Manisa Celal Bayar University
Discipline

Psychiatry

Manisa Celal Bayar University

67

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresyon hastalarında dürtü kontrol bozuklukları sıklığı

Amaç: Bu çalışmada depresyon hastalarında Dürtü Kontrol Bozuklukları sıklığını ve dürtüselliğin depresyon başlangıcı ve kliniği üzerindeki etkilerini değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 150 depresyon hastası çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Beck Depresyon Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Zuckerman Heyecan arama Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Duygudurum Bozuklukları Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran depresyon hastalarının % 34,7'sinde en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 56,7'sinde dürtü kontrol bozukluğu eştanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 31,3), ikinci sırada Deri Yolma (% 28), üçüncü sırada Kompulsif Satın Alma (% 14) dır. Dürtü kontrol bozukluğu eş tanısı konan ve konmayan hastalar arasında yaş açısından dürtü kontrol bozukluğu saptanan grupta anlamlı farklılık olup bu hastaların ilk depresyon atak yaşları da daha küçüktür. Cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu ve hastaneye yatış açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Patolojik kumar oynama erkeklerde, kompulsif satın alma kadınlarda daha fazladır. Yaşam boyu özkıyım girişimi istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermese de dürtü kontrol bozukluğu saptanan grupta iki kat daha fazladır. Depresyon ölçek puanlarında iki grup arasında anlamlı bir farklılık olmamakla birlikte belirti tarama listesi puanları, heyecan arama ölçeği puanları, dürtüsellik puanları ve duygudurum bozuklukları ölçek puanları dürtü kontrol bozukluğu saptanan grupta anlamlı olarak yüksek çıkmıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran depresyon hastalarının ortalama üçte birinde Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV' göre en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının oldukça sık oranda görülmesi ve buna bağlı olarak depresyonun seyri sırasında ortaya çıkabilecek komplikasyonlardan kaçınabilmek ve tedavinin şekillenmesi açısından bu bozukluklar tanınmalıdır.

Bilge Burçak Annagür
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresif bozukluk hastalarında intihar düşüncesi ve metabolik biyobelirteçler: FGF-21 ve lipid profili araştırması

Amaç: Çalışmamız, majör depresif bozukluk (MDB) hastalarında intihar düşüncesi varlığının FGF-21 ve lipid profili parametreleriyle (HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol) ilişkisini inceleyerek bu belirteçlerin intihar riskinin erken belirlenmesinde kullanılabilecek potansiyel periferik metabolik biyobelirteçler olup olmayacağını belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-5 TR tanı kriterlerine göre MDB tanısı konulan intihar düşüncesi olan 25 hasta, intihar düşüncesi olmayan 25 hasta ve 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir Tüm katılımcılar için sosyodemografik veri formu doldurulmuş, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D),Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 uygulanmıştır.Tüm katılımcılardan 12 saatlik açlık sonrası 10 cc kan örneği alınmış, sonrasında bu serumlarda FGF-21, HDL, LDL, Total kolesterol, Trigiserid düzeylerinin ELİSA yöntemi ile ölçümü yapılmıştır. Bulgular: İntihar düşüncesi olan MDB grubunda FGF-21, HDL ve TG düzeyleri anlamlı biçimde düşük, LDL ve total kolesterol düzeyleri yüksek bulunmuştur. Korelasyon analizleri, hasta gruplarında FGF-21 düzeylerinin HDL, total kolesterol ve trigliserid düzeyleriyle pozitif korelasyon gösterdiğini, intihar düşüncesi olmayan MDB grubunda LDL düzeyiyle ise negatif korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur.ROC analizinde FGF-21'in intihar düşüncesini sağlıklı kontrollere göre ayırt etmede en yüksek tanısal güce sahip parametre olduğu,İntihar düşüncesi olan ve olmayan MDB grupları karşılaştırıldığında ise yalnızca FGF-21 düzeyinin anlamlı ayırt edici özelliğe sahip olduğu saptanmıştır. Lojistik regresyon analizinde ise FGF-21'in intihar düşüncesi için bağımsız olmayan ancak anlamlı bir biyobelirteç olduğu belirlenmiştir. Sonuç:Çalışmamız, FGF-21 düzeylerindeki azalmanın majör depresif bozuklukta intihar düşüncesiyle ilişkili olabileceğini ve bu biyobelirtecin lipid profiliyle birlikte değerlendirilmesinin intihar riskinin öngörülmesinde yararlı olabileceğini göstermektedir. Bulgular, intihar davranışının nörometabolik temellerine ilişkin yeni biyokimyasal kanıtlar sunmaktadır. Anahtar kelimeler:Majör depresif bozukluk, İntihar düşüncesi, FGF-21, Lipid profili, Biyobelirteç

Zarife Köse Kıraç
Gaziantep University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Panik bozukluk hastalarında ilaç tedavisi ve ilaçla birlikte bilişsel davranışçı terapinin; Yaşam doyumu, iş doyumu ve tükenmişlik açısından karşılaştırılması

Panik bozukluk; madde bağımlılığı, özkıyım girişimleri ve fonksiyon kaybına neden olan, yaygın olarak görülen bir bozukluktur. Bu çalışmanın amaçları; panik bozukluk hastalarının iş doyumu, yaşam doyumu ve tükenmişlik düzeylerine bakmak ve bu hastaların ilaç veya ilaçla birlikte bilişsel davranışçı terapiyle tedavisi sonrası iş doyumu, yaşam doyumu ve tükenmişlik düzeylerindeki değişimi karşılaştırmak ve anlamlı bir farkın olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen 76 panik bozukluk hastası iki buçuk yıl içerisinde değerlendirildi. Hastalar çalışma başlangıcında, Sosyo demografik Veri Formu, Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI I ve STAI II) ve Beck Anksiyete Ölçeği ile değerlendirildi. Tedavi öncesi ve sonrasında hastalara Yaşam Doyumu Ölçeği, İş Doyum Ölçeği (JSS), Maslach Tükenmişlik Ölçeği, Panik Bozukluğu Şiddeti Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI I ve STAI II) ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. İlaçla tedavi gören hastalarla, ilaç ve bilişsel davranışçı terapiyle tedavi gören hastalar arasında; yaşam doyumu, iş doyumu ve tükenmişlik açısından (p=0.00) anlamlı farklılık görüldü. Çalışmanın sonuçları, bilişsel davranışçı terapinin ilaçla birlikte kullanılmasının, yaşam doyumu, iş doyumu ve tükenmişlik düzeyine anlamlı katkısının olduğunu ve tedavide terapinin göz önünde bulundurulması gerekebileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: panik bozukluk, iş doyumu, yaşam doyumu, tükenmişlik, bilişsel davranışçı terapi

Bilişsel tedaviDavranış tedavisiPanik bozukluk+5
Funda Özelsancak
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta aile uyum ölçeği-hasta formunun Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması

AİLE UYUM ÖLÇEĞİ-HASTA FORMU'NUN TÜRKÇE GEÇERLİLİĞİ VE GÜVENİLİRLİĞİ Amaç: Bu çalışmada; obsesif kompulsif bozuklukta aile uyumunun varlığını ve sıklğını ölçmek için geliştirilen "Obsesif Kompulsif Bozuklukta Aile Uyum ÖlçeğiHasta Formu"nun geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılarak ölçeğin Türkçe'ye kazandırılması, aile uyumu ile hastalık yükü arasındaki ilişkinin incelenmesi ve aile uyumu ile obsesif kompulsif bozukluk belirti şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi, amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Psikiyatri kliniğinde Mart 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında OKB tanısı ile yatarak/ayaktan tedavi görmekte olan hastalarla sürdürülmüştür. Obsesif Kompulsif bozukluk dışında herhangi bir ruhsal ya da bedensl hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmamıştır. Buna göre SCID görüşmesinin ardından çalışmaya dahil olma ölçütlerini karşılayan 107 OKB tanılı hasta ve hastaların en az 1 yıldır birlikte yaşadığı herhangi bir ruhsal ve bedensel hastalığı olmayan yakınları çalışmaya alınmıştır. Çalışmada Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu yanı sıra Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), İşlevselliğin genel değerlendirmesi Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Güvenilirlik analizlerinde içsel tutarlılık katsayısı, madde-toplam puan korelasyon analizi; geçerlilik analizinde ise açıklayıcı faktör analizi, örtüşme geçerliliği için YBOKÖ, HYDÖ, İGD ölçekleriyle korelasyonlar araştırılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 34,41±10,86 ve hasta yakınlarının yaş ortlaması 38,65±12,58 idi. Hastaların %57'si ve hasta yakınlarının %45.7'si kadındı. AUÖHF'nun ortalaması 24.78±15.78 olarak hesaplanmıştır. Güvenilirlik analizleri için tüm ölçek (Cronbach α= 0,89), alt ölçekler ve tekrar-test için Cronbach α değerleri hesaplanmış Türkçe formun güvenilirliğini desteklemiştir. Her bir maddenin maddetoplam korelasyon katsayıları 0,21-0,66 arasında elde edilmiştir ve tümü de istatistiksel olarak anlamlı düzeydedir. Veri setinin faktör analizine uygunluğunu değerlendirmek için kullanılan KMO değeri 0.75 ve Barlett testi sonucunda ki kare 500,1 (p=0.000) anlamlı farklılık bulunmuştur. Faktör analizinde toplam varyansın %75,39'unu açıklayan üç faktör elde edilmiştir. AUÖ-HF ile YBOKÖ, İGD, HYDÖ toplam puanları arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon tekniği ile incelenmiş ve anlamlı bulunmuştur (sırasıyla r= 0,73, 0,62, 0,60 ve p< 0,01). Sonuç: Bu bulgularla Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu'nın Türkçe için güvenilir ve geçerli olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu, güvenilirlik, geçerlilik Anahtar Kelimeler: Aile Uyum Ölçeği-Hasta Formu, güvenilirlik, geçerlilik

AileAile uyumuGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Emine Özge Çöldür
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Remisyondaki bipolar bozukluk tanılı hastalarda baskın polaritenin bilişsel işlevlerle ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda bipolar bozuklukta baskın polaritenin diğer klinik özelliklerle, sosyodemografik özelliklerle ve bilişsel işlevlerde bozulmayla ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem: Araştırma remisyondaki bipolar bozukluk tanılı hastalar (n=84) ve sağlıklı kontrol grubu gönüllüleri (n=27) ile yürütülmüştür. Bipolar bozukluk tanılı hastalar baskın polarite özelliklerine göre manik baskın polarite (MBP, n=31), depresif baskın polarite (DBP, n=25), belirsiz baskın polarite (BBP, n=28) olmak üzere 3 alt gruba ayrılmıştır. Gönüllülere DSM-5 için Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi-Klinik Versiyonu (SCİD-5/CV), WAIS-R-Sözcük Dağarcığı Alt Testi, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği uygulanmış, dahil edilme ve dışlama kriterlerine uygun olanlar çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara Rey Sözel Öğrenme ve Bellek Testi, İz Sürme Testi, Stroop testi, WMS-R Görsel Üretim Alt Testi, Kontrollü Kelime Akıcılık Testi, İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması Testi, Gözlerden Zihin Okuma Testi, İma Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi ve Conners Sürekli Performans Testi uygulanmıştır. Bulgular: Baskın polarite gruplarının her birinde SK grubuna kıyasla Stroop C süresinde ve Stroop interferansta uzama; Rey testinde toplam çağrılan ve geç hatırlanan kelime sayısında azalma saptanmıştır. Yine baskın polarite gruplarının her biri için SK grubuna kıyasla global kognisyonda, sözel bellek ve öğrenmede bozulma gösterilmekle birlikte bu alanlarda bozulma baskın polariteyle ilişkilendirilememiştir. MBP grubunda SK'ye göre işitsel üçlü sessiz harf testinde, kelime akıcılık testinde, sosyal biliş testlerinde, WKET'de, SPT doğru hedef bölümünde daha kötü performans ve İST A süresinde uzama saptanmıştır. Yine MBP grubunda DBP'ye kıyasla kelime akıcılık testi ve sosyal biliş testlerinde performansta düşüş saptanmıştır. MBP ve BBP grupları SK'ye göre işlem hızında bozulma göstermiştir. Ek olarak MBP grubu SK'ye göre işlem belleğinde ve dikkatte bozulma göstermiştir. Problem çözme ve mantık alanında MBP grubu SK ve BBP gruplarına kıyasla, DBP grubunda ise sadece SK'ye kıyasla bozulma saptanmıştır. BB'de bilişsel işlevlerle epizod sayı ve özellikleri ilişkisi değerlendirildiğinde işlem hızı, global kognisyon, görsel kopyalama puanları, WKET perseveratif hata, SPT doğru hedef sayısı, İST A ve B süreleri hem toplam epizod sayısıyla hem de manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. BB'de problem çözme/mantık, görsel bellek/öğrenme, işlem belleği, İST B-A süresi, işitsel üçlü sessiz harf sıralama testi puanı, kelime akıcılık testi puanı, görsel hatırlama puanı, sosyal biliş test puanları, WKET doğru ve hata sayıları ise sadece manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Sonuçlar: MBP grubu daha fazla bilişsel bozukluğun görüldüğü polarite grubu olmakla birlikte DBP grubuna kıyasla kelime akıcılık ve sosyal biliş testlerinde daha kötü performans göstermiştir. MBP grubunun bilişsel işlevlerde bozuklukla ilişkisinin gösterilmesinin yanında çalışmamızda bilişsel bozukluklar toplam epizod sayısıyla ve manik epizod sayısıyla ilişkili bulunmuştur. Bu ilişkinin nedensellik bağlamında aydınlatılabilmesi için uzun süreli ileriye yönelik izlem çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, bilişsel işlev, baskın polarite

BilişBilişsel işlevlerBipolar bozukluk+1
Ekin Atay
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesi ve ilişkili risk etkenleri

Giriş:Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) bilişsel, duygusal ve davranışsal yönleri ile kişinin aile, akademik, meslek ve sosyal işlevselliğini olumsuz yönde etkileyen süregen bir rahatsızlıktır. Bu hastalık sadece hastayı değil, birlikte yaşadığı aile bireylerini, arkadaşlarını ve toplumu da olumsuz etkileyebilmektedir. OKB'li hasta yakınlarındaki hastalık yükü ve yaşam kalitesindeki bozulma, diğer psikiyatrik hasta yakınlarıyla kıyaslanarak daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak OKB'li hasta yakınlarının yaşam kalitesinin nedenselliğini araştıran kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Amaç:Bu araştırmada obsesif kompulsif bozukluk tanısı almış hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, başta hasta yakının algıladığı hastalık yükü olmak üzere, hasta yakınının yaşam kalitesinde, ait olumsuzluğa yol açabilecek hasta ve hasta yakınına etkenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 68 Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı hasta ve bu hastalarla birlikte yaşayan 68 hasta yakını çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalara SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) - YBOKÖ Belirti Kontrol Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan hasta yakınlarına ise SCID-I/CV psikiyatrik tanı değerlendirilmesi yapıldıktan sonra Sosyodemografik Veri Formu, Hastalık Yükü Değerlendirme Ölçeği(HYDÖ) ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF TR) uygulanmıştır. Farklı nedensellik modellerinde kullanılan, araştırmanın bağımlı değişkenleri "hasta yakını yaşam kalitesi" ve "hasta yakınının hastalık yükü" dür. Tek değişkenli çözümlemelerde parametrik durumlarda Student's t testi; ANOVA ve Pearson korelasyonu; parametrik olmayan durumlarda Kruskal Wallis ANOVA ve Mann Whitney U önemlilik testleri ve Spearman's Rho korelasyonu kullanılmıştır. Çok değişkenli çözümlemelerde ise doğrusal çoklu regresyon kullanılmıştır. Bulgular:Yapılan doğrusal regresyon analizi sonucunda OKB hastalarıyla birlikte yaşayan kişilerin yaşam kalitesi boyutları kendi eğitim düzeyinden, cinsiyetinden, hastanın çalışma durumundan, hastanın yaşam kalitesinden, hastalığın şiddetinden ve kompulsiyon çeşitlerinden farklı düzeylerde etkilenebilmektedir. Ancak hasta yakınının yaşam kalitesinin dört ayrı boyutunu da etkileyen ortak ve en önemli değişken hastalık yüküdür. Ayrıca hastalık yükünün hastaya ait özellikler üzerinden bir ara değişken olarak hasta yakınının yaşam kalitesini etkilediği gözlenmiştir. Tedavi süresi, kompulsiyon şiddeti (YBOKÖ kompulsiyon alt puanı), hastanın içgörüsü, kaçınma davranışı, kararsızlık derecesi gibi dışarıdan gözlenebilen hastaya ait özellikler, birlikte yaşadığı kişi üzerinde yük yaratarak yakınının yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilmektedir. Tüm bunların yanında hastalık yükünü en yüksek düzeyde etkileyen faktörler sosyoekonomik düzey göstergesi olan hastanın çalışma durumu ve çevresel yaşam kalitesidir; sosyoekonomik düzey azaldıkça, hastalık yükü artmaktadır. Sonuç: OKB'li hastalarla birlikte yaşayan kişilerde yaşam kalitesini etkileyen ve adeta ara değişken olarak davranan en önemli etken hastalık yüküdür. Hasta yakınının algıladığı hastalık yükü ise en çok hastanın kompulsiyonlarından ve çalışamaması sonucu sosyoekonomik düzeyin azalmasından etkilenmektedir. Tüm bu bulgular ışığında OKB hastalığının sadece hastayı değil hasta yakınını da etkilediği aşikardır. Buna göre hastayı değerlendirirken hasta ve hastalığın klinik belirtileri yanında, hasta yakınının da bilgilendirilmesinde, tedaviye ortak edilmesinde ve ihtiyaçlarının değerlendirilmesinde fayda vardır. Koruyucu ruh sağlığı açısından hasta yakınlarının yaşam kalitesinde etkilenmeyi azaltabilecek en önemli faktör hastalık yükünü azaltabilmektir. Anahtarkelimeler:Obsesif kompulsif bozukluk; hasta yakını, yaşam kalitesi, hastalık yükü

AileHasta bakımıHasta bakımı-hastane sonrası+3
Didem Sücüllüoğlu Dikici
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tütün kullanım bozukluğu olan tıp fakültesi öğrencileri ve araştırma görevlilerinde craving ile oreksin-leptin düzeylerinin ve mizaç-karakter özelliklerinin ilişkisi

Amaç: Tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde tekrarlayan sigara kullanımı, genellikle sigara içmeye karşı duyulan aşırı istek (craving) nedeniyle olmaktadır ve cravingin sigara tüketiminde relapslarda en önemli risk etmeni olduğu dile getirilmektedir. Bu nedenle craving durumunun pekişmesinde etkili olabilecek etmenlerin araştırılması önemlidir. Bu araştırmada tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde cravingi etkileyebileceğini düşündüğümüz serum oreksin ve leptin düzeyleri ile mizaç ve karakter özelliklerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Örneklem grubunu, CBÜ Tıp Fakültesi öğrencilerinden ve Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlardan 80 kişi oluşturmuştur. İlk aşamada bu kişiler ile yapılacak görüşmede DSM-V tütün kullanım bozukluğu kriterleri göz önünde bulundurulmuştur. Kontrol grubu CBÜ Tıp Fakültesi öğrencileri ile Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlar arasından tütün kullanım bozukluğu grubu ile yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı gönüllüden oluşmuştur. Her iki gruba da sosyodemografik ve klinik Bilgi Formu, DSM-IV SCID-I Klinik Versiyonu, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ), Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Ölçeği, Cloninger Mizaç ve Karakter Envanteri uygulanmış, plazma öreksin ve leptin düzeylerinin belirlenmesi için kan örnekleri alınmıştır. Bulgular:Sigara içen grupta TCI yenilik arayışı toplam puanı (p=0.003) ve NS3 (p=0.003), NS4 (p=0.002) alt ölçek puanları; sigara içmeyen grupta ise kendini yönetme SD2 (p=0.02), SD5 (p=0.01) alt ölçek puanları ve iş birliği toplam puanı (p=0.001) ve C4 (p=0.002), C5 (p=0.001) alt ölçek puanları daha yüksek bulunmuştur. Sigara içme süresi ile NS3 (p=0.03) ve NS-toplam (p=0.09) puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grubun annelerinin daha fazla sigara içtiği saptanmıştır (p=0.024). Sigara içen grupta plazma oreksin düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0.001). Her iki grupta da leptin düzeyleri kadınlarda daha yüksek bulunmuştur (sigara içen p=0.002, sigara içmeyen p<0.001).Sigara içen grupta oreksin ile TCI-RD1 (p=0.04) arasında pozitif; sigara içmeyen grupta ise oreksin ile HA4 (p=0.006) ve HA-toplam puanları (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grupta leptin ile TCI-NS2 (p=0.03) pozitif; RD1 (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır.Plazma oreksin düzeyi sigara içmeyenleri ayırt etmede iyi derecede başarı göstermiştir (p=0.001). Sonuç: Bu çalışmanın sonucu olarak sigara içen ve içmeyen gruplar arasında TCI ölçeği alt gruplarında ve oreksin açısından farklılık saptanmıştır. Bu sonuçlar sigaranın bırakılması sonucu ortaya çıkan craving ile mücadele için yol gösterici olacaktır. Ayrıca Türkiye'de sadece nikotin cravingini değerlendiren bir ölçeğin olmaması bir eksiklik olup, bu alanda çalışma yapılması önemlidir.

AşermeBağımlılıkDoktorlar+7
Kadir Aşçıbaşı
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tanısı yeni konulmuş, erken dönem, tedavisiz bipolar bozukluk hastalarının nörobilişsel, nörobiyolojik ve nörogelişimsel özellikleri üzerine karşılaştırmalı bir çalışma

Amaç: Bu projede henüz tanı ve tedavi almamış bipolar bozukluk hastalarını nörobiyolojik, nörobilişsel ve nörogelişimsel açıdan sağlıklı kontrol ve kronik hasta grubu ile karşılaştırarak hastalığın kişilerde yarattığı erken dönem etkileri ortaya koymak amaçlanmıştır. Kapsam: Bipolar bozukluğun hastalığa sahip kişilerde beyin yapı ve fonksiyonlarını etkileyerek bilişsel fonksiyonları bozulduğu bilinmektedir. Ancak bu değişikliklerin hastalığın başlangıcında mı yoksa zaman içerisinde mi ortaya çıktığı bilinmemektedir. Gereç ve yöntem: Çalışmada yeni tanı almış bipolar bozukluk hasta grubu, kronik hasta grubu ve sağlıklı kontrol gruplarına nörobilişsel testler uygulanmış, oksidatif stres faktörleri düzeyleri ölçülmüş ve her katılımcıya beyin MRG'si uygulanmıştır. Bulgular: Sözel öğrenme, dikkat, işleyen bellek ve yürütücü işlev fonksiyonları her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde düşüktür ve en kötü performans kronik hasta gurubunda gözlenmiştir. Katalaz enzim düzeyleri her iki hasta grubunda sağlıklı kontrollere göre (p<0,05), SOD enzimi ise kronik hastalarda genç erişkin hasta gruplarına göre yüksektir (p<0,0001). Kranial MRG analizlerinde ise prefrontal, temporal, parietal ve limbik alanlarda farklılıklar saptanmıştır Sonuçlar: Nörobiyolojik değişiklikler ve bilişsel işlev bozuklukları bipolar bozukluk hastalığının ilk evrelerinden itibaren mevcut olup bu bozukluklar progresif bir seyir izlemektedir.

BilişBiliş bozukluklarıBipolar bozukluk+4
Siğnem Öztekin
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğunda anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerine etkisi

Amaç: Bu araştırmada panik bozukluğu tedavi sonucunu etkileyen etmenlerin ve özellikle de anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bilgilerimize göre hem anksiyete duyarlılığı hem de mizaç/karakter özelliklerinin birlikte bu anlamda araştırıldığı bir çalışma deseni bulunmamaktadır. Birbiriyle ilişkili olabilecek bu iki durumun birlikte değerlendirilmesi bu alana yeni bilgiler sağlama potansiyeli taşımaktadır.Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ndeki kartoteks dolapları taranarak geçmiş yıllarda polikliniğe başvuran ve muayenesi sonucu panik bozukluğu tanısı konan hastaların adres bilgilerine ulaşılmış, telefon ile davet edilmişlerdir. Hastaneye gelmeyi kabul eden 96 panik bozukluğu tanılı hasta çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. İlk başvurusu ardından bir yıldan daha kısa süre geçmiş olan hastalar ile çalışmaya katılmayı kabul etmeyen hastalar örneklem dışında tutulmuştur. Hastaneye gelmeyi kabul ederek gelen hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Çalışmaya katılan gönüllülere ilk değerlendirilen hekimlerin tanılarını teyit etmek ve şimdiki ruhsal değerlendirmelerini yapmak amacı ile SCID Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu formu uygulanmış ve şimdiki ve yaşam boyu ruhsal bozukluk tanı değerlendirmesi yapılmıştır. Daha sonra katılımcılara sosyodemografik veri formu olarak Türkiye Psikiyatri Derneği Anksiyete Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan panik bozukluğu veri toplama kılavuzu uygulanmış, görüşmeci tarafından uygulanan Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği ve Panik Bozukluğu Şiddet Ölçeği verilmiştir. Hastalar ayrıca öz bildirim ölçeği olan Anksiyete Duyarlılığı Ölçeği-3 ve Mizaç ve Karakter Envanterini tamamlamışlardır.Bulgular: Çalışmaya katılan gönüllülerin sosyodemografik özellikleri açısından remisyonda olan ve olmayan grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Klinik özellikler açısındansa öyküde intihar düşüncesi açısından anlamlı fark saptandı. PB remisyonda olmayanların öyküsünde geçmiş intihar düşüncesi anlamlı olarak yüksek bulundu ( ?²=5.596, p=0.026). Remisyonda olan ve olmayan hastaların psikometrik ölçümleri karşılaştırıldığında, anksiyete duyarlılığı açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmazken, mizaç/karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? puanlarında anlamlı farklılık saptandı. (p=0.037)Sonuç: Çalışma sonucunda demografik ve hastalığa ilişkin değişkenler arasında sadece geçmiş intihar öyküsü panik bozukluğu remisyonu ile ilişki etmen olarak saptanmıştır. Çalışma verilerimiz ile geçmiş intihar öyküsünün eşzamanlı olarak var olan depresif bir sendrom ile ilişkili olup olmadığı bilgisine ulaşılamadığı için duruma depresyon etkisini belirlemek mümkün değildir. Diğer bir değişken olan anksiyete duyarlılığı panik bozukluğunda remisyon ile ilişkili bir etmen olarak saptanmamış, mizaç/karakter özelliklerinden ise yalnız ? kendini yönetme? remisyon ile ilişkili etmen olarak belirlenmiştir. Literatürde panik bozukluğu ve anksiyete duyarlılığını araştıran çalışmalarda anksiyete duyarlılığının farklı tedavi yöntemleri ile değişen bir özellik olduğunun vurgulanması en azından kavram ile ilgili temel tanım oturana kadar anksiyete duyarlılığının tedavi başarısı üzerinde etkisi ile ilgili yorumların gücünün zayıf olacağını göstermektedir. Karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? kişinin davranışlarını kontrol etme, düzenleme ve uyum gösterme yeteneğine işaret etmektedir. Bu tez çalışmasında remisyona girmiş olan panik bozukluğu hastalarında remisyona girmemiş olanlara göre daha yüksek ?kendini yönetme? özelliği belirlenmiştir. Hastaların tedavi yöntemlerinde yalnız ilaç tedavisi öyküsü olması, bilişsel davranışçı tedaviye ilişkin kayıtların bulunmamasına karşın remisyona girmiş hastaların bilişsel kapasitelerinin panik bozukluğundaki korku kavramının üstesinden gelecek şekilde gelişmiş olabileceğini dolayısı ile ?kendini yönetme? özelliğinin bu durum ile paralellik gösteren bir özellik olabileceğini düşündürmektedir.

AnksiyeteDuyarlılıkMizaç+3
Nazlı Savaş
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntihar düşüncesi olan hastaların intihar olasılıklarına göre kranial 18-FDG PET/BT ile bölgesel beyin glukoz metabolizmasının incelenmesi

Amaç: İntihar tüm dünyada önde gelen halk sağlığı sorunlarından biridir. İntihar ile ilgili nörogörüntüleme çalışmalarında intiharlarda çeşitli beyin bölgelerinde metabolik farklılıklar bulunduğu saptanmıştır. Biz de araştırmamızda intihar düşüncesi olan hastaların bölgesel beyin glukoz metabolizmasını intihar olasılığına göre 18- FDG PET/BT ile ölçümleyerek karşılaştırdık. Gereçler ve Yöntem: Araştırmaya intihar düşüncesi bulunan 20 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara İOÖ, İDÖ, BİDÖ, BUÖ, HAM-D ölçeği uygulanmıştır. Bu 20 katılımcı İntihar Olasılığı Ölçeği' ne göre "yüksek olasılıklı" ve "düşük-orta olasılıklı" olarak gruplanmış ve grupların bölgesel beyin glukoz metabolizması 18-FDG PET/BT ile uptake ratio ve z puanı parametreleriyle ölçümlenerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: İntihar olasılığı "yüksek" grup ile "düşük-orta" olan grup arasında incelenen beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio ve z puanı olarak kıyaslandığına gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.( p>0,05) İntihar girişimi öyküsü ve z puanına göre prefrontal kortekste hipometabolizma saptanması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. (p>0,05) Katılımcıların İDÖ, BİDÖ, BUÖ puanları ile ilgili beyin bölgelerindeki glukoz metabolizması uptake ratio olarak değeri arasında anlamlı bir Pearson korelasyonu tespit edilememiştir. (p>0,05) Sonuç: Araştırmamızda intihar olasılığı yüksek olan grup ile düşük-orta olan grup arasında bölgesel glukoz metabolizma değerleri açısından fark saptanmamıştır. Araştırma sonuçları ile literatür birlikte değerlendirildiğinde; bölgesel beyin glukoz metabolizmasında saptanan farklılıkların, bireyin İOÖ'ye göre saptanan intihar olasılığındansa; intihar girişiminin ölümcüllüğünün, intihar öyküsünün bulunup bulunmamasının ve somut intihar planları olmasının daha iyi bir ifadesi olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: FDG PET, intihar düşüncesi, intihar olasılığı

BeyinGlükozPozitron emisyon tomografi+2
Galiye Aylin Seyran
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki uçlu bozuklukta triptofan hidroksilaz geni polimorfizmi: Bir ön çalışma

Murat Eren Özen
Gaziantep University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizoaffektif bozukluklu hastalarda oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi

Bu çalışmada şizoaffektif bozukluklu hastalarda oksidatif metabolizmanın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen olgulardan ve sağlıklı kontrollerden usulüne uygun olarak alınan serum örneklerinde toplam antioksidan seviyesi (TAS) ve toplam oksidan seviyesi (TOS) Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labarotuvarı'nda çalışıldı ve oksidatif stres indeksi (OSİ) hesaplandı. Sonuçlar gruplar arasında kıyaslandı. Hastalarda kontrollere göre TOS ve OSİ değerleri anlamlı olarak yüksek bulunurken TAS değerinde farklılık tespit edilmedi. Ayrıca manik hecme sayısı, depresif hecme sayısı ve toplam hecme sayısı artıkça TOS ve OSİ değerlerinde azalma olduğu saptanmıştır. Bu çalışmaya göre şizoaffektif bozuklukta oksidatif denge TOS'nin artması yönünde bozulmuştur. Artmış oksidatif stres hastalığın seyrini olumsuz yönde etkiliyor olabilir.

Antioksidanlar
Feridun Bülbül
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obez hastaların obsesif-kompulsif belirtileri ile yeme tutumları ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin araştırılması

. Bu araştırmada obez bireylerin yeme tutumu, obsesif -kompulsif belirtileri, dürtüsellik özelliklerinin ve DEHB tanısı ile I. ve II. Eksen özelliklerinin belirlenmesi ve tanımlanan böyle bir alt grubun varlığının tespiti amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 110 obez (VKİ? 30kg/m²), 80 kilolu (VKİ=29,9-25 kg/m²) ve 105 normal kilolu ( VKİ= 18,5-24,9 kg/m²) bireyler alınmıştır. Bireylere sosyodemografik veri formu, SCIDI ve SCIDII, Yeme Tutumu Testi, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11, Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi ve SCL90 uygulanmıştır. Sonuç olarak bu çalışmada obez bireylerin kontrollere göre daha fazla psikiyatrik eş tanı aldıkları, daha fazla psikiyatrik belirtiler gösterdikleri, daha fazla bozulmuş yeme davranışı ve dürtüsellik sergiledikleri saptanmıştır. Tedavi arayışında olan obez grupta da daha fazla dürtüsellik ve yeme tutumunda bozukluk, daha sık eksen I ve II tanıları mevcuttur. Çalışmayla bireylerde dürtüsellik, anormal yeme davranışı, DEHB benzeri belirtilerinin artan VKİ ile olan pozitif ilişkisi gösterilmiştir. Obez hastalarda tüm bu özellikleri daha fazla gösteren bir alt grubun varlığı belirlenmiştir fakat bu grubun OKSB içinde yer alan bir grup olduğunu söyleyebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Beslenme ve yeme bozukluklarıDürtüsel davranışObezite+2
Damla Alp
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde bağımlılarında erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtileri

Alkol ve madde bağımlılığı tüm dünyada ve ülkemizde giderek gündemde daha fazla yer kaplayan, biyopsikososyal olarak bağımlıları ve daha çok psikososyal olarak da sosyal çevreyi etkileyen önemli bir sorundur ve üzerinde çalışılması ve çoklu bakış açısı ile yaklaşılması gereken bir konu başlığıdır.Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ise sadece çocukluk çağında olduğu düşünülen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu hastalığının erişkin dönem belirtilerinin saptanması ve klinik tanısının konması ile her geçen gün daha fazla bilgi edinilen yeni, araştırılmaya müsait bir hastalık olarak erişkin psikiyatrisi gündeminde yerini almıştır.Bu çalışmada 59 alkol ve 40 madde bağımlısı hasta sosyodemografik özellikler, dikkat eksikliği hiperaktivite belirtileri, depresyon belirtileri açısından kendi aralarında ve 100 bağımlı olmayan bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği: (ASRS-v1.1) ile değerlendirilmiştir.Madde ve alkol bağımlılığı gruplarında erkek örneklem sayıca daha fazla bulunmuş; madde bağımlılığı grubunun yaş ortalaması alkol bağımlılığı grubunun yaş ortalamasına göre daha düşük bulunmuştur. Medeni durum, gelir düzeyi ve eğitim durumu açısından kontrol grubu alkol ve madde bağımlılığı gruplarına göre daha iyi düzeyde iken, en düşük düzeyde madde bağımlılığı grubu olduğu saptanmıştır. Adli olay ve ceza açısından bakıldığında, bağımlı grupta kontrol grubuna göre daha fazla, bağımlılık grupları arasında ise madde bağımlılarında alkol bağımlılarına göre daha fazla ceza alma sıklığı bulunmuştur.Hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu madde bağımlısı hastalarında aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla depresif belirtilere sahip olduğu saptanmıştır.Dürtüsellik ve irritabilite alt test puanları açısından bakıldığında hem alkol bağımlısı, hem de madde bağımlısı hastaların kontrol grubuna göre daha fazla dürtüsel olduğu, madde bağımlısı hastaların aynı zamanda alkol bağımlısı hastalardan da daha fazla dürtüsel ve irritabl olduğu bulunmuştur. Hem dikkat hem okul sorunları alt test puanı alanlarında, madde bağımlısı hastalar kontrol grubuna göre daha fazla puan almıştır. Sonuç olarak, alkol ve madde bağımlılığı ile erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş zamanlı hastalık oranları yüksek iki hastalıktır. Çocukluk çağı DEHB tanısı olan hastaların ilerleyen yıllarda bağımlılığa yatkın bireyler olduğu biliniyor. Buna yönelik daha geniş kapsamlı araştırmalara ve DEHB tanılı çocukların izleminde koruyucu önlemlerin hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.

AlkolizmBağımlılıkHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+1
Bilge Doğan
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde bağımlılarında şiddet sıklığı ve şiddet özelliklerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması

Bu çalışmada 15-65 yaş arası DSM-IV kriterlerine göre 49 alkol ve 31 madde bağımlısı hasta şiddete başvurma ve şiddete maruz kalma sıklığı, şiddet türleri ve şiddeti etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi; şiddet davranışının dürtüsellik, agresyon, öfke, çocukluk çağı örselenme yaşantıları ile ilişkisi; alkol/madde etkisindeyken, ayık/temizken ve yoksunluk dönemi arasında şiddet uygulama açısından fark olup olmadığı açısından kendi aralarında ve 62 bağımlılığı olmayan sağlıklı bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılar sosyodemografik özellikleri de içeren şiddetle ilgili soruların yer aldığı anket formu, Buss-Perry Agresyon Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Sürekli Öfke ve Öfke İfade Tarzı Ölçeği, Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri ile değerlendirilmiştir.

Aile içi şiddetAlkolizmMadde bağımlılığı+2
Ayşegül Tosuner Sevinç
Gazi University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Travmatik yaşantıların benlik saygısı üzerine etkisi

Amaç: Psikiyatrik hasta grubu ile psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun yaşadıkları travma şiddetini karşılaştırarak, travmanın benlik saygısı üzerine olan etkisini ve benlik saygısının psikiyatrik semptomlarla ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran psikotik hastalığı olmayan, depresyon, anksiyete bozuklukları, somatoform bozuklukları, obsesif kompulsif bozuklukları, posttravmatik stres sendromu olan 100 hasta ile 100 sağlıklı kontrol grubu alındı. Çalışmaya alınanların sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Travma algısının şiddeti 1-10 arasında numaralandırılan Görsel Anolog Skala (VAS) ile değerlendirildi. Yaşanılan travmayı tespit etmek için Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ), bilişsel durumu belirlemek için Travma Sonrası Bilişsel Ölçek (TSBE), benlik saygısı için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), ve psikolojik semptomları belirlemek için ruhsal belirti tarama listesi (SCL-90R) ölçeği kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun eğitim seviyesi, ailelerinin eğitim seviyesi kontrol grubundan düşük, VAS yüksek bulundu. RBSÖ'de; benlik saygısı, kendilik kavramının sürekliliği, tartışmalara katılabilme, anne-baba ilgisi, babayla ilişki düşük, eleştiriye duyarlılık, depresif duygulanım, hayalperestlik, psikosomatik belirtiler, kişilerarası ilişkilerde tehdit, psikolojik izolasyon yüksek saptandı. Hasta grubunda TYÖ, TSBE değerleri yüksek görüldü. SCL-90R'deki tüm semptomlar hasta grubunda daha fazla bulundu. Sonuç: Hasta grubunda kontrol grubuna göre travma puanları yüksek benlik saygısı ise düşük bulunmuştur. Hem Travmanın kendisi hem de benlik saygısının düşüklüğü psikiyatrik belirtilerin hasta grubunda daha fazla olmasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Travma, benlik saygısı, psikiyatrik semptomlar

Anksiyete bozukluklarıBelirti ve semptomlarBenlik saygısı+4
Buşra Bahar Ataoğlu
Düzce University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol ve madde bağımlılarının sosyodemografik özellikler çocukluk çağı travmaları başa çıkma yöntemleri ve kişilik özellikleri açısından karşılaştırılması

Alkol ve madde kullanımı son yıllarda giderek artmakla beraber ülkemizin önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmiştir. Alkol ve madde kullanımı sadece kullanan bireyi değil, aileyi ve toplumu derinden etkilediğinden fiziksel ve ruhsal sorunların yanında birçok sosyal, hukuki ve ekonomik soruna da yol açmaktadır. Kimlerin bağımlı olabileceğinin tespit edilmesi tam olarak mümkün olmamasına rağmen belirli bazı ortak özelliklerin varlığını söylemek de mümkündür. Bu özelliklerin belirlenmesinde çocuğun içinde bulunduğu aile ve ortam, halen içinde yaşadığı çevre ve bu çevrede üstlendiği rollerin yanında geçmiş yaşantısı ve geçirdiği çocukluk travmaları, başa çıkma tutumları ve kişilik özellikleri önemlidir.Bu çalışmada 51 alkol ve 31 madde bağımlısı hasta sosyodemografik özellikler, çocukluk çağı travmaları, başa çıkma yöntemleri ve kişilik özellikleri açısından kendi aralarında ve 40 bağımlı olmayan bireyle karşılaştırılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Soru Listesi, Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği ve Mizaç ve Karakter Envanteri uygulanmıştır.Madde ve alkol bağımlılığı grublarında erkek örneklem sayıca daha fazla bulunmuş; madde bağımlılığı grubunun yaş ortalaması alkol bağımlılığı grubunun yaş ortalamasına göre daha düşük bulunmuştur. Medeni durum, gelir düzeyi ve eğitim durumu değişkenleri kontrol grubunda alkol grubuna göre daha fazla iken, en düşük olarak madde grubunda saptanmıştır. Sigara kullanımı, ailede alkol veya madde kullanımı madde grubunda daha fazla gözlenirken en az kontrol grubunda gözlenmiştir. Çocukluk çağı travmaları açısından alkol ve madde grubunun bütün alt ölçek ve toplam puanları kontrol grubundan yüksekken, kendi aralarında belirgin bir fark saptanmamıştır. Başa çıkma tutumları gözden geçirildiğinde madde grubu alkol grubuna göre ölçeğinin soruna odaklanma ve duygusal açığa vurma, davranışsal olarak boşverme, geri durma, madde kullanma alt ölçeklerinde anlamlı derecede yüksek, plan yapma alt ölçeğinde ise anlamlı derecede düşük puan almıştır. Alkol bağımlıları ise kontrol grubuna göre sorunlara odaklanma ve duygusal açığa vurma, geri durma, kabullenme, madde kullanımı alt ölçeklerinde anlamlı derecede yüksek puan almıştır. Alkol ve madde bağımlılarında, uyuma yönelik olmayan duygu odaklı başa çıkma tutumlarının kontrol grubuna yüksek olduğu görülmüştür. Grupları Mizaç ve Karakter Envanteri açısından gözden geçirdiğimizde alkol ve madde bağımlıları kontrol grubu ile teker teker karşılaştırıldığında hasta gruplarının yenilik arayışı ve zarardan kaçınma alt ölçek puanları kontrol grubuna göre yüksek iken, kendi kendini yönetme alt ölçek puanları ise düşüktür. Ayrıca madde grubunda ek olarak ödül bağımlılığı ve işbirliği yapma alt ölçek puanları kontrol grubuna göre daha düşüktür.Sonuç olarak; kişinin yaşadığı çevre ve sosyal ortamı, aile yapısı, çocukluk çağı travmaları, baş etme tutumları ve kişilik özellikleri, kişinin alkol veya madde kullanımını etkileyen özellikler olduğu söylenebilir. Madde bağımlılığı daha kısa sürede ve genç yaşlarda başladığı için risk faktörleri atlanmamalıdır. Alkol ve madde bağımlılarında medikal tedavinin yanında baş etme tutumları ve kişilik özelliklerini değiştirmeye yönelik psikoterapotik müdahaleler, hastalığın tedavi sürecini olumlu yönde etkileyebilir. Alkol ve madde bağımlılığı uzun yıllar seyreden ve tedavisi güç hastalıklardır. Hastalığın tedavisinden ziyade önlenmesine yönelik koruyucu psikiyatrik yaklaşımlar gerekmektedir.

AlkolizmAlkollü içkilerKişilik+5
Şafak Yalçın Şahiner
Gazi University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Şizofreni tanısı konan hastalarda bir işte çalışmanın ve derneğe üye olmanın işlevsel iyileşme, tedaviye uyum, ve stresli durumlarla baş etme üzerine etkisi

Bu araştırma çalışan ve derneğe üye olan şizofreni hastalarının işlevselliğini, tedaviye uyumunu ve stresle başetme tarzlarını belirlemek amacıyla karşılaştırmalı olarak tanımlayıcı türde yapılmıştır. Araştırma, Ankara Şizofreni Hastaları Ve Yakınları Dayanışma Derneği, Mavi At kafe, Gazi Üniversitesi Sağlık, Araştırma Ve Uygulama Hastanesi ve Ankara Üniversitesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesinde yapılmıştır. Araştırmaya katılan bireyler derneğe üye olup çalışan/çalışmayan, derneğe üye olmayıp çalışan/çalışmayan olarak 4 gruba ayrılmış ve her grupta 15 kişi olmak üzere toplam 60 hasta örneklemi oluşturmuştur. Araştırma verileri Kişisel Bilgi Formu, Tıbbi Tedaviye Uyum Oranı Ölçeği, Şizofreni Hastalarında İşlevsel İyileşme Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği ile toplanmıştır. Veri toplama araçları araştırmacı tarafından 45-60 dakikada uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde frekans ve yüzdeleme, T-testi ve ANOVA testi kullanılarak istatistiksel analiz ve yorumları yapılmıştır.Araştırmanın bulgularında araştırmaya katılan şizofreni hastalarının derneğe üye olması ve bir işte çalışmasının sosyallik ve mesleki işlevsellik alanlarını, derneğe üye olmasının sosyallik, sağlık ve tedavi işlevsellik alanlarını ve bir işte çalışmasının mesleki işlevsellik alanını etkilediği, tedavi uyumlarını ve stresle başetme tarzlarını ise etkilemediği görülmektedir. Araştırmadaki bireylerin işlevsellik alanını etkileyen faktörlerin cinsiyet, tedavide ilk başlanan antipsikotik türü ve tedavi süresi olduğu, tedavi uyumlarını etkileyen özelliklerin de cinsiyet ve tedavi süresi olduğu saptanmıştır. Ayrıca hastalık süresi, tedavide ilk başlanan antipsikotik türü ve tedavinin yan etkisi de stresle başa çıkma tarzlarını etkilediği bulunmuştur. Son olarak hastaneye yatış sayısı ve şuanki kullanılan antipsikotik türü işlevsellik alanlarını, tedavi uyumunu ve stresle başa çıkma tarzlarını etkilemediği görülmüştür.Anahtar Kelimeler: şizofreni, işlevsellik, tedaviye uyum, stresle başetme, iş, dernek.

Dernek üyeliğiPsikiyatrik hastalarStres+3
Neşe Uğurlu
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğu, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriaziste sağlık kaygısı

Sağlık kaygısı, kişinin bedensel belirtilerini yanlış yorumlamasına bağlı olarak, ciddi bir hastalığa yakalanmış olduğu ya da yakalanacağı korkusunu taşımasıdır. Şiddetli sağlık kaygısı, hipokondriazis olarak da adlandırılır. Panik bozukluğu ve somatizasyon bozukluğunda da bedensel duyumların yanlış yorumlanması sonucu, bir hastalığı olduğu inancı oluşmaktadır. Sonuçta daha fazla sağlık hizmeti kullanımı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle ruhsal bozuklukların tanı ve tedavisi aşamasında, sağlık kaygısını değerlendirmek gerekir.Bu çalışmanın amacı, panik bozukluğu, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriazisde görülen sağlık kaygısını araştırmak ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmaktır.Çalışmaya, DSM-IV-TR tanı kriterlerine göre, 56 panik bozukluğu, 19 somatizasyon bozukluğu ve 16 hipokondriak hasta ile 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hasta gruplarına, SCID-I uygulanmıştır. Hasta gruplarının, klinik durumlarını ve hastalık şiddetlerini belirlemek amacıyla panik bozukluğu olan hastalara; Panik Agorafobi Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Depresif Belirti Envanteri, somatizasyon bozukluğu ve hipokondriak hastalara; Belirti Yorumlama Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Depresif Belirti Envanteri uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerin var olan psikopatolojilerini saptamak için Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. Sağlık kaygısını değerlendirmek amacıyla hem hasta gruplarına hem sağlıklı gönüllülere Sağlık Kaygısı Envanteri (Haftalık Kısa Form) uygulanmıştır.Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen bulgular hipokondriaziste sağlık kaygısı boyutunun çok önemli bir ana element olduğunu desteklemiştir. Sağlık kaygısı teriminin hipokondriazisle eş anlamlı kullanılması etiketlemeyi azaltarak hastanın yardım alma isteğini olumlu yönde destekleyecektir. Öte yandan panik bozukluk ve somatizasyon da sağlık kaygısının sık yaşandığı ruhsal sorunlardır. Sağlık kaygısı bunların yanı sıra sağlıklı kişilerin ve depresyon tablolarının da bir parçası olarak karşımıza çıkabilir. Gelecek çalışmalarda sağlık kaygısının nasıl daha iyi yönetilebileceği, hangi psikoterapötik müdahalelerin daha etkili olduğunun incelenmesi yararlı olacaktır.

Panik bozukluk
Emine Özgün Karaer Karapıçak
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sosyal destek gruplarından yardım alan ve yardım almayan şizofreni hastaları bakım verenlerinde yaşam kalitesi yük ve tükenmişlik değerlerinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, sosyal destek gruplarından yardım alan şizofreni hastalarına bakım verenler ile yardım almayan şizofreni hastalarına bakım verenler arasındaki yaşam kalitesi, bakım yükü ve tükenmişlik değerlerinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya Ankara ve İzmir'deki şizofreni derneklerine düzenli giden 34 hasta yakını ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda ayaktan takip edilen ve sosyal destek grupları ile ilişkisi olmayan 60 hasta yakını alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik bilgi formunun yanı sıra, Kısa Form-36, Zarit Aile Yük Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Klinik Genel İzlenim Ölçeği uygulanmıştır.Çalışmamızda sosyal destek gruplarından yardım alan bakım verenlerde yaşam kalitesi ölçeğinin (SF-36) bütün alt ölçeklerinin ortalama puanlarının daha yüksek çıktığı görülmüştür. Bunlardan genel sağlık algısı, emosyonel rol güçlüğü, sosyal fonksiyon, ağrı, vital enerji ve mental sağlık alt ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken fiziksel sağlık ve fiziksel rol güçlüğü alt ölçeklerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Ayrıca sosyal destek gruplarından yardım alan bakım verenlerin Zarit Bakım Yükü Ölçeği ortalama puanları ve Maslach Tükenmişlik Ölçeğinin toplam puan ve alt ölçek puanlarının hepsinde sosyal destek gruplarından yardım almayan bakım verenlerin ortalama puanlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur.Sonuç olarak çalışmamızda sosyal destek gruplarından yardın alan şizofreni hastalarının birincil bakım veren yakınlarında yaşam kalitesi ortalama puanları yüksek, bakım yükü ve tükenmişlik düzeyleri ortalama puanları düşük çıkmıştır.

Şizofreni
Ahmet Özalp
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresif bozukluk ve alt tiplerinde ghrelin, büyüme hormonu, trigliserid, kolesterol ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenliklerle ilişkisi

Son yıllarda, değişik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada ghrelin ile ilgili çalışmalar önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Depresif bozukluk (DB) etyopatogenezinde lipit profillerinin ve ghrelinin önemi bilinmemektedir. Bu çalışmada depresif bozukluk alt tiplerinde, serum ghrelin, kolesterol, trigliserit ve alt tiplerinin düzeyleri ve klinik değişkenlerle olan ilişkisi araştırılmıştır.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV tanı ölçütlerine göre depresif bozukluk tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 50 depresif bozukluklu hasta ile 12 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışma ölçütlerine uyan hasta ve kontrol gruplarında serum ghrelin, büyüme hormonu, trigliserid, kolesterol ve alt tiplerinin düzeylerine bakılmıştır.Kontrol grubuyla, depresif bozukluklu hastalar arasında; HDL dışında, Ghrelin, kolesterol, trigliserid, VLDL ve LDL düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar belirlendi Bu anlamlı farklılıklar major depresif bozukluk, distimik bozukluk ve BTA depresif bozukluk alttiplerinde de devam etti.Depresif bozukluklu hastalarda ghrelin ve tüm lipit profilleri arasında patofizyolojik bir ilişki olabilir. Bu ilişkinin distimik bozukluklu hastalarda daha belirgin olduğunu, bunun hastalığın süregenleşmesiyle bir ilişkisi olabileceğini ve depresif bozukluklar arasında fenomenolojik ayrımdan öte nörobiyolojik bir ayrımı da içerebileceğini speküle edebiliriz. Bütün bunların ötesinde de depresif bozukluklu hastaları ruhsal yönden takip ederken, lipit profillerini de serebrovasküler ve kardiyovasküler riskleri gözönünde bulundurarak takip etmemiz çok önemli gibi görünmektedir.

Mehtap Sarıbaş Topuz
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atipik antipsikotik kullanan şizofreni, diğer psikotik bozukluklar ve bipolar bozukluğu olan hastalarda metabolik sendrom sıklığı

Atipik antipsikotik ilaçlar ilk zamanlar dirençli şizofrenik olgularda tercih edilirken; günümüzde şizofreni olgularının yanında bipolar bozukluk, psikotik depresyon ve pek çok değişik psikiyatrik bozuklukta, birinci ya da ekleme seçeneği olarak tedavi programlarına girmeye başlamıştır.Atipik antipsikotiklerin kullanımı hem diyabet hem de metabolik sendrom riskini artırır. Yakın zamana kadar dikkatler daha çok psikiyatrik hastalardaki metabolik sendrom sıklığındaki artış üzerinde odaklandı. Birçok yayın atipik antipsikotiklerle tedavi esnasında yeni teşhis edilen diyabet vakalarını ortaya çıkardı, yine de atipik antipsikotik kullanımıyla mı metabolik sendrom arasında bağlantı var, yoksa bu populasyonda ilaç kullanımından bağımsız olarak artmış bir risk mi söz konusu olduğu sorusu halen cevapsızdır. Her şeye rağmen klinik çalışmalarda atipik antipsikotik ilaçların metabolik sendroma yol açıcı metabolik etkileri gösterilmiştir.Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi Psikiyatri Kliniği ve Polikliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, antipsikotik kullanan, DSM-IV tanı ölçütlerine göre şizofreni, şizoaffektif bozukluk, sanrısal bozukluk ve bipolar bozukluk tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 47 hasta çalışmaya dahil edilmiştir.Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu, pozitif ve negatif sendrom ölçeği ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışma ölçütlerine uyan hasta gruplarında metabolik sendrom sıklığına bakılmıştır.Antipsikotik kullanan hasta gruplarında MS ve diğer metabolik bozuklukların sıklığında artış olduğu ve antipsikotik kullanımı ile de metabolik bozukluklar arasında ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bundan sonra yapılacak kontrollü izlem çalışmaları bu konuya daha fazla ışık tutacaktır. Ama yine de elimizdeki bilgiler yeni kuşak antipsikotiklerin kullanımı sırasında metabolik sendrom riskinin arttığını ve diyabetin daha erken yaşlarda ortaya çıktığını göstermektedir. Bu nedenle hastaların sağaltım sürecinde bu açıdan da izlenmesi ve zaten diyabet ve metabolik sendrom riski yüksek olan hastalarda ilaç seçiminde daha dikkatli olunması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Atipik antipsikotik, şizofreni, bipolar bozukluk, metabolik sendrom

Bilge Kara
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antipsikotiklere bağlı hiperprolaktinemi saptanan şizofreni hastalarında; ek olarak ve sadece aripiprazole geçilerek tedavi sonrası prolaktin düzeylerinin değerlendirilmesi

Antipsikotik ilaçlar şizofreni hastalığının tedavisinin esasını oluşturur.Antipsikotiklere bağlı en sık ve önemli endokrin yan etkilerden birihiperprolaktinemidir. Gerek tipik gerekse çoğu atipik antipsikotikler dopamin D2reseptör blokajı yaparak hiperolaktinemiye neden olurlar.Çoğu yan etkiler gibi hiperprolaktinemi de; hasta değerlendirmelerindegenellikle önemsenmez, takibi de yapılmaz. Oysa hiperprolaktinemi akutdönemde galaktore, amonere, jinekomasti, infertilite, cinsel işlev bozukluğu gibibelirtilere; uzun dönemde osteporoz-osteopeni, pituiter tümor, meme veendometrium kanseri gibi ciddi hastalıklara yol açabilir.Hiperprolaktinemiye bağlı gelişen fiziksel ve emosyonel istenmeyenbelirtiler; bedensel ve ruhsal sağlığın bozulmasına yol açtığı gibi hastaların tedavisürecini olumsuz yönde etkileyen uyum sorunlarına neden olabilir. Saptandığındatedavi ve takibi gereklidir. Hiperprolaktinemi durumlarında makroprolaktindüzeyine de bakılması gerekir. Çünkü antipsikotik kullanımında da görülen, çoğuaraştırmacıya göre biyolojik aktiviteye sahip olmadığından ileri tetkik ve tedaviyigerektirmeyen bir durumdur.Bu araştırmada antipsikotiklere bağlı hiperprolaktinemi saptanan şizofrenihastalarında parsiyel agonistik etki mekanizmasıyla prolaktin düzeylerinidüşürdüğü iddia edilen aripiprazol, hem idame tedaviye ek olarak hem de idame94tedaviden geçiş yapılıp tek olarak kullanılmıştır. Prolaktin düzeyleri vepsikopatoloji takibi yanında bu hastalarda makroprolaktin sıklığı vehiperprolaktinemi belirtileriyle ilişkisinin olup olmadığı da araştırılmıştır.Çalışma sonuçlarına göre; tek kullanılan grupta artmış prolaktinseviyelerinde anlamlı derecede düşüş görülürken, kombine kullanılan gruptaanlamlı düşüş olmadığı hala prolaktin seviyelerinin yüksek seyrettiğibulunmuştur. Tek kullanılan grupta psikopatolojide olumlu yönde anlamlı birdeğişiklik olmazken, kombine grupta düzelme yönünde hafif bir değişikliğinolduğu bulunmuştur. Ayrıca 4 hastada makroprolaktin saptanmış,makroprolaktinemi ile hiperprolaktinemi belirtileri arasında ilişki bulunmamıştır.Bulgularımız; hiperprolaktinemili hastalarda sadece aripiprazol tedavisinegeçişin psikopatolojiye etkisi olmaksızın prolaktin düzeylerinin düşmesinde etkiliolabileceğini, kombine kullanımın ise prolaktin düzeylerine etkisi olmaksızınpsikopatolojide hafif düzelme yapabileceğini, hiperprolaktinemisi olan hastalardamakroprolaktinemi de olabileceğini ancak hiperprolaktinemi belirtileriyleilişkisinin olmayabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Hiperprolaktinemi, antipsikotikler, şizofreni, aripiprazol,makroprolaktin

Tayyibe Arslan
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni alttiplerinde serum nitrik oksid düzeyleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi

I. ÖZETGiriş: Son yıllarda, değişik ruhsal bozuklukların patofizyolojisini açıklamada NO ile ilgiliçalışmalar önemli bir yer tutmaya başlamıştır. Şizofreni etyopatogenezinde de NO'nun önemli birmolekül olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada şizofreni alt tiplerinde, serum düzeyleri NO veklinik değişkenlerle olan ilişkisi araştırılmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Fırat Tıp Merkezi PsikiyatriKliniği'ne başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören DSM-IV (Diagnostic and StatisticalManual of Mental Disorders, Fourth Edition) tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış veçalışma ölçütlerine uyan 21 paranoid tip, 20 dezorganize tip, 19 farklılaşmamış tip ve 16 rezidüeltip şizofren hasta ile 25 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubundaçalışmaya başlamadan önce dört haftalık bir arınma periyodu ve gerekli hastalarda ilaçstabilizasyonu uygulanmıştır. Hastalara sosyodemografik ve klinik bilgi formu ve KısaPsikiyatrik Değerlendirme Ölçeği (KPDÖ) uygulanmıştır. Kan örnekleri, çalışma kriterlerineuyan hasta ve kontrol gruplarından sabah 08.00-11.00 saatleri arasında alınarak serum NOdüzeylerine bakılmıştır.Bulgular: Şizofren hastalarla sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında; şizofren hastalarınserum NO düzeyleri, kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. Şizofreninin tüm altgruplarındaki NO düzeyleri kontrollerden yüksekti ve kontrol grubuna en yakın değerlerfarklılaşmamış tipte gözlendi. Paranoid şizofrenlerin serumlarındaki NO düzeyleri kontrollerlekarşılaştırıldığında ise belirgin olarak yüksekti. Şizofren hastaların serumlarındaki NO düzeyleriile cinsiyet, yaş, eğitim durumu, sigara kullanma öyküsü, atak sayısı arasında anlamlı birkorelasyon bulunamamıştır. Şizofren hastaların serumlarındaki NO düzeyleri ile hastalık süresiilişkisini incelediğimizde; rezidüel şizofreni alt tipinde ve paranoid şizofreni alt tipinde serumNO düzeyleri ile hastalık süresi arasında anlamlı pozitif korelasyon belirlendi.Sonuç: Bulgularımız şizofreni etyopatogenezini açıklamada NO'nun önemli bir molekülolduğunu düşündürmektedir. Aynı zamanda NO'nun hastalığın klinik seyri, sınıflaması veprognozu açısından güvenilir bir parametre olarak kullanılabilmesi için daha ileri çalışmalaraihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, nitrik oksid, rezidüel , paranoid , farklılaşmamış,patofizyology.1

Özlem Kırtaş
Fırat University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve depresif bozuklukta cinsiyet hormon düzeyleri

I. ÖZET Giriş: Şizofreni ve depresif bozukluğun patofizyoloj isinde, monoamin transmisyonunda ve hormonal işlevlerde bozukluk olduğu ileri sürülmektedir. Oluşan endokrin işlev bozukluğunun hipotalamus işlevlerindeki bozukluğun yada kimyasal bozuklukların bir yansıması olabileceği bildirilmiştir. Estrojenin; hipotalamus, limbik sistem ve nigrostriatal dopamin reseptörleri üzerine olan etkisinden dolayı, şizofreni için koruyucu bir etmen olabileceği bildirilmiştir. Depresyonda LH (luteinizan hormon) düzeyinin azaldığı, buna bağlı olarak testosteron, estrojen düzeylerinde değişiklik olduğu ve bu hormonlarında duygudurumu belirgin olarak etkilediği, yine androjenlerin antidepresan etki yaptığı ve hipogonadizimde depresif belirtilerin sık görüldüğü ileri sürülmüştür. Bu çalışmada, şizofreni ve depresif bozukluklarda cinsiyet hormonları olarak bilinen; estradiol, testosteron, progesteron, hipofiz hormonlarından olan FSH (follikül stimülan hormon), LH ve prolaktin düzeylerinin araştırılması amaçlandı. Metod: Çalışmaya DSM-HI-R tam ölçütlerine göre şizofreni ve depresif bozukluk tanısı alan toplam 80 hasta ve 20 sağlıklı kontrol alındı. Hastalara DSM- DI-R için yapılandırılmış klinik görüşme formu (SCID-I: Structured Clinical Interview for DSM-HI-R) uygulandı. Kan örnekleri, çalışma kriterlerine uyan hasta ve kontrol gruplarından sabah 08.00-11.00 arasında alınarak serum testosteron, estradiol, progesteron, FSH, LH ve prolaktin düzeylerine bakıldı. Sonuç: Yaş ortalaması bakımından birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Gruplar arasında menstruasyon fazlan açısından da istatistiksel bir farklılık belirlenmedi. Serum estradiol düzeyi, tüm hasta gruplarına göre kontrol grubunda belirgin şekilde yüksekti (p<0.05). Şizofren hastalardaki serum testosteron düzeyi, depresif bozukluklu hastalara ve kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksekti. İlaç alan şizofren hastalardaki prolaktin düzeyleri kontrol grubu ve diğer hasta gruplarına göre anlamlı şekilde yüksekti. Grupların progesteron düzeylerine bakıldığında ilaç almayan şizofren hastalardan oluşan gruptaki serum progesteron düzeyleri tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu. LH düzeyleri bakımından gruplar birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistikselolarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. FSH düzeyleri karşılaştırıldığında ilaç alan depresif hastalardaki FSH değerleri hem kontrol grubuna göre, hemde diğer hasta gruplarına göre anlamlı şekilde yüksekti. Tartışma: Şizofreninin erkeklerde kadınlara göre yaklaşık beş yıl daha erken ortaya çıkması, hastalığın seyrinin ve işlevselliğin daha kötü olması kadın ve erkeklerdeki farklı endokrin sistemin sonuçlarına bağlanmaktadır. Depresyonda da belirgin cinsiyet farklılığının olması, kadınlarda erkeklere göre iki kat daha sık görülmesi, puberte başlangıcını takiben kızlarda depresyon insidansının artması, perimenapozal dönemdeki kadınlarda duygudurumun stabil olmaması, cinsiyet hormonlarının özellikle de estradiolün depresif bozukluklarda düzenleyici bir rolünün olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Depresif Bozukluk, Cinsiyet Hormonları

Nülüfer Kılıç
Fırat University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evlilik uyumu ile psikiyatrik rahatsızlıklar, bağlanma stilleri ve mizaç ve karakter özellikleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi

EVLİLİK UYUMU ile PSİKİYATRİK RAHATSIZLIKLAR, BAĞLANMA STİLLERİve MİZAÇ ve KARAKTER ÖZELLİKLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLERİNİNCELENMESİDr.Serap ERDOĞANBu çalışmada evlilik sorunları ile demografik veriler, eşlerin bağlanma özellikleri,psikiyatrik durumları ve mizaç ve karakter özellikleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıamaçlanmıştır. Evlilik sorunları yaşayan 25 çift ve kontrol grubunu oluşturan, herhangi birevlilik sorunu belirtmeyen 25 çift alınmış, değerlendirmeleri SCID-I, SCID-II, MKE, BEDÖve YİYE kullanılarak yapılmıştır. Demografik verilerde hasta grubunda evde çekirdek aileüyeleri dışında yaşayan aile büyüklerinin daha fazla oranda bulunmasının bu gruptaki evliliksorunları ile ilişkili olduğu görülmüştür. Çalışmada Bowlby'nin bağlanma kuramının evlilikilişkisindeki etkileşimleri açıklamaya yönelik varsayımlarıyla uyumlu sonuçlar eldeedilmiştir. Yapılan değerlendirmelerde evlilikte sorunlar yaşayan çiftlerde kadınlarınbağlanma stillerinde kaçınma ve kaygı boyutlarının öne çıktığı, erkeklerde ise kaçınmaboyutundan yüksek puanlar alındığı görülmüştür. Bu sonuç BEDÖ'nden elde edilen verilerlede uyumludur. Buna göre sorun yaşayan çiftlerde karşılıklı olarak kadın ve erkeğin birbirlerinisağlıklı kontrollere göre daha az güvenilir buldukları, kadınların erkekleri ilişki içinde kopukve kontrolcü olarak, erkeklerin ise kadınları bağımlı olarak niteledikleri saptanmıştır. Kadınve erkeklerin birbirlerini değerlendirme şekilleri karşılıklılık göstermektedir ve ilişki içindeyaşanan sorun her iki eş tarafından da kabul edilmektedir. Yapılan psikiyatrikdeğerlendirmeler sonucunda hasta grubunda kadınlarda %48 oranında depresyonarastlanmıştır. Bu sonuç evlilik sorunlarının psikiyatrik rahatsızlıklarla olan karşılıklı ilişkisinigöstermek açısından da önem taşımaktadır. Çalışmamızda yer alan hasta sayısının az oluşu enönemli kısıtlılığı oluşturmaktadır. Bununla birlikte yukarıda bahsedilen ölçeklerin bir aradakullanıldığı, karşılıklılık ilişkisinin değerlendirildiği ve evlilik sorunları olan kişilerde mizaçve karakter boyutlarının bakıldığı ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Sonuçlarıngenelleştirilebilmesi açısından gelecekte daha geniş örneklem gruplarıyla yapılacak benzerçalışmalara ihtiyaç vardır.

Serap Erdoğan
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik psikoz hastalarında tedavi uyumunun ve tedavi uyumu ile ilişkili etkenlerin değerlendirilmesi

KRON K PS KOZ HASTALARINDA TEDAV UYUMUNUN VE TEDAV UYUMULE L ŞK L ETKENLER N DEĞERLEND R LMESDr. Ayşegül KoçÖZETBu araştırmaya Gazi Üniversitesi Sağlık, Araştırma ve Uygulama HastanesiPsikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran ve yatarak tedavi alan 18-65 yaş arasındakihastalardan DSM-IV-TR (APA 2000) kriterlerine göre en az iki yıllık Şizofreni veŞizoaffektif Bozukluk öyküsü olan ve en az bir aydır aynı ilacı alan toplam 150 hastaalınmıştır. Hastaların ayrıntılı demografik ve klinik değerlendirmeleri yapılarak; SANS,SAPS, GD, CGI, UKU, SAIE, SDÖT, KAM, McEvoy Tedavi zlem Formu, ANT veMARS uygulanmıştır.Araştırmada tıbbi tedaviye uyum oranı ölçeği (MARS) ve nöroleptik tedaviyekatılım ölçeğinin (ANT) geçerlilik ve güvenirlilik çalışması yapılmış ve içinde bu ikiölçeği de içeren tedavi uyumunu değerlendirme şeması geliştirilmiştir. Geliştirilen buşema ile uyum değerlendirildiğinde sonuçlar takip çalışması olan CAT E sonuçları ilebenzer bulunmuştur. Bu durum, uyumu değerlendirmek için oluşturduğumuz şemanınkullanılabilir olduğunu ve bir takip çalışması kadar gerçeği yansıttığınıgöstermektedir.Oluşturulan şema ile hastalar uyumlu ve uyumsuz olarak gruplara ayrılaraktedaviye uyum ile ilişkili etmenler belirlenmeye çalışılmıştır. Buna göre içgörü azlığı,pozitif ve negatif belirtilerin şiddetli olması, nörokognitif harabiyet, hastanın eğitimdüzeyinin düşük olması, hastalık şiddetinin yüksek olması ve genel işlevsellikdüzeyinin düşük olması uyumsuzluk ile tutarlı bir şekilde ilişkili faktörler olarakbulunmuştur. Yaş, cinsiyet, medeni durum, ebeveyn eğitim düzeyi, bakım verenin kimolduğu ve bakım verenin eğitim düzeyi, meslek, düzenli doktora gitme, ilaç yanetkileri, kullanılan ilacın tipi ve kullanım şekli gibi faktörlerin uyum üzerinde etkiliolmadığı görülmüştür.

Ayşegül Koç
Gazi University
2006
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Somatizasyon ve konversiyon bozukluğu olan bir grup kadın hastada tanı sınırları ve psikososyal özelliklerin değerlendirilmesi

85 ÖZET Bu araştırmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Psikiyatri Polikliniğine 6 aylık bir dönemde başvuran ve DSM m-R tanı kriterlerine göre Somatizasyon Bozukluğu (SB) ve Konversiyon Bozukluğu (KB) tanısı konulan 100 kadın hasta alınmıştır. Hastaların ayrıntılı demografik ve klinik değerlendirmeleri yapılmıştır. Hastalara Toronto Aleksitimi Ölçeği, Irvine Aleksitimi Ölçeği, Zung Depresyon Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Envanteri, BEM Cinsiyet Rol Envanteri, Cinsiyet Tutum Anketi ile MMPFdan üç özel içerik ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada KB tanısı alan hastaların hemen her sosyoekonomik düzeyden ve yaş grubundan gelen, türdeş klinik özellikleri belirlenemeyen hastalar oldukları saptanmıştır. Bu hastalardan bulgulanan ortak özellikler; daha çok diğer iletişim ve ifade etme biçimleri engellendiğinde konversiyonu bir tepki olarak kullanan kişiler olduklarıydı. Hastaların bu yandan kadınsı cinsiyet rollerini içselleştirmiş, bir yandan da eşitlikçi cinsiyet tutumlarını benimseyen kadınlar olmaları, konversiyonu otorite konumundaki kişilerle (aile, eş, iş) olan kişisel çatışmaları sırasında kullanmaları bu görüşü destekliyor olarak değerlendirilmiştir. SB tanısı alan kadınların da yalnızca yazındaki gibi düşük sosyoekonomik düzey ve eğitim düzeyine sahip kadınlar olmadıkları, bozukluğun üst sosyoekonomik gruplarda ve eğitimlilerde de görülebildiği saptanmıştır. Yine bu hastaların büyük bir bölümünün somatizasyon dışında anksiyete ve depresyon belirtilerini de yaygın olarak taşıdıkları ve bu durumlarıyla daha çok Briquet'in histeri kavramım karşıladıkları saptanmıştır. DSM ÜI-R'deki SB tam grubunun bu hastaların bir çok özelliklerini tanısal kriterlerin dışında tutmasının da tanısal sadeleştirmenin yerine bozukluğu daha da karmaşık ve çok parçalı hale getirdiği sonucuna varılmıştır.

Konversiyon bozukluklarıPsikososyal özelliklerSomatoform bozukluklar+1
Selçuk Candansayar
Gazi University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Borderline kişilik bozukluğu ile DSM III-R II. eksen küme B kişilik bozuklukları karşılaştırılması ve takip çalışması

Psiyatri Anabilim Dalı'nda 1986-1988 yılları arasında yatarak tedavi gören 738 has tadan DSM III-R tanı kriterlerine göre Küme B kişilik bozukluk ları tanılarını alan 147 hasta ile yapılmıştır. Bu hastalardan 75'i borderline kişilik bozukluğu (BKB) tanısı almıştır. Borderline has talar taburculuk tarihinden yaklaşık iki yıl sonra görüşmeye çağrılarak yeniden değerlendirmişlerdir. Çalışmada, literatürde BKB ile DSM III-R Küme B kişilik bozukluklarını ayırmada yardımcı olabileceği belirtilen demografik, gelişimsel, hospitali- zasyonla ilgili, klinik özellikler ve Eksen I tanıları ile İlgili değişkenlerin retrospeküf olarak karşılaştırılması yapıldı. Sonuçta, BKB'nin Küme B kişilik bozukluklarına kıyasla daha yüksek oranda (%10) yataklı tedavi ünitelerinde bulundukları, daha genç (ortalama yaşları: 26. 2) oldukları, bozukluk başlama yaşının ise daha yüksek (17.2) olduğu, borderline için ayırdedici olduğu bildirilen 7 özellik açısından (57) diğer gruplardan istatis tiksel anlamlılık düzeyinde aynlabildiği, MMPI'da BKB olan er kek hastaların hem antisosyal hem de histrionik kişilik bozuk luğu özelliklerine benzedikleri ve yükselmiş profil gösterdikleri bulunmuştur. Diskriminant analizde 25 değişkene göre dört kişilik bozukluğundaki bireylerden BKB olanların %98.7'sinin ait oldukları gruba doğru olarak sınırlandırıldığı görülmüştür. BKB olan hastaların başlangıç GAS skorları diğer kişilik bo zukluklarına yakın bulunurken, sadece histrionik kişilik bozuk luğu olanlardan daha düşük bulunmuştur ve takipte tanı değişme oranı düşük bulunmuş (%4.44), işlevsellik düzeylerinde de %13.42'lik bir artış görülmüştür. Affektif bozukluk BKB' de diğer kişilik bozukluklarına oranla daha fazla görülmektedir. Bu oran başlangıçta %90.7 iken, takipte %53.5'e düşmüştür. Tüm bulgular genel olarak literatür bilgileri ile uyum göstermektedir.

Histrionik kişilik bozukluğuKişilik bozukluklarıNarsisizm+1
Selahattin Şenol
Gazi University
1990
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendini zehirleme yoluyla intihar girişimi nedeniyle bir üniversite hastanesine başvuranlarda algılanan sosyal destek, dini yönelim ve bağlanma özelliklerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı kendini zehirleme yoluyla intihar girişiminde bulunan kişilerde algılanan sosyal destek, dini yönelim ve bağlanma biçimlerini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran kendini zehirleme yoluyla intihar girişiminde bulunan 60 hasta ve benzer sosyodemografik verilere sahip psikiyatrik öyküsü olmayan 60 sağlıklı birey alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik Veri Formu, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Dini Yönelim Ölçeği ve Erişkin Bağlanma Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Hasta grubunda algılanan sosyal destek olarak aile ve arkadaş altölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü. Kontrol grubunda içsel ve dışsal-kişisel dini yönelim puanları hasta grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişiminde bulunan kişilerde kararsız bağlanma biçimi kontrol grubunda ise güvenli bağlanma biçimi daha baskın tip olarak tespit edilmiştir.Sonuç: Algılanan aile ve arkadaş desteği, içsel dindarlık, dışsal-kişisel dindarlık ve güvenli bağlanma biçiminin kendini zehirleyerek intihar girişiminde bulunma açısından önemli faktörler olduğu görülmektedir.

Bağlanma stilleriDinDin algısı+3
İsrafil Bülbül
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakır Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde 1976-1981 yılları arasında yatan hastaların tedavisinde, elektrokonvülzif tedavinin yeri

Ziya Önder
Dicle University
1982
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Depresif semptomatolojinin hızlı envanteri'nin geçerlik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Major depresif bozukluk (MDB), duygulanım alanında çökkünlük, ilgisizlik, isteksizlik, etkinliklerden zevk alamama, davranışlarda yavaşlama ya da ajitasyonun olduğu, karamsarlık, değersizlik ve suçluluk duyguları ile karakterize, uyku iştah gibi psikofizyolojik işlevlerde bozulmanın da eşlik ettiği klinik bir sendromdur. Ayrıca en yaygın psikiyatrik bozukluktur ve insidansı gitgide artmaktadır. Bu çalışmanın amacı Rush ve arkadaşları tarafından geliştirilen, depresyonun hızlı bir şekilde saptanmasını sağlayan DSHE ( Depresif Semptomatolojinin Hızlı Envanteri)'nin Türkçe'ye uyarlanarak hasta ve sağlıklı gönüllü gruplarında geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılmasıdır.Yöntem: Çalışmaya depresif bozukluğu olan 162 hasta, anksiyete bozukluğu olan 82 kontrol hastası ve 83 psikiyatrik açıdan sağlıklı gönüllü kontrol alınmıştır. Tüm katılımcılara M.I.N.I (Mini International Neuropsychiatric Interview, Kısa Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme, Klinisyen Değerlendirmesi) yapılandırılmış klinik görüşmesi uygulanarak psikiyatrik hastalığın varlığı ve yokluğu belirlenmiştir. Araştırmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSHE self-report ölçeği, DSHE klinisyen ölçeği uygulanmıştır. Hasta grubuna ayrıca Hamilton depresyon ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Geçerlik ölçümlerinde depresif grubun DSHE-K puanları hem sağlıklı kontrollerin hem de anksiyete bozukluğu olan hastalarınkinden istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,000). Çalışmamızda DSHE-K'nin yüksek bir iç tutarlılık gösterdiği, (cronbach alfa değeri 0.901), ve tek faktörlü bir yapıya sahip olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca görüşmeciler arası tutarlılığın da yüksek olduğu bulunmuştur.(p=0,000)Sonuç: Bu çalışmayla Türkçe'ye kazandırılan ölçeğin geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olduğu gösterilmiştir. Ölçeğin major depresif bozukluk başta olmak üzere diğer depresif bozuklukların saptanmasında ve hem klinik çalışmalarda hem de birinci basamak sağlık araştırmalarında kullanımının yararlı olacağı düşünülmektedir.Anahtar sözcükler: Depresyon, DSHE, geçerlik, güvenirlik

Depresif bozuklukDepresyonGüvenilirlik ve geçerlilik+2
Arzu Bilgin
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trabzon ilinde şizofreni prevalansı

Mehmet Arif Köroğlu
Karadeniz Technical University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni hastaları ve kardeşlerinde düşünce bozukluğu ve aile işlevleri ile ilişkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı; şizofreni hastaları ile onların etkilenmemiş kardeşlerinde düşünce bozukluğunun varlığını, normal kontrollerle karşılaştırarak belirlemek ve düşünce bozukluğu ile klinik değişkenler ve aile işlevleri arasındaki ilişkileri araştırmaktır.Yöntem: Örneklem grubunda 40 DSM-IV şizofreni tanılı hasta, bu hastaların SCID 1 görüşmesi ile psikiyatrik hastalık tanıları dışlanan 40 kardeşi ve 40 normal kontrol olgusu yer aldı. Her üç gruba ortak olarak Düşünce Dil Ölçeği ( DDÖ ) ve Aile Değerlendirme Ölçeği ( ADÖ ) uygulanmıştır. Hastalık şiddeti PANSS ve CGI-S ile değerlendirildi. Her üç grup DDÖ ve ADÖ açısından karşılaştırıldı. Hastalarda DDÖ ile klinik veriler, hasta ve kardeşlerde DDÖ ile ADÖ arasındaki ilişkiler araştırıldı.Bulgular: Şizofreni hastaları etkilenmemiş kardeşlerine ve normal kontrollere oranla daha yüksek DDÖ puanı aldılar. Şizofreni hastalarının kardeşleri ise istatiksel anlamlılık göstermese de hastalardan daha düşük, kontrollerden daha yüksek toplam puan aldı. Şizofreni hastalarının ve kardeşlerinin konuşma fakirliği puanları kontrollerden belirgin olarak farklı bulundu. ADÖ ile şizofreni hastalarının ve onların hastalanmamış kardeşlerinin ailelerinde davranış kontrolü alt maddesi hariç diğer tüm alanlarda aile işlevlerinde bozulma saptandı. Hastalarda DDÖ puanı ile ADÖ puanı arasında belirgin ilişki olduğu görüldü.Sonuç: Bu araştırmada istatistiksel anlamlılık göstermemesine karşın şizofreni hastalarının etkilenmemiş kardeşlerinde normallerden daha kötü, şizofreni hastalarından daha iyi düzeyde düşünce bozukluğu olduğu saptandı. Şizofrenide düşünce bozukluğunun endofenotipik bir özellik olması tartışmalıdır ve daha geniş örneklemlerde araştırılmasında yarar vardır. Öte yandan bu çalışma konuşma fakirliğinin endofenotip adayı olabileceğini desteklemektedir. Bu araştırmada hem şizofreni hastalarında hem de onların etkilenmemiş kardeşlerinde normal kontrollere oranla daha bozuk aile işlevleri olduğu bulundu. Ayrıca düşünce bozukluğu ile aile işlevlerinde bozulma arasında ilişki olduğu görüldü. Bozuk aile yapısı hastalarda ve olasılıkla kardeşlerinde düşünce bozukluğunun gelişmesiyle ilişkili olabilir veya şizofreni hastalığının sonucunda gelişmiş olabilir.

AileAile içi ilişkilerAile işlevleri+3
Selma Polat
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sosyal anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda çekingen kişilik bozukluğu eştanısı olan ve olmayan grupta erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu sıklığı ve alt tipleri arasındaki ilişki

SOSYAL ANKSİYETE BOZUKLUĞU TANILI HASTALARDA ÇEKİNGEN KİŞİLİK BOZUKLUĞU EŞTANISI OLAN VE OLMAYAN GRUPTA ERİŞKİN DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU SIKLIĞI VE ALT TİPLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİ Amaç ve hipotez: Çalışmanın amacı; SAB ve SAB+ÇKB grubunun, sosyodemografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra DEHB sıklığı ve alt tipleri karşılaştırmalı biçimde incelenmesidir. Çalışmanın hipotezi sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında çekingen kişilik bozukluğu eştanısı olan ve olmayan grupta erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu sıklığı ve alt tipleri arasındaki ilişki vardır şeklindedir. Yöntem: Araştırma, kesitsel-analitik bir çalışmadır. Araştırma verilerinin toplanması Mayıs2017 Temmuz 2018 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği ve Psikiyatri Yatan Hasta Servisi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evreni, araştırmaya katılımcı alma döneminde polikliniğe başvuran veya serviste takip edilen tüm SAB ve SAB+ÇKB hastalarıdır. Araştırmaya 22 SAB, 48 SAB+ÇKB olmak üzere toplam 70 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyo-demografik Klinik Veri Formu, DSM-IV Eksen Tanıları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), Wender-Utah derecelendirme ölçeği, Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Okul çağı çocukları için duygulanım bozuklukları ve şizofreni görüşme çizelgesi -şimdi ve yaşam boyu şekli Türkçe uyarlaması, Liebowitz sosyal anksiyete ölçeği ve DSM-IV'e dayalı erişkin DEB/DEHB tanı ve değerlendirme envanteri uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Bulgular: SAB ve SAB+ÇKB hastalarının sosyo-demografik karşılaştırmasında; madde kullanımı öyküsü dışında anlamlı fark tespit edilememiştir. SAB grubunda daha yüksek oranda madde kullanım öyküsü varken, SAB+ÇKB grubunda bu oran daha düşüktü. SAB+ÇKB grubunda SAB grubuna göre daha yüksek oranda DEHB tanısına rastlandı. Bu fark istatiksel olarak anlamlı değildi(p:0.052). SAB+ÇKB eş tanılı grup ile SAB arasında DEHB alt tipleri ve sıklığı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü(p:0.109). SAB+ÇKB grubunda daha yüksek oranda çocukluk çağı DEHB olduğu bulundu. Bu fark istatiksel olarak anlamlıydı(p:0.042). SAB+ÇKB tanı grubunda daha yüksek oranda çocukluk çağı SAB tanısı olduğunu bulundu. Bu fark istatiksel olarak anlamlıydı(p:0.001). SAB+ÇKB eş tanı grubunda SAB grubuna göre SAB Alt tipleri açısından bakıldığında istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda yaygın SAB ile ilişkili olduğunu bulundu.(p:0000). SAB+ÇKB eş tanı grubunda daha yüksek oranda ek psikiyatrik hastalık olduğunu bulundu.(p:0000). Örneklemin %44.3'ünde DEHB tanısı olduğu tespit edildi. DEHB tanılı hastaların %80.6'sında dikkat eksikliği baskın alt tip, %19.3' ünde karma alt tip olduğunu tespit ettik. Hiperaktivite ve dürtüsellik baskın alt tip tanılı hastaya rastlanmadı. SAB olan hastaların %72.9' unda yaygın tip, %27.1'inde yaygın olmayan tip olduğunu bulundu. . Sonuç: Çalışmamızda SAB ve SAB+ÇKB tanılı iki ayrı grup incelendiğinde, SAB+ÇKB grubunda daha yüksek oranda DEHB eş tanısı olmasına rağmenDEHB sıklığı ve alt tipleri açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı bulundu. SAB+ÇKB grubunda çocukluk çağı SAB ve DEHB tanılarının istatistiksel olarak daha yüksek oranda eşlik ettiği bulundu. Bu nedenle çocukluk çağı DEHB ve SAB'ın tedavi edilmesi ilerleyen dönemlerde bu hastalarda ÇKB gelişimini engelleyebileceği öngörülmüş olup, bu konu ile ilgili daha büyük ölçekte yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Sosyal anksiyete bozukluğu, Çekingen Kişilik Bozukluğu, Dikkat Eksiliği ve Hiperaktivite Bozukluğu İletişim adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, Tel: 0256 444 12 56- 4119.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+3
Caner Yoldaş
Aydın Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deprasyonda tedavi sonrası kaygı düzeyi ve yaşam kalitesi : Ülseratif kolit ile karşılaştırmalı bir çalışma

Mustafa Kalay
Akdeniz University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide obsesif kompulsif belirtilerin ve bozukluğun klinik anlamı

Aziz Baklacı
Akdeniz University
2002
00
Master'sOpen AccessTR

Özel bir örneklemde kişilik bozukluklarının yaygınlığı ve algılanması

Yapılan araştırmanın amacı, özel bir örneklemde kişilik bozukluklarının yaygınlığını ve algılanmasını değerlendirmektir. Bu amaçla Aydın Adnan Menderes Üniversitesi çalışanlarından seçkisiz atama yoluyla seçilen 52 kişiye kişilik bozukluklarının yaygınlığını araştırmak için DIP-Q ve SCID-II görüşme formu; kişilik bozukluklarına yönelik algıları değerlendirmek içinse araştırmacılar tarafından hazırlanan Vignette kartları uygulanmıştır.Yapılan analizler sonucunda DIP-Q'da normal populasyonda kişilik bozukluklarının yaygınlık oranının yüksek olduğu bulunurken, SCID-II görüşmesinde bu oran büyük ölçüde düşmüştür. Algıya yönelik yapılan değerlendirmede ise katılımcıların tüm kişilik bozukluklarını olumsuz şekilde algıladığı görülmüştür. Ancak özellikle Şizotipal ve Antisosyal kişilik bozuklukları en olumsuz şekilde algılanırken, Çekingen, Bağımlı ve Obsesif-Kompulsif kişilik bozuklukları diğerleri içinde en olumlu algılananlar olmuştur. Kişilik özellikleri ile kişilik bozukluklarının algılanması arasında anlamlı sayılabilecek bir ilişki bulunamamıştır.Normal örneklemde kişilik bozukluklarının algılanmasına yönelik oldukça kısıtlı sayıda çalışma olması açısından bu çalışmanın literatürdeki boşluğu doldurmada faydalı olacağı düşünülmüştür. Ancak her çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da birtakım kısıtlılıklar bulunmakta, bunların başlıcasını ise örneklemin küçüklüğü oluşturmaktadır.

AlgıKişilik bozuklukları
Gözde Öğrük
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atipik antipsikotiklerden olanzapin ve risperidon`un glukoz-insülin metabolizması ve lipid profili üzerine etkilerinin incelenmesi

Ali Özgen
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki uçlu olgular ve çocuklarında bağlanma biçimi'nin mizaç ve klinik özellikler ile ilişkisi: Kontrollü bir çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı birincil olarak iki uçlu olgularda ve çocuklarında bağlanma biçimlerini araştırmaktır. İkinci ve üçüncü olarak bağlanma biçimi ile mizaç arasında ve bağlanma biçimi ile hastalığın klinik değişkenleri ve kişilik bozuklukları arasında bir ilişki olup olmadığını incelemektir. Başka bir deyişle güvenli ve güvensiz bağlanma biçimi arasında mizaç ve iki uçlu bozukluğun klinik özellikleri yönünden benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koymaktır.Yöntem: Bu çalışmaya 44 iki uçlu bozukluk tanılı hasta ve 35 iki uçlu bozukluk tanılı olguların sağlıklı 16 yaşın üzerinde olan çocukları dahil edilmiştir. Hastalar ve çocukları ile aynı çevrede, yaş ve cinsiyet yönünden benzer 84 sağlıklı kontrol olgusu çalışmaya alınmıştır. Psikiyatri polikliniğinde izlenen hastalarda 16 yaşın üzerinde olmak ve iyilik döneminde (ötimi) olmak şartları aranmıştır. Tanı görüşmesi SCID I ve SCID II ile yapılmış, hasta bilgileri SCIP-TURK kullanılarak doldurulmuştur. Mizaç değerlendirilmesi TEMPS A mizaç ölçeği bağlanma değerlendirilmesi EBBÖ ölçeği kullanılarak yapılmıştır.Bulgular ve sonuçlar: İki uçlu olgularda güvensiz bağlanmanın sağlıklı bireylerde olduğundan daha sık olduğu bulunmuştur. İki uçlu olguların çocuklarında da güvensiz bağlanmanın hasta ebeveynlerindeki ile benzer, sağlıklı kontrollerdekinden daha sık olduğu bulunmuştur. İki uçlu olguların kaçıngan ve kaygılı/ikircikli bağlanma puanlarının sağlıklı kontrollerden yüksek, çocuklarının kaygılı/ikircikli bağlanma puanlarının hasta ebeveynlerininkinden de yüksek olduğu bulunmuştur.İki uçlu olgularda, kaçıngan bağlanma puanları ile depresif, siklotimik, sinirli ve endişeli mizaç puanları arasında düz, hipertimik mizaç puanları arasında ise ters yönde bir ilişki saptanmıştır. İki uçlu olguların çocuklarında ise kaygılı/ikircikli bağlanma puanları ile siklotimik ve sinirli mizaç puanları arasında düz, hipertimik mizaç puanları arasında ise yine ters yönde bir ilişki saptanmıştır. İki uçlu olgularda depresif mizaç, çocuklarında ise sinirli mizaç güvensiz bağlanmayı yordamaktadır. Sağlıklı bireylerde güvensiz bağlanan bireylerin siklotimik mizaç puanların daha yüksek olduğu saptanmıştır.İki uçlu olguların çocukları arasında güvensiz bağlananların ebeveynlerinde premenstrüel sendrom, postpartum başlangıç, atipik depresyon alt tipi, psikotik bulgu, özkıyım, hastaneye yatış, hızlı döngülülük, DMİ şeklindeki gidiş örüntüsü ve ani başlangıç ve bitişler, düşük akademik işlevsellik ve sınır kişilik bozukluğu güvenli bağlananların ebeveynlerindekinden daha sık, depresif dönemlerin sayısı daha yüksek bulunmuştur. İki uçlu olguların çocuklarında, iki uçlu ebeveynin kaçıngan ve kaygılı/ikircikli bağlanma biçimi güvensiz bağlanma olasılığını 10.2 (3.6-28.7) ve 7.5 (1.2-47.5) oranında arttırmaktadır. Diğer yordayıcı değişkenler depresif epizod sayısı, sinirli mizaç, sosyal işlevsellik ve DMİ gidiş örüntüsüdür.Tartışma: Güvensiz bağlanma biçiminin ve duygudurum bozukluğunun birbirlerini karşılıklı ve çift yönlü olarak olumsuz etkiledikleri yorumu yapılmıştır.Sağlıklı bireylerde güvensiz bağlananların siklotimik mizaç puanların daha yüksek olduğu görülmüştür. Kişinin duygudurum mizacındaki salınımlar güvenli bağlanmayı tehdit eder mi sorusu akla gelmektedirİki uçlu olgularda depresif mizacın, çocuklarında ise sinirli mizacın güvensiz bağlanmayı yordadığı saptanmıştır. Hipertimik mizaç güvensiz bağlanma için bir direnç sunuyor mu varsayımı düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: İki uçlu bozukluk, bağlanma, mizaç

Filiz Kökcü
Aydın Adnan Menderes University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinde kimlik ve bağlanma

Kimlik gelişimi ve bağlanma arasında ilişkinin var olduğunu gösteren araştırmalardan hareketle, bu çalışmada üniversite öğrencilerinin sahip oldukları bağlanma stillerine göre kimlik bocalaması yaşantısının farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Ayrıca bağlanma stilleri ve KDDA puanı ile cinsiyet, anne babanın eğitim durumu, ekonomik durum, ruhsal sağlık gibi değişkenler arasındaki ilişki de incelenmiştir.Araştırmaya Aydın ve İzmir'deki çeşitli üniversitelerde okumakta olan 773 (511 kız ve 262 erkek) öğrenci katılmıştır. Yaş aralığı 17-30, yaş ortalaması 20.56'dır. Kullanılan veri toplama araçları Kimlik Duygusu Değerlendirme Aracı (KDDA) ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II (YİYE II)'dir. Sonuçta kimlik ve bağlanma arasında ilişki olduğu yönündeki araştırma hipotezinin desteklendiği görülmüştür. Ayrıca KDDA puanları ile yaş, cinsiyet, anne babanın eğitim durumu, ekonomik durum ve ruhsal sağlık arasındaki ilişki incelenmiş; KDDA ile yaş, cinsiyet, babanın eğitim durumu ve ruhsal sağlık arasında ilişki bulunmazken, KDDA ve annenin eğitim durumu ve ekonomik durum arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Bağlanma stilleri ile cinsiyet, anne baba eğitim, ekonomik durum, ruhsal sağlık ve alışkanlıklar arasındaki ilişki incelenmiş sonuçta bağlanma stilleri ile cinsiyet, anne ve babanın eğitim durumu ve ekonomik durum arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulunurken bağlanma stilleri ile ruhsal sağlık ve alışkanlıklar arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Araştırmadan elde edilen bu bulgular ilgili literatüre göre tartışılmıştır.Anahtar kelimeler: Kimlik, Bağlanma, Kimlik Bocalaması, Bağlanma Stilleri

BağlanmaBağlanma stilleriKimlik+2
Fatma Birgi
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, yaşam olayları, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonlarla ilişkisi

Amaç: Endişe verici yaşam olayları intihar için önemli risk etkenlerinden biridir.Buna karşın endişe verici yaşam olaylarıyla karşılaşmada her birey aynı düzeyde etkilenmeyebilir. Psikotik bozukluk hastalarında yaşam olaylarıyla baş etmede, problem çözme becerileri ve kognitif fonksiyonların intihar düşüncesi üzerine olan etkileri yerince araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı psikotik bozukluk hastalarında güncel intihar düşüncelerinin, geçmişteki intihar girişimleri, mevcut psikopatolojileri, problem çözme becerileri, yaşam olayları ve kognitif fonksiyonlar ile ilişkisini araştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı polikliniğinde psikotik bozukluk tanısıyla tedavi gören ve DSM-IV tanı sınıflandırmasına göre şizofreni, şizoaffektif bozukluk, sanrısal bozukluk tanısı olan klinik olarak remisyonda veya stabil durumdaki 101 hasta ve 101 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hastalara ve sağlıklı kontrollere sosyodemografik veri formu, SCID-I, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, İntihar Düşüncesi Ölçeği, Barratt İmpulsivite Ölçeği-11, Endişe Veren Yaşantılar Listesi,Sorun Çözme Ölçeği kullanılmış ve Wisconsin Kart Eşleme Testi uygulanmıştır. Ayrıca hastalara PANSS ve Calgary Depresyon Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Psikoz grubunda yer alan hastaların %52.5?inde (n=53) halen aktif intihar düşüncesi (AİD) olduğu saptanmıştır. AİD olan hastaların geçmişte intihar girişiminde bulunma öyküsü, AİD olmayan hastalardan istatistiksel olarak daha fazlaydı.AİD olan ve olmayan hastalar arasında, ailede intihar girişimi öyküsü, ailede psikotik bozukluk öyküsü, ortalama hastalık süresi, PANSS pozitif, PANSS genel psikopatoloji, PANSS toplam puanları bakımından fark saptanmadı. AİD olan hastaların PANSS negatif puanları AİD olmayan hastaların PANSS negatif puanlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktü. AİD olan hastalarda major depresyon tanısı (%58.5, n=31), AİD olmayan hastalardan (%18.8, n=9) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek saptandı. 41Endişe verici yaşam olayları AİD olan hastalarda, AİD olmayan hastalardan ve sağlıklı kontrollerden istatistiksel anlamlı düzeyde daha fazla saptandı. Psikotik hastalarda eşlik eden bir veya daha fazla yaşam olayı varlığının AİD bulunma riskini yaklaşık olarak 1.4 kat arttırdığı bulundu (risk oranı: 1.391). Sorun çözme becerileri yönünden değerlendirildiğinde AİD olan ve olmayan hasta grupları arasında fark saptanmamakla birlikte sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında hastaların sorun çözme becerileri sağlıklı kontrollerden daha düşüktü. Sorun çözme becerileri ölçeğinin alt ölçeklerine göre değerlendirildiğinde; hastalar ve kontroller arasında olumlu sorun yönelimi ve akılcı sorun çözme tarzı arasında fark olmamakla beraber, hastaların olumsuz sorun çözme yönelimi daha düşük, dürtüsel/dikkatsiz sorun çözme ve kaçınan sorun çözme puanları daha yüksek saptandı. Hastalarının sorun çözme becerileri ile PANNS değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Wiscon Kart Eşleşme Testinde saptanan Perseveratif Hata yüzdeleri karşılaştırıldığında AİD olan ve olmayan gruplar arasında fark saptanmadı. AİD olan ve AİD olmayan hastaların WKET Perseveratif Hata yüzdeleri, kontrol grubundan istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti.Sonuçlar: Psikoz hastalarında aktif intihar düşüncelerin varlığı; yaş, cinsiyet, hastalık süresi, ailedeki intihar girişimi ve ruhsal hastalık öyküsü, PANSS pozitif, genel psikopatoloji ve toplam puanları, sorun çözme becerileri ve WKET ile ölçülen perseveratif hata yüzdeleri ile ilişkili bulunmamıştır. Hastalardaki major depresyon varlığı, PANSS negatif semptom puanları, yaşam olayları ve geçmişteki intihar girişimleri aktif intihar düşüncelerinin varlığı ile ilişkili olarak saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Psikoz, İntihar, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Yaşam Olayları, Sorun Çözme

Biliş bozukluklarıBilişsel işlevlerProblem çözme becerisi+7
Hanife Sevinç İnal
Aydın Adnan Menderes University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Depresyonun sağaltımında sorun çözme eğitiminin etkililiği

Sorun çözme terapisi, yapılan etkililik çalışmalarından elde edilen bulgulara göre depresyonun tedavisinde etkili bir yol olarak gösterilmektedir. Bu çalışmada temel olarak, sorun çözme terapisinin, daha kısa ve grup formatında psikoeğitim şeklinde uygulanmasının depresyon belirtilerini azaltmada etkili olup olmadığı araştırılmıştır. SCID-I'e göre depresyon tanısı alan 24 hastaya, 4 grup olarak, 4 hafta boyunca sorun çözme eğitimi uygulanmıştır. Beck Depresyon Ölçeği , Beck Anksiyete Ölçeği ve Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri ile hastalardan, kabul ölçümü, eğitim öncesi ölçüm, eğitim sonrası ölçüm ve izlem ölçümü olmak üzere 4 ölçüm alınmıştır. Elde edilen bulgular, hastaların eğitim sonrası ve izlemde ölçülen depresyon ve anksiyete düzeylerinin, kabul ve eğitim öncesine göre anlamlı oranda daha düşük olduğunu göstermiştir. Bunun yanında, hastaların eğitim sonrasında ve izlemde ölçülen sorun çözme beceri düzeylerinde, kabul ölçümüne göre anlamlı oranda bir yükselme bulgulanmıştır. Sonuç olarak sorun çözme eğitiminin depresyonun tedavisinde etkili bir yol olduğu söylenebilir. , Anahtar Kelimeler: sorun çözme terapisi, sorun çözme eğitimi, depresyon, anksiyete, sorun çözme becerisi

AnksiyeteDepresyonProblem çözme+2
Elvan Demirbağ
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Ebeveyn kontrol davranışlarının ergenlerin öz düzenleme becerileri ve duygusal sorunları üzerine etkisi

Öz düzenleme kısaca, bireyin tepkilerinde değişiklik yapabilme kapasitesi olarak tanımlanabilir. Gelişiminde anne - babanın etkisinin olduğu belirtilen kendini düzenlemenin, ebeveyn kontrol davranışları tarafından ne şekilde etkilendiğinin anlaşılması ve bunun ergenlerin yaşadıkları duygusal sorunlara katkıda bulunup bulunmadığının görülmesi amacıyla böyle bir araştırma planlanmıştır. Bu amaçla 6., 7., 8. sınıflarda okuyan erken ergenlik dönemindeki 219 ergen ve bu gençlerin ebeveynlerinden oluşan bir katılımcı grubuna, Ergenler İçin Öz Düzenleme Ölçeği, Ebeveyn Psikolojik Kontrol Ölçeği, Ebeveyn Davranışsal Kontrol Ölçeği, Güçler ve Güçlükler Anketi uygulanmıştır. Çalışmada psikolojik ve davranışsal kontrol davranışlarının öz düzenleme becerilerinin aracı etkisiyle ergen degiskenlerini etkilediği; farklı kontrol boyutlarının farklı ergen degiskenleri ile iliskili olduğu; aracı degiskenli modelin büyük oranda doğrulandığı bulunmuştur. Buna göre, ergenler tarafından algılanan ana-baba psikolojik kontrolünün iki boyutu da ergenlerin özdenetim becerilerini, bu özdenetim becerileri de ergenlerin yaşadığı duygusal güçlükleri kısmı aracılık etkisi ile yordamaktadır. Babalara göre de psikolojik kontrol boyutlarından suçluluk yükleme boyutu duygusal sorunları tam aracı olarak yordarken sevgi esirgeme kısmi aracılık etkisi ile yordamaktadır. Ayrıca hem annelerin hem de babaların verdiği yanıtlara göre davranışsal kontrol boyutlarından "izleme" boyutu ergen duygusal güçlüklerini tam aracılık etkisiyle yordamaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikolojik kontrol, davranışsal kontrol, öz düzenleme, duygusal sorunlar, ergenlik, ebeveynlik tarzı

Affektif bozukluklarAna-babaDavranış+7
Canan Çelik Özden
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Ergenlerde yeme tutumları ile sorun çözme eğilimleri ve ebeveyne bağlanma arasındaki ilişkinin incelenmesi

Yeme bozuklukları ile anormal yeme tutum ve davranışları konusunda yapılan araştırmalarda bu tutum ve bozuklukların özellikle ergenlik döneminde daha çok görülen durumlar olduğu şeklinde görüşler hakimdir. Bu bozukluklarda etyolojik olarak çeşitli faktörlerin etkileşiminden söz edilmektedir. Ülkemiz alanyazınına bakıldığında ergenlik dönemindeki gençlerin hem sorun çözme hem de ebeveynlerine bağlanma tarzlarını inceleyen çalışmalara rastlanılmamıştır. Bu sebeple bu çalışmada ergenlerin yeme tutumları, sahip oldukları sorun çözme eğilimleri ve ebeveyn bağlanma stilleri; ayrıca sorun çözmenin, ebeveyne bağlanma ve yeme tutumu arasındaki ilişkide aracı rolü olup olmadığı araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Aydın merkezde bulunan farklı başarı düzeylerine göre seçkisiz olarak seçilen liselerin 9., 10. ve 11. sınıflarında okuyan 412 kız, 327 erkek toplam 739 öğrenciden oluşmuştur. Katılımcılara Yeme tutum Testi (YTT), Sosyal Sorun Çözme Envanteri (SSÇE) ve Anne-Babaya Bağlanma Ölçeği (ABBÖ) uygulanmıştır. Buna göre ergenlerin % 21.2'sinin yeme tutumu kesme puan (kesme puan=30) üzerinde olduğu bulgulanmıştır. Kızlarda ebeveynden algılanan aşırı koruma arttıkça yeme tutumlarında görülen bozukluğun arttığı erkeklerde ise ebeveynin ilgisiz olarak algılanmasının yanı sıra aşırı korumacı ve özerkliğe izin vermeyen şekilde görülmesi arttıkça yeme tutumlarında bozulmada artmaların olduğu görülmektedir. Anormal yeme tutumuna sahip ergenlerin normal yeme tutumuna sahip ergenlerle karşılaştırıldığında sorun çözme becerilerinin daha az olduğu; sorunlara olumsuz yaklaştıkları ve sorunların çözümünde daha kaçıngan ve dürtüsel oldukları görülmektedir. Son olarak sorun çözme becerileri ebeveynden algılanan bağlanma ile yeme tutumları arasındaki ilişkiye aracılık etmekte; ergenlerin yeme tutumlarını yordamada önemli bir etkiye sahip olmaktadır.

Ana-babaBağlanmaBeslenme+6
Nur Aytin
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Bireylerin psikoterapiye ulaşım, bilgi ve algı düzeyleri

Bu araştırmada, bir psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerin ruh sağlığı hizmetleri ve psikoterapilere ilişkin görüşlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma Nazilli Devlet Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran bireylerle yürütülmüştür. Araştırmaya sistematik örnekleme yöntemi ile seçilen 240 kişi alınmıştır. Araştırmada bireylerin ruh sağlığı hizmetleri ve psikoterapilere ilişkin görüşlerini belirlemek için araştırmacı tarafından oluşturulan katılımcıların sosyodemografik bilgilerinin yanı sıra, 30 maddeden oluşan ve bireylerin ruh sağlığı hizmetleri, psikoterapi hizmeti alma düzeyleri ve psikoterapiye ilişkin bilgi ve tutumlarına ilişkin Ruh Sağlığı Hizmet Soru Formu kullanılmıştır. Katılımcıların % 42,9'u önceden bir ruhsal yardım almıştır. Önceden ruhsal yardım alanların %6,79' u psikoterapi alırken, katılımcıların tamamı içerisinde psikoterapi alma oranı %2,91 olmuştur. Ruhsal yardıma başvuru düzeyleri ile yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, meslekler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Dul, boşanmış ve ayrı yaşayan gruptakilerin daha fazla ruhsal yardıma başvurduğu saptanmıştır. Katılımcıların önceden psikoterapi kelimesini duyma düzeyleri, verilen tanım sonrası psikoterapiyi bilme düzeyleri ile yaş, cinsiyet arasında anlamlı bir farklılık saptanmazken, eğitim, medeni durum ve meslek ile aralarında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek ile psikoterapiye ilişkin toplam tutum arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Eğitim düzeyleri ile psikoterapiye ilişkin tutumlar arasında anlamlı bir farklılık saptanmıştır.

Görüşme-psikolojikMental bozukluklarPsikiyatri+3
Hakan Şenel
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Benlik kurgularının intihar ve sorun çözme becerileriyle ilişkisi

Bu çalışmada benlik kurguları ile intihar davranışları ve sosyal sorun çözme becerileri arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca özerk, ilişkisel ve özerk-ilişkisel benlik kurguları olan bireylerin intihar davranışları ve bu ilişkide sosyal sorun çözme becerilerinin etkileri araştırılmıştır. Araştırma örneklemi Adnan Menderes Üniversitesi Fen-Edebiyat ve Eğitim Fakültelerinin farklı bölümlerinde öğrenim görmekte olan, çalışmaya katılmaya gönüllü, 564 kadın, 266 erkek toplam 830 öğrenciden oluşmuştur. Yapılan analiz sonucunda özerk benlik kurgusuna sahip katılımcıların intihar girişimi ve düşüncesi açısından yüzde dağılımlarının daha yüksek olduğu, bununla birlikte en düşük yüzde dağılımlarının ilişkisel benlik kurgusuna sahip olan katılımcıların olduğu bulunmuştur. Sosyal sorun çözme becerilerinin intihar düşünceleri olan ve girişiminde bulunan bireylerde düşük düzeyde olduğu, sosyal sorun çözme becerileri yüksek olan bireylerin özerk benlik kurgusu ölçek puanlarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunmuştur. Benlik kurgularıyla sosyal sorun çözme becerileri düzeyi arasında ilişki olduğu bulunmuştur. Hem benlik kurgularının hem de sosyal sorun çözme becerilerinin intihar davranışı üzerinde istatistiksel açıdan anlamlı bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Benlik kurgusu, ilişkisel benlik, intihar, özerk benlik, özerk-ilişkisel benlik, sosyal sorun çözme becerisi

BenlikBenlik kurgularıProblem çözme+3
Ünal Alpay
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda motor kortekse eksitabilite ölçümleri ve ölçümlerin klinik seyir ile ilişkisini araştıran kontrollü bir çalışma

Giriş: Günümüze dek Obsesif ? Kompulsif Bozukluğun (OKB) patofizyolojisiyle ilişkili çeşitli biyolojik varsayımlar ve bunları destekleyen birçok ilaç, beyin görüntüleme ve elektrofizyolojik çalışmaları mevcuttur. OKB'de yapılan elektrofizyolojik çalışmaların sayısı ve eksitabilite ilgili veriler henüz yetersiz ve bulguların bir kısmı çelişkilidir. Ayrıca bu çalışmaların çoğunun örneklem büyüklüğü oldukça küçüktür.Amaç: Mevcut çalışmanın amacı ilaç kullanımı ve komorbidite kısıtlaması olmadan daha geniş bir örneklemde, OKB hastaları ile sağlıklı gönüllüler arasında motor eşik ve diğer eksitabilite ölçümleri arasında anlamlı farklılıklar olup olmadığını incelemektir.Yöntem: Çalışmaya Mayıs 2008 ? Şubat 2009 tarihleri arasında, DSM-IV'e göre OKB tanısını karşılayan ve yaşları 18 ? 65 arasında değişen toplam 32 hasta ve 21 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hasta ve sağlıklı kontrollerin eksen I tanıları KUNG ile değerlendirilmiştir. Herhangi bir eksen I bozukluğu, alkol ? madde kullanımı olan sağlıklı gönüllüler çalışmadan dışlanmıştır. Katılımcılar elektrofizyolojik ölçümlerle eş zamanlı (± 1 hafta) uygulanan, Y-BOCS, HAM-D, HAM-A, CGI, BDE ve Görsel Analog Skalalar ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların elektrofizyolojik uyartımları için ?MagProX100 incl. MagOption? (Medtronic A/S, Denmark) TMS cihazı ve 70 mm çaplı olan kelebek biçimli TMS halkası (MCF-B65) kullanılmıştır. EMG ölçüm kayıtları sağ elin ABP kasından, yüzeyel elektrodlarla saptanmıştır. Daha sonra sol motor korteks uyartımı ile katılımcıların RMT, SICI, ICF ve LICI ölçümleri yapılmıştır.Bulgular: Bu çalışmanın ana bulgularına bakıldığında, RMT ölçümlerinde sağlıklı kontrol ve hastalar arasında anlamlı bir fark saptanmamış, ancak depresyon komorbiditesi olan ve hastalık şiddeti yüksek olan hasta alt gruplarında RMT anlamlı biçimde daha yüksek olarak saptanmıştır. SICI ölçümleri ne hastalar ile kontroller arasında, ne de hasta alt grupları içinde farklılık göstermemiştir. ICF değerlerinde ise hastalar ve sağlıklı kontroller arasında istatistiksel farklılık saptanmamış, ancak kombine ilaç kullanımı olan ve hastalık süresi uzun (> 10 yıl) olan OKB alt gruplarda anlamlı biçimde yüksek saptanmıştır. Hasta ve sağlıklı kontroller arasında LICI değerleri de bir farklılık göstermemekte, ancak erken hastalık başlangıcı olan OKB grubunda istatistiksel olarak daha yüksek saptanmıştır.Sonuç: Günümüze kadar OKB ile ilgili yapılan eksitabilite çalışmalarına bakıldığında, bu çalışma yayımlanmış çalışmalar arasında örneklem büyüklüğü en geniş olanıdır. Çalışmamızda sağlıklı kontroller ve OKB hastaları arasında elektrofizyolojik ölçümler açısından belirgin farklılık saptanmamıştır. Bu durum, sağlıklı kontrollerin seçiminde bir yan tutma olabileceği gibi, muhtemel metodolojik farklılıklardan, hastaların kullandıkları ilaçların ve/veya komorbid hastalıkların etkilerinden kaynaklanıyor olabilir. Diğer taraftan, önceki çalışmaların örneklemlerinin küçük olması, çoğunda eşlik eden tik bozukluğu / Tourette Sendromu'nun olması ve kontrol olgularının seçimindeki yan tutmaları da, OKB ile ilgili önceki bulguları etkilemiş olabilir. Çalışmamızda, özellikle depresif olan hastaların elektrofizyolojik bulguları, major depresif bozuklukla ilgili önceki bazı elektrofizyolojik çalışmalarla uyumludur. OKB'de kortikal eksitabilite ölçümlerini değerlendirmeyi amaçlayan gelecek çalışmaların planlanmasında araştırma yönteminin olabildiğince önceki çalışmalara benzer seçilmesi, ilaç kullanımı açısından daha homojen olan hasta gruplarının seçilmesi ve komorbiditenin olası etkilerinin farklılıkların göz önüne alınması önemlidir.Anahtar Sözcükler: Obsesif ? Kompulsif Bozukluk (OKB), Kortikal Eksitabilite, Motor Eşik, Transkraniyel Manyetik Stimülasyon (TMS).

AnksiyeteDepresyonElektrofizyoloji+5
Selçuk Şimşek
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cinsel istismara uğrayan ergen olgularda bireysel, ailesel ve istismara ait özelliklerin tanımlanması ve bu özellikler ile birlikte başa çıkma biçimleri, aile işlevleri ve anne baba tutumlarının ve olgu olmaya etkisinin belirlenmesi

Bu araştırmada bir yıl içinde çocuğun cinsel kötüye kullanımı yakınması ile başvuran 11 -18 yaş arası çocuk ve ergenler cinsel istismara uğrayan ergen olgularda bireysel, ailesel ve istismara ait özelliklerin tanımlanması, bireysel, ailesel ve istismara ait özelliklerin psikiyatrik bozukluk oluşum üzerine etkisi olup olmadığının karşılaştırılması ve başa çıkma mekanizmaları ile aile işlevlerinin ve anne ve babaların tutum farklılıklarının olgu olmaya etkisinin belirlenmesi amacıyla değerlendirilmiştir. Çalışmada 24'ü kız, 7'si erkek toplam 31 olgu ve 47'si kız, 14'ü erkek 61 sağlıklı ergenden oluşmaktadır. Her iki gruba da Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu ile tanı açısından taranmıştır. Çalışmaya katılan tüm çocuk ve ergenler ile anneleri tarafından Stresle Başa Çıkma Yolları Ölçeği - Ergen Formu, Stresle Baş Etme Tarzları Ölçeği - Erişkin Formu Formu, Aile Değerlendirme Ölçeği ve Aile Hayatı ve Çocuk Yetiştirme Tutumu Ölçeği doldurulmuştur. Değerlendirmeler sonunda, olgu olmayı belirleyen faktörler arasında okula gitmeme, kardeş sayısının çok olması, kaçıncı çocuk olduğu, fiziksel hastalık varlığı, zeka düzeyinin düşüklüğü, anne eğitiminin düşük olması, baba alkol kullanımı, marital sorun, aile içi şiddet ve ailede cinsel örselenme öyküsünün olduğu, olgu grubunda daha yüksek oranda psikopatoloji ve belirti olduğu saptanmıştır. Araştırma grubunda anksiyete bozukluğu ve depresif bozukluklar en sık görülen tanılar olmuştur. Olgu grubundaki çocuklarda tanıya etki olduğu saptanan tek sosyo-demografik değişkenin, sosyo-ekonomik düzey olduğu, belirlenmiştir. Ana baba tutumlarının psikopatoloji gelişimi üzerine etkisi saptanamamış; aile işlevleriyle ilgili olarak ise olgu grubunda iletişim ve gerek ilgiyi gösterme alt testlerinde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptanmıştır. Başa çıkma biçimleriyle ilgili olarak ise olgu grubunun problem odaklı başa çıkmaları daha az kullandığı ve bu başa çıkma biçimini daha az kullanmanın olgu olma riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Tanı almayı etkileyebilecek yordayıcıları saptamaya yönelik çalışmalardan da ruh sağlığına yönelik yordayıcı sonuçlara ulaşılabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Cinsel istismar, başa çıkma, psikopatoloji, yordayıcı, risk faktörleri

Aile işlevleriAna-babaAna-baba tutumu+7
Özlem Önen Doğan
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk epizodu depresyon olan bipolar bozukluk tanılı hastaların, antidepresan sağaltım altında manik/hipomanik kayma geliştiren ve geliştirmeyen major depresyon tanılı hastalarla klinik özellikler ve ailede psikiyatrik hastalık yüklülüğü açısından karş

ÖZETBaşlık: İlk epizodu depresyon olan ?Bipolar Bozukluk? tanılı hastaların, antidepresansağaltım altında manik\hipomanik kayma geliştiren ve geliştirmeyen major depresyontanılı hastalarla, klinik özellikler ve ailede psikiyatrik hastalık yüklülüğü açısındankarşılaştırılmasıAmaç: Bu çalışmada, bipolar bozukluk tanısıyla izlenen ve ilk epizodu depresyon olanhastaların, antidepresan sağaltım almaktayken manik\hipomanik kayma geliştiren vegeliştirmeyen major depresyon tanılı hastalarla klinik özellikler ve ailede psikiyatrik hastalıkyüklülüğü açısından karşılaştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri AD yataklı hasta birindeyatarak tedavi gören, bipolar bozukluklar biriminde ya da genel poliklinkte izlenmekte olup,öyküsünden ilk epizodun depresyon olduğu saptanmış olan bipolar bozukluk I ya da II tanılı 76hasta alındı. Tanı ve öykü , DSM-IV ölçütleri temel alınarak yapılandırılmış psikiyatrikgörüşmeler (SCID-I) ile yeniden değerlendirildi. Hastanın kendisi ve aile bireyleriyle gerçekleşenyarı yapılandırılmış görüşmeler yapıldı, tüm tıbbi kayıtlar geriye dönük olarak incelendi. Veriler,daha önce aynı yöntemlerle değerlendirilmiş, unipolar depresyon tanısıyla izlenmekte ikenantidepresan ilaç / EKT ile manik/hipomanik kayma geliştirme öyküsü olan 61 ve major depresifbozukluk (Unipolar depresyon) tanılı 80 hastanın verileri ile karşılaştırıldı.Bulgular: Bipolar bozukluk grubunda, hastalığın başlangıç yaşı ortalaması (27.2±9.4), unipolardepresyon grubundan (35.4±13.29) anlamlı olarak daha düşük, manik kayma grubundan(31.9±12.38) ise farklı değildi. Bipolar bozukluk tip 1 (25.2±8.68), tip 2'den daha erken yaştabaşlamaktaydı (38.7±9.1). Manik kayma grubunda bipolar ve unipolar gruba göre daha sıkdepresif epizod gözlendi. En yüksek hastaneye yatış oranı bipolar grupta (% 68.4) idi, onu manikkayma (% 36.1) ve unipolar depresyon (% 13.8) tanılı hastalar izliyordu.1Melankolik özellik, manik kayma grubunda en yüksek (% 62.3), bipolar grupta ikinci sıklıkta (%57.9) unipolar depresyon grubunda ise daha düşük oranda (% 27.5) bulundu. Psikotik özellik enyüksek bipolar grupta (% 46.1), daha sonra manik kayma grubunda (% 11.5), en düşük unipolardepresyon grubunda (% 1.3) saptandı. Atipik özellik, sırasıyla manik kayma (% 13.1), bipolar(% 10.5) ve unipolar depresyon grubunda (% 1.3) gözlendi. İntihar girişimi bipolar grupta enyüksek (% 39.5) idi, manik kayma grubu (% 23) ve unipolar depresyon (% 15) onu izliyordu.Bipolar bozukluk grubunun % 28.9'unda, manik kayma grubunun % 24.6'sında, unipolardepresyon grubunun ise % 8.8'inde ikinci derece akrabalarda psikiyatrik hastalık öyküsü vardı.Sonuç: İlk epizodu depresyon olan bipolar bozukluk tanılı hasta grubunun klinik özellikleri vehastalığın gidişi, antidepresana bağlı manik kayma geliştiren hasta grubununkine benzer, unipolardepresyondan ise farklılık göstermekteydi. Antidepresana bağlı manik kayma gösteren hastalar,unipolar ve bipolar bozukluk arasında bir geçişi yansıtıyor olabilir. Bu bulgular, gelecektekisınıflandırmalarda, antidepresanlarla tetiklenen mani/hipomani'lerin ?bipolar bozukluklar?başlığı altında yer alması gerektiği görüşünü desteklemektedir.2

Zahide Orhon
Dokuz Eylül University
2007
20