Muğla Sıtkı Kocman University
Faculty

Faculty of Medicine

Muğla Sıtkı Kocman University

47

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spondilolistezis gelişmiş olgularda, sistemik ve lokal biyokimyasal belirteçlerin hastalık kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkileri

Klinik pratikte en sık karşılaşılan yakınmalardan biri bel ağrısı ve beraberinde mevcut olan omurga dejeneratif hastalıklarıdır. Yapılan çalışmalarda omurga dejeneratif hastalıklarının patofizyolojisi anlaşılmaya çalışılmıştır (1,2,3,4,5). Buna göre dejeneratif omurga hastalığı olan bir kişide vertebral faset eklemlerde hipertrofi, flavum ligamanlarında hipertrofi ve kalsifikasyonlar gibi değişiklikler, omurilikte daralmaya, sinir köklerinde sıkışmaya ve hayat standardını düşüren klinik bulgulara sebep olmaktadır. Yapılan çalışmalarda özellikle flavum ligamanı, faset eklemler ve intervertebral diskteki dejeneratif değişikliklerde proinflammatuvar ve matriks metalloproteinazların (MMPs) rolleri incelenmiştir (1,3,4). Bu çalışmalarda faset eklemlerin inflamatuar süreçte dejenerasyonadan çok fazla etkilendiği, dejeneratif dar kanal hastaları ve dejeneratif disk hastalarında, bazı proinflamatuar sitokinlerin kan dolaşımında yalnızca disk hernisi olan hastalara göre daha yüksek seviyelerde olduğu gösterilmiştir (5). Dejeneratif veya fıtıklaşmış inrerverteral disklerde tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α), interlökin (IL) -1, IL-6, IL-17 ve interferon-gama (IFN-γ) dahil olmak üzere birçok proinflamatuar sitokin yükseldiği tespit edilmiştir (6-9). Dejeneratif ligamentum flavumda, pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokinlerden bazılarının düzeylerinin arttığı bildirilmiştir (4). Matris metaloproteinazlar, ekstrasellüler matriksin yıkılması veya modifikasyonundan sorumlu 20'den fazla enzimi içeren enzim ailesidir. Disk dejenerasyonu ile ilgili çalışmalarda MMP-1, MMP-3, MMP-7 ve MMP-13 gibi matris metaloproteinaz aktivite ve ekspresyonların ile ilişkili olduğu ve bunların seviyelerinin dejenerasyonun şiddetindeki artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (10-13). MMP-3, eklem kıkırdak matrisinin romatoid artrit, osteoartrit ve dejenere lomber disk dokularının yıkımında rolü vardır (14). Ayrıca bu dejeneratif süreçte oksidatif stresin de önemli bir rolünü olduğu düşünülmektedir. Oksidatif stres, oksidan ve anti-oksidan sistemler arasındaki dengenin oksidan sistemler lehine bozulması sonucu, artan reaktif oksijen veya nitrojen türleri hücrelerde lipitlere, proteinlere ve DNA'ya hasar verdiği bilinmektedir. Dechsupa ve arkadaşları, lomber spinal stenozis hastalarının hipertrofik ligamentum flavumunda oksidatif DNA hasarının patolojik olmayan ligamentum flavumuna göre daha yüksek olduğunu tespit etmişlerdir (15). Yine bir başka çalışma da katalaz ekspresyonundaki azalmanın lomber spinal kanal stenozuna bağlı ligamentum flavum hipertrofisi ile ilişkili bulunmuştur (16). Çalışmamızda lomber spondilolistezis gelişmiş hastaların interspinöz ligaman dokusunda oksidatif stresi ve biyokimyasal belirteçlerin değişimi, sistemik biyokimyasal belirteçler ile karşılaştırarak bu belirteçlerin hasta kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkisi araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Lomber spondilolistezis, lomber spinal stenoz, interspinöz ligament, Tolal sülfidril, AOPP, SOD

BiyobelirteçlerLomber vertebraSinir cerrahisi+4
Gökmen Reyhanlı
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber dejeneratif disk hastalarının prevelans ve risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Dejeneratif omurga hastalıklarına bağlı bel ağrısı toplumun önemli sağlık sorunlarından birisidir. Lomber omurganın dejeneratif hastalığı, dünyadaki önemli bir iş gücü kaybı nedenidir; spondilolistezis, disk dejenerasyonu ve lomber spinal stenoz gibi hastalıkları kapsar. Alt ekstremite ağrısı, halsizlik ve değişen şiddette bel ağrısı gibi klinik semptomlarla ilişkili olarak, lomber dejeneratif omurga hastalığı yaşam kalitesinde bir azalmaya yol açmaktadır. Dejeneratif disk hastalığı için gösterilen coğrafi eşitsizlikler, sosyoekonomik durum ve tıbbi bakıma erişimdeki eşitsizliklerle ilişkilendirilebilir. Disk dejenerasyonu, artan hasta yaşı ile doğrudan ilişkilidir. Erkeklerin bu dejenerasyona kadınlardan neredeyse on yıl önce başladıkları düşünüldüğünde, disk dejenerasyonunun kadınlara olan etkilerinin daha fazla olması ilginçtir. Manyetik Rezonans Görüntüleme, dejeneratif disk hastalığının değerlendirilmesi için hassas bir görüntüleme çalışmasıdır. Bu çalışmada Eylül 2019-Eylül 2020 tarihleri arasında 1 yıllık sürede polikliniğe bel ağrısı şikayeti ile başvuran hastaların verilerinin istatistiksel analizi SPSS 24 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) istatistik programı ile yapıldı. Çalışmada yer alan değişkenler nitel olduğundan bu değişkenlerin birbiri ile ilişkisi ki kare analizi uygulanarak belirlendi. Tanımlayıcı istatistikler frekans (n) ve yüzde değer (%) olarak ifade edilerek p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlarımız incelenen literatür ile uyumlu olarak bulundu. Sonuç olarak kadın hasta sayısı baskın izlendi. Kadın cinsiyet, kırsal yerleşim, diabet, obezite, sigara kullanımı ile cerrahi arasında anlamlı ilişki izlendi. Anahtar Kelimeler: Bel Ağrısı, Lomber Disk Hernisi, Populasyon, Prevelans

Lomber vertebraPrevalansRetrospektif çalışmalar+3
Celil Can Yalman
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran diyabetik hastaların pnömokok ve influenza aşı farkındalığının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda diyabet tanısı almış hastaların pnömokok ve influenza aşısı farkındalıklarını, aşı yaptırma oranlarını, aşılar hakkında bilgi kaynaklarını, aşı yaptırmama nedenlerini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 1 Mart 2021 ile 1 Nisan 2021 tarihleri arasında Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç hastalıkları polikliniğine başvuran diyabetes mellitus tanısı almış 274 katılımcıya aşılanma ile ilgili anket uygulandı. Bulgular: Çalışmaya katılanların %44,5'i kadın, %55,5'i erkek ve yaş ortalaması 59,08 ±13,3'tür. Çalışmaya katılan hastaların pnömokok aşısı yaptıranların oranı %45,6 ve grip aşısı yaptıranların oranı %38,3 olarak tespit edilmiştir. Hastalara aşı olması gerektiğine yönlendiren bilgi kaynakları sorulduğunda grip için %53,3 doktor,%37,1 televizyon, pnömokok için ise %76,8 doktor ve %14,4 televizyon olarak saptanmıştır. Bilgi kaynağı doktor olan hastalara doktor branşı sorulduğunda sırayla grip için %92,9 aile hekimliği ve pnömokok için ise %86,4 olarak aile hekimliği tespit edilmiştir. Grip aşısı yaptırmama nedenleri sorgulandığında hastaların %33,7'si aşı olmam konusunda beni yönlendiren olmadığı için,%13,6'sı grip aşısı hakkında bilgim yok,%32,5'i gerekli olduğu düşünmüyorum yanıtlarını vermişlerdir. Pnömokok aşısı yaptırmama nedenleri sorgulandığında hastaların %43,6'sı aşı olmam konusunda beni yönlendiren olmadığı için,%16,1'i pnömokok aşısı hakkında bilgim yok,%26,8'i gerekli olduğu düşünmüyorum yanıtlarını vermişlerdir. Sonuç: Diyabetik hastalarda influenza ve pnömokok aşı farkındalığı konusunda yaptığımız çalışmada elde ettiğimiz sonuçlar istenilen hedeflerden daha düşük oranda bulunmuştur. Doktorların özellikle aşıları önermesinin aşı farkındalığını ve aşılanma oranını arttıracağını tespit ettik. Anahtar kelimeler: Aşı, pnömokok, influenza, diyabetes mellitus, farkındalık

AşılamaDiabetes mellitusEğitim ve araştırma hastaneleri+5
Halil Çetinkaya
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran tip 2 diyabetik hastaların diyabet öz yönetiminin değerlendirilmesi

Bulgular: Bu çalışmada Tip 2 diyabetik hastalarının diyabet öz yönetimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız, kesitsel bir çalışma olarak planlanmış olup Mart-Nisan 2021 tarihleri arasında, Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran 377 Tip 2 Diyabet tanılı hasta üzerinde, katılımcılarla birebir anket uygulaması ile veri toplanarak yapılmıştır. Diyabete yönelik değerlendirmenin yapılması amacıyla araştırmacı tarafından literatür taranarak hazırlanan sosyodemografik form ve Tip 2 diyabetli kişilerde diyabet öz yönetim ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiş ve tüm analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 62,1 ± 12,2 yıl olup katılımcıların %55,4'ü erkek ve %44,6'sı kadın olarak saptanmıştır. Katılımcıların %80,6'sı evli, %44,9'ü ilkokul mezunu, %44,8 emekli, vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması 29,7±4,9, %44,6'sı obez olarak bulunmuştur. Katılımcıların diyabet öz yönetim ölçeğinden aldığı puanlar karşılaştırıldığında; cinsiyet, eğitim seviyesi, VKİ durumu, ailesinde diyabet hastalığı olanlar, diyabet eğitimi alma, diyabet tanı süresi, diyabete ek başka kronik hastalık varlığı, diyabet tedavi şekli, tedaviyi düzenli kullanımı, grip aşısı yaptırma, zatürre aşısı yaptırma, son 1 yılda diyabetle ilgili hastaneye başvuru ve pandemi döneminde diyabet takipleri açısından anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızdan sonuç olarak tip 2 diyabetli hastalarında diyabet özyönetiminin diyabetin önemli bir basamağı olduğu, hastaların her muayene sırasında diyabet eğitimlerinin verilmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, öz yönetim, diyabet öz yönetim ölçeği

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Eğitim ve araştırma hastaneleri+4
Fatih Karamanlı
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Bu çalışma tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılan prospektif bir çalışmadır. Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'ne Mayıs 2019-Mart 2021 tarihleri arasında total tiroidektomi planlanan 62 hasta araştırıldı. Hastalarda aralıklı sinir monitörizasyonu kullanıldı. Sinir monitörizasyonunda sinyal kaybı yaşanmayan grupta ses kalitesi değerlendirildi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ay, postoperatif 3. ay, postoperatif 6. ayda ses kalitesi objektif (akustik ve aerodinamik analiz) ve subjektif testlerle (SHİ-10, SİYKÖ) değerlendirildi. Objektif analizde anlamlı fark görülmedi (p>0,05). SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinde preoperatif ve postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı farklar görüldü (p<0,05). Rezeksiyon öncesi ve sonrası, sağ-sol rekürren sinir, sağ-sol vagus siniri amplitüt değerleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Cinsiyete göre, sağ-sol R1, R2, V1, V2 değerleri karşılaştırıldı, kadınlarda sol V1 amplitüdü daha yüksek bulundu (p=0,031). Sinir monitörizasyonu verileri ile objektif parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinin korelasyonu araştırıldı. F0 parametresi postoperatif 1. ay (p=0,008) ve F0 6. ay (p=0,012) disseksiyon sonrası ve öncesi sağ rekürren siniri amplitüt farkı ile F0 postoperatif 6. ay değeri sol vagus disseksiyon sonrası ve öncesi amplitüt farkı ile pozitif korelasyon gösterdi (p=0,043). NHR parametresi ise postoperatif 1. ay sağ rekürren disseksiyon öncesi ve sonrası sinir amplitüt değişimi ile negatif korelasyon gösterdi (p=0,022). Malign ve benign hastalar, sinir monitörizasyon verileri, akustik parametreler, aerodinamik parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerine göre karşılaştırıldı. S/Z parametresi 6. ay (p=0,013) değeri ve ameliyat öncesi SHİ-10 anketinde (p=0,048) her iki grup arasında anlamlı fark vardı. Çalışmada sinir monitörizasyonunun sinyal kaybı gelişmeyen hastalarda foniatrik değerlendirmede güvenli olduğu gösterildi. Tiroidektomi öncesi ve sonrası ses bozukluğu değerlendirilmesinin önemli olduğu vurgulandı.

Ses analiziSes bozukluklarıSes kalitesi+3
Sercan Subaşı
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödonöbetin eşlik ettiği ve etmediği epilepsi hastalarının psikolojik dayanıklılık, travma ve aleksitimik özellikler açısından karşılaştırılması

Epilepsi hastalığında psikiyatrik komorbidite sık karşılaşılan bir durumdur. Epileptik nöbetleri taklit eden psikojenik nonepileptik nöbetler (psödonöbet) psikiyatride konversiyon bozukluğu başlığı altında ele alınmaktadır. Psödonöbetlerin epilepsi hastalarında görülme sıklığı sanılanın aksine fazladır. Çalışmamızda psödonöbetin eşlik ettiği ve etmediği epilepsi hastalarını kendi arasında ve sağlıklı kontrol grubuyla psikolojik dayanıklılık, travma ve aleksitimik özellikler açısından karşılaştırdık. Çalışmaya nörolojik değerlendirmeler sonrasında 50 pür epilepsi, 20 psikojen nöbetin eşlik ettiği epilepsi hastası ve 70 sağlıklı katılımcı alındı. Bilgilendirme ve ardından yazılı onam alındıktan sonra katılımcıların sosyodemografik verilerine yönelik bilgiler alındı. Katılımcılardan, hepsi öz bildirime dayalı olan Travmatik Yaşantılar Ölçeği, Çocukluk Çağı Travma Ölçeğ, Dissosiyatif Yaşantılar Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği'ni doldurmaları istendi. Psikolojik dayanıklılık en düşük psikojen nöbetin eşlik ettiği epilepsi grubunda saptandı. Çocukluk çağı travması ve aleksitimik özellikler en yüksek psikojen nöbetin eşlik ettiği epilepsi grubunda saptandı. Travmatik Yaşantılar Ölçeği toplam puanı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anahtar kelimeler: epilepsi, psikojen nöbet, aleksitimi, travma, psikolojik dayanıklılık

AleksitimiEpilepsiNöbetler+2
Gamze Üstün
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Term ve preterm yenidoğan bebeklerde fototerapi öncesi ve sonrası farklı bölgelerden transkutan bilirubin ölçümünün doğruluğunun karşılaştırılması

Amaç: Serum bilirubin düzeyinin ölçümü, neonatal hiperbilirubinemiyi belirlemede altın standarttır, ancak ağrılı ve invaziv bir işlemdir. Yenidoğanlarda sarılık taramasının transkutan bilirubin (TcB) ölçümü ile güvenilir bir şekilde, daha kısa sürede, non-invaziv olarak kolaylıkla yapılabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı fototerapi öncesi ve fototerapi sonrası alın, sternum, karın, interskapular ve gluteal bölgeden ölçülen TcB düzeyleri ile TSB düzeylerini karşılaştırarak TcB ölçümü için en uygun bölgeyi belirlemektir. Yöntem: Bu prospektif çalışma Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Ünitesi'nde Ağustos 2020–Ağustos 2021 tarihleri arasında yapıldı. Fototerapi amacıyla Yenidoğan Kliniği'ne yatırılan, 34-41 gebelik haftaları arasında doğan ve yaşamının ilk 28 gününde olan sarılıklı bebekler araştırma kapsamına alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm bebeklerde fototerapi öncesi ve fototerapi sonrası beş bölgeden (alın, sternum, karın, interskapular ve üzeri bebek beziyle örtülü gluteal bölge) ölçülen TcB düzeyleri ile venöz kandan ölçülen TSB düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 108 bebeğin ortalama doğum haftası 37,6 ± 1,5 hafta ve ortalama doğum ağırlığı 3108 ± 548 gramdı. Intraclass correlation coefficient (ICC) analizine göre fototerapi öncesi sternum üzerinden yapılan TcB ölçümünün (ICC=0,657, p<0,001), fototerapi sonrası ise gluteal bölgeden yapılan TcB ölçümünün (ICC=0,619, p<0,001) TSB ile en iyi uyumu sağladığı görüldü. Geç pretermlerde ise (34-36 hafta) TSB ile en iyi korelasyonun fototerapi öncesi alın (r=0,948, p<0,001), fototerapi sonrası ise gluteal (r=0,623, p=0,002) bölgeden yapılan TcB ölçümleriyle sağlandığı görüldü. Sonuç: TcB ölçümlerinin yenidoğan sarılığı taramasında sternum üzerinden, fototerapi sonrası ise üzeri bebek beziyle örtülü gluteal bölgeden yapılmasının etkin ve güvenilir olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, sarılık, transkutan bilirubin, fototerapi, hiperbilirubinemi

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
Seda Eken
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran diyabetik hastaların COVID-19 enfeksiyonu farkındalığı, bilgi, tutum ve davranışları

Amaç: Bu çalışmada diyabet hastalarının Covid-19 enfeksiyonu ve aşıları hakkında bilgi düzeyi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Muğla Sıtkı Koçman Eğitim ve Araştırma Hastanesi diyabet ile beslenme ve diyetetik polikliniğinde Temmuz 2021- Eylül 2021 tarihleri arasında 18 yaş ve üzeri 341 diyabetik hastaya Covid-19 enfeksiyonu ile ilgili anket uygulanarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılanların %44,0'ı erkek, %56,0'ı kadın, yaş ortalaması 53,83±14,9'dur. Katılımcılar arasında ovid-19 enfeksiyonunu geçirenlerin oranı %14,4, geçirmeyenlerin %85,6. Hastaların %86,5'i Covid-19 aşısını yaptırmış, %13,5'i ise henüz yaptırmamış, %2,9'u ise yaptırmak istememiştir Hastaların bilgi puanı 3 ile 16 arasında değişmekte ve çalışmamızda bilgi puanı 16'dir. Diyabetliler Covid-19'u daha ağır geçirebilir diyenlerin oranı %75,1'dir. Katılımcıların %93,3'ü Covid-19 aşısını yaptırmak gerekir, %95,3'ü evden dışarı çıkmamak gerekir tutumunu benimsemektedir. Kalabalıkta bulunmayanların oranı %78,3, diyabet için her kontrole gidenlerin %35,2, egzersizlerini yapamayanların %71,8, beslenmesine daha az dikkat edenlerin %51,0'dir. Hastaların %81,8'i Covid-19'un tehlikeli olduğunu, %95,9'u sağlığına zarar vermesinden korktuğunu, %73,6'sı aşı olmadan salgının atlatılamayacağını belirtmiştir. İç ortamda arkadaşlarıyla görüşmeyenlerin bilgi puanı 16, evde egzersizlerini yapanların 17'dir. Covid-19'un sağlığına zarar vermesinden korkanların bilgi puanı (16), korkmayanlara göre daha yüksektir (13). Sonuç: Covid-19 enfeksiyonu farkındalığı, bilgi düzeyi diğer çalışmalardan yüksek çıktı. Aşı olmadan salgının atlatılamayacağı algısı daha çok benimsenmiştir. Bilgi düzeyinin artması ile tutum ve davranışların salgından korunmaya yönelik değişebildiği görüldü. Anahtar kelimeler: Covid-19, diyabetes mellitus, farkındalık, bilgi, tutum, davranış

BilgiCOVID 19Davranış+4
Nezahat Zurlu Gündüz
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda kişilik tipinin öz benlik ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisi ve ilgili faktörler

Giriş: Kanserli hastalarda stresle başa çıkma yöntemi olarak benlik saygısı gelişir ve bu durum yaşam kalitesini iyileştirir. Kişilik tipinin kanser gelişimi, prognoz ve yaşam kalitesi üzerine olan etkisi de araştırma konusudur. Amaç: Meme kanseri olan kadınlarda A tipi kişilik özelliğinin benlik saygısı ve yaşam kalitesi ile ilişkisinin ve etkili faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem ve Gereçler: Meme kanserli 154 kadın ile 78 sağlıklı kadın dahil edildi. Çalışmada Bortner'in Derecelendirme ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı ölçeği ve EORTC QOL-C30 ölçeği kullanıldı. Meme kanserli hastalarda hobi varlığı, benlik saygısı ve yaşam kalitesi ile kişilik tipi arasındaki ilişkiye bakıldı. Karşılaştırmalarda Mann-Whitney U, Kruskall- Wallis, Fisher's Exact testi, korelasyonda Spearman Rank korelasyon katsayısı analizi yapıldı. Kişilik tipi, özbenlik ve yaşam kalitesini belirleyen bağımsız faktörler çok değişkenli lojistik (bineary) regresyon analizi ile belirlendi. SPSS v19 programında p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastalar (54 ± 11 yıl ) ve kontrol grubu (42 ± 8 yıl) arasında yaş farkı yoktu (p= 0,108). Hastalarda A tipi kişilik oranı %69 iken, kontrollerde %58 idi (p= 0,093). Hastaların %93'ü yüksek benlik saygısına sahipken, konrol grubunda ise %96'idi (p=0,098). Kişilik tipi ve benlik saygısı yanısıra kişilik tipi ile yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişki yoktu (Sırasıyla p=0,960 ve p=0,946). Benlik saygısı ile yaşam kalitesi arasında ilişki kuruldu (p=0,018). A tipi kişilik olan hastalarda sosyal aktif iletişim sağlayan hobi sıktı (p=0,039) ve ikiden fazla hobiye sahiplerdi (p=0,015). Hobi tercihi ve hobi sayısının, benlik saygısına (p=0,032, p=0,041), yaşam kalitesine (Sırasıyla, p=0,004, p=0,007), kişilik tipine (Sırasıyla, p=0,014, p=0,027) bağımsız etkisi vardı. Sonuç: Aktif sosyal iletişim sağlayan hobilerin, kanserli kadınlarda kişilik özelliklerindeki değişimler, benlik saygısı ve yaşam kalitesi üzerine önemli etkileri olabilir. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, kişilik tipi, benlik saygısı, yaşam kalitesi, hobi

BenlikBenlik saygısıKanser hastaları+7
Aytuğ Çağırtekin
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kulak burun boğaz hastalıkları polikliniğine baş dönmesi şikâyeti ile başvuran hastaların değerlendirilmesi ve aile hekimliğince yönetimi

AMAÇ: Bu çalışmada Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine baş dönmesi nedeniyle başvuran hastaların demografik özelliklerinin, tanı ve tedavi süreçlerinin değerlendirilmesi ve birinci basamak sağlık hizmeti sunan aile hekimlerinin baş dönmesi yönetimi konusunda bilgi edinilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: 10 Mart 2022- 10 Mayıs 2022 tarihleri arasında Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Polikliniğine (KBB) baş dönmesi şikâyeti ile başvuran 18 yaş ve üzeri hastalar değerlendirildi. Araştırmaya dahil edilen hastalara çalışma hakkında bilgi verildi, yazılı onamları alındı. Hastalarla yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacılar tarafından literatür incelenerek hazırlanan 22 soru içeren bir anket formu dolduruldu. Bu anket formunda sosyodemografik özelliklerin yanı sıra baş dönmesinin özellikleri ile ilgili sorular ve baş dönmesi şikâyeti ile aile hekimliğine başvuruları ile ilgili sorular yer almaktadır. Anket formunun doldurulmasından sonra KBB hekimleri tarafından hastaların fizik muayeneleri yapıldı. Tüm hastalara otoskopi ve pozisyonel testler yapıldı. Uygun görülen bazı hastalara odyometri, vHIT testi (video Head Impulse Test) yapıldı. Vestibüler rehabilitasyon önerilme ve fayda görme durumu yazıldı. Muayene sonrası hekim; fizik muayene bulgularını, hastaya yapılan tetkik sonuçlarını, hastanın tanı ve tedavisini kaydetti. Verilerin analizi SPSS 21.0 ile yapılmıştır ve %95 güven düzeyinde çalışılmıştır. Analizlerimizde kategorik değişkenler için frekans ve yüzde değerleri hesaplanmıştır. Kategorik değişkenler arasındaki ilişki ise Ki-kare testi ile analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya baş dönmesi şikâyeti olan 166 kişi katılmıştır. Hastaların %68,1'i kadın, %31,9'u erkek cinsiyettedir. Ortalama yaş 51,9 ± 15'tir. En düşük yaş 18, en yüksek yaş ise 84'tür. Hastaların %73,5'i evli, %26,5'i evli değildir. %30,7'si çalışmakta, %69,3'ü çalışmamaktadır. Hastaların %76,5'inin baş dönmesi sebebiyle aile hekimliğine başvurusu olmamıştır. Aile hekimliğini tercih etmeme sebebi %82,8 branş doktoruna muayene olmak istememeleri nedeniyle olduğu saptanmıştır. Konulan tanı %51,2 periferik vestibüler hastalık, %25,3 santral vestibüler hastalık, %16,3 sistemik hastalık, %7,2 belirsizdir. Periferik vestibüler hastalık tanısı konan hastalardan %45,3'ü BPPV, %38,4'ü periferik vestibülopati, %9,3'ü vestibüler nörit, %7si meniere tanısı almıştır. Hastaların pozisyonel test sonucu %74,7 normal, %25,3 patolojik bulunmuştur. 166 hastadan 88'ine odyometri yapılmış ve bunlardan %59,1'i normal, 40,9'u patolojik bulunmuştur. Vestibüler değerlendirme yapılan 59 hastanın vestibüler değerlendirme sonucuna göre normal olanların oranı %54,2'tür. Aile hekimliğine başvuranlar ve başvuranların yaşı ve eğitim durumu arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır. Aile hekimliğine başvuranların %63,6'sı 41-60 yaş arasında, %72,7'si ilkokul-ortokul-lise mezunudur. Aile hekimliğine başvurma sıklığı ile yaş, medeni durum, eğitim durumu, çalışma durumu ve kronik hastalık varlığı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. 40 yaş üstünde, evlilerde, ilkokul-ortaokul-lise mezunlarında, çalışmayanlarda ve kronik hastalığı olanlarda aile hekimliğine başvuru daha fazla olmaktadır. Aile hekimliğine daha önce hiç başvurmayan kişiler ise çoğunlukla evli olmayan, yüksekokul-üniversite mezunu, çalışan ve kronik hastalığı olmayan kişilerdir. SONUÇ: Çalışmamızda baş dönmesi hastalarının sosyodemografik özelliklerini ve klinik olarak altta yatan patolojilerinin dağılımlarını literatürdeki veriler ile çoğunlukla uyumlu bulunmuştur. Elde ettiğimiz verilere göre baş dönmesi şikâyeti olan kişilerin bu şikayetler nedeniyle birinci basamak sağlık hizmetlerini tercih etmemektedir. Tercih etmeyenlerin büyük çoğunluğu ise branş doktoruna muayene olmak istediğini belirtmektedir. Klinik olarak baş dönmesine eşlik eden bazı ek şikayetlerin ve ek hastalıkların periferik, sistemik ve santral vestibüler hastalıkların ayırıcı tanısında önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Anamnez, fizik muayene, otoskopi ve pozisyonel testler ile ayırıcı tanının birinci basamak sağlık kuruluşlarında da yapılabileceği ve gerekli görüldüğünde ileri tetkik ve tedavi için sevk edilebileceği düşünülmektedir.

Aile hekimliğiBaş dönmesiKulak-burun-boğaz hastalıkları+1
Selda Dursun Arıcı
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00