi gerektiren kronik bir hastalıktır. Hasta yakınları, hastanın iş, aile ve sosyal yaşamındaki bozulmalardan dolayı damgalamaktadır. Damgalanma hissi hastaların yaşadığı ciddi problemlerdendir. Bu çalışma Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Duygudurum Bozuklukları Birimi'ne başvuran İUB tanısı almış remisyon dönemindeki hastaların içselleştirilmiş damgalanma ile hasta yakınlarının damgalama düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Duygudurum Bozuklukları Birimi'ne başvuran, çalışmaya alınma kriterlerine uyan, İUB tanısı alan 45 hasta ve 45 hasta yakını oluşturmaktadır. Araştırma 1 Ocak 2013-1 Haziran 2013 tarihleri arasında yapılmıştır. Hastalara Hasta Sosyodemografik Bilgi Formu ve Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması Ölçeği (RHİDÖ); hasta yakınlarına Hasta Yakını Sosyodemografik Bilgi Formu, Sosyal Mesafe Skalası, Karakteristikler Skalası, Duygusal Tepki Skalası, Maharet Değerlendirme Skalası ve Tehlikelilik Skalası veri toplamak için uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde ortalama, standart sapma, Bağımsız Gruplarda t testi, Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) ve Pearson Korelasyon analizi kullanılmıştır. Hastaların Yabancılaşma düzeyi ile hasta yakınlarının Duygusal Tepki Skalası arasında orta düzeyde ve negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Hastaların Damgalanmaya Karşı Direnç düzeyi ile hasta yakınlarının Karakteristikler Skalası arasında orta düzeyde ve pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Hasta yakınları, hastalarının olumlu duygusal tepkiye sahip olduğunu düşündükçe, hastaların yabancılaşma düzeyi azalmaktadır. Hasta yakınları hastalarının olumsuz kişilik özelliklerine sahip olduğunu düşündükçe hastalarının damgalanmaya karşı direncini artmaktadır.

Bipolar bozuklukDamgalamaHasta yakınları+1
Suzan Kaygısız
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Mesai usulü ile çalışan sağlık personelleri ile nöbet usulü çalışan sağlık personellerinin tükenmişlik ve depresyon derecelerinin karşılaştırılması

Araştırmada mesai ve nöbet usulü görev yapan sağlık çalışanlarının tükenmişlik ve depresyon düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca araştırmada elde edilen veriler doğrultusunda sağlık çalışanlarına ve işverenlere öneriler sunmak amaçlanmıştır. Araştırmanın evreni Batman bölge devlet hastanesinde görev yapan sağlık çalışanlarıdır. Araştırmanın örneklemi ise "Basit Seçkisiz Örnekleme" yöntemiyle seçilen 304 sağlık çalışanı oluşturmaktadır. Araştırmada sağlık çalışanlarının kişisel bilgilerini belirlemede "Sosyo Demografik Veri Anketi" kullanılmıştı. Sağlık çalışanlarının görüşlerini belirlemek için ikinci bölümde Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve üçüncü bölümde Beck Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma tarama modelindedir. Sosyo-demografik değişkenlere ilişkin verilerin analizinde bağımsız t testi ve tek yönlü varyans analizi (Anova) testleri kullanılmıştır. Analiz sonucunda değişkenler arasında farklılığın nereden kaynaklandığını belirlemek amacıyla Tukey HSD testi kullanılmıştır. Araştırmada nöbet usulü görev yapan sağlık çalışanlarının tükenmişlik düzeylerinin mesai usulü görev yapanlara göre daha fazla olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Sağlık Çalışanları, Tükenmişlik, Depresyon, Beck Depresyon Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği.

Beck Depresyon ÖlçeğiDepresyonSağlık personeli+4
Mehmet Emin Şanlı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tip 1 tanılı hastalarda uzun salınımlı intramuskuler enjeksiyon şeklinde uygulanan antipsikotik tedavisinin tedavi uyumu üzerine etkisi

Bipolar bozukluk tanısı olan hastalarda ilaç uyumsuzluğu, yaşam kalitesinin düşmesine, hastaneye yatış oranlarının artmasına, bakım masrafları ve mortalitenin yüksek olmasına, depresif ataklara, intiharlara, tedavi sonuçlarının olumsuz etkilenmesinin yanı sıra fonksiyonel durumun bozulmasına ve semptomların artmasına neden olmaktadır.Biz de bu çalışmamızda uzun etkili intramüsküler (UEİ)antipsikotik ve oral antipsikotik kullanan bipolar bozukluk tip 1 hastalarını tedavi uyumu açısından karşılaştırmayı planladık.

Bipolar bozuklukEnjeksiyonlar-intramuskülerHasta uyumu+4
Cansu Doğan
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Özel ve devlet okullarında çalışan branş öğretmenlerinin demografik değişkenlere bağlı olarak mesleki doyum ve anksiyete düzeylerinin karşılaştırılması

Çalışmanın amacı, özel ve devlet okullarında çalışan branş öğretmenlerin mesleki doyum ve anksiyete düzeylerini öncelikle kendi aralarındaki ilişkisini, ikinci aşamada da okul türüne göre değişimini incelemek ve karşılaştırma yapmaktır. Bu araştırmaya Şanlıurfa Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı 5 özel 5 devlet okulu olmak üzere toplam 10 okuldan 100 branş öğretmeni katıldı. Katılımcılara sosyodemografik veri, Mesleki Doyum Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Araştırmada bağımsız değişkenler özel ve devlet okulunda çalışan branş öğretmenlerinin demografik değişkenleri (yaş, cinsiyet, iş tecrübesi, medeni durum), bağımlı değişkenler ise mesleki doyum ve anksiyete düzeyleridir. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde Bağımsız İki Örneklem t Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi kullanılmıştır. Tek Yönlü Varyans Analizi testinde anlamlı farklılık görüldüğünde farkın hangi iki değişken arasında olduğunu belirlemek amacıyla LSD Post Hoc testi uygulanmıştır. Ölçekler arasındaki ilişki için Pearson Korelasyonu kullanılmıştır. Analizlerde güven aralığı %95 (anlamlılık düzeyi 0,05 p<0,05) olarak belirlenmiştir.Yapılan istatiksel analizlerin sonucunda mesleki doyum ile anksiyete arasında anlamlı bir ilişki saptanmış, özel ve devlet okullarında çalışan öğretmenlerin anksiyete düzeyleri incelendiğinde anlamlı farklar ortaya çıkmıştır. Bulguların diğer değişkenlere göre detaylı analizi tablolarla yorumlanmıştır.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDemografi+4
Emine Yıldız
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Pozitif ve negatif belirtilerle seyreden şizofreni hastalarında tedavi uyumu ve yaşam kalitesi

Bu araştırmada pozitif ve negatif belirtilerle seyreden şizofreni hastalarının yaşam kalitesi ve tedavi uyumu incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini pozitif belirtilerle seyreden tam remisyonda olan 40, negatif belirtilerle seyreden tam remisyonda olan 40 olmak üzere toplam 80 şizofreni hastası oluşturmaktadır. Araştırmada hastaların klinik gözlemle yordanan pozitiflik ve negatiflik durumları Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği( Scale for the Assessment of Positive Symptoms-SAPS) ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (Scale for the Assessment of Negative Symptoms-SANS) ile teyit edilmiş olup yaşam kalitesi Yaşam kalitesi ölçeği ( WHOQOL-BREF-TR), tedavi uyumu Morisky tedaviye uyum ölçeği(MTUÖ) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların sosyodemografik verilerinin kaydedildiği bir form kullanılmıştır. Yapılan analizlere göre pozitif belirtilerle seyreden şizofreni hastalarının genel yaşam kalitesi negatif belirtilerle seyredenlerden daha yüksektir.(%95 güven seviyesinde sig(2-tailed) değeri 0,016. Pozitif ve negatif belirtilerle seyreden hastalar arasında tedavi uyumu açısından anlamlı bir fark yoktur. .(%95 güven seviyesinde sig(2-tailed) değeri 0,808).Sonuç olarak şizofreni hastalarında hastalığın seyri yaşam kalitesini etkilerken tedavi uyumunu etkilememektedir. Anahtar kelimeler: Negatif şizofreni, Pozitif şizofreni, Şizofreni, Tedavi uyumu, Yaşam kalitesi

Belirti ve semptomlarHasta uyumuTedavi+3
Aslı Hilal Kalı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Panik bozukluk hastalarında ilaç tedavisi ve ilaçla birlikte bilişsel davranışçı terapinin; Yaşam doyumu, iş doyumu ve tükenmişlik açısından karşılaştırılması

Panik bozukluk; madde bağımlılığı, özkıyım girişimleri ve fonksiyon kaybına neden olan, yaygın olarak görülen bir bozukluktur. Bu çalışmanın amaçları; panik bozukluk hastalarının iş doyumu, yaşam doyumu ve tükenmişlik düzeylerine bakmak ve bu hastaların ilaç veya ilaçla birlikte bilişsel davranışçı terapiyle tedavisi sonrası iş doyumu, yaşam doyumu ve tükenmişlik düzeylerindeki değişimi karşılaştırmak ve anlamlı bir farkın olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen 76 panik bozukluk hastası iki buçuk yıl içerisinde değerlendirildi. Hastalar çalışma başlangıcında, Sosyo demografik Veri Formu, Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI I ve STAI II) ve Beck Anksiyete Ölçeği ile değerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrasında hastalara Yaşam Doyumu Ölçeği, İş Doyum Ölçeği (JSS), Maslach Tükenmişlik Ölçeği, Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI I ve STAI II) ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. İlaçla tedavi gören hastalarla, ilaç ve bilişsel davranışçı terapiyle tedavi gören hastalar arasında; yaşam doyumu, iş doyumu ve tükenmişlik açısından (p=0.00) anlamlı farklılık görüldü. Çalışmanın sonuçları, bilişsel davranışçı terapinin ilaçla birlikte kullanılmasının, yaşam doyumu, iş doyumu ve tükenmişlik düzeyine anlamlı katkısının olduğunu ve tedavide terapinin göz önünde bulundurulması gerekebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: panik bozukluk, iş doyumu, yaşam doyumu, tükenmişlik, bilişsel davranışçı terapi

Bilişsel tedaviDavranış tedavisiPanik bozukluk+5
Funda Özelsancak
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektrokonvulsif tedavinin depresif bozukluk tanılı hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı ile ilişkisi

Amaç: Depresif Bozukluklar toplumda yaygın görülen ve yeti yitimine neden olan psikiyatrik bozukluklardandır. Bu çalışmada nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının depresif bozuklukla ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca çalışmanın bir diğer amacı, depresif bozukluk tedavisinde uygulanan EKT'nin nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre depresif bozukluk tanılı hastalar (60 MDB, 30 Bipolar bozukluk depresif dönem) ile 30 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Depresif Bozukluk tanılı hastalar tedavi öncesi ve sonrası Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD) ve Klinik Global İzlem (KGİ) ölçeği ile takip edilmiştir. Çalışmada ilk olarak Depresif bozukluk tanılı hastaların tedavi öncesi serum NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Sonrasında ise Depresif bozukluk tanılı hastalar EKT ve ilaç tedavisi sonrası NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılmıştır. Bakılan serum NO, NOS, Peroksinitrit spektrofotometreyle, 8-OHdG ise ELİSA tekniği ile ölçülmüştür. Bulgular: Depresif Bozukluk tanılı hasta grubunda NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.003, p=0.020). EKT uygulanan depresif bozukluk hasta grubunda EKT öncesine göre NO, NOS değerlerinde EKT sonrasında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir (sırasıyla p<0.001, p=0.015 ). EKT sonrası bakılan 8-OHdG de ise EKT öncesine göre anlamlı artış olduğu gösterilmiştir (p=0.001). İlaç tedavisi sonrası sadece NOS değerlerinde ilaç tedavisi öncesine göre anlamlı artış saptanmıştır. İlaç ve EKT uygulanan gruplar arasında NOS ve 8-OHdG değişiminde anlamlı farklılık gösterilmiştir (sırasıyla p=0.001, p=0.009). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla EKT uygulanan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası Nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri, EKT'nin Nitrozatif stres düzeylerinde azalmaya, oksidatif DNA hasarında ise artışa neden olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: EKT, Nitrozatif stres, Oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksi2′-deoksiguanozin.

8-hidroksi deoksiguanozinDNA hasarıDepresif bozukluk+4
Elif Karayağmurlu
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun kendine zarar verici davranışlarla ilişkisinin değerlendirilmesi: Depresyon grubu ile kontrollü çalışma

Amaç: Çalışmamızda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) grubunu, kendine zarar verme davranışı (NSSI) ve duygu düzenleme güçlüklerinin (ED) sık çalışıldığı (öyküde) depresyon tanısı olan kontrol grubu ile karşılaştırarak, DEHB'nin kendine zarar verme davranışını nasıl etkilediğini incelemek amaçlanmıştır. Kapsam: Depresyonda ED'ın NSSI'a zemin hazırladığı bilinmektedir. Son yıllarda DEHB üzerine yapılan çalışmalarda içsel huzursuzluk, ED, aşırı zihinsel gezinme gibi öznel deneyimler öne çıkmıştır. Günümüzde kullanılan tanı sistemlerinde yer almayan bu belirtiler DEHB' de yeterince çalışılmamıştır. DEHB' de ED, NSSI ve intihar riskini artırmaktadır. Gereç ve Yöntem: 45 DEHB tanılı hasta ile 48 (öyküde) depresyon tanılı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, turgay formu, kendine zarar verme davranışı değerlendirme envanteri, duygu düzenleme güçlüğü ölçeği ve aşırı zihinsel gezinme ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Her iki grupta NSSI ve ED benzerdir. Zihinsel gezinme, DEHB grubunda daha fazladır ve DEHB belirtileri ile güçlü düzeyde ilişkilidir(p< 0,01 r= 0,705). DEHB grubunda kontrollere göre çocuklukta ev kazası, akademik sorunlar yaşama (sınıf tekrarı, disiplin cezası) ve erişkin hayatta da devam eden sorunlar (trafik cezası alma) daha fazladır (p< 0,01). Sonuç: DEHB tanı ve tedavisinde temel belirtilerin yanı sıra emosyonel belirtiler ve kendine zarar verme davranışı ele alınmalıdır. NSSI ile başvuranlarda dürtüsellik ve emosyonel belirtiler altta yatan DEHB tanısını maskeleyebilir. Depresyon, kişilik bozukluğu (borderline, antisosyal) gibi klinik durumların yanında DEHB tanısı da akılda tutulmalıdır.

DepresyonDuyguDuygu regülasyonu+6
Sema Çağal
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik belirtisi olan ve olmayan bipolar bozuklukhastalarının nörokognisyon ve nörogörüntülemeyönünden karşılaştırılması: şizofreni hastaları ilekontrollü bir çalışma

Amaç: Bu araştırmanın amacı bir süreklilik olarak kabul edilen Sch ve BB'nin nörogelişimsel kökenleri açısından beyindeki nörofizyopatolojilerini anlamak ve İSS'yi dikkate alarak beyindeki gelişimsel farklılıklarını ortaya koymaktır. Yöntem: Araştırma grubunu DSM-5 ölçütlerine göre remisyonda psikotik bulgulu BB (P-BB) tanısını karşılayan hastalar oluşturmuştur. Kontrol grubu olarak remisyonda Sch ve psikotik bulgulu olmayan BB (NP-BB) hastaları alınmıştır. BB hastalarının duygudurum belirtileri HAM-D-17, YMDÖ; Sch hastalarının psikotik belirtileri Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeğiyle değerlendirilmiştir. Nörobilişsel test bataryası olarak WAIS Sayı Sembol ve Sayı Dizisi Testleri, Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Sürekli Performans Testi (CPT), İz Sürme Testi (İST), Rey İşitsel Sözel Bellek Süreçleri Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Tanınması, Ayırt Edilmesi Testleri ve WAİS-R Sözcük Dağarcığı Alt Testi uygulanmıştır. Tüm katılımcıların T1 ağırlıklı volümetrik manyetik rezonans görüntüleri 1.5 Tesla GE Signa HD xt cihazda MCBÜ Radyoloji departmanında çekilmiştir. Yapısal görüntüleme analizleri vol2Brain yazılımıyla yapılmıştır. İstatistiksel analizler R istatistik program paketi Jamovi yazılımı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Gruplar sosyodemografik veriler açısından karşılaştırıldığında yaş dışında aralarında anlamlı farklılık saptanmamıştır. 'İST A Tamamlama Süresi' Sch grubunda NP-BB grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha uzun bulunmuştur. 'İST B Tamamlama Süresi' Sch grubunda P-BB grubuna kıyasla anlamlı şekilde uzun bulunmuştur. 'Rey 1-5 Toplam Çağırma' ve 'Rey 6 Çağırma' puanları açısından Sch grubu, NP-BB grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha az kelime sayabilmiştir. CPT 'Doğru Engelleme' ve 'Engelleme İsabet Oranı' puanları açısından P-BB grubu Sch grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek puan almıştır. 'Comission Hatası' puanları incelendiğinde Sch grubu P-BB'ye kıyasla anlamlı olarak daha fazla hata yapmıştır. Beyin yapılarının hacimlerine bakıldığında; P-BB grubunun anterior insula total, sağ anterior insula, vermis total, cerebellar vermal lobüller I-V ve VIII-X hacimleri ve oksipital pol total hacimleri, Sch grubuna kıyasla anlamlı olarak büyük bulunmuştur. Sağ parietal operculum hacimleri; NP-BB grubunda P-BB grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha geniş saptanmıştır. Anlamlı bulunan parametreler, karıştırıcı faktörler olarak kabul edilen hasta yaşı, hastalık süresi, yatış sayısı ve EKT öyküsü açısından multinominal lojistik regresyon analizine sokulmuştur. Analiz sonrasında; İST A, Rey 1-5 Toplam Çağırma, Rey 6 Çağırma testleri ve hacim olarak Vermis Total, Occipital Pol Total Kalınlık, Cerebellar Vermal Lobüller VIII-X, Anterior İnsula Total, Sağ Anterior İnsula ve Sağ Parietal Operculum bölge parametreleri anlamlılıklarını korumaya devam etmişlerdir. Sonuçlar: İSS'nin Sch ve BB arasındaki ayrımı yapmada yeterince etkili olmadığını ve bulgularımızın daha çok bu iki bozukluğun nörobiyolojik farklılıklarını vurguladığını ortaya koymaktadır. Bu durum, Sch ve BB'nin nörogelişimsel süreçlerinin, İSS'den bağımsız olarak, farklı yollar izlediğini göstermektedir. İSS'nin bu iki bozukluk arasındaki ayrımı yapmadaki sınırlı rolü, Sch ve BB'nin daha geniş bir psikotik spektrum içinde yer aldığı hipotezini desteklemektedir. Sonuç olarak bu çalışma, Sch ve BB arasındaki nörobiyolojik farklılıkları anlamada literatüre önemli katkılar sunmakta ve gelecekteki araştırmalar için sağlam bir temel oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: Bipolar Bozukluk, Şizofreni, Schneiderian İlk Sıra Belirtiler, Nörogörüntüleme, Nörokognisyon

Ece Özlem Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ile psikotik belirtisi olan ve olmayan bipolar bozukluk hastalarının nörotrofik faktörler, inflamasyon belirteçleri ve nörokognisyon yönünden karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Bipolar bozukluğun psikoz sürekliliği, araştırmacılar arasında uzun süredir tartışılan bir konudur. Şizofreni ile bipolar bozukluğun ayrıştığı ve örtüştüğü düzeyi belirlemek amacıyla, Schneider'in birinci sıra belirtilerini dikkate alarak nörotrofik faktörler, inflamasyon belirteçleri ve nörobilişsel işlevler açısından karşılaştırmalı bir çalışma planlanmıştır. Bu çalışmayla daha önceden genetik birliktelikleri araştırılan iki bozukluğun nörotrofik faktör düzeyleri ve nörobilişsel işlevleri dikkate alarak etiyolojik modeller açısından karşılaştırılması ve gelişimsel farklılıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma DSM-5 tanı ölçütlerine uyan 30 psikotik özellikli bipolar bozukluk hastası, 30 psikotik özellikli olmayan bipolar bozukluk hastası, 30 şizofreni hastası ve 30 sağlıklı kontrol grubuyla yürütülmüştür. Bipolar bozukluk tanılı hastalarda Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D) ve Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), şizofreni hastalarında Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS) uygulanmış ve remisyon kriterlerini karşılayan kişiler çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylere bilişsel işlevleri değerlendiren, 60-90 dakika süren nöropsikolojik test bataryası uygulanmış olup serum örnekleri ELİSA yöntemiyle analiz edilmiştir. Bulgular: Bilişsel işlevler açısından işlem hızı, sözel öğrenme ve erken hatırlamanın hasta gruplarını anlamlı olarak ayırt ettiği saptanmıştır. Şizofrenide bilişsel bozulmanın bipolar bozukluğa göre daha belirgin olduğu saptanmıştır. Psikotik ve psikotik olmayan bipolar bozukluk hastaları arasında ise bilişsel bozulma alanlarının niteliksel olarak değil niceliksel olarak farklılaştığı tespit edilmiştir. Şizofreni hastalarında, psikotik olmayan bipolar bozukluk hastalarına kıyasla anlamlı olarak daha yüksek CRP ve FGF-2 düzeyleri saptanmıştır. BDNF düzeyleri incelendiğinde; psikotik bipolar bozukluk hastalarında, şizofreni ve psikotik olmayan bipolar bozukluk hastalarına kıyasla anlamlı olarak yüksek değerler tespit edilmiştir. Sonuç: Yüksek CRP ve FGF-2 düzeylerinin psikozu öngördürücü olabileceği düşünülmüştür. Bu alanda daha büyük örneklemlerle yapılacak çalışmaların literatür adına önemli katkıları bulunacaktır. Anahtar Sözcükler: Şizofreni, bipolar bozukluk, nörobilişsel işlevler, nörotrofik faktörler ve nöroinflamasyon

Tugay Elik
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta otojen obsesyon varlığının psikoz benzeri yaşantılar, dürtüsellik, savunma mekanizmaları ve psikolojik dayanıklılık ile ilişkisi

Amaç: Bilişsel kurama ait bir sınıflandırma olan otojen ve reaktif tip obsesyonların karşılaştırıldıklarında pek çok açıdan farklı özellikler gösterdiği görülmektedir. Bu alandaki çalışmalar çoğunlukla nörobiyolojik alanlarda sınırlı kalmıştır. Bu çalışma ile otojen tip obsesyon varlığının psikodinamik bir kavram olan ego gücü ve işlev düzeyi ile ilişkisini değerlendirmek için; psikoz benzeri yaşantılar, dürtüsellik, savunma mekanizmaları, psikolojik dayanıklılık arasındaki niteliksel farklılıkların belirlenmesini amaçlanmıştır. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri polikliniğinde takipli SCID-5 görüşmesi ile OKB tanısı alan, çalışmamıza katılmayı kabul eden ve onam formu alınan, dahil edilme kriterlerine uyan 96 OKB hastası örneklem olarak alınmıştır. Çalışmaya katılan her hastaya sırasıyla Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOCS)- Belirti Kontrol Listesi, Toplumda Psişik Yaşantıları Değerlendirme Ölçeği (TPYÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği kısa formu(BDO), Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YPDÖ), Savunma Biçimleri Testi (SBT-40), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) ve Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HADÖ) uygulanmıştır. İstatistiksel analizde ki-kare testi, shapiro-wilk testi, student t testi ya da Mann Whitney U testi yapılmıştır. İstatistiksel önemlilik açısından %95 güven aralığında, anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. İleri analizde anlamlı çıkan değişkenlerle modeller kurularak binary logistik regresyon uygulanmıştır. Bulgular: Hastalık ile ilişkili veriler değerlendirildiğinde; otojen obsesyon içeren grupta yatış sayısının, düzenli kontrollere katılımın, öncesinde psikotrop ilaç kullanımının daha fazla, ilk tanı yaşının daha erken olduğu bulunmuştur. Otojen obsesyon içeren grupta algısal anormalliklerin, bizar deneyimlerin, sanrısal düşüncelerin, immatür savunmaların, motor dürtüsellik, dikkat dürtüselliği, plan yapamama ve toplam dürtüsellik puanları saf reaktif gruba göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Saf reaktif grupta ise psikolojik dayanıklılığın faktörlerinden olan sosyal kaynaklar, aile uyumu, yapısal stil, gelecek algısı ve kendilik algısı düzeylerinin otojen obsesyon içeren gruba göre anlamlı olarak daha yüksek olduğunu görülmüştür. Sonuç: İlk tanı yaşının daha erken olması, algısal anormalliklerin ve bizar deneyimlerin fazla olması, obsesyon şiddeti ve motor dürtüselliğin artması, dayanıklılık kavramı içindeki yapısal stil alanındaki zayıflığın olması otojen obsesyon varlığı ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak kısıtlılıklar sebebiyle daha geniş kapsamlı ve ileriye dönük araştırmalara gerek duyulduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, otojen obsesyon, ego işlevleri, psikoz benzeri yaşantılar, dürtüsellik, savunma mekanizmaları, dayanıklılık

Gülcan Karaca
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğu hastaları ve birinci derece akrabalarında duygu düzenleme güçlüğü: Bir endofenotip çalışması

Giriş ve Amaç: Psikiyatrik bozuklukların karmaşık genetik yapısını aydınlatmada, genotip ile klinik fenotip arasında yer alan ölçülebilir ve kalıtsal ara- fenotipleri hedefleyen endofenotip yaklaşımı güçlü bir stratejidir. Duygu Düzenleme Güçlüğü (DDG), panik bozukluğunun (PB) psikopatolojisinde merkezi bir rol oynayan transdiagnostik bir yapı olarak kabul edilmektedir. Bu araştırmanın temel amacı, DDG'nin PB için potansiyel bir endofenotip olup olmadığının; PB hastaları, onların sağlıklı birinci derece akrabaları (BDA) ve sağlıklı kontrol (SK) grupları arasında karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çalışmada, DDG'nin gruplar arasında "PB > BDA > SK" şeklinde bir gradyan örüntüsü sergileyerek ailesel bir yatkınlığı yansıtıp yansıtmadığı test edilmiştir. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre PB tanısı alan 40 hasta, bu hastaların hastalıktan etkilenmemiş 40 BDA'sı ve 40 SK dahil edilmiştir. Katılımcıların duygu düzenleme güçlükleri Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), panik-agorafobi belirti şiddeti Panik Agorafobi Ölçeği (PAÖ), depresif ve anksiyöz belirtileri Hamilton Depresyon (HDDÖ) ve Anksiyete (HADÖ) Değerlendirme Ölçekleri ve işlevsellikleri Sheehan Yeti Yitimi Ölçeği (SYYÖ) ile değerlendirilmiştir. Veri analizinde ANOVA, ANCOVA ve Jonckheere-Terpstra testi gibi istatistiksel yöntemler kullanılmıştır. Bulgular: DDGÖ toplam puanları, gruplar arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bir gradyan örüntüsü sergilemiştir (PB > BDA > SK). Bu temel gradyan farkı, yaş, cinsiyet, eğitim ve mevcut depresyon/anksiyete düzeyleri gibi karıştırıcı değişkenler kontrol edildikten sonra dahi anlamlılığını korumuştur. "Dürtüsellik" ve "Stratejiler" alt boyutlarında da benzer bir gradyan saptanmıştır. "Duygusal Açıklık" alt boyutunda "PB ≈ BDA > SK" örüntüsü , "Farkındalık" alt boyutunda ise "BDA < SK < PB" şeklinde özgün bir sıralama gözlenmiştir5. PB grubunda, DDGÖ toplam puanı ile PAÖ puanları arasında anlamlı pozitif bir ilişki bulunmuştur . PB grubu içinde aile öyküsü varlığı veya agorafobi eştanısı, DDG düzeylerini anlamlı olarak değiştirmemiştir. Sonuç: Çalışma bulguları, DDG'nin PB için yalnızca bir semptom eşlikçisi olmadığını; aksine, hastalıkla ilişkili, ailesel geçiş gösteren, klinik durumdan görece bağımsız ve ölçülebilir bir özellik olduğunu göstererek, umut vadeden bir endofenotip adayı olduğunu güçlü bir şekilde desteklemektedir. Özellikle dürtü kontrolündeki zorluklar, etkili stratejilere sınırlı erişim ve duygusal netlik eksikliği, PB'ye yönelik kalıtsal yatkınlığın çekirdek bileşenleri olarak öne çıkmaktadır. Bu bulgular, PB riski taşıyan bireylerin erken tanısında ve duygu düzenleme becerilerini hedefleyen önleyici müdahalelerin geliştirilmesinde DDG'nin önemli bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Panik Bozukluğu, Duygu Düzenleme Güçlüğü, Endofenotip, Birinci Derece Akraba, Aile Çalışması.

Süleyman Batuhan Kaçar
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta aile uyum ölçeği-hasta formunun Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması

AİLE UYUM ÖLÇEĞİ-HASTA FORMU'NUN TÜRKÇE GEÇERLİLİĞİ VE GÜVENİLİRLİĞİ Amaç: Bu çalışmada; obsesif kompulsif bozuklukta aile uyumunun varlığını ve sıklğını ölçmek için geliştirilen "Obsesif Kompulsif Bozuklukta Aile Uyum ÖlçeğiHasta Formu"nun geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılarak ölçeğin Türkçe'ye kazandırılması, aile uyumu ile hastalık yükü arasındaki ilişkinin incelenmesi ve aile uyumu ile obsesif kompulsif bozukluk belirti şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi, amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri kliniğinde Mart 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında OKB tanısı ile yatarak/ayaktan tedavi görmekte olan hastalarla sürdürülmüştür. Obsesif Kompulsif bozukluk dışında herhangi bir ruhsal ya da bedensl hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Buna göre SCID görüşmesinin ardından çalışmaya dahil olma ölçütlerini karşılayan 107 OKB tanılı hasta ve hastaların en az 1 yıldır birlikte yaşadığı herhangi bir ruhsal ve bedensel hastalığı olmayan yakınları çalışmaya alınmıştır. Çalışmada Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu yanı sıra Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), İşlevselliğin genel değerlendirmesi Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Güvenilirlik analizlerinde içsel tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan korelasyon analizi; geçerlilik analizinde ise açıklayıcı faktör analizi, örtüşme geçerliliği için YBOKÖ, HYDÖ, İGD ölçekleriyle korelasyonlar araştırılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 34,41±10,86 ve hasta yakınlarının yaş ortlaması 38,65±12,58 idi. Hastaların %57'si ve hasta yakınlarının %45.7'si kadındı. AUÖHF'nun ortalaması 24.78±15.78 olarak hesaplanmıştır. Güvenilirlik analizleri için tüm ölçek (Cronbach α= 0,89), alt ölçekler ve tekrar-test için Cronbach α değerleri hesaplanmış Türkçe formun güvenilirliğini desteklemiştir. Her bir maddenin maddetoplam korelasyon katsayıları 0,21-0,66 arasında elde edilmiştir ve tümü de istatistiksel olarak anlamlı düzeydedir. Veri setinin faktör analizine uygunluğunu değerlendirmek için kullanılan KMO değeri 0.75 ve Barlett testi sonucunda ki kare 500,1 (p=0.000) anlamlı farklılık bulunmuştur. Faktör analizinde toplam varyansın %75,39'unu açıklayan üç faktör elde edilmiştir. AUÖ-HF ile YBOKÖ, İGD, HYDÖ toplam puanları arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon tekniği ile incelenmiş ve anlamlı bulunmuştur (sırasıyla r= 0,73, 0,62, 0,60 ve p< 0,01). Sonuç: Bu bulgularla Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu'nın Türkçe için güvenilir ve geçerli olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu, güvenilirlik, geçerlilik Anahtar Kelimeler: Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu, güvenilirlik, geçerlilik

AileAile uyumuGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Emine Özge Çöldür
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi psikiyatri servisinde yatarak tedavi gören şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda cavum septum pellucidum, korpus kallosum, forniks boyutlarının ve adezyo intertalamicanın varlığının manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırılması: Retrospektif bir çalışma

Amaç: Bu çalışmada bipolar bozukluk ve şizofreninin beyin orta hat yapısal farklılıkları açısından karşılaştırılması ve olası nörogelişimsel farklılıkların belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Araştırmanın örneklem grubu; 2012 yılı Nisan ayı ile 2017 yılı Aralık ayı tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde yatarak tedavi görmüş olan ve DSM-IV'e göre bipolar I bozukluk tanısı almış olan 112 hasta ve şizofreni tanısı almış olan 87 hastadan oluşmuştur. Sagittal kesitlerde korpus kallosum ve forniksin alanları serbest el tekniği ile ölçülmüş ve orta hat alanı bulunmuştur. Ayrıca görüldükleri her bir kesitte korpus kallosumun ve forniksin alanları ölçülerek, sonuçlar toplanmış ve volüm hesaplanması yapılmıştır. Kavum septum pellucidum değerlendirilmesinde koronal görüntülerde CSP transvers çapı ve uzunluğu ölçülmüş, aysrıca CSP intakt görünüme grade 0 denerek artan açıklığa göre 5 evrede sınıflandırılmıştır. Koronal kesitlerde adezyo intertalamicanın varlığına bakılmıştır. Bulgular: Şizofrenide bipolar bozukluğa göre CSP prevalansı artmış ve boyutları daha büyük saptanmıştır. CSP oranı psikotik bulgulu olan bipolar bozuklukta psikotik bulgulu olmayan bipolar bozuğa göre daha fazla saptanmıştır. Absance adezyo intertalamika oranı şizofrenide bipolar bozukluğa göre daha fazladır. Korpus kallosum ve forniks boyutları açısından iki hastalık arasında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Şizofreni nörogelişimsel basamaklarda bipolar bozukluğa göre daha fazla etkilenmektedir. Anahtar Kelimeler: Kavum septum pellucidum, korpus kallosum, adezyo intertalamika, forniks, bipolar bozukluk, şizofreni, nörogelişim

Bipolar bozuklukCorpus callosumManyetik rezonans görüntüleme+7
Serra Yüzeren Başsivri
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta içselleştirilmiş damgalanma ve ilişkili değişkenlerin araştırılması

Giriş: Günümüzde çoğunlukla şizofrenik bozukluk tanısı alan bireyler üzerindeki damgalama etkisi ele alınmış olsa da, bu tür damgalayıcı tutum ve davranışlara maruz kalan ruhsal bozukluklardan biri de obsesif kompulsif bozukluktur. Literatürde obsesif kompulsif bozukluk ve içselleştirilmiş damgalanma birlikteliği ile ilgili az sayıda çalışma mevcut olup, ülkemizde de geniş kapsamlı herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ülkemizde obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda hastalık şiddeti ve özelliklerinin, sosyodemografik özelliklerin, eşlik eden depresyon varlığının, sosyal ilişkiler ve tedavi uyumunun içselleştirilmiş damgalanma düzeyleri üzerindeki etkisini araştıran ilk geniş kapsamlı araştırma olacaktır. Amaç: Çalışmamızda obsesif kompulsif bozuklukta içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin saptanması, ilişkili değişkenlerin saptanması; sosyal ilişkiler ile sağaltıma uyumun damgalanma üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri Kliniği' nde Nisan 2019 - Ocak 2020 tarihleri arasında yatarak/ayaktan tedavi görmekte olan, SCID-5 görüşmesi ile tanı konulan, araştırmamıza katılmayı kabul eden ve alınma kriterlerine uyan 100 OKB hastası örneklem olarak alınmıştır. Çalışmada Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması Ölçeği (RHİDÖ) yanı sıra Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) ve Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), UCLA Yalnızlık Ölçeği, Morisky Tedavi Uyum Ölçeği kullanılmıştır. İçselleştirilmiş damgalanma ve sosyodegmografik özellikler, hastalığa ilişkin özellikler, yalnızlık düzeyleri ve tedavi uyumu arasındaki ilişki t testi, Mann Whitney testi, Kruskal Wallis testi ve çoklu karşılaştırmalarda post hoc Tukey B testi kullanılarak araştırılmıştır. İçselleştirilmiş damgalanma puanları ile diğer ölçek puanları arasındaki ilişkiyi belirlemek için pearson analizi kullanılmıştır. Analizimizin ilerleyen aşamasında içselleştirilmiş damgalanma düzeylerini nihai yordayan değişkenleri bulabilmek için regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Kırsal kesimde yetişmek, çalışmıyor olmak, eğitim seviyesinin düşük olması, hastalık şiddeti, yatış öyküsü ve yalnızlık düzeylerinin içselleştirilmiş damgalanma ile pozitif yönde ilişkili olduğu; hastalık belirti çeşitlerinden yalnızca cinsel obsesyon ve ilişkili kompulsiyonların damgalanma düzeylerinde etkili olduğu; içgörü ve tedavi uyumunun ise damgalanma ile ilişkili olmadığı görülmüştür. Sonuç: OKB hastalarının takip ve tedavi süreçlerinde içselleştirilmiş damgalanma etkisi dikkate alınmalı, ruh sağlığı çalışanları olarak gerekli durumlarda psikoterapötik müdahaleler de bulunulmalıdır. Anahtar kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, içselleştirilmiş damgalanma, yalnızlık.

DamgalamaObsessif kompülsif bozuklukYalnızlık
Müge Elbir
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşlerinde retina sinir lifi tabakası ve makula kalınlığının karşılaştırılması ve bilişsel işlevler üzerine etkisi

Geçmiş yıllarda çok sayıda çalışma hem şizofreni hastalarında hem de sağlıklı kardeşlerinde çeşitli yapısal değişiklikler, erken duyusal anormallikler ve bilişsel eksikler göstermiştir. Optik koherens tomografi (OKT), retinanın yüksek çözünürlüklü kesitsel görüntülerini elde etmek için kullanılan nispeten yeni, invazif olmayan bir görüntüleme yöntemidir. Son yıllarda yapılan çok sayıda çalışma, şizofreni hastalarında, merkezi sinir sisteminin dolaylı bir göstergesi kabul edilen retina tabakalarının inceldiğini bildirmektedir ancak bilişsel işlevler ile ilişkisi henüz yeterince araştırılmamış bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilişsel işlevler ile ilişkisini araştırmak ve potansiyel bir endofenotip adayı olarak hastalarda görülenlere paralel olarak sağlıklı kardeşlerinde de retina tabakası değişikliklerinin gözlenip gözlenmeyeceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'ne bağlı olarak poliklinikte izlenen DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış olan ve çalışmaya dahil edilme ve dışlama ölçütlerini karşılayan 28 adet remisyonda şizofreni hastası ve yaşam boyu herhangi bir kronik psikiyatrik, nörolojik veya organik hastalık tanısı konmamış 28 sağlıklı kardeş ve 28 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülere Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, İz sürme Testi, Gözler Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi, İma Testi uygulanmış, OKT çekimleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 22.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda; kontrol grubunun bilişsel kapasitesinin hastalardan anlamlı derecede iyi olduğu, sağlıklı kardeş grubunun bilişsel kapasitesinin ise şizofreni hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında yer aldığı görülmüştür. Gruplar arası karşılaştırmalarda makular hacim, makular kalınlık ve retina sinir lifi tabakası kalınlıklarında bir fark saptanmamıştır. Bunula birlikte cup hacim ölçümlerinde hasta grubunda kontrol grubuna göre her iki göz içinde istatistiksel olarak bir artış bulunmuştur. GHT-İPT kompleksi sol göz ortalama kalınlık hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre azalmış olmakla birlikte benzer fark hasta kardeşi ve kontrol grubu arasında da saptanmıştır. Ancak hasta grubunda ve sağlıklı kardeş grubunda retina katmanları ile hem nörobilişsel hem de sosyal biliş testleri ile zayıf bir korelasyon bulunmuştur. Retina katmanlarının sosyal bilişi öngörmediği yapılan regresyon analizi sonucunda saptanmıştır. Sonuç: Bulgularımız, GHT-İPT incelmesinin genetik ve erken teşhis çalışmaları için yararlı bir endofenotip olarak umut verici olabileceğini, kullanılan antipsikotik ilaçlar ve metabolik değişkenler gibi karıştırıcı faktörlerden etkilenebilme olasılığı nedeni ile cup hacim ölçümlerinin ise tanı ve takipte kullanımı için henüz yeterli kanıt bulunmadığını düşündürmektedir. Bu nedenle şizofreni hastalarında yapısal retinal değişikliklerin bilişsel belirtilerin veya işlevselliğin prognozundan ziyade; yüksek riskli grupların belirlenmesinde önemli bir yeri olabileceği araştırılmaya devam edilmelidir. Bu alanın değerlendirilmesi, şizofreninin nörogelişimsel hipotezinin aydınlatılmasına katkı sağlayabilir.

Bilişsel işlevEtretinateKardeşler+6
Funda Akın
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternette oyun oynama bozukluğunun serum oksitosin düzeyleri ve mizaç karakter özellikleri ile ilişkisi

Amaç: İnternette Oyun Oynama Bozukluğunu (İOOB) daha önce madde kullanım bozukluklarında da çalışılmış olan serum oksitosin düzeyinin ve mizaç karakter özellikleriyle ilişkisinin araştırılması çalışmamızın amacını oluşturmuştur. Yöntem: MCBÜ sağlık kampüsü öğrenci ve araştırma görevlilerinden DSM-5 de önerilen İOOB tanı kriterlerini karşılayan 36 internette oyun bağımlılığı olan hasta araştırma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubu ise aynı evren içinden 44 sağlıklı gönüllüden oluşturulmuştur. Her iki grup için Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri ve Gözlerden Zihin Okuma Testi yapılmıştır. Plazma oksitosin düzeyleri için sabah 08:00 ile 09:00 arasında aç karna 10 cc standart vakumlu tüpe kan alınmıştır. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak istatistiksel analizleri yapılmıştır. Bulgular: İnternette Oyun Oynama Bozukluğu(İOOB) olan grubun plazma oksitosin düzeyi kontrol grubundan daha düşük saptanmıştır (p=0,048 ). İOOB olan grupta kontrol grubuyla karşılaştırıldığında yenilik arayışı NS2 (dürtüsellik) alt ölçeği; C1 (sosyal onaylama) alt ölçeği istatistiksel yönden anlamlılık bulunmaktadır. İnternet Oyun Oynama Bozukluğu (Uyarlanmış) Ölçeği puanı ile NS2 (dürtüsellik) ve NS-toplam arasında düşük düzeyde pozitif korelasyon; P (sebat etme); S1 (sorumluluk alma); S2(amaçlılık); S5(uyumlu ikincil huylar) ; SToplam ve C1(sosyal kabullenme) arasında düşük düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. İOOB olanlarda plazma oksitosin düzeyi ile NS2 (dürtüsellik) alt ölçeği arasında düşük derecede negatif yönde ilişki saptanmıştır( p=0,038). Plazma oksitosin düzeyleri ile gözler testi doğru sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p=0,036). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde oyun bağımlılığı olan bireylerde oksitosin düzeyi düşük saptanmıştır. Mizaç ve karakter özelliklerinden yenilik arayışı NS2 (dürtüsellik) alt ölçeği; C1 (sosyal onaylama) alt ölçeği ile İOOB olan kişiler arasında istatistiksel yönden anlamlı fark bulunmaktadır. İOOB'nin nörokimyasal süreçte değişkenlik yapabileceği ya da belli nörokimyasal yatkınlıklarla ilişkili olabileceğini ve gerekli önlem ve tedavi planları gerektiği sonucunu çıkarmaktadır.Ayrıca mizaç ve karakter özellikleri de İOOB'da koruma ve tedavi yaklaşımları için de ayrı önem taşımaktadır.

Kişilik özellikleriMizaçOksitosin+3
Özge Alp Topbaş
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta çocukluk çağı travmaları, bağlanma biçimi ve psikolojik dayanıklılığın semptom şiddeti ve semptomatoloji ile ilişkisi

Amaç: Günümüzde travma, bağlanma ve psikolojik dayanıklılık kavramları önemi gittikçe artan duruma gelmiş bazı ruhsal hastalıklarla ilişkisi araştırılmaya başlanmıştır. Bu konuda önemli olduğunu düşündüğümüz kronik ruhsal bozukluklardan biri de obsesif kompulsif bozukluktur. Bu çalışma ülkemizde obsesif kompulsif bozukluk tanılı hastalarda çocukluk çağı travmalarının, bağlanma biçiminin ve psikolojik dayanıklılığın semptom şiddeti ve semptomatoloji ile ilişkisi araştıran kapsamlı araştırma olacaktır. Çalışmamızda obsesif kompulsif bozuklukta çocukluk çağı travmaları, bağlanma biçimi ve psikolojik dayanıklılığın OKB şiddetine ve subgruplarına etkisi ve OKB şiddeti üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri Kliniği' nde ayaktanbaşvuran SCID-5 görüşmesi ile tanı konulan, araştırmamıza katılmayı kabul eden ve alınma kriterlerine uyan 102 OKB hastası örneklem olarak alınmıştır. Çalışmada Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) yanı sıra Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği,Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği ve Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği kullanılmıştır. OKB şiddeti ve sosyodegmografik özellikler, hastalığa ilişkin özellikler, çocukluk çağı travmaları, bağlanma biçimi ve psikolojik dayanıklılık arasındaki ilişki t testi, Mann Whitney testi, Kruskal Wallis testi ve çoklu karşılaştırmalarda post hoc Tukey B testi kullanılarak araştırılmıştır. OKB şiddeti puanları ile diğer ölçek puanları arasındaki ilişkiyi belirlemek için pearson analizi kullanılmıştır. Analizimizin ilerleyen aşamasında OKB şiddetlerini ve subgrupların nihai yordayan değişkenlerini bulabilmek için regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Eğitim seviyesi ve psikolojik dayanıklılık düzeyleri ile OKB şiddetinin negatif yönde; aile bireyleri/ geniş ailede yaşıyor olmak ile OKB şiddetinin pozitif yönde ilişkil olduğu, kaygılı/ikircikli bağlanma ile otojen subgrubu arasında yine ilişkili olduğu bulunmuştur. Çocukluk çağı travmaları ise OKB şiddeti ve subgruları ile ilişkili olmadığı görülmüştür. Sonuç: Bu sonuçlar ruh sağlığı çalışanlarına yeni tedavi hedefleri ortaya koymaktadır. Psikolojik dayanıklılıkla ilgili akla ilk gelen bunu etkileyen faktörler olmaktadır. Psikolojik dayanıklılık kavramı içinde kendilik algısının semptomların şiddetli ile ilişkili etkenlerin tek tek ele alınıp değerlendirilmesi önemli bir adımdır. Bu nedenle ruhsal durum muayenesi sırasında hastalıkta sadece psikopatoloji yönünden değil aynı zamanda hastaların psikolojik dayanıklılık ve kendilik algısı ile ilgili konularda daha fazla üzerinde durulmalı ve daha kapsamlı değerlendirmeler yapılması da önerilir. Ayrıca OKB hastalarında bağlanma biçiminin OK subgruplarını etkileyebileceği geniş örneklemli çalışmalarla desteklenmeye ihtiyacı vardır.Anahtar kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, çocukluk çağı travması, erişkin bağlanma biçimi, psikolojik dayanıklılık

BağlanmaBağlanma stilleriBelirti ve semptomlar+3
Furkan Erkek
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik hastalarda obsesif kompulsif semptomların yaşam kalitesi ve yeti yitimi ile ilişkisi

Amaç: Psikotik bozukluk (PB) tanılı hastalarda obsesif kompulsif semptom (OKS) varlığında erken başlangıç yaşı, daha fazla depresif semptom, daha fazla özkıyım riski, daha kötü sonlanım ve düşük işlevsellik bildirilmiştir. Bu çalışmada PB hastalarında OKS varlığının yeti yitimi ve yaşam kalitesi ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na ayaktan başvuran ve yatarak sağaltım gören DSM-V tanı kriterlerine göre ''Kısa Psikotik Bozukluk'', ''Şizofreniform Bozukluk'', ''Şizofreni'', ''Sanrılı Bozukluk'' ve ''Şizoaffektif Bozukluk'' tanısı alan ve hastalık tanısı üzerinden en fazla beş yıl geçmiş 67 kişi hasta grubunu, 64 sağlıklı kişi kontrol grubunu oluşturdu. Örneklem grubuna Sosyodemografik veri formu, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Padua Envanteri (PE), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısaltılmış Versiyon (WHOQOL-BREF), Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Envanteri (BDE), Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği (BİDÖ) ölçekleri uygulandı. Bulgular: PB tanılı hastaların PE toplam puanı (PE-TOP) ve alt ölçek puanları kontrol grubuna göre yüksekti. Korelasyon analizlerinde OKS'lerin varlığının yaşam kalitesini düşürdüğü, yeti yitimini artırdığı tespit edildi. Regresyon analizlerinde yeti yitimini en çok etkileyen veriler: PE-TOP, PE ruminasyon alt ölçeği (PE-R), PE-kesinlik davranışı alt ölçeği (PE-KD), WHOQOL-BREF-TR toplam puanı (QoLT) ile bedensel (QoL1), sosyal (QoL3), genel sağlık (QoL5) yaşam kalitesi alt ölçekleri ile BAÖ olarak tespit edildi. Yaşam kalitesini en çok etkileyen veriler; PE-R, PE-TOP, WHODAS toplumsal katılım alt ölçeği (DAS6), WHODAS 2.0 toplam puanı (DAST) ve BDE olarak tespit edildi. Sonuç: Çalışma verilerinden, OKS varlığında PB hastalarında düşük sosyal ve mesleki işlevsellik düzeyleri, düşük yaşam kalitesi, artmış kaygı, depresyon, intihar eğilimi ile ilişkilendirilebilir. Klinikte PB hastaları, hastalığın seyri sırasında herhangi bir zamanda ortaya çıkabilecek OKS'ler için dikkatle izlenmelidir. Komorbiditenin erken tanınması ve OKS'ye yönelik tedavi düzenlenmesi; hastanın yaşam kalitesinin artırmasını, yeti yitiminin azalmasını ve sonlanımın daha olumlu olmasını sağlayabilecektir.

EngellilikObsessif kompülsif bozuklukPsikotik bozukluklar+2
Ömer Kaptanoğlu
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternet oyun oynama bozukluğunun aleksitimi ve sosyal anksiyete ile ilişkisi

Amaç: İnternet Oyun Oynama Bozukluğununun (İOOB) daha önce diğer bağımlılıklarda da çalışılmış olan aleksitimi ve sosyal anksiyete ile ilişkisinin araştırılması çalışmamızın amacını oluşturmuştur. Yöntem: MCBÜ sağlık kampüsü öğrenci ve araştırma görevlilerinden DSM-5 de önerilen İOOB tanı kriterlerini karşılayan 40 internette oyun bağımlılığı olan hasta araştırma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubu ise aynı evren içinden 40 sağlıklı gönüllüden oluşturulmuştur. Her iki grup için Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği, DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu (SCID-5), Toronto Aleksitimi Ölçeği, Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak istatistiksel analizleri yapılmıştır. Bulgular: İnternet oyun oynama bozukluğu olanlarla aleksitimi arasında pozitif yönde ilişki saptanmıştır (p:0.002). Gruplar arasında sosyal anksiyete ile ilişkilerinde anlamlı farklılık bulunmuştur (p:0.002). Yine gruplar arasında sosyal anksiyete kaçınma ve kaygı alt boyutlarıyla ilişkiye bakıldığında internet oyun oynama bozukluğu olanlarla pozitif yönlü ilişki saptanmıştır (p:0.009, p:0.001). Aleksitimi ile sosyal anksiyete düzeyi ve alt boyutları arasındaki ilişkiye bakıldığında pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (p:0.001). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde internet oyun oynama bozukluğu olanlarda aleksitimi oranının ve sosyal anksiyete düzeyinin daha fazla olduğu görülmüştür. Ayrıca internet oyun oynama bozukluğu olanların sosyal anksiyete kaçınma ve kaygı alt boyutlarında da daha yüksek puanlar aldığı saptanmıştır. Aleksitimi ile sosyal anksiyete düzeyi ve alt boyutları değerlendirildiğinde aralarında pozitif yönlü ilişki olduğu sonucuna varılmıştır. Bu bulguların daha büyük örneklemde yinelenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Oyun oynama bozukluğu, dijital oyun bağımlılığı, aleksitimi, sosyal anksiyete

Affektif semptomlarAleksitimiAnksiyete+5
Ebru Usta
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiopatik parkinson hastalarında obsesif kompulsif semptomlar, obsesif kompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar

Amaç: İdiopatik Parkinson Hastalığı tanısı olan hastaların obsesif kompulsif semptomlar, Obsesif Kompulsif Bozukluk ve İlişkili Bozukluklar açısından incelenmesi, yapılandırılmış klinik görüşme kullanılarak sistematik olarak değerlendirilmesi, eşleştirilmiş kontrol grubu ile karşılaştırılması ve iki fenomen arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Materyal ve Metod: 80 İdiopatik Parkinson hastasına Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği, Frontal Değerlendirme Bataryası (FDB), Parkinson Hastalığı Anketi (PHA-39) ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği; 80 kişiden oluşan kontrol grubuna Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği uygulanmış ve Parkinson Hastalığı ile OKB ve ilişkili bozukluklar ile obsesif kompulsif semptomların ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların %21.3'ünde bulaş obsesyonu, %13.8'inde temizlik kompulsiyonu; kontrol grubunun %16.3'ünde bulaş obsesyonu, %8.8'inde temizlik kompulsiyonu bulunmuştur. Obsesyonlar (p=0.215) ve kompulsiyonlar (p=0.361) açısından Parkinson ve kontrol grubu karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır. Parkinson hastalarının soygeçmişinde PH olması obsesyon (p=0,027) ve kompulsiyona (p=0,007) sahip olmaları açısından istatistiksel açıdan anlamlı saptanmıştır. Parkinson grubunda FDB puanları ile PHA-6 arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. (r= -0.359, p=0.001) FDB puanları açısından Parkinson ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmıştır (p=0.001). Sonuçlar:Parkinson hastalığı, frontobazal ganglion devrelerinde işlev bozukluğu ile karakterizedir. Benzer bir devre, OKB'nin patofizyolojisinde de önemlidir. Parkinson hastalarında nöropsikiyatrik tablolar arasında obsesyonlar ve kompulsiyonlar, Biriktiricilik Bozukluğu, Deri Yolma ve Saç Yolma Bozuklukları eşlik edebilir. Aile öyküsü Parkinson hastalarında herhangi bir obsesyon ve kompulsiyon olma durumunu artırmaktadır. Anahtar kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Obsesif Kompulsif Spektrum, Parkinson Hastalığı, Biriktiricilik Bozukluğu, Deri Yolma Bozukluğu, Saç Yolma Bozukluğu

Deri yolma bozukluğuObsessif davranışObsessif kompülsif bozukluk+3
Elif Çakıroğlu
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Remisyondaki bipolar bozukluk tanılı hastalarda baskın polaritenin bilişsel işlevlerle ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda bipolar bozuklukta baskın polaritenin diğer klinik özelliklerle, sosyodemografik özelliklerle ve bilişsel işlevlerde bozulmayla ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem: Araştırma remisyondaki bipolar bozukluk tanılı hastalar (n=84) ve sağlıklı kontrol grubu gönüllüleri (n=27) ile yürütülmüştür. Bipolar bozukluk tanılı hastalar baskın polarite özelliklerine göre manik baskın polarite (MBP, n=31), depresif baskın polarite (DBP, n=25), belirsiz baskın polarite (BBP, n=28) olmak üzere 3 alt gruba ayrılmıştır. Gönüllülere DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi-Klinik Versiyonu (SCİD-5/CV), WAIS-R-Sözcük Dağarcığı Alt Testi, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği uygulanmış, dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun olanlar çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara Rey Sözel Öğrenme ve Bellek Testi, İz Sürme Testi, Stroop testi, WMS-R Görsel Üretim Alt Testi, Kontrollü Kelime Akıcılık Testi, İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması Testi, Gözlerden Zihin Okuma Testi, İma Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi ve Conners Sürekli Performans Testi uygulanmıştır. Bulgular: Baskın polarite gruplarının her birinde SK grubuna kıyasla Stroop C süresinde ve Stroop interferansta uzama; Rey testinde toplam çağrılan ve geç hatırlanan kelime sayısında azalma saptanmıştır. Yine baskın polarite gruplarının her biri için SK grubuna kıyasla global kognisyonda, sözel bellek ve öğrenmede bozulma gösterilmekle birlikte bu alanlarda bozulma baskın polariteyle ilişkilendirilememiştir. MBP grubunda SK'ye göre işitsel üçlü sessiz harf testinde, kelime akıcılık testinde, sosyal biliş testlerinde, WKET'de, SPT doğru hedef bölümünde daha kötü performans ve İST A süresinde uzama saptanmıştır. Yine MBP grubunda DBP'ye kıyasla kelime akıcılık testi ve sosyal biliş testlerinde performansta düşüş saptanmıştır. MBP ve BBP grupları SK'ye göre işlem hızında bozulma göstermiştir. Ek olarak MBP grubu SK'ye göre işlem belleğinde ve dikkatte bozulma göstermiştir. Problem çözme ve mantık alanında MBP grubu SK ve BBP gruplarına kıyasla, DBP grubunda ise sadece SK'ye kıyasla bozulma saptanmıştır. BB'de bilişsel işlevlerle epizod sayı ve özellikleri ilişkisi değerlendirildiğinde işlem hızı, global kognisyon, görsel kopyalama puanları, WKET perseveratif hata, SPT doğru hedef sayısı, İST A ve B süreleri hem toplam epizod sayısıyla hem de manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. BB'de problem çözme/mantık, görsel bellek/öğrenme, işlem belleği, İST B-A süresi, işitsel üçlü sessiz harf sıralama testi puanı, kelime akıcılık testi puanı, görsel hatırlama puanı, sosyal biliş test puanları, WKET doğru ve hata sayıları ise sadece manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Sonuçlar: MBP grubu daha fazla bilişsel bozukluğun görüldüğü polarite grubu olmakla birlikte DBP grubuna kıyasla kelime akıcılık ve sosyal biliş testlerinde daha kötü performans göstermiştir. MBP grubunun bilişsel işlevlerde bozuklukla ilişkisinin gösterilmesinin yanında çalışmamızda bilişsel bozukluklar toplam epizod sayısıyla ve manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Bu ilişkinin nedensellik bağlamında aydınlatılabilmesi için uzun süreli ileriye yönelik izlem çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, bilişsel işlev, baskın polarite

BilişBilişsel işlevlerBipolar bozukluk+1
Ekin Atay
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol bağımlılığında aleksitimi ve öfkenin tedavi motivasyonuna etkisi

Bu çalışmada, alkol bağımlılarında öfke ve aleksitiminin alkol bağımlılarının tedavi motivasyonuna etkisini saptamak amaçlanmıştır.

Affektif semptomlarAlkolizmAlkollü içkiler+4
Cengiz Cengisiz
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında ihtiyaç analizi

Amaç Hastaların kurum dışına çıkarılma süreci, şizofrenide hasta ihtiyaçlarının değerlendirilmesini oldukça önemli bir hale getirmiştir. Gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada birincil amacımız; Şizofreni hastalarının ihtiyaçlarını tanımlamak, bu ihtiyaçların hasta ve bakımverenler tarafından değerlendirilirken ne gibi farklılıklar gösterdiklerini belirlemekti.Bu ihtiyaçların ne kadarının karşılanıp ne kadarının karşılanmadığını değerlendirip, aile ve yerel yönetimlerin bu alandaki rolünü aydınlatmaktı.İkincil amacımız; bu ihtiyaçlar ile sosyo-demografik veriler ve klinik belirtiler arasında bağlantılar kurarak, ihtiyaçların kestirimini, öngörüsünü yapabilmekti. Materyal Method Çalışmamız DSM-IV- TR? ye göre şizofreni tanısı olan, düzelme sürecindeki hastaları içeriyordu. Çalışmamız, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi psikoz polikliniği, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi psikiyatri polikliniği ve Manisa Toplum Ruh Sağlığı Merkezinden, 94 hasta ve birincil bakıcı konumundaki 94 hasta yakınıyla yürütüldü. Hasta yakınlarına Algılanan Aile Yükü Ölçeği (AAYÖ) uygulandı.Camberwell İhtiyaçları Değerlendirme Ölçeği hem hasta hem de hasta yakınlarına uygulandı. Ayrıca hastalara Pozitif ve Negatif Belirtiler Ölçeği (PNBÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (BSPÖ), Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CŞDÖ), Şizofreni Hastaları için Yaşam Niteliği Ölçeği (ŞHYNÖ) ve Sosyodemografik veri formu uygulandı. Toplam ve karşılanmamış ihtiyaç sayıları ile sosyodemografik ve klinik değişkenler arasındaki ilişki için aşamalı doğrusal regresyon analizi; her bir ihtiyaç alanı ile, sosyodemografik ve klinik değişkenler arasındaki ilişki için lojistik regresyon analizi uygulandı. Bulgular Hasta ve bakımverenlerin belirlediği ihtiyaç sayısı benzerlik göstermekteydi. Hastaların belirlediği ortalama ihtiyaç sayısı 6,22±2,38, bakımverenlerin ise 6,29±2,32?di.Bu farklılık, istatistiksel açıdan anlamlı değildi(p> 0,05).Bununla birlikte hastaların belirlediği karşılanmamış ihtiyaç sayısı, 2,02±1,86; bakımverenlerin ise 1,63±1,89?du.Bu farklılıksa, istatistiksel açıdan anlamlıydı. (p< 0,0001). Çalışmamızda hastaların en sık belirlediği ihtiyaç alanları??Psikotik belirtiler, ev işleri ile ilgili beceriler, ilişkiler, günlük aktivite-uğraşı-iş, psikolojik sorunlar?? olarak belirlendi.En sık belirlenen ihtiyaç alanları açısından bakımverenlerle hastaların görüşleri benzerlik göstermekteydi.Sosyal ve kişilerarası ilişkilerle ilgili ihtiyaç alanları, karşılanmayan ihtiyaçların en yoğun olduğu alanlardı.İhtiyaç alanlarının büyük bir kısmında, hastalar resmi kurumlardan daha fazla yardım almaktaydı.Sosyal ilişkilerle ilgili alanlarda ise ailelerin de ciddi bir desteği sözkonusuydu. Regresyon analizinde yaşam alanı ve cinsiyet kontrol değişkenleri ile, Calgary depresyon,PANSS-pozitif belirtiler, Aile yükü ölçekleri hastaların algıladığı ihtiyaçları belirleme de varyansın %45?ini öngörebildi.Hastaların belirlediği karşılanmayan ihtiyaçlarıysa Aile Yükü ve PANSS-genel psikopatoloji ölçekleri öngörebildi.Karşılanmayan ihtiyaçlarda varyansın%23?ü açıklanabildi. Sonuç Ruh Sağlığı Hizmetleri, bazı alanlarda ihtiyaçları karşılamakta başarılı, bazı alanlarda ise başarısız görünmekteydi.Aileler ve Ruh Sağlığı hizmetleri arasındaki işbirliği güçlendirilerek, hastaların ihtiyaç durumu doğru bir şekilde analiz edilebilirse, hastaların karşılanmayan ihtiyaçları da en aza inecektir. Hastaların ihtiyaç durumunun belirlenmesi hem klinik değerlendirmenin önemli bir tamamlayıcısı olmakta hem de toplum ruh sağlığı hizmetlerinin planlanmasına katkı sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Şizofreni, ihtiyaç analizi, toplum ruh sağlığı hizmetleri, bakımveren yükü, yordayıcı

Halk sağlığıHasta bakımıHasta bakımı-hastane sonrası+7
Burak Uykur
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastalarında üstbiliş ve üstbilişi etkileyen faktörler

Giriş: Şizofreni hastalarında üstbilişsel kapasitenin yetersiz olduğu bilinmektedir. Bu kapasitenin yetersiz olması konusunda yapılan araştırmalarda nörobilişsel performans, bağlanma özellikleri, aile tutumu, çocukluk çağı travmaları gibi etkenler ön plana çıkmaktadır. Bu etkenlerin şizofreni hastalarında değerlendirildiği bir çok çalışma olmasına rağmen hastaların kardeşlerinin de dahil edilerek tüm faktörlerin ele alındığı bir çalışma bulunmamaktadır. Amaç: Bu çalışma ile şizofreni hastalarındaki üstbiliş düzeyini belirlemek, kardeşleri ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırmak ve aynı zamanda şizofreni hastalarında üstbilişi etkileyen faktörleri incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 35 şizofreni tanılı hasta ve hasta kardeşi ile yaş, cinsiyet açısından eşlenmiş 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan tüm deneklere sosyodemografik veri formu, ÜBÖ-30, WAIS-R sözcük dağarcığı alt testi, WCST, PANSS, BİÖ; ÇTÖ-28, YİYE-II, KAET-Ç, AİGÖ uygulanmıştır. Bulgular ve tartışma: Uygulanan tüm ölçeklerde hasta grubunun, sağlıklı kardeşlerine ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha başarısız olduğu gözlenmiştir ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşmıştır. Ancak hasta kardeşi grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Şizofreni hastalarında nörobilişsel kapasite, güvensiz bağlanma, olumsuz veya olumsuz algılanan aile tutumu, çocukluk çağı travması üstbilişi etkileyen faktörler olarak saptanmıştır. Sonuç: Şizofreni hastalarında üstbilişsel kapasite sağlıklı kardeşlerine ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha kötü saptanmıştır, üstbilişsel performansı etkileyen faktörlerin bilinmesi, üstbilişsel kapasitenin arttırılmasına yönelik girişimlerin hangi alanlarda olacağına yön verecek ve bu hastaların tedavi uyumundan sosyal yaşama adapte olmasına kadar birçok alanda işlerlik kazanmasına öncülük edecektir. Anahtar kelimeler: Üstbiliş, Şizofreni, Nörobiliş, Bağlanma

BağlanmaBilişBiliş bozuklukları+3
Orkun Aydın
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Celal Bayar Üniversitesi 1. sınıf öğrencilerinde bipolar bozukluk prevalansı ve ilişkili risk etmenleri

Giriş: Uluslararası alanda bipolar bozukluğun görülme sıklığını, yaygınlığını ve risk gruplarını araştıran çeşitli çalışmalar yürütülmüş ve sonuçları yayınlanmıştır. Diğer yandan ülkemizde genel psikiyatrik epidemiyoloji çalışmaları yapılmakla beraber, bipolar bozukluk özelinde yapılmış bir epidemiyolojik çalışma henüz yürütülmemiştir. Bu konudaki gereksinim dikkat çekicidir. Amaç: Bizim araştırmamızda toplum araştırmasından önce gereksinimleri belirlemek açısından üniversite öğrencileri arasında epidemiyolojik özellikleri araştıran bir çalışma yürütülmesi planlanmıştır. Biz bu araştırmamızda bipolar bozukluğun genç erişkinlerde görülme sıklığını, yaygınlığını ve risk gruplarını belirlemek amaçlanmıştır. Bizim çalışmamız ile ileride yapılması planlanan epidemiyolojik çalışmalar için bir ön araştırma planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada Celal Bayar Üniversitesi bünyesinde tüm fakülte ve yüksekokullarda 1. sınıfta okuyan tüm öğrencilerden toplam 2757 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu ve HCL-32R uygulaması yapılmıştır. HCL-32R uygulamasından 14 puanın üzerinde puan alan öğrenciler ile 14 puanın altında kalan öğrencilerin %5'i Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na davet edilerek yüz yüze görüşmeyle, gelmeyi kabul etmeyenlere ise telefonda görüşülerek SCID'in iki duygudurum modülüile DSM-IV Duygudurum Bozukluğu tanıları araştırılmıştır ve telefonda bipolar bozukluk açısından riskli olduğu düşünülen kişiler Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na davet edilerek onlarla da yüz yüze görüşme sağlanmıştır. Sonuçlar ve tartışma: Celal Bayar Üniversitesi 1. sınıf öğrencilerinde bipolar bozukluk prevalansı 1,40 saptanmıştır. Cinsiyet, ek psikiyatrik hastalık varlığı, psikiyatrik ilaç kullanımı varlığı, ek tıbbi hastalık varlığı, tıbbi ilaç kullanımı varlığı, sigara-alkol dahil madde kullanımı varlığı, sigara-alkol hariç diğer madde kullanımı varlığı, birinci derece akrabada bipolar bozukluk varlığı, ikinci derece akrabada bipolar bozukluk varlığı, birinci derece akrabada psikiyatrik hastalık varlığı ve ikinci derecede akrabada psikiyatrik hastalık varlığı değerlendirilmiştir. Bunlardan madde kullanımı, tıbbi ilaç kullanımı ve cinsiyetin bipolar bozukluk sıklığını attırdığı ileri analizlerde anlamlı bulunmuştur. Bipolar bozukluk olanlar ve sağlıklı olanları ayırt etmekte belirleyici faktör olarak madde kullanımının iki grubu ayırt etmekte bağımsız katkısı olduğu görülmüştür. Sonuç: Bipolar bozuklukları tanıyabilmekteki bu zorluklar toplum tabanlı yaygınlık çalışmalarının yapılmasını, dolayısıyla risk gruplarını ve olası etkenlerin belirlenmesini de kısıtlamaktadır. Bipolar bozukluk tanısının atlanması ya da geç tanı konulması tedaviyi de geciktirerek olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Bipolar bozukluğun atlanmasını engellemek ve gerçek risklerle, riskli grupların belirlenmesini sağlamak için epidemiyolojik değerlendirmelere gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, epidemiyoloji, prevalans, risk etmenleri

Bipolar bozuklukCelal Bayar ÜniversitesiEpidemiyoloji+3
Fatma Akdeniz
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide sosyal bilişin oksitosin ve vazopressin düzeyi ile ilişkisinin incelenmesi

Giriş: Şizofreni hastalarında sosyal bilişsel kapasitenin yetersiz olduğu bilinmektedir. Oksitosinin ve vazopressinin sosyal bilişsel kapasite üzerine etkilerini araştıran birçok çalışma mevcuttur. Ancak çalışmalardan elde edilen sonuçlar çelişkilidir. Ayrıca çalışmalarda sosyal biliş ve hastalık ilişkisi üzerine durulmuş ancak hastalıkta ailenin sosyal bilişsel kapasite üzerine etkisi üzerinde durulmamıştır. Ayrıca aynı genetik yapıya sahip olan ve aynı çevresel şartlarda büyüyen sağlıklı kardeşlerin sosyal bilişsel kapasitesinin nasıl etkilendiği üzerine durulmamıştır. Amaç: Bu çalışma ile şizofreni hastalarındaki sosyal biliş düzeyini belirlemek, kardeşleri ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırmak ve aynı zamanda kan oksitosin ve vazopressin düzeyinin sosyal bilişsel kapasiteyi nasıl etkilediğini incelemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: 35 şizofreni tanılı hasta ve hasta kardeşi ile yaş, cinsiyet açısından eşlenmiş 35 kişilik sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan tüm deneklere sosyodemografik veri formu, gözler testi, WAIS-R sözcük dağarcığı alt testi, WCST, hastalara ise ek olarak PANSS, BİÖ uygulanmıştır. Tüm katılımcılardan ölçek doldurmadan önce 10 ml venöz kan alınmış ve elisa yöntemiyle analiz edilmiştir. Biyokimyasal analizlerden elde edilen verilerden ± 2 SD üstü ve altındaki veriler uç değer kabul edilmiş ve dışlanmıştır. Kalan verilerle istatistiksel analizler yapılmıştır. Bulgular ve tartışma: Sosyal bilişsel performansın ve sosyal bilişi etkileyen nörobilişsel kapasitenin hasta ve hasta kardeşlerinde sağlıklı kontrollerden daha kötü olduğu gözlemlendi. Ancak hasta kardeşi grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır. Sağlıklı kontrol grubunda sosyal bilişsel performans ile kan oksitosin düzeyi arasında korelasyon olduğu belirlendi. Şizofreni hastalarında sosyal bilişsel kapasitenin sağlıklı kontrollerden daha düşük çıkması literatürle uyumluydu. Hasta kardeşlerinin sosyal bilişsel kapasitelerinin de sağlıklı kontrollerden düşük bulunması sosyal bilişsel kapasitenin genetik ve çevresel faktörlerden etkilendiğini ve hasta kardeşlerinin de nörogelişimsel süreçlerinin etkilenmiş olduğunu düşündürmektedir. Kan vazopresin düzeyinin gruplar arasında farklılık göstermemiş olması ve sosyal bilişsel kapasiteyle korelasyon saptanmaması vazopressinin sosyal bilişi etkilediği yönündeki literatürle çelişmektedir. Vazopressinin şizofreni hastalarında sosyal biliş üzerine etkisinin olup olmadığının ortaya konulabilmesi için ek çalışmalar gerekmektedir. Sonuç: Şizofreni hastalarında sosyal bilişsel kapasite sağlıklı kardeşlerine ve sağlıklı kontrol grubuna göre daha kötü saptanmıştır, sosyal bilişsel kapasite ile kan oksitosin düzeyi arasında korelasyon saptanmıştır. Oksitosinin sosyal bilişsel kapasitenin gelişmesinde önemli bir rolünün olduğu ve davranışın modellenmesinde ve anlaşılmasında işe yarayabileceği düşünülebilir. Kan vazopressin düzeyi ile sosyal bilişsel kapasite arasında korelasyon saptanmaması vazopressinin rolünün şüpheli olduğunu düşündürmektedir. Sosyal bilişsel kapasiteyi etkileyen faktörlerin bilinmesi, sosyal bilişsel kapasitenin arttırılmasına yönelik girişimlerin hangi alanlarda olacağına yön verecek ve bu hastaların tedavi uyumundan sosyal yaşama adapte olmasına kadar birçok alanda işlerlik kazanmasına öncülük edecektir.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+4
Kuzeymen Balıkçı
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesi ve ilişkili risk etkenleri

Giriş:Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) bilişsel, duygusal ve davranışsal yönleri ile kişinin aile, akademik, meslek ve sosyal işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen süregen bir rahatsızlıktır. Bu hastalık sadece hastayı değil, birlikte yaşadığı aile bireylerini, arkadaşlarını ve toplumu da olumsuz etkileyebilmektedir. OKB'li hasta yakınlarındaki hastalık yükü ve yaşam kalitesindeki bozulma, diğer psikiyatrik hasta yakınlarıyla kıyaslanarak daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak OKB'li hasta yakınlarının yaşam kalitesinin nedenselliğini araştıran kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Amaç:Bu araştırmada obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, başta hasta yakının algıladığı hastalık yükü olmak üzere, hasta yakınının yaşam kalitesinde, ait olumsuzluğa yol açabilecek hasta ve hasta yakınına etkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 68 Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hasta ve bu hastalarla birlikte yaşayan 68 hasta yakını çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalara SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan hasta yakınlarına ise SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği(HYDÖ) ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Farklı nedensellik modellerinde kullanılan, araştırmanın bağımlı değişkenleri "hasta yakını yaşam kalitesi" ve "hasta yakınının hastalık yükü" dür. Tek değişkenli çözümlemelerde parametrik durumlarda Student's t testi; ANOVA ve Pearson korelasyonu; parametrik olmayan durumlarda Kruskal Wallis ANOVA ve Mann Whitney U önemlilik testleri ve Spearman's Rho korelasyonu kullanılmıştır. Çok değişkenli çözümlemelerde ise doğrusal çoklu regresyon kullanılmıştır. Bulgular:Yapılan doğrusal regresyon analizi sonucunda OKB hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerin yaşam kalitesi boyutları kendi eğitim düzeyinden, cinsiyetinden, hastanın çalışma durumundan, hastanın yaşam kalitesinden, hastalığın şiddetinden ve kompulsiyon çeşitlerinden farklı düzeylerde etkilenebilmektedir. Ancak hasta yakınının yaşam kalitesinin dört ayrı boyutunu da etkileyen ortak ve en önemli değişken hastalık yüküdür. Ayrıca hastalık yükünün hastaya ait özellikler üzerinden bir ara değişken olarak hasta yakınının yaşam kalitesini etkilediği gözlenmiştir. Tedavi süresi, kompulsiyon şiddeti (YBOKÖ kompulsiyon alt puanı), hastanın içgörüsü, kaçınma davranışı, kararsızlık derecesi gibi dışarıdan gözlenebilen hastaya ait özellikler, birlikte yaşadığı kişi üzerinde yük yaratarak yakınının yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Tüm bunların yanında hastalık yükünü en yüksek düzeyde etkileyen faktörler sosyoekonomik düzey göstergesi olan hastanın çalışma durumu ve çevresel yaşam kalitesidir; sosyoekonomik düzey azaldıkça, hastalık yükü artmaktadır. Sonuç: OKB'li hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesini etkileyen ve adeta ara değişken olarak davranan en önemli etken hastalık yüküdür. Hasta yakınının algıladığı hastalık yükü ise en çok hastanın kompulsiyonlarından ve çalışamaması sonucu sosyoekonomik düzeyin azalmasından etkilenmektedir. Tüm bu bulgular ışığında OKB hastalığının sadece hastayı değil hasta yakınını da etkilediği aşikardır. Buna göre hastayı değerlendirirken hasta ve hastalığın klinik belirtileri yanında, hasta yakınının da bilgilendirilmesinde, tedaviye ortak edilmesinde ve ihtiyaçlarının değerlendirilmesinde fayda vardır. Koruyucu ruh sağlığı açısından hasta yakınlarının yaşam kalitesinde etkilenmeyi azaltabilecek en önemli faktör hastalık yükünü azaltabilmektir. Anahtarkelimeler:Obsesif kompulsif bozukluk; hasta yakını, yaşam kalitesi, hastalık yükü

AileHasta bakımıHasta bakımı-hastane sonrası+3
Didem Sücüllüoğlu Dikici
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tütün kullanım bozukluğu olan tıp fakültesi öğrencileri ve araştırma görevlilerinde craving ile oreksin-leptin düzeylerinin ve mizaç-karakter özelliklerinin ilişkisi

Amaç: Tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde tekrarlayan sigara kullanımı, genellikle sigara içmeye karşı duyulan aşırı istek (craving) nedeniyle olmaktadır ve cravingin sigara tüketiminde relapslarda en önemli risk etmeni olduğu dile getirilmektedir. Bu nedenle craving durumunun pekişmesinde etkili olabilecek etmenlerin araştırılması önemlidir. Bu araştırmada tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde cravingi etkileyebileceğini düşündüğümüz serum oreksin ve leptin düzeyleri ile mizaç ve karakter özelliklerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Örneklem grubunu, CBÜ Tıp Fakültesi öğrencilerinden ve Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlardan 80 kişi oluşturmuştur. İlk aşamada bu kişiler ile yapılacak görüşmede DSM-V tütün kullanım bozukluğu kriterleri göz önünde bulundurulmuştur. Kontrol grubu CBÜ Tıp Fakültesi öğrencileri ile Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlar arasından tütün kullanım bozukluğu grubu ile yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı gönüllüden oluşmuştur. Her iki gruba da sosyodemografik ve klinik Bilgi Formu, DSM-IV SCID-I Klinik Versiyonu, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ), Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Ölçeği, Cloninger Mizaç ve Karakter Envanteri uygulanmış, plazma öreksin ve leptin düzeylerinin belirlenmesi için kan örnekleri alınmıştır. Bulgular:Sigara içen grupta TCI yenilik arayışı toplam puanı (p=0.003) ve NS3 (p=0.003), NS4 (p=0.002) alt ölçek puanları; sigara içmeyen grupta ise kendini yönetme SD2 (p=0.02), SD5 (p=0.01) alt ölçek puanları ve iş birliği toplam puanı (p=0.001) ve C4 (p=0.002), C5 (p=0.001) alt ölçek puanları daha yüksek bulunmuştur. Sigara içme süresi ile NS3 (p=0.03) ve NS-toplam (p=0.09) puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grubun annelerinin daha fazla sigara içtiği saptanmıştır (p=0.024). Sigara içen grupta plazma oreksin düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0.001). Her iki grupta da leptin düzeyleri kadınlarda daha yüksek bulunmuştur (sigara içen p=0.002, sigara içmeyen p<0.001).Sigara içen grupta oreksin ile TCI-RD1 (p=0.04) arasında pozitif; sigara içmeyen grupta ise oreksin ile HA4 (p=0.006) ve HA-toplam puanları (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grupta leptin ile TCI-NS2 (p=0.03) pozitif; RD1 (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır.Plazma oreksin düzeyi sigara içmeyenleri ayırt etmede iyi derecede başarı göstermiştir (p=0.001). Sonuç: Bu çalışmanın sonucu olarak sigara içen ve içmeyen gruplar arasında TCI ölçeği alt gruplarında ve oreksin açısından farklılık saptanmıştır. Bu sonuçlar sigaranın bırakılması sonucu ortaya çıkan craving ile mücadele için yol gösterici olacaktır. Ayrıca Türkiye'de sadece nikotin cravingini değerlendiren bir ölçeğin olmaması bir eksiklik olup, bu alanda çalışma yapılması önemlidir.

AşermeBağımlılıkDoktorlar+7
Kadir Aşçıbaşı
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tanısı yeni konulmuş, erken dönem, tedavisiz bipolar bozukluk hastalarının nörobilişsel, nörobiyolojik ve nörogelişimsel özellikleri üzerine karşılaştırmalı bir çalışma

Amaç: Bu projede henüz tanı ve tedavi almamış bipolar bozukluk hastalarını nörobiyolojik, nörobilişsel ve nörogelişimsel açıdan sağlıklı kontrol ve kronik hasta grubu ile karşılaştırarak hastalığın kişilerde yarattığı erken dönem etkileri ortaya koymak amaçlanmıştır. Kapsam: Bipolar bozukluğun hastalığa sahip kişilerde beyin yapı ve fonksiyonlarını etkileyerek bilişsel fonksiyonları bozulduğu bilinmektedir. Ancak bu değişikliklerin hastalığın başlangıcında mı yoksa zaman içerisinde mi ortaya çıktığı bilinmemektedir. Gereç ve yöntem: Çalışmada yeni tanı almış bipolar bozukluk hasta grubu, kronik hasta grubu ve sağlıklı kontrol gruplarına nörobilişsel testler uygulanmış, oksidatif stres faktörleri düzeyleri ölçülmüş ve her katılımcıya beyin MRG'si uygulanmıştır. Bulgular: Sözel öğrenme, dikkat, işleyen bellek ve yürütücü işlev fonksiyonları her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde düşüktür ve en kötü performans kronik hasta gurubunda gözlenmiştir. Katalaz enzim düzeyleri her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre (p<0,05), SOD enzimi ise kronik hastalarda genç erişkin hasta gruplarına göre yüksektir (p<0,0001). Kranial MRG analizlerinde ise prefrontal, temporal, parietal ve limbik alanlarda farklılıklar saptanmıştır Sonuçlar: Nörobiyolojik değişiklikler ve bilişsel işlev bozuklukları bipolar bozukluk hastalığının ilk evrelerinden itibaren mevcut olup bu bozukluklar progresif bir seyir izlemektedir.

BilişBiliş bozukluklarıBipolar bozukluk+4
Siğnem Öztekin
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgaris tanılı hastalarda benlik saygısı ve ilişkili etmenler

Amaç: Akne vulgaris tanılı hastalar psikososyal problemlerle sıkça rastlanabilmektedir. Bu çalışmada akne vulgraisin benlik saygısına etkilerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya 50 akne vulgaris tanılı ve 50 sağlıklı kontrol grubu alındı. Aknenin klinik şiddeti dermatolog tarafından Global Akne Derecelendirme Sistemi (GADS) kullanılırak hafif, orta, şiddetli şeklinde değerlendirilip hastalara kısa bir psikiyatrik görüşme sonrası sosyodemografik veri formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), Akne Yaşam Kalitesi Ölçeği (AYKÖ), Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HADÖ), Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ), Bedensel Duyumları Abartı Ölçeği (BDAÖ) ölçekleri uygulandı. LSKÖ psikiyatri hekimi tarafından psikiyatrik görüşme içinde doldurulmuş olup geri kalan ölçekleri çalışmaya katılanlar kendileri doldurdu. AYKÖ dışındaki tüm ölçekleri sağlıklı kontrol grubu da doldurdu ve kontrol grubuyla da kısa psikiyatrik görüşme yapılıp LSKÖ hekim tarafından puanlandı. Bulgular: Akne vulgarisli hastalar ve sağlıklı kontrol grubun arasında yaş, cinsiyet, özgeçmiş ve soygeçmişte ruhsal hastalık açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Hasta ve kontrol grubunun ölçek skorları açısından karşılaştırılmasında bedensel memnuniyet skorları dışındaki tüm değerlerde hasta grubunu skorları kontrol grubuna göre yüksek saptandı. Akneli hastaların cinsiyet, akne şiddeti, lezyon yerleşim yeri ve lezyon süresi ile ölçek skorları karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmanın sonucu olarak depresyon, benlik saygısı, anksiyete, sosyal anksiyete, bedensel belirti şiddeti aknelilerde kontrol grubuna göre yüksek saptandı. Ölçek skorları ile cinsiyet, lezyon yerleşim yeri, lezyon yerleşim süresi ve akne şiddeti arasında anlamlı fark saptanmadı. Akne şiddeti arttıkça yaşam kalitesinin daha çok bozulduğu saptandı.

Akne vulgarisBenlik saygısıHastalık şiddeti indeksi
Ahmet Herdem
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spor taraftarı olan üniversite öğrencilerinde takımla özdeşleşme düzeyinin benlik saygısı, öfke düzeyi ve tarzı ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı spor taraftarlarının takımla özdeşleşme düzeyleri ile benlik saygısı, öfke düzeyleri ve özelliklerini ölçmek ve bu değişkenler arasındaki ilişkiyi saptamaktır. Yöntem: Çalışmanın örneklemini Celal Bayar Üniversitesi Uncubozköy Kampüsünde bulunan, Tıp ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerinde örgün eğitim görmekte olan ve spor taraftarı olduğunu belirten öğrenciler oluşturmaktadır. Araçlar; Sosyodemografik veri formu, Spor Taraftarı Özdeşleşme Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Sürekli Öfke ve Öfke Tarzı Ölçeği olarak belirlenmiştir. Bulgular: Benlik saygısı yüksek olan öğrencilerin takım özdeşleşmesi puanları, orta ve düşük olanlardan yüksek, benlik saygısı orta olan öğrencilerin takım özdeşleşmesi puanları da benlik saygısı düşük olan öğrencilerden düşüktür. Ancak bu ilişki istatistiksel açıdan anlamlı değildir.Öğrencilerin Sürekli Öfke ve Öfke Tarzı ölçeğinin alt ölçekleri ile, takımla özdeşleşme düzeyleri karşılaştırıldığında; özdeşleşme düzeyleri arttıkça, sürekli öfke düzeyleri de artmaktadır.(p=,001) STÖÖ puanları ile; Durumluk Öfke, Öfke Kontrol, İçte Tutulan Öfke alt ölçek puanları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptanmamıştır. Dışa Vurulan Öfke alt ölçek puanları arasında pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Tartışma ve sonuç: Takım özdeşleşmesinin, benlik saygısı, sürekli öfke ve öfke tarzı ile olan ilişkisi incelenmiştir ve özdeşleşme düzeyleri ile benlik saygısı arasında ilişki saptanmamıştır. Sürekli öfke ve dışa vuran öfke düzeyi ile pozitif yönde ilişkili saptanmıştır.

Benlik saygısıFutbol takımlarıSpor+6
Deniz Alçı
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk'ta işlev kaybı ve risk etmenleri (Kontrollü kesitsel bir çalışma)

Giriş: Obsesif Kompulsif Bozukluk(OKB), tekrarlayıcı obsesyon ve/veya kompulsiyonların olduğu , genellikle süreğen, kimi zamanda tekrarlayıcı gidiş gösteren , kişinin günlük işlevlerini belirgin olarak etileyen bir rahatsızlıktır. İşlevsellik tüm vücut fonksiyonlarını, aktivite ve katılımlarını kapsayan genel bir kavramdır. OKB kişinin sosyal ilişkilerini, mesleki işlevselliğini ve yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Depresyonda da işlevsellik kaybı görünmesine depresyonda işlevsellik kaybının OKB ile şizofreniye oranla daha az olduğu saptanmıştır. Hastalıkların işlevsellik düzeylerini daha kısa ölçeklerle değerlendiren çalışmalar olsa da kapsamlı bir ölçek ile karşılaştırma yapan çalışma sayısı azdır. Amaç: Bu tez çalışmasında amaç Obsesif Kompulsif Bozukluğa sahip bireylerin işlevsellik ve işlevsellikte kayıp derecelerinin ölçülmesi ve kayba ilişkin risk etmenlerinin belirlenmesi ve işlevsellikte kayıp düzeylerinin depresyon hastalarının işlevsellikte kayıp düzeyleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) ve Major Depresif Bozukluk (MDB) tanısı konulmuş hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya dahil olma ölçütlerini karşılayan 60 OKB ve 60 MDB hastasından oluşmaktadır. Çalışmaya katılan hastalara SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra sosyodemografik veri formu, obsesif kompulsif belirtilerin türü ve şiddetini saptamak için Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, depresif belirtilerin şiddetini 86 saptamak için Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), anksiyete şiddetini saptamak için Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği ve sosyal işlevsellik düzeyini belirlemek için hasta ve hasta yakınlarına Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ) uygulandı. Tek değişkenli çözümlemelerde parametrik durumlarda Student's t testi; ANOVA ve Pearson korelasyonu; parametrik olmayan durumlarda Kruskal Wallis ANOVA ve Mann Whitney U önemlilik testleri ve Spearman's Rho korelasyonu kullanılmıştır. Bulgular: Depresyon hastalarında eğitim düzeyi ile işlevsellik düzeyinde artış saptanmıştır. Ayrıca evli olmayanlarda öncül sosyal etkinlik ve bağımsızlık performans puanları yüksek bulunmuştur. Genç bireylerde sosyal etkinlik puanlarında artış saptanmış olup; hastaneye yatışı olan depresyon hastalarında bağımsızlık performans puanları düşük saptanmıştır. OKB hastalarında en sık olarak kirlenme, kuşku, saldırganlık obsesyonları; temizleme/yıkama, kontrol etme, tekrarlama kompulsiyonları daha sık saptanmıştır. Saldırganlık obsesyonu, kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonlarının kişilerin işlevsellik düzeylerine olumsuz etkisi olduğu saptanmıştır. Evli olmayan OKB hastalarında mesleki işlevsellik; eğitim düzeyi yüksek olan OKB hastalarında öncül sosyal etkinlik, mesleki işlevsellik ve kişiler arası işlevsellik puanları yüksek bulunmuştur. Depresyon hastalarıyla benzer olarak hastaneye yatışı olan OKB hastalarının işlevsellik düzeyleri düşük saptanmıştır. Sonuç: OKB ve Depresyon hastaları bir arada değerlendirildiğinde eğitim düzeyinin ve hastaneye yatışların ortak olarak işlevsellik üzerine etkisi olduğu görülmüştür. Bu sebeple eğitim düzeyinin toplum bazında arttırılması, bireylerin eğitim kurumlarına yönlendirilmesi tedavi sürecini desteklemek açısından önemlidir. Bunun birlikte hastaneye yatış yerine mümkün olduğunca hızlı ve etkili bir biçimde ayaktan tedavi sürecinin tercih edilmesinin işlevsellik üzerine olumlu etkisi olacaktır.

DepresyonObsessif kompülsif bozuklukRisk faktörleri+2
Ecenur Aydın Aşık
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozuklukta alt tiplendirme gereksinimi: Bir küme analizi araştırması

Giriş: Panik Bozukluğu alt tiplendirme çalışmaları daha önce yapılmıştır. Farklı özellikleri ve belirtileri baz alınarak yapılan çalışmalarda çok farklı alt tiplendirmeler görülmüş. Bizim çalışmamızda, PB hastalarına yapılan ölçeklerin verileriyle kümeleme analizi yapılmıştır. PB hastalarında bu kadar ölçeğin ve özelliğin kümelenmesine bakıldığı ve buna göre alt tiplendirme yapıldığı ilk çalışma olmuştur. Amaç: Panik bozukluğunda hastalığın prognozunu ve tedavisini etkileyebilecek etkin bir alt tiplendirme yapmayı amaçladık. Alt tiplerin etkin biçimde belirlenmesi hastalığın gidişi ve tedavisi konusundaki çalışmalara katkı sağlayacaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza, SCID 5 ile tanı konulan, araştırmamıza alınma kriterlerine uyan 110 Panik Bozukluğu hastası örneklem olarak alınmıştır. Daha sonra örneklemimizden, bilgilendirilmiş gönüllü onam formu aldık. Daha sonra Sosyodemografik ve Klinik veri formu, Panik-Agorafobi Ölçeği, HAM-D, HAM-A, EKA-GGK, AABE, ADİ-3, ÇÇTÖ uygulanmıştır. Toplanan veriler ile tek değişkenli analizler, küme analizi ve diskriminant analizi yapılmıştır. Bulgular ve Tartışma: Araştırmamızdaki verilerle tek değişkenli analiz sonucu; kadın cinsiyetinde daha fazla cinsel istismar ve daha yüksek yalan kişilik boyutu olduğunu, evli olanlarda daha fazla fiziksel ihmal ve dahayüksek yalan boyutu, çocukluk çağında ebeveyn kaybı olanlarda PAÖ'nin daha yüksek olduğu aynı zamanda nörotisizm ve psikotisizm ve fiziksel ihmalin daha çok görüldüğü, eğitim düzeyinin düşük olmasıyla yüksek PAÖ, Anksiyete düzeyleri, nörotisizm, yalan, ayrılma anksiyetesi, fiziksel ihmal ve diğer çocukluk çağı travmalarının fazla olmasıyla ilişkili olduğunu saptadık. Aynı zamanda baba eğitim düzeyinin düşüklüğü ile kişinin yalan kişilik boyutunun yüksek olması, fiziksel ihmal ve istismarın ve çocukluk çağı travmaları oranının daha fazla çıktığını, anne eğitimin düşük olmasıyla da bireyin PAÖ'nin, nörotisizm, yalan boyutunun yüksek olması, fiziksel ihmal ve istismarın daha fazla görüldüğünü saptadık. Bu durum literatürdeki bilgilerle uyum göstermektedir. Çok değişkenli analizler sonucu ise PB'unda iki kümelenme olduğu gördük ve kümelenme özelliklerine göre travmatik etki ile gelişen ve Travma ile ilişkili olmayan PB alt tipi olarak belirledik. Travmatik etki ile gelişen alt tipte, depresyonun, anksiyete düzeylerinin, PAÖ'nin, ayrılma anksiyetesinin, anksiyete duyarlılığının, nörotisizm ve psikotisizm kişilik boyutlarının, duygusal istismar ve cinsel istismar başta olmak üzere ÇÇTÖ'nin daha fazla oranda olduğunu tespit ettik. Travma ile ilişkili olmayan PB alt tipinde ise Eysenck Dışa Dönüklük kişilik boyutunun anlamlı yüksek olduğu saptadık. Sonuç: Panik bozukluğu hastalarındaki özellikler, birbirleriyle ilişkili olup, Travmatik etki ile oluşan PB ve Travma ile ilişkili olmayan PB şeklinde iki alt tipi bulunmaktadır. PB alt tiplerini belirlemek bundan sonraki çalışmalara kaynak olacaktır. Alt tiplerin belirlenmesiyle hastaların tedavi yanıtları, hangi terapiden fayda görecekleri, PB oluşmasını engelleme yolları, PB oluşumu için risk grupları gibi bilgiler için öngörücü olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Panik Bozukluğu, Travma, Panik Bozukluğu alt tipleri.

Kümeleme analiziPanik bozuklukPsikiyatri+3
Meltem Hazel Şimşek
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinin ayrılma bireyleşme özellikleri ve etkileyen etmenler

Ergenlik; biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimsel değişikliklerle karakterize,çocukluk ve erişkinlik arasında bir köprü, tüm çocukluk yaşantılarının tekrar gözdengeçirilerek bütünlük duygusunun oluşturulduğu bir dönemdir. M.Mahler tarafındanilk üç yaştaki nesne sürekliliğinin oluşması olarak tanımlanan ayrılma bireyleşmesürecinden sonra P. Blos, ergenliği ikinci ayrılma bireyleşme dönemi olaraktanımlamıştır. Bu durum ergenlikte aile bağımlılığından ayrılma ve toplumun birüyesi durumuna gelmek üzere infantil nesne bağlarının kaybolması şeklinde ortayaçıkmaktadır.Blos, ergenlikte ayrılma-bireyleşme sürecini kuramsal olarak açıkladığında busürecin, ergenlikte ve erişkin yaşamda görülen davranış özellikleri ve psikopatolojiyleolan ilişkisini de ortaya koymuştur. Ergenlikte ayrılma ve bireyleşme birçok faktördenetkilenmektedir. Yaş, cinsiyet farklılıkları, aile yapısı, ebeveynin rolü, ikizlik durumu,psikiyatrik hastalığın olup almaması, alkol ve madde kullanımının etkileri gibi konulararaştırılmıştır.Major depresyon, özellikle gençlik döneminde sık görülen bir tablo olupetiyolojisinde biyolojik, kalıtımsal, çevresel ve psikolojik birçok etmen roloynamaktadır. Dinamik açıdan depresyon nedeni olarak; bireyleşmede bozukluk,güvensiz bağlanma, olumsuz ebeveyn tasarımları ve nesne ilişkilerisayılabilmektedir.Ergenlik dönemi boyunca öfke ve kızgınlığın yaşanması son derece yaygın birdurumdur. İkinci ayrılma bireyleşme sürecinde olan ergenlerde yeniden yaklaşmakrizinin tekrar yaşandığını belirten Blos'a göre de, ergenlerdeki saldırganlık, öfkepatlamaları ve eyleme vuruk davranış bireyleşmedeki yetersizliği temsil eder.Dünya literatüründe ve ülkemizde ergenlik döneminde ayrılma bireyleşme ileilgili yapılmış çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu çalışmada ergenlerin ayrılma bireyleşmeözelliklerini ve çeşitli demografik etmenlerle ve depresyon ve öfke ile ilişkisinibelirlemek amaçlanmıştır.Çalışmaya gönüllü katılmayı kabul eden 1074 üniversite birinci sınıf öğrencisiergen dahil edilmiş, 1074 öğrenciden ölçekleri doğru ve eksiksiz dolduran 1026'sıçalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Örneklem grubuna, Sosyodemografik VeriFormu, AABT (Adolesan Ayrılma Bireyleşme Testi) ölçeğinin Türkçe Formu, SürekliÖfke-Öfke Tarz Ölçeği (SÖÖTÖ) ve Beck Depresyon Envanteri verilmiştir.Çalışmaya katılan ergenlerin sosyodemografik verileri ile ayrılma bireyleşmeözelliklerinin ilişkisi t-testi, Mann Whitney-U, Kruskal-Wallis varyans analizi ve tekyönlü varyans analizi (ANOVA) ile çözümlenmiştir. Çoklu karşılaştırmalarda post-hoctest olarak bonferoni testi kullanılmıştır. Ergenlerin ayrılma bireyleşme düzeyleri iledepresyon ve sürekli öfke-öfke tarzı arasındaki ilişki korelasyon analizi kullanılarakdeğerlendirilmiştir.Çalışmamızda hipotezlerimizi destekleyecek şekilde kızların ayrılmaanksiyetesi, arkadaşa yapışma, öğretmene yapışma, pratik yapma-aynalama, sağlıklıayrılma ve bakım arama puanlarının daha yüksek, erkeklerin ise ihtiyacı inkar etmepuanlarının daha yüksek olduğu, ergenlerin yaşları büyüdükçe olumlu ayrılmabireyleşme özelliklerinin arttığı, kardeş sayısı arttıkça ayrılmalanın zorlaştığı, katı vesıkı disiplinli ebeveyn algısının ergen ayrılma bireyleşmesini olumsuz etkilediği,ergenin ebeveynini soğuk-uzak-yetersiz ve ilgisiz algılamasının ayrılma ve yutulmaanksiyetesinin artmasına neden olduğu, çocukluktaki anne-baba hastalığının busürece olumsuz etkisi olduğu, anne ve babanın eğitim düzeyinin yüksek olmasınınergenin ayrılma bireyleşmesini olumlu yönde etkilediği, ilk üç yaş anne bakımınınayrılma bireyleşme üzerine olumlu etkisi olduğu, babanın bakımını üstlendiğigençlerde olumlu ayrılma bireyleşme özelliklerinin düşük olduğu, bakıcı değişikliğininayrılma bireyleşmeyi olumsuz etkilediği, spor yapma ve bir sosyal gruba üyeliğinolumlu ayrılmayla ilişkili olduğu, arkadaş ilişkilerinin ayrılma bireyleşmeye olumlukatkısı olduğu, alkol ve madde kullanımının ergenin ayrılma bireyleşme özellikleriniolumsuz olarak etkilediği, psikiyatrik ve fiziksel hastalığı olan gençlerin ayrılma vebireyleşmede zorlandığı saptanmıştır.Depresyonu olan gençlerin ayrılma bireyleşme özelliklerinin olumsuz olduğuşeklindeki hipotezimizi doğrulayacak şekilde; ayrılma anksiyetesi, yutulmaanksiyetesi, ihtiyacı inkar etme ve reddedilme beklentisi gibi olumsuz olaraknitelendirilen ayrılma bireyleşme özelliklerinin yüksek depresyon puanları ile pozitifilişkili olduğu görülmüştür. Öte yandan arkadaşa yapışma, pratik yapma-aynalama vesağlıklı ayrılma gibi olumlu ayrılma bireyleşme özellikleri ise düşük depresyonpuanları ile pozitif ilişkili bulunmuştur.Çalışmamızda yüksek sürekli öfke düzeyleri, öfke içte düzeyleri ve öfke dışadüzeyleri ile olumsuz ayrılma bireyleşme özelliklerinin birlikteliği saptanmıştır. Öfkekontrol puanları ile ise olumlu ayrılma bireyleşme özellikleri ilişkili bulunmuştur.Çalışmamızın bu konularda ve ikinci ayrılma bireyleşme dönemiyle ilgiliyapılacak ileriki çalışmalara öncülük edebileceği düşünülmektedir.

Ebru Gürlek Yüksel
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta kalıntı belirtiler

ÖZET Bipolar bozukluk, genelde birden fazla yineleyen duygudurum dönemleri ile, ısrarcı kalıntı belirtilerle, eş zamanlı diğer psikiyatrik hastalıklarla ve psîkososyal alanda oluşan bozulmalarla kendini gösteren ve yaşam boyu devam eden bir hastalıktır. Tam tanışa! kriterleri karşılamayan bu kalıntı belirtilerin bulunması hastalık seyrini de olumsuz yönde etkilemektedir.Çalışmanın amacı, bipolar bozukluk epizodları sonrasındaki kalıntı belirtilerin araştırılması ve bu kalıntı belirtilerle; hastalığa ilişkin özellikler, hastaların sosyodemografik özellikleri arasındaki bağlantının kurulmasıdır. Bir psikiyatri polikliniğine başvuran ve ayaktan tedavileri devam eden 23 bipolar bozukluk en son epizod mani ve 20 bipolar bozukluk en son epizod depresif tanılı hasta araştırmaya alındı. Kontrol grubu olarak 20 sağlıklı birey seçildi. Araştırmaya alınan kişilere ve kontrol grubuna ilk olarak SCID-! (SC1D-CV) görüşmesi yapılmış olup hasta grubuna DSM-lV'e göre tanı konulmuştur. Bu görüşmeler sonucu Bipolar I Bozukluğu Son Epizod Mani, Bipolar S Bozukluğu Son Epizod Depresyon tanısı alan hastalar ve kontrol grubuna, Sosyodemografik bilgi formu, Hamilton depresyon Değerlendirme ÖIçeği-Mevsimsel Duygudurum Bozukluğu için Yapılandırılmış Görüşme Kılavuzu (SIGH-SAD), Young mani derecelendirme ölçeği, Stroop testi, İşitsel Sözel Öğrenme Testi (ÂVLT), Uzun Latanslı pozitif uyarılmış potansiyeller (p300), Genel değerlendirme ölçeği, UKU yan etki değerlendirme ölçeği, Sosyal işlevsellik ölçeği (SİÖ) uygulandı. Sosyodemografik açıdan hasta ve kontrol grubu arasında; yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, yaşadığı yer ve sosyoekonomik düzey açısından fark olmadığı görüldü. Meslek yönünden anlamlı fark vardı ve kontrol grubu baskın bir şekilde, memur/işçi ağırlıklıydı. Hastaların çoğunun ilk epizodu depresyon idi. Hasta grupları arasında hastalık süresi, epizod sayısı, hospital izasyon ve depresif epizod sayısı ve işlevsellik genel düzeyi yönünden anlamlı fark saptanmadı. HAM-D puanı ve Young Mani Ölçeği puanı yönünden hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptandı. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda kontrol grubuna göre, HAM-D puanı ve SIGH-SAD puanı anlamlı derece yüksekti. Bipolar bozukluk en son epizod mani olan hasta grubunda kontrol grubuna göre, young mani ölçek puanında anlamlı derece yükseklik vardı. Depresyon ölçek puanları ile sosyal işlevsellik puanları arasında ters bir korelasyon saptandı. 82Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olanlarda depresif ruh hali ve çalışma aktivite kaybı puanı, anlamlı düzeyde yüksek hasta sayısında saptanırken, yine en son epîzod depresyon olan hasta grubunda kendini toplumdan soyutlama, kolay yorulma, ruhsal anksiyete ve somatik anksiyete maddelerinde yoğunlaşma saptandı. Bipolar bozukluk en son epizod mani grubunda young mani ölçeğiyle saptanmış; yükselmiş duygudurum, hareket ve enerji artışı maddelerinde yoğunlaşma saptandı. P300 test sonucuna göre; bipolar hasta grubuyla, kontrol grubu latans değerleri arasında anlamlı farklılık izlendi. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda p300 amplitüd değeri kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. İşitsel sözel öğrenme testine göre, bipolar hasta grubuyla kontrol grubu arasında, öğrenme belleği, gecikmeli hatırlama, tanıma belleği ve toplam hatırlama belleği yönünden anlamlı fark vardı. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda öğrenme bellek puanı ve gecikmeli hatırlama puanı kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. Bipolar bozukluk en son epizod mani hastalarında da, öğrenme bellek puanı ve gecikmeli hatırlama puanı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. Siroop testinde bipolar hasta grubuyla kontrol grubu arasında, sadece okuma hızı açısından fark anlamlı idi. Yine üç gruba uygulanan stroop testi puan sonuçlarına göre, hasta ve kontrol grupları arasında hiçbir alanda anlamlılık saptanmadı. Bellek puanlarıyla, sosyal işlevsellik puanları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptanırken, dikkat puanlan île sosyal işlevsellik puanlan arasında anlamlı negatif korelasyonlar saptandı. Dikkat puanları ile depresyon ölçek puanları arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanırken, bellek puanları ile depresyon ölçek puanları arasında anlamlı negatif korelasyonlar saptandı. Sosyal işlevsellik ölçeği puanı yönünden, bipolar bozukluktu hasta grubunda kontrol grubuna göre; sosyal geri çekilme, kişiler arası iletişim,bağımsızlık düzeyi-yetkinlik ve iş/meslek alanında anlamlı bozulma izlendi. Bipolar bozukluk en son epizod depresyon olan hasta grubunda; sosyal geri çekilme puanı, iş/meslek puanı kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. Bipolar bozukluk en son epizod mani hastalarında ise, sosyal geri çekilme puanı ve bağımsızlık düzeyi-yetkinlik puanı kontrol grubuna göre anlamlı derece düşüktü. Araştırmanın sonucunda, bipolar bozukluktu hastalar remisyon döneminde kalıntı duygulanım, bilişsel, sosyal-mesleki belirtiler gösterir ve bu kalıntı belirtiler birbirleri ile ilişki içindedirler. Bu kalıntı belirtilerin önemsenip gerekli girişimlerde bulunmak hastalığın prognozunu olumlu yönde etkileyebilir. 83

Ender Kaya
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta nörobilişsel testlerin özgüllüğü ve duyarlılığı üzerine karşılaştırmalı bir çalışma

AMAÇ: Bipolar Bozukluk tekrarlayıcı manik ve depresif epizodlarla ötimi adı verilen iyilik dönemleriyle karakterize yaşamı etkileyen önemli zihinsel hastalıklardan biridir. Yakın zamana dek, nöropsikolojik yöntemler ile psikiyatrik hastalıklar arasında kesin bir ilişki gösterilemezken daha sonraki gelişmeler sonucunda, hastalıkların yerleşim yeri hakkında da fikir verebilen nöropsikolojik testler araştırma ve uygulamada yerini almıştır. Bipolar bozuklukta bilişsel bozulmanın olabileceği uzun süredir bilinmekte, özellikle son yıllarda bu konu üzerine artan sayıda çalışmalar yapılmaktadır. Çalışmalarda özellikle sözel öğrenme ve bellek ile uzamış dikkat fonksiyonlarında bipolar hastalarda belirgin performans düşüklüğünün olduğu tekrarlayan bir bulgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle şizofreni hastaları ile karşılaştırmalı çalışmalar da yapılmakta, şizofreni hastalarındaki nörobilişsel kayıplar ile bipolar hastalardaki nörobilişsel kayıplar karşılaştırılmaktadır. Bu durum özellikle son yıllarda şizofreni ve bipolar bozukluk için uygulanması önerilen nörobilişsel test bataryalarının içinde ayırt edici bir test bataryası ya da test/testler bulma umudunu da içermektedir.Bu çalışmanın amacı nöropsikolojik testlerin bipolar bozuklukta özgüllük ve duyarlılığını saptamak ve böylece gelecekteki olası tanı ya da tedavi stratejilerinde bilişsel işlev bozukluğunun saptanması için özellikli testlerle ışık tutmak, özgül testler saptayarak günlük pratikte tüm bipolar hastaların gelecekteki tedavi ve izlem sürecinde yapılabilir bir pratiklik sağlamak olarak özetlenebilir.YÖNTEM: Araştırma evreni Celal Bayar Üniversitesi bünyesinde bulunan Psikoz ve Bipolar Bozukluk Polikliniğine 1 yıl boyunca başvuran hastalık açısından remisyonda hastalardan oluşmaktadır. Örneklem bu polikliniklere rastgele başvuran 50 psikoz, 51 bipolar hastası ile bu hastalarla sosyodemografik olarak uygun 50 kontroldür. Çalışmaya alınma kriterleri; 18-65 yaş arasında, en az ilkokul mezunu, başka bilinen tıbbi bir nörolojik rahatsızlığı olmaması, şizofreni hastasının çalışmaya alınabilmesi için Andreasen kriterlerine göre remisyonda olması, bipolar hastanın çalışmaya alınabilmesi için Young mani ve Hamilton duygudurum değerlendirme ölçeklerinde remisyon kriterlerinde olması olarak belirlendi.Araştırmaya alınan hastalara ve kontrol grubuna ilk olarak SCID-I (SCID-CV) görüşmesi yapılmış olup hasta grubuna DSM-IV'e göre tanı konulmuştur. Bu görüşmeler sonucu Bipolar Bozukluk saptanan kişilere sosyodemografik veri formu verilerek ve Hamilton Depresyon Değerlendirme ile Young Mani Değerlendirme ölçekleri uygulanarak çalışmaya alınma kriterlerine bakıldı. Şizofreni tanılı hastalara PANNS maddelerinden P1 (Sanrılar), P2 (Düşünce dağınıklığı), P3 (Varsanılar), G5 (Manyerizm ve vücut duruşu), G9 (Olağandışı düşünce içeriği), N1 (Duygularda küntleşme N4 (Pasif, kayıtsız bir biçimde kendisini toplumdan çekme), N6 (Konuşmanın kendiliğinden ve akıcı olmasının kaybı) bakılarak Andreasen kriterlerine göre remisyon değerlendirmesi yapıldı. Çalışmaya alınmaya uygun bipolar hastalara sosyodemografik açıdan benzer kontrol grubu seçilmiştir. Kontrol grubunda da SCID-I görüşmesi yapılarak psikiyatrik hastalık dışlanmıştır. Daha sonra tüm hasta ve kontrollerin Wechsler Bellek Ölçeği ile IQ değerlendirilmesi yapılmış, Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, İşaretleme Testi, Çizgi Yönünü Belirleme Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Iowa Kumar Testi, Sürekli Dikkat Testi, İz Sürme Testi, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi, Yüzde Dışavuran Duyguların Yanınması Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi uygulanmıştır. Test sonuçları düzeltilmiş IQ düzeylerine göre değerlendirildi.İstatistiksel değerlendirmede, sosyodemografik verilerde gruplar arasında fark olup olmadığını saptamak için oransal değerler için ki-kare testi, numerik değerler için t testi uygulanmıştır. Test performanslarının değerlendirilmesi ve gruplar arasındaki anlamlılıklarının saptanması için ANOVA, anlamlılık değerlendirilmesi için Tukey post-hoc analizi uygulanmıştır. IQ puanlarının eşitlenerek testlerin değerlendirilmesi için ANCOVA, testlerin özgüllük-duyarlılık düzeylerinin değerlendirilmesi için ROC (Receiver operating characteristic curves) eğrileri kullanılmıştır.BULGULAR: Sosyodemografik açıdan hasta grupları ve kontrol grubu ele alındığında gruplar arasında cinsiyet, eğitim süresi, maddi durum, hastalık süresi ve yatış sayısı açısından istatiksel fark saptanmadı. Grupların yaş özelliklerinden kaynaklanan istatistiksel farklılığın (p=0,027) çalışmaya alınan şizofreni hastalarının yaş ortamalarının bipolar hastalara (40,86±11,50) ve kontrollere (39,86±11,20) göre daha genç olması (35,8±11,37) nedeniyle oluştuğu gözlendi. Meslek alanında da istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,019). Bu istatistiksel anlamlılığın şizofreni hastalarındaki yüksek çalışmama durumu ile ilişkili olduğu düşünüldü. Hasta ve kontrol grupları çalışma durumuna göre karşılaştırıldığında da aynı şekilde istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,009).Bipolar hastaların %56,9'u, kontrollerin %64'ü evli iken, şizofreni hastalarında bu oran %30 bulunmuş, bu fark da istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bipolar ve Şizofreni hastaları arasında ek fiziksel hastalık varlığı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.Nörobilişsel test performansları değerlendirildiğinde; Wechsler Bellek Ölçeği toplam puanlarından hesaplanan IQ düzeylerine bakıldığında; şizofreni hastalarının IQ düzeyleri bipolar hastalardan ve sağlıklı kontrollerden, bipolar hastalarınki ise sağlıklı kontrollerden düşük bulunmuştur. Bu araştırmada uygulanan testlerden Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi tamamlanan kategori sayısı, Sürekli Dikkat Testi, İz Sürme Testi B, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi puanlarında Bipolar hastalar sağlıklı kontrollere göre kötü performans göstermiş, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testi ve IQ puanlarında şizofreni hastalarından daha iyi performans göstermiş, diğer testlerde şizofreni hastalarınınkine benzer performans göstermişlerdir. Özgüllük değerlendirilmesi için ROC analizleri uygulandığında da hastalığı ayırt ettirecek yükseklikte eğri altında kalan değerleri saptanmamıştır.SONUÇ: Çalışmanın bulguları ve literatür birlikte değerlendirildiğinde, bipolar bozukluk için nöropsikolojik değerlendirmenin olmazsa olmazların arasına girdiğini, ilaç seçimi, mesleki ve sosyal işlevselliğin sağlanması, prognoz takibinde dikkat edilmesi gerekli bir alan olduğu söylenebilir. Nöropsikolojik testlerin bipolar bozukluk için genel kullanıma girmesiyle hastanın biyopsikososyal olarak geniş bir çerçevede değerlendirilebileceği ve bu testlerden özellikle sözel öğrenme ve bellek ile uzamış dikkati ölçenlerin öncelikli olarak genel pratikte kullanılması önerilerimiz arasındadır. Çalışmamızda uygulanan testler göz önüne alındığında; özelikle Sayı Dizisi Öğrenme Testi, Stroop Testi, Sürekli Dikkat Testi, Rey İşitsel Sözel Öğrenme Testinin kullanımı önerilebilir. Bu yaygın kullanım gelecekte bu alandaki iyileşmelerin de daha çok önemsenmesini beraberinde getirebilir ve gelecekteki ilaç araştırma geliştirme çalışmalarına da farklı bir boyut kazandırabilir. İleride nörobilişsel fonksiyonlara pozitif etki eden tedaviler de rutin tedavi programlarına girebilir ya da bu alanda psikoterapiler uygulanması gündeme gelebilir.

Bipolar bozuklukBipolar bozuklukDepresyon+6
Zeynep Çubukcuoğlu
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol bağımlılığında bir belirteç olarak siyalik asit

Amaç: Aşırı alkol kullanımını gösteren ?biyokimyasal belirteçler? alkol bağımlılığının yaygınlığının taranması, tedavisi ve alkol kullanımına bağlı diğer medikal hastalıkların saptanmasında önemli bir yere sahiptirler. Çalışmamızda literatürde alkol bağımlılığı tanısı konmuş olan hastalarda potansiyel bir belirteç olarak bahsedilen serum TSA düzeylerinin kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Alkol bağımlılığı tanılı 43 hasta ve 38 kişilik kontrol grubunun sosyodemografik ve klinik bilgileri alınmış, CAGE testi uygulanmış ve kan örneklerinde AST, ALT, GGT, MCV, CDT ve TSA düzeyleri ölçülüp tanısal geçerlilikleri incelenmiştir. Ayrıca alkol bağımlılığı tipinin belirteçlerle ilişkisi incelenmiştir. Biyokimyasal belirteçlerin tanısal geçerliliğinin araştırılması için ROC istatistiksel analizi kullanılmıştır.Bulgular: Alkol bağımlılığı ve kontrol grubu karşılaştırıldığında AST, ALT, GGT, MCV ve TSA düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. CDT'de ise istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Tip I ve Tip II alt grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Tip I alt grubunun tüm değerleri kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur, fakat Tip II alt grubunda sadece AST, GGT, TSA ve MCV'de fark saptanmıştır. ALT ve CDT'de istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. TSA düzeyleri CDT ile ilişkili bulunurken diğer belirteçlerle ilişkisiz bulunmuştur. Belirteçlerden GGT'nin duyarlılığı (%53,5) en yüksek, TSA'nın duyarlılığı (%46,5) ikinci sırada bulunmuştur. Tüm belirteçlerin özgüllüğü (%97,4) eşit bulunmuştur.Sonuç: Araştırmamızda TSA'nın alkol bağımlılığı alt tiplerinde farklılık göstermediği, karaciğer fonksiyon testlerinden bağımsız olarak yükselirken CDT ile ilişkili olduğu, alkol bağımlılarında GGT'den sonra ikinci sırada duyarlı olduğu gösterilmiştir. Araştırmamız TSA düzeylerinin alkol bağımlılığında bir belirteç olarak kullanılabileceğini ve CDT'den daha duyarlı olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: alkol, siyalik asit, belirteç

Alkol içmeAlkolizmAlkoller+4
Sibel Kılınç
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğunda anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerine etkisi

Amaç: Bu araştırmada panik bozukluğu tedavi sonucunu etkileyen etmenlerin ve özellikle de anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bilgilerimize göre hem anksiyete duyarlılığı hem de mizaç/karakter özelliklerinin birlikte bu anlamda araştırıldığı bir çalışma deseni bulunmamaktadır. Birbiriyle ilişkili olabilecek bu iki durumun birlikte değerlendirilmesi bu alana yeni bilgiler sağlama potansiyeli taşımaktadır.Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ndeki kartoteks dolapları taranarak geçmiş yıllarda polikliniğe başvuran ve muayenesi sonucu panik bozukluğu tanısı konan hastaların adres bilgilerine ulaşılmış, telefon ile davet edilmişlerdir. Hastaneye gelmeyi kabul eden 96 panik bozukluğu tanılı hasta çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. İlk başvurusu ardından bir yıldan daha kısa süre geçmiş olan hastalar ile çalışmaya katılmayı kabul etmeyen hastalar örneklem dışında tutulmuştur. Hastaneye gelmeyi kabul ederek gelen hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Çalışmaya katılan gönüllülere ilk değerlendirilen hekimlerin tanılarını teyit etmek ve şimdiki ruhsal değerlendirmelerini yapmak amacı ile SCID Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu formu uygulanmış ve şimdiki ve yaşam boyu ruhsal bozukluk tanı değerlendirmesi yapılmıştır. Daha sonra katılımcılara sosyodemografik veri formu olarak Türkiye Psikiyatri Derneği Anksiyete Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan panik bozukluğu veri toplama kılavuzu uygulanmış, görüşmeci tarafından uygulanan Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği ve Panik Bozukluğu Şiddet Ölçeği verilmiştir. Hastalar ayrıca öz bildirim ölçeği olan Anksiyete Duyarlılığı Ölçeği-3 ve Mizaç ve Karakter Envanterini tamamlamışlardır.Bulgular: Çalışmaya katılan gönüllülerin sosyodemografik özellikleri açısından remisyonda olan ve olmayan grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Klinik özellikler açısındansa öyküde intihar düşüncesi açısından anlamlı fark saptandı. PB remisyonda olmayanların öyküsünde geçmiş intihar düşüncesi anlamlı olarak yüksek bulundu ( ?²=5.596, p=0.026). Remisyonda olan ve olmayan hastaların psikometrik ölçümleri karşılaştırıldığında, anksiyete duyarlılığı açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmazken, mizaç/karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? puanlarında anlamlı farklılık saptandı. (p=0.037)Sonuç: Çalışma sonucunda demografik ve hastalığa ilişkin değişkenler arasında sadece geçmiş intihar öyküsü panik bozukluğu remisyonu ile ilişki etmen olarak saptanmıştır. Çalışma verilerimiz ile geçmiş intihar öyküsünün eşzamanlı olarak var olan depresif bir sendrom ile ilişkili olup olmadığı bilgisine ulaşılamadığı için duruma depresyon etkisini belirlemek mümkün değildir. Diğer bir değişken olan anksiyete duyarlılığı panik bozukluğunda remisyon ile ilişkili bir etmen olarak saptanmamış, mizaç/karakter özelliklerinden ise yalnız ? kendini yönetme? remisyon ile ilişkili etmen olarak belirlenmiştir. Literatürde panik bozukluğu ve anksiyete duyarlılığını araştıran çalışmalarda anksiyete duyarlılığının farklı tedavi yöntemleri ile değişen bir özellik olduğunun vurgulanması en azından kavram ile ilgili temel tanım oturana kadar anksiyete duyarlılığının tedavi başarısı üzerinde etkisi ile ilgili yorumların gücünün zayıf olacağını göstermektedir. Karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? kişinin davranışlarını kontrol etme, düzenleme ve uyum gösterme yeteneğine işaret etmektedir. Bu tez çalışmasında remisyona girmiş olan panik bozukluğu hastalarında remisyona girmemiş olanlara göre daha yüksek ?kendini yönetme? özelliği belirlenmiştir. Hastaların tedavi yöntemlerinde yalnız ilaç tedavisi öyküsü olması, bilişsel davranışçı tedaviye ilişkin kayıtların bulunmamasına karşın remisyona girmiş hastaların bilişsel kapasitelerinin panik bozukluğundaki korku kavramının üstesinden gelecek şekilde gelişmiş olabileceğini dolayısı ile ?kendini yönetme? özelliğinin bu durum ile paralellik gösteren bir özellik olabileceğini düşündürmektedir.

AnksiyeteDuyarlılıkMizaç+3
Nazlı Savaş
Manisa Celal Bayar University
2012
00