
39
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
İnternet bağımlılığı olan ergenlerde ve ebeveynlerinde otizm spektrum semptomlarının, anksiyete ve depresyon düzeylerinin incelenmesi
Damla Balkan, İnternet Bağımlılığı Olan Ergenlerde ve Ebeveynlerinde Otizm Spektrum Semptomlarının, Anksiyete ve Depresyon Düzeylerinin İncelenmesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Muğla, 2020. İnternet bağımlılığı, son yıllarda giderek artan, kişinin işlevselliğinde bozukluğa yol açan, psikiyatrik komorbiditesi yüksek olan bir davranışsal bağımlılıktır. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, anksiyete bozuklukları, depresif bozukluklar, Otizm Spektrum Bozukluğu internet bağımlılığına eşlik eden psikopatolojiler arasındadır. Geniş otizm fenotipi de düşünüldüğünde, çalışmamızda, internet bağımlılığı olan çocuklardaki ve ailelerindeki otizm spektrum bozukluğu belirtilerinin, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya klinik görüşmeler ile internet bağımlılığı saptanan ek psikiyatrik hastalığı olmayan 12-17 yaş aralığında 32 olgu ile ebeveynleri ve yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş, herhangi bir psikiyatrik hastalığı olmayan, sağlıklı 32 ergen ve ebeveynleri alındı. Çalışmaya katılan tüm olgulara ve ebeveynlerine sosyodemografik veri formu verildi. Çalışmaya katılan tüm ergenlerden Young İnternet Bağımlılığı Testi, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği, Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri ve ebeveynlerinden Beck Depresyon Ölçeği, Durumluk Sürekli Kaygı Envanteri, Otizm Anketi, Sosyal İletişim Ölçeği doldurmaları istendi. Çalışmada, Sosyal İletişim Ölçeği, Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği, Çocuk Sürekli Kaygı Envanteri puanları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuş olup, bu ölçeklerin artan puanlarının internet bağımlılığı olasılığını arttırdığı saptandı. Hasta ve kontrol grubunda Sosyal İletişim Ölçeği puanları ile Otizm Anketi puanları arasında pozitif korelasyon saptandı. Sonuç olarak bu çalışmada, internet bağımlılığı olan ergenlerde, otizm, anksiyete ve depresyon ölçek puanlarının daha yüksek olduğu aynı zamanda bu puanlardaki artışın internet bağımlılığı olasılığını arttırdığı bulundu. Ergenlerin otizm puanları ile ebeveynlerinin otizm puanları arasında pozitif bir ilişki gösterildi. Anahtar kelimeler: anksiyete, depresyon, internet bağımlılığı, otizm spektrum bozukluğu
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı alevlenmesi ile hastaneye yatan hastaların bir yıl içindeki alevlenme sıklığını etkileyen faktörler
Bu araştırma, KOAH alevlenme ile hastaneye yatış risk faktörlerini incelemek amacıyla yapılan retrospektif bir çalışmadır. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Kliniğine 1 Ocak- 31 Mart 2018 tarihleri arasında KOAH alevlenme tanısı ile yatan hastaların taburcu olduktan sonra 1 yıl içinde yeniden ağır alevlenme ile hastane yatışları araştırılmıştır. Çalışmaya 101 hasta alındı, 38'i dışlanma kriterlerinden dolayı çıkarılarak toplam 63 hasta değerlendirmeye alındı. Veriler hasta dosyalarından, eksik bilgiler ise telefonla iletişime geçilerek edinildi. Yeniden alevlenme ile hastaneye yatan hastalar Grup 1, yatışı olmayanlar Grup 2 olarak adlandırıldı. Hastaların genel demografik, klinik, laboratuvar, radyolojik bulguları kayıt edildi. Alevlenme ile hastaneye yatan hastalar dışında alt analiz olarak alevlenme varlığı, alevlenme ile acile başvuru (Grup 3-4) ve mortaliteyi etkileyen faktörler de araştırıldı. Alevlenme ile hastaneye yatış sıklığı, acile başvuru sıklığı ve total alevlenme sayısı ile klinik demografik veriler karşılaştırıldı. Çalışmaya alınan hastaların %73'ünün (n=46) yeniden alevlenme ile acil başvurusu ve/veya yatışı olduğu, %54'ünün ise alevlenme ile yatışı olduğu saptandı. Hastaların %44.4'ünün (n=28) ise eksitus olduğu öğrenildi. Araştırmamızda FVC değeri (p=0.007) daha düşük, vücut kitle indeksi 25'in altında (p=0.034) ve depresif bozukluğu olanlarda (p=0.010) daha sık ağır alevlenme ile hastaneye yatışın olduğu saptandı. Vücut kitle indeksi daha düşük (p=0.020), hastanede yatış süresi daha uzun (p=0.026), PaCO2 45 mmHg'nın üstünde (p=0.002), Laktat değeri 2 ve üstünde (p=0.021) ve kardiyovasküler hastalığı (p=0.008) olanlarda mortalite daha yüksek bulundu. Acile alevlenme ile başvuranlarda daha düşük trombosit değerleri (p=0.021) ve daha yüksek CRP (p=0.015) düzeyleri saptandı. Sonuç olarak, KOAH'ta ağır alevlenme ve mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırdığımız çalışmamızda, alevlenme ile hastaneye yatan hastaların yarısından fazlasının yeniden alevlenme geçirdiği ve bu hastaların 2 yıl içindeki mortalitelerinin yüksek olduğu saptandı. FVC değeri düşük olan, VKİ normal veya düşük olan hastaların ağır alevlenme açısından riskli olduğu, Karbondioksit retansiyonu, düşük VKİ, hastanede yatış süresi, Laktat ve LDH düzeyininde mortaliteyi etkileyen faktörler olduğu saptandı. KOAH alevlenme ile hastaneye yatan hastaların yeniden alevlenme riski ve mortalitesinin yüksek olduğu gözlendi. Bu hastalarda etkin pulmoner rehabilitasyon, yakın izlem, farmakolojik, non-farmakolojik tedavilerin yeniden gözden geçirilmesi, eşlik eden komorbiditelerin tedavisi gibi multidisipliner yaklaşım gerektiği düşünülmektedir.
Alt solunum yolu enfeksiyonu ile hastane yatışı yapılan, 2-5 yaş arası çocukların, anne sütü alımı açısından değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmada, alt solunum yolu enfeksiyonuyla, hastane yatışı yapılan, 2-5 yaş arası çocukların, anne sütü alma açısından değerlendirilmesi ve anne sütünün alt solunum yolu enfeksiyonunda etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: 01.01.2016 ve 31.12.2021 tarihleri arasında, Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hastalıkları polikliniklerine; pnömoni, bronşiolit tanılarıyla başvurup, hastaneye yatışı yapılan ve yatışı yapılmayıp, genel kontrol ya- da takip amacıyla polikliniğe başvuran, 2-5 yaş arası, randomize seçilen 908 olgunun dosyaları, retrospektif taranarak, anne sütü alma durumlarının karşılaştırılması amaçlandı. Olgulardan, elde edilen verilerin analizinde IBM SPSS Statistic 26 programı kullanıldı. Bu süreçte Ki-Kare, T-Testi, One-Way ANOVA ve Korelasyon testleri kullanıldı. BULGULAR: Olguların %41,9'u kız, %58,1'i erkektir. Araştırmaya dâhil edilen 2-5 yaş arası çocukların %22,4'ü 2 yaşında, %37,5'i, 3 yaşında, %27,3'ü 4 yaşında, %12,8'i 5 yaşındadır. Araştırılan olguların yaş ortalaması 3,30 ± 0,95'tir.18 aya kadar anne sütü alımı ve olguların hastane yatış durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı, zayıf düzeyde negatif korelasyon görülmüştür. (p<0,01 ). 18 aya kadar anne sütü alımı ve olguların hastane yatış süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı, çok zayıf düzeyde negatif korelasyon görülmüştür. (p<0,05). SONUÇ: Anne sütünün, pek çok faydası ve gerekliliğinin yanında, hastaneye yatış gerektiren alt solunum yolu enfeksiyonlarına karşı koruyucu olduğunu görülmüştür. Buna rağmen araştırmamızda elde edilen bilgilere göre toplam anne sütü alma süreleri ve ilk 6 ay sadece anne sütü alma oranları hedeflenen düzeylerin altındadır. Bu konuda gerekli bilgilendirme ve özendirme politikaları uygulanmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Anne sütüyle beslenme, pnömoni, bronşiolit, alt solunum yolu enfeksiyonu, Muğla
Değişik yöntemlerle derlenen (manuel, alet ve kamera desteği ile) ayak, ayakkabı ölçüleri ve adım uzunluğundan boy ve cinsiyet tahmini
Amaç: Adli tıbbi uygulamalarda kimliklendirme önemlidir. Ölümlü ya da ölümsüz olaylarda, olay yerindeki kişilere ait iz ve ölçülerden, bu kişilerin boy ve cinsiyetlerinin belirlenmesi de kimliklendirmenin bir parçasıdır. Bu çalışmada, kişilerin ayak ve ayakkabı ölçülerine ek olarak düz zemindeki adım uzunlukları ile diz altı ve kol uzunluğundan boy uzunluğu ve cinsiyetin tahminine yönelik yöntemler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya gönüllü 150 kişi dâhil edilmiştir. Katılımcıların demografik verileri yanı sıra, boy uzunluğu, bilateral maksimum ayak ve ayakkabı uzunluk ve genişlikleri, adım, her iki diz altı ve kol uzunlukları ile omuz genişliği ölçüleri veri toplama formuna kaydedilmiştir. Veriler SPSS istatistik programı aracılığı ile değerlendirilmiştir. Korelasyon ve regresyon analizleri yapılmıştır. Pratikte karşılaşılabilecek senaryolar gözetilerek mevcut ölçüler ile boy ve cinsiyet tahmini formülleri oluşturulmuştur. Sağ ve sol taraf ölçümlerinin ortalamaları arasında anlamlı fark olup olmadığı t test ile test edilmiştir. Ayrıca, ölçümler esnasında kamera kaydı alınan 70 katılımcıda, kamera kaydından yapılan ölçümlerle manuel ölçümler arasında tahmin güvenirliklerinin karşılaştırılması yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 75'i(%50) kadın, 75'i(%50) erkek, yaş ortalaması 26.3 yıl ±5.8. Katılımcıların doğum yeri bölgeleri ve kemik gelişimlerinin tamamlandığı en uzun yaşam bölgeleri değerlendirildiğinde her ikisinde de Ege Bölgesinin çoğunlukta olduğu, kadınlarda en çok 38 numara, erkeklerde en çok 43 numara ayakkabı giyildiği belirlenmiştir. Yapılan ölçümler sonucunda; tüm verileri kullandığımızda cinsiyeti %100 oranda doğru tahmin edebildiğimiz saptanmıştır. Geliştirilen yöntemlerde; • Ayak izleri ve ayakkabının bulunduğu olay yerinde, ayakkabı numarası ve maksimum sağ ayak uzunluk ölçüsünün kullanıldığı model, • Buluntu ceset parçalarında sol kol uzunluğu ve maksimum sol ayak uzunluğunun kullanıldığı model, • Cinsiyet tahmininde, tek başına ayakkabı numarasının en yüksek oranda (%97.3), ortalama adım uzunluğunun ise en düşük oranda (%56.7) doğru sonuç verdiği değerlendirilmiştir. Sonuç: Uygulamada, en az ölçüm kullanılması ve sağ-sol taraf ölçüleri arasında anlamlı bir farklılık da olmadığından her iki ayak ölçülerinin mevcut olduğu durumda boy tahmini için sadece sol ayak ölçülerinin kullanılmasının uygun olduğu, cinsiyet tahmini için sadece ayakkabı numarasının yeterli olacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Adli Antropoloji, Ayak, Ayakkabı Ölçüleri, Adım Uzunluğu, Diz altı, Kol Uzunluğu, Kamera Kaydı, Boy Tahmini, Cinsiyet Tahmini
Travmatik beyin hasarı olan olguların maluliyet oran hesaplarında karşılaşılan sorunlar: Farklı cetvellerin karşılaştırması
Amaç: Adli tıbbın önemli uygulama alanlarından birisi de travmatik yaralanmalardan sonra kişilerde kalan sekeller nedeniyle işgöremezlik/maluliyet oran hesabı hakkında rapor düzenlemektir. Bu konuda ülkemizde kullanımda olan birden fazla Yönetmelik bulunmaktadır. Bu raporlar genel olarak Meslekte Kazanma Gücü Kayıp Oranı Raporları ve Engelli Sağlık Kurulu raporları olarak iki başlık altında incelenebilir. Bu iki Yönetmelik arasında ciddi farklılıklar vardır ve bu nedenle aynı sekele sahip kişiler farklı Yönetmelik hesapları ile farklı oranlar alabilmektedir. Bu çalışmada trafik kazaları sonrası yaralanmalardan dolayı gelişen sekeller nedeniyle işgöremezlik/maluliyet oranları hesaplamalarında kullanılan yönetmeliklerdeki farklılıkları ve eksiklikleri ortaya koyabilmek için sadece kafa travması geçiren olgular ele alınmıştır. Olguların iki cetvele göre aldıkları oranların karşılaştırması yapılarak, farklılıkları, eksiklikleri ortaya koymak ve trafik kazalarına özel ortak kullanılabilecek bir cetvel düzenlenmesi gereğine vurgu yapmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında 01.01.2017-31.12.2019 yılları arasında maluliyet raporu düzenlenen olgular arasında kafa travması nedenli maluliyet raporu düzenlenen olguların raporları geriye dönük olarak yeniden incelenmiştir. Cinsiyet, yaş, kaza türü, yaralanma tipi, muayene bulguları, kalan sekel gibi veriler raporlarda kayıtlı bulgulardan elde edilmiştir. Raporlarda mevcut son muayene bulgularına göre her bir olgunun; Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği kapsamında Çalışma Gücü kayıp oranı ve Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik kapsamında tüm vücut engellilik oranı yeniden hesaplanmıştır. Her iki cetvelde kafa travmaları bölümünde yer alan sekellerdeki farklılıklar tartışılmış ve aynı sekel için elde edilen oranlardaki farklılıklar açısından karşılaştırmalı istatistiksel analiz yapılmış, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: 253 kafa travmalı olgunun 251'i (%99,2) trafik kazası, 2'si (%0,79) iş kazası nedeniyle yaralanmıştır. Olgularımızın çoğunluğunu 20-39 yaş arası genç erişkinler oluşturmaktadır (n=126, %49,8), %70'i erkek (n=177), %30'u kadındır (n=76). Her iki cetvele göre hesaplanan oranlarda önemli farklılıklar olduğu, her sekelin cetvellerde yer almadığı görülmüştür. Uygulamada hakkaniyet ve farklı cetvellerdeki aynı sekel için oranlar arası bir uyum yakalayabilmek adına takdiren oranda azaltma uygulandığı görülmüştür. Düzenlenen raporlarda meslekte kazanma gücü kayıp oranı hesaplamalarında daha fazla takdiren indirim uygulandığı görülmüştür (%83,4). Sonuç: Yönetmeliklerde ciddi farklılıklar olması, aynı olguda bile farklı oranların çıkması mağduriyetlere yol açmaktadır. Bu nedenle kişiler hangi cetvelden daha yüksek oran alabilirse o cetvele göre rapor düzenlenmesini talep edebilmektedir, bu da uygulamada birden fazla yerde ve birden fazla rapor düzenlenmesi ile sonuçlanmaktadır. Bu tarz talepler adli tıbbi pratikte de güvenilirlik kaybına yol açmakta ve hekimler için de yıpratıcı olmaktadır. Güncel, travmatik yaralanma modellerine uygun, trafik kazalarına özel ortak bir cetvel geliştirilmesi hukuksal açıdan çok yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Adli tıp; Çalışma Gücü Kaybı; Engellilik; Maluliyet; Kafa Travmaları
Eritropoetin dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında kemik iliği bulgularının değerlendirilmesi
Giriş: Kronik böbrek hastalığında (KBH), anemi sık karşılaşılan önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. KBH'de aneminin birçok sebebi olsada esas sebep eritropoetinin göreceli eksikliğidir. Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) Clinical Practice Guideline for Anemia in Chronic Kidney Disease 2012 kılavuzunda, yeterli demir depoları olan, renal anemili hastalarda eritropoezi uyarıcı ajanlar (ESA) ile tedavi önerilmekte ve hemoglobin hedefi olarak ise 10-11,5 g/dl hedeflenmektedir. ESA tedavisi alan hastalarda kazanılmış ESA direnci önemli bir problemdir. Bu çalışmada amaç, KDIGO 2012 ilgili kılavuzuna göre, kazanılmış ESA dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında, kemik iliği bulgularının incelenmesidir. Materyal/ metod: Ocak 2012-Mart 2020 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz programında olan 210 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Optimum dozda ESA almakta iken, KDIGO kılavuzuna göre kazanılmış ESA direnci olan hastaların, hasta, hastalık ve kemik iliği örnekleme sonuçları analiz edildi. Kemik iliği biyopsi sonucuna göre hastalar, displazisi olan ve olmayan, hematolojik hastalık tanısı olan ve olmayan olmak üzere alt gruplara ayrıldı ve gruplar arasında sağ kalım analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmada 26 hasta değerlendirildi. Ortanca yaş 60 yıl (25- 90) olan grubun, 17'si (%65.4) erkekti ve hemodiyaliz tedavisi ortanca süresi 27.5 ay (12- 102) olarak saptandı. Hastaların ortanca hemoglobin değeri 9.10 g/dl (6.6- 9.9), ortanca ferritin değeri 1103.5 ng/ml (235- 3633) olarak tespit edildi. Kemik iliği biyopsi bulgularında %26.9'unda kemik iliği demir yükü tespit edilirken, %26.9'unda kemik iliği fibrozis bulgusu tespit edildi. 10 hastada (%38.5) displazi tespit edilirken, bunlardan 5 tanesi hematolojik tanı aldı. Hematolojik tanısı olan hastalar ile olmayanlar arasında sağ kalım analizi yapıldığında, hematolojik patolojisi olan grup aleyhine sağkalım açısından farklılık gözlendi (p = 0.045). Sonuç: Kemik iliği yetmezliği veya benzeri hematolojik hastalıkların erken tanısının konulup sıkı takibinin yapılmasının, hastalık sağ kalımını etkileyebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, ESA direnci, kemik iliği bulguları, anemi
Akromegali hastalarında miR-26a, miR-16 ve let-7 mikroRNA'ların klinik ve metabolik etkileri
Amaç: MikroRNA'lar (miRNA) hücrelerde gen ekspresyonunu posttrasnskipsiyonel düzeyde etkileyen küçük nükleotid dizileridir. Bazı miRNA'lar onkogen gibi davranış göstereceği gibi, bazıları tümör süpresör gibi davranmaktadır. Bu çalışmada miRNA'ların akromegali hastalarında, tümör gelişmesindeki rolü, klinik ve metabolik parametrelere etkisi araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya akromegali tanısı konulmuş 39 hasta (20 K/ 19 E, ortalama yaş 51.6±10.1 yıl) ve 39 yaş ve cinsiyet eşleştirilmiş sağlıklı kontrol (27 K/ 12 E, ortalama yaş 52.1±12 yıl) dahil edildi. Tüm katılımcılardan periferik kanda miR-16, miR-26a ve let-7 düzeyleri real time PCR yöntemleri ile ölçüldü. Akromegalik hastaların demografik özellikleri, adenomun radyolojik özellikleri, tedavi yöntemleri ve komorbiditeleri değerlendirildi. Bu parametreler ile miRNAlar arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Akromegali hastaları ile kontrol grubu arasında miR-16 ve miR-26a arasında anlamlı fark bulunmazken let-7 düzeyleri, akmegaliklerde kontrol grubuna göre düşük saptandı [0.945 (0.29-5.77) vs.1.261 (0.25-3.1); p:0.053]. Adenom boyutu, optik kiazma basısı ve kavernöz sinüse invazyonu üzerinde miRNA'ların etkisi gözlenmedi. Medikal tedavi ihtiyacı üzerine miRNA'ların etkileri incelendiğinde, medikal tedavi ihtiyacı duyan hastalarda (N: 26, %66,6) miR26a ekpresyonunun arttığı [1.22 (0.63-5.98) vs.0.74 (0.51-2.62); p=0.004], ancak miR-16 [0.95 (0.34-5.27) vs 0.74 (0.44-2.65); p: 0.121] ve let-7 [0.75 (0.29-5.77) vs. 0.63 (0.29-1.44); p:0.095] ekspresyonlarının benzer olduğu saptandı. Hastalar akromegaliye bağlı gelişen koroner arter hastalığı, hipertansiyon, hiperlipidemi, Tip 2 diabetes mellitus, multinodüler guatr, malignensi ve kolonik polipler açısından değerlendirildiğinde ise gruplar arasında her üç miRNA düzeyinde istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Sonuç: Tümör süpresör özellik gösterdiği bilinen let-7 miRNA düzeyinin akromegali hastalarında düşük saptanması, let-7'nin akromegalide tümör gelişiminde rolü olabileceğini düşündürmektedir. Bu miRNA'ların, akromegali hastalarının klinik bulguları ve komorbiditeleri üzerinde etkisi saptanmazken medikal tedavi alan hastalarda artmış miR-26a ekspresyonu, bu miRNA'nın uzun dönem prognozunu belirlemede etkisinin olabileceğini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Akromegali, mikroRNA, miR-26a, miR-16, let-7
Acil servise başvuran ve hastaneye yatan toplum kaynaklı pnömonili hastaların sağaltımında pnömoni şiddet skorları ve inflamasyon markırlarının rolü var mıdır?
Toplum kökenli pnömoni (TKP) tanısı almış hastalarda mortalite riskinin tahmininde, yoğun bakım takibi ihtiyacının belirlenmesinde ve hastaneye yatışın kararlaştırılmasında CURB-65, CRB-65, CURB, SOAR, SMART-COP, PSI, A-DROP gibi pnömoni şiddet skorlama sistemleri, magnezyum (Mg) gibi hücresel iyonlar ve CRP, nötrofil, lenfosit, nötrofil sayısının lenfosit sayısına oranı olan NLR, platelet sayısının lenfosit sayısına oranı olan PLR gibi inflamasyon markırları günlük pratiğimizde kullanılmaktadır. Çalışmamızı planlarken, hastaneye yatan TKP'li olgularda yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip ihtiyacı, 28 günlük mortalite ve hastane mortalitesi riskini belirlemek amacıyla CURB-65, CRB-65, CURB, SOAR, SMART-COP, PSI, A-DROP, CRP, NLR, PLR, Mg gibi parametrelerin bu ihtiyaç ve risklerin belirlenmesinde ve hastalarımızın sağaltımındaki sürece olan etkisini; ayrıca bunun literatür ile karşılaştırılmasını amaçladık.
Demographic characteristics and socioeconomic conditions of acute ischemic patients who apply to the emergency service
Objective: To determine the socioeconomic status of patients diagnosed with ischemic stroke who applied to the emergency department in our hospital and to reveal the relationship between low socioeconomic status and stroke severity. Material and Method: In our study, a questionnaire was applied to 65 patients who were diagnosed with acute ischemic stroke who applied to the emergency service between April 2019 and January 2020, or their relatives, to determine their socioeconomic status. Age, gender, marital status, education levels, economic levels, economic perceptions, nutritional habits, risk factors, vital signs, NIHSS, arrival time to the emergency room, and routine laboratory tests were created as independent variables. In particular, the relationship between socioeconomic status and education levels and stroke severity was analyzed statistically. Results: A total of 65 patients (mean age 74.1 ± 11.5 years) with acute ischemic stroke admitted to the emergency department were included in the study. It was found that cases with lower education level, working with physical strength and income level below 1500 TL were independently associated with higher NIHSS. Conclusion: Socioeconomic status was found to be related to the severity of stroke. Less education level and low economic level were found to be associated with more severe stroke in acute ischemic stroke patients. It was found that those who worked with physical force had a severe stroke. Keywords: ischemic stroke, socioeconomic status, educational level, NIHSS, physical stregth
Unilateral total diz protezi ile aynı seansta karşı dize proksimal fibular osteotomi ve medial gevşetme yapılan bilateral gonartrozlu hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi
Osteoartrit (OA), ağrı ve eklem deformitesine neden olan ilerleyici kıkırdak kaybına yol açan sinovyal eklemlerin kronik, progresif, dejeneratif hastalığıdır. 60 yaşından sonra % 30 sıklıkta görülen diz OA sı dünyadaki en yaygın kas-iskelet sistemi şikayetidir. Semptomatik diz OA medial kompartımanda daha sık görülmekte ve varus deformitesiyle sonuçlanmaktadır. Bu çalışmada bilateral gonartrozu olan tek seansta bir dizine TDP, diğer dizine PFO ve perkütan medial gevşetme yapılan hastaların erken dönem dönem klinik ve radyolojik sonuçları açısından retrospektif olarak değerlendirilip literatür ile kıyaslanmıştır. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Ocak 2017-Mart 2018 arasında 55 hastaya aynı seansta TDP ve PFO uygulanmıştır. Bu hastalardan 43 ü çalışma kriterlerini sağladığı için çalışmaya dahil edilmiştir. Dahil edilen hastaların yaş ortalaması 65,6 ± 6,55 (57-79) olarak hesaplandı. Ortalama takip süresi 8,5 (6-12) aydır. Hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1., 3., 6. ve 12. aylarda takipleri yapılıp, VAS, WOMAC skorları ile FTA ve lateral yükseklik değerleri hesaplanarak kaydedilmiştir. Ameliyat öncesi 51,95 olan ortalama WOMAC skor ortalaması ameliyat sonrası 12.ayda 29,93'e düştüğü görülmüştür. VAS skor ortalamalarıda ameliyat öncesi 7,16 iken, ameliyat sonrası 12.ayda 3,5' e gerilemiştir. Hastaların radyolojik takiplerinde varus deformitelerinde düzelmeler kaydedilmiştir. Klinik ve radyolojik değişimlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. PFO ve medial gevşetme uygulanan dizde hastaların postoperatif 1.günde semtomatik olarak rahatladığı kaydedilmiştir. Bunun erken dönemde hasta mobilizasyonunu kolaylaştırdığı görülmüştür. Çalışma sonuçlarımıza göre hastanın ameliyat esnasındaki VKİ'sinin sonuçlara etkisi olmadığı görülmüştür. Grade 3 hastaların ağrı skorları ile radyolojik ölçüm sonuçlarının 12.aya gelindiğinde grade 4 hastalardan daha iyi olduğu görülmüştür. PFO basit bir cerrahi girişim gibi görünsede kendi içinde riskleri vardır. Bunlardan en önemlisi peroneal sinirle ilgili komplikasyonlardır. Cerrah bu konuda dikkatli ve bölge anatomisine hakim olmalıdır. PFO ek implantların takılmasını gerektirmeyen basit, güvenli, hızlı ve uygun fiyatlı bir ameliyattır. TDP yapılamayan komorbit hastalar için de alternatif cerrahi bir seçenek olabilir. Çalışmamızın kısıtlamaları hasta sayısının az ve takip süresinin kısa olmasıdır. Yeni bir cerrahi prosedür olan PFO nun etkinliği ve endikasyonlarını belirlemek için çok hasta sayılı uzun dönem çalışmalara ihtiyaç vardır.