Pamukkale University
Faculty

Faculty of Dentistry

Pamukkale University

13

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinde frontal sinüs boyutları ve hacmi değerlendirilerek cinsiyet tayini

Amaç: Bu çalışmanın amacı, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) verileri kullanılarak frontal sinüsün lineer ve hacimsel ölçümlerine dayalı olarak cinsiyetin belirlenmesindeki güvenilirliği değerlendirmektir. Ayrıca çalışma, frontal sinüs morfometrisinin adli kimliklendirmede tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılabilirliğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Yöntem: Bu retrospektif çalışma, Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı arşivinde bulunan, yalnızca tanısal amaçla alınmış 21×19 cm FOV alanına sahip Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntülerinin değerlendirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Görüntüler, NewTom 5G XL (Cefla, Imola, İtalya) cihazı kullanılarak 110 kV, 3,00–8,73 mA, 3,6–5,4 s tarama süresi ve 0,125–0,250 mm voksel boyutlarında elde edilmiştir. Çalışmaya, 20–89 yaş aralığında, frontal sinüs gelişimi tamamlanmış ve patolojik bulgusu bulunmayan 125 kadın ve 125 erkek olmak üzere toplam 250 bireyin KIBT verileri dahil edilmiştir. Frontal sinüsün anteroposterior derinlik, yükseklik ve genişlik ölçümleri belirlenen anatomik sınırlar esas alınarak yapılmış; hacim ölçümleri ise 3D Slicer yazılımında yarı otomatik segmentasyon yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 250 birey dahil edilmiştir. Kadın ve erkek grupları arasında frontal sinüsün tüm lineer (derinlik, yükseklik, genişlik) ve hacimsel ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptanmıştır (p<0001). Erkeklerde tüm parametrelerin ortalama değerleri kadınlara göre daha yüksek bulunmuştur. Lojistik regresyon analizine göre cinsiyet ayrımında en güçlü belirleyiciler sağ derinlik, sol derinlik ve sağ genişlik ölçümleridir. ROC analizi sonucunda %78,4 duyarlılık ve %83,2 özgüllük elde edilmiştir. Sonuç: KIBT ile elde edilen frontal sinüs ölçümlerinin cinsiyet ayrımında yüksek doğruluk oranı sağladığı görülmüştür. Özellikle sağ ve sol derinlik ile sağ genişlik parametreleri, cinsiyet belirlemede en güçlü ayırt edici değişkenler olarak öne çıkmıştır. Bu sonuçlar, frontal sinüs morfometrisinin adli kimliklendirme sürecinde güvenilir ve tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: frontal sinüs, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, cinsiyet tayini

Şeriye Mert
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gıda benzeri solüsyonların farklı prostodontik alt yapı materyallerinin mekanik özelliklerine etkileri

Amaç: Bu çalışma, diş ve implant destekli restorasyonlarda kullanılan yüksek performanslı polimer, 3 Y-TZP zirkonya ve metalik alt yapı materyallerinin gıdabenzeri kimyasal ortamlara orta dönem maruziyet sonrası mekanik ve yapısal kararlılığını karşılaştırmayı amaçladı. Yöntem: Standart boyutlarda örnekler hazırlanarak 37 °C'de 60 gün gıda benzeri solüsyonlarda (heptan, etanol, sitrik asit ve distile su) bekletmeden önce ve sonra Leeb sertliği (HL) ölçüldü. Dinamik mekanik analiz single cantilever bending modunda 37 °C'de uygulanarak depolama (E′), kayıp modülü (E″) ve sönüm faktörü (tan δ) elde edildi. Yüzey özelliklerindeki değişimler taramalı elektron mikroskobu ile değerlendirildi. Bulgular: Başlangıç Leeb sertlik değerleri gruplar arasında homojendi. Maruziyet sonrası titanyum ve frezelenmiş Co-Cr'da HL değişimi minimal olup SEM'de belirgin kimyasal aşınma gözlenmedi. Lazer sinterleme ile üretilmiş Co-Cr'da sitrik asit koşulunda karbür zengin bölgelerde sığ ve seçici aşınma izleri sınırlı düzeyde saptandı. Yüksek performanslı polimerlerde etanol temasına bağlı hafif HL ve E′ azalması ve tan δ'da artış eğilimi izlendi; yüzey bozulması sınırlı kaldı. Genel olarak değişimler materyale ve çözeltiye özgü olup küçük ve orta etki büyüklükleriyle seyretti. Sonuç: İncelenen tüm altyapı materyalleri 60 günlük kimyasal yaşlandırma sonrası klinik açıdan kabul edilebilir dayanım sergiledi. Gıda benzeri solüsyonlara yüksek maruziyet beklenen olgularda titanyum veya frezelenmiş Co-Cr daha stabil bir seçenek olarak öne çıkarken, yüksek performanslı polimerler uygun endikasyon ve yüzey yönetimiyle uygulanabilirliğini korumaktadır. Anahtar Kelimeler: prostodontik alt yapı materyali, yüksek performanslı polimer, Leeb sertlik, sönümleme, dinamik mekanik analiz.

Hakkı Doğuş Çevik
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

TAS1R2 (sweet taste receptor) ve GLUT2 (glucose transporter) gen polimorfizmlerinin ve çevresel risk faktörlerinin diş çürüğü etiyolojisi üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, TAS1R2 geni rs35874116 ve GLUT2 geni rs5400 tek nükleotid polimorfizmleri ve çevresel risk faktörlerinin diş çürüğü ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda 15-55 yaş aralığındaki, yüksek çürük riskli grupta(DMFT≥14) 50 ve düşük çürük riskli grupta (DMFT≤3) 50 olmak üzere toplam 100bireyden yanak içi sürüntü örnekleri alınmış ve örneklerden DNA izolasyonu yapılmıştır. TAS1R2 geni rs35874116 ve GLUT2 geni rs5400 tek nükleotid polimorfizmleri genotiplendirilmiştir. Her katılımcı sosyodemografik, oral hijyen alışkanlıkları ve beslenme tercihleri ile ilgili bilgileri içeren anket formlarını doldurmuştur. Katılımcıların plak indeksi, gingival indeks, tükürük akış hızı ve tükürük pH klinik parametreleri kaydedilmiştir. TAS1R2 ve GLUT2 genlerinin genotip dağılımları incelenmiştir. Elde edilen veriler, IBM SPSS 25 programında istatistiksel yöntemler kullanılarak anlamlılık düzeyi p<0,05'te değerlendirilmiştir. Bulgular: Düşük ve yüksek çürük risk grupları arasında yaş, DMFT indeksi, ağız kuruluğu, diş hekimi ziyareti, diş fırçalama sıklığı, ara öğün sıklığı, içecek tüketim şekli, sakız çiğneme sıklığı, plak miktarı, gingival indeks ve uyarılmış tükürük pH çevresel risk faktörleri açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark bulunmuştur. TAS1R2 geni rs35874116 (p=0,0001) ve GLUT2 geni rs5400(p=0,0001) polimorfizmlerine ait genotip dağılımları açısından çürük risk grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır. Her iki gene ait polimorfik genotiplerin ortalama DMFT değerleri ve ara öğün yapma sıklığı, normal genotipe kıyasla anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda çeşitli çevresel faktörlerin çürük gelişiminde etkili olabileceği sonucuna varılmıştır. TAS1R2 geni rs35874116 ve GLUT2 geni rs5400polimorfizmlerinin diş çürüğüne yatkınlığı arttırabileceği belirlenmiştir. Her iki gene ait polimorfik genotipler, ara öğün tüketimini artırarak çürük riskini dolaylı olarak yükseltiyor olabilir. Anahtar Kelimeler: TAS1R2, GLUT2, polimorfizm, diş çürüğü, DMFT

Ezgi Coşkun
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

ENAM ve MBL2 gen polimorfizmlerinin çürükle ve çevresel risk faktörleriyle ilişkisinin araştırılması

Amaç: Diş çürüğü yaygın bir ağız sağlığı sorunudur ve mine oluşumu ile bağışıklık genlerindeki varyasyonların çürük gelişimini etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışma, enamelin (ENAM) ve mannoz bağlayıcı lektin (MBL2) genlerindeki SNP'lerin çürük riskiyle ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Kliniği'ne başvuran 120 birey (60 yüksek çürük, 60 düşük çürük) dahil edilmiştir. Yazılı ve bilgilendirilmiş onam alındıktan sonra, yanak sürüntülerinden DNA izole edilerek rs3796704 ve rs11003125 polimorfizmleri genotiplendirilmiş, çevresel risk faktörleri anket ile değerlendirilmiştir. Bulgular: ENAM rs3796704'te GG genotipinde DMFT en düşük, GA ve özellikle AA genotipinde en yüksek bulunmuş; A aleli risk arttırıcı, G aleli koruyucu etki göstermiştir (p<0,001). MBL2 rs11003125'te CC genotipi ve C aleli en düşük, GG genotipi ve G aleli en yüksek DMFT ile ilişkilidir (p<0,001). Gruplar arasında DMFT skoru, yaş, plak ve gingival indeks, eğitim düzeyi, diş fırçalama sıklığı, diş arası temizleme yöntemi, fırça türü, ara öğün, asitli içecek tüketim sıklığı ve şekerli gıda ve içecek tüketim sıklıkları ile tükürük pH değerleri açısından anlamlı farklar saptanmıştır (p<0,05). Buna karşın, cinsiyet, fırçalama süresi, florür uygulaması, ana öğün sayısı, beslenme tercihi ve abur cubur tüketimi açısından anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Analizler sonucunda, ENAM (p=0.0001) ve MBL2 (p=0.0001) genlerindeki varyasyonların çürükle istatistiksel olarak anlamlı farklılıklarla ilişkili olduğu saptanmıştır. Diş çürüğüne yatkınlık açısından duyarlılığı belirleyen genetik bölgelerin tanımlanabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Diş çürüğü, ENAM, MBL2, Tek nükleotid polimorfizmleri

Bilge Şensöz
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı polisaj sistemlerinin renk adaptasyon yeteneği yüksek üniversal kompozitlerin renk değişikliği, yüzey pürüzlülüğü ve bakteriyel adezyonuna etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda farklı polisaj sistemlerinin üniversal kromatik kompozitlerin renk değişikliği, yüzey pürüzlülüğü ve bakteriyel adezyonuna olan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada Brilliant EverGlow, Clearfil Majesty Esthetic, Neo Spectra ST HV ve Omnichroma kompozitlerinin her birinden 52 adet olmak üzere toplamda 208 örnek hazırlanmıştır. Her bir kompozit grubundaki örnekler polisaj sistemlerine göre (kontrol grubu-Mylar Strip, OneGloss, OptiDisc ve Clearfil Twist Dia) n=13 olacak şekilde rastgele 4 alt gruba ayrılmış, polisaj sistemlerinin uygulanmasının ardından her alt gruba ait 1 adet örnek taramalı elektron mikroskobunda incelemek üzere kullanılmıştır. Renk değerleri spektrofotometre ile, pürüzlülük ise mekanik profilometre ile ölçülmüştür. Bakteriyel adezyon deneyinde pelikıl oluşumu amacıyla örnekler tükürükte 1 saat bekletilmiş, Streptococcus mutans içeren süspansiyon eklenerek 24 saat 37°C'de inkübasyona bırakılmıştır. Deney aşamalarını takiben her örnek için 50'şer µl besiyerine ekim yapılmış, 24 saat boyunca CO2'li ortamda 37°C'de inkübe edilmiştir. İnkübasyon işleminin ardından oluşan koloniler sayılıp mililitre başına koloni oluşturan birim (cfu/ml) cinsinden hesaplanmıştır. Daha sonra örnekler 12 gün boyunca kahve ile renklendirilmiş, polisaj işlemleri sonrası ve renklendirme prosedürü sonrası ölçümler yapılmış, renk değişikliği CIEDE2000 formülüyle hesaplanmıştır. Bulgular: Clearfil Majesty Esthetic, en az renk değişikliğinin olduğu kompozittir. Tüm kompozit gruplarında Mylar Strip grubu en fazla renk değişikliğinin görüldüğü gruplar olurken; OneGloss, OptiDisc ve Clearfil Twist Dia polisaj sistemleri arasında anlamlı fark yoktur. Omnichroma en az yüzey pürüzlülüğü sergileyen kompozit olmuştur. Bakteriyel adezyon bulgularında ise en yüksek değerler tüm kompozitler için Mylar Strip gruplarında görülmüş, yüzey pürüzlülüğü ile bakteriyel adezyon değerleri arasında sadece Omnichroma'nın Mylar Strip grubunda anlamlı pozitif korelasyon bulunmuştur. Yüzey pürüzlülük değerleri ile ΔE00 arasında ise, tüm gruplar için anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmada yer alan grupların tümünün ΔE00 değeri, klinik olarak kabul edilebilir eşik düzeyden (ΔE00=1,8) yüksek bulunmuştur. Pürüzlülük değerleri tüm gruplarda 0,2 µm'den azdır. Bakteriyel adezyon değerleri kompozit materyalden ve polisaj sisteminden etkilenmiştir. Anahtar Kelimeler: bakteriyel adezyon, üniversal kompozit, polisaj sistemi.

Bakteriyel adezyonlarStreptococcus mutansYüzey pürüzlülüğü
Ebru Yılmaz
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dört farklı kalsiyum silikat bazlı biyoaktif simanın steril ortamda ve kontamine edilmiş ortamlarda farklı zaman aralıklarında push-out bağlanma dayanımlarının in-vitro olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu in vitro çalışmanın amacı, dört farklı kalsiyum silikat bazlı simanın (Biodentine™ (Septodont, Fransa), MTA Angelus (Angelus, Brezilya), NeoMTA 2 ve NeoPutty (Avalon Biomed, ABD)) kanla kontamine olan ve olmayan ortamlarda, farklı zaman aralıklarında (1., 7. ve 28. gün) gösterdiği push-out bağlanma dayanımlarını ve bu testler sonucunda oluşan kırık tiplerini stereo mikroskop altında değerlendirmektir. Yöntem: Bu in vitro çalışmada, tek köklü mandibular premolar ve maksiller santral dişlerden 1 mm kalınlığında dentin diskleri hazırlandı. Her disk üzerinde 1,0 mm çapında dört adet yapay perforasyon alanı oluşturuldu. Disklerin yarısı steril, diğer yarısı ise çözdürülmüş koyun kanlı agar ile kontamine edildi. Dört farklı siman, üretici talimatlarına uygun şekilde hazırlanarak perforasyonlara uygulandı. Örnekler sekiz gruba ayrıldı: Biodentine™ steril (BD-NC), Biodentine™ kanla kontamine (BD-C), MTA Angelus steril (aMTA-NC), MTA Angelus kanla kontamine (aMTA-C), Neo MTA steril (NMTA-NC), Neo MTA kanla kontamine (NMTA-C), NeoPutty steril (Putty-NC) ve NeoPutty kanla kontamine (Putty-C). Tüm örnekler 37 °C'de ve %95–100 nemli ortamda 1, 7 ve 28 gün süreyle inkübe edildi. Push-out testi, universal test cihazı kullanılarak gerçekleştirildi; elde edilen kuvvet değerleri bağlanma yüzeyine oranlanarak megapaskal (MPa) cinsinden hesaplandı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi olup anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Bulgulara göre, tüm zaman noktalarında ortalama bağlanma dayanımı açısından en yüksek değer BD-NC grubunda, en düşük değer ise NMTA-C grubunda ölçüldü. BD-NC grubunun ortalama bağlanma dayanımı sırasıyla 1., 7. ve 28. günlerde 4,97 ± 0,80 MPa, 6,32 ± 1,20 MPa ve 6,74 ± 0,36 MPa olarak belirlenmiştir. NMTA-C grubunda ise bu ortalama değerler sırasıyla 1,34 ± 0,21 MPa, 1,45 ± 0,45 MPa ve 1,81 ± 0,33 MPa şeklinde kaydedilmiştir. Kan kontaminasyonu, istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bağlanma dayanımını azaltmış (p < 0,05); ayrıca kontamine gruplarda adeziv kırık oranı belirgin şekilde artmıştır. Sonuç: Materyallerin bağlanma dayanımları zamanla artmakta; ancak bu dayanım, kontaminasyon varlığında özellikle geç sertleşen materyallerde azalmaktadır. Hızlı priz süresi ve yüksek biyomineralizasyon kapasitesi sayesinde Biodentine, kontaminasyondan en az etkilenen materyal olarak öne çıkmıştır. Buna karşın Angelus MTA, NeoMTA 2 ve NeoPutty materyallerinin bağlanma performansı, kontaminasyon altında anlamlı şekilde düşüş göstermiştir.

Ercihan Hayrettin Kayapınar
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diş hekimlerinin restoratif tedavi uygulamalarına bakış açısı

Amaç: Diş hekimleri tarafından gerçekleştirilen restoratif tedavilerin çeşitliliğinin, koruyucu uygulamaların kapsamının ve toplanan verilerin sistematik olarak değerlendirilmesinin; ağız-diş sağlığı hizmetlerinin sunulması ve gerek duyulduğunda yeniden düzenlenmesinde belirleyici bir rolü vardır. Bu unsurlar, yalnızca klinik tedavi süreçlerinin kalitesini artırmakla kalmaz, aynı zamanda hizmetlerin uzun vadeli verimliliğini ve lisans eğitiminin de temel dayanak noktalarından birini oluşturur. Ayrıca hekimlerden elde edilen istatistiksel veriler, güncel tedavi yöntemleri ve teknolojik gelişmeler doğrultusunda hekimlerin kendi bulundukları konum hakkında da bilgi sahibi olmalarını sağlar. Bu nedenle; Türkiye'de aktif olarak çalışmakta olan diş hekimlerinin restoratif tedavilerdeki bakış açıları hakkında bilgi sahibi olabilmek amacıyla bir anket metni hazırlanmıştır. Yöntem: Anket metni toplam 27 soru ve iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde diş hekimlerinin demografik özellikleri hakkındaki sorular yer alırken; ikinci bölümde hekimlerin restoratif tedaviler sırasında kullandıkları materyaller, uyguladıkları tedaviler, koruyucu uygulamalar, restoratif diş hekimliği kursları ve hasta motivasyonu hakkındaki sorular yer almıştır. Verilerin incelenmesinde Pearson Ki Kare Testi uygulanmış ve analiz sonuçları aynı zamanda frekans (n) ve yüzde (%) şeklinde sunulmuştur. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır. Bulgular: Ankete 174'ü erkek ve 247'si kadın olmak üzere 421 kişi dahil edilmiştir. Kategorik olarak karşılaştırmalarda yaş, cinsiyet, mesleki tecrübe ve hekimlerin çalıştıkları kurumlar dikkate alınmıştır. Yeni mezun ve genç hekimler ankete daha fazla katılım sağlamış, koruyucu uygulamaları ve üniversal adezivleri daha fazla tercih etmişlerdir (p<0,001). Diş ağartma uygulamalarını kadın hekimler daha fazla uygulamışlardır (p<0,001). Genellikle özel muyanehane ve kliniklerde güncel restoratif tedaviler ve materyaller daha fazla oranda tercih edilmiştir. Sonuç: Diş hekimleri arasında modern teknik ve yöntemlerin yaygınlaştırılması gerekmekte; bununla ilgili olarak lisans eğitimi süresince ya da mezuniyet sonrasında hekimler restoratif tedaviye yönelik eğitim programları, tanıtımlar ve kurslarla desteklenmelidir. Özellikle ileri restorasyon teknikleri ve dijital gülüş tasarımı konularında bir farkındalık oluşturulmalıdır. Anahtar Kelimeler: anket, diş hekimliği, restoratif diş tedavisi

AnketlerDental materyallerDental restorasyon+1
Onur Akkurt
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gıdaları taklit eden solüsyonlarda bekletilen farklı restoratif materyallerin yüzey pürüzlülüğü ve biyofilm oluşumunun In Vitro olarak incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı gıdaları taklit eden solüsyonlarda bekletilen farklı restoratif materyallerin, yüzey pürüzlülüğü ile biyofilm oluşum parametrelerini analiz etmek ve bu parametreler arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Beş farklı restoratif materyal [alkasit, giomer, ormoser, direkt kompozit ve indirekt kompozit] ile hazırlanan 220 örnek gıdaları taklit eden solüsyonlarda (heptan, etanol, sitrik asit ve tükürük[kontrol]) bekletilme öncesinde rastgele gruplara ayrılmış, isimlendirilip numaralandırılmıştır. Başlangıç yüzey pürüzlülük değerleri ölçülen numuneler solüsyonlarda 7 gün süre ile bekletilmiştir. İkinci pürüzlülük değerleri kaydedilen örnekler ile sterilizasyon sonrasında bakteri adezyon deneyi gerçekleştirilmiş, yüzeylerdeki bakteri tutulumu colony forming unit (cfu) yöntemi ile ölçülmüştür. Önceden belirlenmiş 20 adet numune bakteri adezyon deneyi sonrası taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile görüntülenmiştir. Bulgular: Cention N ve Beautifil II grupları yüksek yüzey pürüzlülük değerleri gösterirken, Gradia Plus grubu ise düşük pürüzlülük değerleri sergilemiştir (p<0,001). Solüsyonlardan sitrik asit yüzey pürüzlülüğünü diğer solüsyonlardan daha fazla etkilerken, heptan yüzey pürüzlülüğünü en az etkileyen solüsyon olmuştur (p<0,001). Cention N ve Beautifil II örneklerinin diğer materyallerden daha yüksek düzeyde bakteri tutulumu gösterdiği tespit edilmiş, G-ænial A'Chord ve Gradia Plus gruplarında ise düşük bakteri adezyon değerleri görülmüştür (p=0,008). En yüksek mikrobiyal tutulum değerleri sitrik asite maruz bırakılmış örneklerde tespit edilmiş, en düşük değerler ise heptanda bekletilen örneklerde ölçülmüştür (p<0,001). Sonuç: Farklı özellikteki materyaller solüsyonlardan değişen oranlarda etkilenmiştir. Alkasit ve giomer örnekleri, diğer numunelerden daha çok etkilenirken, solüsyonlardan sitrik asitin yüzeye etkisi yüksek olarak saptanmıştır. Araştırmamızda yüzey pürüzlülüğünün restoratif materyaller üzerindeki mikrobiyal tutulumu etkilediği görülmekle birlikte yüzey yükü, yüzey enerjisi ve materyal bileşimi gibi diğer faktörlerin de bakteri adezyonu açısından kritik olduğunu unutmamak gerekir. Anahtar Kelimeler: bakteri adezyonu, kompozit, yüzey pürüzlülüğü

Bakteriyel adezyonlarKompozit reçinelerYüzey pürüzlülüğü
Mehmet Alperen Şahin
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Demir eksikliği anemisi ile erken çocukluk çağı çürükleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

ÖZET Amaç: Bu çalışma, çocuklarda Demir Eksikliği Anemisi (DEA) ve Erken Çocukluk Çağı Çürükleri (EÇÇ) arasındaki ilişkiyi inceleyerek, demir eksikliğinin çürük oluşumuna etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran ve yaşları 24-71 ay arası olan çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma, her birinde 75 kişi olmak üzere, DEA grubu ve Kontrol grubu olarak iki gruptan oluşmaktadır. Çocukların ağız içi muayeneleri Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde gerçekleştirilerek, çürük (d), çekilmiş (m), dolgulu (f) dişleri tespit edilmiş ve tüm skorlar kaydedilmiştir. DEA bulunan ve bulunmayan çocukların çürük indeks skorları karşılaştırılmış ve veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Bulgular: DEA grubunda d, m ve dmft skorları, Kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Cinsiyetler açısından gruplar arası karşılaştırmalarda; d skoru erkeklerde, m ve dmft skoru ise kızlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (p<0,05). Grup içi karşılaştırmalarda tüm skorlarda, cinsiyetler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Yaş ilerledikçe DEA grubunda m, f ve dmft skorlarında; Kontrol grubunda ise tüm skorlarda istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülmüştür (p<0,05). Sonuç: DEA tanısı almış çocuk hastalarda diş çürüğü insidansının ve çürük indeks skorlarının sağlıklı çocuklara kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tüm çürük indeks skorları için, cinsiyetin her iki grupta da bir etkisinin bulunmadığı ve yaş ilerledikçe arttığı gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: çocuk, çürük, demir eksikliği anemisi, erken çocukluk çağı çürükleri

Ümmü Sena Çölgeçen
Pamukkale University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

One curve ve one reci döner eğe sistemleri ile gerçekleştirilen kök kanal tedavisinin değerlendirilmesi ve yaşam kalitesi üzerine etkisi: bir anket çalışması

Amaç: Bu çalışma, One Curve (OC) ve One Reci (OR) döner alet sistemleri ile yapılan kök kanal tedavisinin hastaların yaşam kalitesine etkilerini OHIP-14 ölçeği kullanarak değerlendirmeyi ve postoperatif ağrı seviyelerinin bu kalite üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışma, Pamukkale Üniversitesi Endodonti Anabilim Dalı'na başvuran, yaşları 18-66 arasında değişen, belirli dahil etme kriterlerine uyan 84 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastalar randomize bir şekilde iki gruba (n=42) ayrıldı: Grup 1'de OC, Grup 2'de ise OR eğe sistemi kullanılmıştır. Tüm tedaviler, aynı operatör tarafından tek seansta, standart protokollere uygun şekilde gerçekleştirildi. Kanallar %2,5 sodyum hipoklorit (NaOCl) solüsyonu ve %17 Etilendiamintetraasetik asit (EDTA) solüsyonu ile yıkandı. Sonrasında Sealapex (Kerr, Scafati, İtalya) kanal patı ve gutta-perka ile dolduruldu, kompozit üst dolgusu ile tedavi tamamlandı. Postoperatif ağrı seviyeleri 24. saatte VAS (Görsel Analog Skala) (0-100) ile değerlendirilirken, yaşam kalitesi OHIP-14 ölçeği ile 24. saat, 3. ay, 6. ay ve 12. aylarda ölçüldü. İstatiksel analizler için Mann Whitney U testi ile birlikte Bonferroni ve Tukey ileri düzey testleri kullanıldı (p≤0,05). Bulgular: Gruplar arasında ortalama yaş (p=0,881) ve cinsiyet (p=1,000) dağılımlarında anlamlı bir fark bulunmadı. Cinsiyet ile hasta yaşam konforu arasındaki ilişki değerlendirildiğinde anlamlı bir fark bulunmadı. Gruplar arasında 24. saat postoperatif ağrı VAS skorları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. (p=0,312) İki grup arasında 24. saat psikolojik huzursuzluk ve OHIP skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar belirlendi ve OR grubunun, OC grubuna göre ilk günde daha fazla psikolojik rahatsızlık oluşturduğu gözlemlendi. OR grubunda 24. saat ve 12. ay arasındaki puan değişiminin, OC grubuna göre anlamlı olarak daha fazla olduğu bulundu. (p=0,906) Sonuç: OC ve OR sistemlerinin postoperatif 3. ay, 6. ay ve 12. ay yaşam konforu açısından benzer olduğu bulundu. Ancak OC, OR grubuna göre özellikle ilk gün oluşan psikolojik rahatsızlık konusunda daha üstündü. OR grubunun ilk gün OHIP skorunun yüksek olmasına bağlı olarak, OR grubunun ilk gün ve 12. ay arasındaki OHIP skor değişimi OC grubuna göre daha fazlaydı. İki test grubunda da, OHIP skorlarındaki değişimin esas olarak farklı enstrümantasyon tekniklerinden kaynaklandığı sonucuna varabiliriz.

Mert Göksu
Pamukkale University
2025
00